Çocuğu kadını, yaşlıyı, engelliyi ayırmaksızın işgalci İsrail’in binlerce masum insanı hunharca katlettiği izlendi ekranlarda. Yüzbinlerce sivilin yurtlarından sürüldüğüne; elektrikten, sudan, temel gıda maddelerinden mahrum bırakıldığına; hastanelerin, ambulansların, okulların, camilerin, evlerin bombalandığına, Gazze halkının sürgün veya toplu ölümden birini tercih etmeye zorlandığına ve onlara soykırım yapıldığına tanık oldu bütün dünya.
Gazze ile bir kez daha denenmektedir, başta Müslümanlar olmak üzere, bütün insanlık. Bir kez daha ayrışıyor zulmün karşısında ve adaletin yanında yer alanlar ile işgale ve soykırıma ortak olanlar, seyirci kalanlar.
Hamas’ı terör örgütü olarak görenler…
Hamas’ın İsrail’in ajanlığını yaptığını ileri sürenler…
ABD ve işgalci Yahudi Devleti’nin haklı olduğunu, Hamas’ın ise yanlış yaptığını ileri sürenler…
Hamas’ın hazırlıklarına İsrail’in göz yumduğunu, Hamas’ın tuzağa düşürüldüğünü, her şeyin İsrail’in planladığı gibi gittiğini dillendirenler…
Bir akıl tutulması… Bir çarpık ve manipüle edilmiş zihin yapısı… Model paradigmanın değişmezliğine iman edilmesi… Küresel tahakküme karşı durmanın yolunun onun dışında kalarak, yani nehrin suyundan bir avuç içerek veya hiç içmeyerek mümkün olabileceğinin umursanmayıp paradigma içi muhalefetin benimsenmesi ve nehrin suyundan içildikçe içilmesi… Nehrin suyundan bolca içtikleri için dizlerinin bağı çözülenlerin Calut’un mağlup edilemeyeceğine inanması…
“(Nehirden çokça içenler) ‘Bugün bizim Calut’a ve askerlerine karşı koyacak gücümüz yok’ dediler” (Bakara, 2/249) Demek ki zulmedenler ve onların yandaşları o nehirden tıka basa içmişler. Calut adına ve ondan korkarak…
O nehirden “Müslümanım” diyenler de içtiler maalesef. Dünyalık bir şeyler elde edebilmek uğruna… El etek öperek… Helal ile haramı, hak ile batılı birbirine karıştırarak… Cihadı terk ederek… Bu nedenle zaten bir şikâyet yükseliyordu Gazze’ye sığmayan liderden: “Allah’ım! Ümmetin suskunluğunu sana şikâyet ediyorum. Siz ey Müslümanlar! Suskun ve aciz, helak olmuş ölüler! Bizden teslim olmamızı ve beyaz bayrak dikmemizi beklemeyin. Çünkü biz bunu yapsak da öleceğimizi biliyoruz. Bırakın savaşçı onuruyla ölelim. Dilerseniz bizimle olun, öcümüzü sizden her biri boynuna taksın. Dilerseniz bize acıyarak ölümümüzü izleyin. Allah’ım! Akıtılan kanlar, dokunulan ırzlar, çiğnenen hürmetler, yetim bırakılan çocuklar, oğlunu yitirmiş anneler, dul kalmış kadınlar, yıkılmış evler ve bozulmuş ekinler aşkına sana şikâyette bulunuyorum” diyordu, işgalci siyonistler tarafından şehit edilen Şeyh Ahmet Yasin.
Durulan yerin doğru olması gerekir her şeyden önce. Tarihin doğru tarafında olmayanların eşyanın, olayların gerçek yönünü görmeleri mümkün mü? Gazze’den İsrail’e roket atılmasını eleştirenler Filistin halkının işgal altındaki topraklarını nasıl savunabileceklerinin çözümünü ortaya koymak zorundadır. Hiçbir ülkenin başka bir ülkenin topraklarını işgal etme hakkından söz edilemez. Açık hava hapishanesine dönüştürülen Gazze’de direnişi bırakıp İsrail’e teslim olmak, o ne diliyorsa o şekilde hareket etmek mi Gazzelilerin yazgısı olmalı?
Yıllardan beri Filistin toprakları işgal ve ilhak edilmiş, insanları şu ya da bu ülkeye zorla göç ettirilmiş, onlardan boşalan yerlere sözde sivil nüfus adıyla İsrail’in paramiliter gücü olan yasa dışı silahlı yerleşimciler yerleştirilmiş, Gazzelilerin evleri, arazileri gasp edilmiştir. Açlık, yoksulluk… İşkence, hapis… Aralıksız sürdürülen katliam… Bütün bunlar olmuyormuş gibi, İsrail’e roket atılmasından dolayı Hamas’ın suçlanması hangi insaf ölçüleriyle bağdaşır. Bunlar mı terörist?
Herkes kendine göre bir değerlendirme yapabilir; ya işgalin yanında yer alır ya da direnişin. Bunun ortası yoktur çünkü. İşgalin yanında yer alanlar, işgale destek verenlerle işgal karşısında susanlardır. Emperyalistler, işbirlikçi diktatörler ve onların beslemeleri…
Direnişin yanında yer alanlar Hamas’a dualarıyla, mallarıyla, canlarıyla, ortaya koydukları her türlü faaliyetle destek verenlerdir. Onlar biliyorlar ki bugün eğer bir Filistin halkından, bir Mescidi Aksa’dan söz ediliyorsa yıllardır bütün dayatmalara, katliamlara, zulümlere rağmen direniş iradesini ortaya koyan Hamas’ın sayesindedir.
Askeri bakımdan galibiyet veya mağlubiyet olabilir. Önemli olan insanın nerede durduğu ve tercihini hangi yönde kullandığıdır. Gazzeli Müslümanlar tercihlerini Allah’ın dininden, izzetten yana kullandılar, düşmana boyun eğmediler, Allah için direnmeyi seçtiler. Büyük imkânsızlıklar içindeyken…
Her şeyden önce Hamas ile İsrail arasında asimetrik bir güç dengesi söz konusudur. Batı dünyası da işgalci İsrail’in arkasında saf tutmuştur. Gazze’de ise birkaç bin kişiden oluşan Hamas var.
İsrail kitle imha silahlarıyla katliam yaparken Hamas’ın elinde olan silahlar sınırlı ve yakın mesafede kullanılacak silahlardır. Uçakları, tankları yok Gazzelilerin. Ümitsizliğe kapılmadan insanlıktan çıkmış bir işgal ordusuyla savaşıyorlar. Bu imkânsızlıklar içinde delinmez denilen demir kubbeyi deldiler. Demir kubbenin sahiplerinin gök kubbenin sahibine karşı zafer kazanması mümkün mü?
Gazzeli Müslümanlar bütün imkânsızlıklara rağmen bir yanda 7 Ekim’de başlattığı onurlu mücadelesini büyük bir direnişle sürdürürken aynı zamanda gerek Ortadoğu’da ve gerekse bütün dünyada nasıl bir sistemin egemen olduğuna ayna tutmuştur. ABD, İngiltere, Fransa, Almanya gibi ülkelerin İsrail terörünü onaylayarak İsrail’in kendini savunma hakkının olduğunu ileri sürdüklerine… Rusya ve Çin’in yine sessiz, Mısır’ın Refah sınır kapısını yine İsrail’in kontrolüne bıraktığına…
İnsan haklarından, özgürlüklerden dem vuranların gerçek yüzlerini göstermiştir Aksa tufanı… İnsanlığa barışı, huzuru, refahı getireceği iddiasında bulunan Batı’nın karanlık yüzünü, Batılı ideoloji ve politikaların acımasızlığını gördü onları öve öve bitiremeyen bazı kesimler. İsrail’in uyguladığı mezalimi, “kendini savunma hakkı” ile meşrulaştırmaya çalışan Jürgen Habermas gibi sözde düşünürleri de.
Gazze’yi İsrail’in ablukaya alıp duvarlarla çevrelediği bilinirdi hep. Aksa Tufanı ile birlikte Gazze’yi açık hava hapishanesine çevirenin yalnızca bu terör çetesinin olmadığı, dünya devletlerinin neredeyse tamamının olduğu tescillenmiştir. Anlaşıldığı kadarıyla, İsrail Gazze’nin dışında hemen her yeri işgal etmiş. “İçinizden oraya (cehenneme) varmayacak hiç kimse yoktur.” (Meryem, 19/71)
Bütün bu gerçeklik ortadayken İsrail’in sürdürdüğü yıkımı, katliamı durdurması Hamas açısından yeterli değildir. İşgal edilen yerlerin Filistinlilere teslim edilmesi gerekir. Aksi halde her şey ABD ve İsrail’in insafına kalacak, onlar neyi ne kadar lütfederse Filistinliler onunla yetinmek zorunda kalacaktır. İşgale karşı boyun eğmek, işgali içselleştirmek demektir. İşgalin içselleştirilmesi ise onun kalıcılaşmasını, doğallaşmasını kolaylaştıracaktır.
Dünyada politik ve enformatik kaynakları ellerinde bulunduranlar işgalci İsrail’in insanlık dışı eylemlerini örtbas etmeye, bunlara gerekçe üretmeye hatta bunları meşrulaştırmaya çalışmaktadır. Katliamların sıradanlaşması, istatiksel bilgi haline gelmesi… Korkunç bir ahlaki körlük yaşanmaktadır maalesef. İslam dünyasına bakıldığında ise rutin açıklamalar ve kınama dışında siyasal anlamda kayda değer bir şey yapıldığı söylenemez.
İsrail’in işgal ve istilasını engellemek yalnızca Filistin halkının veya Arapların değil, her Müslümanın görevidir. Çünkü zulme ve soykırıma engel olmak Müslümanlar için İslami bir sorumluluktur. Kısa ve uzun vadeli plan ve programlarla bu mücadeleyi güçlendirmek ve her türlü araçla bu mücadeleye destek vermek gerek. Gazze için yapılabilecekler vardır elbette. Dünyanın dört bir yanından Gazze’deki vahşeti, soykırımı lanetlemek… Gıda, giyim paketleri, barınma ve kışlık kampanyaları… Bunların hiçbirisi yeterli değil. Gelecek için alternatif senaryoların hazırlanması gerek.
Sınırlı imkânlarla İsrail’in katliamlarını durdurmak mümkün olmasa da Hamas’ın direniş iradesini güçlendirmek ve işgalci İsrail’i yalnızlaştırmak için birçok adım atılabilir. Direnişe destek veren halklar sokak eylemleriyle, maddi yardımlarla, dualarla dayanışma içine girip siyonistlere, emperyalistlere ve onların işbirlikçi diktatörlerine karşı bir baskı oluşturabilir ve yapılan zulümlerin unutturulmasına, gözden kaçırılmasına engel olabilirler. Katliamın karşısında yer aldığını söyleyen ülkelerin ise bir yanda İsrail ile diplomatik ve ticari ilişkilerini kesmeleri diğer yanda ise Gazze’yle diplomatik ve siyasal ilişkilerini geliştirmeleri, Hamas’ın yanında yer alarak ihtiyaç duyulan alanlarda onlara askeri malzeme yardımında bulunmaları gerekir.
Küresel sistemin egemen güçleri, İsrail ile birlikte hareket etseler de dünya halklarının büyük bir bölümü Filistin halkından yana tavır almaktadır. Yoğun propagandaya, büyük bir güç dayatmasına rağmen tepkiler çığ gibidir… İnsani erdemlerden tamamen arınmamış herkes bu vahşet karşısında zulme tepki göstermektedir. Siyonist işgalin bölgesel ya da konjonktürel değil emperyalist bir proje olduğunun farkındadır olup bitenleri doğru yorumlayabilen kesimler.
Bu tepkileri, siyonizm karşıtı gösterileri siyonizmden nefret halinin ötesine taşımak ve adil, kalıcı ve tutarlı bir tutuma dönüştürmek için çaba göstermek gerek. Öncelikle sorunun özünü oluşturan işgal olgusunun reddedilmesi bir zorunluluktur. Bu, Gazze’ye yönelik İsrail vahşetinin nedenini 7 Ekim’de Hamas tarafından İsrail’e fırlatılan roketlere bağlama iddiasının saçmalığını görmeyi kolaylaştırır. Zulmün, baskının, ambargonun kol gezdiği Gazze’yi, bütün bunlar yetmezmiş gibi, suçlamak hangi insani, ahlaki değerle açıklanabilir?
Gazze… Suları, elektrikleri kesilmiş belde… Şehadetin kapı kapı dolaştığı ülke… “Falan güç, falan devlet bizimle ise…” diye bir hesabı olmayanların yurdudur Gazze… Bir dirilişin ve direnişin öğretildiği yerdir Gazze. Müslümanca, insanca, onurluca bir direniş… Dünyalık her şeyi ellerinin tersiyle iterek… İmandan kaynaklanan teslimiyetle… Her şeyin maddeye tahvil edildiği bir zamanda… Etrafındaki birkaç devletin ordusunu yenebilecek donanıma sahip olması yetmezmiş gibi dünyanın güçlü devletlerinin ve bölgedeki Arap diktatörlerin de desteğini alan İşgalci İsrail bir avuç Gazzeli Müslümanın karşısında çaresiz kalmış; bebekleri, kadınları katledip binaları yıkmıştır ancak. Bir avuç Müslüman direnişçinin daracık sahil şeridine sıkıştırılmış Gazze’de vermiş oldukları mücadele tarihte eşi benzeri olmayan bir mücadeledir İsrail, Arap ülkeleri ile geçmişte giriştiği savaşlarda bile bu kadar kayıp vermemişti. Yüzlerce tank kaybı, binlerce ölü asker… Başkent Telaviv’in bile güvende olmadığı görüldü bu direnişte…
Direniş ve mücadele varsa, umut da vardır elbette. Kassam Tugayları yer altında kazdığı tüneller ve ürettiği, geliştirdiği roketlerle direniş iradesinin teslim alınamayacağını hem İsrail’e hem küresel güçlere hem de Müslümanlara öğretmiştir. Filistin’de korkunç katliamların, zulümlerin yaşandığı bir gerçektir, ama her şey bundan ibaret değildir. Onurlu bir direniş örnekliği sunulmaktadır aynı zamanda. Herkesin bundan çıkaracağı dersler vardır kuşkusuz. Özellikle de Müslümanların… İlkeli, kararlı ve yalnızca Allah’a dayanarak yapılan bir mücadelede İslam düşmanlarının hiçbir hesabının tutmayacağını öğretmiştir Aksa Tufanı. Güçlü İsrail olgusunu yıkarak tüm istatistikleri, hesapları yırtıp atmıştır Aksa Tufanı. Yalnızca Allah’ın hoşnutluğu gözetilerek birlikte hareket edilmesi halinde nelerin başarılabileceğini, hangi putların devrileceğini öğretmiştir Aksa Tufanı. Milyonlarca insanın barış ısrarı vicdani bir sorgulama başlatmıştır kuşkusuz. Emperyalist iktidarların insanlık için ne kadar tehlikeli olduklarını gözler önüne sermiştir Aksa Tufanı. Düşmana karşı onurlu duruşu öğretmiştir az sayıdaki insan. Siyonistlere ve onların destekçilerine meydan okuyarak… Bütün olumsuzluklara rağmen…
Gazze’de Müslümanlarının verdiği mücadele meşru ve onurlu bir mücadeledir elbette. İsrail’i yönetenlerin iç kamuoyuna “zafer kazandık”, dış dünyaya ise “demir perdeyim, çok güçlüyüm” diyebileceği geçmişteki hareket tarzları artık inandırıcı olmayacaktır. Gücünün yanıltıcı olduğu ortaya çıkmıştır çünkü… Hiçbir operasyonun kâğıt üstünde planlandığı gibi gitmeyeceğini öğrenmiştir İsrail. Masa başı siyasi ve askeri hesapların matematiksel hesaplardaki gibi kesinlik oluşturmayacağını da… Bu karşı koyuşla birlikte siyonist işgal rejiminin istihbaratı ve ordusu tam bir acziyet içerisine düşmüştür. Aksa Tufanı, Filistin-İsrail çatışmasına ilişkin önceki varsayımların tamamını paramparça etmiştir.
Katledilen bebeklere, hastalara, engellilere, yaşlılara üzülmemek mümkün değildir elbette. Ödenen ağır bedellere rağmen kararlı bir duruş sergilenmektedir.
Gazze’de. Hamas’ın direnişinden her Müslümanın çıkaracağı dersler vardır. Dünya Müslümanları gafletin, dünyevileşmenin pençeleri arasında sıkışmışken Gazze’de kutlu bir direnişe tanık olunmaktadır.
Gazzeli Müslümanlar nice az topluluğun sayıca çok olan topluluklara karşı nasıl galip gelebileceğini öğretmiştir, sayıların çokluğundan ürkenlere. Ezberleri bozarak… (Bakara, 2/249) Allah, sonucu belirleyecek ve insanların görmediği ordularla onlara yardım edecek olan değil midir?
. İlk olarak, neoliberalizmin mantığının liberalizmin mantığının radikalleşmiş biçimi olduğu söylenebilir. Bu bakış açısı, neoliberalizmin liberalizmle olan bağını muhafaza ettiğini kabul eder. İkinci olarak, neoliberalizmin mantığı liberalizmin mantığının mutasyona uğramış bir biçimi olarak görülebilir.
. Dijital ve algoritmik zeminler; şahsiyet(!) inşa edici zeminler hâline geldi. İnsan; artık kendisinin mimarı olmayıp -mimari yapısı olan- dijital ve algoritmik zeminlerin belirlediği farklı bir mimari hâline gelmektedir. Veri/data hâline gelen insana ait epistemik ve etik unsurlar; toplanılarak ve analiz edilerek pazarlama stratejilerinin, sosyal ve siyasal mühendisliklerin manipülasyon malzemesi hâline gelmiştir.
Klasik insanın bilincinden ve hayatından kovalamak yerine beklediği ölüm, modern insanda kovalanası tedirgin edici bir düzlem olmuştur. Ölümden korkmak yerine onu hafife veya alaya alarak ölüme yaklaşmaktadır. Ölümü “hakiki haysiyet” olarak gören Adorno, ölümün çağdaş insan bilincinden kovulma nedenini; insanın öteki dünyaya olan umudunun kesilmesi ve şimdi ve burada olanın umutsuz sefaleti olarak açıklanmasıdır.
Meğer İsrail Gazze’nin Dışında Hemen Her Yeri İşgal Etmiş
Çocuğu kadını, yaşlıyı, engelliyi ayırmaksızın işgalci İsrail’in binlerce masum insanı hunharca katlettiği izlendi ekranlarda. Yüzbinlerce sivilin yurtlarından sürüldüğüne; elektrikten, sudan, temel gıda maddelerinden mahrum bırakıldığına; hastanelerin, ambulansların, okulların, camilerin, evlerin bombalandığına, Gazze halkının sürgün veya toplu ölümden birini tercih etmeye zorlandığına ve onlara soykırım yapıldığına tanık oldu bütün dünya.
Gazze ile bir kez daha denenmektedir, başta Müslümanlar olmak üzere, bütün insanlık. Bir kez daha ayrışıyor zulmün karşısında ve adaletin yanında yer alanlar ile işgale ve soykırıma ortak olanlar, seyirci kalanlar.
Hamas’ı terör örgütü olarak görenler…
Hamas’ın İsrail’in ajanlığını yaptığını ileri sürenler…
Topraklarından zorla sürülen insanları, “topraklarını sattılar” yalanıyla suçlayanlar…
ABD ve işgalci Yahudi Devleti’nin haklı olduğunu, Hamas’ın ise yanlış yaptığını ileri sürenler…
Hamas’ın hazırlıklarına İsrail’in göz yumduğunu, Hamas’ın tuzağa düşürüldüğünü, her şeyin İsrail’in planladığı gibi gittiğini dillendirenler…
Bir akıl tutulması… Bir çarpık ve manipüle edilmiş zihin yapısı… Model paradigmanın değişmezliğine iman edilmesi… Küresel tahakküme karşı durmanın yolunun onun dışında kalarak, yani nehrin suyundan bir avuç içerek veya hiç içmeyerek mümkün olabileceğinin umursanmayıp paradigma içi muhalefetin benimsenmesi ve nehrin suyundan içildikçe içilmesi… Nehrin suyundan bolca içtikleri için dizlerinin bağı çözülenlerin Calut’un mağlup edilemeyeceğine inanması…
“(Nehirden çokça içenler) ‘Bugün bizim Calut’a ve askerlerine karşı koyacak gücümüz yok’ dediler” (Bakara, 2/249) Demek ki zulmedenler ve onların yandaşları o nehirden tıka basa içmişler. Calut adına ve ondan korkarak…
O nehirden “Müslümanım” diyenler de içtiler maalesef. Dünyalık bir şeyler elde edebilmek uğruna… El etek öperek… Helal ile haramı, hak ile batılı birbirine karıştırarak… Cihadı terk ederek… Bu nedenle zaten bir şikâyet yükseliyordu Gazze’ye sığmayan liderden: “Allah’ım! Ümmetin suskunluğunu sana şikâyet ediyorum. Siz ey Müslümanlar! Suskun ve aciz, helak olmuş ölüler! Bizden teslim olmamızı ve beyaz bayrak dikmemizi beklemeyin. Çünkü biz bunu yapsak da öleceğimizi biliyoruz. Bırakın savaşçı onuruyla ölelim. Dilerseniz bizimle olun, öcümüzü sizden her biri boynuna taksın. Dilerseniz bize acıyarak ölümümüzü izleyin. Allah’ım! Akıtılan kanlar, dokunulan ırzlar, çiğnenen hürmetler, yetim bırakılan çocuklar, oğlunu yitirmiş anneler, dul kalmış kadınlar, yıkılmış evler ve bozulmuş ekinler aşkına sana şikâyette bulunuyorum” diyordu, işgalci siyonistler tarafından şehit edilen Şeyh Ahmet Yasin.
Durulan yerin doğru olması gerekir her şeyden önce. Tarihin doğru tarafında olmayanların eşyanın, olayların gerçek yönünü görmeleri mümkün mü? Gazze’den İsrail’e roket atılmasını eleştirenler Filistin halkının işgal altındaki topraklarını nasıl savunabileceklerinin çözümünü ortaya koymak zorundadır. Hiçbir ülkenin başka bir ülkenin topraklarını işgal etme hakkından söz edilemez. Açık hava hapishanesine dönüştürülen Gazze’de direnişi bırakıp İsrail’e teslim olmak, o ne diliyorsa o şekilde hareket etmek mi Gazzelilerin yazgısı olmalı?
Yıllardan beri Filistin toprakları işgal ve ilhak edilmiş, insanları şu ya da bu ülkeye zorla göç ettirilmiş, onlardan boşalan yerlere sözde sivil nüfus adıyla İsrail’in paramiliter gücü olan yasa dışı silahlı yerleşimciler yerleştirilmiş, Gazzelilerin evleri, arazileri gasp edilmiştir. Açlık, yoksulluk… İşkence, hapis… Aralıksız sürdürülen katliam… Bütün bunlar olmuyormuş gibi, İsrail’e roket atılmasından dolayı Hamas’ın suçlanması hangi insaf ölçüleriyle bağdaşır. Bunlar mı terörist?
Herkes kendine göre bir değerlendirme yapabilir; ya işgalin yanında yer alır ya da direnişin. Bunun ortası yoktur çünkü. İşgalin yanında yer alanlar, işgale destek verenlerle işgal karşısında susanlardır. Emperyalistler, işbirlikçi diktatörler ve onların beslemeleri…
Direnişin yanında yer alanlar Hamas’a dualarıyla, mallarıyla, canlarıyla, ortaya koydukları her türlü faaliyetle destek verenlerdir. Onlar biliyorlar ki bugün eğer bir Filistin halkından, bir Mescidi Aksa’dan söz ediliyorsa yıllardır bütün dayatmalara, katliamlara, zulümlere rağmen direniş iradesini ortaya koyan Hamas’ın sayesindedir.
Askeri bakımdan galibiyet veya mağlubiyet olabilir. Önemli olan insanın nerede durduğu ve tercihini hangi yönde kullandığıdır. Gazzeli Müslümanlar tercihlerini Allah’ın dininden, izzetten yana kullandılar, düşmana boyun eğmediler, Allah için direnmeyi seçtiler. Büyük imkânsızlıklar içindeyken…
İsrail kitle imha silahlarıyla katliam yaparken Hamas’ın elinde olan silahlar sınırlı ve yakın mesafede kullanılacak silahlardır. Uçakları, tankları yok Gazzelilerin. Ümitsizliğe kapılmadan insanlıktan çıkmış bir işgal ordusuyla savaşıyorlar. Bu imkânsızlıklar içinde delinmez denilen demir kubbeyi deldiler. Demir kubbenin sahiplerinin gök kubbenin sahibine karşı zafer kazanması mümkün mü?
Gazzeli Müslümanlar bütün imkânsızlıklara rağmen bir yanda 7 Ekim’de başlattığı onurlu mücadelesini büyük bir direnişle sürdürürken aynı zamanda gerek Ortadoğu’da ve gerekse bütün dünyada nasıl bir sistemin egemen olduğuna ayna tutmuştur. ABD, İngiltere, Fransa, Almanya gibi ülkelerin İsrail terörünü onaylayarak İsrail’in kendini savunma hakkının olduğunu ileri sürdüklerine… Rusya ve Çin’in yine sessiz, Mısır’ın Refah sınır kapısını yine İsrail’in kontrolüne bıraktığına…
İnsan haklarından, özgürlüklerden dem vuranların gerçek yüzlerini göstermiştir Aksa tufanı… İnsanlığa barışı, huzuru, refahı getireceği iddiasında bulunan Batı’nın karanlık yüzünü, Batılı ideoloji ve politikaların acımasızlığını gördü onları öve öve bitiremeyen bazı kesimler. İsrail’in uyguladığı mezalimi, “kendini savunma hakkı” ile meşrulaştırmaya çalışan Jürgen Habermas gibi sözde düşünürleri de.
Gazze’yi İsrail’in ablukaya alıp duvarlarla çevrelediği bilinirdi hep. Aksa Tufanı ile birlikte Gazze’yi açık hava hapishanesine çevirenin yalnızca bu terör çetesinin olmadığı, dünya devletlerinin neredeyse tamamının olduğu tescillenmiştir. Anlaşıldığı kadarıyla, İsrail Gazze’nin dışında hemen her yeri işgal etmiş. “İçinizden oraya (cehenneme) varmayacak hiç kimse yoktur.” (Meryem, 19/71)
Bütün bu gerçeklik ortadayken İsrail’in sürdürdüğü yıkımı, katliamı durdurması Hamas açısından yeterli değildir. İşgal edilen yerlerin Filistinlilere teslim edilmesi gerekir. Aksi halde her şey ABD ve İsrail’in insafına kalacak, onlar neyi ne kadar lütfederse Filistinliler onunla yetinmek zorunda kalacaktır. İşgale karşı boyun eğmek, işgali içselleştirmek demektir. İşgalin içselleştirilmesi ise onun kalıcılaşmasını, doğallaşmasını kolaylaştıracaktır.
Dünyada politik ve enformatik kaynakları ellerinde bulunduranlar işgalci İsrail’in insanlık dışı eylemlerini örtbas etmeye, bunlara gerekçe üretmeye hatta bunları meşrulaştırmaya çalışmaktadır. Katliamların sıradanlaşması, istatiksel bilgi haline gelmesi… Korkunç bir ahlaki körlük yaşanmaktadır maalesef. İslam dünyasına bakıldığında ise rutin açıklamalar ve kınama dışında siyasal anlamda kayda değer bir şey yapıldığı söylenemez.
İsrail’in işgal ve istilasını engellemek yalnızca Filistin halkının veya Arapların değil, her Müslümanın görevidir. Çünkü zulme ve soykırıma engel olmak Müslümanlar için İslami bir sorumluluktur. Kısa ve uzun vadeli plan ve programlarla bu mücadeleyi güçlendirmek ve her türlü araçla bu mücadeleye destek vermek gerek. Gazze için yapılabilecekler vardır elbette. Dünyanın dört bir yanından Gazze’deki vahşeti, soykırımı lanetlemek… Gıda, giyim paketleri, barınma ve kışlık kampanyaları… Bunların hiçbirisi yeterli değil. Gelecek için alternatif senaryoların hazırlanması gerek.
Sınırlı imkânlarla İsrail’in katliamlarını durdurmak mümkün olmasa da Hamas’ın direniş iradesini güçlendirmek ve işgalci İsrail’i yalnızlaştırmak için birçok adım atılabilir. Direnişe destek veren halklar sokak eylemleriyle, maddi yardımlarla, dualarla dayanışma içine girip siyonistlere, emperyalistlere ve onların işbirlikçi diktatörlerine karşı bir baskı oluşturabilir ve yapılan zulümlerin unutturulmasına, gözden kaçırılmasına engel olabilirler. Katliamın karşısında yer aldığını söyleyen ülkelerin ise bir yanda İsrail ile diplomatik ve ticari ilişkilerini kesmeleri diğer yanda ise Gazze’yle diplomatik ve siyasal ilişkilerini geliştirmeleri, Hamas’ın yanında yer alarak ihtiyaç duyulan alanlarda onlara askeri malzeme yardımında bulunmaları gerekir.
Küresel sistemin egemen güçleri, İsrail ile birlikte hareket etseler de dünya halklarının büyük bir bölümü Filistin halkından yana tavır almaktadır. Yoğun propagandaya, büyük bir güç dayatmasına rağmen tepkiler çığ gibidir… İnsani erdemlerden tamamen arınmamış herkes bu vahşet karşısında zulme tepki göstermektedir. Siyonist işgalin bölgesel ya da konjonktürel değil emperyalist bir proje olduğunun farkındadır olup bitenleri doğru yorumlayabilen kesimler.
Bu tepkileri, siyonizm karşıtı gösterileri siyonizmden nefret halinin ötesine taşımak ve adil, kalıcı ve tutarlı bir tutuma dönüştürmek için çaba göstermek gerek. Öncelikle sorunun özünü oluşturan işgal olgusunun reddedilmesi bir zorunluluktur. Bu, Gazze’ye yönelik İsrail vahşetinin nedenini 7 Ekim’de Hamas tarafından İsrail’e fırlatılan roketlere bağlama iddiasının saçmalığını görmeyi kolaylaştırır. Zulmün, baskının, ambargonun kol gezdiği Gazze’yi, bütün bunlar yetmezmiş gibi, suçlamak hangi insani, ahlaki değerle açıklanabilir?
Gazze… Suları, elektrikleri kesilmiş belde… Şehadetin kapı kapı dolaştığı ülke… “Falan güç, falan devlet bizimle ise…” diye bir hesabı olmayanların yurdudur Gazze… Bir dirilişin ve direnişin öğretildiği yerdir Gazze. Müslümanca, insanca, onurluca bir direniş… Dünyalık her şeyi ellerinin tersiyle iterek… İmandan kaynaklanan teslimiyetle… Her şeyin maddeye tahvil edildiği bir zamanda… Etrafındaki birkaç devletin ordusunu yenebilecek donanıma sahip olması yetmezmiş gibi dünyanın güçlü devletlerinin ve bölgedeki Arap diktatörlerin de desteğini alan İşgalci İsrail bir avuç Gazzeli Müslümanın karşısında çaresiz kalmış; bebekleri, kadınları katledip binaları yıkmıştır ancak. Bir avuç Müslüman direnişçinin daracık sahil şeridine sıkıştırılmış Gazze’de vermiş oldukları mücadele tarihte eşi benzeri olmayan bir mücadeledir İsrail, Arap ülkeleri ile geçmişte giriştiği savaşlarda bile bu kadar kayıp vermemişti. Yüzlerce tank kaybı, binlerce ölü asker… Başkent Telaviv’in bile güvende olmadığı görüldü bu direnişte…
Direniş ve mücadele varsa, umut da vardır elbette. Kassam Tugayları yer altında kazdığı tüneller ve ürettiği, geliştirdiği roketlerle direniş iradesinin teslim alınamayacağını hem İsrail’e hem küresel güçlere hem de Müslümanlara öğretmiştir. Filistin’de korkunç katliamların, zulümlerin yaşandığı bir gerçektir, ama her şey bundan ibaret değildir. Onurlu bir direniş örnekliği sunulmaktadır aynı zamanda. Herkesin bundan çıkaracağı dersler vardır kuşkusuz. Özellikle de Müslümanların… İlkeli, kararlı ve yalnızca Allah’a dayanarak yapılan bir mücadelede İslam düşmanlarının hiçbir hesabının tutmayacağını öğretmiştir Aksa Tufanı. Güçlü İsrail olgusunu yıkarak tüm istatistikleri, hesapları yırtıp atmıştır Aksa Tufanı. Yalnızca Allah’ın hoşnutluğu gözetilerek birlikte hareket edilmesi halinde nelerin başarılabileceğini, hangi putların devrileceğini öğretmiştir Aksa Tufanı. Milyonlarca insanın barış ısrarı vicdani bir sorgulama başlatmıştır kuşkusuz. Emperyalist iktidarların insanlık için ne kadar tehlikeli olduklarını gözler önüne sermiştir Aksa Tufanı. Düşmana karşı onurlu duruşu öğretmiştir az sayıdaki insan. Siyonistlere ve onların destekçilerine meydan okuyarak… Bütün olumsuzluklara rağmen…
Gazze’de Müslümanlarının verdiği mücadele meşru ve onurlu bir mücadeledir elbette. İsrail’i yönetenlerin iç kamuoyuna “zafer kazandık”, dış dünyaya ise “demir perdeyim, çok güçlüyüm” diyebileceği geçmişteki hareket tarzları artık inandırıcı olmayacaktır. Gücünün yanıltıcı olduğu ortaya çıkmıştır çünkü… Hiçbir operasyonun kâğıt üstünde planlandığı gibi gitmeyeceğini öğrenmiştir İsrail. Masa başı siyasi ve askeri hesapların matematiksel hesaplardaki gibi kesinlik oluşturmayacağını da… Bu karşı koyuşla birlikte siyonist işgal rejiminin istihbaratı ve ordusu tam bir acziyet içerisine düşmüştür. Aksa Tufanı, Filistin-İsrail çatışmasına ilişkin önceki varsayımların tamamını paramparça etmiştir.
Gazze’de. Hamas’ın direnişinden her Müslümanın çıkaracağı dersler vardır. Dünya Müslümanları gafletin, dünyevileşmenin pençeleri arasında sıkışmışken Gazze’de kutlu bir direnişe tanık olunmaktadır.
Gazzeli Müslümanlar nice az topluluğun sayıca çok olan topluluklara karşı nasıl galip gelebileceğini öğretmiştir, sayıların çokluğundan ürkenlere. Ezberleri bozarak… (Bakara, 2/249) Allah, sonucu belirleyecek ve insanların görmediği ordularla onlara yardım edecek olan değil midir?
İlgili Yazılar
Neoliberalizm
. İlk olarak, neoliberalizmin mantığının liberalizmin mantığının radikalleşmiş biçimi olduğu söylenebilir. Bu bakış açısı, neoliberalizmin liberalizmle olan bağını muhafaza ettiğini kabul eder. İkinci olarak, neoliberalizmin mantığı liberalizmin mantığının mutasyona uğramış bir biçimi olarak görülebilir.
İslam’ın Ahlâki İlkeleri Bir Hukuka Dönüşsün Yeter ki
Ahlâktan uzaklaşanlar öncelikle fıtrattan, özden uzaklaşmaktadır.
Ahlâk ve fıtrat kavramları birbirine içkin karaktere sahiptirler
çünkü.
Yönetilen Algı, Kaçak/Homodijitus ve Sığınak/Metaverse
. Dijital ve algoritmik zeminler; şahsiyet(!) inşa edici zeminler hâline geldi. İnsan; artık kendisinin mimarı olmayıp -mimari yapısı olan- dijital ve algoritmik zeminlerin belirlediği farklı bir mimari hâline gelmektedir. Veri/data hâline gelen insana ait epistemik ve etik unsurlar; toplanılarak ve analiz edilerek pazarlama stratejilerinin, sosyal ve siyasal mühendisliklerin manipülasyon malzemesi hâline gelmiştir.
Baudrillard ve Bir Meydan Okuma Olarak Ölümün Unutulması
Klasik insanın bilincinden ve hayatından kovalamak yerine beklediği ölüm, modern insanda kovalanası tedirgin edici bir düzlem olmuştur. Ölümden korkmak yerine onu hafife veya alaya alarak ölüme yaklaşmaktadır. Ölümü “hakiki haysiyet” olarak gören Adorno, ölümün çağdaş insan bilincinden kovulma nedenini; insanın öteki dünyaya olan umudunun kesilmesi ve şimdi ve burada olanın umutsuz sefaleti olarak açıklanmasıdır.