Müslüman gelenekte Hz. Muhammed’in tutum ve davranışlarını (sünnet) sonraki nesillere doğru biçimde aktarabilmek için yoğun bir çaba harcanmıştır. İslâm’ın ortaya çıktığı döneme ışık tutan tarihî malzemeye bakıldığında bu, rahatlıkla gözlemlenebilir. “İslâmî Metinler” olarak da adlandırabileceğimiz bu kıymetli miras, özellikle Kur’ân-ı Kerîm ve bunun dışında kalan rivâyet malzemesini kapsamaktadır. Günümüzde tarihî şahsiyeti hakkında en fazla yazılı malzeme bulunan kişinin/kişilerden birinin Hz. Muhammed olduğunda şüphe yoktur. Bu durum, araştırmacılara, tarihî süreçte kaçınılmaz olarak ortaya çıkan birbirinden farklı Hz. Muhammed tasavvurlarının -belirli ölçüde de olsa- sağlamasını yapabilme imkânı sunmaktadır.
İslâmî metinler, keşfedilmeyi ve tetkik edilmeyi bekleyen binlerce tarihî hadiseyi mündemiçtir. Malum olduğu üzere bir metnin anlaşılabilmesi, yalnızca onun literal anlamını öğrenmekle sınırlı bir süreç değildir. Anlama sürecine bir o kadar da okuyucunun metne yaklaşma niyeti ve ilgili metni kavrayabilecek bir entelektüel donanıma sahip olup olmadığı da etki etmektedir. Çağdaş dönemde hermenötik metot hakkında yazılan eserlerde bu mevzu, özellikle dinî metinlerin anlaşılması cihetinden detaylı biçimde işlenmektedir.[1]
Müslüman gelenekte Hz. Muhammed’in hayatı ve davranışları hakkında bilgi veren tarihî verileri dinî metinler olarak okuma eğilimi hâkimdir. Bu durum, okuyucuyu metinlerden kural koyucu/normatif hükümler çıkarmaya yöneltmekte; sahip olunan dinî anlayışa göre de metinlerden çıkarılan anlamlar farklılık arz etmektedir. Bu bağlamda ideolojik ön kabullerle dinî metinlere yaklaşan bir gayrimüslimle Müslüman okuyucu arasında daha nesnel olan anlama ulaşma imkânı bakımından çok fark olduğu söylenemez.
İslâmî metinlerin anlaşılması sorunu, metinlerin yapısıyla da yakından alâkalıdır. Bir metnin yaslandığı tarihî bağlam hakkında ne kadar malûmat mevcutsa delalet ettiği anlamı tespit etmenin de o oranda kolaylaşacağı tahmin edilebilir. Örneğin günümüzde kime ait olduğu ve hangi bağlamda dile getirildiği bilinen bir sözün, deşifre edilerek yazıya geçirilmiş hâlini anlamada yaşanacak güçlükle önceki asırlara/dönemlere ait ve yukarıda sayılan bağlam bilgisinden belirli ölçüde yoksun bir metni anlamak eşit olmayacaktır.
Mevzubahis olan İslâmî metinlerin anlaşılması olduğunda çağdaş okuyucuyu çok zor bir sürecin beklediği söylenebilir. Zira ilgili metinler, çoğu kez bağlam bilgisinden yoksun ya da ait olduğu tarihî hadiseyle ilişkisi koparılmış ve deforme olmuş bir biçimde tedavüldedir. Kur’ân’ın apaçık olduğu, dolayısıyla haricî bilgilere ihtiyaç duymaksızın nesnel anlamlarını okuyucuya açacağı yönündeki romantik yaklaşımlar dikkate alınmazsa bu metinlerin anlaşılabilmesi için dil ve tarih cihetinden kapsamlı bir tetkike ihtiyaç duyulduğu ortadadır.
Kanaatimizce günümüzde Müslüman toplumların karşı karşıya olduğu en önemli krizlerden biri dinî metinlerin anlaşılması ve yorumlanması sorunudur. Bu metinlerin çağdaş dönemde nasıl anlaşılması ve yorumlanması gerektiğine dair üç farklı yaklaşımdan bahsedilebilir. Bunlardan ilki, muhafazakâr bir tavır takınmayı tercih etmekte ve metinlerin anlaşılmasında gelenekte bir otoriteye dayanan anlamları diğerlerine öncelemeyi tercih etmektedir. İkincisi Luthercilikte “sadece Kutsal Kitap” anlamına gelen “Sola Scriptura” doktrinine benzer biçimde “Sadece Kur’ân metni” diyen, İslam’ın anlaşılmasında Kur’ân metnini diğer metinlere önceleyen yaklaşımdır.
Bu yaklaşımı tanımlamak için kaynaklarda daha çok “Kur’âncı” ya da “Meâlci” nitelemeleri kullanılmaktadır. Bunların, dinî metinlerin anlaşılmasında bazı farklı eğilimlere sahip olmakla birlikte İslâm’ın anlaşılmasında Kur’ân metninin esas alınması gerektiği ortak paydasında birleşen grupları tanımlamak için yeterli olmadığı açıktır. Bunun en önemli nedeni bu şahıslar ve grupların söz konusu nitelemeleri sahiplenmiyor oluşudur. Bundan mütevellit çalışmada ilgili gruplar “Kur’ân metnini önceleyenler” olarak tavsif edilecektir. Zira bu grupların bir kısmı Kur’ân metni dışındaki tüm tarihî malzemeyi reddederken, bazıları daha esnek bir tutum sergileyebilmektedir. Öte yandan “Kur’âncı” tabiri kendisini Müslüman olarak gören her kişi ya da grubun iftiharla hüsnükabul göstereceği bir tanımlamadır.
Kur’ân’ın hem mevsukiyet hem de bilgi değeri açısından diğer metinlerden ayrıcalıklı görüldüğü bu bakış açısına göre, her türlü sorunun çözümü Kur’ân metninden hareketle elde edilebilmekte; dolayısıyla Hz. Muhammed’i ve dolayısıyla İslâm’ı anlamak için nakledilen diğer metinlere müracaat etmeye pek gerek kalmamaktadır. Bu tercih çok sayıda tarihî verinin (hadis, siyer rivâyetleri vd.) Kur’ân’a, İslâmî ilkelere ve akla uymadığı gerekçesiyle tetkik edilmeye ihtiyaç duyulmaksızın kolaylıkla reddedilmesine kapı aralamaktadır. İlk gruptakiler metinlerin gelenekte doğru anlaşıldığı ön kabulüyle hareket ederken ikincisine mensup kişi ve gruplar Kur’ân âyetlerinin mutlak nesnel anlamlarına malik oldukları iddiasındadır. Dolayısıyla ilk iki yaklaşımın, metinleri ağırlıklı olarak öznel yargılardan hareketle okuduğunda şüphe yoktur. Bu da birçok mevzunun eksik ya da yanlış anlaşılmasına yol açmaktadır.
Üçüncü yaklaşım bu metinlerin tümünün Hz. Muhammed’in hayatı ve mesajı açısından çok önemli bilgiler ihtiva ettiğini savunmaktadır. Bu yaklaşıma göre anlaşılmaya konu olan metinle ilişkili tüm tarihî verileri dikkate alan kapsamlı bir tetkik yapılmadıkça alelacele bu verileri geçersiz saymanın ya da literal anlamları ve gelenekteki yorumlarıyla yetinerek bunları tartışmasız doğrular olarak görmenin geçerli bir nedeni olamaz. Bu son yaklaşımı daha çok akademik düzeyde ilmî faaliyet yürüten araştırmacıların takip ettiğini söyleyebiliriz.
Üçüncü yaklaşımı diğer ikisinden ayıran en önemli yön, metinlerin tetkik edilme aşamasında öznel yargıların etkisini mümkün olan en asgari düzeye indirmeye çalışmasıdır. Başka bir deyişle bu yaklaşımda veri analizine dayalı bilimsel metotlarla metinlerin yaslandığı tarihî bağlama en yakın surette anlaşılması gayesi güdülmektedir. Hiçbir anlama çabası mutlak nesnellik vadedemez. Bundan dolayı amaç, öznellikten tamamıyla arındırılmış bir anlama faaliyeti değil, imkânların elverdiği ölçüde en nesnel olan anlama ulaşmak olmalıdır. Bu, dinî metinlerin tetkik edilmesinde de gözetilmesi gereken bir ölçüdür.
Bu kısa girişten sonra yukarıda özetlemeye çalıştığımız İslâmî metinlerin anlaşılma sorununa dair farklı yaklaşımları son dönemde sosyal medya vd. mecralarda popüler olan bir mevzuyu izah etmeye çalışarak müşahhas hâle getirmenin faydalı olacağını düşünüyoruz. Çalışmamızın başlığından da anlaşılacağı üzere mesele medyada “sümük-ü şerif” tabiriyle şöhret bulan, Mustafa İslamoğlu’yla Cübbeli Ahmet (Ahmet Mahmut Ünlü) arasında yaşanan polemiğe dayanmaktadır.
1. Sümük-ü Şerif Tabirinin Ortaya Çıkış Serüveni ve Delâlet Ettiği Anlam
Sümük-ü şerif tabiri, tespit edebildiğimiz kadarıyla ilk olarak Mustafa İslamoğlu tarafından kullanılmıştır. İslamoğlu’nu bu tabiri kullanmaya iten sebep, muhtemelen Cübbeli Ahmet ve temsil ettiği çevrenin tasavvufî bir geleneğe yaslanmasından ötürü Hz. Muhammed’in abdest suyu, sümüğü, tükürüğü, teri, saç ve sakal teli, kanı ve idrarıyla teberrükte bulunulduğuna dair rivâyetleri anlama ve uygulama biçimidir.
Nitekim İslamoğlu’nun bir konuşmasında
“Allah Resulü’nün en büyük sünneti olan Kur’ân’ı yaşamak dururken, sümük-ü şerif, sidik-i şerif, bilmem neyi şerif, naʿl-i şerif diye pazarcılık yapmak uydurulmuş dindir.”
[2] ifadesini kullanması bu tespitimizi desteklemektedir. Dolayısıyla mesele her ne kadar “sümük-ü şerif” tabiri üzerinden şöhret bulsa da burada İslamoğlu’nun “Hz. Muhammed’e ve sahâbeye bu türden davranışların nispet edilmesine ve bunların zaman zaman dinî istismarlara kapı aralamasına topyekûn bir itiraz”da bulunduğunu söylemek mümkündür. Mevzu hakkında Cübbeli Ahmet’e başka araştırmacılar tarafından da benzer tepkiler verilmiştir.[3]
Cübbeli Ahmet’i istisna tutacak olursak, konuya dair değerlendirmede bulunan isimlerin hiçbiri tartışmanın dayandığı rivâyetin içeriği, bilgi değeri ve nasıl anlaşılması gerektiğine dair bir izah çabasına girmemiştir. Kur’ân metnini önceleyen perspektiften yaklaşan bazı araştırmacılar, bir tür metin tenkidi işleterek tetkik etme ihtiyacı duymadan ilgili rivâyetteki anlatımı reddetmektedir. Bu bakımdan İslamoğlu ve Cübbeli Ahmet’e tenkit yönelten diğer isimlerin “Kur’ân metnini önceleyenler” grubuna dâhil edilebileceğini söyleyebiliriz.
Bu mevzuda muhafazakâr bir tutum sergilediği anlaşılan Cübbeli Ahmet’in tartışmaya dâhil olma biçimi ve verdiği tepkiye bakıldığında, sümük-ü şerif tabirinin mantûkunu sahiplenmezken, mefhumuna olumlu yaklaştığı görülmektedir. Burada Cübbeli Ahmet’in açıklamalarını özetlemek yerinde olacaktır. Cübbeli Ahmet, 13 Şubat 2016 tarihli vaazında önündeki yazılı bir metinden hareketle İslamoğlu’nun kendisine atıfla sümük-ü şerif tabirini kullanmasına tepki gösterdikten sonra şunları söylemektedir:
“Sümük-ü şerif, sümük-ü şerif! (İslamoğlu) Ne diyor yani? Efendimiz’in (s.a.v) burnundan bir şey çıkarsaymış, (cemaate hitaben:) biz ona şerif der miyiz? Der miyiz şerif? Biz deriz. Burnundan çıkan bir şey şerefli midir? Şereflidir. Sahâbe-i Kirâm ne yapıyorlardı? Burnunu sümkürdüğü zaman (s.a.v) bütün sahâbe üzerlerine sürerler böyle (nasıl sürdüklerini gösteriyor) bereket için. Sen Buḫârî’ye inanmıyor musun? Kur’ân’dan sonra en sağlam kaynak. Hadisin ağababası. Buḫârî’de ne diyor: ‘كَادُوا يَقْتَتِلُونَ عَلَى وَضُوئِهِ’ (Bir abdest aldığı zaman abdest suyu üzerlerine değsin diye birbirini öldürecek kadar!) (Cemaate hitaben) Hani şimdi Ḥaceru’l-Esved’in başında izdiham nasıl? Ḥaceru’l-Esved’de nasıl birbirini eziyorlar? Aynı öyle birbirini eziyorlardı. Hatta abdest suyundan üzerine değmeyen değenden, nemliliğinden, serinliğinden eline sürerek ondan ona, ondan ona gidiyorlardı. Sahâbe buydu. Ve ne zaman sümkürse diyor Buḫârî’de, yani sahâbe bunu naklediyor hemen üzerlerine şifa niyetine sürerlerdi.”[4]
Cübbeli Ahmet, “sümük-ü şerif” ifadesinin kullanımını doğru bulmamakla birlikte açıkça Hz. Muhammed’in burnundan çıkan sümüğü, tüm sahâbenin kapışarak üzerlerine sürdüğünü ileri sürmektedir.
Bu tutumu nedeniyle sosyal medya mecralarında bu tabiri ilk olarak Mustafa İslamoğlu’nun tenkit maksadıyla kullandığı göz ardı edilmekte ve sümük-ü şerif ifadesini bizzat Cübbeli Ahmet’in dolaşıma soktuğu zannedilmektedir.[5]
Cübbeli Ahmet’in, bu tabiri reddetmekle birlikte İslamoğlu’nun tenkit konusu yaptığı Hz. Muhammed’in sümüğüyle teberrükte bulunulduğuna dair kanaatini açık yüreklilikle savunmasına dair kendi YouTube hesabında “Terbiyesizce Yapılan Sümük-ü Şerif Yalanı” başlığıyla yayımladığı video da çalışmamızda işaret edilmesi gereken önemli ifadeler içermektedir.
Cübbeli Ahmet, Habertürk TV’de Gazeteci Nevzat Çiçek’in konuğu olarak katıldığı bir yayından alınmış bu kesitte, sunucunun “Hocam şimdi bu şeyle ilgili özellikle sümük-ü şerif mi deniyor, ne deniyor?” diye sorması üzerine şu ifadeleri kullanmaktadır:
“Öyle bir şey denmiyor, İslamoğlu dedi bunu ya. Ha nedir o mesele. Resulullah (s.a.v) Efendimizin burnundan çıkan şeye sümük-ü şerif diye bir şey çıkarttı. Sümük-ü şerif diye bir şey denir mi ya?! Yani, bu Buḫârî hadisidir. Ama adamlarda Buḫârî, muḫârî, sahâbe yok. İslamoğlu ‘Üç Muhammed’ kitabında diyor ki ‘Peygamber sahâbeden rahatsızdı.’ diyor; çok kabaydılar, diyor. Ya kime diyor biliyor musunuz? Hudeybiye’deki ağacın altında biat edenlerden bahsediyor. Çünkü o hadis Hudeybiye’de gerçekleşti. Efendimiz abdest alıyordu, anlaşma imzalamak için müşriklerden bir heyet gelmişti. Bu sahâbenin Efendimize düşkünlüğü. Abdest alıyordu ya, abdest alırken sularını kapışıyorlardı. Abdestten dökülen suları üzerlerine değdirmek için. Sahâbe bu ya, bütün sahâbe cumhur-u sahâbe, Ebubekir, Ömerler bunların hepsinin gördüğü yerde, Rıdvan şecere ehli. Bin beş yüz kişi bir anda bir insandan bir şey alamaz. Üzerinden o alıyordu, o onun ıslaklığından, bir diğeri onun ıslaklığından böyle üzerlerine sürüyorlardı. Bereket, bunun adı teberrük, bereketlenmek. Buḫârî bu, Buḫârî olmasa şimdi diyecek yine uydurma, hurafe konuşuyor. Bu gibi konularda zayıf hadis bile söylemem. İlla esaḥḥuṡ-ṡaḥîḥ olacak. Resulullah tükürse hemen alıyorlar, üzerlerine sürüyorlardı. Burnundan bir şey çıksa (s.a.v) üzerlerine sürüyorlardı.”[6]
Sunucu Nevzat Çiçek’in itirazları da bir dindar hassasiyetini yansıtması bakımından bu çalışmada kaydedilmeye değer niteliktedir. Çiçek, yukarıda naklettiğimiz açıklamalarını dinledikten sonra Cübbeli Ahmet’e “Hocam itiraz şu işte, temizliğin emredildiği bir dinde bu anlattıklarınız nasıl oluyor?” diye sormakta, Cübbeli Ahmet ise bunu şu şekilde cevaplamaktadır:
“Kâinatın Efendisi’ne mahsus, sahâbe bunu böyle yapmış. Sevgi bu, sevgi, sevgi, sevgi. Anandan çok, babandan çok, karından çok, kocandan çok… Şimdi beni konuşturma. İnsanlar karı kocalıkta ne yapıyorlar? Salya, sümük meselelerini? Oraya gel, orada dur bak. Sen ki Resulullah’ı canından çok seveceksin. Bir kadına âşık oluyorsun, bir erkeğe âşık oluyorsun. Ne sümüğü kalıyor ne bilmem nesi kalıyor. Allah’ın Resulüne geldi mi, bu sahâbe çok kaba, adamlar tükürüğünü üzerine sürmüş, ah bulsam da sürsem (s.a.v).”[7]
Nevzat Çiçek, bu konuşma üzerine Cübbeli Ahmet’e “Bu örnekleri niye veriyorsunuz Hoca’m?” diye sormakta; Ünlü de bu soruyu “Buḫârî hadisi ya” diye cevaplamaktadır. Çiçek sonrasında yine “Tamam da yani mesela şu an Allah Resulü aramızda yok. Sahâbe aramızda yok. Yani bizim bunu gerçekleştirecek -imkânımız yok-.” demesi üzerine Cübbeli Ahmet, sözlerini şu şekilde sonlandırmaktadır:
“Sakal-ı şerif’i ziyarete de şirk diyorlar. Sahâbenin farkı: muhabbeti. Aşırı sevgisini bu olaylar göstermiş. Şimdi biz burada ‘Şerif diye bir şey, hâşâ ve kellâ, denir mi?’ Sümük de demiyorum ki zaten hâşâ ve kellâ bu adamın (İslamoğlu) lafını nakletmek bile adamı yoldan çıkarır. Yani bu şerif diye, sümükte hakaret şerifte de; şerefli hakaretle şerefi bir araya getirmiş ya, bu adamın ağzı o kadar ileri ki Resulullah’ın (s.a.v) nur olmadığını -söylüyor-, Resulullah’ın nur olduğunu Kur’ân söylüyor. Resulullah’a nur diyen Kaʿbu’l-Aḥbâr Hazretlerine de Yahudi’den dönme Yahudi diyor… Şimdi burada sahâbe bu sevgiyi gösterdi. Allah, Fetih sûresinde Rıdvan Biati’ne katılan sahâbîlerden razı olduğunu buyuruyor… İslamoğlu da diyor ki: ‘Hudeybiye’de işte o abdest sularını üzerlerine sürenler için Allah, Resulullah bunlardan razı değildi.’ Allah’ın razı oldum, dediği adamdan Peygamber nasıl razı değildi diyorsun.”[8]
Gerek İslamoğlu gerekse Cübbeli Ahmet’ten nakledilenlerin, polemiğin ortaya çıkışı ve gelişimi hakkında yeterli fikir vereceğini düşünüyoruz. Tartışmanın esası Hudeybiye’de Mekke heyetine başkanlık etmesi için gönderilen ʿUrve b. Mesʿûd’un (öl. 9/630), bazı sahâbîlerin Hz. Muhammed’e gösterdiği ilgiye dair gözlemlerini paylaşan bir rivâyete dayanmaktadır. Buna göre Hudeybiye’de bazı sahâbîler Hz. Muhammed’in sümüğü, tükürüğü, abdest suyu ve saç telleriyle teberrükte bulunmak için birbirleriyle yarışmış, bir dediğini iki etmemek için azami gayret göstermiştir.
Mustafa İslamoğlu doğrudan bu rivâyetle ilgili bir kanaat belirtmezken, sahâbenin Hz. Peygamber’in abdest suyu ve sümüğüyle teberrükte bulunduğu yönündeki iddiaların gerçeği yansıtmadığını ifade etmek için tariz üslubuyla “sümük-ü şerif” tabirini kullanarak Cübbeli Ahmet’e göndermede bulunmaktadır. Cübbeli Ahmet’e bu mevzuda tenkit yönelten diğer isimlerin durumu da bundan farksızdır.
Bu yaklaşım, rivâyetlerin Kur’ân metnini önceleyen bakış açısıyla ele alınmasına örnek gösterilebilir. Cübbeli Ahmet ise rivâyette mezkûr ifadeleri büyük ölçüde literal anlamları ve gelenekte bazı âlimler tarafından kabul görmüş yorumları üzerinden okumayı tercih etmekte, bunu da kamuoyunun önünde açık yüreklilikle savunmaktadır. Cübbeli Ahmet’in yaklaşımı da daha çok çalışmanın başında işaret ettiğimiz, metinleri muhafazakâr bir tutumla literal anlamlarından hareketle okuyan yaklaşıma karşılık gelmektedir. Öte yandan Cübbeli Ahmet’in televizyon konuşmasında İslamoğlu’na Hudeybiye’ye katılan sahâbe hakkında nispet ettiği yorumların da teyide muhtaç olduğu ortadadır. Cübbeli Ahmet’le İslamoğlu arasında yaşanan polemiğe bakıldığında, meselenin kişisel husumet düzeyine varan bir tepkisellikten beslendiği, tarafların birbirine karşı kullandığı argümanlar ve kullandıkları istihzâî ve tahkir edici üslubun da ilmîlikten ve nezaketten uzak olduğu gözlenmektedir.
2. ʿUrve b. Mesʿûd’un Hudeybiye Gözlemlerini İçeren Rivâyetin Tahlili
Kaynaklarda Hudeybiye Antlaşması hakkında en detaylı bilgi içeren rivâyetlerden birisi ʿUrve b. Zubeyr yoluyla (öl. 94/713) Misvar b. Maḫreme (öl. 64/684) ve Mervân b. Ḥakem’den (öl. 65/685) nakledilmektedir. ʿUrve b. Mesʿûd’un Hudeybiye gözlemleri de bu rivâyet metninde yer almaktadır. Çalışmada rivâyetin tüm metnini tahlil etmek imkân dâhilinde değildir. Bundan dolayı muhtevası hakkında özet bilgi vererek asıl konumuzu ilgilendiren ifadelerin nasıl anlaşılması gerektiğine dair kanaatlerimizi paylaşmak istiyoruz.
Cübbeli Ahmet’in iktibasta bulunduğu rivâyetin Buḫârî’deki (öl. 256/870) tarikinin girişinde Hz. Muhammed’in Hudeybiye’ye gelişi, devesi Ḳaṡvâʾ’nın bir bölgede çökmesi, Ḫuzâʿa kabilesine mensup birinin gelerek Hz. Muhammed’e Mekkelilerin kendisiyle savaşacağını ve Kâʿbe’ye girişine izin vermeyeceklerini söylemesi hikâye edilmektedir. Hz. Muhammed’in savaş için değil yalnızca umre yapmak maksadıyla geldiklerini, muhtemel bir savaşın Mekkelilere de zarar vereceğini ifade etmesi üzerine Budeyl b. Verḳâʾ isimli Ḫuzâʿalı “Söylediklerini Mekkelilere ileteceğim.” diyerek Hz. Muhammed’in yanından ayrılmıştır. Budeyl’in Mekkelilere bilgi vermesi üzerine orada hazır bulunan ʿUrve b. Mesʿûd, Mekkelileri kendisini Hz. Muhammed’e elçi olarak göndermeye ikna etmiştir.[9]
Çalışmamızda inceleme konusu yaptığımız ifadeler ʿUrve b. Mesʿûd’un Hudeybiye’de sahâbenin Hz. Muhammed’e olan hürmet ve bağlılığına dair gözlemlerinin nakledildiği bölümde yer almaktadır. Önemine binaen ilgili pasajın Arapça aslını ve çevirisini vermek istiyoruz:
Metnin çevirisi: “…Sonra ʿUrve b. Mesʿûd, Nebî’nin (a.s) sahâbesini gözlemleye başladı ve sonrasında şöyle dedi: ‘Vallahi o vakit Rasulullah (s.a.v) sümkürse ve sümüğü onlardan (sahâbeden) birinin avucuna düşecek olsa onu alıp yüzüne ve bedenine sürecek -durumda-. Onlara bir şey emredecek olsa ivedilikle onu yerine getiriyorlar. Abdest aldığı/elini yıkadığı zaman vücudundan dökülen suları alabilmek için neredeyse birbirlerini ezecekler. Bir söz söylediği zaman tümü hemen konuşmayı kesiyor. Ona bakmak istediklerinde duydukları saygıdan gözlerini kaçırıyorlar.’ ʿUrve, ardından Mekke’ye dönerek gözlemlerini şehrin ileri gelenlerine şu ifadelerle aktardı: ‘Ey ahâli! Vallahi birçok kez krallara elçi olarak gönderildim. Ḳayṡer, Kisrâʾ ve Necâşî’nin huzurunda bulundum. Vallahi hiçbir kralın adamlarını, sahâbesinin Muhammed’e (s.a.v) gösterdiği kadar hürmetkâr görmedim. Öyle ki sahâbesi, Muhammed (a.s) sümkürse ve sümüğü onlardan birinin avucuna düşecek olsa onu alıp yüzüne ve bedenine sürecek -durumda-. Onlara bir şey emredecek olsa ivedilikle onu yerine getiriyorlar. Abdest aldığı/elini yıkadığı zaman vücudundan dökülen suları alabilmek için neredeyse birbirlerini ezecekler. Bir söz söylediği zaman tümü hemen konuşmayı kesiyor. Ona bakmak istediklerinde duydukları saygıdan gözlerini kaçırıyorlar. Muhammed (a.s) size makul bir yol öneriyor, bunu kabul etmenizi öneririm…’”
Metinden anlaşılacağı üzere ʿUrve b. Mesʿûd’un gözlemleri sahâbenin Hz. Muhammed’e olan bağlılığını tavsif etme maksadına mebnidir. Nitekim ʿUrve’nin Hudeybiye’de Hz. Muhammed’e ilk geldiğinde sahâbe için “Seni yarı yolda bırakacak yüzler görüyorum.”[11], “فَإِنِّي وَاللَّهِ لَأَرَى وُجُوهًا، وَإِنِّي لَأَرَى أَوْشَابًا مِنَ النَّاسِ خَلِيقًا أَنْ يَفِرُّوا وَيَدَعُوكَ” kabîlinden ifadeler kullanması, yine rivâyetin bazı varyantlarında Mekke’ye döndükten sonra gözlemlerini aktarırken “Onların hiçbir şey karşılığında Hz. Muhammed’i teslim etmeyeceğini gördüm/anladım.”[12], “ولقد رأيت قوما لا يسلمونه لشيء أبدا” diyerek tam aksi yönde kanaat belirtmesi bunu açık biçimde göstermektedir.
Sümük-ü şerif polemiği bağlamında ele alırsak, tam da bu noktada ʿUrve b. Mesʿûd’un Hz. Muhammed’in sümüğüyle teberrükte bulunulduğu yönündeki ifadelerinin, şahit olduğu bir sahneyi tasvir etmesi mi, yoksa konuşurken mübalağa (abartma) sanatını kullanmasından kaynaklanan bir durum mu, olduğu sorusu akla gelmektedir. Diğer bir deyişle bu ifade literal okunmaya ne kadar müsaittir?
Burada ilk tahlil edilmesi gereken husus, rivâyette geçen “نُخَامَة” kelimesinin ne anlama geldiğidir. Kelime sözlüklerde göğüs ya da boğazdan çıkan şey “ما يَخْرُجُ من الصَّدْرِ، أو ما يَخْرُجُ من الخَيْشُومِ” olarak tarif edilmektedir. Bazı kaynaklarda “نخاعة” kelimesinin eş anlamlı kullanıldığına işaret edilirken, yine “بصاق” ve “بزاق” kelimelerinin eş anlamlı olarak “ağızdan çıkan şey”, “مخاط” kelimesinin ise “burundan çıkan şey” anlamında kullanıldığı bilgisi yer almaktadır.[13] Bu kelime dilimizde sümük ve balgam kelimelerine karşılık gelmektedir. Daha doğru bir ifadeyle “nuḫâme”yle sümük ve tükürükle karışık balgam kastedilmektedir. Bazı rivâyetlerde “نُخَامَة” ile “بصاق” kelimelerinin peşi sıra ya da birbirinin yerine kullanılması bu tespitimizi teyit etmektedir.[14]
Nuḫâme kelimesinin sözlüklerde sümük ve balgam anlamlarına geldiği açık biçimde görülmektedir. Peki, literal anlamı esas alındığında, bazı sahâbîlerin Hz. Muhammed’in burnundan ve ağzından çıkan sümüğü ve balgamını avuçlarına alıp yüzlerine ve bedenlerine sürdükleri biçiminde anlaşılabilecek nahoşluk çağrıştıran bu sözü ʿUrve b. Mesʿûd hangi maksatla söylemiş olabilir. Bunu anlamak için ilgili cümlenin başında yer alan “إِنْ” şart edatının cümledeki işlevini açıklığa kavuşturmak faydalı olacaktır.
Dilciler “إِنْ” şart edatının başında bulunduğu cümleye kuşku, vuku bulması ihtimal dışı veya mümteni olma anlamları kattığını ifade etmiştir. Bu şart edatı daha çok gelecekte vuku bulması kesin olmayan olgulardan bahseden cümlelerde muzari[15] fiille birlikte kullanılmaktadır.[16] Rivâyetin yukarıda Buḫârî’den naklettiğimiz tarikinde her ne kadar ilk olarak “مَا” edatıyla “مَا تَنَخَّمَ رَسُولُ اللَّهِ”, ikinci olarak da “إِنْ” edatıyla “وَاللَّهِ إِنْ تَنَخَّمَ” mazi fiil (geçmiş zaman) kullanılmış olsa da başka kaynaklardaki tariklerde ilk ve ikinci zikredildiği yerde “إِنْ” edatıyla “فو الله إِنْ يَتَنَخَّمُ النَّبِيُّ نُخَامَةً” biçiminde muzari fiille de nakledilmektedir.[17]
Buradan çıkan sonuç ʿUrve b. Mesʿûd’un ilgili ifadeyi, Türkçede bir kişiye aşırı derecede bağlanmak ve ona boyun eğmek anlamında kullanılan “birine kul köle olmak, birinin önünde boyun eğmek, secdeye kapanmak, birinin ayağının toprağı olmak” kabilinden mübalağa üslubuyla söylemiş olabileceğidir. Öte yandan ʿUrve b. Mesʿûd’un Hudeybiye görüşmelerinde düşman saflarını temsil eden bir müşrik olduğu dikkate alındığında, bu sözleri sahâbeyi aşağılamak için hakaret maksadıyla söylemiş olması da ihtimal dâhilindedir. İlgili ifadenin mübalağa üslubuyla ya da hakaret maksadıyla söylenmiş olabileceğini teyit eden diğer bir yön, İslam’ın ortaya çıktığı dönemin Arap kültüründe sümük ve tükürükle karışık balgam anlamlarına gelen nuḫâmenin toplum tarafından iğrenti duyulan bir şey olarak telakki ediliyor oluşudur. Hz. Muhammed’den temizlik adabına dair nakledilen bazı rivâyetlerde bu husus net biçimde ifade edilmektedir. Bu da ʿUrve b. Mesʿûd’un ilgili ifadeyi bizzat şahit olduğu bir olayı tasvir etmek için kullanmamış olabileceğine işaret etmektedir. Burada Hz. Muhammed’in konu hakkındaki uyarı ve tavsiyelerine dair birkaç örnek vermek faydalı olacaktır.
2.1. Hz. Muhammed’in Sahâbeyi Mescide ve Vücuda Nuḫâme Bulaştırmaktan ve Abdest Aldığı Suyla Teberrükte Bulunmaktan Nehyetmesi
Hz. Muhammed’in yaşadığı dönemin şartlarında sahâbenin temizlik ve hijyen kurallarına uyması konusunda azami gayret gösterdiğine dair, kaynaklarda çok sayıda rivâyet mevcuttur. Nitekim İslâm dininin en ayırt edici özelliklerinden birinin temizliğe verdiği önemle ilişkili olması Hz. Muhammed’in bu husustaki duyarlılığından kaynaklanmaktadır. Hz. Muhammed’in temizlik kurallarına uyulması yönündeki emir ve tavsiyelerinden bir kısmı da sümük ve balgamı (nuḫame) mescide ve bedene bulaştırmaktan nehyetmesiyle alâkalıdır.
Hz. Muhammed bir seferinde Medine’deki Mescid’in kıble tarafına sümük sürüldüğüne şahit olmuş ve bu duruma çok kızarak elindeki hurma dalıyla bunu görünmeyecek şekilde kazımıştır. Sümüğün bulaştığı yerlere, kazındıktan sonra zaʿferân vb. kokular süren bir kadını öven Hz. Muhammed, mescitlerde kıble tarafına tükürülmemesi ve sümkürülmemesi gerektiğini vurgulamış; ibadet için Allah’a yönelen birinin kıble yönüne ve sağ tarafına tükürmesinin münasip olmayacağını, ille de tükürecekse soluna, o da olmazsa elbisesinin bir ucuna tükürdükten sonra katlayacak şekilde bunu gizlemesini salık vermiştir. Tüküren ya da sümküren kimsenin mescide gelen bir mü’minin bedenine isabet ederek ona eziyet etmemesi için bunu gömmesi ya da kimseye temas etmeyecek hâle getirmesi gerektiğini ifade etmiştir. Bir rivâyette mescide sümük ve balgam bulaştırmanın günah olduğu, kefaretinin ise ancak onu gömmekle mümkün olacağı belirtilmektedir. Başka bir rivâyette Hz. Muhammed’in, “Bana ümmetimin en iyi ve en kötü amelleri gösterildi. En güzel ameli, yoldan eza veren bir engeli kaldırmak; en kötü ameli ise mescide sümkürüp veya balgam atıp (nuḫâme) üzerini toprakla kapatmamaktır.” dediği nakledilmektedir.[18]
Burada dönemin ibadet mekânları hakkında özet bilgi vermek faydalı olacaktır. Hz. Muhammed’in yaşadığı dönemde mescitler toprak veya çakıl tabanlı dış mekânı andıran alanlardı. Bunlar arasında en önemlisi şüphesiz Mescid-i Nebevî’ydi. Yapımına 622 senesinde başlanan Mescid-i Nebevî, engebeli ve çalılık alanın zemin düzenlenmesi yapıldıktan sonra yaklaşık 2 metre derinliğindeki bir temel üzerine inşa edilmiştir. İlk bina, taş temel üzerine tek sıra kerpiçten, bir adam boyu kadar yükseklikteki çevre duvarı ile kuşatılarak üstü açık biçimde yapılmıştır. Başlangıçta basit ve sade biçimde inşa edilen Mescid-i Nebevî, Müslüman nüfusun artmasıyla ihtiyaca cevap veremeyince H. 7 yılında (628) Hayber dönüşü yeni ilâvelerle genişletilmiştir. Başlangıçta üstü örtülmeyen Mescid-i Nebevî’nin kıble tarafında Hz. Muhammed’in namaz kıldırdığı yere yağmur ve güneşten korunmak için hurma kütüğünden altı direk üzerinde bir sundurma yapılmış, kıble Kâbe’ye çevrilince bu sundurma kısmen korunarak Suffe ehlinin barındığı bir yere dönüşmüştür. Sonradan mescidin güney duvarına paralel dokuzar adet hurma kütüğünün üç sıra halinde dizilip ahşap sütunlar üzerine oturtulduğu bir çatı yapılmıştır. Sütunlar, hurma ağacından kirişlerle birbirine bağlanıp yanlamasına hurma dalı ve yaprakları, izhir ve semer otlarıyla örtülerek toprakla kapatılmıştır. Çok sade biçimde yapılan bu tavan gölgelenmeyi sağlıyor, ancak yağmurdan korunmayı temin etmiyordu.[19]
Kaynaklarda mescid ve vücudun nuḫâmeden (sümük veya balgam) uzak tutulması gerektiğine dair burada işaret etmediğimiz pek çok rivâyet bulunmaktadır. Gerek sözlüklerde nuḫâmenin sümük ve tükürükle karışık balgam anlamlarına gelmesi, gerek rivâyetlerde nuḫâmenin o dönemde tiksinti verecek bir şey olarak görülmesi gerekse de ʿUrve b. Mesʿûd’un sahâbenin itaatini ve saygısını ifade etmek için “Hz. Muhammed sümkürse nuḫâmesini avuçlarına alıp ellerine ve yüzlerine sürecek durumdalar.” meâlindeki ifadeyi “إِنْ” şart edatıyla kullanması, Hudeybiye’de Cübbeli Ahmet’in ileri sürdüğü şekilde bir olayın vuku bulmadığını söylemek için yeterlidir, diye düşünüyoruz. Buna göre ʿUrve b. Mesʿûd, Mekkelilere: “Sahâbesi Hz. Muhammed’e o kadar bağlı ki neredeyse sümkürse burnundan çıkan sümüğü, tükürse ağzından çıkan balgamı bereketlenmek için ellerine ve yüzlerine sürecek durumdalar.” demiş olmaktadır.
İnceleme konusu yaptığımız rivâyette Hz. Muhammed’in nuḫâmesiyle teberrükte bulunulduğu yönündeki yorumların ilgili ifadeyi dil ve yaslandığı tarihî bağlam cihetinden yeterince tetkik etmemekten kaynaklandığı görülmektedir. Bu bağlamda gerek Cübbeli Ahmet’in gerekse gelenekte nuḫâme ifadesine dair benzeri yaklaşımlara sahip kimselerin savunduğu yorumun nüzul dönemi
Arap kültürü ve Hz. Muhammed’in uygulamalarıyla açık biçimde çeliştiği görülmektedir.
Çalışmada üzerinde durmamız gereken diğer mevzu, aynı rivâyette ʿUrve b. Mesʿûd’a nispetle nakledilen “sahâbenin Hz. Muhammed’in abdest suyuyla bereketlenmek için birbirlerini ezercesine bir yarış içinde olduğu” meâlindeki ifadedir. Kanaatimizce bu meselenin izahı, nuḫâmeyle teberrük edilmesinden bahseden ifadeden farklıdır.
“Sahâbî” terimini “Hz. Muhammed’le karşılaşan her mü’min kişi” anlamında kullanmak, zaman zaman metinlerin anlaşılmasını ve bunlardan çıkarılacak dinî hükümlerin belirlenmesini olumsuz yönde etkileyecek bir unsura dönüşebilmektedir.
Sahâbî olarak isimlendirilen kimselerin İslam’ı fehmetme ve Hz. Muhammed’e yönelik tutumlarında ciddi farklar olduğu bilinmektedir.
Özellikle Hz. Muhammed’i hayatında birkaç kez görme imkânı yakalamış kimselerde bu daha barizdir. Hz. Muhammed’in, şahsına yönelik methiyelerden rahatsız olduğu ve bu tür girişimlerin önüne geçmek maksadıyla insanlara muhtelif uyarılarda bulunduğu bilinmektedir.[21]
Hz. Muhammed’in şahsına yöneltilen methedici davranışlardan biri de bazı sahâbilerin abdest aldığında ya da elini yıkadığında[22] uzuvlarından dökülen suları bereket umarak içmeye çalışması ve ellerine, yüzlerine sürmesi biçiminde tezahür etmiştir.[23] Bu bağlamda ʿUrve b. Mesʿûd’dan nakledilen ifade muhtemelen Hudeybiye’ye katılan bazı sahâbîlerin bu yöndeki girişimlerine şahit olması ya da çevresindeki bazı sahâbîlerin Hz. Muhammed’e bu türden davranışlarda bulunduğunu önceden duyup sonradan bunu Hz. Muhammed’le aralarındaki bağlılığı anlatmak için örnek vermesinden kaynaklanmaktadır.
Burada Hz. Muhammed’in abdest suyuyla teberrükte bulunmaya teşebbüs eden kimselerin pekâlâ nuḫâmesiyle de bereketlenmeye yönelebilecekleri yönünde haklı bir itirazda bulunulabilir. Yukarıda işaret ettiğimiz yönlerden bu çok uzak bir ihtimal gibi görünmekle birlikte, bunun kabul edilmesi durumunda dahi ilgili eylemin tüm sahâbeyi kapsadığı ve Hz. Muhammed’in bu davranışı tasvip ettiği sonucuna ulaşmak mümkün görünmemektedir.
Cübbeli Ahmet’in önceki bölümde aktardığımız yorumu hatırlanacak olursa burada tüm sahâbenin Hudeybiye’de sıraya geçip Hz. Muhammed’in nuḫâmesi ve abdest suyuyla bereketlenmek istediği, Hz. Muhammed’in de buna müsaade ettiği gibi bir anlam çıkmaktadır. Meseleye dair birkaç örnek incelendiğinde, ne Hudeybiye rivâyetinden ne de konuyla ilişkili diğer rivâyetlerden Hz. Muhammed’in bu tür aşırı tazim içeren davranışları onayladığı gibi bir anlam çıkmaktadır.
Mevzuya dair örnek verilebilecek en çarpıcı rivâyetlerden biri, rivâyetin farklı tariklerinde ʿAbdurraḥmân b. Ḳurâd, Ebû Ḳurâd Sulemî, ʿAbdurraḥmân b. Fâkih ya da İbnu’l-Fâkih isimleriyle anılan sahâbîden nakledilmektedir. Önemine binaen bu rivâyetin birkaç tarikini aşağıda zikretmek istiyoruz.
Metnin çevirisi: “Nebî (a.s) bir gün abdest aldı. Bunun üzerine bazı insanlar onun abdest suyunu alıp üzerlerine sürmeye başladı. Nebî (a.s) bunu görünce onlara ‘Size bunu yaptıran nedir?’ diye sordu. Muhatapların ‘Bize bunu yaptıran Allah ve Resulüne duyduğumuz muhabbettir.’ diye cevap vermesi üzerine, Nebî (a.s) şöyle buyurdu: ‘Allah ve Resulünün kendisini sevmesinden hoşnut olacak kimse, -bu tür davranışlar yerine- konuştuğu zaman doğru sözlü olsun, bir söz verdiğinde emanetini yerine getirsin ve yakınındakilere ihsanda bulunsun.’”
Bu rivâyetin diğer tariklerinde, olayın Veda Haccı’nda gerçekleştiği, Hz. Muhammed’in def-i hacet için uzaklaşıp geri döndüğünü gören, aralarında Ebû Ḳurâd Sulemî’nin de bulunduğu bir grup sahâbenin, Hz. Muhammed’in abdest suyuyla teberrükte bulunmak istemesi üzerine uyarıldığı bilgisine yer verilmektedir.[25] Kaynaklarda yalnızca iki rivâyeti bulunan Ebû Kurâd hakkında sınırlı bilgi mevcuttur. Ravinin naklettiği iki rivâyet de abdestle ilgilidir. Sened ağı tetkik edildiğinde birbirinden bağımsız gibi görünen bu iki rivâyetin aslında aynı olaydan bahsettiği anlaşılmaktadır.
Rivâyetin İbn Şihâb Zuhrî (öl. 124/742) yoluyla gelen başka bir tariki, Ebû Ḳurâd yerine Ensar’dan bir grup ya da Ensar’dan bir adam, denilerek meçhul ravilere veya raviye isnad edilerek nakledilmektedir. Bu tarikte, abdest suyuna ilaveten nuḫâme ifadesine de yer verilmekte; sahâbenin, Hz. Muhammed’in sadece abdest suyu değil; sümüğüyle de (nuḫâme) teberrükte bulunmak istemesi üzerine uyarıldığı ifade edilmektedir. Rivâyetin metni ve çevirisi aşağıdaki gibidir:
Metnin çevirisi: “Allah Resulü abdest aldığında onun abdest suyunu, sümkürdüğünde sümüğünü (nuḫâme) yüzlerine ve vücutlarına sürüyorlardı. Allah Resulü bunu görünce onlara ‘Bunu neden yapıyorsunuz?’ diye sordu. Onlar ‘Bununla bereketlenmeyi umuyoruz.’ dediler. Bunun üzerine Allah Resulü: ‘Allah ve Resulünün kendisini sevmesinden hoşnut olacak kimse -bu tür davranışlar yerine- doğru söz söylesin, emaneti yerine getirsin ve komşusuna eziyet etmekten sakınsın.’ buyurdu.”
Rivâyetin diğer tariklerinde yer almayan nuḫâme ifadesinin ravi tasarrufuyla Hudeybiye hakkındaki rivâyetin etkisiyle bu tarike eklenmiş olması ihtimal dâhilindedir. Buradan çıkan sonuç, bazı sahâbîlerin Hz. Muhammed’in şahsına yönelik aşırı yüceltici birtakım davranışlar sergiledikleridir. Bu sahâbîlerin Hz. Muhammed’le fazla vakit geçirme imkânı bulamamış, belki de ömründe birkaç kez konuşma fırsatı bulmuş kişilerden oluştuğu düşünülebilir. Nitekim Ebû Kurâd isimli sahâbî, başından geçen olayın, hac yaptıkları dönemde gerçekleştiği kaydını düşmektedir. Bu da bazılarını yıllar sonra Mekke’ye muzaffer bir komutan olarak dönen ve on binlerce kişinin katılımıyla gerçekleşen Veda Haccı’nı yöneten Hz. Muhammed’i Cahiliye Dönemi’ndeki kâhinler ve pagan din adamları gibi görerek ona aşırı tazimde bulunmaya sevk etmiş olabilir.
Özetle bu rivâyetten Hz. Muhammed’in, şahsını aşırı yücelten davranışlardan kesinlikle hoşlanmadığı ve buna tevessül edenleri hayırlı işler yapmaya yönlendirerek uyarmış olduğu anlaşılmaktadır. Nitekim kaynaklarda Hz. Muhammed’in şahsına yönelik tazim içeren ifade ve davranışlara benzer tepkiler verdiğine dair azımsanmayacak kadar örnek bulunmaktadır. Bu durumda bazı insanların, Hz. Muhammed’e aşırı tazim içeren birtakım davranışlarda bulunduğunu kabul edip etmemek de önemini yitirmektedir. Zira buradaki temel sorun; rivâyetlerde mezkûr tüm olguları Hz. Muhammed’in takririnden geçmiş olarak kabul etmekten kaynaklanmaktadır. Bu durum hâliyle Hz. Muhammed’e rağmen veya ondan habersiz vuku bulan olguların Hz. Muhammed’e nispet edilme riskini doğurmaktadır.
Sonuç
Sümük-ü şerif tabirinin ortaya çıkmasına kaynaklık eden Hudeybiye rivâyetindeki ilgili ifadeyi hem dil hem rivâyet metninin iç bağlamı hem de dönemin Arap kültürü cihetinden tetkik etmeye gayret ettiğimiz bu çalışmada, ʿUrve b. Mesʿûd’a izafe edilen Hz. Muhammed’in sümüğü ve balgamıyla (nuḫâme) teberrükte bulunulduğu yönündeki ifadenin, şart edatıyla sahâbenin Hz. Muhammed’e bağlılığını mübalağa üslubu kullanarak ya da hakaret maksadıyla anlatmasından ibaret olduğunu ortaya koymuş olduğumuzu sanıyoruz. Nitekim o dönemin Arap örfünde nuḫâmenin mescitten ve vücuttan uzak tutulması gereken, tiksinti uyandıran bir şey olması Hz. Muhammed’e isnad edilen muhtelif rivâyetlerde yoğun biçimde işlenmektedir.
Hz. Muhammed’in abdest suyu ya da ellerini yıkadığı su ile teberrükte bulunmak istemeye gelince, bunun İslam öncesi dönem Arap örfünde kutsiyet atfedilen şahsiyetlere yönelik uygulanagelen bir tutum olduğu düşünülebilir. İslam’ın Arap Yarımadası’nda hızla yayılması ve insanların topluluklar hâlinde Hz. Muhammed’in davetiyle ve şahsiyetiyle muhatap olmaları, ister istemez bazılarını daha önce yüceleştirdikleri kimselere tazim maksadıyla yapageldikleri davranışları Hz. Muhammed’in şahsiyetine de göstermeye yönlendirmiş olabilir. Buna, çok düşük de olsa bazılarının Hz. Muhammed’in nuḫâmesiyle teberrükte bulunmaya tevessül etmiş olma ihtimali de dâhildir.
Burada odaklanılması gereken nokta, bu türden aşırı tazim içeren davranışları kimlerin (hangi “sahâbî”lerin?) sergilediği ve Hz. Muhammed’in bu davranışlar karşısında ne tür bir tavır aldığıdır. Başka bir ifadeyle Hz. Muhammed’in bu husustaki sünnetinin ne olduğudur. Bunu anlamanın yolu, Hz. Muhammed’in saçı, sakalı, teri, idrarı, kanı vd. şeyleriyle teberrükte bulunulduğu yönünde bilgi içeren rivâyet ve yorumların nereye dayandığını ve nasıl anlaşılması gerektiğini tetkik etmekten geçmektedir.
Bu bağlamda ne Kur’ân metnini önceleyenlerin rivâyet malzemesini değersizleştiren yaklaşımı ne de mensubu olduğu dinî geleneğin rivâyetlere yüklediği anlamları mutlaklaştıran bakış açısının yaraya merhem olma potansiyelinden bahsedilebilir. Sorunun çözümü, Hz. Muhammed’in tarihî şahsiyeti hakkında bilgi ihtiva eden tarihî verileri Arap dili ve İslâm’ın ortaya çıktığı dönemde hâkim kültürü dikkate alarak, bilimsel kriterlere uygun biçimde incelemekten geçmektedir. Bunun da kolektif bir çabayı gerektirdiği açıktır.
Gelenekte ayrıcalıklı bir sınıfın (ulema) tekelinde olan bilgiye erişimin, günümüzde toplumun tüm kesimlerinin erişebileceği bir mahiyet arz etmesi ve kitle iletişim araçlarıyla her türden bilginin dolaşıma girdiği bir kültürel vasatta her alanın uzmanlarına büyük sorumluluk düşmektedir. Söz konusu olan İslam kültürüne ait dinî metinlerin yaslandıkları tarihî gerçekliğe en yakın surette anlaşılması ve yorumlanması olduğunda bunun ilk muhatabı, akademide ve akademi dışında İslâmî araştırmalar yürüten araştırmacılar olmaktadır. Bunun Müslüman araştırmacılar açısından İslam’a ve Hz. Muhammed’in tarihî şahsiyetine yöneltilen maksadı aşan yorumları izah etmek gibi bir yönü de vardır.
Mustafa İslamoğlu’yla Cübbeli Ahmet arasında ilmîlikten uzak bir zeminde neşet eden ve başka aktörlerin müdahil olmasıyla en azından sosyal medyada İslam aleyhinde faaliyet yürütenlerin sıklıkla atıfta bulunduğu bir örneğe dönüşen “sümük-ü şerif” polemiği gibi yüzlerce mevzunun izahı, İslam araştırmacılarının himmetini beklemektedir. Başka türlü kişisel ihtirasları ya da entelektüel zaaflarından ötürü İslam’ı, Hz. Muhammed’i ve sahâbesini toplum önünde küçük düşürmekten zerre gam duymayan kifayetsiz muhterislerin ortaya attığı soru işaretleri cevapsız kalmaya ve gündemi işgal etmeye devam edecektir.
Keskin, Mustafa. “Şart Anlamındaki إذا ve إن ‘in Arap Dili ve Belagati Açısından Değerlendirilmesi: Bazı Ayetler Örneğinde” Çukurova İlahiyat Fakültesi Dergisi (Aralık 2019) 19:2, 525-538.
[5] Sümük-ü şerif tabirinin Cübbeli Ahmet’e ait olmadığını ispatlamak için takipçileri tarafından bazı görsel içerikler de üretilmiştir. Bk. İsmet Yamaç, “Cübbeli Hoca sümük-ü şerif demiyor, işte ispatı”, YouTube, (Erişim: 5 Eylül 2024) https://www.youtube.com/watch?v=uYfUmalPiyY&t=3s
[6] Cübbeli Ahmet Hoca, “Terbiyesizce Yapılan ‘Sümük-ü Şerif’ Yalanı”, YouTube, (Erişim: 5 Eylül 2024)
[10] Buḫârî, Ṡaḥîḥ, III/193. Rivâyetin bazı tariklerinde ʿUrve b. Mesʿûd’un “وَلَا يَسْقُطُ مِنْ شَعْرِهِ شَيْءٌ إِلَّا أَخَذُوهُ ” “Saçından bir tel düşmeye görsün hemen onu -ellerine- alıyorlar/kapıyorlar.” dediği bilgisi yer almaktadır. İbn Ḥacer ʿAsḳalânî, Fetḥu’l-bârî, V/341. ʿAsḳalânî, ʿUrve b. Mesʿûd’un gözlemlerini şerh ederken burada sümük/nuḫâme ve saç telinin temiz/ṭâhir olduğuna ve salih kimselerin temiz su artıklarıyla teberrükte bulunmanın cevazına işaret edildiğini ifade etmektedir. Ayrıca sahâbenin ʿUrve b. Mesʿûd’a Hz. Muhammed’i yalnız bırakmayacaklarını göstermek maksadıyla bu türden bir davranışa başvurmuş olabileceği üzerinde durmaktadır. İbn Ḥacer ʿAsḳalânî, Fetḥu’l-bârî, V/341.
[13] Ḫalîl b. Aḥmed, Kitâbu’l-ʿayn, IV, 281; Fîrûzâbâdî, Ḳâmusu’l-muḥît, 765.
[14] Örnek rivâyetler için bk. Ṭayâlisî, Musned, III/673; Mâlik b. Enes, Muvaṭṭaʾ, II/273.
[15] Muzari, Arapçada şimdiki zaman, geniş zaman ve gelecek zaman için kullanılan fiil kalıbıdır.
[16] Detaylı bilgi için bk. Mustafa Keskin, “Şart Anlamındaki إذا ve إن ‘in Arap Dili ve Belagati Açısından Değerlendirilmesi: Bazı Ayetler Örneğinde” Çukurova İlahiyat Fakültesi Dergisi (Aralık 2019) 19:2, 525-538.
[18] ʿAbdurrezzâḳ, Muṡannef, IV/361; İbn Ebî Şeybe, Muṡannef, XIV/431; ʿOmer b. Şebbe, Târîḫu’l-medîne, I/15; Aḥmed b. Ḥanbel, Musned, I/1601; Ebû Dâvûd, Sunen, II/374; Rûyânî, Musned, II/275; İbn Ḥibbân, Ṡaḥîḥ, III/20; İbn Ḫuzeyme, Ṡaḥîḥ, II/154. Hz. Muhammed’in mekânların temizliğine verdiği önem hakkında ayrıca bk. Emine Zülfa Bilgin, Sünnette Koku Kullanımı ve “Bana Güzel Koku Sevdirildi” Hadîsi MÜSBE Temel İslam Bilimleri Ana Bilim Dalı Hadis Bilim Dalı Danışman: Prof. Dr. Aynur Uraler (İstanbul: Yayımlanmamış Yüksek Lisans Tezi, 2020), 50-52.
[19] Nebi Bozkurt, Mustafa Sabri Küçükaşcı, “Mescid-i Nebevî” (Ankara: TDV İslam Ansiklopedisi, 2004), XXVIIII/282.
[20] Bu bağlamda Vehbe Zuḥaylî’nin (öl. 2015) İslam Fıkhı Ansiklopedisi “Necâset” bahsinde yer verdiği değerlendirme zikre değerdir: “Peygamber (a.s.)’in kan, irin, kusmuk, dışkı, sidik, mezy ve vedy gibi artıkları tahirdir. Beraketu’l-Ḥabeşiyye, Peygamber (s.a.v.)’in bevlini içince: ‘Ateş karnına dokunmayacak” buyurdu. (Dâreḳuṭnî sahihtir dedi.) Ebu Ṭayyibe de Peygamber (a.s.)’in hacamattan sonra alınan kanından içmiş. Resulullah (a.s.) da ona: ‘Kanım kanına karışana ateş dokunmaz.’ demişti.” Vehbe Zuḥaylî, İslam Fıkhı Ansiklopedisi, çev. Ahmet Efe vd. (İstanbul: Risale Yayınları, 1994), I/109.
[21] Hz. Muhammed’in tevazusuna dair örnek bir çalışma için ayrıca bk. Orhan Güvel, “Hz. Muhammed’in Kendisine ‘Seyyid/Efendi’ Denilmesini Nehyetmesinden Bahseden Haberler Üzerine Bir Değerlendirme”, Malatya: Nida Dergisi, 2022, S. 210, 79-84.
[22] “تَوَضَّأَ” fiili kaynaklarda hem abdest alma hem de el yıkama anlamlarında kullanılmaktadır. Kelimenin çok anlamlı kullanımını dikkate almamaktan kaynaklanan ciddi anlama ve yorumlama sorunları mevcuttur. “Ateşte pişmiş et yendiğinde abdest almak “الوضوء مما مست النار” gerekir mi?” tartışması buna örnek verilebilir.
[23] Kaynaklarda Hz. Muhammed’in abdest suyuyla teberrükte bulunulduğuna dair Hudeybiye rivâyeti dışında nakiller de mevcuttur. Örneğin bir rivâyette Bilâl Ḥabeşî’nin Hz. Muhammed’in abdest suyunun bulunduğu kabı dökmek için ikamet ettiği yerden çıkardıktan sonra bazı insanların bu suyu avuçlarına almaya çalışarak üzerlerine sürdüğü bilgisine yer verilmektedir. Rivâyetin sened ve metni ihtisar edilmiş bir tarikine aşağıda işaret edilmektedir:
Müslümanın en büyük ideali iyi bir ölümle ölmektir. Müslüman olarak ölmektir ama dönüşen neydi, ne oldu da hâlihazırda Müslümanlara gelecekle ilgili en büyük beklentin, talebin nedir diye sorulduğunda “Müslüman olarak ölmektir.” cevabı alınamaz hâle gelindi? Elbette belli şeyleri yitirerek belli tarzda bir varoluşa dayalı hale geldiğimiz, belli tarzda var olma pratiğine angaje olduğumuz için artık öyle bir soruya böyle bir cevap verilemediği ifade edilebilir.
İyilik postunda açık, aleni kötülük yapılmaktadır:
Çünkü iyinin ölçütü, kapitalist düzende “refah ve huzur” içinde yaşayabilmek, yeryüzünde cenneti kurmak olarak belirlenmiştir…
Çünkü iyilik, ölümden ve ölüme hazırlayacak olan her türlü ilkeden arınmak olarak tanımlanmıştır…
Çünkü iyilik, bilinmeyen zamana ve tahmin edilemeyen bedele teslim edilemeyecek kadar mülk edinilmiştir…
Çevirilerin adalet sistemi üzerindeki etkisi bir sonraki yüzyılın başlarına kadar tam olarak fark edilmeyecekti. Ancak tercümeler, İslam’ın sömürgeci eklemlenmesinde dolaysız bir epistemolojik işlev gördüler; zira Michael Anderson’ın zekice tespit ettiği üzere, tercümeler yalnızca “özcü, statik ve içeriden değişime kapalı bir İslam” fikrini doğurmakla kalmadı, aynı zamanda tüm klasik Oryantalizmin temel söylemsel pratiğini, yani “klasik hukuk metinleri üzerinde ayrıntılı bir çalışma yapılmadan Hindistan ve Doğu’nun doğru bir şekilde anlaşılamayacağı” fikrini yarattı ve destekledi.
Önceki süreçte makine, emperyalizmin aracı iken yeni süreçte başta internet ve yapay zekâ olmak üzere yeni teknolojiler neo-emperyalizmin araçları olmuştur. Tekno-feodalizm kendi ülkelerinde egemenlik sağlarken, tekno emperyalizm başka ülkelerde egemenlik sağlama unsuru olmuştur.
Sümük-ü Şerif Polemiğine Mütevazı Bir Katkı (ʿUrve b. Mesʿûd’un Hudeybiye Gözlemlerini İçeren Rivâyetin Tahlili)
Giriş
Müslüman gelenekte Hz. Muhammed’in tutum ve davranışlarını (sünnet) sonraki nesillere doğru biçimde aktarabilmek için yoğun bir çaba harcanmıştır. İslâm’ın ortaya çıktığı döneme ışık tutan tarihî malzemeye bakıldığında bu, rahatlıkla gözlemlenebilir. “İslâmî Metinler” olarak da adlandırabileceğimiz bu kıymetli miras, özellikle Kur’ân-ı Kerîm ve bunun dışında kalan rivâyet malzemesini kapsamaktadır. Günümüzde tarihî şahsiyeti hakkında en fazla yazılı malzeme bulunan kişinin/kişilerden birinin Hz. Muhammed olduğunda şüphe yoktur. Bu durum, araştırmacılara, tarihî süreçte kaçınılmaz olarak ortaya çıkan birbirinden farklı Hz. Muhammed tasavvurlarının -belirli ölçüde de olsa- sağlamasını yapabilme imkânı sunmaktadır.
İslâmî metinler, keşfedilmeyi ve tetkik edilmeyi bekleyen binlerce tarihî hadiseyi mündemiçtir. Malum olduğu üzere bir metnin anlaşılabilmesi, yalnızca onun literal anlamını öğrenmekle sınırlı bir süreç değildir. Anlama sürecine bir o kadar da okuyucunun metne yaklaşma niyeti ve ilgili metni kavrayabilecek bir entelektüel donanıma sahip olup olmadığı da etki etmektedir. Çağdaş dönemde hermenötik metot hakkında yazılan eserlerde bu mevzu, özellikle dinî metinlerin anlaşılması cihetinden detaylı biçimde işlenmektedir.[1]
Müslüman gelenekte Hz. Muhammed’in hayatı ve davranışları hakkında bilgi veren tarihî verileri dinî metinler olarak okuma eğilimi hâkimdir. Bu durum, okuyucuyu metinlerden kural koyucu/normatif hükümler çıkarmaya yöneltmekte; sahip olunan dinî anlayışa göre de metinlerden çıkarılan anlamlar farklılık arz etmektedir. Bu bağlamda ideolojik ön kabullerle dinî metinlere yaklaşan bir gayrimüslimle Müslüman okuyucu arasında daha nesnel olan anlama ulaşma imkânı bakımından çok fark olduğu söylenemez.
İslâmî metinlerin anlaşılması sorunu, metinlerin yapısıyla da yakından alâkalıdır. Bir metnin yaslandığı tarihî bağlam hakkında ne kadar malûmat mevcutsa delalet ettiği anlamı tespit etmenin de o oranda kolaylaşacağı tahmin edilebilir. Örneğin günümüzde kime ait olduğu ve hangi bağlamda dile getirildiği bilinen bir sözün, deşifre edilerek yazıya geçirilmiş hâlini anlamada yaşanacak güçlükle önceki asırlara/dönemlere ait ve yukarıda sayılan bağlam bilgisinden belirli ölçüde yoksun bir metni anlamak eşit olmayacaktır.
Mevzubahis olan İslâmî metinlerin anlaşılması olduğunda çağdaş okuyucuyu çok zor bir sürecin beklediği söylenebilir. Zira ilgili metinler, çoğu kez bağlam bilgisinden yoksun ya da ait olduğu tarihî hadiseyle ilişkisi koparılmış ve deforme olmuş bir biçimde tedavüldedir. Kur’ân’ın apaçık olduğu, dolayısıyla haricî bilgilere ihtiyaç duymaksızın nesnel anlamlarını okuyucuya açacağı yönündeki romantik yaklaşımlar dikkate alınmazsa bu metinlerin anlaşılabilmesi için dil ve tarih cihetinden kapsamlı bir tetkike ihtiyaç duyulduğu ortadadır.
Kanaatimizce günümüzde Müslüman toplumların karşı karşıya olduğu en önemli krizlerden biri dinî metinlerin anlaşılması ve yorumlanması sorunudur. Bu metinlerin çağdaş dönemde nasıl anlaşılması ve yorumlanması gerektiğine dair üç farklı yaklaşımdan bahsedilebilir. Bunlardan ilki, muhafazakâr bir tavır takınmayı tercih etmekte ve metinlerin anlaşılmasında gelenekte bir otoriteye dayanan anlamları diğerlerine öncelemeyi tercih etmektedir. İkincisi Luthercilikte “sadece Kutsal Kitap” anlamına gelen “Sola Scriptura” doktrinine benzer biçimde “Sadece Kur’ân metni” diyen, İslam’ın anlaşılmasında Kur’ân metnini diğer metinlere önceleyen yaklaşımdır.
Bu yaklaşımı tanımlamak için kaynaklarda daha çok “Kur’âncı” ya da “Meâlci” nitelemeleri kullanılmaktadır. Bunların, dinî metinlerin anlaşılmasında bazı farklı eğilimlere sahip olmakla birlikte İslâm’ın anlaşılmasında Kur’ân metninin esas alınması gerektiği ortak paydasında birleşen grupları tanımlamak için yeterli olmadığı açıktır. Bunun en önemli nedeni bu şahıslar ve grupların söz konusu nitelemeleri sahiplenmiyor oluşudur. Bundan mütevellit çalışmada ilgili gruplar “Kur’ân metnini önceleyenler” olarak tavsif edilecektir. Zira bu grupların bir kısmı Kur’ân metni dışındaki tüm tarihî malzemeyi reddederken, bazıları daha esnek bir tutum sergileyebilmektedir. Öte yandan “Kur’âncı” tabiri kendisini Müslüman olarak gören her kişi ya da grubun iftiharla hüsnükabul göstereceği bir tanımlamadır.
Kur’ân’ın hem mevsukiyet hem de bilgi değeri açısından diğer metinlerden ayrıcalıklı görüldüğü bu bakış açısına göre, her türlü sorunun çözümü Kur’ân metninden hareketle elde edilebilmekte; dolayısıyla Hz. Muhammed’i ve dolayısıyla İslâm’ı anlamak için nakledilen diğer metinlere müracaat etmeye pek gerek kalmamaktadır. Bu tercih çok sayıda tarihî verinin (hadis, siyer rivâyetleri vd.) Kur’ân’a, İslâmî ilkelere ve akla uymadığı gerekçesiyle tetkik edilmeye ihtiyaç duyulmaksızın kolaylıkla reddedilmesine kapı aralamaktadır. İlk gruptakiler metinlerin gelenekte doğru anlaşıldığı ön kabulüyle hareket ederken ikincisine mensup kişi ve gruplar Kur’ân âyetlerinin mutlak nesnel anlamlarına malik oldukları iddiasındadır. Dolayısıyla ilk iki yaklaşımın, metinleri ağırlıklı olarak öznel yargılardan hareketle okuduğunda şüphe yoktur. Bu da birçok mevzunun eksik ya da yanlış anlaşılmasına yol açmaktadır.
Üçüncü yaklaşım bu metinlerin tümünün Hz. Muhammed’in hayatı ve mesajı açısından çok önemli bilgiler ihtiva ettiğini savunmaktadır. Bu yaklaşıma göre anlaşılmaya konu olan metinle ilişkili tüm tarihî verileri dikkate alan kapsamlı bir tetkik yapılmadıkça alelacele bu verileri geçersiz saymanın ya da literal anlamları ve gelenekteki yorumlarıyla yetinerek bunları tartışmasız doğrular olarak görmenin geçerli bir nedeni olamaz. Bu son yaklaşımı daha çok akademik düzeyde ilmî faaliyet yürüten araştırmacıların takip ettiğini söyleyebiliriz.
Üçüncü yaklaşımı diğer ikisinden ayıran en önemli yön, metinlerin tetkik edilme aşamasında öznel yargıların etkisini mümkün olan en asgari düzeye indirmeye çalışmasıdır. Başka bir deyişle bu yaklaşımda veri analizine dayalı bilimsel metotlarla metinlerin yaslandığı tarihî bağlama en yakın surette anlaşılması gayesi güdülmektedir. Hiçbir anlama çabası mutlak nesnellik vadedemez. Bundan dolayı amaç, öznellikten tamamıyla arındırılmış bir anlama faaliyeti değil, imkânların elverdiği ölçüde en nesnel olan anlama ulaşmak olmalıdır. Bu, dinî metinlerin tetkik edilmesinde de gözetilmesi gereken bir ölçüdür.
Bu kısa girişten sonra yukarıda özetlemeye çalıştığımız İslâmî metinlerin anlaşılma sorununa dair farklı yaklaşımları son dönemde sosyal medya vd. mecralarda popüler olan bir mevzuyu izah etmeye çalışarak müşahhas hâle getirmenin faydalı olacağını düşünüyoruz. Çalışmamızın başlığından da anlaşılacağı üzere mesele medyada “sümük-ü şerif” tabiriyle şöhret bulan, Mustafa İslamoğlu’yla Cübbeli Ahmet (Ahmet Mahmut Ünlü) arasında yaşanan polemiğe dayanmaktadır.
1. Sümük-ü Şerif Tabirinin Ortaya Çıkış Serüveni ve Delâlet Ettiği Anlam
Sümük-ü şerif tabiri, tespit edebildiğimiz kadarıyla ilk olarak Mustafa İslamoğlu tarafından kullanılmıştır. İslamoğlu’nu bu tabiri kullanmaya iten sebep, muhtemelen Cübbeli Ahmet ve temsil ettiği çevrenin tasavvufî bir geleneğe yaslanmasından ötürü Hz. Muhammed’in abdest suyu, sümüğü, tükürüğü, teri, saç ve sakal teli, kanı ve idrarıyla teberrükte bulunulduğuna dair rivâyetleri anlama ve uygulama biçimidir.
Nitekim İslamoğlu’nun bir konuşmasında
[2] ifadesini kullanması bu tespitimizi desteklemektedir. Dolayısıyla mesele her ne kadar “sümük-ü şerif” tabiri üzerinden şöhret bulsa da burada İslamoğlu’nun “Hz. Muhammed’e ve sahâbeye bu türden davranışların nispet edilmesine ve bunların zaman zaman dinî istismarlara kapı aralamasına topyekûn bir itiraz”da bulunduğunu söylemek mümkündür. Mevzu hakkında Cübbeli Ahmet’e başka araştırmacılar tarafından da benzer tepkiler verilmiştir.[3]
Cübbeli Ahmet’i istisna tutacak olursak, konuya dair değerlendirmede bulunan isimlerin hiçbiri tartışmanın dayandığı rivâyetin içeriği, bilgi değeri ve nasıl anlaşılması gerektiğine dair bir izah çabasına girmemiştir. Kur’ân metnini önceleyen perspektiften yaklaşan bazı araştırmacılar, bir tür metin tenkidi işleterek tetkik etme ihtiyacı duymadan ilgili rivâyetteki anlatımı reddetmektedir. Bu bakımdan İslamoğlu ve Cübbeli Ahmet’e tenkit yönelten diğer isimlerin “Kur’ân metnini önceleyenler” grubuna dâhil edilebileceğini söyleyebiliriz.
Bu mevzuda muhafazakâr bir tutum sergilediği anlaşılan Cübbeli Ahmet’in tartışmaya dâhil olma biçimi ve verdiği tepkiye bakıldığında, sümük-ü şerif tabirinin mantûkunu sahiplenmezken, mefhumuna olumlu yaklaştığı görülmektedir. Burada Cübbeli Ahmet’in açıklamalarını özetlemek yerinde olacaktır. Cübbeli Ahmet, 13 Şubat 2016 tarihli vaazında önündeki yazılı bir metinden hareketle İslamoğlu’nun kendisine atıfla sümük-ü şerif tabirini kullanmasına tepki gösterdikten sonra şunları söylemektedir:
“Sümük-ü şerif, sümük-ü şerif! (İslamoğlu) Ne diyor yani? Efendimiz’in (s.a.v) burnundan bir şey çıkarsaymış, (cemaate hitaben:) biz ona şerif der miyiz? Der miyiz şerif? Biz deriz. Burnundan çıkan bir şey şerefli midir? Şereflidir. Sahâbe-i Kirâm ne yapıyorlardı? Burnunu sümkürdüğü zaman (s.a.v) bütün sahâbe üzerlerine sürerler böyle (nasıl sürdüklerini gösteriyor) bereket için. Sen Buḫârî’ye inanmıyor musun? Kur’ân’dan sonra en sağlam kaynak. Hadisin ağababası. Buḫârî’de ne diyor: ‘كَادُوا يَقْتَتِلُونَ عَلَى وَضُوئِهِ’ (Bir abdest aldığı zaman abdest suyu üzerlerine değsin diye birbirini öldürecek kadar!) (Cemaate hitaben) Hani şimdi Ḥaceru’l-Esved’in başında izdiham nasıl? Ḥaceru’l-Esved’de nasıl birbirini eziyorlar? Aynı öyle birbirini eziyorlardı. Hatta abdest suyundan üzerine değmeyen değenden, nemliliğinden, serinliğinden eline sürerek ondan ona, ondan ona gidiyorlardı. Sahâbe buydu. Ve ne zaman sümkürse diyor Buḫârî’de, yani sahâbe bunu naklediyor hemen üzerlerine şifa niyetine sürerlerdi.”[4]
Bu tutumu nedeniyle sosyal medya mecralarında bu tabiri ilk olarak Mustafa İslamoğlu’nun tenkit maksadıyla kullandığı göz ardı edilmekte ve sümük-ü şerif ifadesini bizzat Cübbeli Ahmet’in dolaşıma soktuğu zannedilmektedir.[5]
Cübbeli Ahmet’in, bu tabiri reddetmekle birlikte İslamoğlu’nun tenkit konusu yaptığı Hz. Muhammed’in sümüğüyle teberrükte bulunulduğuna dair kanaatini açık yüreklilikle savunmasına dair kendi YouTube hesabında “Terbiyesizce Yapılan Sümük-ü Şerif Yalanı” başlığıyla yayımladığı video da çalışmamızda işaret edilmesi gereken önemli ifadeler içermektedir.
Cübbeli Ahmet, Habertürk TV’de Gazeteci Nevzat Çiçek’in konuğu olarak katıldığı bir yayından alınmış bu kesitte, sunucunun “Hocam şimdi bu şeyle ilgili özellikle sümük-ü şerif mi deniyor, ne deniyor?” diye sorması üzerine şu ifadeleri kullanmaktadır:
“Öyle bir şey denmiyor, İslamoğlu dedi bunu ya. Ha nedir o mesele. Resulullah (s.a.v) Efendimizin burnundan çıkan şeye sümük-ü şerif diye bir şey çıkarttı. Sümük-ü şerif diye bir şey denir mi ya?! Yani, bu Buḫârî hadisidir. Ama adamlarda Buḫârî, muḫârî, sahâbe yok. İslamoğlu ‘Üç Muhammed’ kitabında diyor ki ‘Peygamber sahâbeden rahatsızdı.’ diyor; çok kabaydılar, diyor. Ya kime diyor biliyor musunuz? Hudeybiye’deki ağacın altında biat edenlerden bahsediyor. Çünkü o hadis Hudeybiye’de gerçekleşti. Efendimiz abdest alıyordu, anlaşma imzalamak için müşriklerden bir heyet gelmişti. Bu sahâbenin Efendimize düşkünlüğü. Abdest alıyordu ya, abdest alırken sularını kapışıyorlardı. Abdestten dökülen suları üzerlerine değdirmek için. Sahâbe bu ya, bütün sahâbe cumhur-u sahâbe, Ebubekir, Ömerler bunların hepsinin gördüğü yerde, Rıdvan şecere ehli. Bin beş yüz kişi bir anda bir insandan bir şey alamaz. Üzerinden o alıyordu, o onun ıslaklığından, bir diğeri onun ıslaklığından böyle üzerlerine sürüyorlardı. Bereket, bunun adı teberrük, bereketlenmek. Buḫârî bu, Buḫârî olmasa şimdi diyecek yine uydurma, hurafe konuşuyor. Bu gibi konularda zayıf hadis bile söylemem. İlla esaḥḥuṡ-ṡaḥîḥ olacak. Resulullah tükürse hemen alıyorlar, üzerlerine sürüyorlardı. Burnundan bir şey çıksa (s.a.v) üzerlerine sürüyorlardı.”[6]
Sunucu Nevzat Çiçek’in itirazları da bir dindar hassasiyetini yansıtması bakımından bu çalışmada kaydedilmeye değer niteliktedir. Çiçek, yukarıda naklettiğimiz açıklamalarını dinledikten sonra Cübbeli Ahmet’e “Hocam itiraz şu işte, temizliğin emredildiği bir dinde bu anlattıklarınız nasıl oluyor?” diye sormakta, Cübbeli Ahmet ise bunu şu şekilde cevaplamaktadır:
“Kâinatın Efendisi’ne mahsus, sahâbe bunu böyle yapmış. Sevgi bu, sevgi, sevgi, sevgi. Anandan çok, babandan çok, karından çok, kocandan çok… Şimdi beni konuşturma. İnsanlar karı kocalıkta ne yapıyorlar? Salya, sümük meselelerini? Oraya gel, orada dur bak. Sen ki Resulullah’ı canından çok seveceksin. Bir kadına âşık oluyorsun, bir erkeğe âşık oluyorsun. Ne sümüğü kalıyor ne bilmem nesi kalıyor. Allah’ın Resulüne geldi mi, bu sahâbe çok kaba, adamlar tükürüğünü üzerine sürmüş, ah bulsam da sürsem (s.a.v).”[7]
Nevzat Çiçek, bu konuşma üzerine Cübbeli Ahmet’e “Bu örnekleri niye veriyorsunuz Hoca’m?” diye sormakta; Ünlü de bu soruyu “Buḫârî hadisi ya” diye cevaplamaktadır. Çiçek sonrasında yine “Tamam da yani mesela şu an Allah Resulü aramızda yok. Sahâbe aramızda yok. Yani bizim bunu gerçekleştirecek -imkânımız yok-.” demesi üzerine Cübbeli Ahmet, sözlerini şu şekilde sonlandırmaktadır:
“Sakal-ı şerif’i ziyarete de şirk diyorlar. Sahâbenin farkı: muhabbeti. Aşırı sevgisini bu olaylar göstermiş. Şimdi biz burada ‘Şerif diye bir şey, hâşâ ve kellâ, denir mi?’ Sümük de demiyorum ki zaten hâşâ ve kellâ bu adamın (İslamoğlu) lafını nakletmek bile adamı yoldan çıkarır. Yani bu şerif diye, sümükte hakaret şerifte de; şerefli hakaretle şerefi bir araya getirmiş ya, bu adamın ağzı o kadar ileri ki Resulullah’ın (s.a.v) nur olmadığını -söylüyor-, Resulullah’ın nur olduğunu Kur’ân söylüyor. Resulullah’a nur diyen Kaʿbu’l-Aḥbâr Hazretlerine de Yahudi’den dönme Yahudi diyor… Şimdi burada sahâbe bu sevgiyi gösterdi. Allah, Fetih sûresinde Rıdvan Biati’ne katılan sahâbîlerden razı olduğunu buyuruyor… İslamoğlu da diyor ki: ‘Hudeybiye’de işte o abdest sularını üzerlerine sürenler için Allah, Resulullah bunlardan razı değildi.’ Allah’ın razı oldum, dediği adamdan Peygamber nasıl razı değildi diyorsun.”[8]
Gerek İslamoğlu gerekse Cübbeli Ahmet’ten nakledilenlerin, polemiğin ortaya çıkışı ve gelişimi hakkında yeterli fikir vereceğini düşünüyoruz. Tartışmanın esası Hudeybiye’de Mekke heyetine başkanlık etmesi için gönderilen ʿUrve b. Mesʿûd’un (öl. 9/630), bazı sahâbîlerin Hz. Muhammed’e gösterdiği ilgiye dair gözlemlerini paylaşan bir rivâyete dayanmaktadır. Buna göre Hudeybiye’de bazı sahâbîler Hz. Muhammed’in sümüğü, tükürüğü, abdest suyu ve saç telleriyle teberrükte bulunmak için birbirleriyle yarışmış, bir dediğini iki etmemek için azami gayret göstermiştir.
Mustafa İslamoğlu doğrudan bu rivâyetle ilgili bir kanaat belirtmezken, sahâbenin Hz. Peygamber’in abdest suyu ve sümüğüyle teberrükte bulunduğu yönündeki iddiaların gerçeği yansıtmadığını ifade etmek için tariz üslubuyla “sümük-ü şerif” tabirini kullanarak Cübbeli Ahmet’e göndermede bulunmaktadır. Cübbeli Ahmet’e bu mevzuda tenkit yönelten diğer isimlerin durumu da bundan farksızdır.
Bu yaklaşım, rivâyetlerin Kur’ân metnini önceleyen bakış açısıyla ele alınmasına örnek gösterilebilir. Cübbeli Ahmet ise rivâyette mezkûr ifadeleri büyük ölçüde literal anlamları ve gelenekte bazı âlimler tarafından kabul görmüş yorumları üzerinden okumayı tercih etmekte, bunu da kamuoyunun önünde açık yüreklilikle savunmaktadır. Cübbeli Ahmet’in yaklaşımı da daha çok çalışmanın başında işaret ettiğimiz, metinleri muhafazakâr bir tutumla literal anlamlarından hareketle okuyan yaklaşıma karşılık gelmektedir. Öte yandan Cübbeli Ahmet’in televizyon konuşmasında İslamoğlu’na Hudeybiye’ye katılan sahâbe hakkında nispet ettiği yorumların da teyide muhtaç olduğu ortadadır. Cübbeli Ahmet’le İslamoğlu arasında yaşanan polemiğe bakıldığında, meselenin kişisel husumet düzeyine varan bir tepkisellikten beslendiği, tarafların birbirine karşı kullandığı argümanlar ve kullandıkları istihzâî ve tahkir edici üslubun da ilmîlikten ve nezaketten uzak olduğu gözlenmektedir.
2. ʿUrve b. Mesʿûd’un Hudeybiye Gözlemlerini İçeren Rivâyetin Tahlili
Kaynaklarda Hudeybiye Antlaşması hakkında en detaylı bilgi içeren rivâyetlerden birisi ʿUrve b. Zubeyr yoluyla (öl. 94/713) Misvar b. Maḫreme (öl. 64/684) ve Mervân b. Ḥakem’den (öl. 65/685) nakledilmektedir. ʿUrve b. Mesʿûd’un Hudeybiye gözlemleri de bu rivâyet metninde yer almaktadır. Çalışmada rivâyetin tüm metnini tahlil etmek imkân dâhilinde değildir. Bundan dolayı muhtevası hakkında özet bilgi vererek asıl konumuzu ilgilendiren ifadelerin nasıl anlaşılması gerektiğine dair kanaatlerimizi paylaşmak istiyoruz.
Cübbeli Ahmet’in iktibasta bulunduğu rivâyetin Buḫârî’deki (öl. 256/870) tarikinin girişinde Hz. Muhammed’in Hudeybiye’ye gelişi, devesi Ḳaṡvâʾ’nın bir bölgede çökmesi, Ḫuzâʿa kabilesine mensup birinin gelerek Hz. Muhammed’e Mekkelilerin kendisiyle savaşacağını ve Kâʿbe’ye girişine izin vermeyeceklerini söylemesi hikâye edilmektedir. Hz. Muhammed’in savaş için değil yalnızca umre yapmak maksadıyla geldiklerini, muhtemel bir savaşın Mekkelilere de zarar vereceğini ifade etmesi üzerine Budeyl b. Verḳâʾ isimli Ḫuzâʿalı “Söylediklerini Mekkelilere ileteceğim.” diyerek Hz. Muhammed’in yanından ayrılmıştır. Budeyl’in Mekkelilere bilgi vermesi üzerine orada hazır bulunan ʿUrve b. Mesʿûd, Mekkelileri kendisini Hz. Muhammed’e elçi olarak göndermeye ikna etmiştir.[9]
Çalışmamızda inceleme konusu yaptığımız ifadeler ʿUrve b. Mesʿûd’un Hudeybiye’de sahâbenin Hz. Muhammed’e olan hürmet ve bağlılığına dair gözlemlerinin nakledildiği bölümde yer almaktadır. Önemine binaen ilgili pasajın Arapça aslını ve çevirisini vermek istiyoruz:
Metnin Arapça aslı:[10]
…[ثُمَّ إِنَّ عُرْوَةَ جَعَلَ يَرْمُقُ أَصْحَابَ النَّبِيِّ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ بِعَيْنَيْهِ، قَالَ: فَوَاللَّهِ مَا تَنَخَّمَ رَسُولُ اللَّهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ نُخَامَةً إِلَّا وَقَعَتْ فِي كَفِّ رَجُلٍ مِنْهُمْ، فَدَلَكَ بِهَا وَجْهَهُ وَجِلْدَهُ، وَإِذَا أَمَرَهُمْ ابْتَدَرُوا أَمْرَهُ، وَإِذَا تَوَضَّأَ كَادُوا يَقْتَتِلُونَ عَلَى وَضُوئِهِ، وَإِذَا تَكَلَّمَ خَفَضُوا أَصْوَاتَهُمْ عِنْدَهُ، وَمَا يُحِدُّونَ إِلَيْهِ النَّظَرَ تَعْظِيمًا لَهُ، فَرَجَعَ عُرْوَةُ إِلَى أَصْحَابِهِ، فَقَالَ: أَيْ قَوْمِ، وَاللَّهِ لَقَدْ وَفَدْتُ عَلَى المُلُوكِ، وَوَفَدْتُ عَلَى قَيْصَرَ، وَكِسْرَى، وَالنَّجَاشِيِّ، وَاللَّهِ إِنْ رَأَيْتُ مَلِكًا قَطُّ يُعَظِّمُهُ أَصْحَابُهُ مَا يُعَظِّمُ أَصْحَابُ مُحَمَّدٍ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ مُحَمَّدًا، وَاللَّهِ إِنْ تَنَخَّمَ نُخَامَةً إِلَّا وَقَعَتْ فِي كَفِّ رَجُلٍ مِنْهُمْ، فَدَلَكَ بِهَا وَجْهَهُ وَجِلْدَهُ، وَإِذَا أَمَرَهُمْ ابْتَدَرُوا أَمْرَهُ، وَإِذَا تَوَضَّأَ كَادُوا يَقْتَتِلُونَ عَلَى وَضُوئِهِ، وَإِذَا تَكَلَّمَ خَفَضُوا أَصْوَاتَهُمْ عِنْدَهُ، وَمَا يُحِدُّونَ إِلَيْهِ النَّظَرَ تَعْظِيمًا لَهُ، وَإِنَّهُ قَدْ عَرَضَ عَلَيْكُمْ خُطَّةَ رُشْدٍ فَاقْبَلُوهَا…].
Metnin çevirisi: “…Sonra ʿUrve b. Mesʿûd, Nebî’nin (a.s) sahâbesini gözlemleye başladı ve sonrasında şöyle dedi: ‘Vallahi o vakit Rasulullah (s.a.v) sümkürse ve sümüğü onlardan (sahâbeden) birinin avucuna düşecek olsa onu alıp yüzüne ve bedenine sürecek -durumda-. Onlara bir şey emredecek olsa ivedilikle onu yerine getiriyorlar. Abdest aldığı/elini yıkadığı zaman vücudundan dökülen suları alabilmek için neredeyse birbirlerini ezecekler. Bir söz söylediği zaman tümü hemen konuşmayı kesiyor. Ona bakmak istediklerinde duydukları saygıdan gözlerini kaçırıyorlar.’ ʿUrve, ardından Mekke’ye dönerek gözlemlerini şehrin ileri gelenlerine şu ifadelerle aktardı: ‘Ey ahâli! Vallahi birçok kez krallara elçi olarak gönderildim. Ḳayṡer, Kisrâʾ ve Necâşî’nin huzurunda bulundum. Vallahi hiçbir kralın adamlarını, sahâbesinin Muhammed’e (s.a.v) gösterdiği kadar hürmetkâr görmedim. Öyle ki sahâbesi, Muhammed (a.s) sümkürse ve sümüğü onlardan birinin avucuna düşecek olsa onu alıp yüzüne ve bedenine sürecek -durumda-. Onlara bir şey emredecek olsa ivedilikle onu yerine getiriyorlar. Abdest aldığı/elini yıkadığı zaman vücudundan dökülen suları alabilmek için neredeyse birbirlerini ezecekler. Bir söz söylediği zaman tümü hemen konuşmayı kesiyor. Ona bakmak istediklerinde duydukları saygıdan gözlerini kaçırıyorlar. Muhammed (a.s) size makul bir yol öneriyor, bunu kabul etmenizi öneririm…’”
Metinden anlaşılacağı üzere ʿUrve b. Mesʿûd’un gözlemleri sahâbenin Hz. Muhammed’e olan bağlılığını tavsif etme maksadına mebnidir. Nitekim ʿUrve’nin Hudeybiye’de Hz. Muhammed’e ilk geldiğinde sahâbe için “Seni yarı yolda bırakacak yüzler görüyorum.”[11], “فَإِنِّي وَاللَّهِ لَأَرَى وُجُوهًا، وَإِنِّي لَأَرَى أَوْشَابًا مِنَ النَّاسِ خَلِيقًا أَنْ يَفِرُّوا وَيَدَعُوكَ” kabîlinden ifadeler kullanması, yine rivâyetin bazı varyantlarında Mekke’ye döndükten sonra gözlemlerini aktarırken “Onların hiçbir şey karşılığında Hz. Muhammed’i teslim etmeyeceğini gördüm/anladım.”[12], “ولقد رأيت قوما لا يسلمونه لشيء أبدا” diyerek tam aksi yönde kanaat belirtmesi bunu açık biçimde göstermektedir.
Sümük-ü şerif polemiği bağlamında ele alırsak, tam da bu noktada ʿUrve b. Mesʿûd’un Hz. Muhammed’in sümüğüyle teberrükte bulunulduğu yönündeki ifadelerinin, şahit olduğu bir sahneyi tasvir etmesi mi, yoksa konuşurken mübalağa (abartma) sanatını kullanmasından kaynaklanan bir durum mu, olduğu sorusu akla gelmektedir. Diğer bir deyişle bu ifade literal okunmaya ne kadar müsaittir?
Burada ilk tahlil edilmesi gereken husus, rivâyette geçen “نُخَامَة” kelimesinin ne anlama geldiğidir. Kelime sözlüklerde göğüs ya da boğazdan çıkan şey “ما يَخْرُجُ من الصَّدْرِ، أو ما يَخْرُجُ من الخَيْشُومِ” olarak tarif edilmektedir. Bazı kaynaklarda “نخاعة” kelimesinin eş anlamlı kullanıldığına işaret edilirken, yine “بصاق” ve “بزاق” kelimelerinin eş anlamlı olarak “ağızdan çıkan şey”, “مخاط” kelimesinin ise “burundan çıkan şey” anlamında kullanıldığı bilgisi yer almaktadır.[13] Bu kelime dilimizde sümük ve balgam kelimelerine karşılık gelmektedir. Daha doğru bir ifadeyle “nuḫâme”yle sümük ve tükürükle karışık balgam kastedilmektedir. Bazı rivâyetlerde “نُخَامَة” ile “بصاق” kelimelerinin peşi sıra ya da birbirinin yerine kullanılması bu tespitimizi teyit etmektedir.[14]
Nuḫâme kelimesinin sözlüklerde sümük ve balgam anlamlarına geldiği açık biçimde görülmektedir. Peki, literal anlamı esas alındığında, bazı sahâbîlerin Hz. Muhammed’in burnundan ve ağzından çıkan sümüğü ve balgamını avuçlarına alıp yüzlerine ve bedenlerine sürdükleri biçiminde anlaşılabilecek nahoşluk çağrıştıran bu sözü ʿUrve b. Mesʿûd hangi maksatla söylemiş olabilir. Bunu anlamak için ilgili cümlenin başında yer alan “إِنْ” şart edatının cümledeki işlevini açıklığa kavuşturmak faydalı olacaktır.
Dilciler “إِنْ” şart edatının başında bulunduğu cümleye kuşku, vuku bulması ihtimal dışı veya mümteni olma anlamları kattığını ifade etmiştir. Bu şart edatı daha çok gelecekte vuku bulması kesin olmayan olgulardan bahseden cümlelerde muzari[15] fiille birlikte kullanılmaktadır.[16] Rivâyetin yukarıda Buḫârî’den naklettiğimiz tarikinde her ne kadar ilk olarak “مَا” edatıyla “مَا تَنَخَّمَ رَسُولُ اللَّهِ”, ikinci olarak da “إِنْ” edatıyla “وَاللَّهِ إِنْ تَنَخَّمَ” mazi fiil (geçmiş zaman) kullanılmış olsa da başka kaynaklardaki tariklerde ilk ve ikinci zikredildiği yerde “إِنْ” edatıyla “فو الله إِنْ يَتَنَخَّمُ النَّبِيُّ نُخَامَةً” biçiminde muzari fiille de nakledilmektedir.[17]
Buradan çıkan sonuç ʿUrve b. Mesʿûd’un ilgili ifadeyi, Türkçede bir kişiye aşırı derecede bağlanmak ve ona boyun eğmek anlamında kullanılan “birine kul köle olmak, birinin önünde boyun eğmek, secdeye kapanmak, birinin ayağının toprağı olmak” kabilinden mübalağa üslubuyla söylemiş olabileceğidir. Öte yandan ʿUrve b. Mesʿûd’un Hudeybiye görüşmelerinde düşman saflarını temsil eden bir müşrik olduğu dikkate alındığında, bu sözleri sahâbeyi aşağılamak için hakaret maksadıyla söylemiş olması da ihtimal dâhilindedir. İlgili ifadenin mübalağa üslubuyla ya da hakaret maksadıyla söylenmiş olabileceğini teyit eden diğer bir yön, İslam’ın ortaya çıktığı dönemin Arap kültüründe sümük ve tükürükle karışık balgam anlamlarına gelen nuḫâmenin toplum tarafından iğrenti duyulan bir şey olarak telakki ediliyor oluşudur. Hz. Muhammed’den temizlik adabına dair nakledilen bazı rivâyetlerde bu husus net biçimde ifade edilmektedir. Bu da ʿUrve b. Mesʿûd’un ilgili ifadeyi bizzat şahit olduğu bir olayı tasvir etmek için kullanmamış olabileceğine işaret etmektedir. Burada Hz. Muhammed’in konu hakkındaki uyarı ve tavsiyelerine dair birkaç örnek vermek faydalı olacaktır.
2.1. Hz. Muhammed’in Sahâbeyi Mescide ve Vücuda Nuḫâme Bulaştırmaktan ve Abdest Aldığı Suyla Teberrükte Bulunmaktan Nehyetmesi
Hz. Muhammed’in yaşadığı dönemin şartlarında sahâbenin temizlik ve hijyen kurallarına uyması konusunda azami gayret gösterdiğine dair, kaynaklarda çok sayıda rivâyet mevcuttur. Nitekim İslâm dininin en ayırt edici özelliklerinden birinin temizliğe verdiği önemle ilişkili olması Hz. Muhammed’in bu husustaki duyarlılığından kaynaklanmaktadır. Hz. Muhammed’in temizlik kurallarına uyulması yönündeki emir ve tavsiyelerinden bir kısmı da sümük ve balgamı (nuḫame) mescide ve bedene bulaştırmaktan nehyetmesiyle alâkalıdır.
Hz. Muhammed bir seferinde Medine’deki Mescid’in kıble tarafına sümük sürüldüğüne şahit olmuş ve bu duruma çok kızarak elindeki hurma dalıyla bunu görünmeyecek şekilde kazımıştır. Sümüğün bulaştığı yerlere, kazındıktan sonra zaʿferân vb. kokular süren bir kadını öven Hz. Muhammed, mescitlerde kıble tarafına tükürülmemesi ve sümkürülmemesi gerektiğini vurgulamış; ibadet için Allah’a yönelen birinin kıble yönüne ve sağ tarafına tükürmesinin münasip olmayacağını, ille de tükürecekse soluna, o da olmazsa elbisesinin bir ucuna tükürdükten sonra katlayacak şekilde bunu gizlemesini salık vermiştir. Tüküren ya da sümküren kimsenin mescide gelen bir mü’minin bedenine isabet ederek ona eziyet etmemesi için bunu gömmesi ya da kimseye temas etmeyecek hâle getirmesi gerektiğini ifade etmiştir. Bir rivâyette mescide sümük ve balgam bulaştırmanın günah olduğu, kefaretinin ise ancak onu gömmekle mümkün olacağı belirtilmektedir. Başka bir rivâyette Hz. Muhammed’in, “Bana ümmetimin en iyi ve en kötü amelleri gösterildi. En güzel ameli, yoldan eza veren bir engeli kaldırmak; en kötü ameli ise mescide sümkürüp veya balgam atıp (nuḫâme) üzerini toprakla kapatmamaktır.” dediği nakledilmektedir.[18]
Burada dönemin ibadet mekânları hakkında özet bilgi vermek faydalı olacaktır. Hz. Muhammed’in yaşadığı dönemde mescitler toprak veya çakıl tabanlı dış mekânı andıran alanlardı. Bunlar arasında en önemlisi şüphesiz Mescid-i Nebevî’ydi. Yapımına 622 senesinde başlanan Mescid-i Nebevî, engebeli ve çalılık alanın zemin düzenlenmesi yapıldıktan sonra yaklaşık 2 metre derinliğindeki bir temel üzerine inşa edilmiştir. İlk bina, taş temel üzerine tek sıra kerpiçten, bir adam boyu kadar yükseklikteki çevre duvarı ile kuşatılarak üstü açık biçimde yapılmıştır. Başlangıçta basit ve sade biçimde inşa edilen Mescid-i Nebevî, Müslüman nüfusun artmasıyla ihtiyaca cevap veremeyince H. 7 yılında (628) Hayber dönüşü yeni ilâvelerle genişletilmiştir. Başlangıçta üstü örtülmeyen Mescid-i Nebevî’nin kıble tarafında Hz. Muhammed’in namaz kıldırdığı yere yağmur ve güneşten korunmak için hurma kütüğünden altı direk üzerinde bir sundurma yapılmış, kıble Kâbe’ye çevrilince bu sundurma kısmen korunarak Suffe ehlinin barındığı bir yere dönüşmüştür. Sonradan mescidin güney duvarına paralel dokuzar adet hurma kütüğünün üç sıra halinde dizilip ahşap sütunlar üzerine oturtulduğu bir çatı yapılmıştır. Sütunlar, hurma ağacından kirişlerle birbirine bağlanıp yanlamasına hurma dalı ve yaprakları, izhir ve semer otlarıyla örtülerek toprakla kapatılmıştır. Çok sade biçimde yapılan bu tavan gölgelenmeyi sağlıyor, ancak yağmurdan korunmayı temin etmiyordu.[19]
Kaynaklarda mescid ve vücudun nuḫâmeden (sümük veya balgam) uzak tutulması gerektiğine dair burada işaret etmediğimiz pek çok rivâyet bulunmaktadır. Gerek sözlüklerde nuḫâmenin sümük ve tükürükle karışık balgam anlamlarına gelmesi, gerek rivâyetlerde nuḫâmenin o dönemde tiksinti verecek bir şey olarak görülmesi gerekse de ʿUrve b. Mesʿûd’un sahâbenin itaatini ve saygısını ifade etmek için “Hz. Muhammed sümkürse nuḫâmesini avuçlarına alıp ellerine ve yüzlerine sürecek durumdalar.” meâlindeki ifadeyi “إِنْ” şart edatıyla kullanması, Hudeybiye’de Cübbeli Ahmet’in ileri sürdüğü şekilde bir olayın vuku bulmadığını söylemek için yeterlidir, diye düşünüyoruz. Buna göre ʿUrve b. Mesʿûd, Mekkelilere: “Sahâbesi Hz. Muhammed’e o kadar bağlı ki neredeyse sümkürse burnundan çıkan sümüğü, tükürse ağzından çıkan balgamı bereketlenmek için ellerine ve yüzlerine sürecek durumdalar.” demiş olmaktadır.
İnceleme konusu yaptığımız rivâyette Hz. Muhammed’in nuḫâmesiyle teberrükte bulunulduğu yönündeki yorumların ilgili ifadeyi dil ve yaslandığı tarihî bağlam cihetinden yeterince tetkik etmemekten kaynaklandığı görülmektedir. Bu bağlamda gerek Cübbeli Ahmet’in gerekse gelenekte nuḫâme ifadesine dair benzeri yaklaşımlara sahip kimselerin savunduğu yorumun nüzul dönemi
[20]
Çalışmada üzerinde durmamız gereken diğer mevzu, aynı rivâyette ʿUrve b. Mesʿûd’a nispetle nakledilen “sahâbenin Hz. Muhammed’in abdest suyuyla bereketlenmek için birbirlerini ezercesine bir yarış içinde olduğu” meâlindeki ifadedir. Kanaatimizce bu meselenin izahı, nuḫâmeyle teberrük edilmesinden bahseden ifadeden farklıdır.
“Sahâbî” terimini “Hz. Muhammed’le karşılaşan her mü’min kişi” anlamında kullanmak, zaman zaman metinlerin anlaşılmasını ve bunlardan çıkarılacak dinî hükümlerin belirlenmesini olumsuz yönde etkileyecek bir unsura dönüşebilmektedir.
Özellikle Hz. Muhammed’i hayatında birkaç kez görme imkânı yakalamış kimselerde bu daha barizdir. Hz. Muhammed’in, şahsına yönelik methiyelerden rahatsız olduğu ve bu tür girişimlerin önüne geçmek maksadıyla insanlara muhtelif uyarılarda bulunduğu bilinmektedir.[21]
Hz. Muhammed’in şahsına yöneltilen methedici davranışlardan biri de bazı sahâbilerin abdest aldığında ya da elini yıkadığında[22] uzuvlarından dökülen suları bereket umarak içmeye çalışması ve ellerine, yüzlerine sürmesi biçiminde tezahür etmiştir.[23] Bu bağlamda ʿUrve b. Mesʿûd’dan nakledilen ifade muhtemelen Hudeybiye’ye katılan bazı sahâbîlerin bu yöndeki girişimlerine şahit olması ya da çevresindeki bazı sahâbîlerin Hz. Muhammed’e bu türden davranışlarda bulunduğunu önceden duyup sonradan bunu Hz. Muhammed’le aralarındaki bağlılığı anlatmak için örnek vermesinden kaynaklanmaktadır.
Burada Hz. Muhammed’in abdest suyuyla teberrükte bulunmaya teşebbüs eden kimselerin pekâlâ nuḫâmesiyle de bereketlenmeye yönelebilecekleri yönünde haklı bir itirazda bulunulabilir. Yukarıda işaret ettiğimiz yönlerden bu çok uzak bir ihtimal gibi görünmekle birlikte, bunun kabul edilmesi durumunda dahi ilgili eylemin tüm sahâbeyi kapsadığı ve Hz. Muhammed’in bu davranışı tasvip ettiği sonucuna ulaşmak mümkün görünmemektedir.
Cübbeli Ahmet’in önceki bölümde aktardığımız yorumu hatırlanacak olursa burada tüm sahâbenin Hudeybiye’de sıraya geçip Hz. Muhammed’in nuḫâmesi ve abdest suyuyla bereketlenmek istediği, Hz. Muhammed’in de buna müsaade ettiği gibi bir anlam çıkmaktadır. Meseleye dair birkaç örnek incelendiğinde, ne Hudeybiye rivâyetinden ne de konuyla ilişkili diğer rivâyetlerden Hz. Muhammed’in bu tür aşırı tazim içeren davranışları onayladığı gibi bir anlam çıkmaktadır.
Mevzuya dair örnek verilebilecek en çarpıcı rivâyetlerden biri, rivâyetin farklı tariklerinde ʿAbdurraḥmân b. Ḳurâd, Ebû Ḳurâd Sulemî, ʿAbdurraḥmân b. Fâkih ya da İbnu’l-Fâkih isimleriyle anılan sahâbîden nakledilmektedir. Önemine binaen bu rivâyetin birkaç tarikini aşağıda zikretmek istiyoruz.
Metnin Arapça Aslı:[24]
حَدَّثَنَا عَبْدُ اللهِ بْنُ جَعْفَرٍ، ثنا إِسْمَاعِيلُ بْنُ عَبْدِ اللهِ، ثنا مُسْلِمُ بْنُ إِبْرَاهِيمَ، ثنا الْحَسَنُ بْنُ أَبِي جَعْفَرٍ، عَنْ أَبِي جَعْفَرٍ الْأَنْصَارِيِّ، عَنِ الْحَارِثِ بْنِ فُضَيْلٍ، عَنْ عَبْدِ الرَّحْمَنِ بْنِ أَبِي قَرَدٍ: “أَنَّ النَّبِيَّ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ تَوَضَّأَ يَوْمًا، فَجَعَلَ النَّاسُ يَتَمَسَّحُونَ بِوَضُوئِهِ، قَالَ النَّبِيُّ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ: «مَا يَحْمِلُكُمْ عَلَى ذَلِكَ،» ، قَالُوا: حُبُّ اللهِ وَرَسُولِهِ، قَالَ: «مَنْ سَرَّهُ أَنْ يُحِبَّهُ اللهُ وَرَسُولُهُ فَلْيَصْدُقْ حَدِيثَهُ إِذَا حَدَّثَ، وَلْيُؤَدِّ أَمَانَتَهُ إِذَا اؤْتُمِنَ، وَلْيُحْسِنْ جِوَارَ مَنْ جَاوَرَ»
Metnin çevirisi: “Nebî (a.s) bir gün abdest aldı. Bunun üzerine bazı insanlar onun abdest suyunu alıp üzerlerine sürmeye başladı. Nebî (a.s) bunu görünce onlara ‘Size bunu yaptıran nedir?’ diye sordu. Muhatapların ‘Bize bunu yaptıran Allah ve Resulüne duyduğumuz muhabbettir.’ diye cevap vermesi üzerine, Nebî (a.s) şöyle buyurdu: ‘Allah ve Resulünün kendisini sevmesinden hoşnut olacak kimse, -bu tür davranışlar yerine- konuştuğu zaman doğru sözlü olsun, bir söz verdiğinde emanetini yerine getirsin ve yakınındakilere ihsanda bulunsun.’”
Bu rivâyetin diğer tariklerinde, olayın Veda Haccı’nda gerçekleştiği, Hz. Muhammed’in def-i hacet için uzaklaşıp geri döndüğünü gören, aralarında Ebû Ḳurâd Sulemî’nin de bulunduğu bir grup sahâbenin, Hz. Muhammed’in abdest suyuyla teberrükte bulunmak istemesi üzerine uyarıldığı bilgisine yer verilmektedir.[25] Kaynaklarda yalnızca iki rivâyeti bulunan Ebû Kurâd hakkında sınırlı bilgi mevcuttur. Ravinin naklettiği iki rivâyet de abdestle ilgilidir. Sened ağı tetkik edildiğinde birbirinden bağımsız gibi görünen bu iki rivâyetin aslında aynı olaydan bahsettiği anlaşılmaktadır.
Rivâyetin İbn Şihâb Zuhrî (öl. 124/742) yoluyla gelen başka bir tariki, Ebû Ḳurâd yerine Ensar’dan bir grup ya da Ensar’dan bir adam, denilerek meçhul ravilere veya raviye isnad edilerek nakledilmektedir. Bu tarikte, abdest suyuna ilaveten nuḫâme ifadesine de yer verilmekte; sahâbenin, Hz. Muhammed’in sadece abdest suyu değil; sümüğüyle de (nuḫâme) teberrükte bulunmak istemesi üzerine uyarıldığı ifade edilmektedir. Rivâyetin metni ve çevirisi aşağıdaki gibidir:
Metnin Arapça Aslı:[26]
[أَخْبَرَنَا عَبْدُ الرَّزَّاقِ، عَنْ مَعْمَرٍ، عَنِ الزُّهْرِيِّ، قَالَ: حَدَّثَنِي مَنْ لَا أَتَّهِمُ مِنَ الْأَنْصَارِ، أَنَّ رَسُولَ اللَّهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ كَانَ إِذَا تَوَضَّأَ أَوْ تَنَخَّمَ ابْتَدَرُوا نُخَامَتَهُ، وَوَضُوءَهُ، فَمَسَحُوا بِهَا وُجُوهَهُمْ وَجُلُودَهُمْ، فَقَالَ رَسُولُ اللَّهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ: «لِمَ تَفْعَلُونَ هَذَا؟» قَالُوا: نَلْتَمِسُ بِهِ الْبَرَكَةَ، فَقَالَ رَسُولُ اللَّهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ: «مَنْ أَحَبَّ أَنْ يُحِبَّهُ اللَّهُ وَرَسُولُهُ فَلْيَصْدُقِ الْحَدِيثَ، وَلْيُؤَدِّ الْأَمَانَةَ، وَلَا يُؤْذِ جَارَهُ].
Metnin çevirisi: “Allah Resulü abdest aldığında onun abdest suyunu, sümkürdüğünde sümüğünü (nuḫâme) yüzlerine ve vücutlarına sürüyorlardı. Allah Resulü bunu görünce onlara ‘Bunu neden yapıyorsunuz?’ diye sordu. Onlar ‘Bununla bereketlenmeyi umuyoruz.’ dediler. Bunun üzerine Allah Resulü: ‘Allah ve Resulünün kendisini sevmesinden hoşnut olacak kimse -bu tür davranışlar yerine- doğru söz söylesin, emaneti yerine getirsin ve komşusuna eziyet etmekten sakınsın.’ buyurdu.”
Rivâyetin diğer tariklerinde yer almayan nuḫâme ifadesinin ravi tasarrufuyla Hudeybiye hakkındaki rivâyetin etkisiyle bu tarike eklenmiş olması ihtimal dâhilindedir. Buradan çıkan sonuç, bazı sahâbîlerin Hz. Muhammed’in şahsına yönelik aşırı yüceltici birtakım davranışlar sergiledikleridir. Bu sahâbîlerin Hz. Muhammed’le fazla vakit geçirme imkânı bulamamış, belki de ömründe birkaç kez konuşma fırsatı bulmuş kişilerden oluştuğu düşünülebilir. Nitekim Ebû Kurâd isimli sahâbî, başından geçen olayın, hac yaptıkları dönemde gerçekleştiği kaydını düşmektedir. Bu da bazılarını yıllar sonra Mekke’ye muzaffer bir komutan olarak dönen ve on binlerce kişinin katılımıyla gerçekleşen Veda Haccı’nı yöneten Hz. Muhammed’i Cahiliye Dönemi’ndeki kâhinler ve pagan din adamları gibi görerek ona aşırı tazimde bulunmaya sevk etmiş olabilir.
Özetle bu rivâyetten Hz. Muhammed’in, şahsını aşırı yücelten davranışlardan kesinlikle hoşlanmadığı ve buna tevessül edenleri hayırlı işler yapmaya yönlendirerek uyarmış olduğu anlaşılmaktadır. Nitekim kaynaklarda Hz. Muhammed’in şahsına yönelik tazim içeren ifade ve davranışlara benzer tepkiler verdiğine dair azımsanmayacak kadar örnek bulunmaktadır. Bu durumda bazı insanların, Hz. Muhammed’e aşırı tazim içeren birtakım davranışlarda bulunduğunu kabul edip etmemek de önemini yitirmektedir. Zira buradaki temel sorun; rivâyetlerde mezkûr tüm olguları Hz. Muhammed’in takririnden geçmiş olarak kabul etmekten kaynaklanmaktadır. Bu durum hâliyle Hz. Muhammed’e rağmen veya ondan habersiz vuku bulan olguların Hz. Muhammed’e nispet edilme riskini doğurmaktadır.
Sonuç
Sümük-ü şerif tabirinin ortaya çıkmasına kaynaklık eden Hudeybiye rivâyetindeki ilgili ifadeyi hem dil hem rivâyet metninin iç bağlamı hem de dönemin Arap kültürü cihetinden tetkik etmeye gayret ettiğimiz bu çalışmada, ʿUrve b. Mesʿûd’a izafe edilen Hz. Muhammed’in sümüğü ve balgamıyla (nuḫâme) teberrükte bulunulduğu yönündeki ifadenin, şart edatıyla sahâbenin Hz. Muhammed’e bağlılığını mübalağa üslubu kullanarak ya da hakaret maksadıyla anlatmasından ibaret olduğunu ortaya koymuş olduğumuzu sanıyoruz. Nitekim o dönemin Arap örfünde nuḫâmenin mescitten ve vücuttan uzak tutulması gereken, tiksinti uyandıran bir şey olması Hz. Muhammed’e isnad edilen muhtelif rivâyetlerde yoğun biçimde işlenmektedir.
Hz. Muhammed’in abdest suyu ya da ellerini yıkadığı su ile teberrükte bulunmak istemeye gelince, bunun İslam öncesi dönem Arap örfünde kutsiyet atfedilen şahsiyetlere yönelik uygulanagelen bir tutum olduğu düşünülebilir. İslam’ın Arap Yarımadası’nda hızla yayılması ve insanların topluluklar hâlinde Hz. Muhammed’in davetiyle ve şahsiyetiyle muhatap olmaları, ister istemez bazılarını daha önce yüceleştirdikleri kimselere tazim maksadıyla yapageldikleri davranışları Hz. Muhammed’in şahsiyetine de göstermeye yönlendirmiş olabilir. Buna, çok düşük de olsa bazılarının Hz. Muhammed’in nuḫâmesiyle teberrükte bulunmaya tevessül etmiş olma ihtimali de dâhildir.
Burada odaklanılması gereken nokta, bu türden aşırı tazim içeren davranışları kimlerin (hangi “sahâbî”lerin?) sergilediği ve Hz. Muhammed’in bu davranışlar karşısında ne tür bir tavır aldığıdır. Başka bir ifadeyle Hz. Muhammed’in bu husustaki sünnetinin ne olduğudur. Bunu anlamanın yolu, Hz. Muhammed’in saçı, sakalı, teri, idrarı, kanı vd. şeyleriyle teberrükte bulunulduğu yönünde bilgi içeren rivâyet ve yorumların nereye dayandığını ve nasıl anlaşılması gerektiğini tetkik etmekten geçmektedir.
Bu bağlamda ne Kur’ân metnini önceleyenlerin rivâyet malzemesini değersizleştiren yaklaşımı ne de mensubu olduğu dinî geleneğin rivâyetlere yüklediği anlamları mutlaklaştıran bakış açısının yaraya merhem olma potansiyelinden bahsedilebilir. Sorunun çözümü, Hz. Muhammed’in tarihî şahsiyeti hakkında bilgi ihtiva eden tarihî verileri Arap dili ve İslâm’ın ortaya çıktığı dönemde hâkim kültürü dikkate alarak, bilimsel kriterlere uygun biçimde incelemekten geçmektedir. Bunun da kolektif bir çabayı gerektirdiği açıktır.
Gelenekte ayrıcalıklı bir sınıfın (ulema) tekelinde olan bilgiye erişimin, günümüzde toplumun tüm kesimlerinin erişebileceği bir mahiyet arz etmesi ve kitle iletişim araçlarıyla her türden bilginin dolaşıma girdiği bir kültürel vasatta her alanın uzmanlarına büyük sorumluluk düşmektedir. Söz konusu olan İslam kültürüne ait dinî metinlerin yaslandıkları tarihî gerçekliğe en yakın surette anlaşılması ve yorumlanması olduğunda bunun ilk muhatabı, akademide ve akademi dışında İslâmî araştırmalar yürüten araştırmacılar olmaktadır. Bunun Müslüman araştırmacılar açısından İslam’a ve Hz. Muhammed’in tarihî şahsiyetine yöneltilen maksadı aşan yorumları izah etmek gibi bir yönü de vardır.
Mustafa İslamoğlu’yla Cübbeli Ahmet arasında ilmîlikten uzak bir zeminde neşet eden ve başka aktörlerin müdahil olmasıyla en azından sosyal medyada İslam aleyhinde faaliyet yürütenlerin sıklıkla atıfta bulunduğu bir örneğe dönüşen “sümük-ü şerif” polemiği gibi yüzlerce mevzunun izahı, İslam araştırmacılarının himmetini beklemektedir. Başka türlü kişisel ihtirasları ya da entelektüel zaaflarından ötürü İslam’ı, Hz. Muhammed’i ve sahâbesini toplum önünde küçük düşürmekten zerre gam duymayan kifayetsiz muhterislerin ortaya attığı soru işaretleri cevapsız kalmaya ve gündemi işgal etmeye devam edecektir.
Kaynakça
ʿAbdurrezzâḳ b. Hemmâm, Ṡanʿânî (ö.211/827). Muṡannef. nşr. Heyet. Kahire: Dâru’t-Teʿṡîl, 2015.
Aḥmed b. Ḥanbel, Şeybânî (ö.241/856). Musned. nşr. Heyet. Fas/Meknâs: Cemʿiyyetu’l-Meknâs, 1431/2010.
ʿAsḳalânî, İbn Ḥacer. Fetḥu’l-Bârî Şerḥu Ṡaḥîḥi’l-Buḫârî (nşr. Muḥibbuddîn el-Ḫaṭîb), I-XIII, Dâru’l-Maʿrife, Beyrut 1379/1959.
Bozkurt, Nebi, Küçükaşcı, Mustafa Sabri. “Mescid-i Nebevî” Ankara: TDV İslam Ansiklopedisi, 2004.
Buḫârî, Ebû ʿAbdullâh Muḥammed b. İsmâʿîl (ö.256/870). Câmiʿu’l-musnedu’ṡ-ṡaḥîḥu’l-muḫtaṡar. nşr. Muḥammed Zuheyr en-Nâṡır. Beyrut: Dâru Ṭavḳi’n-Necât, 2001.
Ebû Dâvûd, Suleymân b. Eşʿaŝ Sicistânî (ö.275/889). Sunenu Ebî Dâvûd. nşr. ʿAdil Muḥammed, ʿAmmâr ʿAbbâs. Kahire: Dâru’t-Teʾṡîl, 2015.
Ebû Nuʿaym, Iṡbehânî (ö.430/1039). Maʿrifetu’ṡ-ṡaḥâbe. nşr. ʿÂdil b. Yûsuf el-ʿAzzâzî. Riyad: Dâru’l-Vaṭan, 1998.
Fîrûzâbâdî, Mecduddîn Ebû Ṭahir Muḥammed b. Yaʿḳûb (öl. 817/1415). Ḳâmûsu’l-muḥîṭ. Beyrut: Muessesetu’r-Risâle, 2005.
Ḫalîl b. Aḥmed, Ferâhîdî (ö.170/787). Kitâbu’l-ʿayn. nşr. Mehdî Maḫzûmî, İbrahim Sâmerrâʾî. Beyrut: Mektebetu’l-Hilâl, 1988.
İbn Ebî Ḫayŝeme, Ebû Bekir Aḥmed (ö.279/893). Ṭârîḫu’l-kebîr. nşr. Ṡalâḥ b. Fetḥî. Kahire: Fârûḳu’l-Ḥadîŝe, 2006.
İbn Ebî Şeybe, ʿAbdullâh b. el-ʿAbsî (ö.235/850). Muṡannef. nşr. Saʿd b. Nâṡır eş-Şetrî. Riyad: Dâru Kunûzi İşbîliyâ, 2015.
İbn Ḥibbân, Bustî (ö.354/965). Ṡaḥîḥ. nşr. Mehmet Ali Sönmez, Halis Aydemir. Beyrut: Dâru İbn Ḥazm, 2013.
İbn Ḫuzeyme, Nîsâbûrî (ö.311/924). Muḫtaṡaru’l-muḫtaṡar mine’l-musnedi’ṡ-ṡaḥîḥ. nşr. Heyet. Kahire: Dâru’t-Teʾṡîl, 2014.
Keskin, Mustafa. “Şart Anlamındaki إذا ve إن ‘in Arap Dili ve Belagati Açısından Değerlendirilmesi: Bazı Ayetler Örneğinde” Çukurova İlahiyat Fakültesi Dergisi (Aralık 2019) 19:2, 525-538.
Maʿmer b. Râşid, Ezdî (ö.153/770). Câmiʿ. nşr. Ḥabîbu’r-Raḥmân ʾAʿẓamî. Beyrut: Mektebu’l-İslâmî, 1982.
ʿOmer b. Şebbe, Numeyrî (ö.262/876). Târîḫu’l-medîne. nşr. ʿAlî Muḥammed Dendel, Yâsin Saʿdu’d-Dîn Beyân. Beyrut: Dâru’l-Kutubi’l-ʿİlmiyye, 1996.
Rûyânî, Ebû Bekr Muḥammed b. Hârûn (ö.307/920). Musnedu’r-Rûyânî. nşr. Eymen ʿAlî Ebû Yemânî. Kahire: Muessesetu Ḳurṭuba, 2000.
Şâmî, Muḥammed b. Yûsuf Ṡâliḥî Şâmî (ö.942/1535). Subulu’l-hudâ ve’r-reşâd fî sîreti ḫayri’l-ʿibâd. nşr. ʿÂdil Aḥmed, ʿAlî Muḥammed Muʿavviḍ. Beyrut: Dâru’l-Kutubi’l-ʿİlmiyye, 1993.
Ṭaberî, Ebû Caʿfer Muḥammed b. Cerîr b. Yezîd el-Âmilî (ö.310/923). Târîḫu’r-rusul ve’l-mulûk. Beyrut: Dâru’t-Turâŝ, 1967.
Zuḥaylî, Vehbe. İslam Fıkhı Ansiklopedisi, çev. Ahmet Efe vd. İstanbul: Risale Yayınları, 1994.
İnternet Kaynakları
Akabe Medya, “Ölülere Kur’an dirilere Hadis, sümük-ü, sidik-i şerif vs. – Mustafa İslamoğlu”, YouTube (Erişim: 5 Eylül 2024) https://www.youtube.com/watch?v=TTJFMJSZbuI
Cübbeli Ahmet Hoca, “Terbiyesizce Yapılan ‘Sümük-ü Şerif’ Yalanı”, YouTube, (Erişim: 5 Eylül 2024) https://www.youtube.com/watch?v=QQ1uhrfWZXI&t=1s
Dipnotlar:
* Dr. Orhan Güvel Öğretim Üyesi, Osmaniye Korkut Ata Üniv. İlahiyat Fak.
[1] Bk. Werner G. Jeanrond, Teolojik Hermenötik, çev. Emir Kuşçu (İstanbul: İz Yayıncılık, 2007); Burhanettin Tatar, Hermenötik (İstanbul: İnsan Yayınları, 2004).
[2] Akabe Medya, “Ölülere Kur’an dirilere Hadis, sümük-ü sidik-i şerif vs. – Mustafa İslamoğlu”, YouTube, (Erişim: 5 Eylül 2024) https://www.youtube.com/watch?v=TTJFMJSZbuI
[3] Bk. Abdulaziz Bayındır, https://www.youtube.com/watch?v=cBvCAtZAcZs; İhsan Eliaçık, https://www.youtube.com/watch?v=sCGKTu9F8zE&t=57s; Emre Dorman, https://www.youtube.com/watch?v=PIVM72n9-v0; Edip Yüksel, https://www.youtube.com/watch?v=IHIfCjMGFPk Erişim: 5 Eylül 2024. Konu bazı köşe yazısı başlıklarına da ilham olmuştur. Bk. Akif Beki, https://www.karar.com/yazarlar/akif-beki/sumuk-u-serif-ve-canlanan-tavuk-davasi-1597541 (Erişim: 13 Eylül 2024)
[4] https://www.youtube.com/watch?v=bCtdo12C8H0 (Erişim: 5 Eylül 2024)
[5] Sümük-ü şerif tabirinin Cübbeli Ahmet’e ait olmadığını ispatlamak için takipçileri tarafından bazı görsel içerikler de üretilmiştir. Bk. İsmet Yamaç, “Cübbeli Hoca sümük-ü şerif demiyor, işte ispatı”, YouTube, (Erişim: 5 Eylül 2024) https://www.youtube.com/watch?v=uYfUmalPiyY&t=3s
[6] Cübbeli Ahmet Hoca, “Terbiyesizce Yapılan ‘Sümük-ü Şerif’ Yalanı”, YouTube, (Erişim: 5 Eylül 2024)
https://www.youtube.com/watch?v=QQ1uhrfWZXI&t=1s
[7] Cübbeli Ahmet Hoca, “Terbiyesizce Yapılan ‘Sümük-ü Şerif’ Yalanı”, YouTube, (Erişim: 5 Eylül 2024) https://www.youtube.com/watch?v=QQ1uhrfWZXI&t=1s
[8] Cübbeli Ahmet Hoca, “Terbiyesizce Yapılan ‘Sümük-ü Şerif’ Yalanı”, YouTube, (Erişim: 5 Eylül 2024) https://www.youtube.com/watch?v=QQ1uhrfWZXI&t=1s
[9] Buḫârî, Ṡaḥîḥ, III/193.
[10] Buḫârî, Ṡaḥîḥ, III/193. Rivâyetin bazı tariklerinde ʿUrve b. Mesʿûd’un “وَلَا يَسْقُطُ مِنْ شَعْرِهِ شَيْءٌ إِلَّا أَخَذُوهُ ” “Saçından bir tel düşmeye görsün hemen onu -ellerine- alıyorlar/kapıyorlar.” dediği bilgisi yer almaktadır. İbn Ḥacer ʿAsḳalânî, Fetḥu’l-bârî, V/341. ʿAsḳalânî, ʿUrve b. Mesʿûd’un gözlemlerini şerh ederken burada sümük/nuḫâme ve saç telinin temiz/ṭâhir olduğuna ve salih kimselerin temiz su artıklarıyla teberrükte bulunmanın cevazına işaret edildiğini ifade etmektedir. Ayrıca sahâbenin ʿUrve b. Mesʿûd’a Hz. Muhammed’i yalnız bırakmayacaklarını göstermek maksadıyla bu türden bir davranışa başvurmuş olabileceği üzerinde durmaktadır. İbn Ḥacer ʿAsḳalânî, Fetḥu’l-bârî, V/341.
[11] Buḫârî, Ṡaḥîḥ, III/193.
[12] Şâmî, Subulu’l-hudâ, X/37.
[13] Ḫalîl b. Aḥmed, Kitâbu’l-ʿayn, IV, 281; Fîrûzâbâdî, Ḳâmusu’l-muḥît, 765.
[14] Örnek rivâyetler için bk. Ṭayâlisî, Musned, III/673; Mâlik b. Enes, Muvaṭṭaʾ, II/273.
[15] Muzari, Arapçada şimdiki zaman, geniş zaman ve gelecek zaman için kullanılan fiil kalıbıdır.
[16] Detaylı bilgi için bk. Mustafa Keskin, “Şart Anlamındaki إذا ve إن ‘in Arap Dili ve Belagati Açısından Değerlendirilmesi: Bazı Ayetler Örneğinde” Çukurova İlahiyat Fakültesi Dergisi (Aralık 2019) 19:2, 525-538.
[17] Ṭaberî, Târîḫ, II/627.
[18] ʿAbdurrezzâḳ, Muṡannef, IV/361; İbn Ebî Şeybe, Muṡannef, XIV/431; ʿOmer b. Şebbe, Târîḫu’l-medîne, I/15; Aḥmed b. Ḥanbel, Musned, I/1601; Ebû Dâvûd, Sunen, II/374; Rûyânî, Musned, II/275; İbn Ḥibbân, Ṡaḥîḥ, III/20; İbn Ḫuzeyme, Ṡaḥîḥ, II/154. Hz. Muhammed’in mekânların temizliğine verdiği önem hakkında ayrıca bk. Emine Zülfa Bilgin, Sünnette Koku Kullanımı ve “Bana Güzel Koku Sevdirildi” Hadîsi MÜSBE Temel İslam Bilimleri Ana Bilim Dalı Hadis Bilim Dalı Danışman: Prof. Dr. Aynur Uraler (İstanbul: Yayımlanmamış Yüksek Lisans Tezi, 2020), 50-52.
[19] Nebi Bozkurt, Mustafa Sabri Küçükaşcı, “Mescid-i Nebevî” (Ankara: TDV İslam Ansiklopedisi, 2004), XXVIIII/282.
[20] Bu bağlamda Vehbe Zuḥaylî’nin (öl. 2015) İslam Fıkhı Ansiklopedisi “Necâset” bahsinde yer verdiği değerlendirme zikre değerdir: “Peygamber (a.s.)’in kan, irin, kusmuk, dışkı, sidik, mezy ve vedy gibi artıkları tahirdir. Beraketu’l-Ḥabeşiyye, Peygamber (s.a.v.)’in bevlini içince: ‘Ateş karnına dokunmayacak” buyurdu. (Dâreḳuṭnî sahihtir dedi.) Ebu Ṭayyibe de Peygamber (a.s.)’in hacamattan sonra alınan kanından içmiş. Resulullah (a.s.) da ona: ‘Kanım kanına karışana ateş dokunmaz.’ demişti.” Vehbe Zuḥaylî, İslam Fıkhı Ansiklopedisi, çev. Ahmet Efe vd. (İstanbul: Risale Yayınları, 1994), I/109.
[21] Hz. Muhammed’in tevazusuna dair örnek bir çalışma için ayrıca bk. Orhan Güvel, “Hz. Muhammed’in Kendisine ‘Seyyid/Efendi’ Denilmesini Nehyetmesinden Bahseden Haberler Üzerine Bir Değerlendirme”, Malatya: Nida Dergisi, 2022, S. 210, 79-84.
[22] “تَوَضَّأَ” fiili kaynaklarda hem abdest alma hem de el yıkama anlamlarında kullanılmaktadır. Kelimenin çok anlamlı kullanımını dikkate almamaktan kaynaklanan ciddi anlama ve yorumlama sorunları mevcuttur. “Ateşte pişmiş et yendiğinde abdest almak “الوضوء مما مست النار” gerekir mi?” tartışması buna örnek verilebilir.
[23] Kaynaklarda Hz. Muhammed’in abdest suyuyla teberrükte bulunulduğuna dair Hudeybiye rivâyeti dışında nakiller de mevcuttur. Örneğin bir rivâyette Bilâl Ḥabeşî’nin Hz. Muhammed’in abdest suyunun bulunduğu kabı dökmek için ikamet ettiği yerden çıkardıktan sonra bazı insanların bu suyu avuçlarına almaya çalışarak üzerlerine sürdüğü bilgisine yer verilmektedir. Rivâyetin sened ve metni ihtisar edilmiş bir tarikine aşağıda işaret edilmektedir:
[…عَنْ عَوْنِ بْنِ أَبِي جُحَيْفَةَ، عَنْ أَبِيهِ، قَالَ: رَأَيْتُ رَسُولَ اللهِ، صَلى الله عَلَيه وسَلم فِي قُبَّةٍ حَمْرَاءَ وَرَأَيْتُ بِلاَلاً أَخْرَجَ وَضُوءَهُ، فَرَأَيْتُ النَّاسَ يَبْتَدِرُونَ وَضُوءَهُ يَتَمَسَّحُونَ…]
İbn Ḥibbân, Ṡaḥîḥ, 615.
[24] Ebû Nuʿaym, Maʿrifetu’ṡ-ṡaḥâbe, IV/1838.
[25] İbn Ebî Ḫayŝeme, Ṭârîḫu’l-ḳebîr, II/614.
[26] Maʿmer b. Râşid, Câmiʿ, XI/7.
İlgili Yazılar
Mülkiyet, Özgürlük ve Adalet Bağlamında İktisadi İnsanın İmali
Müslümanın en büyük ideali iyi bir ölümle ölmektir. Müslüman olarak ölmektir ama dönüşen neydi, ne oldu da hâlihazırda Müslümanlara gelecekle ilgili en büyük beklentin, talebin nedir diye sorulduğunda “Müslüman olarak ölmektir.” cevabı alınamaz hâle gelindi? Elbette belli şeyleri yitirerek belli tarzda bir varoluşa dayalı hale geldiğimiz, belli tarzda var olma pratiğine angaje olduğumuz için artık öyle bir soruya böyle bir cevap verilemediği ifade edilebilir.
Bu Dünyada Yeteri Kadar Acı Yok mu?
İyilik postunda açık, aleni kötülük yapılmaktadır:
Çünkü iyinin ölçütü, kapitalist düzende “refah ve huzur” içinde yaşayabilmek, yeryüzünde cenneti kurmak olarak belirlenmiştir…
Çünkü iyilik, ölümden ve ölüme hazırlayacak olan her türlü ilkeden arınmak olarak tanımlanmıştır…
Çünkü iyilik, bilinmeyen zamana ve tahmin edilemeyen bedele teslim edilemeyecek kadar mülk edinilmiştir…
Sömürgecinin Değişen Yüzü Olarak Hukuk
Çevirilerin adalet sistemi üzerindeki etkisi bir sonraki yüzyılın başlarına kadar tam olarak fark edilmeyecekti. Ancak tercümeler, İslam’ın sömürgeci eklemlenmesinde dolaysız bir epistemolojik işlev gördüler; zira Michael Anderson’ın zekice tespit ettiği üzere, tercümeler yalnızca “özcü, statik ve içeriden değişime kapalı bir İslam” fikrini doğurmakla kalmadı, aynı zamanda tüm klasik Oryantalizmin temel söylemsel pratiğini, yani “klasik hukuk metinleri üzerinde ayrıntılı bir çalışma yapılmadan Hindistan ve Doğu’nun doğru bir şekilde anlaşılamayacağı” fikrini yarattı ve destekledi.
Yapay Zekâ ve Dijital Sömürgecilik: Tekno-Endüstriyel Çağda Yeni Neo-Sömürgeci Paradigmalar
Önceki süreçte makine, emperyalizmin aracı iken yeni süreçte başta internet ve yapay zekâ olmak üzere yeni teknolojiler neo-emperyalizmin araçları olmuştur. Tekno-feodalizm kendi ülkelerinde egemenlik sağlarken, tekno emperyalizm başka ülkelerde egemenlik sağlama unsuru olmuştur.