Gece gün değildir. İki gün arasında sınırlanır, belirsiz bir form olarak gözükür. Yönetilemez bir zaman, belki de gayri-zaman olarak dünyayı örter. Postmodern söylem ağında “duyumsanamaz bir karanlık öncü” anlayışının yeniden gündeme gelmesi veya getirilmesiyle gece, iki gün arasında iletişimi temin eden o eski, çağlar öncesine uzanan karmaşıklığını tekrar kazandı. Uzun “Bin bir gece masalları”nın yapılandırıldığı karanlık mekânda, belki de gayri-mekânda siyah benzerlik olarak yeniden yönetimin hedefine getirildi, ama bir türlü yönetim ağına sarınamadı.
Gecenin söylemsel karmaşıklığını hemen her düşüncede görüyoruz. Zerdüşt`ten beri gece hep söylemdışı olarak söylemin sarmalında açılıp kapanmaktadır. Dünyayı periodik olarak on iki saatlik aralıklarla örten gecenin Freud`la birlikde psikanalizin alanına dolanması, Borges ve Gombrowicz`te bulduğumuz “kaos-kozmos” özdeşliğinde yer alması, Baydeba`dan Joyce`a kadar “karmaşıklaşan bir dahili kaos” halinde sunulması onu düşünce adına pek aydınlatmamaktadır. Gece düşünceye hep karanlık, büyük siyah perde olarak yansır ve Nietzsche`nin kırılgan “akılcılığında” tragedyanın doğuşunu hazırlar. Bu açıdan gecenin hayrına karşı hep gündüzün şerrinin iyi olduğuna kanaat getirilir. Bu gündüzün şer (kanun) olarak yönetilebilirliğine karşı, gecenin hayrının yasadışı algılandığını tanımlar. Özetle, gece yoktur.
Heidegger`in “Varlığın anlamına ilişkin metafiziğin unutulmuşluğu” ve “oradaki-Varlığın kendisi” olarak gece hep oradaki olarak konumlanır. Orada bulunulan olarak, bu gündüzle irtibatsız zamandışı siyah an, Yunan aklında metafiziği uyutur ve onu bilinçdışına kaydırır. Deleuze`ün ironik tanımlamasıyla fabrikaya dönüştürülen bu bilinçaltında gündüz “çalışma”sının önüne, gecenin “uykusu” çıkarılır. Kapitalistdışı alana yuvarlanan bu karanlık anın yasasızlığı, değersizliği, yabancılığı, kendi kendini özgür bırakmışlığı geceyi yorumsuzlaştırır. Gece, hep yok doğurur.
Jung için gece arketiplerin doğum yeridir ve “her arketip özünde bilinmeyen bir psişik (yani karanlık) unsurdur ve dolayısıyla içeriğini bilişsel ifadelere çevirme (aydınlatma) imkânı yoktur”. Bu, yokun dile gelmemesi, yokun hep metafizik olarak kalması ve Varlık olarak varlığa belirsizliği bir yitme sürecidir. Gece, Batı aklında metafizik anlamda yok (hiç) olur.
Son olarak olgu gündüz belirir, günle birlikte aydınlanır. O halde kişinin kendiliği gündüze bağımlıdır. Gece olgunlaşmayana, kendinde olmayana karanlık bir an oluşturduğundan her şeyi örter. Bu anlamda gece tektir. Onu çoğaltan bu tekliktir. Gece tekil anlamda hep yoku çoğaltır.
Bu dört yokluk durumu gecenin “ol”madığı anlamına gelmez. Gece hep oradadır. O halde, gece daha yeni başlıyor.
Masalın karanlığı
Jung`un talebesi Marie-Louce von Franz (1915-1998), analitik psikolojinin en önemli yapıtı “Masalları Yorumlamak” eserinde karanlığın üretimi olan bir yokluk formundan söz açar. Gece`ye ilişkin bu kitabı ilk sıraya yerleştirmemizin nedeni yazarın masal büyüsü, üretimi ve yorumuna ilişin büyük bir literatür sunmasıdır. Madam Franz`a göre masal; “bilinçdışı diyarı”nda türer ve zamansızlık-uzamsızlık ortamında üretilir.
Madam Franz masalı yorumlarken tiyatronun dört aşamasını kullanır:
İlludtempus, yani zamandan azade sonsuzluk, şimdi ve daima. “Bir varmış bir yokmuş” anlatısıyla anlatılan masalda mekânsız ve zamansız bir ortamın ağırlığı hüküm sürer.
Dramatispersonae, masalda yer alan kişiler. Masaldaki kişiler hep örtüktür. Onların ancak bir özelliği, bir yüzü aydınlanır; daha ziyade hiç aydınlatılmadan konuşturulur veya yansıtılır.
Problema, yani sorun. Masalın hemen ilk satırlarında karanlık bir sıkıntı, dert, bela, keder sorunu açımlanır. Bu psikolojik sorun masallar için hep geçerlidir.
Peripereia, yani hikâyenin iniş-çıkışları. Bir tür final, ama belirsiz, masalın kendisi kadar karanlık bir sonluk.
Franz`a göre masallarda bir tür kişinin “öte diyar”dan bize rüya yollu bir aktarımı söz konusudur. Masal, insan için bir tür duygusal deneyimdir ve bireyseldir. Bu anlamda etnolog Ronald Berndt`in (1916-1990) “Kunapipi” kitabında vardığı sonuca dikkat çekmektedir. Avustralya yerlilerinin ritüellerini derleyen Berndt, söz konusu ritüellerin birbirine eklenmiş bireysel rüyalar olduğunu anlamıştır. Rüya gören şahıs kendi rüyasını kabilesine anlatır, kabile şefi söz konusu anlatılan rüyada ritüele eklenecek unsurlar gördüğünde onu bir sonraki ritüelde yansıtır.[1]
Franz, Jungcu psikolojik yaklaşımla gerçekleştirdiği masal yorumlarında gece`yi fark etmez, ama hep onun karanlık ekseninde döner. Oysa başvurduğu tüm masallarda zamandışı ve uzamdışı ortam gece`de gerçekleşir. Gece masala kendi zaman ve mekân dışı ortamını aktarır, ama bunu belirsiz zaman ve uzam görüntüsü içinde sunmaktadır. Bu belirsizlik daha masalın ilk cümlesinde “evvel zaman içinde”, “bir varmış bir yokmuş”, “bir zamanlar” biçiminde yansıtılır ve devamında kendi soluksuz hikâyesini aktarır.
Söz konusu zaman ve mekânın yitirilmesi, Jungcu yorumlamaya göre “bilinçdışı” hali bir gece ortamına bağlılıktan kaynaklanır. Bilinçdışı denilen, ama masal halinde konuşturulan gayet bilinçli ortamın yeri gece olsa da, onun dile aktarılması hep gündüz oluvermektedir. Gece tüm masallarda, gerek aktarımında, gerek üretiminde hep hükmeder. Masalın gerçekliğinin yokluğu, gecenin zaman ve mekânsızlığından kaynaklanır.
Masal karanlık ortamda, gecede, rüya halinde türer ve mistik toplumlarda bu rüyalar kolektif belleğe aktarılırdı. Rüya topluluğa aktarılmadığı zaman şahsı rahat bırakmamaktadır. Karanlık görü onun tüm günlerini ele geçirir, açıklayamadığı rüya ona mistik bir baskı uygular. Franz bu anlamda Kızılderililerde Kara Geyik’in rüyasını aktarır: Kara Geyik rüyasında gökyüzüne çıktığını ve dört at gördüğünü deneyimler. Ancak rüyasını gizli tuttuğundan hastalanır ve ölecek duruma gelir. Sonunda rüyasını kabilesine anlatır ve Kara Geyik`in aktardıkları ritüele dönüşür.
Masalsı, büyülü, mistik ve ritüel dünyada Gece yönetim dışıdır. Tam aksine kişi kendisini gecenin yönetimine bırakır ve kendi gündüzünü geceye dönüştürür.
Masal bir tür kendini gecenin zamansızlığında rüya yolu kişiye dayatır. Geceyi deneyimleyenler gündüzü gece gibi geçirirler. Ritüeller hep alacakaranlıkta gerçekleştirilir, destanlar ve masallar hep geceleri anlatılır. Çocuklar bu anlatılarla bir tür eğitim olarak gecenin sonsuzluğuna hazırlanırlar. İnsan ruhunun aradığı sonsuzluk gecede deneyimlenir. Tüm kâbuslar, korkunçluklar, iyilikler ve huzursuzluklar gece`nin ruhu tarafından yönetilir.
Jung`un çığlığı
Korkunç Birinci Dünya Savaşı, Aydınlanma Avrupası`nın gerçekliğine gölge düşürdü. Oysa, Aydınlanma XVIII. Yüzyılın Alman sanatçısı Daniel Chodowiecki`nin (1726-1801) bakır üzerine yapılmış Aufklärung tablosunda olduğu gibi gece`nin kapısını mühürlediğini iddia ediyordu. Aydınlanmak – diyor Ulrich İm Hof (1927-2001) – “çeşitli örtme ve gizemleri göz önünden kaldırmak, akılda ve yürekte onu ışıklandırıp ısıtacak olan ışığa yer vermek, insanın belirleniminin gerçek mutluluğu tehdit ettiği yerde doğruluğun ve düzenin alanına girmek demektir”.[2] Bu açıklama aydınlanmanın bir yönetim biçimi olduğunu açıklar. Gündüzün yönetimi adına “Karanlık” denilen çağı kapatmıştır.
1930`lu yıllarda Hollanda kökenli varlıklı bir mistik olan Olga Fröbe-Kapteyn (1881-1962) İsviçre`nin Maggioere Gölü kıyısındaki Ascona`daki malikânesinde adına Eranos denilen toplantılar dizisini başlattı. Eranos toplantıları Carl Jung`un (1875-1961) sahneye çıkışını sağladı ve onun sunumları ile uzun bir süreden sonra Batı`nın “biliçdışı”na bir pencere açıldı. Jung “gündüz ve gece”, yani “bilinç ve bilinçdışı” arasında ilk ayrımını 1912 yılında “Wandlungen und Symbole der Libido” (Libidodaki Dönüşüm Sembolleri) kitabında yapmıştı. Jung çalışmasında psikolojinin geceye bağımlılığını, rüyamsı ve çağrışımsal türün antik çağlardan beri insanın gerçekliğinin parçası olduğunu ve Aydınlanmanın “doğa”nın hep karanlık tarafını gözardı ettiğini belirtir.[3]
Jung`un bilinçdışı dediği Gece`nin kendisiydi. Jung, Eranos toplantılarıyla ünlendikten sonra yazdığı “Memories, Dreams, Reflections” (Anılar, Düşler, Düşünceler) kitabında bilinçdışında simya`nın geçmişe dönük derin köklerini bulur ve daha ilk satırlarda gece`nin bilim dilinin olmadığını itiraf eder.[4] Jung`un simya yoluyla psikolojiye uzanan uzun bir soyağacı öne sürmesi ve gnosisin günümüzle bağlantısını yeniden kurgulaması, gündüzün bilimsel bilincinin karşısına Gece`nin “içsel güneşi”ni çıkartmak girişimi adeta “Karanlık çağın” modern dünyaya ulaşan çığlığı gibidir. Gece`nin, hiç beklenmedik bir vakitte modern dünyanın karşısına psikoloji cildinde çıkıvermesi bilimsel zihinleri epey tedirgin etmekle kalmadı, hatta Jung`u sert bilimsel saldırıların hedefi haline getirdi. Jung, Freud tarafından aydınlatılmış “libido”` karşısında Batı aklının “batıni yüzünü” açığa vurmakla itham edildi.
Jung`un “batıni yüzü” onun simya merakından ziyade, Batı`nın Aydınlanma`yla “karartılan geçmişi”nden kaynaklanıyordu. Modernleştirilen süreçte Batı “Gece”yi tümden es geçmiştir. Batı`nın geçmişine dolanan akıldışı karanlık hemen her alanı kapladığı için modern politik gündemi mit, pagan ve oryantal platonik bilgelikle, daha da öteye giderek maguşalarla, kabalayla uğraştıracak gibi gözükmekteydi. Batı`nın kendini dünyaya “aydınlatılmış” sunumu bizzat iktidar söyleminin karanlıklığının Foucault tarafından aydınlatılmasıyla iyice gölgelenmeye başladı. Gündüz örgüsü içinde iktidar ilişkilerinin her yerdeliği aydınlatılmış modernlik içinde karanlık, bilinçdışı bir işleme dönüştü.
Manyetik alan
Psikolojinin Jung`un deyimiyle “ortaçağın doğa felsefesine dayanan simya, bir taraftan gnostisizme doğru geçmişle öte yandan bilinçdışının modern psikolojisine doğru gelecekle” oluşturduğu köprü manyetik tarihyazımını, yani Alman romantik mesmerizmini hortlattı. Franz Anton Mesmer (1734-1815) “sözcükler olmadan düşünme”nin tarih boyu “bir evrensel akışkanın yahut yaşam gücünün mevcutluğunu” dile getirdi. Nitekim, Alman romantizmi aydınlatılan doğanın içinde bilimsel senaryoya uymayan belirsiz bir boşluk olarak “karanlığın” varlığını varsaymaktadır. Mesmer buna “evrensel akışlar” adını verir ve söz konusu bu akışı “canlı manyetizma teorisi” ile açıklar. Mesmer`in “animal magnetism”i Hegel`in “tarih ruhu”na öncülük etmiştir.
Mesmer`e göre hastalıkların kaynağı sıvının insan bedeninde doğal akışını engelleyen tıkanmalardır. Mesmer`in takipçisi Amand-Marie-Jacques de Chastenet (1751-1825) manyetizmayı ruhsal krizler ve bunalımlar geçiren hastalarına uyguladı ve adına yapay somnambulizm denilen ve hastanın transa geçmesini sağlayan özel bir teknik geliştirdi. Aslında “bilinçdışının keşfi”ni gerçekleştiren bu yöntem modern psikoloji ve psikiyatrinin “batıni yüz”le buluşmasını sağladı. Bu yöntemi XIX. yüzyılın başlarında Carl Alexander Ferdinand Kluge (1782-1844) tıbba uyarladı ve böylece birbirini tamalayan iki sinir sistemi (serebral ve solar) arasında ayrım gerçekleştirildi. Solar veya gangliyon sistem Gotthilf Heinrich von Schubert’in (1780-1860) belirttiği gibi “doğanın sihirli batıni yüzüne erişim” aracı haline getirildi. Solar pleksus aydınlatılan modern aklın beyin gücü karşısında doğal insana gizemli “kalp boşluğu”nu (herzgrube) eklemlemesiyle psikolojide Jung`a, dinler tarihinde Ennemoser`e, Gershom Scholem`e (1897-1982), tarihi hakikatin önüne “dini deneyimciliği” yerleştiren Henry Corbin (1903-1978) ve Mircea Eliade`ye (1907-1986) özetle W. J. Hanegraaff`ın tanımıyla “bilimsel çöl”ün kendisinin aydınlatılmaya gerek duyduğunu ortaya çıkardı. Gece aydınlanmanın kalbini ele geçirmekle, bizzat onun dışında değil, içinde doğuverdi.[5]
Söz konusu bu modern batınilik bizi yanıltmamalıdır. Bu, modern bilimsel eleştirmenlerin iddia ettiği gibi batıni geçmişin, karanlık ortaçağ ruhunun, kilise ahlâkının “modern aklı” ele geçirmesi, daha ziyade ona yapışıp kalması anlamına gelmemektedir. Tanımlanan karanlık, geleneksel karanlık söylemlerle bağlantısını koparmış, ama bir tür batıni dille açıklanmaktadır. Yeni yorum, yani mesmerizm insanın ve doğanın ötesinde hüküm süren ve geceyle insanın yaşamına müdahil olan “büyük karanlığın” sıkıntısını değil, insanın içindeki karanlığın dile getirilmesidir. “Batı batıniliğine” ilişkin devasa çalışmasında W. J. Hanegraaff bu çift karanlığı aynı köklere, bir tür “oryantal müdrikliğe” bağlamakla yanılmıştır. Bizzat Descartes ve Kant`tan itibaren modern Batı düşüncesinde beliren sorun Ernest Cassirer`in “Kant üzerine çalışması”nda betimlediği gibi kendini evrenin işlerini tamamlamak zorunda hisseden insanın, bizzat insanın kendi yaşam biçimini öne çıkartmasıydı. Bu, tam da Descartes`ın “düşünen ben”in kendi karanlığını kararlı biçimde batıni tanımlar ve kavramlar yoluyla söyleme dönüştürmesiydi. Jung`un bilinçdışı dediği gece, insanın kendi içindeki karanlığın bilince taşınması, aydınlığa kavuşturulmasıydı. Dolayısıyla, modernitenin batıni yüzü, insanın modern yüzünün romantik bir sunumu, insanın kalbe dönük manyetik çekiminin modernist bir söylemle ve gayet bilimsellikle kabartılmasıydı. Gece, gerek aydınlar ve gerekse batıniler tarafından tümden doğadışı olarak bırakılmış ve terkedilmiştir. Gece, insanın değil, Kant`ın “Evrensel Doğa Tarihi ve Gökler Kuramı”ndan itibaren “evrenin bilinçdışı” olarak karanlıkta bırakılmıştır.
Peki, düz bir batınilik tarihi okuyan W.J.Hanegraaff`ı da yanıltan sorun nedir? Sorun eskisinden daha büyüktü. Tüm bu girişimler ve batınilik adına sunulan “masum” ve “manyetik” değerlendirmelerin tıkanıp kaldığı nokta dil`dir. Aydınlanmayı konuşan dilin bizzat kendisi karanlıktır. Konuşan dil geceye bağımlı duanın, korkunç bir karanlık olarak gözüken “ölüm”ün ve öte dünyanın sesini aktarmaktaydı. Dil bizzat kendisi doğadışı, dolayısıyla bilinçdışıydı.
Michael Foucault (1926-1984) sorunun uyuduğu yuvayı gayet iyi sezmiş olduğundan, modern “şeyleri ve kelimeleri” konuşturan dilin görüntü dili olduğunu belirtmiştir.
Temsilin, işaretlerin, konuşturanın dili`yle aydınlanmanın kendini konuşması, “düşünen ben”i asla karanlığın esaretinden kurtarmamaktaydı.
Bunu açmak için dilin ayarlarını gündüze göre uyarlamak, günün gerçekliğine göre dilin ayarlarıyla oynamak gerekirdi. O halde, gece ve gündüzün, siyah ve beyazın alanında konuşulan dili (veya dilleri) terk etmek, dinsel-büyüsel geçmişi bulunan dinsel dillerden kurtulmak veya onları temsilin alanından çıkartmak, kök dilleri terk ederek kıyaslamalı ulusal dillere sahneyi aralamak gerekmiştir. Dil sonsuzluğu değil sonlu olanı, Ferdinande de Saussure’ün (1857-1913) tanımıyla göstergebilim içinde konuşturmalıydı. Böylece dil, günümüzde Noam Chomsky`nin savunduğu gibi insanların biyolojik yetisi halini alarak büyüsel-karanlık geçmişinden arındırılmışdır. Kocaman bir göstergeler sistemine dönüşen dil, modern ulusal gereksinimlerin günbegün karşılanmasıyla büyümekte, sözcüklerin sayısı çoğaltılarak aktarılmaktadır. Dilin gecenin tuhaflığından arındırılıp, kendi dinsel-büyüsel anlamsızlığını karanlıkta bırakarak ulusal sözcükler ağında yeniden inşası ile gece tümden insanın içinden kovulmuştur. Gece`nin konuşması veya konuşturulması çağdaş insan için, sadece “bilinçaltı”na düşürülmüştür.
Akşam`ın kovulması
Gece`yi kovma yöntemi modernizme özgü değildir. Zerdüştilik`te akşam (xşapn/xşaf) olarak tanımlanan gece zaman içinde beliren kötü durumdur. Kötü duruma düşme ve düşürülme düşünce`yle başlar ve insanı aşar. İnsan`ın bu süreçteki görevi geceyi kovmak, onun alanını kapatmak, ona hükmetmek ve insana musallat olan tüm karanlık düşlerini defetmektir. İnsanın kurtuluşu iyi düşünce`dedir.
Dolaysıyla, Zerdüştilikte sıkıntı zamansaldır. Gece bir tür anti-zaman olarak kuşku yoluyla belirmiştir. “Sonsuz zaman” anlamında zurvan kendi ışıklı düşüncesinde kuşkuya kapıldığı anda parçalanmıştır. “Avesta”nın mantığına göre Hürmüz ve Ehrimen, yani İyi ve Kötü`nün ortaya çıkışı, hakikatte bir düşünme olayı`dır. Doğru düşünce olarak hürmüzün yanlış düşünce olarak ehrimen ile savaşı doğa`da (evrende) gündüz ve gece arasında çatışma olarak kendini gösterir.
Özellikle, Sasaniler döneminde (224-656) mabed`ler tarafından dizayn edilen zerdüşti yaşam gündüzle dizinlenmiştir. Zaman ve mekana bağımlı insan ateş odaklı belli bir süre içinde kendi nurlu orjinini korumakla mükelleftir. Bu anlamda insan karanlık kuşkusuna kapılmamalı, gece için kaygılanmamalıdır. İnsanı geceden korumanın yöntemi olarak ateşgâhlar tüm toplumsal alanı yönetmektedir. Ocak odaklı aile ile başlayan toplumsal hiyerarşi nuşrevan (ebedi nur) olarak hükümdarlığa kadar uzanan aydınlatılmış uzun bir yaşam dizini oluşturmaktadır.
Kyeh-ı mos olarak akşam (gece) ateşin sonsuz ziyası altında geçirilmektedir. Bu süreç zurvan`ın kendi yanlış düşüncesini düzeltmesine kadar devam edecektir. İyi düşüncenin kendini onarması olarak karanlıktan kurtulması için evrensel bir savaşın zorunluluğu karşısında zerdüşti akıl insanı taraf seçmeğe mahkum etmektedir. Dolayısıyla insan kırılma ortamında yaşar.
Zurvanın kuşkuya kapılması mekânla yüzleşmesi sonucu belirmiştir. Bu tıpkı ışığın kırılması gibidir. Işık sonsuz saydam ortamlarda ilerler. Kırılma, ışığın bir saydam ortamı aşıp öteki saydam ortamın sınırına çarpması sırasında gerçekleşir. Işığın sınırda bükülme anı, zamanın mekâna çarparak kuşkuya kapılmasıdır. Çarpma sırasında ışık kendi saf ve şeffaf doğasında bulunan farklılığı kavrar. İşte bu kavrama hali sonucunda iyi ve kötü belirir. Karanlık bir ışık hali olarak diğer renklerin karşısında mekânsal olarak kendini açığa vurmaktadır. Zerdüştilikteki dualist ortam, bu zaman-mekân çarpmasında kendini gösterir. Bu durumda zerdüşti teolojide sıkıntı bizzat tanrısal durum olarak gözükmektedir. Sonsuz zaman olan Tanrı kendi ışığında kendi siyah eksikliğini kavramıştır ve Tanrı’nın, kendisini bu eksiklikten kurtarması gerekmektedir. Tüm yaratılmışlar bu eksik ortamda türediğinden ya Tanrı adına ışığın, ya da kuşku adına karanlığın safında yer alacaklardır. Sonuçta yaratılış olayı, iyi veya kötü hep düşüncenin kendi içinde sürüp gitmektedir.
O halde düşünce nedir? Düşünce seçme`dir. Tanrı herhalükârda kendini seçmiştir. Tanrı’nın kendisi olarak kendisini seçmesi düşünce`dir. Bu, Yunan aklının logos dediği şeydir. Öte yandan Tanrı’nın kendisini seçmesi, bizzat insanı seçmesi halidir. İnsanın sonsuzluğu bu seçim ve seçilmişliğe bağımlıdır.
Gündüzü seçmek
Zerdüştilikte kendi kendisini seçen Tanrı muhtemelen Tevratçı bir bakışın Zerdüşt tarafından yorumu gibidir. Tekvin`de sonsuz zaman olarak bir “başlangıç”tan söz edilmektedir. Başlangıç üzerine, Tanrı’nın mekânsal yaratılışı gerçekleştirmesinin devamında iyi olan ışık ve karanlık doğmuştur. Tevrat`a göre “Bir gün, Tanrı’nın ışığa Gündüz ve karanlığa Gece” demesi sonucunda oluşmuştur.
Bu evrensel “bir gün” içinde gerçekleşen gündüz-gece ayrımında “iyi oluş” ışığa özgü olarak tanımlanır. Yunanca adına logos denilen şey, düşünce olarak işte bu “iyi”yi (ışığı) seçmedir. Platonik anlamda bu, bir tür mağaradan çıkışı, Aristoteles`e göre hayreti, Vigo`nun tanımıyla “juve” (love) olarak şimşeği seçen akıl düşünceyi konuşulur hale getirmiştir. O halde, İbrani-Yunan aklında düşünce gündüzde konuşulur. Gündüzde konuşulan dil, neden batıni bir hal almıştır?
Bunun nedeni Platon`un “Devlet”inin yedinci kitabında açıklanır. Burada dil olarak konuşma gecede başlar. Dil, kendini mağara veya zindanın karanlığında ışığın etkisiyle yansıyan gölgeleri tanımlamak için dayatır. Dil adeta mezarlıkta türer. Söz konusu mezarlık (mağara veya zindan) ruhların kendini karanlık ortamda ışığın yansımasıyla konuştuğu ve konuşturulduğu gecedir. Yunan masalı (Homeros`un destanları) işte böyle bir ortamın, adeta ışığın mekânda kırıldığı ortamın oluşturduğu hikâyeleri konuşur. Düşünce adına seçilen iyi ışıktır, ama dil olarak seçilen alan gecedir. Logos olarak söz kırılmadan sonra, Tanrı’nın kendi düşüncesinde kuşkuya kapıldığı ortamda doğmaktadır. Dil karanlığa gömülmüştür.
İşte Nietzsche`nin (1844-1900) Batı düşüncesine karşı isyanı burada başlar. Ruhbilimin ahlak bozukluğu, bilinçdışılığı geceyi konuşan dilin boşluğundan üretilmektedir. Bilmek istemediklerimizin sınırının bilge tarafından çizilmesi söz konusu bu alacakaranlıkta gerçekleşmiş gibi gözükür Nietzsche`ye. Gündüzün adeta “yaşamın savaş okuluna” dönüşümünde dilin başlıca sorusu hangisi olarak belirir.
Alacakaranlık
Logos`un öne çıkardığı “nedir” sorusuna karşılık Nietzsche`nin felsefi anlamda sorunsal hale getirdiği “hangisi” sorusu zaman-mekânın alacakaranlığına ilişkindir. Gündüz ve gecenin tuhaf biçimde buluştuğu mağara ortamında düşünce derin bir tereddüt geçirmektedir. Hangisi? – tereddütün, kuşkunun sorusudur.
Düşünce adına soru, bir kırılmayı değil, karanlığa gömülen dili konuşur. Dil insana adeta kendi unutmuşluğunu sorgulamaya, kendi hafızasını karıştırmaya yarar: “Hangisi? İnsan salt bir yanılsaması mıdır Tanrı’nın? Yoksa Tanrı mı salt bir yanılsamasıdır insanın?”[6]
Yanılsama, bu zamansal kuşku anı zurvanın mekâna çarpıldığı anda geçirdiği kırılmanın ortamıdır. Bu düşüncenin mekâna kapatılması, Hırıstiyanlığın insanın dünyaya kovulması dediği şeydir.
Bu bir zindan diyaloğudur. Peki hangisi sorusunu soran insan putların alacakaranlığında neyi konuşur? Zindandan kaçmayı. Zindandan nasıl kurtuluruz? İşte felsefi dilin tek sıkıntısı bu.
Batı felsefesi zindandan (geceden) kurtuluşun iki yolunu bulmuştur:
Ya Yahudi-Hristiyan bir kurtuluş yöntemi olarak kurban (İsa) vermekle;
Ya da çekiçle.
Tanrı’nın kendini seçmesi olarak düşünce, aynı zamanda Tanrı’nın insanı seçmesidir. Peki Tanrı kendisinin seçimi olarak neden insanı seçmiştir? Gerek Zerdüşti, gerekse İbrani-Yunan düşüncesinde insanın yaratılması, kırılmanın, tereddüte kapılan düşüncenin kendi şeytani yüzünü görmesinden türemiş zorunluluktur. Tanrı insanı seçmiştir, zira, Tanrı kendisini seçtiği için insanı seçmiştir. İnsanın seçilmişliği, sonsuz olan zamanı (zurvan), mekâna çarpılarak kırılan düşünceden (dualizmden) “kurtarmak” açısından anlamlıdır. Hegelci anlamda özü itibariyle ”ilerleyen ve gelişen ruh”un aydınlanmaya ve aydınlatmaya olan özlemi buradan kaynaklanır. O halde, mekânsal ortamda tarihsel hale gelen ruh ancak gündüz ilerler ve gelişir. Bu, aynı zamanda görme ve konuşma olan modern iktidarın yönetim tarzını açıklar. Foucault`ya göre “söylenebilir olanın formu dildir, görünür olanın formu ışıktır”. Gece söylenebilir olanın formu olarak dilin, görünür olanın formu olan gündüzün karşısına şeytani bilinçdışı olarak konmaktadır. Kurban veya arınma işte burada önemlidir. Ruhun şeytani olan karanlıktan tümden arındırılıp aydınlatılmaya, arılaşmaya gereksinimi vardır.
Peki, insan bunu nasıl yapacaktır? Nietzsche ve Heidegger’in adına “çekiç” dediği şeyle. İnsanın mağaradan kurtuluşu çekiçle gerçekleşir. Zira, insanın kendi ruhunu özgürleştirmesi için zincirlerden kurtulması gerekmektedir. Marx (1818-1883) “zincirlerinizden başka kaybedecek bir şeyimiz yoktur” dediğinde, insanın artık kendi aklını da mağara ortamından kurtarması gerektiğini söyler ve insan için tek gerçekliğin çekiç olduğunu iddia eder. O halde “çekiç” bizzat insanın dilidir. İnsan mağaradan çekiç olarak kullandığı dil`le kurtulmuştur. Ama insan, onu zincirlerinden kurtaran çekice tam sahip değildir. Çekicin sahibi insan değildir. İnsan mağaradan kendine yabancılaşarak kaçmıştır. Kaçmıştır kaçmasına ama insan hala ona çekici kullandıran gecenin (bilinçdışının) dilini konuşmaktadır.
Şiir okumaları
İyi de, insana mağaradan kaçmasını düşündürten ve onu çekiçlerle çalışmağa zorlayan şey nedir?
Gece`nin ortamına ışık daima dışarıdan sızar. Bu sızma insanı gölgelerle konuşturmaktadır. İnsan gölgelerle konuşarak çekiçlerle çalışır. Deleuze’e (1925-1995) göre “insandaki kuvvetler dışarıdaki kuvvetlerle” hep temastadır. Çünkü, insan yaratılış itibariyle (ruh olarak) hep dışarıdaki kuvvetlerle irtibattadır. Bu irtibatı gerçekleştiren Tanrı`nın kendi seçimi olarak insanı seçmesidir. Bu temas insanın, kapatıldığı zindandan kaçması fikrini tetikler. İnsan uyanmak ister. İnsanı uyanmaya zorlayan şey mağaraya sızan ışığın dışardaki kaynağı Güneş`tir. Onu, Campanella hayal etmiştir.
Calabrialı Dominiken rahip, şair ve filozof Thomas Campanella (1568-1639) “Güneş Ülkesi” kitabını 1602 yılında Napoli zindanında yazmıştır. Campanella, zindanda çekiçlerle (dille) çalıştığı sürede “tüm dünyanın topyekûn bir ıslahı”nı hayâl etmiştir. Tüm zindandakilerin (insanların) komünal birlikteliğinin olanaklı olduğu, bencilliğin (yani kendine çalışmanın, kendine konuşmanın veya kendi için rüya görmenin) olanaksız kılındığı, herkesin yeteneklerine uyan rasyonel bir iş bölümünün olduğu Güneş ülkesini hayâl eder.[7]
Campanella ne yapar? İçeridekini dışarıya taşır, zindandakileri dışarıda hayâl eder, gece ortamını gündüzle değiştirir. Campanella insanın güne kavuşmasını hayâl eder. Güne kavuşan insan Aristoteles`e göre “çarpılır” (hayrete düşer). İyi de, hayrete düşen, güneşin ışıklarıyla çarpılan, günün sıcağıyla ısınıp vücudundaki demirin soğuk izlerini iyileştiren insanda eksik olan bir şeyler vardır. Dışarıdaki kuvvetlerin etkisiyle dışarıya kaçan insan kendisini konuşmaz. Daha da önemlisi güne kavuşan insanın konuşmadığı anlaşılır. Peki insan ne yapmıştır ve ne yapmaktadır?
Şiir okumuştur ve hala şiir okumaktadır. İnsanın mağarada hep şiir okuduğu anlaşılmıştır. İnsan ancak şiir okuyarak sonsuzluğunu korumuştur. İnsan ruhunu hep şiir okuyarak korumuştur. İnsan kendindeki seçilmişliği şiir yoluyla kendine telkin etmiştir. İnsan hep karanlığın ötesini, cennetteki geçmişini şiirselleştirerek sözcükleri, mısraları kendi kendine okumuştur. İnsan hep bir bilinçaltı dilin köklerini ezberlemiş, onları telaffuz etmiş ve onları seslendirmiştir. İnsan çekicin sesleri gibi sözcükleri tekrarlamıştır.
Son
Artık, insan, mağaradan kurtulduğuna göre hangisi sorusunu sormağa muktedirdir. Dışarı çıkan, güne kavuşan insan gecenin yanılsamasını bu soruyla hatırlar. Hangisi? Sonsuzluk mu, sonluluk mu?
Kendini aydınlık ortama fırlatan (Heideger`in fırlatılmış insanı), mağara dışına çıkan, güneşlenmenin zevkine varan insanın kendini konuşmasının zamanı gelmiştir. Yazarın günü gelmiştir. “Gören ve duyan olarak yazar” için gün doğmuştur.[8]
Yazar ne yapar? Yazar dünyayı konuşur. Yazar, dünyayı konuşur, aynı zamanda yönetir de. Louis Wolfson (1912-2007) bu süreci şöyle duyurur: Müzisyen Annem Öldü…
Şiirler okuyan, şarkılar söyleyen anne, yani klasik edebiyat, sonsuzluğu heceleyen şiir ölmüş, onun yerini yazarın yönetiminde “sözcükleri birbiriyle daha serbestçe (kafiyelenmeden) birleştiren fikir”le dünya konuşturulmaktadır. Sonsuzluğun denetimine karşı yazarın sonlu yönetimi çıkıvermiştir. İnsan, mağara çağının “Tanrı’nın sonsuzluğu” fikrinden kurtularak, dünyanın sonluluğu içine kapatılmıştır. Geceden kaçarken, güne yakalanmış, şairi terk ederken yazara takılmıştır. Bir alt-üst haline getirilmiş bilincin tam ortasına düşmüştür. Sonsuzluğun müziğine oynayamayan insan, sözlerin köklerini kırmış, seslerin eklemlerine gömülmüştür. Aristo`yla “hayvan” olan insan, organik bir canlıya dönüşmüştür. O, şimdi diğer canlılar gibi Georges Cuvier`in (1769-1832) “organizasyon planı”nda kendi üzerine katlanan sınıfı içine kapanmıştır. O, Adam Smith`in (1723-1790) tıpkı Campanella`nın hayalini kurduğu gibi işbölgüsü kapsamına alınmış, Franz Bopp`un (1791-1867) nesneler haline gelen dilin tuzağında çene çalmaya başlamış, von Baer`in kendine katlanabilir embriyolojik organizmasına dönüşmüş, Tanrı`yı unutmuştur. Gün insanın kafasına geçmiştir. Mağarada şiirler söyleyen delinin yerini, dışarda kendi kendine kıvranıp duran klinik almıştır. İnsan mağarayı kafese yeğlemiştir.
Peki, bu nasıl oldu? Kopernik devrimiyle. İmmanuel Kant (1724-1804) hep bununla övünür. Kopernik’in yaptığını düşüncede gerçekleştirdiğini övünçle söyler. Kant, “Saf Aklın Eleştirisi”nde sonsuz olan saf aklı eleştirir. Nikolay Kopernik`in (1473-1543) doğa bilimlerinde yaptığını Kant felsefede yapar ve Jules Vuillemin`e göre Kant “sonluluk kurucusu”dur. Doğası gereği kurulan olan sonluyu anlama yetisiyle uğraşır. Artık sonlu olan kurucu benliktir ve insan kendi sonluluğunun bilincine vardığı zaman insan gündem olarak dünyayı konuşulur hale getirir, zira sonlu olan insan hep dünyanın gündemidir. Kant günün sonluluğunu, gecenin sonsuzluğu karşısına koymaz; geceyi bilinçaltına alarak onu da günün parçası haline getirir ve gece-gündüzlü dünyanın gündemi haline düşürür. Mağaranın kapısı kapatılır. İnsanın dünyası yaşamla, emekle ve dille sonlandırılır. Sentezlenen dünya hali içinde Tanrı`nın ölümüyle birlikte insanın ölümü ilan edilir. İnsan sonsuzluğun sorusu olarak “insan nedir”in konusu olmaktan çıkarılır, “insan olan nedir”in sorusuna dönüştürülür. İnsan olan olarak insan ölümlüdür.
Peki, insan nasıl ölür? Şiddetle, azapla. Günün sonunda insan Xavier Bichat`e (1771-1802) göre insanı modern bir ölüm bekler. İnsanın sonsuza kavuşması yolunda gerçekleşen yaşamsal kesinti, Bichat`ın 1801 yılında yazdığı “Yaşam ve Ölüm Üzerine Fizyolojik Araştırmalar”ında ölüme dönüşür. Dünyaya bağımlı organik ve hayvani yaşamda insan “kesintili olan hayvani yaşam”ı sürdürür, çünkü insanın ölümü bitkiler gibi bir yerde değil, dünyada gerçekleşir. İnsan dünyada ölür. Ancak insan dışında tüm varlıkları doğal ölüm beklerken, insanın ölümü şiddetli biçimde gerçekleşir. Ölümü insan için şiddetli hale getiren şey ise toplumdur. Çünkü insanın günü toplu bir kaçışın sonucunda başladığı için, insan toplumsaldır. Bu toplumsallık hayvani yaşamı doğaya nazaran komüne bağlar ve yaşamımız günün bu yüksek tempolu ritmine kendini uyarlayamaz. Dolayısıyla gün içinde bizi her an şiddetli bir ölüm bekler. Ölüm günün içinde şiddetli biçimde önümüze çıkacak uyku gibi karanlık noktalara dönüşür. Gün bizi yaşatmaz.
Şafak
Ne yapmalı? Son birkaç on yılda bu soruyu iki farklı isim iki farklı kafayla aynı biçimde sordular: Quantin Meillassoux (1967) ve Graham Harman (1968). Meillassoux “sonluluğun sonrası”nı “şeyle benim aramdakı ilişki”de ararken,[9] Harman nesne yönelimli bir ontolojiden söz eder.[10] Ne bu, ne diğeri Kant`ın sonlulu olan günün ve sıcak şiddetin altında geberen insana yeni mağara inşa ederler. Ama, burası mağara olamayacak, güvenilir sığınak olacaktır. İyi kalpli Harman tıpkı Bill Gates, Jeff Bezos, Mark Zuckerberg`in oturdukları “güvenilir sığınaklar”da yaşamamız için bizim spekülatif realizm`e gereksinimimiz olduğunu söyler. Öznenin nesneyle korelasyonuna dayanan ve insan zihninden bağımsız bir gerçekliğin düşünülmesini öneren spekülatif realizmdir, bu. Bu günü gecenin derinliklerine taşıma, karanlığın içinde aydınlık odalarda yaşamadır.
Hiç mi kurtuluş yok? Olmaz mı!
Fecr ile. On gece ile. Çift ve tek ile. Gidip gelen gece ile kasem ederim ki. Muhakkak bunlarda akıl sahibi için muteber bir yemin vardır. Görmedin mi, Rabbin Ad`a nasıl yaptı (Fecr, 1-6.).
Kaynakça:
[1]Von Franz Marie-Louise, Masalları Yorumlamak, Çeviren Canberk Şeref, İstanbul: Pinhan Yay, 2021, s. 19-20, 50-51.
Kalbi çürümüş… Kavli çürümüş… Empatisi, diğerkâmlığı bitmiş… Kendi odaklı, kendi dışında körlük yaşayan bir insanlıkla aynı güne uyanmak, aynı zamanı paylaşıyor ol-mak korkutuyor bizleri…
Eski çamlar bardak olmuş, o devirler eskide kalmış, akıl almaz şeylermiş kimin umurunda, bizi hâlâ hikâyeler bağlıyor birbirimize. Mantarların toprak altına döşediği olağanüstü iletişim hattına benzer şekilde geçmişi, biz olma bilincini, birleşip ayrıştığımız nice şeyi fi tarihindeki anlatılar taşıyor belleğimize ve belleğimizin ötesine. “Hepiniz şahitsiniz işte…” denen nice olay bile çok farklı anlaşılıyor ve anlatılıyor.
Ne yazık ki silahlar ona doğrultulunca, dev de kendini savunmak zorunda kalıyor. Asıl mesele, Demir Dev’in güvende hissetme ihtiyacından kaynaklanıyor. Hogarth’ın yaralanması ise bardağı taşıran son damla oluyor ve dev, bir savaş makinesine dönüşüyor. Ama unutmayalım: O, sevgiyi öğrenmiş bir varlık. Kendini feda etmeye bile hazır…
Bilmeni isterim ki yazmak da okumak da benim çok işime yarıyor. Hayatın haritasında gidilecek veya gidilmeyecek yolları görmeme yardım ediyor… Diğerinin düşünceleri kendime ayna tutarken yardım ediyor. Bazen aynı ateşte yandığım, bazen aynı gölgeyi canlı saydığım insanlarla karşılaşıyorum okuduklarımın, dinlediklerimin bir yerinde…
Gece`nin Yönetimi
Gece gün değildir. İki gün arasında sınırlanır, belirsiz bir form olarak gözükür. Yönetilemez bir zaman, belki de gayri-zaman olarak dünyayı örter. Postmodern söylem ağında “duyumsanamaz bir karanlık öncü” anlayışının yeniden gündeme gelmesi veya getirilmesiyle gece, iki gün arasında iletişimi temin eden o eski, çağlar öncesine uzanan karmaşıklığını tekrar kazandı. Uzun “Bin bir gece masalları”nın yapılandırıldığı karanlık mekânda, belki de gayri-mekânda siyah benzerlik olarak yeniden yönetimin hedefine getirildi, ama bir türlü yönetim ağına sarınamadı.
Gecenin söylemsel karmaşıklığını hemen her düşüncede görüyoruz. Zerdüşt`ten beri gece hep söylemdışı olarak söylemin sarmalında açılıp kapanmaktadır. Dünyayı periodik olarak on iki saatlik aralıklarla örten gecenin Freud`la birlikde psikanalizin alanına dolanması, Borges ve Gombrowicz`te bulduğumuz “kaos-kozmos” özdeşliğinde yer alması, Baydeba`dan Joyce`a kadar “karmaşıklaşan bir dahili kaos” halinde sunulması onu düşünce adına pek aydınlatmamaktadır. Gece düşünceye hep karanlık, büyük siyah perde olarak yansır ve Nietzsche`nin kırılgan “akılcılığında” tragedyanın doğuşunu hazırlar. Bu açıdan gecenin hayrına karşı hep gündüzün şerrinin iyi olduğuna kanaat getirilir. Bu gündüzün şer (kanun) olarak yönetilebilirliğine karşı, gecenin hayrının yasadışı algılandığını tanımlar. Özetle, gece yoktur.
Heidegger`in “Varlığın anlamına ilişkin metafiziğin unutulmuşluğu” ve “oradaki-Varlığın kendisi” olarak gece hep oradaki olarak konumlanır. Orada bulunulan olarak, bu gündüzle irtibatsız zamandışı siyah an, Yunan aklında metafiziği uyutur ve onu bilinçdışına kaydırır. Deleuze`ün ironik tanımlamasıyla fabrikaya dönüştürülen bu bilinçaltında gündüz “çalışma”sının önüne, gecenin “uykusu” çıkarılır. Kapitalistdışı alana yuvarlanan bu karanlık anın yasasızlığı, değersizliği, yabancılığı, kendi kendini özgür bırakmışlığı geceyi yorumsuzlaştırır. Gece, hep yok doğurur.
Jung için gece arketiplerin doğum yeridir ve “her arketip özünde bilinmeyen bir psişik (yani karanlık) unsurdur ve dolayısıyla içeriğini bilişsel ifadelere çevirme (aydınlatma) imkânı yoktur”. Bu, yokun dile gelmemesi, yokun hep metafizik olarak kalması ve Varlık olarak varlığa belirsizliği bir yitme sürecidir. Gece, Batı aklında metafizik anlamda yok (hiç) olur.
Son olarak olgu gündüz belirir, günle birlikte aydınlanır. O halde kişinin kendiliği gündüze bağımlıdır. Gece olgunlaşmayana, kendinde olmayana karanlık bir an oluşturduğundan her şeyi örter. Bu anlamda gece tektir. Onu çoğaltan bu tekliktir. Gece tekil anlamda hep yoku çoğaltır.
Bu dört yokluk durumu gecenin “ol”madığı anlamına gelmez. Gece hep oradadır. O halde, gece daha yeni başlıyor.
Masalın karanlığı
Jung`un talebesi Marie-Louce von Franz (1915-1998), analitik psikolojinin en önemli yapıtı “Masalları Yorumlamak” eserinde karanlığın üretimi olan bir yokluk formundan söz açar. Gece`ye ilişkin bu kitabı ilk sıraya yerleştirmemizin nedeni yazarın masal büyüsü, üretimi ve yorumuna ilişin büyük bir literatür sunmasıdır. Madam Franz`a göre masal; “bilinçdışı diyarı”nda türer ve zamansızlık-uzamsızlık ortamında üretilir.
Madam Franz masalı yorumlarken tiyatronun dört aşamasını kullanır:
Franz`a göre masallarda bir tür kişinin “öte diyar”dan bize rüya yollu bir aktarımı söz konusudur. Masal, insan için bir tür duygusal deneyimdir ve bireyseldir. Bu anlamda etnolog Ronald Berndt`in (1916-1990) “Kunapipi” kitabında vardığı sonuca dikkat çekmektedir. Avustralya yerlilerinin ritüellerini derleyen Berndt, söz konusu ritüellerin birbirine eklenmiş bireysel rüyalar olduğunu anlamıştır. Rüya gören şahıs kendi rüyasını kabilesine anlatır, kabile şefi söz konusu anlatılan rüyada ritüele eklenecek unsurlar gördüğünde onu bir sonraki ritüelde yansıtır.[1]
Franz, Jungcu psikolojik yaklaşımla gerçekleştirdiği masal yorumlarında gece`yi fark etmez, ama hep onun karanlık ekseninde döner. Oysa başvurduğu tüm masallarda zamandışı ve uzamdışı ortam gece`de gerçekleşir. Gece masala kendi zaman ve mekân dışı ortamını aktarır, ama bunu belirsiz zaman ve uzam görüntüsü içinde sunmaktadır. Bu belirsizlik daha masalın ilk cümlesinde “evvel zaman içinde”, “bir varmış bir yokmuş”, “bir zamanlar” biçiminde yansıtılır ve devamında kendi soluksuz hikâyesini aktarır.
Söz konusu zaman ve mekânın yitirilmesi, Jungcu yorumlamaya göre “bilinçdışı” hali bir gece ortamına bağlılıktan kaynaklanır. Bilinçdışı denilen, ama masal halinde konuşturulan gayet bilinçli ortamın yeri gece olsa da, onun dile aktarılması hep gündüz oluvermektedir. Gece tüm masallarda, gerek aktarımında, gerek üretiminde hep hükmeder. Masalın gerçekliğinin yokluğu, gecenin zaman ve mekânsızlığından kaynaklanır.
Masal karanlık ortamda, gecede, rüya halinde türer ve mistik toplumlarda bu rüyalar kolektif belleğe aktarılırdı. Rüya topluluğa aktarılmadığı zaman şahsı rahat bırakmamaktadır. Karanlık görü onun tüm günlerini ele geçirir, açıklayamadığı rüya ona mistik bir baskı uygular. Franz bu anlamda Kızılderililerde Kara Geyik’in rüyasını aktarır: Kara Geyik rüyasında gökyüzüne çıktığını ve dört at gördüğünü deneyimler. Ancak rüyasını gizli tuttuğundan hastalanır ve ölecek duruma gelir. Sonunda rüyasını kabilesine anlatır ve Kara Geyik`in aktardıkları ritüele dönüşür.
Masal bir tür kendini gecenin zamansızlığında rüya yolu kişiye dayatır. Geceyi deneyimleyenler gündüzü gece gibi geçirirler. Ritüeller hep alacakaranlıkta gerçekleştirilir, destanlar ve masallar hep geceleri anlatılır. Çocuklar bu anlatılarla bir tür eğitim olarak gecenin sonsuzluğuna hazırlanırlar. İnsan ruhunun aradığı sonsuzluk gecede deneyimlenir. Tüm kâbuslar, korkunçluklar, iyilikler ve huzursuzluklar gece`nin ruhu tarafından yönetilir.
Jung`un çığlığı
Korkunç Birinci Dünya Savaşı, Aydınlanma Avrupası`nın gerçekliğine gölge düşürdü. Oysa, Aydınlanma XVIII. Yüzyılın Alman sanatçısı Daniel Chodowiecki`nin (1726-1801) bakır üzerine yapılmış Aufklärung tablosunda olduğu gibi gece`nin kapısını mühürlediğini iddia ediyordu. Aydınlanmak – diyor Ulrich İm Hof (1927-2001) – “çeşitli örtme ve gizemleri göz önünden kaldırmak, akılda ve yürekte onu ışıklandırıp ısıtacak olan ışığa yer vermek, insanın belirleniminin gerçek mutluluğu tehdit ettiği yerde doğruluğun ve düzenin alanına girmek demektir”.[2] Bu açıklama aydınlanmanın bir yönetim biçimi olduğunu açıklar. Gündüzün yönetimi adına “Karanlık” denilen çağı kapatmıştır.
1930`lu yıllarda Hollanda kökenli varlıklı bir mistik olan Olga Fröbe-Kapteyn (1881-1962) İsviçre`nin Maggioere Gölü kıyısındaki Ascona`daki malikânesinde adına Eranos denilen toplantılar dizisini başlattı. Eranos toplantıları Carl Jung`un (1875-1961) sahneye çıkışını sağladı ve onun sunumları ile uzun bir süreden sonra Batı`nın “biliçdışı”na bir pencere açıldı. Jung “gündüz ve gece”, yani “bilinç ve bilinçdışı” arasında ilk ayrımını 1912 yılında “Wandlungen und Symbole der Libido” (Libidodaki Dönüşüm Sembolleri) kitabında yapmıştı. Jung çalışmasında psikolojinin geceye bağımlılığını, rüyamsı ve çağrışımsal türün antik çağlardan beri insanın gerçekliğinin parçası olduğunu ve Aydınlanmanın “doğa”nın hep karanlık tarafını gözardı ettiğini belirtir.[3]
Jung`un bilinçdışı dediği Gece`nin kendisiydi. Jung, Eranos toplantılarıyla ünlendikten sonra yazdığı “Memories, Dreams, Reflections” (Anılar, Düşler, Düşünceler) kitabında bilinçdışında simya`nın geçmişe dönük derin köklerini bulur ve daha ilk satırlarda gece`nin bilim dilinin olmadığını itiraf eder.[4] Jung`un simya yoluyla psikolojiye uzanan uzun bir soyağacı öne sürmesi ve gnosisin günümüzle bağlantısını yeniden kurgulaması, gündüzün bilimsel bilincinin karşısına Gece`nin “içsel güneşi”ni çıkartmak girişimi adeta “Karanlık çağın” modern dünyaya ulaşan çığlığı gibidir. Gece`nin, hiç beklenmedik bir vakitte modern dünyanın karşısına psikoloji cildinde çıkıvermesi bilimsel zihinleri epey tedirgin etmekle kalmadı, hatta Jung`u sert bilimsel saldırıların hedefi haline getirdi. Jung, Freud tarafından aydınlatılmış “libido”` karşısında Batı aklının “batıni yüzünü” açığa vurmakla itham edildi.
Jung`un “batıni yüzü” onun simya merakından ziyade, Batı`nın Aydınlanma`yla “karartılan geçmişi”nden kaynaklanıyordu. Modernleştirilen süreçte Batı “Gece”yi tümden es geçmiştir. Batı`nın geçmişine dolanan akıldışı karanlık hemen her alanı kapladığı için modern politik gündemi mit, pagan ve oryantal platonik bilgelikle, daha da öteye giderek maguşalarla, kabalayla uğraştıracak gibi gözükmekteydi. Batı`nın kendini dünyaya “aydınlatılmış” sunumu bizzat iktidar söyleminin karanlıklığının Foucault tarafından aydınlatılmasıyla iyice gölgelenmeye başladı. Gündüz örgüsü içinde iktidar ilişkilerinin her yerdeliği aydınlatılmış modernlik içinde karanlık, bilinçdışı bir işleme dönüştü.
Manyetik alan
Psikolojinin Jung`un deyimiyle “ortaçağın doğa felsefesine dayanan simya, bir taraftan gnostisizme doğru geçmişle öte yandan bilinçdışının modern psikolojisine doğru gelecekle” oluşturduğu köprü manyetik tarihyazımını, yani Alman romantik mesmerizmini hortlattı. Franz Anton Mesmer (1734-1815) “sözcükler olmadan düşünme”nin tarih boyu “bir evrensel akışkanın yahut yaşam gücünün mevcutluğunu” dile getirdi. Nitekim, Alman romantizmi aydınlatılan doğanın içinde bilimsel senaryoya uymayan belirsiz bir boşluk olarak “karanlığın” varlığını varsaymaktadır. Mesmer buna “evrensel akışlar” adını verir ve söz konusu bu akışı “canlı manyetizma teorisi” ile açıklar. Mesmer`in “animal magnetism”i Hegel`in “tarih ruhu”na öncülük etmiştir.
Mesmer`e göre hastalıkların kaynağı sıvının insan bedeninde doğal akışını engelleyen tıkanmalardır. Mesmer`in takipçisi Amand-Marie-Jacques de Chastenet (1751-1825) manyetizmayı ruhsal krizler ve bunalımlar geçiren hastalarına uyguladı ve adına yapay somnambulizm denilen ve hastanın transa geçmesini sağlayan özel bir teknik geliştirdi. Aslında “bilinçdışının keşfi”ni gerçekleştiren bu yöntem modern psikoloji ve psikiyatrinin “batıni yüz”le buluşmasını sağladı. Bu yöntemi XIX. yüzyılın başlarında Carl Alexander Ferdinand Kluge (1782-1844) tıbba uyarladı ve böylece birbirini tamalayan iki sinir sistemi (serebral ve solar) arasında ayrım gerçekleştirildi. Solar veya gangliyon sistem Gotthilf Heinrich von Schubert’in (1780-1860) belirttiği gibi “doğanın sihirli batıni yüzüne erişim” aracı haline getirildi. Solar pleksus aydınlatılan modern aklın beyin gücü karşısında doğal insana gizemli “kalp boşluğu”nu (herzgrube) eklemlemesiyle psikolojide Jung`a, dinler tarihinde Ennemoser`e, Gershom Scholem`e (1897-1982), tarihi hakikatin önüne “dini deneyimciliği” yerleştiren Henry Corbin (1903-1978) ve Mircea Eliade`ye (1907-1986) özetle W. J. Hanegraaff`ın tanımıyla “bilimsel çöl”ün kendisinin aydınlatılmaya gerek duyduğunu ortaya çıkardı. Gece aydınlanmanın kalbini ele geçirmekle, bizzat onun dışında değil, içinde doğuverdi.[5]
Söz konusu bu modern batınilik bizi yanıltmamalıdır. Bu, modern bilimsel eleştirmenlerin iddia ettiği gibi batıni geçmişin, karanlık ortaçağ ruhunun, kilise ahlâkının “modern aklı” ele geçirmesi, daha ziyade ona yapışıp kalması anlamına gelmemektedir. Tanımlanan karanlık, geleneksel karanlık söylemlerle bağlantısını koparmış, ama bir tür batıni dille açıklanmaktadır. Yeni yorum, yani mesmerizm insanın ve doğanın ötesinde hüküm süren ve geceyle insanın yaşamına müdahil olan “büyük karanlığın” sıkıntısını değil, insanın içindeki karanlığın dile getirilmesidir. “Batı batıniliğine” ilişkin devasa çalışmasında W. J. Hanegraaff bu çift karanlığı aynı köklere, bir tür “oryantal müdrikliğe” bağlamakla yanılmıştır. Bizzat Descartes ve Kant`tan itibaren modern Batı düşüncesinde beliren sorun Ernest Cassirer`in “Kant üzerine çalışması”nda betimlediği gibi kendini evrenin işlerini tamamlamak zorunda hisseden insanın, bizzat insanın kendi yaşam biçimini öne çıkartmasıydı. Bu, tam da Descartes`ın “düşünen ben”in kendi karanlığını kararlı biçimde batıni tanımlar ve kavramlar yoluyla söyleme dönüştürmesiydi. Jung`un bilinçdışı dediği gece, insanın kendi içindeki karanlığın bilince taşınması, aydınlığa kavuşturulmasıydı. Dolayısıyla, modernitenin batıni yüzü, insanın modern yüzünün romantik bir sunumu, insanın kalbe dönük manyetik çekiminin modernist bir söylemle ve gayet bilimsellikle kabartılmasıydı. Gece, gerek aydınlar ve gerekse batıniler tarafından tümden doğadışı olarak bırakılmış ve terkedilmiştir. Gece, insanın değil, Kant`ın “Evrensel Doğa Tarihi ve Gökler Kuramı”ndan itibaren “evrenin bilinçdışı” olarak karanlıkta bırakılmıştır.
Peki, düz bir batınilik tarihi okuyan W.J.Hanegraaff`ı da yanıltan sorun nedir? Sorun eskisinden daha büyüktü. Tüm bu girişimler ve batınilik adına sunulan “masum” ve “manyetik” değerlendirmelerin tıkanıp kaldığı nokta dil`dir. Aydınlanmayı konuşan dilin bizzat kendisi karanlıktır. Konuşan dil geceye bağımlı duanın, korkunç bir karanlık olarak gözüken “ölüm”ün ve öte dünyanın sesini aktarmaktaydı. Dil bizzat kendisi doğadışı, dolayısıyla bilinçdışıydı.
Michael Foucault (1926-1984) sorunun uyuduğu yuvayı gayet iyi sezmiş olduğundan, modern “şeyleri ve kelimeleri” konuşturan dilin görüntü dili olduğunu belirtmiştir.
Bunu açmak için dilin ayarlarını gündüze göre uyarlamak, günün gerçekliğine göre dilin ayarlarıyla oynamak gerekirdi. O halde, gece ve gündüzün, siyah ve beyazın alanında konuşulan dili (veya dilleri) terk etmek, dinsel-büyüsel geçmişi bulunan dinsel dillerden kurtulmak veya onları temsilin alanından çıkartmak, kök dilleri terk ederek kıyaslamalı ulusal dillere sahneyi aralamak gerekmiştir. Dil sonsuzluğu değil sonlu olanı, Ferdinande de Saussure’ün (1857-1913) tanımıyla göstergebilim içinde konuşturmalıydı. Böylece dil, günümüzde Noam Chomsky`nin savunduğu gibi insanların biyolojik yetisi halini alarak büyüsel-karanlık geçmişinden arındırılmışdır. Kocaman bir göstergeler sistemine dönüşen dil, modern ulusal gereksinimlerin günbegün karşılanmasıyla büyümekte, sözcüklerin sayısı çoğaltılarak aktarılmaktadır. Dilin gecenin tuhaflığından arındırılıp, kendi dinsel-büyüsel anlamsızlığını karanlıkta bırakarak ulusal sözcükler ağında yeniden inşası ile gece tümden insanın içinden kovulmuştur. Gece`nin konuşması veya konuşturulması çağdaş insan için, sadece “bilinçaltı”na düşürülmüştür.
Akşam`ın kovulması
Gece`yi kovma yöntemi modernizme özgü değildir. Zerdüştilik`te akşam (xşapn/xşaf) olarak tanımlanan gece zaman içinde beliren kötü durumdur. Kötü duruma düşme ve düşürülme düşünce`yle başlar ve insanı aşar. İnsan`ın bu süreçteki görevi geceyi kovmak, onun alanını kapatmak, ona hükmetmek ve insana musallat olan tüm karanlık düşlerini defetmektir. İnsanın kurtuluşu iyi düşünce`dedir.
Dolaysıyla, Zerdüştilikte sıkıntı zamansaldır. Gece bir tür anti-zaman olarak kuşku yoluyla belirmiştir. “Sonsuz zaman” anlamında zurvan kendi ışıklı düşüncesinde kuşkuya kapıldığı anda parçalanmıştır. “Avesta”nın mantığına göre Hürmüz ve Ehrimen, yani İyi ve Kötü`nün ortaya çıkışı, hakikatte bir düşünme olayı`dır. Doğru düşünce olarak hürmüzün yanlış düşünce olarak ehrimen ile savaşı doğa`da (evrende) gündüz ve gece arasında çatışma olarak kendini gösterir.
Özellikle, Sasaniler döneminde (224-656) mabed`ler tarafından dizayn edilen zerdüşti yaşam gündüzle dizinlenmiştir. Zaman ve mekana bağımlı insan ateş odaklı belli bir süre içinde kendi nurlu orjinini korumakla mükelleftir. Bu anlamda insan karanlık kuşkusuna kapılmamalı, gece için kaygılanmamalıdır. İnsanı geceden korumanın yöntemi olarak ateşgâhlar tüm toplumsal alanı yönetmektedir. Ocak odaklı aile ile başlayan toplumsal hiyerarşi nuşrevan (ebedi nur) olarak hükümdarlığa kadar uzanan aydınlatılmış uzun bir yaşam dizini oluşturmaktadır.
Kyeh-ı mos olarak akşam (gece) ateşin sonsuz ziyası altında geçirilmektedir. Bu süreç zurvan`ın kendi yanlış düşüncesini düzeltmesine kadar devam edecektir. İyi düşüncenin kendini onarması olarak karanlıktan kurtulması için evrensel bir savaşın zorunluluğu karşısında zerdüşti akıl insanı taraf seçmeğe mahkum etmektedir. Dolayısıyla insan kırılma ortamında yaşar.
Zurvanın kuşkuya kapılması mekânla yüzleşmesi sonucu belirmiştir. Bu tıpkı ışığın kırılması gibidir. Işık sonsuz saydam ortamlarda ilerler. Kırılma, ışığın bir saydam ortamı aşıp öteki saydam ortamın sınırına çarpması sırasında gerçekleşir. Işığın sınırda bükülme anı, zamanın mekâna çarparak kuşkuya kapılmasıdır. Çarpma sırasında ışık kendi saf ve şeffaf doğasında bulunan farklılığı kavrar. İşte bu kavrama hali sonucunda iyi ve kötü belirir. Karanlık bir ışık hali olarak diğer renklerin karşısında mekânsal olarak kendini açığa vurmaktadır. Zerdüştilikteki dualist ortam, bu zaman-mekân çarpmasında kendini gösterir. Bu durumda zerdüşti teolojide sıkıntı bizzat tanrısal durum olarak gözükmektedir. Sonsuz zaman olan Tanrı kendi ışığında kendi siyah eksikliğini kavramıştır ve Tanrı’nın, kendisini bu eksiklikten kurtarması gerekmektedir. Tüm yaratılmışlar bu eksik ortamda türediğinden ya Tanrı adına ışığın, ya da kuşku adına karanlığın safında yer alacaklardır. Sonuçta yaratılış olayı, iyi veya kötü hep düşüncenin kendi içinde sürüp gitmektedir.
O halde düşünce nedir? Düşünce seçme`dir. Tanrı herhalükârda kendini seçmiştir. Tanrı’nın kendisi olarak kendisini seçmesi düşünce`dir. Bu, Yunan aklının logos dediği şeydir. Öte yandan Tanrı’nın kendisini seçmesi, bizzat insanı seçmesi halidir. İnsanın sonsuzluğu bu seçim ve seçilmişliğe bağımlıdır.
Gündüzü seçmek
Zerdüştilikte kendi kendisini seçen Tanrı muhtemelen Tevratçı bir bakışın Zerdüşt tarafından yorumu gibidir. Tekvin`de sonsuz zaman olarak bir “başlangıç”tan söz edilmektedir. Başlangıç üzerine, Tanrı’nın mekânsal yaratılışı gerçekleştirmesinin devamında iyi olan ışık ve karanlık doğmuştur. Tevrat`a göre “Bir gün, Tanrı’nın ışığa Gündüz ve karanlığa Gece” demesi sonucunda oluşmuştur.
Bu evrensel “bir gün” içinde gerçekleşen gündüz-gece ayrımında “iyi oluş” ışığa özgü olarak tanımlanır. Yunanca adına logos denilen şey, düşünce olarak işte bu “iyi”yi (ışığı) seçmedir. Platonik anlamda bu, bir tür mağaradan çıkışı, Aristoteles`e göre hayreti, Vigo`nun tanımıyla “juve” (love) olarak şimşeği seçen akıl düşünceyi konuşulur hale getirmiştir. O halde, İbrani-Yunan aklında düşünce gündüzde konuşulur. Gündüzde konuşulan dil, neden batıni bir hal almıştır?
Bunun nedeni Platon`un “Devlet”inin yedinci kitabında açıklanır. Burada dil olarak konuşma gecede başlar. Dil, kendini mağara veya zindanın karanlığında ışığın etkisiyle yansıyan gölgeleri tanımlamak için dayatır. Dil adeta mezarlıkta türer. Söz konusu mezarlık (mağara veya zindan) ruhların kendini karanlık ortamda ışığın yansımasıyla konuştuğu ve konuşturulduğu gecedir. Yunan masalı (Homeros`un destanları) işte böyle bir ortamın, adeta ışığın mekânda kırıldığı ortamın oluşturduğu hikâyeleri konuşur. Düşünce adına seçilen iyi ışıktır, ama dil olarak seçilen alan gecedir. Logos olarak söz kırılmadan sonra, Tanrı’nın kendi düşüncesinde kuşkuya kapıldığı ortamda doğmaktadır. Dil karanlığa gömülmüştür.
İşte Nietzsche`nin (1844-1900) Batı düşüncesine karşı isyanı burada başlar. Ruhbilimin ahlak bozukluğu, bilinçdışılığı geceyi konuşan dilin boşluğundan üretilmektedir. Bilmek istemediklerimizin sınırının bilge tarafından çizilmesi söz konusu bu alacakaranlıkta gerçekleşmiş gibi gözükür Nietzsche`ye. Gündüzün adeta “yaşamın savaş okuluna” dönüşümünde dilin başlıca sorusu hangisi olarak belirir.
Alacakaranlık
Logos`un öne çıkardığı “nedir” sorusuna karşılık Nietzsche`nin felsefi anlamda sorunsal hale getirdiği “hangisi” sorusu zaman-mekânın alacakaranlığına ilişkindir. Gündüz ve gecenin tuhaf biçimde buluştuğu mağara ortamında düşünce derin bir tereddüt geçirmektedir. Hangisi? – tereddütün, kuşkunun sorusudur.
Düşünce adına soru, bir kırılmayı değil, karanlığa gömülen dili konuşur. Dil insana adeta kendi unutmuşluğunu sorgulamaya, kendi hafızasını karıştırmaya yarar: “Hangisi? İnsan salt bir yanılsaması mıdır Tanrı’nın? Yoksa Tanrı mı salt bir yanılsamasıdır insanın?”[6]
Yanılsama, bu zamansal kuşku anı zurvanın mekâna çarpıldığı anda geçirdiği kırılmanın ortamıdır. Bu düşüncenin mekâna kapatılması, Hırıstiyanlığın insanın dünyaya kovulması dediği şeydir.
Bu bir zindan diyaloğudur. Peki hangisi sorusunu soran insan putların alacakaranlığında neyi konuşur? Zindandan kaçmayı. Zindandan nasıl kurtuluruz? İşte felsefi dilin tek sıkıntısı bu.
Batı felsefesi zindandan (geceden) kurtuluşun iki yolunu bulmuştur:
Tanrı’nın kendini seçmesi olarak düşünce, aynı zamanda Tanrı’nın insanı seçmesidir. Peki Tanrı kendisinin seçimi olarak neden insanı seçmiştir? Gerek Zerdüşti, gerekse İbrani-Yunan düşüncesinde insanın yaratılması, kırılmanın, tereddüte kapılan düşüncenin kendi şeytani yüzünü görmesinden türemiş zorunluluktur. Tanrı insanı seçmiştir, zira, Tanrı kendisini seçtiği için insanı seçmiştir. İnsanın seçilmişliği, sonsuz olan zamanı (zurvan), mekâna çarpılarak kırılan düşünceden (dualizmden) “kurtarmak” açısından anlamlıdır. Hegelci anlamda özü itibariyle ”ilerleyen ve gelişen ruh”un aydınlanmaya ve aydınlatmaya olan özlemi buradan kaynaklanır. O halde, mekânsal ortamda tarihsel hale gelen ruh ancak gündüz ilerler ve gelişir. Bu, aynı zamanda görme ve konuşma olan modern iktidarın yönetim tarzını açıklar. Foucault`ya göre “söylenebilir olanın formu dildir, görünür olanın formu ışıktır”. Gece söylenebilir olanın formu olarak dilin, görünür olanın formu olan gündüzün karşısına şeytani bilinçdışı olarak konmaktadır. Kurban veya arınma işte burada önemlidir. Ruhun şeytani olan karanlıktan tümden arındırılıp aydınlatılmaya, arılaşmaya gereksinimi vardır.
Peki, insan bunu nasıl yapacaktır? Nietzsche ve Heidegger’in adına “çekiç” dediği şeyle. İnsanın mağaradan kurtuluşu çekiçle gerçekleşir. Zira, insanın kendi ruhunu özgürleştirmesi için zincirlerden kurtulması gerekmektedir. Marx (1818-1883) “zincirlerinizden başka kaybedecek bir şeyimiz yoktur” dediğinde, insanın artık kendi aklını da mağara ortamından kurtarması gerektiğini söyler ve insan için tek gerçekliğin çekiç olduğunu iddia eder. O halde “çekiç” bizzat insanın dilidir. İnsan mağaradan çekiç olarak kullandığı dil`le kurtulmuştur. Ama insan, onu zincirlerinden kurtaran çekice tam sahip değildir. Çekicin sahibi insan değildir. İnsan mağaradan kendine yabancılaşarak kaçmıştır. Kaçmıştır kaçmasına ama insan hala ona çekici kullandıran gecenin (bilinçdışının) dilini konuşmaktadır.
Şiir okumaları
İyi de, insana mağaradan kaçmasını düşündürten ve onu çekiçlerle çalışmağa zorlayan şey nedir?
Gece`nin ortamına ışık daima dışarıdan sızar. Bu sızma insanı gölgelerle konuşturmaktadır. İnsan gölgelerle konuşarak çekiçlerle çalışır. Deleuze’e (1925-1995) göre “insandaki kuvvetler dışarıdaki kuvvetlerle” hep temastadır. Çünkü, insan yaratılış itibariyle (ruh olarak) hep dışarıdaki kuvvetlerle irtibattadır. Bu irtibatı gerçekleştiren Tanrı`nın kendi seçimi olarak insanı seçmesidir. Bu temas insanın, kapatıldığı zindandan kaçması fikrini tetikler. İnsan uyanmak ister. İnsanı uyanmaya zorlayan şey mağaraya sızan ışığın dışardaki kaynağı Güneş`tir. Onu, Campanella hayal etmiştir.
Calabrialı Dominiken rahip, şair ve filozof Thomas Campanella (1568-1639) “Güneş Ülkesi” kitabını 1602 yılında Napoli zindanında yazmıştır. Campanella, zindanda çekiçlerle (dille) çalıştığı sürede “tüm dünyanın topyekûn bir ıslahı”nı hayâl etmiştir. Tüm zindandakilerin (insanların) komünal birlikteliğinin olanaklı olduğu, bencilliğin (yani kendine çalışmanın, kendine konuşmanın veya kendi için rüya görmenin) olanaksız kılındığı, herkesin yeteneklerine uyan rasyonel bir iş bölümünün olduğu Güneş ülkesini hayâl eder.[7]
Campanella ne yapar? İçeridekini dışarıya taşır, zindandakileri dışarıda hayâl eder, gece ortamını gündüzle değiştirir. Campanella insanın güne kavuşmasını hayâl eder. Güne kavuşan insan Aristoteles`e göre “çarpılır” (hayrete düşer). İyi de, hayrete düşen, güneşin ışıklarıyla çarpılan, günün sıcağıyla ısınıp vücudundaki demirin soğuk izlerini iyileştiren insanda eksik olan bir şeyler vardır. Dışarıdaki kuvvetlerin etkisiyle dışarıya kaçan insan kendisini konuşmaz. Daha da önemlisi güne kavuşan insanın konuşmadığı anlaşılır. Peki insan ne yapmıştır ve ne yapmaktadır?
Şiir okumuştur ve hala şiir okumaktadır. İnsanın mağarada hep şiir okuduğu anlaşılmıştır. İnsan ancak şiir okuyarak sonsuzluğunu korumuştur. İnsan ruhunu hep şiir okuyarak korumuştur. İnsan kendindeki seçilmişliği şiir yoluyla kendine telkin etmiştir. İnsan hep karanlığın ötesini, cennetteki geçmişini şiirselleştirerek sözcükleri, mısraları kendi kendine okumuştur. İnsan hep bir bilinçaltı dilin köklerini ezberlemiş, onları telaffuz etmiş ve onları seslendirmiştir. İnsan çekicin sesleri gibi sözcükleri tekrarlamıştır.
Son
Artık, insan, mağaradan kurtulduğuna göre hangisi sorusunu sormağa muktedirdir. Dışarı çıkan, güne kavuşan insan gecenin yanılsamasını bu soruyla hatırlar. Hangisi? Sonsuzluk mu, sonluluk mu?
Kendini aydınlık ortama fırlatan (Heideger`in fırlatılmış insanı), mağara dışına çıkan, güneşlenmenin zevkine varan insanın kendini konuşmasının zamanı gelmiştir. Yazarın günü gelmiştir. “Gören ve duyan olarak yazar” için gün doğmuştur.[8]
Yazar ne yapar? Yazar dünyayı konuşur. Yazar, dünyayı konuşur, aynı zamanda yönetir de. Louis Wolfson (1912-2007) bu süreci şöyle duyurur: Müzisyen Annem Öldü…
Şiirler okuyan, şarkılar söyleyen anne, yani klasik edebiyat, sonsuzluğu heceleyen şiir ölmüş, onun yerini yazarın yönetiminde “sözcükleri birbiriyle daha serbestçe (kafiyelenmeden) birleştiren fikir”le dünya konuşturulmaktadır. Sonsuzluğun denetimine karşı yazarın sonlu yönetimi çıkıvermiştir. İnsan, mağara çağının “Tanrı’nın sonsuzluğu” fikrinden kurtularak, dünyanın sonluluğu içine kapatılmıştır. Geceden kaçarken, güne yakalanmış, şairi terk ederken yazara takılmıştır. Bir alt-üst haline getirilmiş bilincin tam ortasına düşmüştür. Sonsuzluğun müziğine oynayamayan insan, sözlerin köklerini kırmış, seslerin eklemlerine gömülmüştür. Aristo`yla “hayvan” olan insan, organik bir canlıya dönüşmüştür. O, şimdi diğer canlılar gibi Georges Cuvier`in (1769-1832) “organizasyon planı”nda kendi üzerine katlanan sınıfı içine kapanmıştır. O, Adam Smith`in (1723-1790) tıpkı Campanella`nın hayalini kurduğu gibi işbölgüsü kapsamına alınmış, Franz Bopp`un (1791-1867) nesneler haline gelen dilin tuzağında çene çalmaya başlamış, von Baer`in kendine katlanabilir embriyolojik organizmasına dönüşmüş, Tanrı`yı unutmuştur. Gün insanın kafasına geçmiştir. Mağarada şiirler söyleyen delinin yerini, dışarda kendi kendine kıvranıp duran klinik almıştır. İnsan mağarayı kafese yeğlemiştir.
Peki, bu nasıl oldu? Kopernik devrimiyle. İmmanuel Kant (1724-1804) hep bununla övünür. Kopernik’in yaptığını düşüncede gerçekleştirdiğini övünçle söyler. Kant, “Saf Aklın Eleştirisi”nde sonsuz olan saf aklı eleştirir. Nikolay Kopernik`in (1473-1543) doğa bilimlerinde yaptığını Kant felsefede yapar ve Jules Vuillemin`e göre Kant “sonluluk kurucusu”dur. Doğası gereği kurulan olan sonluyu anlama yetisiyle uğraşır. Artık sonlu olan kurucu benliktir ve insan kendi sonluluğunun bilincine vardığı zaman insan gündem olarak dünyayı konuşulur hale getirir, zira sonlu olan insan hep dünyanın gündemidir. Kant günün sonluluğunu, gecenin sonsuzluğu karşısına koymaz; geceyi bilinçaltına alarak onu da günün parçası haline getirir ve gece-gündüzlü dünyanın gündemi haline düşürür. Mağaranın kapısı kapatılır. İnsanın dünyası yaşamla, emekle ve dille sonlandırılır. Sentezlenen dünya hali içinde Tanrı`nın ölümüyle birlikte insanın ölümü ilan edilir. İnsan sonsuzluğun sorusu olarak “insan nedir”in konusu olmaktan çıkarılır, “insan olan nedir”in sorusuna dönüştürülür. İnsan olan olarak insan ölümlüdür.
Peki, insan nasıl ölür? Şiddetle, azapla. Günün sonunda insan Xavier Bichat`e (1771-1802) göre insanı modern bir ölüm bekler. İnsanın sonsuza kavuşması yolunda gerçekleşen yaşamsal kesinti, Bichat`ın 1801 yılında yazdığı “Yaşam ve Ölüm Üzerine Fizyolojik Araştırmalar”ında ölüme dönüşür. Dünyaya bağımlı organik ve hayvani yaşamda insan “kesintili olan hayvani yaşam”ı sürdürür, çünkü insanın ölümü bitkiler gibi bir yerde değil, dünyada gerçekleşir. İnsan dünyada ölür. Ancak insan dışında tüm varlıkları doğal ölüm beklerken, insanın ölümü şiddetli biçimde gerçekleşir. Ölümü insan için şiddetli hale getiren şey ise toplumdur. Çünkü insanın günü toplu bir kaçışın sonucunda başladığı için, insan toplumsaldır. Bu toplumsallık hayvani yaşamı doğaya nazaran komüne bağlar ve yaşamımız günün bu yüksek tempolu ritmine kendini uyarlayamaz. Dolayısıyla gün içinde bizi her an şiddetli bir ölüm bekler. Ölüm günün içinde şiddetli biçimde önümüze çıkacak uyku gibi karanlık noktalara dönüşür. Gün bizi yaşatmaz.
Şafak
Ne yapmalı? Son birkaç on yılda bu soruyu iki farklı isim iki farklı kafayla aynı biçimde sordular: Quantin Meillassoux (1967) ve Graham Harman (1968). Meillassoux “sonluluğun sonrası”nı “şeyle benim aramdakı ilişki”de ararken,[9] Harman nesne yönelimli bir ontolojiden söz eder.[10] Ne bu, ne diğeri Kant`ın sonlulu olan günün ve sıcak şiddetin altında geberen insana yeni mağara inşa ederler. Ama, burası mağara olamayacak, güvenilir sığınak olacaktır. İyi kalpli Harman tıpkı Bill Gates, Jeff Bezos, Mark Zuckerberg`in oturdukları “güvenilir sığınaklar”da yaşamamız için bizim spekülatif realizm`e gereksinimimiz olduğunu söyler. Öznenin nesneyle korelasyonuna dayanan ve insan zihninden bağımsız bir gerçekliğin düşünülmesini öneren spekülatif realizmdir, bu. Bu günü gecenin derinliklerine taşıma, karanlığın içinde aydınlık odalarda yaşamadır.
Hiç mi kurtuluş yok? Olmaz mı!
Fecr ile. On gece ile. Çift ve tek ile. Gidip gelen gece ile kasem ederim ki. Muhakkak bunlarda akıl sahibi için muteber bir yemin vardır. Görmedin mi, Rabbin Ad`a nasıl yaptı (Fecr, 1-6.).
Kaynakça:
[1]Von Franz Marie-Louise, Masalları Yorumlamak, Çeviren Canberk Şeref, İstanbul: Pinhan Yay, 2021, s. 19-20, 50-51.
[2] Hof Ulrich İm, Avrupa`da Aydınlanma, Çeviren Şebnem Sunar, İstanbul: Literatür, 2004, s. 1-4
[3] Jung Carl Gustav, İnsan ve Sembolleri, Çeviri Ali Nahit Babaoğlu, İstanbul: Okyanus, 2009.
[4] Jung Carl Gustav, Anılar, Düşler, Düşünceler, Yayına hazırlayan Aniela Jaffe, Almanca aslından çeviren İris Kantemir, İstanbul: Can, 2009, s. 17
[5]Hanegraaff Wouter J, Batınilik ve Akademi, Batı Kültürünün Reddediliş Bilgisi, Türkçesi Emrah Saraçoğlu, İstanbul: Vakıf Bank, 2022, s. 262 ve d.
[6] Nietzsche Friedrich, Putların Alacakaranlığı, Ya da Çekiçle Felsefe Yapmanın Yolları, Almancadan Çeviren İsmet Zeki Eyuboğlu, İstanbul: Say, 2011, s. 12.
[7]Meinecke Friedrich, Devlet Aklı, Modern Çağda Devlet Aklı Düşüncesi, Çeviren M.Sami Türk, İstanbul: Albaraka Yay, 2021, s. 111
[8]Deleuze Gilles, Kritik ve Klinik, Çeviri İnci Uysal, İstanbul: Norgunk, 2021, s. 15
[9]Meillassoux Quentin, Sonluluğun Sonrası, Çeviren Kağan Kahveci, İstanbul: Türkiye İş Bankası Yay, 2020.
[10]Harman Graham, Nesne Yönelimli Ontoloji, Her Şeyin Yeni Bir Teorisi, Çeviren Oğuz Karayemiş, İstanbul: Tellekt, 2020.
İlgili Yazılar
Gözlerimizi Kaçırmayacağız
Kalbi çürümüş… Kavli çürümüş… Empatisi, diğerkâmlığı bitmiş… Kendi odaklı, kendi dışında körlük yaşayan bir insanlıkla aynı güne uyanmak, aynı zamanı paylaşıyor ol-mak korkutuyor bizleri…
Kosmosun Gölgesinde Dirayetli Bir Kaos Öyküsü: Evrenin Öncesi ve Şimdisi
Eski çamlar bardak olmuş, o devirler eskide kalmış, akıl almaz şeylermiş kimin umurunda, bizi hâlâ hikâyeler bağlıyor birbirimize. Mantarların toprak altına döşediği olağanüstü iletişim hattına benzer şekilde geçmişi, biz olma bilincini, birleşip ayrıştığımız nice şeyi fi tarihindeki anlatılar taşıyor belleğimize ve belleğimizin ötesine. “Hepiniz şahitsiniz işte…” denen nice olay bile çok farklı anlaşılıyor ve anlatılıyor.
1 Uzun 1 Kısa İle Sinema Okuryazarlığı: Demir Dev ve Ben Filistinliyim
Ne yazık ki silahlar ona doğrultulunca, dev de kendini savunmak zorunda kalıyor. Asıl mesele, Demir Dev’in güvende hissetme ihtiyacından kaynaklanıyor. Hogarth’ın yaralanması ise bardağı taşıran son damla oluyor ve dev, bir savaş makinesine dönüşüyor. Ama unutmayalım: O, sevgiyi öğrenmiş bir varlık. Kendini feda etmeye bile hazır…
XIV. Mektup / Son Mektup
Bilmeni isterim ki yazmak da okumak da benim çok işime yarıyor. Hayatın haritasında gidilecek veya gidilmeyecek yolları görmeme yardım ediyor… Diğerinin düşünceleri kendime ayna tutarken yardım ediyor. Bazen aynı ateşte yandığım, bazen aynı gölgeyi canlı saydığım insanlarla karşılaşıyorum okuduklarımın, dinlediklerimin bir yerinde…