İnsan nerede emniyetli, esen ve salim hal üzeredir?
Bir hayatın, bir adın bir coğrafyada yaşayabilmesine, orayı yurt edinmesine ve orada ölmesine, yasının tutulmasına kim karar verir? Ya da daha genel olarak insan nerede ve ne zaman yası tutulabilir olur? Bir hayatın “yası tutulabilir bir hayat” olduğuna kim karar verir? Eğer yası tutulabilir olan, “değerli bir hayatı” ve egemen olan ise diğerleri?! Onlar sadece telef olan, imha edilen yalın bedenler midir? Buna nasıl karar verilir, kimin ölümünün ve yaşamının değerli kimin ki değersiz, belirleyen nedir?/kimdir? İ K T İ D A R olandır, B İ L G İ’nin çerçevelerini (kavramlarını, araçlarını, kuramlarını) tanımlayandır.
Can, ten ve bedenle kayıtlı olan kişi (insan ve insan olmayan) ölüme yazgılıdır; doğum ve ölüm arasına sığdırılan etik, teolojik ve estetik olan hayat pratikleri kamusallığı, yasa karşısında temsili, hastalığı ve ölümü açısından aynı zamanda da politiktir. Varoluşu ölüme yazılmış kişilerin, Heidegger’in ifadesiyle, “dünyaya açık olma” deneyimini, yabancılığını, yersiz-yurtsuzluğunu duyumsayarak var olmanın dayanılmaz ağırlığını ve sorumluluğunu yüklenip kendi yüzünü oluşturması, yüzünde bir mabed oluşturması o kişiyi özgün, otantik ve tekrar edilemez kılar.
İnsan oluşu varlıkta bilfiil hazır bulunduran “ölüm”…
Ölmek ve başkasının ölümüyle yüzleşmekte ortaya çıkan ontolojik yarık yas ile doldurulup yeni bir anlatı oluşturmak için olanaktır. Fakat ölüm, ötekinin ölümü olarak aşağılanan, normun dışına itilen bir hınca, şiddete dönüştüğünde, yas bir anlatı olmaktan çıkıp epistemik soykırıma dönüşür. Şöyle ki hayatı ve ölümü değerli olanlar ve dolayısıyla yası tutulabilenlerle; hayatı da ölümü de değersiz ve yası tutul(a)mayanlar olarak bir sınıflandırmayla ötekinin ölümünü politik bir temsille gizler. Diğer bir ifadeyle, iktidar kimin yasının kamu önünde tutulabileceğini ve kiminkinin tutul(a)mayacağını düzenleyen bir denetim mekanizması oluşturarak, toplumsal normu, ötekinin hangi referanslarla tanınacağını ve öldürülebilir olacağını belirler.
Bundan böyle yas salt bir antropolojik, teolojik ritüel değildir. Hayatta hücresel olarak tasvir edilen salt bir canlılık değildir. Hayatta yasta bir tanınma ve var olma biçimini üreten politik epistemolojinin, etiğin ve ontolojinin kabulleri olarak 20. yüzyıldan itibaren beşeri bilimlerin literatürüne girer. Butler’in ifade ettiği gibi “hayatın ‘varlığı’ seçici bir yaklaşımla tesis edilir; “… hayattan sayılmayan ya da başından beri belirli epistemolojik çerçeveler dahilinde kavranabilir olmayan hayatlar zaten hiçbir zaman yaşanmamış ya da kaybedilmemiştir.”[2]Bios’a dâhil edilmeyen ve sadece zoe’ye içkin olan hayatlar birlikte yaşanılan, “biz” olunan hayatlar değildir.[3]
Tanınabilirlik ve Yas
“Hayat kırılgandır” yargısı kurana ve bizzat bu kırılganlığı tecrübe edene yükümlülük dayatır. Hayatın kırılganlığı Butler’ın ifadesiyle, bir yaşamdan değil; bizzat tanınmak için tâbi olmaya zorlayan egemenin yasasından ve toplumsal kabullerden doğmaktadır. Kişinin bir özne olarak tanınabilirliğini sağlayan şey ise burada ulus devlette yasalar ve toplumda egemen normlardır. Egemen olanın yasası ve toplumsal normlar, bazı özneleri “tanınabilir” kılarken, diğerlerini tanınması zor kişiler ya da henüz insan olmayanlar olarak kurar. Bu kurma eylemi öznenin tanınabilirlik koşullarını oluşturduğu iddia edilen toplumsal cinsiyet, ırk, engellilik, sınıf vb. gibi toplumsal ayrımlarda ortaya çıkar. Bunlar öznenin varlığını açık ve kabul edilebilir sağlayan normları hem üretir hem de o normlarca üretilir. Bu normatif tanımlara uymayanlar ve bu normlara göre yaşamayanlar ise ne öznedir ne de yası tutulabilir olandır. Böyle bir bios, her türlü yaşam hakkındaki tasarrufun egemenin “arzusuna” teslim edilmesidir. İnsanlık tarihi bu teslim etmelerin ardından doğan katliamlar, soykırımlar ve savaşlara tanıktır.
Antik dünyadan günümüze yas kamusal alanda yaşanır, orada aşikâr olunan bir ritüeldir ve kişinin ben olarak konumlanışının, ötekine maruz kalışının, bedeninin toplumsallığı, tanınmanın ve idrak edilebilirliğin temel öğelerinden biridir. Yaşanan kayıp ve kaybın yol açtığı acı benin ötekiler olmaksızın var olamayacağını yaşamın her zaman ötekilerin varlığına bağlı olduğunu, bedensel yaşamın toplumsallığını açığa çıkarır. Yasın inkâr edilmesi ve bazı yaşamların yası tutulabilir yaşamlar olarak görülmemesi, onların etik bir kişi, ontolojik bir varlık, epistemolojik olarak tanınan bir insan ve politik olarak muhatap alınan, normun karşısında adı olan kişi olma statüsünü de imkânsız kılar. Burada Antigone’nin hikâyesi[4] Batı’da yasın politikliğine dair ilk örnektir. Yas, egemenin onayladığı kişiler için tutulabilir yargısıyla politik bir eyleme dönüşür.
Tanınmanın yasasını belirleyen ve normu oluşturan insanın hayatı değerli, korunması ve ihtimam gösterilmesi gereken, kaybı durumunda da yası tutulan iken; onun dışında, ötesinde, ondan az sayılanların var kabul edildikleri, muhatap alındıkları hayatları yoktur, sadece bedenlerinin dirimselliği vardır. Bu durumda bazı insanlar hayat sahibi “insan” sayılırken; bazıları da yaşam sahibi canlı, herhangi bir şey ama insan değildir. O nedenle yaslarının tutul(a)maması zaten “onların hayatlarının değersiz olduğu” anlayışından gelir. Politik epistemoloji açısından bakıldığında belirli bir dünya kavrayışı içinde deneyimlenmemiş, anlatısı olmayan bir yaşam, her ne yaşadıysa yaşasın, hayat sahibi olarak görülmez. Bu, ontolojik olarak varolmayan, tanınmayan, tanık ya da madun konumunda ol(a)mayan/oldurulmayan bir oluşa işaret eder. Butler bu durumu Savaş Tertipleri’inde detaylı bir şekilde analiz eder ve eleştirir: “Hayatın değeri ancak kaybın önemli sayıldığı koşullarda aşikâr olur, dolayısıyla yası tutulabilirlik ancak önemli bir hayata dairdir”[5] ve yası tutulmayan bir yaşam, belirli çerçevelere sığdırılamayan yaşamdır. Norm karşısında adından, duygularından ve kimliğinden arındırılmış yaşamlardır.
Butler, insanların yaşamının kolayca sona erdirilmesi ve itibarlarının ayaklar altına alınması karşısında, yası tutulabilir yaşamlardan ve şiddetsizlik etiğinden bahsedip: “yas tutma yetimiz olmadığında şiddete karşı çıkabilmemiz için gereken, hayata dair o daha keskin bakışı kaybederiz” der. Başka bir ifadeyle, insanların yaşamlarının yok sayılması, bir yüzü, adı ve duyguları olan deneyim sahibi biricik kişiyi yüzünden, adından ve duygularından arındırıp bir veri, ekranda bir anlık görüntü ve sayı olarak tanımlamaya, kişi oluşu aşağılamaya ve öldürmeyi hak görmeye dönüşür.
20.yüzyıl ulus-devletleri ve Avrupa’nın siyasi, tarihi savaşlar, şiddet ve eşitsizlik üzerinden yeryüzünün kadastro edilerek özel mülke dönüştürülmesiyle, Arendt’in ifadesiyle, egemenin her anı şiddetle şekillendirilmiş totaliter bir rejim oluşturmasıyla kurulmuştur. Öteki olarak egemenin dışarıda bıraktığı kişiler, bireysel farkın yasaklandığı, kendi seçmediği yaşam koşullarının hâkim olduğu toplama kamplarında adından başlayıp bedenindeki her bireysel izden (saçından, kıyafetlerinden, mimiklerinden, duygularından, acılarından) arındırılarak bir eşya gibi imha edilmeye hazırlanmışlardır.[6]
Toplama kamplarında, yaşadıkları şehirlerde, evlerinde, kişiler şiddet aracılığıyla biçimlendirilerek sistematik bir şekilde öldürülmüşlerdi.
Geride kalanlar ise ya yersiz yurtsuz ve kimliksiz bırakılmıştır ya da norma tâbi yurttaşlara dönüştürülmüştür. İnsanlara ailelerini, anılarını, adlarını, yüzlerindeki ve bakışlarındaki her bir anlamı ve anıyı söküp alan, sağ kalanların bir daha “kendi”liklerine tam olarak dönemedikleri bir işkencenin, şiddetin ardından şiddeti tekrar etmeme sorumluluğunu almış olmaları beklenirdi. Ama öyle olmadı… Agamben’in dediği gibi “her şeye maruz kalmak, her şeyi yapabilecek olmak demektir”[7] kör zinciri kırılmadı, şiddetsizlik etiği işlemedi. 21. yüzyılda benzer ve dahi daha şiddetlisiyle ötekine yönelen bu kişilerin adlandırılamazlığı, aşırılığı ve hat bilmezlikleri, yüzyılın bozgunu olarak hafızalara düğümlendi. Gazze’de “savunma” olarak başlattıkları fakat açıkça soykırıma dönüşen süreç yavaş yavaş Ortadoğu’ya doğru genişleyen ve katliamlarla devam eden bozgunculuk, öldürmeyi, iktidar olan ben’in sınırlarının temizlenmesi, korunması ve pekiştirilmesi “çerçevesinde” hak olarak gören bir şuursuzluğa dönüştü. Dünyanın şahitliğinde fütursuzca, mütemadiyen ve “istemsizce”(?!) tekrar eden şiddetin politik kâr marjını ve kimlerin ne oranda pay aldığını anlamak için ufku geniş tutup hesap etmek ve üzerine derinlemesine düşünmek gerekmektedir.
Yüz, çehre, bakış ve ölüm
Yüzün tekilliğini sergilemek, başkalarının gözünde yaşamın doluluğuna tanıklık etmektir. Onun açıklığını görünmez kılmak, duyguları gizlemeye, göze çarpabilecek tüm farklılıkları, belirginlikleri yok etmeye uğraşmaksa[8] yüzde aşikâr olan anlamın ortadan kaldırılması, değersizleştirme ve hiçleştirerek ölüme mahkûm etmektir. Yüzü ve adıyla tanınmayan, kabul edilmeyen ve dahi “var” bile denilmeyen insanı öldürmek bu aşamada “hak” olur. Bu öldürme ile (ki sadece insan değil insan olmayan her şeyi) belirli bir varoluşu, kimliği ve değeri idealize etmek arasında çok ince hatta geçişli bir hat vardır. İdealize edilen kimliğin kendisini hak sahibi, kişileri sınıflandırma yetkisini bizzat varoluşuyla elde ettiğini düşünen ve kendisiyle özdeş olmayan her şeyi imha etmeyi meşru, sıradan ve normal bir “iş” hatta bir süre sonra normlaştırılan bir düzen olarak görmesi narsist bir politik sürece dönüşür. Bu durum “basit” bir temizlik, soylulaştırma olarak görülmeye başlandığında ötekileştirilenlerin öldürülmesi her türlü suç olmaktan çıkar. 1948’de başlayan ve belirli periyodlarla devam eden Filistin soykırımı bu sürece bir örnektir. Ötekinin ölümü olarak öldürmenin “sıradanlaşması”, öldürülenin yasının tutulmaya değer görülmemesi, öldürmenin her türlü teknolojinin imkânlarıyla birleştirilerek bir yandan seyirlik bir “an”a dönüşmesi, bir yandan da aba altından sopa göstermenin aracı kılınması, bugüne kadar kurulan dünyayı kavrama biçimlerimizi altüst etmiştir. Haberlerdeki videolar, fotoğraflar öldürmenin sunulma biçimleri olarak izleyene (dikizleyene) zayiat miktarını, ölenlerin sayılarını vererek, tüm o soykırım süreçlerini mekanik ve sıradan bir rutine dönüştürerek anlamsızlaştırmaktadır ve aşağılamaya devam etmektedir.
O şiddet anları yaşanırken, Filistinli bir kadın “acımız ve yaşadıklarımız seyirlik değil, görüntülemenizi istemiyorum” diyerek acının nesnesi olarak etiketlenmeye ve yüzünün tüm anlamının indirgemeci bir duyuşla yok sayılmasına karşı çıkmıştır. Tam da bu açıdan, paylaşmaya değer görülen şiddet görüntülerinin insanlar üzerindeki etkisinin ve medyadaki kullanımının hangi politik, kültürel ve ekonomik çıkarlara hizmet edip etmediği sorgulanmalıdır.
Kör ve bağnaz bir hedef için öldürülenler, çocuklar ve kadınlar başta olmak üzere, hiç yaşamamış, iz bırakmamış hayatlara indirgenerek, bir mezarları, cenaze, taziye ve yas ritüeli olamayacak kadar değersizleştirilmişlerdir, binlerce kez yok sayılmışlardır. Fakat aslında bakışın konumunu değiştirdiğinizde onların ölümleriyle geride kalan dünyaya acı, ağır ve unutulması zor bir tanıklık bıraktıkları görülecektir.
Şahit olundu elinde lokması duran çocuğun parçalanmış bedenine…
Şahit olundu bir babanın daha oyuna doymamış kızının kan dolu bedenine sarılışına…
Şahit olundu destek olmak, şiddetsizliğe çağrı yapmak ve barışı getirmek için oraya gidenlerin öldürülmesine…
Şahit olundu her türlü insanî yardımın ve tıbbi malzeme desteğinin engellenmesine, sınırların kapatılmasına…
Şahit olundu bebelerin açlığına, hayvanların sahipsizliğine, yıkılan meskenlere, Gazze’den gözyaşlarıyla çıkan insanların çaresiz yürüyüşüne…
Evet, yasları tutul(a)madı ama yüzleri, biricik olduklarını, hissettikleri acıyı ve yalnızlığı ilmek ilmek geride kalanların hafızalarına işledi. Yüzleri iktidar ve dünyaca yok sayılanlar sinmediler, öldürseniz de varız dediler ölümleriyle. Bu şahitliklerden sonra insan nasıl, hangi kelimelerle aşk, doğa ve varoluş üzerine ‘şen’ şiirler yazabilir, suçu nasıl sadece bir başkasının hırslarına yıkabilir?!
Şimdi Gazze’de olup bitenlere bir de bu gözle bakıldığında tekrar düşünmek gerekir: “Gazze nedir?” Bu noktada tekrar Filistin ve özelde de Gazze’yi nasıl tanırız? Biliriz?
Gazze sadece 41 km uzunlukta ve 6-12 km genişlikte bir sahil şeridi midir?
H A Y I R!..
Peki ya ne?
Kaynakça:
[1] Yaylagül Ceren Karataş İstanbul Medeniyet Üniversitesi
[2] J. Butler, Savaş Tertipleri, çev. Ş. Öztürk, İstanbul YKY, 2015:9
[3] Aristoteles, zoe ve bios kavramlarını kullandığında, özellikle Ruh Üzerine’de ve Politika’da ve diğer metinlerde işaret ettiği şey, zoe’nin bir oluş içermesidir. Bu oluş, bütün canlılığın temelinde yer alan bir yapıdır. Yani insan ve insan olmayanları içeren bir oluş; hatta Tanrıları da zoe’nin içinde tanımlıyor. Tanrılar, insanlar, hayvanlar ve insan olmayan yapılar, zoe’dedir, zoe dirimseldir, canlı – soluklu oluştur. Bios ise, bir tür fayda gören yaşam dünyasını inşa etmek noktasında, insanı özgü kılan şey, Aristoteles’in metinlerinde daha yakından incelendiğinde, hayvana da özgü bir yapıya sahip olduğunu ortaya koymaktadır. Bios kamusal alanda varolmaktır ve özünde politik olandır. Bios, ölümlülüğü temsil eder. Bu ölümlülük, belli bir yaşam, inşa edilmiş, anlatılaştırılmış, politik olarak sorumluluk yüklenmiş yaşamın ölebilirliği dolayısıyla merasim, cenaze töreni düzenlenen bios’un ölümlülüğüdür. Bios’taki insan ise, aydınlanmacı hümanizmin ortaya çıkardığı, doğayı, kültürü, tarihi ve bilimleri insan merkezli bir bakış açısıyla sunan çerçeveleri içerir. Bu bağlamda, insan, “belirli bir politik form”da var olmayı temsil eder. Bu tekil temsil evrensel bir formda tüm dünyaya teşmil edilir.
[4] J. Butler, Antigone’nin Hikayesi, çev. A. Ergenç, İstanbul: Kabalcı Yayınları, 2007
[5] J. Butler, Savaş Tertipleri, çev. Ş. Öztürk, İstanbul YKY, 2015:21
[6] D. Le Breton, Yüz Üzerine Antropolojik Bir Deneme, çev. O. Türkay İstanbul: Boğaziçi Yayınları, 2018:297
[7] G. Agamben, Tanık ve Arşiv, çev. A. İ. Başgül, Ankara: Bağımsız Kitap, 2004
Devlet talebiyle kast edilen ise genellikle, kendi amaçları doğrultusunda bu yapıyı kullanmak isteyen ideolojik grupların toplumsal hareket aşamasında açığa vurdukları siyasal istençtir. Bu yapı, mahiyeti gereği “erk” sahibidir ve gruplar “büyük hedeflerine” ulaşabilmek için buna muhtaçtırlar.
Can ölümle mukayyet bir oluştur ve her can ölümü tadacaktır”
Ölüme yumar o derin kederli gözlerini bir damla huzur için
Varlığa açar nemli gözlerini yeniden O’labilmek için
İçi insan dışı insan…
“Oruçlu doğar insan ölümün iftar sofrasına”
“İhtiyaçlar ile bu ihtiyaçları karşılayan kaynaklar arasında bir uyumsuzluk vardır. İnsanın ihtiyaçları sınırsız, kaynaklar ise kıttır.” argümanı yıllarca üçüncü sınıf köşe yazarlarından sözde alanlarında uzman ekonomi profesörlerine kadar tüm kapitalist ideologlar tarafından savunulmuş, küçük revizyonlardan geçirilerek ders kitaplarında da yer almıştır.
Çağdaş dünyada, manipülasyon bireylerin veya toplumların düşünce, duygu ve davranışlarını yönlendirme sanatı olarak ele alınırken; sosyal medya, siyaset ve kültür endüstrisi gibi alanlarda etkisini hissettirir. Zira böylesi bir yönelimi yorumlamak ise felsefenin sınırlarına dahil olan özgür irade, etik ve toplumsal dinamikler üzerine derin sorular doğurur.
Yası Tutul(a)mayan ve Yüzü Başkasında Yok Sayılanların Varlığı Üzerine
İnsan nerede emniyetli, esen ve salim hal üzeredir?
Bir hayatın, bir adın bir coğrafyada yaşayabilmesine, orayı yurt edinmesine ve orada ölmesine, yasının tutulmasına kim karar verir? Ya da daha genel olarak insan nerede ve ne zaman yası tutulabilir olur? Bir hayatın “yası tutulabilir bir hayat” olduğuna kim karar verir? Eğer yası tutulabilir olan, “değerli bir hayatı” ve egemen olan ise diğerleri?! Onlar sadece telef olan, imha edilen yalın bedenler midir? Buna nasıl karar verilir, kimin ölümünün ve yaşamının değerli kimin ki değersiz, belirleyen nedir?/kimdir? İ K T İ D A R olandır, B İ L G İ’nin çerçevelerini (kavramlarını, araçlarını, kuramlarını) tanımlayandır.
Can, ten ve bedenle kayıtlı olan kişi (insan ve insan olmayan) ölüme yazgılıdır; doğum ve ölüm arasına sığdırılan etik, teolojik ve estetik olan hayat pratikleri kamusallığı, yasa karşısında temsili, hastalığı ve ölümü açısından aynı zamanda da politiktir. Varoluşu ölüme yazılmış kişilerin, Heidegger’in ifadesiyle, “dünyaya açık olma” deneyimini, yabancılığını, yersiz-yurtsuzluğunu duyumsayarak var olmanın dayanılmaz ağırlığını ve sorumluluğunu yüklenip kendi yüzünü oluşturması, yüzünde bir mabed oluşturması o kişiyi özgün, otantik ve tekrar edilemez kılar.
İnsan oluşu varlıkta bilfiil hazır bulunduran “ölüm”…
Ölmek ve başkasının ölümüyle yüzleşmekte ortaya çıkan ontolojik yarık yas ile doldurulup yeni bir anlatı oluşturmak için olanaktır. Fakat ölüm, ötekinin ölümü olarak aşağılanan, normun dışına itilen bir hınca, şiddete dönüştüğünde, yas bir anlatı olmaktan çıkıp epistemik soykırıma dönüşür. Şöyle ki hayatı ve ölümü değerli olanlar ve dolayısıyla yası tutulabilenlerle; hayatı da ölümü de değersiz ve yası tutul(a)mayanlar olarak bir sınıflandırmayla ötekinin ölümünü politik bir temsille gizler. Diğer bir ifadeyle, iktidar kimin yasının kamu önünde tutulabileceğini ve kiminkinin tutul(a)mayacağını düzenleyen bir denetim mekanizması oluşturarak, toplumsal normu, ötekinin hangi referanslarla tanınacağını ve öldürülebilir olacağını belirler.
Bundan böyle yas salt bir antropolojik, teolojik ritüel değildir. Hayatta hücresel olarak tasvir edilen salt bir canlılık değildir. Hayatta yasta bir tanınma ve var olma biçimini üreten politik epistemolojinin, etiğin ve ontolojinin kabulleri olarak 20. yüzyıldan itibaren beşeri bilimlerin literatürüne girer. Butler’in ifade ettiği gibi “hayatın ‘varlığı’ seçici bir yaklaşımla tesis edilir; “… hayattan sayılmayan ya da başından beri belirli epistemolojik çerçeveler dahilinde kavranabilir olmayan hayatlar zaten hiçbir zaman yaşanmamış ya da kaybedilmemiştir.”[2] Bios’a dâhil edilmeyen ve sadece zoe’ye içkin olan hayatlar birlikte yaşanılan, “biz” olunan hayatlar değildir.[3]
Tanınabilirlik ve Yas
“Hayat kırılgandır” yargısı kurana ve bizzat bu kırılganlığı tecrübe edene yükümlülük dayatır. Hayatın kırılganlığı Butler’ın ifadesiyle, bir yaşamdan değil; bizzat tanınmak için tâbi olmaya zorlayan egemenin yasasından ve toplumsal kabullerden doğmaktadır. Kişinin bir özne olarak tanınabilirliğini sağlayan şey ise burada ulus devlette yasalar ve toplumda egemen normlardır. Egemen olanın yasası ve toplumsal normlar, bazı özneleri “tanınabilir” kılarken, diğerlerini tanınması zor kişiler ya da henüz insan olmayanlar olarak kurar. Bu kurma eylemi öznenin tanınabilirlik koşullarını oluşturduğu iddia edilen toplumsal cinsiyet, ırk, engellilik, sınıf vb. gibi toplumsal ayrımlarda ortaya çıkar. Bunlar öznenin varlığını açık ve kabul edilebilir sağlayan normları hem üretir hem de o normlarca üretilir. Bu normatif tanımlara uymayanlar ve bu normlara göre yaşamayanlar ise ne öznedir ne de yası tutulabilir olandır. Böyle bir bios, her türlü yaşam hakkındaki tasarrufun egemenin “arzusuna” teslim edilmesidir. İnsanlık tarihi bu teslim etmelerin ardından doğan katliamlar, soykırımlar ve savaşlara tanıktır.
Antik dünyadan günümüze yas kamusal alanda yaşanır, orada aşikâr olunan bir ritüeldir ve kişinin ben olarak konumlanışının, ötekine maruz kalışının, bedeninin toplumsallığı, tanınmanın ve idrak edilebilirliğin temel öğelerinden biridir. Yaşanan kayıp ve kaybın yol açtığı acı benin ötekiler olmaksızın var olamayacağını yaşamın her zaman ötekilerin varlığına bağlı olduğunu, bedensel yaşamın toplumsallığını açığa çıkarır. Yasın inkâr edilmesi ve bazı yaşamların yası tutulabilir yaşamlar olarak görülmemesi, onların etik bir kişi, ontolojik bir varlık, epistemolojik olarak tanınan bir insan ve politik olarak muhatap alınan, normun karşısında adı olan kişi olma statüsünü de imkânsız kılar. Burada Antigone’nin hikâyesi[4] Batı’da yasın politikliğine dair ilk örnektir. Yas, egemenin onayladığı kişiler için tutulabilir yargısıyla politik bir eyleme dönüşür.
Tanınmanın yasasını belirleyen ve normu oluşturan insanın hayatı değerli, korunması ve ihtimam gösterilmesi gereken, kaybı durumunda da yası tutulan iken; onun dışında, ötesinde, ondan az sayılanların var kabul edildikleri, muhatap alındıkları hayatları yoktur, sadece bedenlerinin dirimselliği vardır. Bu durumda bazı insanlar hayat sahibi “insan” sayılırken; bazıları da yaşam sahibi canlı, herhangi bir şey ama insan değildir. O nedenle yaslarının tutul(a)maması zaten “onların hayatlarının değersiz olduğu” anlayışından gelir. Politik epistemoloji açısından bakıldığında belirli bir dünya kavrayışı içinde deneyimlenmemiş, anlatısı olmayan bir yaşam, her ne yaşadıysa yaşasın, hayat sahibi olarak görülmez. Bu, ontolojik olarak varolmayan, tanınmayan, tanık ya da madun konumunda ol(a)mayan/oldurulmayan bir oluşa işaret eder. Butler bu durumu Savaş Tertipleri’inde detaylı bir şekilde analiz eder ve eleştirir: “Hayatın değeri ancak kaybın önemli sayıldığı koşullarda aşikâr olur, dolayısıyla yası tutulabilirlik ancak önemli bir hayata dairdir”[5] ve yası tutulmayan bir yaşam, belirli çerçevelere sığdırılamayan yaşamdır. Norm karşısında adından, duygularından ve kimliğinden arındırılmış yaşamlardır.
Butler, insanların yaşamının kolayca sona erdirilmesi ve itibarlarının ayaklar altına alınması karşısında, yası tutulabilir yaşamlardan ve şiddetsizlik etiğinden bahsedip: “yas tutma yetimiz olmadığında şiddete karşı çıkabilmemiz için gereken, hayata dair o daha keskin bakışı kaybederiz” der. Başka bir ifadeyle, insanların yaşamlarının yok sayılması, bir yüzü, adı ve duyguları olan deneyim sahibi biricik kişiyi yüzünden, adından ve duygularından arındırıp bir veri, ekranda bir anlık görüntü ve sayı olarak tanımlamaya, kişi oluşu aşağılamaya ve öldürmeyi hak görmeye dönüşür.
20.yüzyıl ulus-devletleri ve Avrupa’nın siyasi, tarihi savaşlar, şiddet ve eşitsizlik üzerinden yeryüzünün kadastro edilerek özel mülke dönüştürülmesiyle, Arendt’in ifadesiyle, egemenin her anı şiddetle şekillendirilmiş totaliter bir rejim oluşturmasıyla kurulmuştur. Öteki olarak egemenin dışarıda bıraktığı kişiler, bireysel farkın yasaklandığı, kendi seçmediği yaşam koşullarının hâkim olduğu toplama kamplarında adından başlayıp bedenindeki her bireysel izden (saçından, kıyafetlerinden, mimiklerinden, duygularından, acılarından) arındırılarak bir eşya gibi imha edilmeye hazırlanmışlardır.[6]
Geride kalanlar ise ya yersiz yurtsuz ve kimliksiz bırakılmıştır ya da norma tâbi yurttaşlara dönüştürülmüştür. İnsanlara ailelerini, anılarını, adlarını, yüzlerindeki ve bakışlarındaki her bir anlamı ve anıyı söküp alan, sağ kalanların bir daha “kendi”liklerine tam olarak dönemedikleri bir işkencenin, şiddetin ardından şiddeti tekrar etmeme sorumluluğunu almış olmaları beklenirdi. Ama öyle olmadı… Agamben’in dediği gibi “her şeye maruz kalmak, her şeyi yapabilecek olmak demektir”[7] kör zinciri kırılmadı, şiddetsizlik etiği işlemedi. 21. yüzyılda benzer ve dahi daha şiddetlisiyle ötekine yönelen bu kişilerin adlandırılamazlığı, aşırılığı ve hat bilmezlikleri, yüzyılın bozgunu olarak hafızalara düğümlendi. Gazze’de “savunma” olarak başlattıkları fakat açıkça soykırıma dönüşen süreç yavaş yavaş Ortadoğu’ya doğru genişleyen ve katliamlarla devam eden bozgunculuk, öldürmeyi, iktidar olan ben’in sınırlarının temizlenmesi, korunması ve pekiştirilmesi “çerçevesinde” hak olarak gören bir şuursuzluğa dönüştü. Dünyanın şahitliğinde fütursuzca, mütemadiyen ve “istemsizce”(?!) tekrar eden şiddetin politik kâr marjını ve kimlerin ne oranda pay aldığını anlamak için ufku geniş tutup hesap etmek ve üzerine derinlemesine düşünmek gerekmektedir.
Yüz, çehre, bakış ve ölüm
Yüzün tekilliğini sergilemek, başkalarının gözünde yaşamın doluluğuna tanıklık etmektir. Onun açıklığını görünmez kılmak, duyguları gizlemeye, göze çarpabilecek tüm farklılıkları, belirginlikleri yok etmeye uğraşmaksa[8] yüzde aşikâr olan anlamın ortadan kaldırılması, değersizleştirme ve hiçleştirerek ölüme mahkûm etmektir. Yüzü ve adıyla tanınmayan, kabul edilmeyen ve dahi “var” bile denilmeyen insanı öldürmek bu aşamada “hak” olur. Bu öldürme ile (ki sadece insan değil insan olmayan her şeyi) belirli bir varoluşu, kimliği ve değeri idealize etmek arasında çok ince hatta geçişli bir hat vardır. İdealize edilen kimliğin kendisini hak sahibi, kişileri sınıflandırma yetkisini bizzat varoluşuyla elde ettiğini düşünen ve kendisiyle özdeş olmayan her şeyi imha etmeyi meşru, sıradan ve normal bir “iş” hatta bir süre sonra normlaştırılan bir düzen olarak görmesi narsist bir politik sürece dönüşür. Bu durum “basit” bir temizlik, soylulaştırma olarak görülmeye başlandığında ötekileştirilenlerin öldürülmesi her türlü suç olmaktan çıkar. 1948’de başlayan ve belirli periyodlarla devam eden Filistin soykırımı bu sürece bir örnektir. Ötekinin ölümü olarak öldürmenin “sıradanlaşması”, öldürülenin yasının tutulmaya değer görülmemesi, öldürmenin her türlü teknolojinin imkânlarıyla birleştirilerek bir yandan seyirlik bir “an”a dönüşmesi, bir yandan da aba altından sopa göstermenin aracı kılınması, bugüne kadar kurulan dünyayı kavrama biçimlerimizi altüst etmiştir. Haberlerdeki videolar, fotoğraflar öldürmenin sunulma biçimleri olarak izleyene (dikizleyene) zayiat miktarını, ölenlerin sayılarını vererek, tüm o soykırım süreçlerini mekanik ve sıradan bir rutine dönüştürerek anlamsızlaştırmaktadır ve aşağılamaya devam etmektedir.
O şiddet anları yaşanırken, Filistinli bir kadın “acımız ve yaşadıklarımız seyirlik değil, görüntülemenizi istemiyorum” diyerek acının nesnesi olarak etiketlenmeye ve yüzünün tüm anlamının indirgemeci bir duyuşla yok sayılmasına karşı çıkmıştır. Tam da bu açıdan, paylaşmaya değer görülen şiddet görüntülerinin insanlar üzerindeki etkisinin ve medyadaki kullanımının hangi politik, kültürel ve ekonomik çıkarlara hizmet edip etmediği sorgulanmalıdır.
Kör ve bağnaz bir hedef için öldürülenler, çocuklar ve kadınlar başta olmak üzere, hiç yaşamamış, iz bırakmamış hayatlara indirgenerek, bir mezarları, cenaze, taziye ve yas ritüeli olamayacak kadar değersizleştirilmişlerdir, binlerce kez yok sayılmışlardır. Fakat aslında bakışın konumunu değiştirdiğinizde onların ölümleriyle geride kalan dünyaya acı, ağır ve unutulması zor bir tanıklık bıraktıkları görülecektir.
Şahit olundu elinde lokması duran çocuğun parçalanmış bedenine…
Şahit olundu bir babanın daha oyuna doymamış kızının kan dolu bedenine sarılışına…
Şahit olundu eşini, oğlunu, kızını yer-yurt bildiği toprakta kefensiz, mezarsız kaybolup gidişine sessizce ağlayan kadına…
Şahit olundu destek olmak, şiddetsizliğe çağrı yapmak ve barışı getirmek için oraya gidenlerin öldürülmesine…
Şahit olundu bebelerin açlığına, hayvanların sahipsizliğine, yıkılan meskenlere, Gazze’den gözyaşlarıyla çıkan insanların çaresiz yürüyüşüne…
Evet, yasları tutul(a)madı ama yüzleri, biricik olduklarını, hissettikleri acıyı ve yalnızlığı ilmek ilmek geride kalanların hafızalarına işledi. Yüzleri iktidar ve dünyaca yok sayılanlar sinmediler, öldürseniz de varız dediler ölümleriyle. Bu şahitliklerden sonra insan nasıl, hangi kelimelerle aşk, doğa ve varoluş üzerine ‘şen’ şiirler yazabilir, suçu nasıl sadece bir başkasının hırslarına yıkabilir?!
Şimdi Gazze’de olup bitenlere bir de bu gözle bakıldığında tekrar düşünmek gerekir: “Gazze nedir?” Bu noktada tekrar Filistin ve özelde de Gazze’yi nasıl tanırız? Biliriz?
Gazze sadece 41 km uzunlukta ve 6-12 km genişlikte bir sahil şeridi midir?
H A Y I R!..
Peki ya ne?
Kaynakça:
[1] Yaylagül Ceren Karataş İstanbul Medeniyet Üniversitesi
[2] J. Butler, Savaş Tertipleri, çev. Ş. Öztürk, İstanbul YKY, 2015:9
[3] Aristoteles, zoe ve bios kavramlarını kullandığında, özellikle Ruh Üzerine’de ve Politika’da ve diğer metinlerde işaret ettiği şey, zoe’nin bir oluş içermesidir. Bu oluş, bütün canlılığın temelinde yer alan bir yapıdır. Yani insan ve insan olmayanları içeren bir oluş; hatta Tanrıları da zoe’nin içinde tanımlıyor. Tanrılar, insanlar, hayvanlar ve insan olmayan yapılar, zoe’dedir, zoe dirimseldir, canlı – soluklu oluştur. Bios ise, bir tür fayda gören yaşam dünyasını inşa etmek noktasında, insanı özgü kılan şey, Aristoteles’in metinlerinde daha yakından incelendiğinde, hayvana da özgü bir yapıya sahip olduğunu ortaya koymaktadır. Bios kamusal alanda varolmaktır ve özünde politik olandır. Bios, ölümlülüğü temsil eder. Bu ölümlülük, belli bir yaşam, inşa edilmiş, anlatılaştırılmış, politik olarak sorumluluk yüklenmiş yaşamın ölebilirliği dolayısıyla merasim, cenaze töreni düzenlenen bios’un ölümlülüğüdür. Bios’taki insan ise, aydınlanmacı hümanizmin ortaya çıkardığı, doğayı, kültürü, tarihi ve bilimleri insan merkezli bir bakış açısıyla sunan çerçeveleri içerir. Bu bağlamda, insan, “belirli bir politik form”da var olmayı temsil eder. Bu tekil temsil evrensel bir formda tüm dünyaya teşmil edilir.
[4] J. Butler, Antigone’nin Hikayesi, çev. A. Ergenç, İstanbul: Kabalcı Yayınları, 2007
[5] J. Butler, Savaş Tertipleri, çev. Ş. Öztürk, İstanbul YKY, 2015:21
[6] D. Le Breton, Yüz Üzerine Antropolojik Bir Deneme, çev. O. Türkay İstanbul: Boğaziçi Yayınları, 2018:297
[7] G. Agamben, Tanık ve Arşiv, çev. A. İ. Başgül, Ankara: Bağımsız Kitap, 2004
[8] Breton, 2018: 295
İlgili Yazılar
Devlet Talebinden Vazgeçilebilir mi?
Devlet talebiyle kast edilen ise genellikle, kendi amaçları doğrultusunda bu yapıyı kullanmak isteyen ideolojik grupların toplumsal hareket aşamasında açığa vurdukları siyasal istençtir. Bu yapı, mahiyeti gereği “erk” sahibidir ve gruplar “büyük hedeflerine” ulaşabilmek için buna muhtaçtırlar.
Ölen Kim’dir
Can ölümle mukayyet bir oluştur ve her can ölümü tadacaktır”
Ölüme yumar o derin kederli gözlerini bir damla huzur için
Varlığa açar nemli gözlerini yeniden O’labilmek için
İçi insan dışı insan…
“Oruçlu doğar insan ölümün iftar sofrasına”
Dünyanın Boyasıyla Boyanmış Yüzler
“İhtiyaçlar ile bu ihtiyaçları karşılayan kaynaklar arasında bir uyumsuzluk vardır. İnsanın ihtiyaçları sınırsız, kaynaklar ise kıttır.” argümanı yıllarca üçüncü sınıf köşe yazarlarından sözde alanlarında uzman ekonomi profesörlerine kadar tüm kapitalist ideologlar tarafından savunulmuş, küçük revizyonlardan geçirilerek ders kitaplarında da yer almıştır.
Çağdaş Dünyada Manipülasyonun İnşası
Çağdaş dünyada, manipülasyon bireylerin veya toplumların düşünce, duygu ve davranışlarını yönlendirme sanatı olarak ele alınırken; sosyal medya, siyaset ve kültür endüstrisi gibi alanlarda etkisini hissettirir. Zira böylesi bir yönelimi yorumlamak ise felsefenin sınırlarına dahil olan özgür irade, etik ve toplumsal dinamikler üzerine derin sorular doğurur.