Kendimce bir hayal kuruyorum: 1930’larda çocukluğumu yaşıyorum. Eve gelen gazetenin arka sayfalarında çocuklar için bir tefrika yayınlanıyor ve ben her gün ne olacak merakıyla babamın, aslında gazetenin yolunu gözlüyorum. Büyük ihtimalle sıramı beklemem gerekiyor, büyükten küçüğe giden gazete sırasında en iyi ihtimalle dört ya da beşinci olmalıyım. Soba yanan odanın kendime yakıştırdığım köşesinde muhtemelen yere uzanarak ve yayılarak açtığım sayfada oyuncak tahta atın maceralarıyla büyüleniyorum.
Anadolu’da birçok evde Hz. Ali cenkleri okunup insanlar cezbeye kapılırken, Britanya’nın havalı yurttaşları Dickens’ın yazdığı her satırı hemencecik okumak için can atarken, Fransa’nın romanperverleri üç ilkeden daha önce Balzac romanlarına tutunurken benzer şeyler olup bitiyordu herhalde. Başı sonu belli olmayan, noktalama işaretlerine, paragraflara, zaman dizinine gönül indirmeyen metinler ortalığı sarmışken, o eski günleri, eski okuma şenliklerini özleyip “Ne ara bunca yaşlandın sen?” diye soruyorum kendime. Üç beş sayfadan başlayıp on yirmi sayfayı geçmeyen bölümleri özerk romancıklar başıma üşüşsünler istiyorum.
Çocuk edebiyatı deryasına daldığım ilk yıllarda Kaestner romanlarını okurken, bölüm başlarında yer alan ve bölümü özetleyen bir iki cümleciğe çok şaşırmıştım. Çocuklardan biri hastalanacak, diğeri sömestrde eve gidemeyecek, tarih öğretmeni abayı coğrafyacıya yakacak şeklindeki çenesi düşüklük alışkanlıklarıma ters gelmişti. Okudukça, Kaestner gibi büyük bir yazarın ne anlattığı sırrını kolayca vermesinin nasıl anlattığına daha iyi odaklanılmasını sağladığını fark ettim. Rapor sunmakla öykülemek arasındaki temel fark bu olsa gerek. Yoksa tüm cinayet romanlarında, katilin uşak olduğunu zaten hepimiz biliyoruz!
Ursula Moray Williams, çocukluk oyunlarını ve oyuncaklarını öylesine sevgiyle sarıp sarmalamış ki, onları kahramanlaştırdığı harika romanlar yazmış. Ülkemizde yalnızca Küçük Tahta Atın Maceraları yayınlandığından, diğerlerini okuma fırsatı bulamasam da altı yıldan bu yana birkaç kez okuduğum, birçoklarına okuttuğum, çocuk arkadaşlarımla karşılıklı konuşup tartıştığım odak noktalarımdan, fetiş kitaplarımdan biri oldu bu on dokuz bölümlük şaheser.
Kitabın başında “Wallace ve Gromit”, “Tavuklar Firarda” gibi çok başarılı stop-motion filmlerinin yönetmeni Nick Park ile yüzlerce çocuk edebiyatı kitabına imza atan Vivien French, benim mütevazı hayranlığıma okkalı hayranlık beyannamesi ekliyor. Çok eğlenceli, merak uyandırıcı, temposu hiç düşmeyen, sosyal-siyasal gerçekçiliği, gâh idealizm gâh masalsı bir kahramanlıkla sentezleyen yol hikâyesinin hiç bitmemesini bir tek ben istemiyorumdur herhalde!
Collodi’ye, Gepetto Usta’ya ve Pinokyo’ya gönderilen selam gözümüzden kaçmıyor, gene de aradan geçen altmış senede çocuk edebiyatı kocaman adımlar atıp olgunlaştığından, ahlâki vurguların koyuluklarına ve zoom yapılan öğreticiliğe pek rastlamıyoruz. Peder Amca, yontup bitirdiği nice oyuncağın ardından ustalık eserini, Selimiye’sini, yapmak için kolları sıvıyor ve Küçük Tahta At dünyaya geliyor. Hem ne gelme! Satılmak, baba yerine koyduğu sanatkârından ayrı düşmek istemediğinden, yenidoğan bebeğinkine benzer yaygara koparıyor. Neyse ki az paha biçilmediğinden elde kalıyor ve ağlaya ağlaya derdini anlatıyor.
Fordizmin ayak sesleri geliyor; Peder Amca’dan bayıla bayıla oyuncak alan çocuklar burun kıvırmaya başlıyor, “hep aynı oyuncaklar, üstelik pahalılar” diye zevzekleniyorlar. Diğer oyuncaklar çok güzeeeeeel, çok ucuuuuuuz, çok çoooooook… Ah be yavrucum o çoklar ne kadar az bir bilsen, çoğaltıp durduğun açgözlülüğüne bir yanabilsen, Peder Amca’nın evladiyelik oyuncaklarının verimlilik açısından bedavadan ucuza geldiğini takdir edebilsen. Güzel sesleri duymayı çabalayan kulaklar “al al al al” nidalarıyla perdelenirken, Peder Amca parasız kalıyor. Ben sensiz ne yaparım modunu kapatan küçük tahta at, gurbet türküleri söylemeye başlıyor.
Tüketim kültürünün yükselmesiyle kadim haber ağı da değişikliğe uğruyor. Komşudan, ya da mahalle esnafından haberi alan insanlar artık gazete okuyor. Ne hikmetse aynı gazeteler ucuz oyuncak satan büyük dükkânların muştusunu da veriyor. Haber alma hakkı mı demiştiniz?
Şifahi kültürü olumsuzlarken onun iletilerini hedefle buluşturma başarısını gözden kaçırıyoruz. Tersinden söylersek bugün ileti kanserine tutulduğumuz ortamda çok az insan iletiyi bağlamı içinde alıp anlayabiliyor. Herkes için nesnellik iddiasındaki ileti-haber öznellikler anaforunda boğulup gidiyor. Patronajı, güç dengelerini hesaba hiç katmıyorum bile!
Memleketin ahvali böyleyken, oyuncak bebeklerin kırık-kopuk kafaları yollar boyunca uzanırken, küçüğümüz ilk arkadaşını buluyor. Gösterişli oyuncaklarla çevrelenmiş küçük kızın başı dönmemiş olacak ki tatlı küçük at diye sarıp sarmalıyor kahramanımızı. Öylesine duyarlı, öylesine sevgi dolu ki elli öpücük ve kâfi miktar yiyecekle uğurluyor tahta atı.
Bazı filmler, kitaplar, oyunlar mesafeyle dalga geçip size nanik yapar, evin dibinde olduğunuz halde eve giremez, sevdiğinizin gözbebeğini bile seçerken ona bir cümlecik söyleyemezsiniz, aksine ta ötelerde, uzaklardayken şakır da şakırsınız. Yedi yabancının evinde huzurlu uyku uyursunuz. Ailenizin içindeyken yakanıza yapışan korku, zindanlarda yerini umuda ve güvene bırakır. Küçük tahta at, eve döndüğünü sandığı anda yaşlı kadının hışmına uğruyor ve kitabın ancak sonunda dönebileceği yuvasından uzakta tekmili birden maceralara koşturuyor. İşte bakın Kaestner sendromuna kapıldım ve yekten söyleyiverdim.
“Tek dileği ustasına hizmet etmek olan iyi kalpli, küçük tahta bir at olmama rağmen...” şeklindeki laytmotif aksilik anlarında dilinden dökülüverir. Coşkulu anlarındaysa bazı kelimeleri değiştirip duruma uydurur. Sonuçta pes etmeyen iyi kalpli küçük bir attır o ve kitabın esas kötüsü Çiftçi Max’in eline düşmesi, orada canla başla çalıştığı halde tutsak edilmesi, ücretinin gasp edilmesi, emeğinin sömürülmesi onu durduramaz. Açgözlülüğün uluslararası siyaseti belirlediği iki savaşın arasında, ikincisinin arifesinde yazılmış bu kitap minimal perspektifle mikro kozmik çerçevede tüm durumu özetliyor. Çalanlar ve elinden çalınanlar, beyaz adam daima haklıdır ve kasa daima kazanır. Ursula Moray, iyimser bir tasarrufla birkaç kötü karakterin karşısına alabildiğine çok iyiyi çıkarmıştır. Böylelikle, başına yığınla dert açılan küçük tahta at toparlanma fırsatı buluyor, sendelese de düşmüyor, yara alıyor, iyileşiyor, dertleniyor, derman bulup tazeleniyor.
Max’in darbesinden sonra limandaki işçilere pehlivan misali yardım ediyor. Kitabın en heyecanlı bölümlerinden birinde küçük tahta at, gösterişli atlara ve mavnalarına karşı yarışıp limana birinci varıyor. Taşıdığı yük ağır olsa da iradesiyle hemen her şeyin üstesinden geliyor. Zafer coşkusu geçmeden, yorgunluğu henüz dinmeden gökyüzüne uzanıyor. “Ne yani şimdi de uçuyor mu, yazar hanfendi de abarttıkça abartmış, işin tadını kaçırtmış” demeyin sakın, gemiye yük indiren vincin kurbanı oluyor küçüğümüz. Sirkte çalışıp zengin olacak kral ve kraliçenin, prenses ve prenslerin övgüsünü kazanacak fille arkadaş oluyor. Çehov’un tabancası bu kez ters taraftan patlıyor ve tahta at madenlerde çalışmaya gidiyor. Boş duranı sevmez Allah!
‘Çalış, çabala, zengin ol’ mottosu sıra küçük ata geldiğince işlemiyor. Çöken madenden canını ve diğer canları kurtarıyor kurtarmasına ya, boyun deliğinden peyderpey dökülen mangırlar suyunu çekiveriyor.
Maden yoksa kral var. Yolunda gitmeyen işlerin kokusu ilk önce küçük atın burnunu gıdıklıyor sanki. Madencinin oğluna yarenlik ederken onun hayaline kapılıp şehre iniyorlar. Kralın teşrifini bekleyen ahalinin sabırsızlığı, itişip kakışması onları saray yoluna revan eyliyor. On atın birinin nalı kırılmış on at olmayınca kraliyet arabası gitmiyor, kral bekliyor, kraliçe bekliyor, prens ve prensesler bekliyor, ahali zaten ağaç olmuş homurtuyla bekliyor… Shakespeare, III. Richard’ı boşuna mı öyle konuşturmuş: “Bir ata krallığım,” hatta bir nala!
Kralı kurtaran küçük at için özel nişanlar, beratlar vs. işten değil artık, onun burnunda tütense Peder Amca ve mütevazı evleri. Masallardakine benzer şekilde tanıştığı herkesin gönlünü kazanıp ustasının yapması için kendisine benzer oyuncak tahta at siparişi alıyor. Küçük kız, prensesler, demircinin oğlu, sirk sahibi, madenci, haylaz çocukların babası gibi benzeşmez nicesi küçük tahta ata sevgide, saygıda benzeşiyor.
İlk okuduğumda sirk sahibinden şüphelenmiştim: Şimdi başını yakacak küçüğümün diye endişeye bulanmış heyecanla okumuştum bölümü ama beklediğimin aksine erdemli bir beyefendi olan sirk sahibi, küçük atın ne hakkını yemiş, ne de aksilik durumunda ondan hesap sormuştu, hakkını neredeyse teri kurumadan vermiş, muhabbetle uğurlamıştı.
Felsefi sularda yüzen nispeten absürt bölümde, haylaz çocuklardan nasibini alan küçük tahta at, içinde bilyeler doluyken suya batar ve özensizce sıkılan vidanın gevşemesiyle kafası gövdesinden ayrı düşer. Başı ötelere olan atın “gözüne” uyku girmez! Başı nesneleştirip gövdeyi özneleştiren yazar başın görevlerini gövdeye aktarır. Merkez üssü gövdedir. Uzunca yıllar aklın merkezinin neresi olduğunu düşünen filozoflar, bu kısmı okusalar epeyce keyiflenirlerdi galiba.
Ahlâki dilemmalarla kendimizi yokladığımız bölümlerden birinde kötülüğü tescilli ve açgözlü korsan Jacky’yi, küçük tahta at kurtarır. Kurtarmakla kalsa gene iyi, onu rahatça yüzdürüp kıyıya çekmek için, kurtuluşu olan servetinden kuruş kuruş vazgeçer. İyilik yapacağız anladık, kötülüğe iyilik yap… bunu anlamakta hepimiz zorlanıyoruz galiba, bilgeler bilgesi Ali’nin bükülmez iradesi menkıbelerde, masallarda kaldı galiba.
Altı üstü “hepsi benim” demeyeceksiniz, bunun nesi bu kadar zor? Yarısı bana, yarısı da sana.
‘Hepsini dağıttık, bize sadece bu kaldı’ diyen eşine, ‘hepsi bizim oldu’ diyen yüce insana selam olsun.
Simurga beş kala, çiftçi Max’in mıntıkasında dolanan küçük at, tam da belasını aramaktadır mevlasını bulma yollarında. Allah’tan Max’in onu görecek gözü yoktur da, kazasız belasız talihinin ona ne hazırladığını görmeye gider.
Evleri viran olmuş, ortalıkta kimseler yok, onca yol boşuna mı gidildi, onca çile boşuna mı çekildi? İki fıkara evleniyormuş da, arabacıya verecek paraları kalmamış da, arabacı da resti çekip atın koşumunu çıkarmış da fıkaralar n’apsınmış! Elimizde “banane yaaaa” diyen zamane atarlı ergeni olsaydı işimiz yaştı, ama ne nasipliyiz ki atımız bu dilden anlamıyor. “Çünkü ben güçlü ve iyi kalpli bir küçük tahta atım.” deyip yükleniyor beline, bacaklarına.
İki fıkara kim peki kıymetli okurlar, biri diğerinin gönlünü kırdım diye üzülüp duran, diğeri onun kendisini üzmesinden üzülen güzelim iki ihtiyar kim gerçekten?
Sorunun cevabını kitabı okuyanlara vereceğiz, hem onların başına gökten hormonsuz elmalar yağacak, iki ihtiyar ve küçük tahta at aynı evde mutlu mesut yaşarken, arada bir onlara çay, kahve içmeye; pasta, çörek yemeye gidecek.
Kalbi çürümüş… Kavli çürümüş… Empatisi, diğerkâmlığı bitmiş… Kendi odaklı, kendi dışında körlük yaşayan bir insanlıkla aynı güne uyanmak, aynı zamanı paylaşıyor ol-mak korkutuyor bizleri…
Sorular soruldu zeytin ağacına. Uzunca süre ağzını açmadı. Çağlar açıldı çağlar kapandı. Kimse ağzından bir şey alamadı. Mikrofon, kamera icat edildi. Artık dayanamaz konuşur denildi. Yine bıçak açmadı ağzını. Nihayet. Bir gün konuşmaya karar verdi.
– Ne zaman?
– Dalına çıkacak tek bir çocuk kalınca.
Anneden, babadan uzaklaşan çocukların (ölüm, ayrılık vs.) başat temalardan biri olduğu çocuk edebiyatında, hem yol hikâyesi anlatıp hem de temel ihtiyaçlardan mahrum kalışı duygu sağanağının altında sakince önümüze seren kitaplardan biriyle kesişti yolum.
Bilmeni isterim ki yazmak da okumak da benim çok işime yarıyor. Hayatın haritasında gidilecek veya gidilmeyecek yolları görmeme yardım ediyor… Diğerinin düşünceleri kendime ayna tutarken yardım ediyor. Bazen aynı ateşte yandığım, bazen aynı gölgeyi canlı saydığım insanlarla karşılaşıyorum okuduklarımın, dinlediklerimin bir yerinde…
Bir Çocuğun Karakutusu Olarak Oyuncak ve Dünyanın Türlü Türlü Halleri
Havin’e, Nisa’ya, Aleyna’ya, Melek’e, Melike’ye, Ayaz’a, Egemen’e, Burak’a, Zuhal’e, Tuana’ya, Elif’e, Fehmi’ye ve Ayşegül Öğretmene…
Kendimce bir hayal kuruyorum: 1930’larda çocukluğumu yaşıyorum. Eve gelen gazetenin arka sayfalarında çocuklar için bir tefrika yayınlanıyor ve ben her gün ne olacak merakıyla babamın, aslında gazetenin yolunu gözlüyorum. Büyük ihtimalle sıramı beklemem gerekiyor, büyükten küçüğe giden gazete sırasında en iyi ihtimalle dört ya da beşinci olmalıyım. Soba yanan odanın kendime yakıştırdığım köşesinde muhtemelen yere uzanarak ve yayılarak açtığım sayfada oyuncak tahta atın maceralarıyla büyüleniyorum.
Anadolu’da birçok evde Hz. Ali cenkleri okunup insanlar cezbeye kapılırken, Britanya’nın havalı yurttaşları Dickens’ın yazdığı her satırı hemencecik okumak için can atarken, Fransa’nın romanperverleri üç ilkeden daha önce Balzac romanlarına tutunurken benzer şeyler olup bitiyordu herhalde. Başı sonu belli olmayan, noktalama işaretlerine, paragraflara, zaman dizinine gönül indirmeyen metinler ortalığı sarmışken, o eski günleri, eski okuma şenliklerini özleyip “Ne ara bunca yaşlandın sen?” diye soruyorum kendime. Üç beş sayfadan başlayıp on yirmi sayfayı geçmeyen bölümleri özerk romancıklar başıma üşüşsünler istiyorum.
Çocuk edebiyatı deryasına daldığım ilk yıllarda Kaestner romanlarını okurken, bölüm başlarında yer alan ve bölümü özetleyen bir iki cümleciğe çok şaşırmıştım. Çocuklardan biri hastalanacak, diğeri sömestrde eve gidemeyecek, tarih öğretmeni abayı coğrafyacıya yakacak şeklindeki çenesi düşüklük alışkanlıklarıma ters gelmişti. Okudukça, Kaestner gibi büyük bir yazarın ne anlattığı sırrını kolayca vermesinin nasıl anlattığına daha iyi odaklanılmasını sağladığını fark ettim. Rapor sunmakla öykülemek arasındaki temel fark bu olsa gerek. Yoksa tüm cinayet romanlarında, katilin uşak olduğunu zaten hepimiz biliyoruz!
Ursula Moray Williams, çocukluk oyunlarını ve oyuncaklarını öylesine sevgiyle sarıp sarmalamış ki, onları kahramanlaştırdığı harika romanlar yazmış. Ülkemizde yalnızca Küçük Tahta Atın Maceraları yayınlandığından, diğerlerini okuma fırsatı bulamasam da altı yıldan bu yana birkaç kez okuduğum, birçoklarına okuttuğum, çocuk arkadaşlarımla karşılıklı konuşup tartıştığım odak noktalarımdan, fetiş kitaplarımdan biri oldu bu on dokuz bölümlük şaheser.
Kitabın başında “Wallace ve Gromit”, “Tavuklar Firarda” gibi çok başarılı stop-motion filmlerinin yönetmeni Nick Park ile yüzlerce çocuk edebiyatı kitabına imza atan Vivien French, benim mütevazı hayranlığıma okkalı hayranlık beyannamesi ekliyor. Çok eğlenceli, merak uyandırıcı, temposu hiç düşmeyen, sosyal-siyasal gerçekçiliği, gâh idealizm gâh masalsı bir kahramanlıkla sentezleyen yol hikâyesinin hiç bitmemesini bir tek ben istemiyorumdur herhalde!
Collodi’ye, Gepetto Usta’ya ve Pinokyo’ya gönderilen selam gözümüzden kaçmıyor, gene de aradan geçen altmış senede çocuk edebiyatı kocaman adımlar atıp olgunlaştığından, ahlâki vurguların koyuluklarına ve zoom yapılan öğreticiliğe pek rastlamıyoruz. Peder Amca, yontup bitirdiği nice oyuncağın ardından ustalık eserini, Selimiye’sini, yapmak için kolları sıvıyor ve Küçük Tahta At dünyaya geliyor. Hem ne gelme! Satılmak, baba yerine koyduğu sanatkârından ayrı düşmek istemediğinden, yenidoğan bebeğinkine benzer yaygara koparıyor. Neyse ki az paha biçilmediğinden elde kalıyor ve ağlaya ağlaya derdini anlatıyor.
Fordizmin ayak sesleri geliyor; Peder Amca’dan bayıla bayıla oyuncak alan çocuklar burun kıvırmaya başlıyor, “hep aynı oyuncaklar, üstelik pahalılar” diye zevzekleniyorlar. Diğer oyuncaklar çok güzeeeeeel, çok ucuuuuuuz, çok çoooooook… Ah be yavrucum o çoklar ne kadar az bir bilsen, çoğaltıp durduğun açgözlülüğüne bir yanabilsen, Peder Amca’nın evladiyelik oyuncaklarının verimlilik açısından bedavadan ucuza geldiğini takdir edebilsen. Güzel sesleri duymayı çabalayan kulaklar “al al al al” nidalarıyla perdelenirken, Peder Amca parasız kalıyor. Ben sensiz ne yaparım modunu kapatan küçük tahta at, gurbet türküleri söylemeye başlıyor.
Tüketim kültürünün yükselmesiyle kadim haber ağı da değişikliğe uğruyor. Komşudan, ya da mahalle esnafından haberi alan insanlar artık gazete okuyor. Ne hikmetse aynı gazeteler ucuz oyuncak satan büyük dükkânların muştusunu da veriyor. Haber alma hakkı mı demiştiniz?
Şifahi kültürü olumsuzlarken onun iletilerini hedefle buluşturma başarısını gözden kaçırıyoruz. Tersinden söylersek bugün ileti kanserine tutulduğumuz ortamda çok az insan iletiyi bağlamı içinde alıp anlayabiliyor. Herkes için nesnellik iddiasındaki ileti-haber öznellikler anaforunda boğulup gidiyor. Patronajı, güç dengelerini hesaba hiç katmıyorum bile!
Memleketin ahvali böyleyken, oyuncak bebeklerin kırık-kopuk kafaları yollar boyunca uzanırken, küçüğümüz ilk arkadaşını buluyor. Gösterişli oyuncaklarla çevrelenmiş küçük kızın başı dönmemiş olacak ki tatlı küçük at diye sarıp sarmalıyor kahramanımızı. Öylesine duyarlı, öylesine sevgi dolu ki elli öpücük ve kâfi miktar yiyecekle uğurluyor tahta atı.
Bazı filmler, kitaplar, oyunlar mesafeyle dalga geçip size nanik yapar, evin dibinde olduğunuz halde eve giremez, sevdiğinizin gözbebeğini bile seçerken ona bir cümlecik söyleyemezsiniz, aksine ta ötelerde, uzaklardayken şakır da şakırsınız. Yedi yabancının evinde huzurlu uyku uyursunuz. Ailenizin içindeyken yakanıza yapışan korku, zindanlarda yerini umuda ve güvene bırakır. Küçük tahta at, eve döndüğünü sandığı anda yaşlı kadının hışmına uğruyor ve kitabın ancak sonunda dönebileceği yuvasından uzakta tekmili birden maceralara koşturuyor. İşte bakın Kaestner sendromuna kapıldım ve yekten söyleyiverdim.
“Tek dileği ustasına hizmet etmek olan iyi kalpli, küçük tahta bir at olmama rağmen...” şeklindeki laytmotif aksilik anlarında dilinden dökülüverir. Coşkulu anlarındaysa bazı kelimeleri değiştirip duruma uydurur. Sonuçta pes etmeyen iyi kalpli küçük bir attır o ve kitabın esas kötüsü Çiftçi Max’in eline düşmesi, orada canla başla çalıştığı halde tutsak edilmesi, ücretinin gasp edilmesi, emeğinin sömürülmesi onu durduramaz. Açgözlülüğün uluslararası siyaseti belirlediği iki savaşın arasında, ikincisinin arifesinde yazılmış bu kitap minimal perspektifle mikro kozmik çerçevede tüm durumu özetliyor. Çalanlar ve elinden çalınanlar, beyaz adam daima haklıdır ve kasa daima kazanır. Ursula Moray, iyimser bir tasarrufla birkaç kötü karakterin karşısına alabildiğine çok iyiyi çıkarmıştır. Böylelikle, başına yığınla dert açılan küçük tahta at toparlanma fırsatı buluyor, sendelese de düşmüyor, yara alıyor, iyileşiyor, dertleniyor, derman bulup tazeleniyor.
Max’in darbesinden sonra limandaki işçilere pehlivan misali yardım ediyor. Kitabın en heyecanlı bölümlerinden birinde küçük tahta at, gösterişli atlara ve mavnalarına karşı yarışıp limana birinci varıyor. Taşıdığı yük ağır olsa da iradesiyle hemen her şeyin üstesinden geliyor. Zafer coşkusu geçmeden, yorgunluğu henüz dinmeden gökyüzüne uzanıyor. “Ne yani şimdi de uçuyor mu, yazar hanfendi de abarttıkça abartmış, işin tadını kaçırtmış” demeyin sakın, gemiye yük indiren vincin kurbanı oluyor küçüğümüz. Sirkte çalışıp zengin olacak kral ve kraliçenin, prenses ve prenslerin övgüsünü kazanacak fille arkadaş oluyor. Çehov’un tabancası bu kez ters taraftan patlıyor ve tahta at madenlerde çalışmaya gidiyor. Boş duranı sevmez Allah!
‘Çalış, çabala, zengin ol’ mottosu sıra küçük ata geldiğince işlemiyor. Çöken madenden canını ve diğer canları kurtarıyor kurtarmasına ya, boyun deliğinden peyderpey dökülen mangırlar suyunu çekiveriyor.
Maden yoksa kral var. Yolunda gitmeyen işlerin kokusu ilk önce küçük atın burnunu gıdıklıyor sanki. Madencinin oğluna yarenlik ederken onun hayaline kapılıp şehre iniyorlar. Kralın teşrifini bekleyen ahalinin sabırsızlığı, itişip kakışması onları saray yoluna revan eyliyor. On atın birinin nalı kırılmış on at olmayınca kraliyet arabası gitmiyor, kral bekliyor, kraliçe bekliyor, prens ve prensesler bekliyor, ahali zaten ağaç olmuş homurtuyla bekliyor… Shakespeare, III. Richard’ı boşuna mı öyle konuşturmuş: “Bir ata krallığım,” hatta bir nala!
Kralı kurtaran küçük at için özel nişanlar, beratlar vs. işten değil artık, onun burnunda tütense Peder Amca ve mütevazı evleri. Masallardakine benzer şekilde tanıştığı herkesin gönlünü kazanıp ustasının yapması için kendisine benzer oyuncak tahta at siparişi alıyor. Küçük kız, prensesler, demircinin oğlu, sirk sahibi, madenci, haylaz çocukların babası gibi benzeşmez nicesi küçük tahta ata sevgide, saygıda benzeşiyor.
İlk okuduğumda sirk sahibinden şüphelenmiştim: Şimdi başını yakacak küçüğümün diye endişeye bulanmış heyecanla okumuştum bölümü ama beklediğimin aksine erdemli bir beyefendi olan sirk sahibi, küçük atın ne hakkını yemiş, ne de aksilik durumunda ondan hesap sormuştu, hakkını neredeyse teri kurumadan vermiş, muhabbetle uğurlamıştı.
Felsefi sularda yüzen nispeten absürt bölümde, haylaz çocuklardan nasibini alan küçük tahta at, içinde bilyeler doluyken suya batar ve özensizce sıkılan vidanın gevşemesiyle kafası gövdesinden ayrı düşer. Başı ötelere olan atın “gözüne” uyku girmez! Başı nesneleştirip gövdeyi özneleştiren yazar başın görevlerini gövdeye aktarır. Merkez üssü gövdedir. Uzunca yıllar aklın merkezinin neresi olduğunu düşünen filozoflar, bu kısmı okusalar epeyce keyiflenirlerdi galiba.
Ahlâki dilemmalarla kendimizi yokladığımız bölümlerden birinde kötülüğü tescilli ve açgözlü korsan Jacky’yi, küçük tahta at kurtarır. Kurtarmakla kalsa gene iyi, onu rahatça yüzdürüp kıyıya çekmek için, kurtuluşu olan servetinden kuruş kuruş vazgeçer. İyilik yapacağız anladık, kötülüğe iyilik yap… bunu anlamakta hepimiz zorlanıyoruz galiba, bilgeler bilgesi Ali’nin bükülmez iradesi menkıbelerde, masallarda kaldı galiba.
Kahramanın sonsuz yolculuğunda kırk demir çarık eskiten küçüğümüz, fordizmin arkaik formu servet çalıp hazine istifleme savaşında taraflara paylaşım çağrısında bulunuyor. Paylaşım dedi amirim alıyor muyuz arkadaşı?
Altı üstü “hepsi benim” demeyeceksiniz, bunun nesi bu kadar zor? Yarısı bana, yarısı da sana.
‘Hepsini dağıttık, bize sadece bu kaldı’ diyen eşine, ‘hepsi bizim oldu’ diyen yüce insana selam olsun.
Simurga beş kala, çiftçi Max’in mıntıkasında dolanan küçük at, tam da belasını aramaktadır mevlasını bulma yollarında. Allah’tan Max’in onu görecek gözü yoktur da, kazasız belasız talihinin ona ne hazırladığını görmeye gider.
Evleri viran olmuş, ortalıkta kimseler yok, onca yol boşuna mı gidildi, onca çile boşuna mı çekildi? İki fıkara evleniyormuş da, arabacıya verecek paraları kalmamış da, arabacı da resti çekip atın koşumunu çıkarmış da fıkaralar n’apsınmış! Elimizde “banane yaaaa” diyen zamane atarlı ergeni olsaydı işimiz yaştı, ama ne nasipliyiz ki atımız bu dilden anlamıyor. “Çünkü ben güçlü ve iyi kalpli bir küçük tahta atım.” deyip yükleniyor beline, bacaklarına.
İki fıkara kim peki kıymetli okurlar, biri diğerinin gönlünü kırdım diye üzülüp duran, diğeri onun kendisini üzmesinden üzülen güzelim iki ihtiyar kim gerçekten?
Sorunun cevabını kitabı okuyanlara vereceğiz, hem onların başına gökten hormonsuz elmalar yağacak, iki ihtiyar ve küçük tahta at aynı evde mutlu mesut yaşarken, arada bir onlara çay, kahve içmeye; pasta, çörek yemeye gidecek.
İlgili Yazılar
Gözlerimizi Kaçırmayacağız
Kalbi çürümüş… Kavli çürümüş… Empatisi, diğerkâmlığı bitmiş… Kendi odaklı, kendi dışında körlük yaşayan bir insanlıkla aynı güne uyanmak, aynı zamanı paylaşıyor ol-mak korkutuyor bizleri…
Küçürek Öyküler
Sorular soruldu zeytin ağacına. Uzunca süre ağzını açmadı. Çağlar açıldı çağlar kapandı. Kimse ağzından bir şey alamadı. Mikrofon, kamera icat edildi. Artık dayanamaz konuşur denildi. Yine bıçak açmadı ağzını. Nihayet. Bir gün konuşmaya karar verdi.
– Ne zaman?
– Dalına çıkacak tek bir çocuk kalınca.
Kaybolmamak İçin Yola Çıkanlara; Hiç Durmayanlara
Anneden, babadan uzaklaşan çocukların (ölüm, ayrılık vs.) başat temalardan biri olduğu çocuk edebiyatında, hem yol hikâyesi anlatıp hem de temel ihtiyaçlardan mahrum kalışı duygu sağanağının altında sakince önümüze seren kitaplardan biriyle kesişti yolum.
XIV. Mektup / Son Mektup
Bilmeni isterim ki yazmak da okumak da benim çok işime yarıyor. Hayatın haritasında gidilecek veya gidilmeyecek yolları görmeme yardım ediyor… Diğerinin düşünceleri kendime ayna tutarken yardım ediyor. Bazen aynı ateşte yandığım, bazen aynı gölgeyi canlı saydığım insanlarla karşılaşıyorum okuduklarımın, dinlediklerimin bir yerinde…