Gazze’de yaşanan olayları biliyor, acı ve çaresizlik içinde seyrediyoruz. İsrail’in dünyaya yaşattığı kötülük konuşuluyor ve bu tarz zulüm, yıkım ve acı anlarında en fazla dile getirilen şey; Tanrı neden ‘suskun’ ya da bu kadar kötülüğü neden yarattı? Bu minvalde kötülük meselesini nasıl açıklayabiliriz hocam?
Tabiî Kötülük ahlâki bir tanım. İyi veya kötü iki kelimeden birisi ve iyilik ve kötülük ahlâki bir tanım içeriyor. Bu da insanın yaşadığı varlık alanında hem hemcinsleriyle hem kendisi ile hem de doğayla olan ilişkisini tanımlayan bir kelime. Dolayısıyla burada ilişkilerde bir bozukluk var. Bu ilişkide, Allah’ın âlemle olan ilişkisinde bir bozukluk, bir sakatlık yok. Nihayetinde insana gelen buyrukların tamamı insanı belli bir çerçevede tutup onun hem aşırı güç devşirmesiyle çevresine zarar vermesine yönelen hem de kendi varlığını belli ilkeler çerçevesinde daha yetkinleştirmesine olanak sağlayan, kendisine verilen yetenekleri daha yetkinleştirerek ya da kemale erdirerek hem kendi olgunlaşmasını hem de içinde bulunduğu çevrenin yetkinleşmesine katkı sağlaması arzu edilir. Dolayısıyla birinci ilişki; Allah’la insan, Allah’la âlem, Allah’la tabiat arasındaki yukarıdan akan ilişki, Fatiha suresinde tanımlandığı gibi ‘Rabb’ül-âlemin’ ilişkisidir. Yani o Rabb, eğiten, terbiye eden, yönlendiren, oryante eden bir ilişki ahlâkı ile bunu kuruyor. Buradan, ‘Rabb’ül-âlemin’ tanımlanmasından hareket ederek biz Allah’ı mutlak kâmil, mutlak iyi olarak tanımladık metafizikte. Allah mutlak iyidir, kendisinden kötülük sadır olmaz. Aksi takdirde bu ulûhiyete aykırıdır. Şimdi metafizik düşünce bunu böyle kabul etti. Fakat bu Ortaçağ metafiziği bir yerde bir hata yaptı. O hata da kötülük denen olgunun iyiliklerin olmadığı yerlerde çıktığını söyleyerek; kötülüğü iyinin eksikliği olarak tanımlamaya çalıştı. Böylece âlem bir bütün olarak aslında iyidir dedi; mesela esas olan sağlıktır, bir hastalık durumunda bu hastalığınız size kötülük gibi geliyor ama kötülük değildir. O, iyiliğin olmamasıdır, sağlığın olmaması halidir. Kötülüğün bu kadar göreceli hale getirilmesi, nisbîleştirilmesi yani iyiliğe nispetle tanınması, hastalığın sağlıkla kıyaslanmaya çalışılması, bugün geldiğimiz noktada tartışılıyor, kritize ediliyor. Ben de bu kritiğe katılıyorum yani bugün kötülüğün gerçekliği denilen bir şey var, tırnak içerisinde gerçek kötülük denilen bir şey var. Bu belki iblisle belki şeytanla sembolize edilerek yani şeytan ister kendisiyle temsil edilen soyut dünya olsun ister o şeyatin’ül-ins, şeyatin’ül-cin olarak karşımıza timsali dikilen, somutlaştırılan şeytan olsun, temsil ettiği dünya çok açık, kötülüğün hâkim olduğu dünya öyle görece izafî bir dünya değil, bu çok açık. Ne var o dünyada? Katliamlar var, yoksulluk var, eşitsizlikler var. İmtiyazlı gruplar yaratarak insanların bir kısmını açlık sınırının altına itmek var. Bugün en katı halini de yaşıyoruz. Bir devletin sistematik şekilde terör yaratması, bütün çevresini ve bütün dünyayı terörize etmesi… Bu çok açık şekilde kötülüğün temsilidir; iyiliğin eksikliği ya da olmaması hali değil. Burada yapılacak en büyük hatalardan biri; karşıtıyla bir meseleyi ele almak… Karşıt şu; Allah mademki iyidir, o halde nasıl oluyor da bunca kötülüğe izin veriyor? Kötülüğün gerçekliği ya da gerçek kötülük olgusu, Allah ideasını, Tanrı fikrini ortaya koymadan bu kötülüğü bütün gerçekliği ile görmeyi gerektirir, bunu bir defa görelim. Şimdi ateistler kötülük meselesinden hareket ederek güçsüz, kadir-i mutlak olmayan bir Tanrı fikrine varıyor değil mi? Ateistlere şunu desek; bir an Tanrı’nın olmadığını kabul edelim, ne olacak, bütün kötülükler birden ortadan mı kalkacak, savaşlar, açlıklar mı bitecek? Bir şeyin varlığını veya yokluğunu Tanrı fikri ile irtibatlandırarak ele almayı bir etik zafiyet, bir ahlâk sorunu olarak ele alıyorum. İnsanın kendisinin sebep olduğu veya sebep olanları çok açık bir şekilde gördüğü, tespit ettiği bir olayı çözmeye çalışken; bir problemde denklemde olmaması gereken bir rakamı denkleme koyduğunuz zaman sonuç alamazsınız. Dolayısıyla burada yapılan hata, metafizik tartışmalarda yapılan hata, kötülüğün gerçek olduğu fikrini ötelemek oldu. Bunu, iyilik gerçekten aslında hâkimdir ya da sağlık gerçekten hâkimdir yoksa kötülük arızi olarak çıkıyor, iyiliğin yokluğu nedeniyle kötülük var diye düşünmek doğru değil. Dünya kuruldu kurulalı kötülük var; Âdem’in iki oğlu arasında geçen kavga neredeyse insanlığın başına tarihlendirilir ve orada haklı olanın can verdiği görülür.
Aslında insandan beklenen ve bu beklentileri karşılaması için kendisine donatılan yetiler -Kur’an-ı Kerim buna nimet der- akıl nimeti, özgür irade nimeti, fıtrat nimeti, salih amel, iyiye ve kötüye olan eğilimlerin içinden sulha, selamete hizmet edecek eğilimlere rağmen bunları bırakıp da kötülüğe meylettiğinde, bunun bütün insanlık için bir kayıp, insanın da parçası olduğu ateşi harlamak olduğunu görüyoruz. Tarihsel tecrübemize baktığımızda, böyle olduğu için peygamberler sürekli geliyor ve hatırlatıyorlar Kur’an’ın zikir dediği şeyi. Yani kötülük insanın doğasına bağlı olarak ortaya çıkan bir olgu; Allah’ın yaratması falan değil. İnsanın doğasında bu olgu var. Şu soruyu sorabiliriz; hocam, insan sadece iyilik yapmaya kodlanmış olsaydı veya insanın doğasına hastalık kodlanmamış olsaydı! Kelam geleneğimizde şöyle bir tartışma vardır: İçinde yaşadığımız dünya, olması muhtemel dünyaların, mümkün dünyaların en iyisi midir? Bu tartışmada en iyisi olduğunu savunuyor Gazzâlî, Batı düşüncesinde de bu fikri savunanlar var. Ben, bu görüşlerin yanlış olduğunu, gönderilen her bir peygamberin aslında içinde yaşadığımız dünyanın hiç de yaşanması mümkün en iyi dünya olmadığının kanıtı olduğunu düşünüyorum.
Yani dünya insanlar arasındaki haset, fesat, doyumsuzlukla malûl.
Bütün bunlarla dünya, insanın yaşaması için en ideal, en uygun alan olmaktan insan eliyle çıkarıldı. Ve peygamberler sürekli olması gerekeni hatırlatan ilahi mesajla geliyorlar. İnsanın iç dünyası da olması gereken dünyayı biliyor, bilmiyor değil; istiyor ama yapmıyor.
Kötülüklerin hâkim olduğu zaman dilimleri var mesela şu anda bunu yaşıyoruz. Gazzâlî’nin eserlerinden bazılarını okuduğunuz zaman şu şikâyeti görürsünüz: İnsanlık böyle bir zaman görmedi. İnsanlık bu kadar düşmüş olamaz. Batınîlerin estirdiği terörden bahsediyor mesela. Aradan yaklaşık bin yıl geçti, bugün aynı şeyi bizler de diyoruz; insanlık bu kadar düşmüş olamaz. O zaman anlıyoruz ki aslında vicdanı olan her insan mevcudu değerlendiriyor, ölçüyor, biçiyor ve bunun adil olan, merhamet sahibi olan bir Allah’ın elinden çıkmış olamayacağını söylüyor. O zaman soru şu; böyle bir dünyayı kim meydana getirdi? Son iki yüz yıllık tarih için Antroposen çağ deniyor yani insanın, çevresini bildiği hal üzere yeniden var ettiği ve kendine benzettiği dünya, doğallığını bozduğu dünya. Fakat nasıl oluyorsa insan kendi şeytaniliğini devreye sokuyor ve iyi olan Allah nasıl oluyor da bu düzeni bozduruyor ve sahip çıkmıyor gibi topu taca atan bir değerlendirmede bulunuyor. Kur’an-ı Kerim’in şu minvaldeki ifadelerini çok önemserim; ‘umulur ki dönersiniz.’ Kötülüklerden bahsettikten, insan eliyle gerçekleşen trajedilerden bahsettikten sonra Kur’an-ı Kerim, ‘umulur ki dönersiniz’ diyor. Biz biliyoruz ki insan ancak kendi hatasından dönebilir. Allah’ın planladığı bir şey olsa rızası içerisinde, emri içerisinde, bundan benim dönmem mümkün değil. Demek ki buraya insanın özgür iradesi, insanın seçimleri, tercihleri bizi getirdi ve bugün yaşadığımız dünyanın mahkûmlarına dönüştürdü. Ve bu yeni değil. I. Dünya Savaşı’nı, II. Dünya Savaşı’nı düşünün, Haçlı seferlerini düşünün, iki yüz, üç yüz bin kişilik ordular karşılaşıyor. Elli bin kişi, yüz bin kişi ölüyor. Bugün Gazze’ye bir hava saldırısı düzenlendi 180 kişi öldü, biz sadece istatistikleri tutan bir türe dönüştük, istatistik tutan bir tür… Kötülük meselesini tartıştığımız kadar insanın iyiliğini tartışsak, insanın melekî tarafını tartışsak, nasıl daha iyi bir dünya kurabiliriz diye tartışsak? Kant, adalete otorite verilemediği için adalete otorite kazandırılamadığı için adalet otoriteye teslim edildi diyor. İstediği gibi tanımlıyor istediği gibi kullanıyor. Devlet terör estirebiliyor. Ama devlet yaptığı için terörist denilmiyor. Tipik bildiğimiz bir hikâyedir. Bir korsanı yakalamış ve getirmişler Büyük İskender’e, tek gemisi olan bir adam. İskender demiş; sen milletin önünü kesiyormuşsun, bazen karaya çıkıp çapul yapıyor, çalıp çırpıyormuşsun. Adam demiş ki aslında aramızda fark yok, sen de çapul yapıyorsun ben de çapul yapıyorum ama tek gemisi olana korsan, çok gemisi olanlara imparator diyorlar, fark bu! Şimdi bir kişi terör estirince terörist ama devlet bunu yaptığında devlet. Buna hikmet-i hükümet, otorite olmanın, hükmü elinde bulundurmanın hikmeti deniyor. Burada çok temel ilkelere, çok temel prensiplere otorite veriyor Allah-u Teâla aslında, o da şu: Adaleti eğer zedelerseniz, adil olmayan bir dünyanın mahkûmlarına dönüşürsünüz. Mesela başka bir kelime; ‘himaye’ üzerinden bunu tahlil edelim, ‘hamiye’ kelimesi, eğer imtiyazlı gruplar yaratır ve onları himaye ederseniz, sonunda bu (nar’un-hamiye) yakıcı bir ateş gibi döner dolaşır sizi bulur ve yakar diyor ayet. Dolayısıyla otoriteyi Kur’an-ı Kerim verirken, ilkeler üzerinden bir otorite kurmayı ve herkesi o otoriteyle bağlanan insanlara dönüştürmeyi istiyor. Böyle bir dünyada kötülük minimize olacaktır. Kötülüğe açılan alan minimal, iyiliğe açılan alan büyük olacak. Kötülük meselesini tartışırken sürekli Tanrı’yla irtibatını kurma alışkanlığı aslında sıkıntılı bir alışkanlıktır. Onun için iyilikler Allah’tan, kötülükler kendi ellerimizle kazandıklarınızdandır, kendi nefsinizdendir derken Kur’an-ı Kerim, orada kendi/nefs-enfüs kelimesini kullanması çok enteresandır. İyiliklerin Allah’tan olması, doğası gereği Allah kavramının içeriği, iyilikleri kendisinden taşmaya mecburdur. İnsanın enfüsü, nefis dediğimiz şeyi Freud insanın egosu olarak tanımlıyor. O egoyu da ne oluşturuyor; insanın arzuları, korkuları, kaygıları, beklentileri… Dolayısıyla insanın kendi iç dünyasında öyle bir dünya tahayyülü çıkabiliyor ki o tahayyülün önüne çıkabilecek her şey insan için artık bir engeldir ve ortadan kalkması gerekiyor. Yani dolayısıyla bu, insanın doğasının çok iyi ele alınması, kötülüklerin insanî dokusunu iyi incelemeyi gerektiriyor. Ve o dokuyu kontrol altına alabilecek, yönlendirebilecek, geliştirebilecek ilkeler ve prensiplere hayat vermemiz gerekiyor. Ve bugün belki bu söyleşinin en önemli noktası olarak; ilkelere otorite atayıp o ilkelerin otoriteye teslim edilmesinin önünü kapamak gerekiyor.
Hocam insanın büyük acılar karşısında zayıf düşmesinin de getirdiği bir itkiyle bu söyleniyor belki. Tam da burada Mehmet Akif’in, şiirinde canhıraş bir şekilde dile getirdiği; ‘yok musun ey adl-i İlahi’ çığlığı akla geliyor. Bu iç yangınını düşündüğümüzde neler söylersiniz?
Biz Allah’ı tecellileriyle biliriz. Allah önce varlıktır. Bismillah, ‘bismi’ önce bir ismi var ve o isim Allah. Peki, bu Allah nasıl bir varlık? Bu sefer mahiyete geliyoruz; Rahman ve Rahim yani Rahman ve Rahim olmadan önce o onun mahiyetidir. O olmadan önce bir varlığı var. Allah, bir varlık ve sonra bir de mahiyet olarak var. Bu, felsefede bir tartışmadır. Dünya, içinde yaşadığımız evren bir varlıklar alanı mıdır bir mahiyetler alanı mıdır? Vahdet-i vücud der ki; burası bir varlık alanıdır ve hepimiz o varlığın görünümleriyiz. Buna karşı çıkanlar der ki; hayır burası bir mahiyetler dünyasıdır, her bir varlığın kendine has gerçeklikleri vardır. Şimdi Allah bir varlıktır ve tecelli eder, Rahman ve Rahim olarak. Allah’ın tecelli etmesi demek yani onun, bizim gördüğümüz, müşahede ettiğimiz dünyada bu şekilde kendini göstermesi. Allah’ın Rahmanlığı, Rahimliği, adaletli oluşu vs. insan üzerinden tecelli edebilir, bizim yaşadığımız fenomenolojik dünyada. Kozmik sistemden bahsetmiyorum, kozmik sistem de adil bir sistem, her şey boşlukta dönüyor, çekim gücüyle birbirine bağlı sistemler, milyonlarca yıldız… Mükemmel gerçekten. Bizim dünyamıza iniyorsun, çivisi çıkmış yani kozmik sistemdeki mükemmellikte Allah’ın adaleti, merhameti, rahmeti bütünüyle, kemaliyle tecelli etmiş, inanılmaz bir şekilde… Yani insanın dışındaki her şey mükemmel, insana gelindiğinde sıkıntı var, iradesiz varlıklara tecelli eden ilahi irade onları mükemmelleştiriyor; insani iradeye tecelli ettiğinde onları mükemmelleştiremiyor. Neden, çünkü kelam literatürümüz şunu der: İki irade; ilahi irade ve insani irade hiçbir zaman çatışmaz. İnsani irade ilahi iradeye tâbidir. Onun için ‘bizi doğru yola eriştir’ iradesini göstermemiz talep edilir. Peki, bu talebi yerine getirmeyen ne olur, ‘ilahi olanla bağlantım yok’ diyen adamın ilahi olanla bağlantısı olmaz yani bu tamamen insani iradenin kurduğu bir dünya ve bu dünyada Mehmed Akif Ersoy’un ya da inanan insanların, Allah kavramının adalet, merhamet, zalimlerden intikam alan gibi bütün tecellilerin kendinde bittiğini, ondan talep ettiğini bilmesi bekleniyor. Suyu Arayan Adam kitabında Şevket Süreyya Aydemir güzel bir cümle kurmuş, çok etkilendim okuduğumda; Balkanlara yani Rumeli’ye şahin atlar sırtında giden Osmanlı, kağnılar, öküz arabalarıyla çarıksız bir şekilde yurda dönüyordu Balkan bozgununda. Şahin atlar sırtında giden de sensin, kağnı arabalarının sırtında, çoluk çocukla çarıksız şekilde dönen de sensin. Nerede burada Tanrı’nın iradesi? Ne senin oraya gidişinde Tanrı’nın iradesi var ne de dönüşünde; ne zaferinde ne de yenilginde. Bu, insanın kendine biçtiği rol ile alâkalı. Bunu görelim, gerçekçi olmakta fayda var. Kur’an-ı Kerim’de bir mü’min on müşrike bedeldir ayeti var. Ama devamındaki ayette ‘Allah içinizdeki zafiyeti gördü, artık bir mü’min iki müşrike bedeldir’ diyor. Şuraya bakar mısınız, anlıyoruz ki insanın içindeki zafiyet onu bu dünyanın ya yenilen, kötülüklere mahkûm olan nesnesine dönüştürüyor ya da tam tersi Filistin’de olup biten, Gazze’de zulmeden bu adamlar, tarihin en büyük mazlumlarıydı ama şimdi en büyük zalimleri oldular. Yani 1492’de Gırnata düştüğü zaman Müslümanlarla birlikte İspanya’da Yahudiler de öldürüldüler. Ya da kovuldular topraklarından. İşte Nazi kamplarını biliyoruz. Ukrayna’da yüz elli bin Yahudi öldürüldü sonra Polonya ha keza, yani sürülmüş bir millet, mazlum dediğin topluluk bugün dünyanın en büyük zalimine dönüşüyor. Sen buna Siyonist de ya da deme, adamlar kafasında Yahudi kipasıyla Yahudilik satıyor, pazarlıyor. Taha Abdurrahman kitaplarında yeni bir şey söylüyor. Diyor ki Allah ile insan arasındaki en önemli anahtar kelime, öyle iyilikler, kötülükler vs değil; “misak” kelimesidir. Kur’an-ı Kerim misak üzerinden bir analiz yapıyor. Ve bu misak, bana sorarsanız, İsra suresinin ilk sayfasındaki ayetler. Allah’la insan arasında geçen bir anlaşma var orada, diyor ki Allah; siz bu sözleşmeden dönerseniz biz de döneriz. Bunu Yahudilere de söylüyor. Bunu aslında bütün inananlara söylüyor. Sözleşme, Allah’ın taraf olduğu misak.
İşte bizim o kızdığımız Freud, insanın ‘ben’ini, egosunu tahlil ederken diyor ki yaptığınız işlerden sonra ben bunu çevremden etkilendim de yaptım, yok komşum bana böyle dedi, yok şu devletin komplosuna geldim demeyin, kolektif bilinç dışı, dış gerçeklik değil, insana ne yaptırıyorsa kendi iç dünyası yaptırır. Buna sen ister insanın nefsi de ister egosu de ister başka bir şey de ama Freud buna insanın egosu diyor. İnsanın kendi iç dünyasıdır ayağını kaydıran. Kötülük olarak tanımladığımız her şeyi bu gerçeklikte görmek durumundayız.
Allah’ın dilemesi, Allah’ın izin vermesi mevzusu ve Allah neden müdahale etmiyor sorusu bağlamında konu biraz daha açımlanabilir mi?
Kötülük neden vardır?” sorusu ile “Kötülük nereden kaynaklanır ve nasıl önlenir?” sorusu arasında ciddi fark vardır. İkinci soruyu sormak, varlık âleminde kaderini kendi eline almanın ilk adımıdır. Acıyı ve acıya kaynaklık eden kötülüğü yok etmenin yolu, kaderimizle baş başa olduğumuzu ve bu durumun da içinde bir zayıflık değil kudret barındırdığının farkına varmaktır. Kur’an’ın “Kolaylık zorlukla birliktedir.” yaşam ilkesinin insanda yaratmak istediği ilk farkındalık budur. Dini, afyon olarak tanımlayanlar, dinin acıları ortadan kaldırmak yerine bireyi acıyla başa çıksın diye eğittiğini iddia ederler. Dinin acıyla başa çıkabilmesi için bireyleri eğittiği doğrudur. Ahiret inancının ve dünyanın bir imtihan yeri olduğu vurgusunun acıyı dindirmede rol oynadığı da doğrudur. Ama bu inanç, acıların sebeplerini ortadan kaldırma yönünde bir irade geliştirmeye engel değildir. Kötülüğü aşmak, insanın varoluş gayesinin bir parçasıdır. Burası tam da şu sorunun yeridir: Acısız ve ıstırapsız bir yaşam için Allah insanlardan ne talep etmektedir? Bu soruyu daha da açacak olan soru ise şudur: Yaşamımızda, ilahi olan ‘biz’i, biz ‘ilahi olan’ı nasıl görüyoruz? Onun biz insanlardan yapmamızı beklediklerini biz de O’ndan mı bekliyoruz? Onun sonsuz kudret sahibi olduğunu vurgularken, acaba beklentilerimizin gerçekleşmesini garanti altına alan bir garantici gibi mi davranıyoruz? Ve de sebebi olduğumuz acıların sonuçlarından Allah’ı sorumlu tutmak ne kadar ahlâkidir? Unutmamak gerekir ki insanın Allah’tan istekleri/duası kadar Allah’ın da insandan istekleri var. Bir çocuk refleksiyle insan her şeyi Allah’tan diler ama Allah’ın kendisinden dilediklerini hiç hatırlamaz. İnsan, yaşamı kendisinin inşa ettiği bir şey olarak değil de bir ganimet olarak görme hatasından vazgeçmelidir. Hayat, onu bizzat tecrübe edenler aracı kılınarak yeniden inşa edilmektedir.
“Allah’ın kulu, Allah’ın koludur” veciz sözü tam da bu durumu özetlemektedir. Aslında Allah’a iman/güven duyma Allah’ın yaşamımıza sessizce giriş anıdır. Sessiz ama son derece etkin… Unutmamak gerekir ki “Allah’ın sessizliği öyle hissedilen bir şeydir, öyle olan bir şey değil.” Olan bir şeye yüklenen anlam, insanı yeni bir amaç için harekete geçirmektedir. Hayatın anlamı, onda gerçekleştirilmek istenen amaçların toplamıyla ortaya çıkar. Sıfır anlam, sıfır amaç demektir. Öte yandan, Allah’ın yardımı bir zorunluluk değil lütuftur. Herhangi bir zorluk durumunda Allah insana yardım etmek zorundaymış beklentisine girmek yanlıştır. Bir yetişkin gibi, hayatı tek başına kotaracak bir yeterliğe sahip olmak ve öyle davranmak gerekir. Unutmamak gerekir ki, başımıza gelen olaylar olup bittikten sonra artık engelleyemeyiz, ama bizi etkilemelerini engelleyebiliriz. “…İnsanlar kendi iç dünyalarını değiştirmeden, Allah onların durumunu değiştirmez.” ayeti, olup biten karşısında Allah’ın lütuf ve inayetini talep eden insanın önce kendi iç dünyasının ayarlarını düzenlemesi gerektiğini bize hatırlatmaktadır. Düşüncelerimiz ne ise hayatımız da odur. Hayatımızı değiştirmek istiyorsak düşüncelerimizi değiştirmeliyiz.
İmtihanların hem ferdi hem içtimai hayatta neticeleri oluyor. Bizim kendi küçük dünyamızda yaşadığımız hadiseler dahi aslında büyük tablonun bir parçası. Dolayısıyla yaşadıklarımız, takındığımız tavırlar aslında halka halka çevreye yayılıyor.
Büyük ya da küçük hadiseler, iyi ya da kötü olaylar karşısında, kişisel ve toplumsal sorumluluk duygusunu inançlı bir mü’min olarak nasıl ortaya koyması gerekir? Mü’min bir bireyin sorması gereken ilk soru, hayatta tuttuğu yer ve nasıl bir çarpan etkisine sahip olduğudur.
Başka insanların yaşamına olumlu ya da olumsuz nasıl dokunduğudur. İnsan hayatta hep başkalarıyla vardır. Hiçbir şey sadece kendisi için var değildir. Hiçbir ırmak kendi suyunu içmez, hiçbir ağaç kendi meyvesini yemez. Bu doğallığı bozma hastalığı, en ağır hâliyle maalesef insan türünde seyretmektedir. Kötülüğü çoğu zaman kötülük olduğunun bile farkına varmadan işleyen bir türe dönüştük. Bu tam da kötülüğün sıradanlığı denen durumdur.
Kur’an-ı Kerim’e baktığımızda kötülerin çok, iyilerin az olduğunu görüyoruz, yine kötülüğün sepici, bulaşıcı bir yanının olduğu, haliyle iyiliğin kötülük karşısındaki zafiyeti mi denir ya da iyiliğin görece güçsüzlüğü mü denir, bundan kaynaklanan bir olumsuz durum ve sonuç var. O zaman kötülüğün ve iyiliğin mahiyetinin bilinmesi, ortaya konması ve buna göre bir farkındalık bilincinin olması mı gerekiyor insan için?
Kur’an-ı Kerim, insan için ‘biz ona iki yolu da gösterdik’ der. Burada iyi olmak da çok kolay değil, kötü olmak da çok kolay değil aslında. Şöyle düşünün bir insan adam öldürür, hırsızlık yapar ve yaptığı işten dolayı vicdanı onu rahat bırakmaz. Dostoyevski’nin Raskolnikov karakteri gibi. Adam önce çok normal gibi görür bunu, çok kötü birisini toplum yararına ortadan kaldırdığını düşünür. Fakat vicdanı onu rahatsız eder ve suçunu itiraf etmeye kadar götürüyor. Şimdi bu çok iyi fakat adam bunu çok normal bir iş gibi meşrulaştırıyor. Yani bakınız insanın en büyük çeldiricisi meşrulaştırmak. Rasyonalize etmek en büyük şeytani yeti. Çaldım ama sor bakalım niye çaldım? Şener Şen’in filminde vardır; aldattım ama sor bakalım niye aldattım? Adamı dinliyorsun, diyorsun ki ne kadar fedakâr bir adammış, oysa bu rasyonelleştirme aynı zamanda kötülüğü sıradanlaştırıyor. Bu sıradanlaşmada bazen kişi devletler adına kötülük yapıyor ve burada sadece kötülük yaptığını düşünmüyor, tam tersine büyük bir mükâfat bekliyor. Bazen din adına bunu yapabiliyor. Dolayısıyla kötülüğün izafi bir kötülük olması, bir şeyle ilintilendirilerek tanımlanmasından bizim vazgeçmemiz lazım. Öldürmek kötüdür, devlet adına da öldürsen kötüdür din adına da öldürsen kötüdür. Kimi öldürebilirsin? Kur’an-ı Kerim’e göre kısasa kısas; öldüren adamın öldürülmesi… Bunların da tarihsel koşulları var, bir kabilenin üç üyesi sizin kabilenizden birini öldürürse Araplar katilin kabilesinin tamamını kılıçtan geçirme hakkını kendinde görüyordu. Kur’an-ı Kerim bunu sınırlandırdı ve kısasa kısas yani öldürülene karşı öldüren, bütün kabile değil, dedi. Tarihsel olarak böyle anlatılır. Ama öldürmenin, savaşın, rasyonalize edilecek, makûl hale getirilecek bir tarafı yok. Kur’an-ı Kerim söylüyor; savaş size zorunlu hale geldi, niye çünkü saldırılıyor size ama bilin ki o kerih/çirkin bir şey. Zor değil, adı üstünde kerih, çirkin. Çünkü savaşta öldürme var, savaşta sürgün var, yerinden, yurdundan olmak var, görüyoruz işte, trajedi bu! Dolayısıyla bir insan, insani tarafını bastırmayacak, insani tarafı vicdani tarafı. Kötülük, ne adına, kim adına olursa olsun, izafi olarak tanımlanmamalıdır, dine, devlete bağlantılanarak tanımlanmamalıdır. Kötü gerçektir. Öldürmek gerçektir ve kötüdür, kim adına olursa olsun. Bu gerçeklikle insanlar buluşacaklar ve bir empati kuracaklar. Suriye’ye bakalım, Irak’a, Afganistan’a, Filistin’e ve Gazze’ye… Kanın, gözyaşının olduğu her yerde bu bahsettiğim meşrulaştırma var. Devletin kendini savunma hakkı vs var. Meşrulaştırılıyor. Kargalar güler buna, sen günde yüz kişiyi, iki yüz kişiyi öldüreceksin ve diyeceksin ki bu, devletin savunma hakkı. Kavramların içi boşaltılıyor. İlkelere otoriteyi bizim transfer etmemiz lazım, Kant’ın cümlesi muhteşem. Dediğini tekrar hatırlayalım. Biz adalet kelimesinin kendisine otorite vermek istedik ama veremediğimiz için adaleti otoriteye teslim ettik diyor. Şimdi bunu diyen adam aynı zamanda Ebedî Barış Üstüne Felsefi Deneme isimli kitabında dile getirdiği üzere bu insanın kumaşı buysa, önümüzdeki şu kötü odundan, ahşaptan nasıl çok mükemmel bir ürün çıkmazsa böyle bir insandan da iyi bir insan çıkmaz ve dolayısıyla da ebedî barış olmaz diyor. Şimdi peki, insanı kötü yapan nedir, kendi egosu mu? Kur’an-ı Kerim burada şunu görmemizi sağlıyor; mü’min de olsa bir insanın kötü olabilmesi, kötülüğe meyyal olması mümkün, hem kendi egosundan hem toplumsal çevreden kaynaklı olarak insanın kötülüğe evrilmesi mümkün. Bunu Gustav Jung, insanın gölge tarafı, insanın kendisine bile karanlık tarafı olarak adlandırıyor. Bunu Jung bir insan için dedi ama ben bunu bir Müslüman topluma da transfer edebilirim. Bir Müslüman toplum, bir Müslüman devletin karanlık bir tarafı ortaya çıkabilir, Yahudi bir devletin de karanlık tarafı ortaya çıkabilir, çıktı. Düşünebiliyor musunuz, bu kadar peygambere sahip olan bir ırk hiç mi eğitilmedi, hiç mi bir şey almadı Allah aşkına. Diyeceksiniz ki Allah’ın peygamberlerini öldüren bir kavimden bahsediyoruz hocam.
Genel olarak Yahudi zihniyetinin insanlık için kötü bir prototip olduğu söylenebilir mi?
Yahudilik, bir ırk olarak değil, bir zihniyet olarak kendinden başkasına hayat hakkı tanımamak, kendisini merkeze koyarak herkesi çeperlere itmek, eline fırsat geçtiğinde paylaşmamak, tam tersine kimin elinde ne varsa yağmalamak, almak Yahudi zihniyetinin tipik gösterimidir. Bu adamlar Musa (a.s) ile beraber Mısır’dan çıkarken kendilerine emanet edilen altınları sahiplerine vermeden alarak kaçtıkları için Tih Çölü’nde kırk sene sürgün yaşadılar denir. Yani adamlar kendilerine emanet edileni, nasıl olsa bunlar bize zulmettiler, haydi alıp bunları gidelim diyecek kadar fırsatçı, alçak adamlar anlatabiliyor muyum? Bu Yahudi zihniyetidir, bunu kim yaparsa bu zihniyetin adamıdır. Yani bunu yapan bir Hristiyan da olabilir sosyalist de olabilir. Yahudi değil diye Stalin bundan daha mı az yani, Mussolini bundan daha mı az yani?
Bahsettiğiniz gibi bunu da meşrulaştırdıkları için bir hak olarak görme durumu var değil mi?
Adam bana zaten zulmetmiş, bu benim hakkım diyor, niye vereyim parasını. Hayır, emanet emanettir. Yani şimdi beni orada üzen, ilahi olanla, ilahi mesajla irtibat kurmuş olan, tarihinde bu kadar peygamber öğretisi olan bir milletin, kendi kültürü olan bir milletin, kendi yazılı metinleri olan bir milletin, kendi akil adamları ortaya çıkıp da demez mi ya bir durun?! Normalde politik dilde şöyle bir ilke vardır. Etnik olarak, dini olarak ortaya çıkan sorunları, etnik dili, din dilini kullanarak çözemezsiniz, onları aşan politik yani uzlaşmayı deneyen bir dil gerekir size demeleri gerekir. Uzlaşı için bu kadar kötülüğün, bu kadar zulmün olduğu bir yerde politikadan bu bekleniyor fakat işin enteresan tarafı dünyada politik dil zıvanadan çıktı. Yani kendi stratejilerine teolojiyi de Allah’ı da alet etmiş vaziyetteler. İsrail’i yönetenler -bilmiyorum ama- belki de dinle imanla hiçbir alâkaları olmayan, tamamen seküler, faşist tiplerdir. Dolayısıyla burada dinlerin de aslında kendilerini bu kötülük meselesiyle alâkalı olarak ne kadar etkili ya da etkisiz eleman oldukları konusunda bir sorgulamaya tâbi tutmaları lazım. Salt metin değil mesele, yani elimizde Kur’an-ı Kerim’in ayetlerine referansta bulunarak yüzlerce ayet sıralasak bu kötülük durmaz. Bu ayetlerin vücut bulduğu kuruluşlar, bu ayetlerin harekete geçirdiği kamu otoritesi, uluslararası kuruluşlar işlevsiz, İslam Konferansı Teşkilatı, Körfez İşbirliği Teşkilatı, Arap Birliği, enteresan değil mi? Bu yeni de değil işin kötü tarafı, Haçlılar Kudüs’ü işgal ettiği zaman Fatımî Devleti Haçlılara destek çıkıyordu, ben o kadar söyleyeyim size. Görüyor musunuz tarihi, enteresan bir şekilde aynı aktörlerle, kötü aktörlerle kötü bir geleceği her zaman insanlara maalesef yazdı. Burada dinlerin etkisi de minimal duruyor yani şu anda, daha çok kötüyü tartışacağız gibi duruyor. Yüzlerce yıl sonra bile bunu konuşacağız gibi duruyor maalesef.
İnsan iyiliklerle de kötülüklerle de imtihan ediliyor. İyilikler başına geldiğinde: “Acaba neden böyle oldu, bu nimet nasıl oldu da beni buldu?” sorusu sorulmuyor genellikle, hatta şükrü bile eda edilmiyor. Fakat insan kötülüklerle karşılaştığında: “Yine mi ben? Neden ben?” soruları sökün ediyor. Hocam insanın burada imtihanı nasıl anlaması ve nasıl bir tavır takınması gerekiyor?
Bu meseleyi ‘olgu’ – ‘değer’ ilişkisi bağlamında görmek gerekiyor. Hastalık üzerinden gidelim. Kendimizde veya sevdiğimiz bir insanda kötü bir hastalığın nüksettiğini düşünelim. Bu olgudur. Kur’an, bu olguyu, olgu olarak bırakmayıp ona bir ‘değer’ yüklüyor ve imtihan adını veriyor. İmtihanın en önemli unsuru, Allah’ın kendine de bir rol atamasıdır. Kansere yakalanan birinin kansere yakalanma sürecinde genetik stoku, içinde yaşadığı çevresel koşullar vs. rol oynar ve sonunda başına ‘kötü’ bir hâl gelir. Mal ve can kaybı gibi kötü olarak tanımlayabileceğimiz olayların birer imtihan olarak ‘değer’lendirilmesi gerçekten ilginçtir. İlahi irade, böyle bir kötülüğü insan için planlamadığına göre, zira Allah’ın kötülüğü irade etmeyeceği tartışmasız kabul edilen bir ön kabuldür, neden sizi böyle trajedilerle imtihan ederiz demektedir? Allah, insanın yaşadığı bu trajediyi bir ‘imtihan’ veya ‘ibtilâ’ olarak adlandırarak kişiyi rehabilite etmek istemekte ve insandan da bunun kabulünü talep etmektedir. Hastalığa isyan, bundan Allah’ı sorumlu tutup inkâr gibi reaksiyonlar, Allah’ın hastaya destek talebinin reddi anlamına gelir. Bu örneği, bizi sıkıntıya sokan bütün olaylarla ilişkili olarak düşünebiliriz. Hayatı tek başımıza götürmediğimizi, insani ve ilahî her türlü desteğe ihtiyaç duyduğumuzu kabul etmek, bu imtihanın ilk başarılı adımıdır. İmtihan vurgusu hem acıyı dindirmeye yöneliktir hem de bu acının bir daha yaşanmaması için bir irade geliştirme talebidir. Bu travmalarda insanın en fazla ihtiyacını duyduğu şey bir destek ve daha da önemlisi bir umut ışığıdır. İlahi olanın ‘imtihan’ değerlemesi, bir destek açıklaması ve umut ışığının varlığının işaretidir. En yoğun umut hâli olarak duanın da bu bağlamda okunması gerekir. Zira dua, zorunluluklardan kurtulmayı arayış yoludur. Zorunluluklara boyun eğen kişi, duasını duyacak ve cevap verecek bir muhatap yoksunluğu içindedir. Tanrı’dan yoksun olduğu için olabilirliklerden de yoksundur: İsteyeceği, iradesine konu edeceği bir seçenekler yelpazesi bulunmamaktadır. İşin en temel ve önemli olan kısmı ise Allah’tan yoksun olması dolayısıyla ortada dua edecek insanın da kalmamış olmasıdır. Dua edebilen bir varlık, zorunluluktan sıyrılmıştır. Zorunluluktan sıyrılmak Allah’la kurulan bağ vasıtasıyla umuda ulaşmanın ve umutsuzluğu aşmanın bir yoludur.
Filistin edebiyatı, düşmanlarının varlığını dahi inkâr ettikleri bir toplumu vurgular. En önemli hedefi, hafızayı sürekli canlı tutmaktır ki Siyonist siyasi ve kültürel uygulamaların en önemli hedefi unutturmayı başarabilmektir. Filistin’de edebiyatın en büyük kavgalarından birisi bu cephededir. Edebiyatı, Filistin ulusal kimliğine ait zengin tarih ve kültür alanlarıyla ilişkilendirerek toplumun hafızasını sürekli taze tutmak isterler. Yani kimlik ve toprağa bağlılık. Bu da Filistin edebiyatının “savaşçı” bir edebiyat olmasına yol açmıştır.
Yine ideoloji, gerek temayı gerekse olay örgüsünü genellikle hedeflenen amaç doğrultusunda şekillendirir, belli olaylara odaklar. Mesaja/amaca odaklandığı için olayların çeşitliliğini ve akışını sınırlandırmak zorunda kalır. İdeolojik çatışmaları belirli bir zeminde tutma zorunluluğu ise olayların, hikâyenin ilerleyişini etkiler.
Türkü yakmak, türküyle yanmak ve türkü okumak. Bu coğrafya insanın kaderidir türküler. Hüznü, sevinci, yoksulluğu, aşkı ve ölümü türkülerle/türkülerde anlatmıştır Anadolu insanı. Bu sebeple türküleri anlamayan bu coğrafyanın insanını da anlayamaz, anlatamaz. Yunus Emre, Karacaoğlan, Ahi Evran gibi nice halk ozanlarını da anlayamaz.
İnsanlar bilimle etkileşmez ki. Sadece bilim insanı ve entelektüeller bilimle etkileşir. İnsanlar teknoloji ile etkileşir. Teknoloji dolayısı ile toplumu şekillendirmede etkilidir. Müslümanlar bilimle hesaplaştı, mesafe koydu ya da eleştirdi. Oysa teknolojiyi hiç sorgulamadan aldı… Sonuçta bireyci ve hazcı olduk. Bunu bize bilim yapmadı. Ama teknoloji yaptı.
Şaban Ali Düzgün ile Gazze Özelinde ‘Tanrı Suskunluğu’ ve Teodise
Gazze’de yaşanan olayları biliyor, acı ve çaresizlik içinde seyrediyoruz. İsrail’in dünyaya yaşattığı kötülük konuşuluyor ve bu tarz zulüm, yıkım ve acı anlarında en fazla dile getirilen şey; Tanrı neden ‘suskun’ ya da bu kadar kötülüğü neden yarattı? Bu minvalde kötülük meselesini nasıl açıklayabiliriz hocam?
Tabiî Kötülük ahlâki bir tanım. İyi veya kötü iki kelimeden birisi ve iyilik ve kötülük ahlâki bir tanım içeriyor. Bu da insanın yaşadığı varlık alanında hem hemcinsleriyle hem kendisi ile hem de doğayla olan ilişkisini tanımlayan bir kelime. Dolayısıyla burada ilişkilerde bir bozukluk var. Bu ilişkide, Allah’ın âlemle olan ilişkisinde bir bozukluk, bir sakatlık yok. Nihayetinde insana gelen buyrukların tamamı insanı belli bir çerçevede tutup onun hem aşırı güç devşirmesiyle çevresine zarar vermesine yönelen hem de kendi varlığını belli ilkeler çerçevesinde daha yetkinleştirmesine olanak sağlayan, kendisine verilen yetenekleri daha yetkinleştirerek ya da kemale erdirerek hem kendi olgunlaşmasını hem de içinde bulunduğu çevrenin yetkinleşmesine katkı sağlaması arzu edilir. Dolayısıyla birinci ilişki; Allah’la insan, Allah’la âlem, Allah’la tabiat arasındaki yukarıdan akan ilişki, Fatiha suresinde tanımlandığı gibi ‘Rabb’ül-âlemin’ ilişkisidir. Yani o Rabb, eğiten, terbiye eden, yönlendiren, oryante eden bir ilişki ahlâkı ile bunu kuruyor. Buradan, ‘Rabb’ül-âlemin’ tanımlanmasından hareket ederek biz Allah’ı mutlak kâmil, mutlak iyi olarak tanımladık metafizikte. Allah mutlak iyidir, kendisinden kötülük sadır olmaz. Aksi takdirde bu ulûhiyete aykırıdır. Şimdi metafizik düşünce bunu böyle kabul etti. Fakat bu Ortaçağ metafiziği bir yerde bir hata yaptı. O hata da kötülük denen olgunun iyiliklerin olmadığı yerlerde çıktığını söyleyerek; kötülüğü iyinin eksikliği olarak tanımlamaya çalıştı. Böylece âlem bir bütün olarak aslında iyidir dedi; mesela esas olan sağlıktır, bir hastalık durumunda bu hastalığınız size kötülük gibi geliyor ama kötülük değildir. O, iyiliğin olmamasıdır, sağlığın olmaması halidir. Kötülüğün bu kadar göreceli hale getirilmesi, nisbîleştirilmesi yani iyiliğe nispetle tanınması, hastalığın sağlıkla kıyaslanmaya çalışılması, bugün geldiğimiz noktada tartışılıyor, kritize ediliyor. Ben de bu kritiğe katılıyorum yani bugün kötülüğün gerçekliği denilen bir şey var, tırnak içerisinde gerçek kötülük denilen bir şey var. Bu belki iblisle belki şeytanla sembolize edilerek yani şeytan ister kendisiyle temsil edilen soyut dünya olsun ister o şeyatin’ül-ins, şeyatin’ül-cin olarak karşımıza timsali dikilen, somutlaştırılan şeytan olsun, temsil ettiği dünya çok açık, kötülüğün hâkim olduğu dünya öyle görece izafî bir dünya değil, bu çok açık. Ne var o dünyada? Katliamlar var, yoksulluk var, eşitsizlikler var. İmtiyazlı gruplar yaratarak insanların bir kısmını açlık sınırının altına itmek var. Bugün en katı halini de yaşıyoruz. Bir devletin sistematik şekilde terör yaratması, bütün çevresini ve bütün dünyayı terörize etmesi… Bu çok açık şekilde kötülüğün temsilidir; iyiliğin eksikliği ya da olmaması hali değil. Burada yapılacak en büyük hatalardan biri; karşıtıyla bir meseleyi ele almak… Karşıt şu; Allah mademki iyidir, o halde nasıl oluyor da bunca kötülüğe izin veriyor? Kötülüğün gerçekliği ya da gerçek kötülük olgusu, Allah ideasını, Tanrı fikrini ortaya koymadan bu kötülüğü bütün gerçekliği ile görmeyi gerektirir, bunu bir defa görelim. Şimdi ateistler kötülük meselesinden hareket ederek güçsüz, kadir-i mutlak olmayan bir Tanrı fikrine varıyor değil mi? Ateistlere şunu desek; bir an Tanrı’nın olmadığını kabul edelim, ne olacak, bütün kötülükler birden ortadan mı kalkacak, savaşlar, açlıklar mı bitecek? Bir şeyin varlığını veya yokluğunu Tanrı fikri ile irtibatlandırarak ele almayı bir etik zafiyet, bir ahlâk sorunu olarak ele alıyorum. İnsanın kendisinin sebep olduğu veya sebep olanları çok açık bir şekilde gördüğü, tespit ettiği bir olayı çözmeye çalışken; bir problemde denklemde olmaması gereken bir rakamı denkleme koyduğunuz zaman sonuç alamazsınız. Dolayısıyla burada yapılan hata, metafizik tartışmalarda yapılan hata, kötülüğün gerçek olduğu fikrini ötelemek oldu. Bunu, iyilik gerçekten aslında hâkimdir ya da sağlık gerçekten hâkimdir yoksa kötülük arızi olarak çıkıyor, iyiliğin yokluğu nedeniyle kötülük var diye düşünmek doğru değil. Dünya kuruldu kurulalı kötülük var; Âdem’in iki oğlu arasında geçen kavga neredeyse insanlığın başına tarihlendirilir ve orada haklı olanın can verdiği görülür.
Aslında insandan beklenen ve bu beklentileri karşılaması için kendisine donatılan yetiler -Kur’an-ı Kerim buna nimet der- akıl nimeti, özgür irade nimeti, fıtrat nimeti, salih amel, iyiye ve kötüye olan eğilimlerin içinden sulha, selamete hizmet edecek eğilimlere rağmen bunları bırakıp da kötülüğe meylettiğinde, bunun bütün insanlık için bir kayıp, insanın da parçası olduğu ateşi harlamak olduğunu görüyoruz. Tarihsel tecrübemize baktığımızda, böyle olduğu için peygamberler sürekli geliyor ve hatırlatıyorlar Kur’an’ın zikir dediği şeyi. Yani kötülük insanın doğasına bağlı olarak ortaya çıkan bir olgu; Allah’ın yaratması falan değil. İnsanın doğasında bu olgu var. Şu soruyu sorabiliriz; hocam, insan sadece iyilik yapmaya kodlanmış olsaydı veya insanın doğasına hastalık kodlanmamış olsaydı! Kelam geleneğimizde şöyle bir tartışma vardır: İçinde yaşadığımız dünya, olması muhtemel dünyaların, mümkün dünyaların en iyisi midir? Bu tartışmada en iyisi olduğunu savunuyor Gazzâlî, Batı düşüncesinde de bu fikri savunanlar var. Ben, bu görüşlerin yanlış olduğunu, gönderilen her bir peygamberin aslında içinde yaşadığımız dünyanın hiç de yaşanması mümkün en iyi dünya olmadığının kanıtı olduğunu düşünüyorum.
Bütün bunlarla dünya, insanın yaşaması için en ideal, en uygun alan olmaktan insan eliyle çıkarıldı. Ve peygamberler sürekli olması gerekeni hatırlatan ilahi mesajla geliyorlar. İnsanın iç dünyası da olması gereken dünyayı biliyor, bilmiyor değil; istiyor ama yapmıyor.
Kötülüklerin hâkim olduğu zaman dilimleri var mesela şu anda bunu yaşıyoruz. Gazzâlî’nin eserlerinden bazılarını okuduğunuz zaman şu şikâyeti görürsünüz: İnsanlık böyle bir zaman görmedi. İnsanlık bu kadar düşmüş olamaz. Batınîlerin estirdiği terörden bahsediyor mesela. Aradan yaklaşık bin yıl geçti, bugün aynı şeyi bizler de diyoruz; insanlık bu kadar düşmüş olamaz. O zaman anlıyoruz ki aslında vicdanı olan her insan mevcudu değerlendiriyor, ölçüyor, biçiyor ve bunun adil olan, merhamet sahibi olan bir Allah’ın elinden çıkmış olamayacağını söylüyor. O zaman soru şu; böyle bir dünyayı kim meydana getirdi? Son iki yüz yıllık tarih için Antroposen çağ deniyor yani insanın, çevresini bildiği hal üzere yeniden var ettiği ve kendine benzettiği dünya, doğallığını bozduğu dünya. Fakat nasıl oluyorsa insan kendi şeytaniliğini devreye sokuyor ve iyi olan Allah nasıl oluyor da bu düzeni bozduruyor ve sahip çıkmıyor gibi topu taca atan bir değerlendirmede bulunuyor. Kur’an-ı Kerim’in şu minvaldeki ifadelerini çok önemserim; ‘umulur ki dönersiniz.’ Kötülüklerden bahsettikten, insan eliyle gerçekleşen trajedilerden bahsettikten sonra Kur’an-ı Kerim, ‘umulur ki dönersiniz’ diyor. Biz biliyoruz ki insan ancak kendi hatasından dönebilir. Allah’ın planladığı bir şey olsa rızası içerisinde, emri içerisinde, bundan benim dönmem mümkün değil. Demek ki buraya insanın özgür iradesi, insanın seçimleri, tercihleri bizi getirdi ve bugün yaşadığımız dünyanın mahkûmlarına dönüştürdü. Ve bu yeni değil. I. Dünya Savaşı’nı, II. Dünya Savaşı’nı düşünün, Haçlı seferlerini düşünün, iki yüz, üç yüz bin kişilik ordular karşılaşıyor. Elli bin kişi, yüz bin kişi ölüyor. Bugün Gazze’ye bir hava saldırısı düzenlendi 180 kişi öldü, biz sadece istatistikleri tutan bir türe dönüştük, istatistik tutan bir tür… Kötülük meselesini tartıştığımız kadar insanın iyiliğini tartışsak, insanın melekî tarafını tartışsak, nasıl daha iyi bir dünya kurabiliriz diye tartışsak? Kant, adalete otorite verilemediği için adalete otorite kazandırılamadığı için adalet otoriteye teslim edildi diyor. İstediği gibi tanımlıyor istediği gibi kullanıyor. Devlet terör estirebiliyor. Ama devlet yaptığı için terörist denilmiyor. Tipik bildiğimiz bir hikâyedir. Bir korsanı yakalamış ve getirmişler Büyük İskender’e, tek gemisi olan bir adam. İskender demiş; sen milletin önünü kesiyormuşsun, bazen karaya çıkıp çapul yapıyor, çalıp çırpıyormuşsun. Adam demiş ki aslında aramızda fark yok, sen de çapul yapıyorsun ben de çapul yapıyorum ama tek gemisi olana korsan, çok gemisi olanlara imparator diyorlar, fark bu! Şimdi bir kişi terör estirince terörist ama devlet bunu yaptığında devlet. Buna hikmet-i hükümet, otorite olmanın, hükmü elinde bulundurmanın hikmeti deniyor. Burada çok temel ilkelere, çok temel prensiplere otorite veriyor Allah-u Teâla aslında, o da şu: Adaleti eğer zedelerseniz, adil olmayan bir dünyanın mahkûmlarına dönüşürsünüz. Mesela başka bir kelime; ‘himaye’ üzerinden bunu tahlil edelim, ‘hamiye’ kelimesi, eğer imtiyazlı gruplar yaratır ve onları himaye ederseniz, sonunda bu (nar’un-hamiye) yakıcı bir ateş gibi döner dolaşır sizi bulur ve yakar diyor ayet. Dolayısıyla otoriteyi Kur’an-ı Kerim verirken, ilkeler üzerinden bir otorite kurmayı ve herkesi o otoriteyle bağlanan insanlara dönüştürmeyi istiyor. Böyle bir dünyada kötülük minimize olacaktır. Kötülüğe açılan alan minimal, iyiliğe açılan alan büyük olacak. Kötülük meselesini tartışırken sürekli Tanrı’yla irtibatını kurma alışkanlığı aslında sıkıntılı bir alışkanlıktır. Onun için iyilikler Allah’tan, kötülükler kendi ellerimizle kazandıklarınızdandır, kendi nefsinizdendir derken Kur’an-ı Kerim, orada kendi/nefs-enfüs kelimesini kullanması çok enteresandır. İyiliklerin Allah’tan olması, doğası gereği Allah kavramının içeriği, iyilikleri kendisinden taşmaya mecburdur. İnsanın enfüsü, nefis dediğimiz şeyi Freud insanın egosu olarak tanımlıyor. O egoyu da ne oluşturuyor; insanın arzuları, korkuları, kaygıları, beklentileri… Dolayısıyla insanın kendi iç dünyasında öyle bir dünya tahayyülü çıkabiliyor ki o tahayyülün önüne çıkabilecek her şey insan için artık bir engeldir ve ortadan kalkması gerekiyor. Yani dolayısıyla bu, insanın doğasının çok iyi ele alınması, kötülüklerin insanî dokusunu iyi incelemeyi gerektiriyor. Ve o dokuyu kontrol altına alabilecek, yönlendirebilecek, geliştirebilecek ilkeler ve prensiplere hayat vermemiz gerekiyor. Ve bugün belki bu söyleşinin en önemli noktası olarak; ilkelere otorite atayıp o ilkelerin otoriteye teslim edilmesinin önünü kapamak gerekiyor.
Hocam insanın büyük acılar karşısında zayıf düşmesinin de getirdiği bir itkiyle bu söyleniyor belki. Tam da burada Mehmet Akif’in, şiirinde canhıraş bir şekilde dile getirdiği; ‘yok musun ey adl-i İlahi’ çığlığı akla geliyor. Bu iç yangınını düşündüğümüzde neler söylersiniz?
Biz Allah’ı tecellileriyle biliriz. Allah önce varlıktır. Bismillah, ‘bismi’ önce bir ismi var ve o isim Allah. Peki, bu Allah nasıl bir varlık? Bu sefer mahiyete geliyoruz; Rahman ve Rahim yani Rahman ve Rahim olmadan önce o onun mahiyetidir. O olmadan önce bir varlığı var. Allah, bir varlık ve sonra bir de mahiyet olarak var. Bu, felsefede bir tartışmadır. Dünya, içinde yaşadığımız evren bir varlıklar alanı mıdır bir mahiyetler alanı mıdır? Vahdet-i vücud der ki; burası bir varlık alanıdır ve hepimiz o varlığın görünümleriyiz. Buna karşı çıkanlar der ki; hayır burası bir mahiyetler dünyasıdır, her bir varlığın kendine has gerçeklikleri vardır. Şimdi Allah bir varlıktır ve tecelli eder, Rahman ve Rahim olarak. Allah’ın tecelli etmesi demek yani onun, bizim gördüğümüz, müşahede ettiğimiz dünyada bu şekilde kendini göstermesi. Allah’ın Rahmanlığı, Rahimliği, adaletli oluşu vs. insan üzerinden tecelli edebilir, bizim yaşadığımız fenomenolojik dünyada. Kozmik sistemden bahsetmiyorum, kozmik sistem de adil bir sistem, her şey boşlukta dönüyor, çekim gücüyle birbirine bağlı sistemler, milyonlarca yıldız… Mükemmel gerçekten. Bizim dünyamıza iniyorsun, çivisi çıkmış yani kozmik sistemdeki mükemmellikte Allah’ın adaleti, merhameti, rahmeti bütünüyle, kemaliyle tecelli etmiş, inanılmaz bir şekilde… Yani insanın dışındaki her şey mükemmel, insana gelindiğinde sıkıntı var, iradesiz varlıklara tecelli eden ilahi irade onları mükemmelleştiriyor; insani iradeye tecelli ettiğinde onları mükemmelleştiremiyor. Neden, çünkü kelam literatürümüz şunu der: İki irade; ilahi irade ve insani irade hiçbir zaman çatışmaz. İnsani irade ilahi iradeye tâbidir. Onun için ‘bizi doğru yola eriştir’ iradesini göstermemiz talep edilir. Peki, bu talebi yerine getirmeyen ne olur, ‘ilahi olanla bağlantım yok’ diyen adamın ilahi olanla bağlantısı olmaz yani bu tamamen insani iradenin kurduğu bir dünya ve bu dünyada Mehmed Akif Ersoy’un ya da inanan insanların, Allah kavramının adalet, merhamet, zalimlerden intikam alan gibi bütün tecellilerin kendinde bittiğini, ondan talep ettiğini bilmesi bekleniyor. Suyu Arayan Adam kitabında Şevket Süreyya Aydemir güzel bir cümle kurmuş, çok etkilendim okuduğumda; Balkanlara yani Rumeli’ye şahin atlar sırtında giden Osmanlı, kağnılar, öküz arabalarıyla çarıksız bir şekilde yurda dönüyordu Balkan bozgununda. Şahin atlar sırtında giden de sensin, kağnı arabalarının sırtında, çoluk çocukla çarıksız şekilde dönen de sensin. Nerede burada Tanrı’nın iradesi? Ne senin oraya gidişinde Tanrı’nın iradesi var ne de dönüşünde; ne zaferinde ne de yenilginde. Bu, insanın kendine biçtiği rol ile alâkalı. Bunu görelim, gerçekçi olmakta fayda var. Kur’an-ı Kerim’de bir mü’min on müşrike bedeldir ayeti var. Ama devamındaki ayette ‘Allah içinizdeki zafiyeti gördü, artık bir mü’min iki müşrike bedeldir’ diyor. Şuraya bakar mısınız, anlıyoruz ki insanın içindeki zafiyet onu bu dünyanın ya yenilen, kötülüklere mahkûm olan nesnesine dönüştürüyor ya da tam tersi Filistin’de olup biten, Gazze’de zulmeden bu adamlar, tarihin en büyük mazlumlarıydı ama şimdi en büyük zalimleri oldular. Yani 1492’de Gırnata düştüğü zaman Müslümanlarla birlikte İspanya’da Yahudiler de öldürüldüler. Ya da kovuldular topraklarından. İşte Nazi kamplarını biliyoruz. Ukrayna’da yüz elli bin Yahudi öldürüldü sonra Polonya ha keza, yani sürülmüş bir millet, mazlum dediğin topluluk bugün dünyanın en büyük zalimine dönüşüyor. Sen buna Siyonist de ya da deme, adamlar kafasında Yahudi kipasıyla Yahudilik satıyor, pazarlıyor. Taha Abdurrahman kitaplarında yeni bir şey söylüyor. Diyor ki Allah ile insan arasındaki en önemli anahtar kelime, öyle iyilikler, kötülükler vs değil; “misak” kelimesidir. Kur’an-ı Kerim misak üzerinden bir analiz yapıyor. Ve bu misak, bana sorarsanız, İsra suresinin ilk sayfasındaki ayetler. Allah’la insan arasında geçen bir anlaşma var orada, diyor ki Allah; siz bu sözleşmeden dönerseniz biz de döneriz. Bunu Yahudilere de söylüyor. Bunu aslında bütün inananlara söylüyor. Sözleşme, Allah’ın taraf olduğu misak.
İşte bizim o kızdığımız Freud, insanın ‘ben’ini, egosunu tahlil ederken diyor ki yaptığınız işlerden sonra ben bunu çevremden etkilendim de yaptım, yok komşum bana böyle dedi, yok şu devletin komplosuna geldim demeyin, kolektif bilinç dışı, dış gerçeklik değil, insana ne yaptırıyorsa kendi iç dünyası yaptırır. Buna sen ister insanın nefsi de ister egosu de ister başka bir şey de ama Freud buna insanın egosu diyor. İnsanın kendi iç dünyasıdır ayağını kaydıran. Kötülük olarak tanımladığımız her şeyi bu gerçeklikte görmek durumundayız.
Allah’ın dilemesi, Allah’ın izin vermesi mevzusu ve Allah neden müdahale etmiyor sorusu bağlamında konu biraz daha açımlanabilir mi?
Kötülük neden vardır?” sorusu ile “Kötülük nereden kaynaklanır ve nasıl önlenir?” sorusu arasında ciddi fark vardır. İkinci soruyu sormak, varlık âleminde kaderini kendi eline almanın ilk adımıdır. Acıyı ve acıya kaynaklık eden kötülüğü yok etmenin yolu, kaderimizle baş başa olduğumuzu ve bu durumun da içinde bir zayıflık değil kudret barındırdığının farkına varmaktır. Kur’an’ın “Kolaylık zorlukla birliktedir.” yaşam ilkesinin insanda yaratmak istediği ilk farkındalık budur. Dini, afyon olarak tanımlayanlar, dinin acıları ortadan kaldırmak yerine bireyi acıyla başa çıksın diye eğittiğini iddia ederler. Dinin acıyla başa çıkabilmesi için bireyleri eğittiği doğrudur. Ahiret inancının ve dünyanın bir imtihan yeri olduğu vurgusunun acıyı dindirmede rol oynadığı da doğrudur. Ama bu inanç, acıların sebeplerini ortadan kaldırma yönünde bir irade geliştirmeye engel değildir. Kötülüğü aşmak, insanın varoluş gayesinin bir parçasıdır. Burası tam da şu sorunun yeridir: Acısız ve ıstırapsız bir yaşam için Allah insanlardan ne talep etmektedir? Bu soruyu daha da açacak olan soru ise şudur: Yaşamımızda, ilahi olan ‘biz’i, biz ‘ilahi olan’ı nasıl görüyoruz? Onun biz insanlardan yapmamızı beklediklerini biz de O’ndan mı bekliyoruz? Onun sonsuz kudret sahibi olduğunu vurgularken, acaba beklentilerimizin gerçekleşmesini garanti altına alan bir garantici gibi mi davranıyoruz? Ve de sebebi olduğumuz acıların sonuçlarından Allah’ı sorumlu tutmak ne kadar ahlâkidir? Unutmamak gerekir ki insanın Allah’tan istekleri/duası kadar Allah’ın da insandan istekleri var. Bir çocuk refleksiyle insan her şeyi Allah’tan diler ama Allah’ın kendisinden dilediklerini hiç hatırlamaz. İnsan, yaşamı kendisinin inşa ettiği bir şey olarak değil de bir ganimet olarak görme hatasından vazgeçmelidir. Hayat, onu bizzat tecrübe edenler aracı kılınarak yeniden inşa edilmektedir.
“Allah’ın kulu, Allah’ın koludur” veciz sözü tam da bu durumu özetlemektedir. Aslında Allah’a iman/güven duyma Allah’ın yaşamımıza sessizce giriş anıdır. Sessiz ama son derece etkin… Unutmamak gerekir ki “Allah’ın sessizliği öyle hissedilen bir şeydir, öyle olan bir şey değil.” Olan bir şeye yüklenen anlam, insanı yeni bir amaç için harekete geçirmektedir. Hayatın anlamı, onda gerçekleştirilmek istenen amaçların toplamıyla ortaya çıkar. Sıfır anlam, sıfır amaç demektir. Öte yandan, Allah’ın yardımı bir zorunluluk değil lütuftur. Herhangi bir zorluk durumunda Allah insana yardım etmek zorundaymış beklentisine girmek yanlıştır. Bir yetişkin gibi, hayatı tek başına kotaracak bir yeterliğe sahip olmak ve öyle davranmak gerekir. Unutmamak gerekir ki, başımıza gelen olaylar olup bittikten sonra artık engelleyemeyiz, ama bizi etkilemelerini engelleyebiliriz. “…İnsanlar kendi iç dünyalarını değiştirmeden, Allah onların durumunu değiştirmez.” ayeti, olup biten karşısında Allah’ın lütuf ve inayetini talep eden insanın önce kendi iç dünyasının ayarlarını düzenlemesi gerektiğini bize hatırlatmaktadır. Düşüncelerimiz ne ise hayatımız da odur. Hayatımızı değiştirmek istiyorsak düşüncelerimizi değiştirmeliyiz.
İmtihanların hem ferdi hem içtimai hayatta neticeleri oluyor. Bizim kendi küçük dünyamızda yaşadığımız hadiseler dahi aslında büyük tablonun bir parçası. Dolayısıyla yaşadıklarımız, takındığımız tavırlar aslında halka halka çevreye yayılıyor.
Başka insanların yaşamına olumlu ya da olumsuz nasıl dokunduğudur. İnsan hayatta hep başkalarıyla vardır. Hiçbir şey sadece kendisi için var değildir. Hiçbir ırmak kendi suyunu içmez, hiçbir ağaç kendi meyvesini yemez. Bu doğallığı bozma hastalığı, en ağır hâliyle maalesef insan türünde seyretmektedir. Kötülüğü çoğu zaman kötülük olduğunun bile farkına varmadan işleyen bir türe dönüştük. Bu tam da kötülüğün sıradanlığı denen durumdur.
Kur’an-ı Kerim’e baktığımızda kötülerin çok, iyilerin az olduğunu görüyoruz, yine kötülüğün sepici, bulaşıcı bir yanının olduğu, haliyle iyiliğin kötülük karşısındaki zafiyeti mi denir ya da iyiliğin görece güçsüzlüğü mü denir, bundan kaynaklanan bir olumsuz durum ve sonuç var. O zaman kötülüğün ve iyiliğin mahiyetinin bilinmesi, ortaya konması ve buna göre bir farkındalık bilincinin olması mı gerekiyor insan için?
Kur’an-ı Kerim, insan için ‘biz ona iki yolu da gösterdik’ der. Burada iyi olmak da çok kolay değil, kötü olmak da çok kolay değil aslında. Şöyle düşünün bir insan adam öldürür, hırsızlık yapar ve yaptığı işten dolayı vicdanı onu rahat bırakmaz. Dostoyevski’nin Raskolnikov karakteri gibi. Adam önce çok normal gibi görür bunu, çok kötü birisini toplum yararına ortadan kaldırdığını düşünür. Fakat vicdanı onu rahatsız eder ve suçunu itiraf etmeye kadar götürüyor. Şimdi bu çok iyi fakat adam bunu çok normal bir iş gibi meşrulaştırıyor. Yani bakınız insanın en büyük çeldiricisi meşrulaştırmak. Rasyonalize etmek en büyük şeytani yeti. Çaldım ama sor bakalım niye çaldım? Şener Şen’in filminde vardır; aldattım ama sor bakalım niye aldattım? Adamı dinliyorsun, diyorsun ki ne kadar fedakâr bir adammış, oysa bu rasyonelleştirme aynı zamanda kötülüğü sıradanlaştırıyor. Bu sıradanlaşmada bazen kişi devletler adına kötülük yapıyor ve burada sadece kötülük yaptığını düşünmüyor, tam tersine büyük bir mükâfat bekliyor. Bazen din adına bunu yapabiliyor. Dolayısıyla kötülüğün izafi bir kötülük olması, bir şeyle ilintilendirilerek tanımlanmasından bizim vazgeçmemiz lazım. Öldürmek kötüdür, devlet adına da öldürsen kötüdür din adına da öldürsen kötüdür. Kimi öldürebilirsin? Kur’an-ı Kerim’e göre kısasa kısas; öldüren adamın öldürülmesi… Bunların da tarihsel koşulları var, bir kabilenin üç üyesi sizin kabilenizden birini öldürürse Araplar katilin kabilesinin tamamını kılıçtan geçirme hakkını kendinde görüyordu. Kur’an-ı Kerim bunu sınırlandırdı ve kısasa kısas yani öldürülene karşı öldüren, bütün kabile değil, dedi. Tarihsel olarak böyle anlatılır. Ama öldürmenin, savaşın, rasyonalize edilecek, makûl hale getirilecek bir tarafı yok. Kur’an-ı Kerim söylüyor; savaş size zorunlu hale geldi, niye çünkü saldırılıyor size ama bilin ki o kerih/çirkin bir şey. Zor değil, adı üstünde kerih, çirkin. Çünkü savaşta öldürme var, savaşta sürgün var, yerinden, yurdundan olmak var, görüyoruz işte, trajedi bu! Dolayısıyla bir insan, insani tarafını bastırmayacak, insani tarafı vicdani tarafı. Kötülük, ne adına, kim adına olursa olsun, izafi olarak tanımlanmamalıdır, dine, devlete bağlantılanarak tanımlanmamalıdır. Kötü gerçektir. Öldürmek gerçektir ve kötüdür, kim adına olursa olsun. Bu gerçeklikle insanlar buluşacaklar ve bir empati kuracaklar. Suriye’ye bakalım, Irak’a, Afganistan’a, Filistin’e ve Gazze’ye… Kanın, gözyaşının olduğu her yerde bu bahsettiğim meşrulaştırma var. Devletin kendini savunma hakkı vs var. Meşrulaştırılıyor. Kargalar güler buna, sen günde yüz kişiyi, iki yüz kişiyi öldüreceksin ve diyeceksin ki bu, devletin savunma hakkı. Kavramların içi boşaltılıyor. İlkelere otoriteyi bizim transfer etmemiz lazım, Kant’ın cümlesi muhteşem. Dediğini tekrar hatırlayalım. Biz adalet kelimesinin kendisine otorite vermek istedik ama veremediğimiz için adaleti otoriteye teslim ettik diyor. Şimdi bunu diyen adam aynı zamanda Ebedî Barış Üstüne Felsefi Deneme isimli kitabında dile getirdiği üzere bu insanın kumaşı buysa, önümüzdeki şu kötü odundan, ahşaptan nasıl çok mükemmel bir ürün çıkmazsa böyle bir insandan da iyi bir insan çıkmaz ve dolayısıyla da ebedî barış olmaz diyor. Şimdi peki, insanı kötü yapan nedir, kendi egosu mu? Kur’an-ı Kerim burada şunu görmemizi sağlıyor; mü’min de olsa bir insanın kötü olabilmesi, kötülüğe meyyal olması mümkün, hem kendi egosundan hem toplumsal çevreden kaynaklı olarak insanın kötülüğe evrilmesi mümkün. Bunu Gustav Jung, insanın gölge tarafı, insanın kendisine bile karanlık tarafı olarak adlandırıyor. Bunu Jung bir insan için dedi ama ben bunu bir Müslüman topluma da transfer edebilirim. Bir Müslüman toplum, bir Müslüman devletin karanlık bir tarafı ortaya çıkabilir, Yahudi bir devletin de karanlık tarafı ortaya çıkabilir, çıktı. Düşünebiliyor musunuz, bu kadar peygambere sahip olan bir ırk hiç mi eğitilmedi, hiç mi bir şey almadı Allah aşkına. Diyeceksiniz ki Allah’ın peygamberlerini öldüren bir kavimden bahsediyoruz hocam.
Genel olarak Yahudi zihniyetinin insanlık için kötü bir prototip olduğu söylenebilir mi?
Yahudilik, bir ırk olarak değil, bir zihniyet olarak kendinden başkasına hayat hakkı tanımamak, kendisini merkeze koyarak herkesi çeperlere itmek, eline fırsat geçtiğinde paylaşmamak, tam tersine kimin elinde ne varsa yağmalamak, almak Yahudi zihniyetinin tipik gösterimidir. Bu adamlar Musa (a.s) ile beraber Mısır’dan çıkarken kendilerine emanet edilen altınları sahiplerine vermeden alarak kaçtıkları için Tih Çölü’nde kırk sene sürgün yaşadılar denir. Yani adamlar kendilerine emanet edileni, nasıl olsa bunlar bize zulmettiler, haydi alıp bunları gidelim diyecek kadar fırsatçı, alçak adamlar anlatabiliyor muyum? Bu Yahudi zihniyetidir, bunu kim yaparsa bu zihniyetin adamıdır. Yani bunu yapan bir Hristiyan da olabilir sosyalist de olabilir. Yahudi değil diye Stalin bundan daha mı az yani, Mussolini bundan daha mı az yani?
Bahsettiğiniz gibi bunu da meşrulaştırdıkları için bir hak olarak görme durumu var değil mi?
Adam bana zaten zulmetmiş, bu benim hakkım diyor, niye vereyim parasını. Hayır, emanet emanettir. Yani şimdi beni orada üzen, ilahi olanla, ilahi mesajla irtibat kurmuş olan, tarihinde bu kadar peygamber öğretisi olan bir milletin, kendi kültürü olan bir milletin, kendi yazılı metinleri olan bir milletin, kendi akil adamları ortaya çıkıp da demez mi ya bir durun?! Normalde politik dilde şöyle bir ilke vardır. Etnik olarak, dini olarak ortaya çıkan sorunları, etnik dili, din dilini kullanarak çözemezsiniz, onları aşan politik yani uzlaşmayı deneyen bir dil gerekir size demeleri gerekir. Uzlaşı için bu kadar kötülüğün, bu kadar zulmün olduğu bir yerde politikadan bu bekleniyor fakat işin enteresan tarafı dünyada politik dil zıvanadan çıktı. Yani kendi stratejilerine teolojiyi de Allah’ı da alet etmiş vaziyetteler. İsrail’i yönetenler -bilmiyorum ama- belki de dinle imanla hiçbir alâkaları olmayan, tamamen seküler, faşist tiplerdir. Dolayısıyla burada dinlerin de aslında kendilerini bu kötülük meselesiyle alâkalı olarak ne kadar etkili ya da etkisiz eleman oldukları konusunda bir sorgulamaya tâbi tutmaları lazım. Salt metin değil mesele, yani elimizde Kur’an-ı Kerim’in ayetlerine referansta bulunarak yüzlerce ayet sıralasak bu kötülük durmaz. Bu ayetlerin vücut bulduğu kuruluşlar, bu ayetlerin harekete geçirdiği kamu otoritesi, uluslararası kuruluşlar işlevsiz, İslam Konferansı Teşkilatı, Körfez İşbirliği Teşkilatı, Arap Birliği, enteresan değil mi? Bu yeni de değil işin kötü tarafı, Haçlılar Kudüs’ü işgal ettiği zaman Fatımî Devleti Haçlılara destek çıkıyordu, ben o kadar söyleyeyim size. Görüyor musunuz tarihi, enteresan bir şekilde aynı aktörlerle, kötü aktörlerle kötü bir geleceği her zaman insanlara maalesef yazdı. Burada dinlerin etkisi de minimal duruyor yani şu anda, daha çok kötüyü tartışacağız gibi duruyor. Yüzlerce yıl sonra bile bunu konuşacağız gibi duruyor maalesef.
İnsan iyiliklerle de kötülüklerle de imtihan ediliyor. İyilikler başına geldiğinde: “Acaba neden böyle oldu, bu nimet nasıl oldu da beni buldu?” sorusu sorulmuyor genellikle, hatta şükrü bile eda edilmiyor. Fakat insan kötülüklerle karşılaştığında: “Yine mi ben? Neden ben?” soruları sökün ediyor. Hocam insanın burada imtihanı nasıl anlaması ve nasıl bir tavır takınması gerekiyor?
Bu meseleyi ‘olgu’ – ‘değer’ ilişkisi bağlamında görmek gerekiyor. Hastalık üzerinden gidelim. Kendimizde veya sevdiğimiz bir insanda kötü bir hastalığın nüksettiğini düşünelim. Bu olgudur. Kur’an, bu olguyu, olgu olarak bırakmayıp ona bir ‘değer’ yüklüyor ve imtihan adını veriyor. İmtihanın en önemli unsuru, Allah’ın kendine de bir rol atamasıdır. Kansere yakalanan birinin kansere yakalanma sürecinde genetik stoku, içinde yaşadığı çevresel koşullar vs. rol oynar ve sonunda başına ‘kötü’ bir hâl gelir. Mal ve can kaybı gibi kötü olarak tanımlayabileceğimiz olayların birer imtihan olarak ‘değer’lendirilmesi gerçekten ilginçtir. İlahi irade, böyle bir kötülüğü insan için planlamadığına göre, zira Allah’ın kötülüğü irade etmeyeceği tartışmasız kabul edilen bir ön kabuldür, neden sizi böyle trajedilerle imtihan ederiz demektedir? Allah, insanın yaşadığı bu trajediyi bir ‘imtihan’ veya ‘ibtilâ’ olarak adlandırarak kişiyi rehabilite etmek istemekte ve insandan da bunun kabulünü talep etmektedir. Hastalığa isyan, bundan Allah’ı sorumlu tutup inkâr gibi reaksiyonlar, Allah’ın hastaya destek talebinin reddi anlamına gelir. Bu örneği, bizi sıkıntıya sokan bütün olaylarla ilişkili olarak düşünebiliriz. Hayatı tek başımıza götürmediğimizi, insani ve ilahî her türlü desteğe ihtiyaç duyduğumuzu kabul etmek, bu imtihanın ilk başarılı adımıdır. İmtihan vurgusu hem acıyı dindirmeye yöneliktir hem de bu acının bir daha yaşanmaması için bir irade geliştirme talebidir. Bu travmalarda insanın en fazla ihtiyacını duyduğu şey bir destek ve daha da önemlisi bir umut ışığıdır. İlahi olanın ‘imtihan’ değerlemesi, bir destek açıklaması ve umut ışığının varlığının işaretidir. En yoğun umut hâli olarak duanın da bu bağlamda okunması gerekir. Zira dua, zorunluluklardan kurtulmayı arayış yoludur. Zorunluluklara boyun eğen kişi, duasını duyacak ve cevap verecek bir muhatap yoksunluğu içindedir. Tanrı’dan yoksun olduğu için olabilirliklerden de yoksundur: İsteyeceği, iradesine konu edeceği bir seçenekler yelpazesi bulunmamaktadır. İşin en temel ve önemli olan kısmı ise Allah’tan yoksun olması dolayısıyla ortada dua edecek insanın da kalmamış olmasıdır. Dua edebilen bir varlık, zorunluluktan sıyrılmıştır. Zorunluluktan sıyrılmak Allah’la kurulan bağ vasıtasıyla umuda ulaşmanın ve umutsuzluğu aşmanın bir yoludur.
Çok teşekkür ederiz hocam ağzınıza sağlık.
Ben teşekkür ederim, selametle.
İlgili Yazılar
Peren Birsaygılı Mut İle Filistin ve Direniş Edebiyatı Üstüne
Filistin edebiyatı, düşmanlarının varlığını dahi inkâr ettikleri bir toplumu vurgular. En önemli hedefi, hafızayı sürekli canlı tutmaktır ki Siyonist siyasi ve kültürel uygulamaların en önemli hedefi unutturmayı başarabilmektir. Filistin’de edebiyatın en büyük kavgalarından birisi bu cephededir. Edebiyatı, Filistin ulusal kimliğine ait zengin tarih ve kültür alanlarıyla ilişkilendirerek toplumun hafızasını sürekli taze tutmak isterler. Yani kimlik ve toprağa bağlılık. Bu da Filistin edebiyatının “savaşçı” bir edebiyat olmasına yol açmıştır.
Mehmet Öz ile Edebiyatta, Romanda İdeolojik Tasvirler ve Çizimler Üzerine
Yine ideoloji, gerek temayı gerekse olay örgüsünü genellikle hedeflenen amaç doğrultusunda şekillendirir, belli olaylara odaklar. Mesaja/amaca odaklandığı için olayların çeşitliliğini ve akışını sınırlandırmak zorunda kalır. İdeolojik çatışmaları belirli bir zeminde tutma zorunluluğu ise olayların, hikâyenin ilerleyişini etkiler.
Dursun Çiçek ile Türkünün Ötesi Neşet Ertaş Üzerine
Türkü yakmak, türküyle yanmak ve türkü okumak. Bu coğrafya insanın kaderidir türküler. Hüznü, sevinci, yoksulluğu, aşkı ve ölümü türkülerle/türkülerde anlatmıştır Anadolu insanı. Bu sebeple türküleri anlamayan bu coğrafyanın insanını da anlayamaz, anlatamaz. Yunus Emre, Karacaoğlan, Ahi Evran gibi nice halk ozanlarını da anlayamaz.
Enis Doko ile Bilim ve Bilimsel Kavramların Manipülasyonu Üzerine
İnsanlar bilimle etkileşmez ki. Sadece bilim insanı ve entelektüeller bilimle etkileşir. İnsanlar teknoloji ile etkileşir. Teknoloji dolayısı ile toplumu şekillendirmede etkilidir. Müslümanlar bilimle hesaplaştı, mesafe koydu ya da eleştirdi. Oysa teknolojiyi hiç sorgulamadan aldı… Sonuçta bireyci ve hazcı olduk. Bunu bize bilim yapmadı. Ama teknoloji yaptı.