İslam dünyası olarak anılan dünyada, Türkiye’de de, somut olarak görülebileceği üzere, iktidarlar, ulus-devlet ideolojilerini ve yerli-milli-resmi retoriği sistematik bir biçimde tahkim ederek, İslam’ı ikincil plana itiyor, dışlıyor. Milliyetçilikler, mezhepçilikler İslam’dan daha öncelikli hâle getiriliyor. Aziz İslam varoluşsal önceliğini kaybettiği için, iktidarlar, emperyalistlerle ittifak içerisinde yer almayı tercih ediyor. İslam dünyası ulus-devletleri, varlıklarını, İslami dayanışma yoluyla değil, birbirlerini dışlayarak ve rekabetle sürdürüyor. Sözünü ettiğimiz ulus-devletler, ahlâki birliği değil, çıkarların birliğini esas alan ilişkiler kurmaya çalışıyor. Ahlâki birlik, ötekine karşı sorumlu olmayı gerektirirken; çıkarların birliği, ötekine karşı mutlak sorumsuzluğu öncelikli hâle getiriyor. Çıkar birliktelikleri, iyi-kötü, helal-haram kriterlerini hiç bir şekilde umursamıyor.
İçerisinde bulunduğumuz dönemde, bir fetret süreci içerisinde yaşadığımız için, bütün normlar/ilkeler/ölçütler/değerler aşınıyor, normallikler geçerliliğini yitiriyor, toplumu derin bir erimle/kaygıya sürükleyen anormallikler topluma meydan okuyor, sorumsuzluklar, keyfilikler, politik intikam peşinde koşmak kurumsallaşıyor. Oportünist/popülist ölçütlerin belirleyiciliği derin bir meşruiyet krizine neden olabiliyor. Bu durum bugün içerisinde yaşadığımız toplumda radikal kutuplaşmalara neden oluyor. Milliyetçiliği ve mezhepçiliği İslam’dan çok daha değerli bulan oportünist muhafazakarlık-dindarlık ve siyaset, İslam’ı yerli-milli-resmi çıkarlar doğrultusunda çarpıtarak, eğip bükerek kirletiyor. Böylece evrensel İslami bilgi-bilinç-dünya görüşü yerinden edilmiş bulunuyor. Kültür ve eğitime önem vermeyen, sadece ekonomiyle ilgilenen, oportünist-popülist muhafazakârlık her konuda, her alanda hakikat üzerinde tekel sahibi olduğunu iddia edebiliyor. İktidar çıkarları doğrultusunda, ucuz sansasyon ve iftira kampanyaları yürüten medya, bu yolla kamuoyu oluşturmaya çalışıyor. Ahlâki ve entelektüel alanda derin bir sefaletle karşı karşıya bulunan toplum, İslami bilgi ve bilincin yerinden edilmesini bir sorun olarak görmüyor. Kitleler, iktidarlara, düşünmeden, eleştirel sorgulamalar yapmadan bağlanabiliyor. Oportünist-popülist siyaset, hiç bir ahlâki endişe taşımadan, toplumun muhalif kesimlerine yönelik olarak yoğun bir psikolojik harekât çalışması yapabiliyor. Toplumlarımızda anlam/düşünce/fikir/felsefe/estetik/bilgelik vb. üretemeyen, bütün bu değerleri üretme yeteneği olmayan, yalnızca slogan/önyargı/karşıtlık üreten oportünist muhafazakâr siyaset, toplumsal hayatın iyileştirilmesi yönünde değil, kamplaştırılması yönünde, teatral-tuhaf-katı-bağnaz-ucuz rövanşist uygulamalar yoluyla, toplumu kontrol altında tutmaya çalışıyor. Toplumlarımızda, içerisinde yaşadığımız toplumda da, milliyetçi-mezhepçi patolojiler, İslami-insani-ahlâki bütün imkânları imkânsız kılan karşıtlıklar, düşmanlıklar üretiyor. Hiç bir ahlâki-kültürel niteliğe sahip olmayan, yalnızca milliyetçi-mezhepçi ajitasyon için memur edilen troller/aparatçıklar, İslam’ı da araçsallaştırmak suretiyle şizofrenik bir ortam/iklim/toplum oluşturmaya çalışıyor. Şizofrenik trol/aparatçıklar, kendi özel çıkar ve ayrıcalıklarına odaklandıkları için, varoluşsal meselelerle asla ilgilenmiyor. İktidar çıkarlarının, toplumun/halkın bütün çıkarlarından çok daha önemli sayılabildiği benzeri daha önce görülmemiş bir dönemde yaşıyoruz ve ahlâki iklime musallat olan partizanlıklar, ütopik fantezilerle, toplumu yönlendirmeye, hamaset temelinde çarpıtılmış tarih propagandası yapmaya çalışıyor. Tarihin, hamaset ve propaganda tarihinden ibaret bir çerçeveye hapsedilmesi, genç kuşakları tarih bilincine yabancılaştırıyor. Kültürsüzlük ve popülizmle kuşatılmış bir toplumda, ilkelliğin, maçoluğun, faşoluğun, maço erkek kültürünün toplumsallaşması farkedilmiyor.
Bilişim, iletişim ve teknolojinin küresel iktidarı siyaseti medyatikleştiriyor, gerçeği ticarileştiriyor. Toplumlar imaj istilasına maruz bırakılıyor. Stratejik çıkarlar insani/ahlâki/vicdani kaygılardan çok daha önemli sayılabiliyor. Jeopolitik çıkarlar adaletsiz bir dünya oluşturuyor. Teknolojiyi üretenler, teknolojinin kölesi haline geliyor. Günümüz dünyasında, bütün toplumlarda, İslam toplumu olarak bilinen toplumlarda da, başarı/çıkar/performans ve kâr kültürü, hiç bir niteliğe geçit vermiyor. İçerisinde yaşadığımız zamanın tarihçileri olması gereken gazeteciler, iktidarların/sarayların dalkavukluklarını yapmaktan başka bir şey yapmıyor. Kamusal alanda ortak sorumluluk almaya çalışan eleştirel gazeteciler-aydınlar, bir şekilde susturuluyor. Toplumsal eleştiriye hayat hakkı tanınmıyor. Bayağı popülizmin kaba ve yoksul dili hiç kimseyi rahatsız etmiyor. Politik zevksizlik-seviyesizlik, duyarsız bir toplum oluşturuyor. Toplum, politik ve finansal profesyonellerin demagojik söylemlerine kapatılıyor. Halkın-toplumun gerçek sorunlarına, taleplerine, beklentilerine bütünüyle yabancılaşan, hak/hukuk/adalet taleplerini hiç umursamayan propaganda siyaseti, bütün fikirleri ve bilgeleri etkisizleştiriyor. Sözü değersizleştiren propaganda siyaseti, bugün, yalnızca gösteri etkinliklerinden ibarettir. Dilin/söylemin içeriğinden boşaltılarak slogana indirgenmesi, toplumu dil’siz hâle getiriyor. Kendi kişisel çıkar, ayrıcalık ve saltanatlarını kaybetmemek için emperyalist iradeyle iş tutarak, İslam’a, kendi toplumlarına/ülkelerine, halklarına, Filistin dâvasına ihanet eden yerel tiranların bu tercihleri, toplumlarımızda yaşanmakta olan inanç ve bilinç erozyonu sebebiyle radikal sorgulamalara, radikal rahatsızlıklara yol açmıyor. Ütopik hayaller peşinde sürüklenen toplumların radikal sorgulamalar yapmaları, güçlü meydan okumalar gerçekleştirmeleri mümkün olamaz.
Haçlı-siyonist soykırımcı emperyalizmin masum Gazze halkına uyguladığı, eşi ve benzeri görülmemiş soykırıma rağmen, İslam dünyası ulus-devletlerinin Filistin sorununun dâvasını yalnızlığa terketmeleri, eşi ve benzeri görülmemiş bir teslimiyetçiliğin ve ihanetin ifadesidir.
Bugün, toplumlarımızda derin teslimiyet ve ihanet konusunda, toplumsal çapta, kapsamlı bir farkındalık yoktur. Toplumsal farkındalık için, toplumun, entelektüel-kültürel bir devrim yaşaması gerekir. Bugün, toplumlarımızda, entelektüel-kültürel bir devrimin önündeki en büyük engel, oportünist muhafazakârlık, oportünist-popülist dindarlık, oportünist popülist siyasettir. Oportünist muhafazakârlık ve oportünist siyaset bugün, bir toplumun nasıl bütünlüğünü koruyabileceğini değil; nasıl karşıtlıklara/kamplaşmalara hapsedilebileceğini hesaplıyor. Türkiye’de bir dönem, Türk-Batı sentezi temelinde, ideolojik olarak kalıp önyargılara dayalı, İslam’ı, Müslümanları dışlayan bir toplum modeli üzerinde çalışılmıştı. İçerisinde bulunduğumuz dönemde de, Türk-İslam sentezi temelinde, milliyetçi-mezhepçi önyargılarla, seküler kesimleri dışlayan, önyargılı bir toplum oluşturma çabaları var. Otoriter ihtiraslar, otoriter önyargılar temelinde oluşturulan bu toplum, yerli-milli-resmi bir din algısı oluşturuyor. Günümüz Türkiyesi’nde İslam, ulus-devlet ideolojisinin, milliyetçiliğin ve mezhepçiliğin çıkarları ve ihtiyaçları doğrultusunda kullanılıyor. Türk-Batı, Türk-İslam sentezlerinin zorlama-yapay sentezler olduğunu akıldan çıkarmamak gerekir. Aslî İslam’ı, evrensel içerik-anlam ve vizyonunu dışlayarak, yerli-milli-resmi sınırlara hapsetmek İslami varoluşu kirletmek, yozlaştırmak anlamı taşır. Türkiye’de, Türk-Batı sentezi yanlıları, sekülarizmin, Protestan Hristiyanlık ile yapılan siyasal tartışmalar sonucu ortaya çıktığının farkında ve bilincinde değiller. Türk-İslam sentezi yanlıları da, bu tür bir sentezin, İslam’ı bir tür kabileciliğe/taşralılığa mahkum ettiğinin farkında ve bilincinde değiller. Günümüz Türkiyesi, sömürgeci/yabancı egemenliğiyle savaşarak resmi bağımsızlığını kazandığı halde, yabancı, sömürgeci kültürün, hayat tarzının, dünya görüşünün, siyasal yapılarını-yorumlarını içselleştiren çok çelişkili ve sorunlu bir çerçeve içerisinde bulunuyor. Bir diğer yanda, kültürel-entelektüel bir kurtuluş mücadelesi veremeyen yerli-milli-resmi-kabileci din algısı, otoriter önyargılarla-ihtiraslarla toplumu yönetmeye çalışıyor. Kültürel-entelektüel bir kurtuluş mücadelesi veremeyen toplumlar, kültürel-entelektüel bir emperyalizme, epistemik bir emperyalizme maruz kalıyor.
Günümüzde kendilerini çok önemli gördükleri halde, İslam dünyası ulus-devletleri, Haçlı, siyonist emperyalizmi karşısında ortak bir hiçlik, ortak bir acziyet, ortak bir iradesizlik ve onursuzluk sergiliyor. Bu ulus-devletler, Haçlı-Siyonist emperyalizm karşısında ortak bir irade ortaya koymak yerine, bu soykırımcı emperyalizmle uzlaşmak için canhıraşane çabalar harcıyor. İçerisinde bulunduğumuz dönemde, masum Gazze-Filistin’in aziz halkı, kimsesizliğe, yalnızlığa ve çaresizliğe terk edilmenin dehşetini yaşıyor. Bu korkunç belirsizlik ve güvensizlik döneminde, sefil ve acı verici koşullarda, ulus-devlet, milliyet ve mezhep putperestlikleriyle malûl bulunan ülkelerin-toplumların, İslamcılık iddialarının çok büyük bir yalandan ibaret olduğunu görmek gerekir. Hamaset masallarıyla sistematik bir biçimde manipüle edilen toplumlar/halklar, İslam dünyasının ne yöne savrulduğuna ilişkin olarak, Suudi Arabistan’da yaşananları görmüyor, fuhşiyat ve münkerat gösterilerinin-etkinliklerinin nasıl meşrulaştırılabildiğini fark etmiyor, sorgulamıyor. Kabileci-mezhepçi dindarlığın sınırları içerisine hapsedilen Hac ve Umre ziyaretlerinin bütün boyutlarıyla İslamî temel ilkeler zemininde tartışmaya açılması gerekiyor. İslam toplumlarında, içerisinde yaşadığımız toplumda da, hamaset masallarıyla manipüle edilen oportünist muhafazakârlar, oportünist dindarlar ve otoriter iktidar uygulamalarını, otoriter siyaseti hayranlıkla içselleştiriyor, savunuyor. Bu çevreler, hayatın-siyasetin içerisindeki bütün ilişkileri çıkar ilişkileri yoluyla sürdürüyor, resmi makamları kişisel mülkiyet gibi kullanıyor, iktidar sarhoşluğuyla büyüleniyor, teatral kibir ve kahramanlık belirtisi sayıyor. Otoriter bütün rejimler gönüllü kölelik, itaat ve sadakat yoluyla kolaylıkla sürdürülebiliyor. Konformist geleneksel din algısı gönüllü köleliği teşvik ediyor, meşrulaştırıyor. Gönüllü köleliği, itaat ve sadakati zorunlu bir ibadet olarak dayatıyor. Gönüllü kölelik yoluyla sürdürülen otoriter rejimlerde partizan troller ve aparatçıklar geçimlerini dalkavukluk yoluyla sağlıyor. Otoriter rejimler, popülizmleri, meşruiyet teorileriyle hamaset içeren demagojilerle tahkim ediyor. Kendi gündemleriyle, tarzlarıyla, iktidarlarıyla büyülenen oportünist muhafazakâr çevreler, yoksulluk sınırının altında yaşama mücadelesi veren çevreleri, toplumlarının kadınlar için, muhalif çevreler için tehlikeli bir toplum haline geldiğini görmüyor, hissetmiyor. Sınırsız-hesapsız-ölçüsüz partizanlıklar, toplumun/halkın önyargısız algılama yeteneğini yok ediyor. İslam dünyası ulus-devletleri tarihteki gerçek yerlerini kavrayamadıkları için, kendi kendilerinin siyasal işlevlerini belirleyemiyor. Karşı karşıya bulundukları, sömürgeci-emperyalist büyük kötülüklerle mücadele etmeleri gereken İslam dünyası ulus-devletleri, bu büyük kötülüklerle uzlaşma yolunu seçtikleri için, hiç bir zaman bağımsızlıklarını tamamlayamayacaklar. Teslimiyetçi tercihler, her durumda, her yerde, Müslümanları, bilinçli-bağımsız-özgün varoluştan uzaklaştırıyor. İslam toplumlarının, Müslüman halkların, siyasetlerin umut kapılarını açabilmeleri için, küresel ölçekte ortak bilinç, ortak eylem, ortak muhalefet, ortak sorumluluk ve ortak dayanışma iradesini ortaya koymaları gerekir. Yerli-milli bir kültürle, mezhepçi-kabileci-taşralı kültürle aziz İslam dini ne sağlıklı temsil ne tecrübe edilebilir, böyle bir kültürle İslami mücadele verilemez, İslamilik iddiasında bulunulamaz. Kendilerini halen Müslüman olarak tanımladıkları halde, büyük kötülüklerle, soykırımcı emperyalizmlerle uzlaşmaya, dostluk ve ittifak kurmaya çalışan politik kadroların, liderliklerin, aziz İslam’ın aziz hatırı için, onuru için acımasız bir şekilde eleştirilmeleri, sorgulanmaları gerekir. Sadece popülistçe İslami mücadele eden, gerçekliği çözümleme yeteneği olmayan, mevcudiyetlerini ancak ölçüsüz tavizler vererek sürdürebilen politik liderliklerin İslamilik iddiaları gerçek olamaz. Müslüman halklara/toplumlara, hayâsızca/ölçüsüz/klişeleşmiş dayatılan, halkların bu dayatmayı, bir şekilde bir kader gibi gördüğü-katlandığı büyük kötülükler-emperyalizmler, bu halkların mahkûm edildiği konformist din algısı sebebiyle, ahlâki-entelektüel teslimiyetçilik sebebiyle halen devam ediyor.
Günümüz dünyasında, emperyal tiranlar tarafından, sadist, sosyopat, emperyal tiranların kullanageldikleri sadist bir dil ve söylem yoluyla, haysiyetleri yok sayılan yerel tiranlar, kendilerine yönelik bu aşağılık saldırıların ne kadar rencide edici olduğunu hissetmedikleri için olacak, kendi toplumlarında, muhalif politik figürlere, çevrelere sadist bir dil ve söylemle hitap ediyor, bu çevrelerin haysiyetlerini yok etmeye, bu çevrelerin varoluş haklarını inkâr etmeye çalışıyor. İçerisinde bulunduğumuz dönemde, İslam’a içeriden yönelen saldırılar, milliyetçi-mezhepçi saldırılar, taşralı-kabileci-hizipçi saldırılar, İslam’a ihanet pahasına fütursuzca sürdürülüyor. Oportünist muhafazakârlık, oportünist dindarlık ve siyaset büyük kötülüklerle uzlaşarak, aziz İslam’ı bir kadavraya dönüştürmüş bulunuyor. Toplumlarımızı çok abartılı/sınırsız/ kültürsüz/görgüsüz politik ihtiraslar, sınırsız ezilmeler/kaygılar ve sağduyusuzluklara neden oluyor. Politik ihtirasların dili hissizliği, duyarsızlığı, seviyesizliği, histerik ikiyüzlülüğü normalleştiriyor. Politik etki/inisiyatif oluşturmaya çalışan muhaliflerin bu hakları ellerinden alınıyor. Muhalif çevrelerin haysiyetlerini yok sayan abartılı ihtirasların dili, ahlâki ve kültürel derin bir yoksullaşma içerisinde bulunduğumuza işaret ediyor.
Toplumlarımızda hayatın resmileştirilmesi, yerli-milli çevreler içerisine hapsedilmesi, İslam toplumu tanımına büyük ölçüde yabancılaştığımızı gösterir. Bu durum, niteliksel anlamda var olan, niteliksel anlamda var olmayan bir toplum modeline işaret eder. İslam toplumu olarak adlandırılan toplumların halen içerisinde bulundukları sefalet ve zelil koşullarla ilgili olarak çok kapsamlı, çok derinlikli tarihsel sorgulamalar yapmak gerekiyor. Haçlı-Siyonist soykırımcı emperyalizmle yanaşık uzlaşma-dostluk-ittifak çabası içerisinde olan oportünist-popülist siyasetin, kendi ülkesinde, toplumun çoğunluğunu temsil eden siyasal muhalefet çevreleriyle uzlaşmak yerine, çatışma yolunu seçmesi anlaşılabilir, kabul edilebilir bir durum değildir.
Sağduyusunu yitirmiş, önyargılarla malûl bir siyaset tarzı, toplumlarımızda çok büyük ölçüsüzlüklere neden oluyor. Toplumlarının iktidar çıkarları/hesapları/ihtirasları doğrultusunda yoğun bir biçimde manipüle edilmesi ilkesel sapmalara neden oluyor/yol açıyor. Tek boyutlu siyaset saldırgan popülizmleri normalleştirmeye çalışıyor. İnsanları insanlıktan çıkaran nefret dili-söylemi varoluşsal tüm anlamları ve bilgelikleri çürütüyor. Oportünist muhafazakârlık politik şiddeti meşrulaştırıyor. Oportünist muhafazakâr kesimler, ahlâki değerlendirme ve yorumlara tâbi tutulması mümkün olmayan uygulamaları ölümcül bir kayıtsızlıkla karşılayabiliyor.
Ahlâk ve hukuk arasındaki bölünmez bütünlüğün gözardı edilmesi ve aslında parçalanması, “Kur’an’ı bir hukuk kitabı olarak değil, teolojik bir metin olarak gören ve ahlâk kitabına indirgeyen” sömürgeci mantığın inşâ ettiği tüm alanlarda, kimsenin aradığını bulamadığı, bulmak için yapay ışık kaynaklarının lütfuna muhtaç olan, dumûr halindeki zihinleri yaratmıştır.
Nitekim bu sapkın düşünce onu, kendisinin de borcu olduğu yaşlı bir tefeci kadını ve cinayeti gören yardımcı komşu kadını öldürmeye yöneltmiş, kendinden sonra gelecek bütün edebiyat tarihine indirilmiş haldeki baltasıyla bir cinayet işlemiş, ancak cinayeti işledikten sonra, her ne kadar kendisini bir Napolyon gibi görmeye çalışmışsa da vicdanı bu role itiraz etmiş, evvela işlemiş olduğu suçun cenderesinde dönmeye başlayıp vicdanıyla baş başa kaldığı her dakika boyunca da dayanılmaz bir gerilimin ortasında kalmıştır.
Daha önce toplumsal ilişkilerce belirlenen insan modeli, toplumsal ilişkilerin belirlediği, ahlakın belirlediği, dinin belirlediği ya da daha çok böyle pagan toplumlarında da olsa oradaki kabilevi töre ilişkilerinin belirlediği insan modeli Sanayi Devrimi ve hemen sonrasında 19. yüzyılda ise bu defa daha iktisadi içerikle tanınmaya başlanıyor. Burada şöyle bir tartışma ortaya çıkıyor: Acaba insan doğasını nasıl tanımlayabiliriz, bir insan doğası var mı, bu insan doğası gerçekten hani toplumsal ilişkiler tarafından mı belirleniyor yoksa ekonominin merkezde olduğu ve ekonominin diğer tüm toplumsal ilişkileri belirlediği bir insan doğası mı, bu insanı nasıl tanımlayabiliriz?
En Büyük Kötülükle Uzlaşmak
İslam dünyası olarak anılan dünyada, Türkiye’de de, somut olarak görülebileceği üzere, iktidarlar, ulus-devlet ideolojilerini ve yerli-milli-resmi retoriği sistematik bir biçimde tahkim ederek, İslam’ı ikincil plana itiyor, dışlıyor. Milliyetçilikler, mezhepçilikler İslam’dan daha öncelikli hâle getiriliyor. Aziz İslam varoluşsal önceliğini kaybettiği için, iktidarlar, emperyalistlerle ittifak içerisinde yer almayı tercih ediyor. İslam dünyası ulus-devletleri, varlıklarını, İslami dayanışma yoluyla değil, birbirlerini dışlayarak ve rekabetle sürdürüyor. Sözünü ettiğimiz ulus-devletler, ahlâki birliği değil, çıkarların birliğini esas alan ilişkiler kurmaya çalışıyor. Ahlâki birlik, ötekine karşı sorumlu olmayı gerektirirken; çıkarların birliği, ötekine karşı mutlak sorumsuzluğu öncelikli hâle getiriyor. Çıkar birliktelikleri, iyi-kötü, helal-haram kriterlerini hiç bir şekilde umursamıyor.
İçerisinde bulunduğumuz dönemde, bir fetret süreci içerisinde yaşadığımız için, bütün normlar/ilkeler/ölçütler/değerler aşınıyor, normallikler geçerliliğini yitiriyor, toplumu derin bir erimle/kaygıya sürükleyen anormallikler topluma meydan okuyor, sorumsuzluklar, keyfilikler, politik intikam peşinde koşmak kurumsallaşıyor. Oportünist/popülist ölçütlerin belirleyiciliği derin bir meşruiyet krizine neden olabiliyor. Bu durum bugün içerisinde yaşadığımız toplumda radikal kutuplaşmalara neden oluyor. Milliyetçiliği ve mezhepçiliği İslam’dan çok daha değerli bulan oportünist muhafazakarlık-dindarlık ve siyaset, İslam’ı yerli-milli-resmi çıkarlar doğrultusunda çarpıtarak, eğip bükerek kirletiyor. Böylece evrensel İslami bilgi-bilinç-dünya görüşü yerinden edilmiş bulunuyor. Kültür ve eğitime önem vermeyen, sadece ekonomiyle ilgilenen, oportünist-popülist muhafazakârlık her konuda, her alanda hakikat üzerinde tekel sahibi olduğunu iddia edebiliyor. İktidar çıkarları doğrultusunda, ucuz sansasyon ve iftira kampanyaları yürüten medya, bu yolla kamuoyu oluşturmaya çalışıyor. Ahlâki ve entelektüel alanda derin bir sefaletle karşı karşıya bulunan toplum, İslami bilgi ve bilincin yerinden edilmesini bir sorun olarak görmüyor. Kitleler, iktidarlara, düşünmeden, eleştirel sorgulamalar yapmadan bağlanabiliyor. Oportünist-popülist siyaset, hiç bir ahlâki endişe taşımadan, toplumun muhalif kesimlerine yönelik olarak yoğun bir psikolojik harekât çalışması yapabiliyor. Toplumlarımızda anlam/düşünce/fikir/felsefe/estetik/bilgelik vb. üretemeyen, bütün bu değerleri üretme yeteneği olmayan, yalnızca slogan/önyargı/karşıtlık üreten oportünist muhafazakâr siyaset, toplumsal hayatın iyileştirilmesi yönünde değil, kamplaştırılması yönünde, teatral-tuhaf-katı-bağnaz-ucuz rövanşist uygulamalar yoluyla, toplumu kontrol altında tutmaya çalışıyor. Toplumlarımızda, içerisinde yaşadığımız toplumda da, milliyetçi-mezhepçi patolojiler, İslami-insani-ahlâki bütün imkânları imkânsız kılan karşıtlıklar, düşmanlıklar üretiyor. Hiç bir ahlâki-kültürel niteliğe sahip olmayan, yalnızca milliyetçi-mezhepçi ajitasyon için memur edilen troller/aparatçıklar, İslam’ı da araçsallaştırmak suretiyle şizofrenik bir ortam/iklim/toplum oluşturmaya çalışıyor. Şizofrenik trol/aparatçıklar, kendi özel çıkar ve ayrıcalıklarına odaklandıkları için, varoluşsal meselelerle asla ilgilenmiyor. İktidar çıkarlarının, toplumun/halkın bütün çıkarlarından çok daha önemli sayılabildiği benzeri daha önce görülmemiş bir dönemde yaşıyoruz ve ahlâki iklime musallat olan partizanlıklar, ütopik fantezilerle, toplumu yönlendirmeye, hamaset temelinde çarpıtılmış tarih propagandası yapmaya çalışıyor. Tarihin, hamaset ve propaganda tarihinden ibaret bir çerçeveye hapsedilmesi, genç kuşakları tarih bilincine yabancılaştırıyor. Kültürsüzlük ve popülizmle kuşatılmış bir toplumda, ilkelliğin, maçoluğun, faşoluğun, maço erkek kültürünün toplumsallaşması farkedilmiyor.
Bilişim, iletişim ve teknolojinin küresel iktidarı siyaseti medyatikleştiriyor, gerçeği ticarileştiriyor. Toplumlar imaj istilasına maruz bırakılıyor. Stratejik çıkarlar insani/ahlâki/vicdani kaygılardan çok daha önemli sayılabiliyor. Jeopolitik çıkarlar adaletsiz bir dünya oluşturuyor. Teknolojiyi üretenler, teknolojinin kölesi haline geliyor. Günümüz dünyasında, bütün toplumlarda, İslam toplumu olarak bilinen toplumlarda da, başarı/çıkar/performans ve kâr kültürü, hiç bir niteliğe geçit vermiyor. İçerisinde yaşadığımız zamanın tarihçileri olması gereken gazeteciler, iktidarların/sarayların dalkavukluklarını yapmaktan başka bir şey yapmıyor. Kamusal alanda ortak sorumluluk almaya çalışan eleştirel gazeteciler-aydınlar, bir şekilde susturuluyor. Toplumsal eleştiriye hayat hakkı tanınmıyor. Bayağı popülizmin kaba ve yoksul dili hiç kimseyi rahatsız etmiyor. Politik zevksizlik-seviyesizlik, duyarsız bir toplum oluşturuyor. Toplum, politik ve finansal profesyonellerin demagojik söylemlerine kapatılıyor. Halkın-toplumun gerçek sorunlarına, taleplerine, beklentilerine bütünüyle yabancılaşan, hak/hukuk/adalet taleplerini hiç umursamayan propaganda siyaseti, bütün fikirleri ve bilgeleri etkisizleştiriyor. Sözü değersizleştiren propaganda siyaseti, bugün, yalnızca gösteri etkinliklerinden ibarettir. Dilin/söylemin içeriğinden boşaltılarak slogana indirgenmesi, toplumu dil’siz hâle getiriyor. Kendi kişisel çıkar, ayrıcalık ve saltanatlarını kaybetmemek için emperyalist iradeyle iş tutarak, İslam’a, kendi toplumlarına/ülkelerine, halklarına, Filistin dâvasına ihanet eden yerel tiranların bu tercihleri, toplumlarımızda yaşanmakta olan inanç ve bilinç erozyonu sebebiyle radikal sorgulamalara, radikal rahatsızlıklara yol açmıyor. Ütopik hayaller peşinde sürüklenen toplumların radikal sorgulamalar yapmaları, güçlü meydan okumalar gerçekleştirmeleri mümkün olamaz.
Bugün, toplumlarımızda derin teslimiyet ve ihanet konusunda, toplumsal çapta, kapsamlı bir farkındalık yoktur. Toplumsal farkındalık için, toplumun, entelektüel-kültürel bir devrim yaşaması gerekir. Bugün, toplumlarımızda, entelektüel-kültürel bir devrimin önündeki en büyük engel, oportünist muhafazakârlık, oportünist-popülist dindarlık, oportünist popülist siyasettir. Oportünist muhafazakârlık ve oportünist siyaset bugün, bir toplumun nasıl bütünlüğünü koruyabileceğini değil; nasıl karşıtlıklara/kamplaşmalara hapsedilebileceğini hesaplıyor. Türkiye’de bir dönem, Türk-Batı sentezi temelinde, ideolojik olarak kalıp önyargılara dayalı, İslam’ı, Müslümanları dışlayan bir toplum modeli üzerinde çalışılmıştı. İçerisinde bulunduğumuz dönemde de, Türk-İslam sentezi temelinde, milliyetçi-mezhepçi önyargılarla, seküler kesimleri dışlayan, önyargılı bir toplum oluşturma çabaları var. Otoriter ihtiraslar, otoriter önyargılar temelinde oluşturulan bu toplum, yerli-milli-resmi bir din algısı oluşturuyor. Günümüz Türkiyesi’nde İslam, ulus-devlet ideolojisinin, milliyetçiliğin ve mezhepçiliğin çıkarları ve ihtiyaçları doğrultusunda kullanılıyor. Türk-Batı, Türk-İslam sentezlerinin zorlama-yapay sentezler olduğunu akıldan çıkarmamak gerekir. Aslî İslam’ı, evrensel içerik-anlam ve vizyonunu dışlayarak, yerli-milli-resmi sınırlara hapsetmek İslami varoluşu kirletmek, yozlaştırmak anlamı taşır. Türkiye’de, Türk-Batı sentezi yanlıları, sekülarizmin, Protestan Hristiyanlık ile yapılan siyasal tartışmalar sonucu ortaya çıktığının farkında ve bilincinde değiller. Türk-İslam sentezi yanlıları da, bu tür bir sentezin, İslam’ı bir tür kabileciliğe/taşralılığa mahkum ettiğinin farkında ve bilincinde değiller. Günümüz Türkiyesi, sömürgeci/yabancı egemenliğiyle savaşarak resmi bağımsızlığını kazandığı halde, yabancı, sömürgeci kültürün, hayat tarzının, dünya görüşünün, siyasal yapılarını-yorumlarını içselleştiren çok çelişkili ve sorunlu bir çerçeve içerisinde bulunuyor. Bir diğer yanda, kültürel-entelektüel bir kurtuluş mücadelesi veremeyen yerli-milli-resmi-kabileci din algısı, otoriter önyargılarla-ihtiraslarla toplumu yönetmeye çalışıyor. Kültürel-entelektüel bir kurtuluş mücadelesi veremeyen toplumlar, kültürel-entelektüel bir emperyalizme, epistemik bir emperyalizme maruz kalıyor.
Günümüzde kendilerini çok önemli gördükleri halde, İslam dünyası ulus-devletleri, Haçlı, siyonist emperyalizmi karşısında ortak bir hiçlik, ortak bir acziyet, ortak bir iradesizlik ve onursuzluk sergiliyor. Bu ulus-devletler, Haçlı-Siyonist emperyalizm karşısında ortak bir irade ortaya koymak yerine, bu soykırımcı emperyalizmle uzlaşmak için canhıraşane çabalar harcıyor. İçerisinde bulunduğumuz dönemde, masum Gazze-Filistin’in aziz halkı, kimsesizliğe, yalnızlığa ve çaresizliğe terk edilmenin dehşetini yaşıyor. Bu korkunç belirsizlik ve güvensizlik döneminde, sefil ve acı verici koşullarda, ulus-devlet, milliyet ve mezhep putperestlikleriyle malûl bulunan ülkelerin-toplumların, İslamcılık iddialarının çok büyük bir yalandan ibaret olduğunu görmek gerekir. Hamaset masallarıyla sistematik bir biçimde manipüle edilen toplumlar/halklar, İslam dünyasının ne yöne savrulduğuna ilişkin olarak, Suudi Arabistan’da yaşananları görmüyor, fuhşiyat ve münkerat gösterilerinin-etkinliklerinin nasıl meşrulaştırılabildiğini fark etmiyor, sorgulamıyor. Kabileci-mezhepçi dindarlığın sınırları içerisine hapsedilen Hac ve Umre ziyaretlerinin bütün boyutlarıyla İslamî temel ilkeler zemininde tartışmaya açılması gerekiyor. İslam toplumlarında, içerisinde yaşadığımız toplumda da, hamaset masallarıyla manipüle edilen oportünist muhafazakârlar, oportünist dindarlar ve otoriter iktidar uygulamalarını, otoriter siyaseti hayranlıkla içselleştiriyor, savunuyor. Bu çevreler, hayatın-siyasetin içerisindeki bütün ilişkileri çıkar ilişkileri yoluyla sürdürüyor, resmi makamları kişisel mülkiyet gibi kullanıyor, iktidar sarhoşluğuyla büyüleniyor, teatral kibir ve kahramanlık belirtisi sayıyor. Otoriter bütün rejimler gönüllü kölelik, itaat ve sadakat yoluyla kolaylıkla sürdürülebiliyor. Konformist geleneksel din algısı gönüllü köleliği teşvik ediyor, meşrulaştırıyor. Gönüllü köleliği, itaat ve sadakati zorunlu bir ibadet olarak dayatıyor. Gönüllü kölelik yoluyla sürdürülen otoriter rejimlerde partizan troller ve aparatçıklar geçimlerini dalkavukluk yoluyla sağlıyor. Otoriter rejimler, popülizmleri, meşruiyet teorileriyle hamaset içeren demagojilerle tahkim ediyor. Kendi gündemleriyle, tarzlarıyla, iktidarlarıyla büyülenen oportünist muhafazakâr çevreler, yoksulluk sınırının altında yaşama mücadelesi veren çevreleri, toplumlarının kadınlar için, muhalif çevreler için tehlikeli bir toplum haline geldiğini görmüyor, hissetmiyor. Sınırsız-hesapsız-ölçüsüz partizanlıklar, toplumun/halkın önyargısız algılama yeteneğini yok ediyor. İslam dünyası ulus-devletleri tarihteki gerçek yerlerini kavrayamadıkları için, kendi kendilerinin siyasal işlevlerini belirleyemiyor. Karşı karşıya bulundukları, sömürgeci-emperyalist büyük kötülüklerle mücadele etmeleri gereken İslam dünyası ulus-devletleri, bu büyük kötülüklerle uzlaşma yolunu seçtikleri için, hiç bir zaman bağımsızlıklarını tamamlayamayacaklar. Teslimiyetçi tercihler, her durumda, her yerde, Müslümanları, bilinçli-bağımsız-özgün varoluştan uzaklaştırıyor. İslam toplumlarının, Müslüman halkların, siyasetlerin umut kapılarını açabilmeleri için, küresel ölçekte ortak bilinç, ortak eylem, ortak muhalefet, ortak sorumluluk ve ortak dayanışma iradesini ortaya koymaları gerekir. Yerli-milli bir kültürle, mezhepçi-kabileci-taşralı kültürle aziz İslam dini ne sağlıklı temsil ne tecrübe edilebilir, böyle bir kültürle İslami mücadele verilemez, İslamilik iddiasında bulunulamaz. Kendilerini halen Müslüman olarak tanımladıkları halde, büyük kötülüklerle, soykırımcı emperyalizmlerle uzlaşmaya, dostluk ve ittifak kurmaya çalışan politik kadroların, liderliklerin, aziz İslam’ın aziz hatırı için, onuru için acımasız bir şekilde eleştirilmeleri, sorgulanmaları gerekir. Sadece popülistçe İslami mücadele eden, gerçekliği çözümleme yeteneği olmayan, mevcudiyetlerini ancak ölçüsüz tavizler vererek sürdürebilen politik liderliklerin İslamilik iddiaları gerçek olamaz. Müslüman halklara/toplumlara, hayâsızca/ölçüsüz/klişeleşmiş dayatılan, halkların bu dayatmayı, bir şekilde bir kader gibi gördüğü-katlandığı büyük kötülükler-emperyalizmler, bu halkların mahkûm edildiği konformist din algısı sebebiyle, ahlâki-entelektüel teslimiyetçilik sebebiyle halen devam ediyor.
Günümüz dünyasında, emperyal tiranlar tarafından, sadist, sosyopat, emperyal tiranların kullanageldikleri sadist bir dil ve söylem yoluyla, haysiyetleri yok sayılan yerel tiranlar, kendilerine yönelik bu aşağılık saldırıların ne kadar rencide edici olduğunu hissetmedikleri için olacak, kendi toplumlarında, muhalif politik figürlere, çevrelere sadist bir dil ve söylemle hitap ediyor, bu çevrelerin haysiyetlerini yok etmeye, bu çevrelerin varoluş haklarını inkâr etmeye çalışıyor. İçerisinde bulunduğumuz dönemde, İslam’a içeriden yönelen saldırılar, milliyetçi-mezhepçi saldırılar, taşralı-kabileci-hizipçi saldırılar, İslam’a ihanet pahasına fütursuzca sürdürülüyor. Oportünist muhafazakârlık, oportünist dindarlık ve siyaset büyük kötülüklerle uzlaşarak, aziz İslam’ı bir kadavraya dönüştürmüş bulunuyor. Toplumlarımızı çok abartılı/sınırsız/ kültürsüz/görgüsüz politik ihtiraslar, sınırsız ezilmeler/kaygılar ve sağduyusuzluklara neden oluyor. Politik ihtirasların dili hissizliği, duyarsızlığı, seviyesizliği, histerik ikiyüzlülüğü normalleştiriyor. Politik etki/inisiyatif oluşturmaya çalışan muhaliflerin bu hakları ellerinden alınıyor. Muhalif çevrelerin haysiyetlerini yok sayan abartılı ihtirasların dili, ahlâki ve kültürel derin bir yoksullaşma içerisinde bulunduğumuza işaret ediyor.
Toplumlarımızda hayatın resmileştirilmesi, yerli-milli çevreler içerisine hapsedilmesi, İslam toplumu tanımına büyük ölçüde yabancılaştığımızı gösterir. Bu durum, niteliksel anlamda var olan, niteliksel anlamda var olmayan bir toplum modeline işaret eder. İslam toplumu olarak adlandırılan toplumların halen içerisinde bulundukları sefalet ve zelil koşullarla ilgili olarak çok kapsamlı, çok derinlikli tarihsel sorgulamalar yapmak gerekiyor. Haçlı-Siyonist soykırımcı emperyalizmle yanaşık uzlaşma-dostluk-ittifak çabası içerisinde olan oportünist-popülist siyasetin, kendi ülkesinde, toplumun çoğunluğunu temsil eden siyasal muhalefet çevreleriyle uzlaşmak yerine, çatışma yolunu seçmesi anlaşılabilir, kabul edilebilir bir durum değildir.
Sağduyusunu yitirmiş, önyargılarla malûl bir siyaset tarzı, toplumlarımızda çok büyük ölçüsüzlüklere neden oluyor. Toplumlarının iktidar çıkarları/hesapları/ihtirasları doğrultusunda yoğun bir biçimde manipüle edilmesi ilkesel sapmalara neden oluyor/yol açıyor. Tek boyutlu siyaset saldırgan popülizmleri normalleştirmeye çalışıyor. İnsanları insanlıktan çıkaran nefret dili-söylemi varoluşsal tüm anlamları ve bilgelikleri çürütüyor. Oportünist muhafazakârlık politik şiddeti meşrulaştırıyor. Oportünist muhafazakâr kesimler, ahlâki değerlendirme ve yorumlara tâbi tutulması mümkün olmayan uygulamaları ölümcül bir kayıtsızlıkla karşılayabiliyor.
İlgili Yazılar
Bir Başyapıt Üzerine Deneme: Şeriat Yahut Beyaz Adam
Ahlâk ve hukuk arasındaki bölünmez bütünlüğün gözardı edilmesi ve aslında parçalanması, “Kur’an’ı bir hukuk kitabı olarak değil, teolojik bir metin olarak gören ve ahlâk kitabına indirgeyen” sömürgeci mantığın inşâ ettiği tüm alanlarda, kimsenin aradığını bulamadığı, bulmak için yapay ışık kaynaklarının lütfuna muhtaç olan, dumûr halindeki zihinleri yaratmıştır.
Yası Tutul(a)mayan ve Yüzü Başkasında Yok Sayılanların Varlığı Üzerine
Toplama kamplarında, yaşadıkları şehirlerde, evlerinde, kişiler şiddet aracılığıyla biçimlendirilerek sistematik bir şekilde öldürülmüşlerdi.
Raskolnikov, Ahlâk, Adalet ve Günümüz: Suçun Vicdani Anatomisi
Nitekim bu sapkın düşünce onu, kendisinin de borcu olduğu yaşlı bir tefeci kadını ve cinayeti gören yardımcı komşu kadını öldürmeye yöneltmiş, kendinden sonra gelecek bütün edebiyat tarihine indirilmiş haldeki baltasıyla bir cinayet işlemiş, ancak cinayeti işledikten sonra, her ne kadar kendisini bir Napolyon gibi görmeye çalışmışsa da vicdanı bu role itiraz etmiş, evvela işlemiş olduğu suçun cenderesinde dönmeye başlayıp vicdanıyla baş başa kaldığı her dakika boyunca da dayanılmaz bir gerilimin ortasında kalmıştır.
Hayatın Merkezine Oturan Kaygı: Ekonomik Kaygılı İnsan Çağı
Daha önce toplumsal ilişkilerce belirlenen insan modeli, toplumsal ilişkilerin belirlediği, ahlakın belirlediği, dinin belirlediği ya da daha çok böyle pagan toplumlarında da olsa oradaki kabilevi töre ilişkilerinin belirlediği insan modeli Sanayi Devrimi ve hemen sonrasında 19. yüzyılda ise bu defa daha iktisadi içerikle tanınmaya başlanıyor. Burada şöyle bir tartışma ortaya çıkıyor: Acaba insan doğasını nasıl tanımlayabiliriz, bir insan doğası var mı, bu insan doğası gerçekten hani toplumsal ilişkiler tarafından mı belirleniyor yoksa ekonominin merkezde olduğu ve ekonominin diğer tüm toplumsal ilişkileri belirlediği bir insan doğası mı, bu insanı nasıl tanımlayabiliriz?