Sinemanın, sadece bir eğlence aracı olmanın ötesinde, anlam üreten, toplumsal gerçekliği yansıtan ve yeniden inşa eden bir sanat dalı olduğunu anlamakla başlayabiliriz[2]. Bu alanda derinlemesine bir kavrayış geliştirmek için bazen hem teknik estetik katmanlara, bazen de hem de sosyolojik ve felsefi meselelere[3] eğilmek önemlidir. İşte bu sebeple, günümüzün en güncel konularından biri olan medya okuryazarlığı kavramını ve onun önemli bir dalı olarak kabul edilen sinema okuryazarlığını[4] anlamak, araştırmak gerekmektedir.
Medya okuryazarlığı alanında çalışan uzmanlar (eğitimciler, dil uzmanları, iletişim ve toplum araştırmacıları) temel olarak iki amacı gerçekleştirmeye çalışırlar: Medyayı okuma-yazma bilen kitlelerle buluşturmak ve medya ile okuyucu arasındaki karşılıklı etkileşimi anlamak. Bu uzmanlar, etkileşimin nasıl daha verimli hale getirilebileceğini araştırırlar. Medya okuryazarlığının önemli hedeflerinden biri, bireyleri medyanın zararlı etkilerinden korumaktır. Bu süreçte amaç, insanları düşünmeden izleyen, dinleyen, bakan ve mesajı olduğu gibi kabul eden bir okuryazarlık anlayışından uzaklaştırarak, onları, eleştirel düşünebilen ve üretken bireyler haline getirmeye çalışmaktır.
Bu anlamda sinema okuryazarlığı ile düşünülen de farkına varmadan, düşünmeden, salt izlemeye odaklı izleme alışkanlıklarımıza son vermektir. Buradaki “son vermek” söz öbeğiyle kastedilen, filmleri sadece pasif bir şekilde tüketmekle kalmamaktır. Filmlerin arkasındaki anlam katmanlarını, kullanılan sanatsal ve teknik yöntemleri, toplumsal ve kültürel bağlamlarını eleştirel bir gözle anlayabilme ve yorumlayabilme yeteneğidir. Bu yetenek keşfedildiğinde ya da öğrenildiğinde, film izleme eylemi ve görüntüyü oluşturan tüm katmanları okumak ve anlamak kolaylaşmaya başlayacaktır.
Sinema okuryazarlığı, bir filmi anlama ve yorumlamanın çeşitli boyutlarını içermektedir. Görüntüyü okumak ve anlam üretmek, filmin dili ve göstergeleri, filmsel anlatı ve biçimsel unsurlar, eleştirel yaklaşım ve sorgulama, film ve gerçeklik ilişkisi bunlardan bazılarıdır. İlkin görüntüyü okumaktan ve anlam üretmekten ne kastedildiği kısaca açıklanmalıdır. Sinema okuryazarlığını kavramak için öncelikle insanların görüntüleri “okuması” gerektiği ve en basit görsel imgelerin bile farklı kültürlerce farklı yorumlandığı gerçeğini kabul etmemiz gerekir.[5] Bu durum, anlamın şeylerin doğasında olmadığını, aksine inşa edildiğini ve üretildiğini; bir anlamlandırma pratiğinin sonucu olduğunu gösterir. Dolayısıyla bir görselin tek bir ‘doğru’ anlamı olmadığını ve yorumlayıcı çalışmaların gerekliliğini anlamak burada kritik bir önem taşır.[6]
James Monaco’nun görüntüyü okumak ve görüntüyü anlamak[7] şeklinde oluşturduğu diyagram, çok katmanlı bir okuma sürecini ifade eder. Bir anlamda görsel içeriklerin karmaşıklığını ve derinliğini ortaya çıkarır. Görüntüleri daha iyi okumak, onları daha iyi anlamak ve üzerlerinde daha fazla güç sahibi olmak anlamına gelir. Bu güç, sadece estetik bir deneyim değil, aynı zamanda görsel medyanın mesajlarını çözümleme ve eleştirel bir perspektifle değerlendirme yetisini ifade etmektedir. Sonuç olarak, sinema okuryazarlığı, görsel kültürün egemen olduğu çağımızda hem bireysel gelişim hem de toplumsal bilinçlenme açısından vazgeçilmez bir beceri haline gelmektedir.
Wall-E ne anlatır?
Bir filmi anlamak için ilk dikkat edilmesi gereken noktalardan birinin filmin adı olduğunu hatırlayalım. Andrew Stanton’un 2008’te yönettiği ve Pixar & Walt Disney tarafından üretilen Wall-E (Vol-İ) animasyon filmdeki[8] harfler sırasıyla “Waste Allocation Load Lifter: Earth-Class” gibi bir adlandırmadan söz eder. Peki, bunun anlamı nedir? Animasyondaki ana karakter robot, dünyayı atıklardan temizlemek için tasarlanmış bir robottur ve atıkları toplamak, düzenlemek onun asıl vazifesidir. Böylece filmi izlemeden önce bazı sorular sormak ve cevaplar aramak gerektiğine odaklanabiliriz.
Sinemasal dilin anlaşılması, en temelde görüntüleri okuma yeteneğini gerektirir. Bu açıdan Wall-E filminin başında da görüleceği üzere, dünya olarak bilinen bir gezegenin çevresinin uydu cihazlarıyla, içinin ise devasa çöp yığınları, atık dağlarla dolu bir mekânı gösterilir. “Çöp dünya”da insanın yaşayabileceği bir yer kalmamış, insanların terk ettiği atık dolusu bir dünya oluşmuştur. Şehirler, binalar, çevrenin tamamı atıklarla kaplanmıştır. Ve orada küçük robot Wall-E’den başkası kalmamıştır. Filmin giriş sekansı, distopik bir mekândan bahsetse de neden böyle bir dünya tasviri oluşturulduğu, buradaki amacın ne olduğu sorusunun cevaplarını aramak gerektiği ilk öne çıkmaktadır. İnsanoğluna ilk mesaj gönderilir: Dünya bozulmuyor, bozuldu ve çöplüğe dönüştü. Şimdi kendinize başka bir gezegen bakmalısınız!
İzleyici olarak karmaşık filmleri ilk seyrettiğimizde bile onları anlayabildiğimize göre, sinemasal dilin temellerinin izleyicinin zihninde, deneyimlerinde zaten oluştuğu kabul edilebilir bir durumdur. Ancak, filmi sadece izlemenin ötesine geçerek yorumlamak niyetiyle yaklaştığımızda Wall-E’nin açılış sekansında genel çekimlerin, çevre kirliliğinin boyutlarını öne çıkardığını; sarı ve turuncu renk paletinin kullanımının ise doğrudan atıklar, distopik dünya, bozulma ve kötücül bir ortama işaret ettiğini anlarız. Aynı şekilde geniş plan ya da açılış planları da dünyanın geldiği hali etraflıca göstermek için kullanılır. Böylece Wall-E’de ya da başka yapımlarda, bakışın düzenlenmesi gibi sinemayla temel kavramlara hâkim olmanın ve anlamayı/okumayı derinleştirecek anahtar sözcüklere sahip olmanın önemini bilmeye başlarız.
Film, animasyon türünün sınırlarını zorlayarak bilim kurgu, romantik komedi ve hatta doğa belgeseli unsurlarını bir araya getirir. İnsanmerkezli dönemi (Antroposen) ele alan filmler arasında öne çıkan Wall-E, karmaşık küresel sorunları görsel olarak çekici bir şekilde geniş kitlelere ulaştırmayı amaçlar. Wall-E, terk edilmiş mavi gezegende atıkların tasnifini yapan, sıkıştıran ve düzenleyip istifleyen son robotlardan biridir. Onun en önemli işlevi, çevreci olmasından ileri gelir. Wall-E’den ilk aktarılan mesaj, çevre kirliliği ile doğrudan ilgilidir. Atıkların doğru yönetimi ve çevre koruma konularında bir farkındalık oluşturulması da bunu takip eden diğer bir mesajdır. Önemli bir vurgu ise doğal yaşam alanlarının korunması gerektiğidir. Sinemanın önemli bir gücü işte tam burada yeniden hatırlatılır: Anlatma, göster! Filmin büyük çoğunluğunda diyalog yoktur, görüntüyü oluşturan her bir unsur filmi anlamak için fazlasıyla yeterlidir. Filmin ilk yaklaşık 40 dakikasında neredeyse hiç diyalog duymayız, hikâyenin ve karakter duygularının sesler, jestler ve mimikler aracılığıyla aktarıldığını anlarız. Görsel hikâye anlatımının gücü izleyiciden, karakterlerin iç dünyasını, olup bitenleri ve filmdeki mesajları söz ve metin olmadan anlamasını gerektirir. Bu durum görsel ve işitsel okuryazarlığı teşvik eder, Wall-E’de sözel olmayan iletişimin önemini pekiştirir. Diyalog azlığı, bir yönüyle filmi, farklı kültürlerden izleyiciler için de anlaşılır kılmaktadır.
Filmi önemli kılan en önemli ayrıntılardan biri, robot Wall-E’ye insani özellikler atfedilmesidir. Robota duygusal zekâ atfederken (yeşil bitkiyi görünce sevinmesi, bir başka robota sempati duyması gibi), bunun aksi gösterilir ve Axiom’da yaşayan insanların fiziksel ve zihinsel olarak makineleşmiş oldukları anlatılır. Pasif ve çocuklaşmış bir durumda tasvir edilen insanların aksine robotumuz, “insanlık ve teknoloji” arasındaki sınırları sorgulamamıza yardımcı olur. Merak, empati ve sevgi gibi duyguları sergileyen robot, insanlara unuttukları değerleri hatırlatan bir konumda yer alır. “İnsan ve makine arasındaki sınırları bulanıklaştıran filmin, tüm varlıkların birbirine bağlılığını vurgulayarak posthümanist bir bakış açısı da sunduğu”[9] belirtilir. Wall-E’nin kendisi de “biyolojik ve elektromekanik unsurları birleştiren bir organizma (cyborg) olarak tanımlanır”[10], bu da yapay-doğal ve beden-zihin gibi ikilikleri yıkan bir tanımdır. Buradaki vurgular bir filmi tam olarak anlamak için senaryonun alt metnini, gizli anlamlarını, her sahnenin varlık nedenini, bu sahnelerin karakterlerin gelişimine katkısını ve sahnelerin birbiriyle nasıl bağlantılı olduğunu bilmeyi gerektirir. Yani, yüzeysel hikâyenin ötesine geçebilmek önemlidir. Tıpkı yer kabuğu gibi Wall-E’deki katmanlar, “toplum, kültür, felsefe ve ideoloji” açısından da filmlerin taşıdığı anlamlar olduğunu gösterir.
Karton Kutu ya da Savaş Çocuklarının Yolculukları
Bir uzun filmden sonra şimdi kısaya, The Box (Karton Kutu) adlı animasyon filme geçelim. Başlamadan önce şunu iletelim. Çocuklar ve gençler Steve Cutts’ın “Somebody Ask Us” adlı çalışmasını izleyebilir[11]. Bu kısa filmde hayvanlar kendi haklarını savunuyor, tıpkı insanlar gibi davranıyorlar. Çok ilginç değil mi?
Animatick | Animation Studio adlı kanalı yöneten ve animasyon alanında önemli çalışmalara imza atan Merve Çirişoğlu Çotur’un The Box adlı kısa animasyon filmi, dünyanın herhangi bir yerinde savaştan zarar gören ve adı, kimliği bilinmeyen çocukların karşılaştığı hakikati yansıtan bir çalışma… Çotur’un bu çalışması dünya çapında çok sayıda ödüle layık görülmüştür. Kısa filmin yayınlandığı Animatick kanalındaki açıklamada “52 ülkede 250’den fazla film festivalinde gösterildiği, 44 uluslararası ödül kazandığı” yer almaktadır. Ne güzel, değil mi? Hepimiz çocukken karton kutularla oynamışızdır, değil mi? Onları boyamış, evcilik oynamışızdır. Filmdeki küçük çocuk da tıpkı senin ve benim gibi odasında oyuncaklarıyla mutlu bir şekilde yaşıyor. Sevimli kedisi de yanında. Ama aniden her şey değişiyor!
Karton Kutu adlı kısa film, ümitli ve huzurlu bir gece sahnesi, havai fişeklerin patlamasıyla açılıyor. Ancak daha sonra bu seslerin yerini silahlar ve bombaların sesi alıyor. Bir çocuk için oyuncaklar, ev ve kendi odası ayrı bir önem taşır. Her şeyin çok güzel gittiği bir anda savaşın aniden başlamasıyla paramparça olan bir aileyi görmeye başlarız. Bu vahim tabloyu görürken kendi halimize şükretmemiz ve diğer insanların halini daha çok düşünmemiz, cesur olmamız ve ümitvâr olmamız hatırlatılır sanki. Küçük çocuk ve kedisi kutunun içinde yapayalnızdır ve ne olacağını bilemez haldedir. Bir göz kapayıncaya kadar dünya tamamen tersine dönmüştür. Bu hayatta kalmak için amansız bir mücadelenin içine iten bir çocuğun hikâyesini anlatan kısa film, insanların aniden hayatlarının dönüştüğünü, basit gibi görünen bir kutunun eve, korunaklı alana, bir taşıma aracına dönüştüğünü anlatır. Sevgiyle hazırlanmış bir oyuncak evden, bir mülteci kampının tehlikeleri arasında derme çatma bir sığınağa dönüşen bir kutudur bahsedilen. Nihayetinde karton kutu, umuda doğru bir rota çizen bir kaçış aracına da dönüşür. Yönetmen Karton Kutu için Savaş Çocuğunun Yolculuğu adını kullanır.
Karton Kutu, savaşın ortasında büyüyen bir çocuğun hikâyesini anlatan ödüllü bir animasyon elbette. Ancak asıl odak savaşların, soykırımların, felaketlerin, yıkımların aileleri parçaladığı ve çocukların bundan çok fazla etkilendiğidir. Nitekim aile fotoğrafının yere düşmesi ve camının parçalanması bir ayrılığın, kopuşun hikâyesidir. Bu kopuş sürecinde insanlar konfor alanından, huzur ortamından istemeyerek de olsa uzaklaşmakta ve başka bir dünyanın arayışına girmektedir. Filmdeki kutu sadece bir semboldür, her şeyi kâğıttan olan bir evin, mekânın sağlam olması güçtür. Savaşın çocukların hayatındaki derin etkileri ve umudu vurgulanır. Başlangıçta bu kutu, çocuğun oyuncak evidir, içinde mutlu anıları vardır. Sonra savaş başlayınca kutu, onun sığınağı olmaya başlar. Onu soğuktan, yağmurdan korur. En sonunda ise kutu, çocuğa umut veren bir sandığa dönüşüyor. Ama insan şunu soruyor elbet! Bir çocuk karton kutuyla uçsuz bucaksız bir denizi nasıl aşabilir, bu kutu onu güvenli bir yere nasıl götürebilir? Çocuk için zor olsa da sevimli kedisi kıyıda duracak, küçük kahramanımız ise cesaretini toplayacak ve zor olsa da hayallerinden vazgeçmediğini, zorlu bir yolculuğa çıkacağını gösterecektir.
“Kutu”, dünyanın herhangi bir köşesindeki çocukların rahatlıkla anlayabileceği bir dilde konuşur: Ümidini kaybetme, yüreğinin sesini dinle ve özgürlüğe kanat çırp! Yönetmen bu kısa filmle bize, çizgi filmlerin sadece eğlence aracı olmadığını, önemli hikâyeleri anlatmak için filmlerin önemli bir anahtar olabileceğini gösteriyor. Filmde işitilmeyen ama hissedilen bir söz nedir diye sorarsak, “bazen en küçük kutular/araçlar, en büyük umutları içinde saklar” cevabını duyar gibi oluruz.
Dipnotlar:
[1] Doç. Dr. Yunus Namaz, Fırat Üniversitesi İletişim Fak. Radyo-TV ve Sinema Bölümü.
[3] Burak Medin (2023). Sinema ve Sosyoloji: Sinemasal Evrene Sosyolojik Yaklaşımlar. Doruk Yayınları
[4] Pembecioğlu, N., Gündüz, U., & Akgün Çomak, N. (Ed.). (2018). İletişim Araştırmaları ve Film Çözümlemeleri I. Eğitim Yayınevi.
[5] Monaco, J. (2002). Bir film nasıl okunur? (E. Yılmaz, Çev.). Oğlak Yayıncılık. S.151.
[6] Hall, S. (Ed.). (2017). Temsil: Kültürel temsiller ve anlamlandırma pratikleri (İ. Dündar, Çev.). Pinhan Yayıncılık. S.16-34.
[7] Monaco, J. (2002). Bir film nasıl okunur, s.10-171.
[8] 2008’de Vol-i’ye benzer konuya sahip ve Pixar’a ait bir film daha vardır: BURN-E. Bu animasyon kısa film türündedir ve WALL-E filminde az da olsa gözüken kaynakçı bir robotu konu alır.
[9] Shaji, S., & Sheeba, C. (2023). Beyond humanism: Exploring posthumanism in Wall-E and Avatar. IIS University Journal of Arts, 12(1&2), 344–361.
Varlık gayemizin dışında yaşamak; iğne ile kesmeye, makas ile dikmeye çalışmak gibi. Bu nedenle, sorunun nedeni, sancının merkezi dile getirilirken konu burada kilitleniyor. Derdin devası, sorunun cevabı, problemlerin çözümü belli. Hükmün sahibi ne diyorsa o…
Takip edilecek akıl yürütme, duygular üzerinden olabildiği gibi müziğin özü, mânâsı üzerinden olabilir. Hatta katılımcılardan gelen neden-sonuç zincirlerine göre duygular üzerinden yapılan akıl yürütmeye müziğin özü, mânâsı eklemlenebilir.
Toplum için önemli bütün değer alanları manipülatörler tarafından aldanma yapıları olarak işgal edilip yeniden inşa edilebilir. Siyaset, medya, ekonomi, eğitim vb. alanlar manipülatif girişimler için son derece elverişlidir. Gönüllü vatandaşlar, üyeler, izleyiciler, takipçiler, zorunlu katılımcılar, istendik çocuklar ve elemanlar her zaman için kitlesel yönlendirmelerin nesnesi konumundadırlar.
Yalnızlık içinde olup huzura erememekten söz ediyorum – ama bir ressamın ücra bir bölgede herkes tarafından bir kaçık, bir katil, bir serseri vs. vs. olarak görüldüğünde karşılaştığı türden yalnızlık. Evet, ufak bir sıkıntı olabilir ama sonuçta bir sıkıntı. Bir yabancı, üstelik garip ve sevimsiz biri sayılıyorsun – kırsal alan ne kadar ilham verici ve güzel olursa olsun
1 Uzun 1 Kısa İle Sinema Okuryazarlığı: Wall-E& Kutu
Sinemanın, sadece bir eğlence aracı olmanın ötesinde, anlam üreten, toplumsal gerçekliği yansıtan ve yeniden inşa eden bir sanat dalı olduğunu anlamakla başlayabiliriz[2]. Bu alanda derinlemesine bir kavrayış geliştirmek için bazen hem teknik estetik katmanlara, bazen de hem de sosyolojik ve felsefi meselelere[3] eğilmek önemlidir. İşte bu sebeple, günümüzün en güncel konularından biri olan medya okuryazarlığı kavramını ve onun önemli bir dalı olarak kabul edilen sinema okuryazarlığını[4] anlamak, araştırmak gerekmektedir.
Medya okuryazarlığı alanında çalışan uzmanlar (eğitimciler, dil uzmanları, iletişim ve toplum araştırmacıları) temel olarak iki amacı gerçekleştirmeye çalışırlar: Medyayı okuma-yazma bilen kitlelerle buluşturmak ve medya ile okuyucu arasındaki karşılıklı etkileşimi anlamak. Bu uzmanlar, etkileşimin nasıl daha verimli hale getirilebileceğini araştırırlar. Medya okuryazarlığının önemli hedeflerinden biri, bireyleri medyanın zararlı etkilerinden korumaktır. Bu süreçte amaç, insanları düşünmeden izleyen, dinleyen, bakan ve mesajı olduğu gibi kabul eden bir okuryazarlık anlayışından uzaklaştırarak, onları, eleştirel düşünebilen ve üretken bireyler haline getirmeye çalışmaktır.
Bu anlamda sinema okuryazarlığı ile düşünülen de farkına varmadan, düşünmeden, salt izlemeye odaklı izleme alışkanlıklarımıza son vermektir. Buradaki “son vermek” söz öbeğiyle kastedilen, filmleri sadece pasif bir şekilde tüketmekle kalmamaktır. Filmlerin arkasındaki anlam katmanlarını, kullanılan sanatsal ve teknik yöntemleri, toplumsal ve kültürel bağlamlarını eleştirel bir gözle anlayabilme ve yorumlayabilme yeteneğidir. Bu yetenek keşfedildiğinde ya da öğrenildiğinde, film izleme eylemi ve görüntüyü oluşturan tüm katmanları okumak ve anlamak kolaylaşmaya başlayacaktır.
Sinema okuryazarlığı, bir filmi anlama ve yorumlamanın çeşitli boyutlarını içermektedir. Görüntüyü okumak ve anlam üretmek, filmin dili ve göstergeleri, filmsel anlatı ve biçimsel unsurlar, eleştirel yaklaşım ve sorgulama, film ve gerçeklik ilişkisi bunlardan bazılarıdır. İlkin görüntüyü okumaktan ve anlam üretmekten ne kastedildiği kısaca açıklanmalıdır. Sinema okuryazarlığını kavramak için öncelikle insanların görüntüleri “okuması” gerektiği ve en basit görsel imgelerin bile farklı kültürlerce farklı yorumlandığı gerçeğini kabul etmemiz gerekir.[5] Bu durum, anlamın şeylerin doğasında olmadığını, aksine inşa edildiğini ve üretildiğini; bir anlamlandırma pratiğinin sonucu olduğunu gösterir. Dolayısıyla bir görselin tek bir ‘doğru’ anlamı olmadığını ve yorumlayıcı çalışmaların gerekliliğini anlamak burada kritik bir önem taşır.[6]
James Monaco’nun görüntüyü okumak ve görüntüyü anlamak[7] şeklinde oluşturduğu diyagram, çok katmanlı bir okuma sürecini ifade eder. Bir anlamda görsel içeriklerin karmaşıklığını ve derinliğini ortaya çıkarır. Görüntüleri daha iyi okumak, onları daha iyi anlamak ve üzerlerinde daha fazla güç sahibi olmak anlamına gelir. Bu güç, sadece estetik bir deneyim değil, aynı zamanda görsel medyanın mesajlarını çözümleme ve eleştirel bir perspektifle değerlendirme yetisini ifade etmektedir. Sonuç olarak, sinema okuryazarlığı, görsel kültürün egemen olduğu çağımızda hem bireysel gelişim hem de toplumsal bilinçlenme açısından vazgeçilmez bir beceri haline gelmektedir.
Wall-E ne anlatır?
Bir filmi anlamak için ilk dikkat edilmesi gereken noktalardan birinin filmin adı olduğunu hatırlayalım. Andrew Stanton’un 2008’te yönettiği ve Pixar & Walt Disney tarafından üretilen Wall-E (Vol-İ) animasyon filmdeki[8] harfler sırasıyla “Waste Allocation Load Lifter: Earth-Class” gibi bir adlandırmadan söz eder. Peki, bunun anlamı nedir? Animasyondaki ana karakter robot, dünyayı atıklardan temizlemek için tasarlanmış bir robottur ve atıkları toplamak, düzenlemek onun asıl vazifesidir. Böylece filmi izlemeden önce bazı sorular sormak ve cevaplar aramak gerektiğine odaklanabiliriz.
Sinemasal dilin anlaşılması, en temelde görüntüleri okuma yeteneğini gerektirir. Bu açıdan Wall-E filminin başında da görüleceği üzere, dünya olarak bilinen bir gezegenin çevresinin uydu cihazlarıyla, içinin ise devasa çöp yığınları, atık dağlarla dolu bir mekânı gösterilir. “Çöp dünya”da insanın yaşayabileceği bir yer kalmamış, insanların terk ettiği atık dolusu bir dünya oluşmuştur. Şehirler, binalar, çevrenin tamamı atıklarla kaplanmıştır. Ve orada küçük robot Wall-E’den başkası kalmamıştır. Filmin giriş sekansı, distopik bir mekândan bahsetse de neden böyle bir dünya tasviri oluşturulduğu, buradaki amacın ne olduğu sorusunun cevaplarını aramak gerektiği ilk öne çıkmaktadır. İnsanoğluna ilk mesaj gönderilir: Dünya bozulmuyor, bozuldu ve çöplüğe dönüştü. Şimdi kendinize başka bir gezegen bakmalısınız!
İzleyici olarak karmaşık filmleri ilk seyrettiğimizde bile onları anlayabildiğimize göre, sinemasal dilin temellerinin izleyicinin zihninde, deneyimlerinde zaten oluştuğu kabul edilebilir bir durumdur. Ancak, filmi sadece izlemenin ötesine geçerek yorumlamak niyetiyle yaklaştığımızda Wall-E’nin açılış sekansında genel çekimlerin, çevre kirliliğinin boyutlarını öne çıkardığını; sarı ve turuncu renk paletinin kullanımının ise doğrudan atıklar, distopik dünya, bozulma ve kötücül bir ortama işaret ettiğini anlarız. Aynı şekilde geniş plan ya da açılış planları da dünyanın geldiği hali etraflıca göstermek için kullanılır. Böylece Wall-E’de ya da başka yapımlarda, bakışın düzenlenmesi gibi sinemayla temel kavramlara hâkim olmanın ve anlamayı/okumayı derinleştirecek anahtar sözcüklere sahip olmanın önemini bilmeye başlarız.
Film, animasyon türünün sınırlarını zorlayarak bilim kurgu, romantik komedi ve hatta doğa belgeseli unsurlarını bir araya getirir. İnsanmerkezli dönemi (Antroposen) ele alan filmler arasında öne çıkan Wall-E, karmaşık küresel sorunları görsel olarak çekici bir şekilde geniş kitlelere ulaştırmayı amaçlar. Wall-E, terk edilmiş mavi gezegende atıkların tasnifini yapan, sıkıştıran ve düzenleyip istifleyen son robotlardan biridir. Onun en önemli işlevi, çevreci olmasından ileri gelir. Wall-E’den ilk aktarılan mesaj, çevre kirliliği ile doğrudan ilgilidir. Atıkların doğru yönetimi ve çevre koruma konularında bir farkındalık oluşturulması da bunu takip eden diğer bir mesajdır. Önemli bir vurgu ise doğal yaşam alanlarının korunması gerektiğidir. Sinemanın önemli bir gücü işte tam burada yeniden hatırlatılır: Anlatma, göster! Filmin büyük çoğunluğunda diyalog yoktur, görüntüyü oluşturan her bir unsur filmi anlamak için fazlasıyla yeterlidir. Filmin ilk yaklaşık 40 dakikasında neredeyse hiç diyalog duymayız, hikâyenin ve karakter duygularının sesler, jestler ve mimikler aracılığıyla aktarıldığını anlarız. Görsel hikâye anlatımının gücü izleyiciden, karakterlerin iç dünyasını, olup bitenleri ve filmdeki mesajları söz ve metin olmadan anlamasını gerektirir. Bu durum görsel ve işitsel okuryazarlığı teşvik eder, Wall-E’de sözel olmayan iletişimin önemini pekiştirir. Diyalog azlığı, bir yönüyle filmi, farklı kültürlerden izleyiciler için de anlaşılır kılmaktadır.
Filmi önemli kılan en önemli ayrıntılardan biri, robot Wall-E’ye insani özellikler atfedilmesidir. Robota duygusal zekâ atfederken (yeşil bitkiyi görünce sevinmesi, bir başka robota sempati duyması gibi), bunun aksi gösterilir ve Axiom’da yaşayan insanların fiziksel ve zihinsel olarak makineleşmiş oldukları anlatılır. Pasif ve çocuklaşmış bir durumda tasvir edilen insanların aksine robotumuz, “insanlık ve teknoloji” arasındaki sınırları sorgulamamıza yardımcı olur. Merak, empati ve sevgi gibi duyguları sergileyen robot, insanlara unuttukları değerleri hatırlatan bir konumda yer alır. “İnsan ve makine arasındaki sınırları bulanıklaştıran filmin, tüm varlıkların birbirine bağlılığını vurgulayarak posthümanist bir bakış açısı da sunduğu”[9] belirtilir. Wall-E’nin kendisi de “biyolojik ve elektromekanik unsurları birleştiren bir organizma (cyborg) olarak tanımlanır”[10], bu da yapay-doğal ve beden-zihin gibi ikilikleri yıkan bir tanımdır. Buradaki vurgular bir filmi tam olarak anlamak için senaryonun alt metnini, gizli anlamlarını, her sahnenin varlık nedenini, bu sahnelerin karakterlerin gelişimine katkısını ve sahnelerin birbiriyle nasıl bağlantılı olduğunu bilmeyi gerektirir. Yani, yüzeysel hikâyenin ötesine geçebilmek önemlidir. Tıpkı yer kabuğu gibi Wall-E’deki katmanlar, “toplum, kültür, felsefe ve ideoloji” açısından da filmlerin taşıdığı anlamlar olduğunu gösterir.
Karton Kutu ya da Savaş Çocuklarının Yolculukları
Bir uzun filmden sonra şimdi kısaya, The Box (Karton Kutu) adlı animasyon filme geçelim. Başlamadan önce şunu iletelim. Çocuklar ve gençler Steve Cutts’ın “Somebody Ask Us” adlı çalışmasını izleyebilir[11]. Bu kısa filmde hayvanlar kendi haklarını savunuyor, tıpkı insanlar gibi davranıyorlar. Çok ilginç değil mi?
Animatick | Animation Studio adlı kanalı yöneten ve animasyon alanında önemli çalışmalara imza atan Merve Çirişoğlu Çotur’un The Box adlı kısa animasyon filmi, dünyanın herhangi bir yerinde savaştan zarar gören ve adı, kimliği bilinmeyen çocukların karşılaştığı hakikati yansıtan bir çalışma… Çotur’un bu çalışması dünya çapında çok sayıda ödüle layık görülmüştür. Kısa filmin yayınlandığı Animatick kanalındaki açıklamada “52 ülkede 250’den fazla film festivalinde gösterildiği, 44 uluslararası ödül kazandığı” yer almaktadır. Ne güzel, değil mi? Hepimiz çocukken karton kutularla oynamışızdır, değil mi? Onları boyamış, evcilik oynamışızdır. Filmdeki küçük çocuk da tıpkı senin ve benim gibi odasında oyuncaklarıyla mutlu bir şekilde yaşıyor. Sevimli kedisi de yanında. Ama aniden her şey değişiyor!
Karton Kutu adlı kısa film, ümitli ve huzurlu bir gece sahnesi, havai fişeklerin patlamasıyla açılıyor. Ancak daha sonra bu seslerin yerini silahlar ve bombaların sesi alıyor. Bir çocuk için oyuncaklar, ev ve kendi odası ayrı bir önem taşır. Her şeyin çok güzel gittiği bir anda savaşın aniden başlamasıyla paramparça olan bir aileyi görmeye başlarız. Bu vahim tabloyu görürken kendi halimize şükretmemiz ve diğer insanların halini daha çok düşünmemiz, cesur olmamız ve ümitvâr olmamız hatırlatılır sanki. Küçük çocuk ve kedisi kutunun içinde yapayalnızdır ve ne olacağını bilemez haldedir. Bir göz kapayıncaya kadar dünya tamamen tersine dönmüştür. Bu hayatta kalmak için amansız bir mücadelenin içine iten bir çocuğun hikâyesini anlatan kısa film, insanların aniden hayatlarının dönüştüğünü, basit gibi görünen bir kutunun eve, korunaklı alana, bir taşıma aracına dönüştüğünü anlatır. Sevgiyle hazırlanmış bir oyuncak evden, bir mülteci kampının tehlikeleri arasında derme çatma bir sığınağa dönüşen bir kutudur bahsedilen. Nihayetinde karton kutu, umuda doğru bir rota çizen bir kaçış aracına da dönüşür. Yönetmen Karton Kutu için Savaş Çocuğunun Yolculuğu adını kullanır.
Karton Kutu, savaşın ortasında büyüyen bir çocuğun hikâyesini anlatan ödüllü bir animasyon elbette. Ancak asıl odak savaşların, soykırımların, felaketlerin, yıkımların aileleri parçaladığı ve çocukların bundan çok fazla etkilendiğidir. Nitekim aile fotoğrafının yere düşmesi ve camının parçalanması bir ayrılığın, kopuşun hikâyesidir. Bu kopuş sürecinde insanlar konfor alanından, huzur ortamından istemeyerek de olsa uzaklaşmakta ve başka bir dünyanın arayışına girmektedir. Filmdeki kutu sadece bir semboldür, her şeyi kâğıttan olan bir evin, mekânın sağlam olması güçtür. Savaşın çocukların hayatındaki derin etkileri ve umudu vurgulanır. Başlangıçta bu kutu, çocuğun oyuncak evidir, içinde mutlu anıları vardır. Sonra savaş başlayınca kutu, onun sığınağı olmaya başlar. Onu soğuktan, yağmurdan korur. En sonunda ise kutu, çocuğa umut veren bir sandığa dönüşüyor. Ama insan şunu soruyor elbet! Bir çocuk karton kutuyla uçsuz bucaksız bir denizi nasıl aşabilir, bu kutu onu güvenli bir yere nasıl götürebilir? Çocuk için zor olsa da sevimli kedisi kıyıda duracak, küçük kahramanımız ise cesaretini toplayacak ve zor olsa da hayallerinden vazgeçmediğini, zorlu bir yolculuğa çıkacağını gösterecektir.
“Kutu”, dünyanın herhangi bir köşesindeki çocukların rahatlıkla anlayabileceği bir dilde konuşur: Ümidini kaybetme, yüreğinin sesini dinle ve özgürlüğe kanat çırp! Yönetmen bu kısa filmle bize, çizgi filmlerin sadece eğlence aracı olmadığını, önemli hikâyeleri anlatmak için filmlerin önemli bir anahtar olabileceğini gösteriyor. Filmde işitilmeyen ama hissedilen bir söz nedir diye sorarsak, “bazen en küçük kutular/araçlar, en büyük umutları içinde saklar” cevabını duyar gibi oluruz.
Dipnotlar:
[1] Doç. Dr. Yunus Namaz, Fırat Üniversitesi İletişim Fak. Radyo-TV ve Sinema Bölümü.
[2] Ayşegül Can & Bilal Yorulmaz (2020). Hazretler Sineması: Yeşilçam’ın Hazretli Filmleri, Urzeni Yayınevi.
[3] Burak Medin (2023). Sinema ve Sosyoloji: Sinemasal Evrene Sosyolojik Yaklaşımlar. Doruk Yayınları
[4] Pembecioğlu, N., Gündüz, U., & Akgün Çomak, N. (Ed.). (2018). İletişim Araştırmaları ve Film Çözümlemeleri I. Eğitim Yayınevi.
[5] Monaco, J. (2002). Bir film nasıl okunur? (E. Yılmaz, Çev.). Oğlak Yayıncılık. S.151.
[6] Hall, S. (Ed.). (2017). Temsil: Kültürel temsiller ve anlamlandırma pratikleri (İ. Dündar, Çev.). Pinhan Yayıncılık. S.16-34.
[7] Monaco, J. (2002). Bir film nasıl okunur, s.10-171.
[8] 2008’de Vol-i’ye benzer konuya sahip ve Pixar’a ait bir film daha vardır: BURN-E. Bu animasyon kısa film türündedir ve WALL-E filminde az da olsa gözüken kaynakçı bir robotu konu alır.
[9] Shaji, S., & Sheeba, C. (2023). Beyond humanism: Exploring posthumanism in Wall-E and Avatar. IIS University Journal of Arts, 12(1&2), 344–361.
[10] Garrard, G. (2004). Ecocriticism. Routledge.
[11] Kısa film YouTube’dan ya da sağdaki karekod okutularak izlenebilir.
İlgili Yazılar
Mektup XII
Varlık gayemizin dışında yaşamak; iğne ile kesmeye, makas ile dikmeye çalışmak gibi. Bu nedenle, sorunun nedeni, sancının merkezi dile getirilirken konu burada kilitleniyor. Derdin devası, sorunun cevabı, problemlerin çözümü belli. Hükmün sahibi ne diyorsa o…
Felsefe Atölyeleri ve Müzik
Takip edilecek akıl yürütme, duygular üzerinden olabildiği gibi müziğin özü, mânâsı üzerinden olabilir. Hatta katılımcılardan gelen neden-sonuç zincirlerine göre duygular üzerinden yapılan akıl yürütmeye müziğin özü, mânâsı eklemlenebilir.
Edebiyat ve Manipülasyon
Toplum için önemli bütün değer alanları manipülatörler tarafından aldanma yapıları olarak işgal edilip yeniden inşa edilebilir. Siyaset, medya, ekonomi, eğitim vb. alanlar manipülatif girişimler için son derece elverişlidir. Gönüllü vatandaşlar, üyeler, izleyiciler, takipçiler, zorunlu katılımcılar, istendik çocuklar ve elemanlar her zaman için kitlesel yönlendirmelerin nesnesi konumundadırlar.
Bir Kulak Bir Jilet Bir İsyan: Van Gogh
Yalnızlık içinde olup huzura erememekten söz ediyorum – ama bir ressamın ücra bir bölgede herkes tarafından bir kaçık, bir katil, bir serseri vs. vs. olarak görüldüğünde karşılaştığı türden yalnızlık. Evet, ufak bir sıkıntı olabilir ama sonuçta bir sıkıntı. Bir yabancı, üstelik garip ve sevimsiz biri sayılıyorsun – kırsal alan ne kadar ilham verici ve güzel olursa olsun