Gözünü yumup geçip gidememektir. ’Başka türlü yapamazdım’ deme hasletidir.
Kemal Sayar
Kalbi çürümüş… Kavli çürümüş… Empatisi, diğerkâmlığı bitmiş… Kendi odaklı, kendi dışında körlük yaşayan bir insanlıkla aynı güne uyanmak, aynı zamanı paylaşıyor olmak korkutuyor bizleri…
Bu gökyüzü altında herkese yer varken; kalbi çürümüş bu vahşi canlılar yüzünden dünyanın mavisine, yeşiline, gün doğumuna, gün batımına zulmün amansız karanlığı çöktü… Artık ne mavi ne yeşil; bütün renkler siyahımsı ve gri…
Şimdi gök semada ki yıldızlarımız bir bir kararıyor. Işığını yitiriyor, ısıtmıyor güneşimiz. Çünkü adalet yeryüzünü aydınlatmayınca; umudun, merhametin aydınlık yüzü karanlığa teslim oluyor.
Bu muydu gözümüzü açtığımızda umut ettiğimiz dünya… Bu muydu hayat denen yolculuğumuzda beklentimiz… Hayallerimiz, ideallerimiz, hedeflerimiz… Gülen yüzümüz, umut dolu bakışımız… Heyecanlarımız…
Hepsini almaya mı geldiniz?
Şafak vaktimizi, ikindi sonralarımızı, sohbetlerimizi, tevazumuzu… Kibrinizle hepsini yok etmeye mi geldiniz?
Hanelerin içindeki salatımızı, göğün esenliğini bize ulaştıran meleklerimizi, ekmeğimizin bereketini, ellerimizin merhametini, dillerimizin şefkatini almaya mı geldiniz?
Güven veren tebessümümüzü, ukbaya dönük yüzümüzü, sözlerin en güçlüsüyle oluşturduğumuz bağı; büyüklenerek kesmeye mi geldiniz?
Sahi, siz KİMSİNİZ?
Biz asırlar öncesinden biliriz ki bu dünya, tek bir çizgi üzerinden dümdüz hiç bir zaman yürünmedi ve yürünmeyecek. Kimi zaman yokuş kimi zamanlar da inişte olacak. Kimi yerde bataklık kimi yerde gül bahçesi olacak… Kimi zaman imtihan açlıkla, yoklukla gelirken, kimi zaman kan revanla gelecek… Ne zalimler ne zulümler gördü bu dünya… Ama yaşama görevinden, sorumluluk almaktan vazgeçmedi insanlık.
“Yoksa siz, sizden önce gelip geçenlerin başına gelenlerin benzeri sizin de başınıza gelmeden cennete gireceğinizi mi sandınız!” (Bakara, 2/214)
“Bir insandan her şey alınabilir ama bir şey hariç: Kişinin herhangi bir koşulda kişisel tutumunu ve kendi yolunu seçmesi özgürlüğü asla insandan alınamaz.” (Victor Frankl)
Biliyoruz, içimizdeki iyiyi öldürmeye geldiniz.
Siz nefret ve öfkeyle bedenlerimizi değil; içimizdeki güzel duyguları, hasletleri, erdemli olan tüm melekelerimizi budamaya geldiniz.
Bizi en derin ve savunmasız yerlerimizden; masumiyetimizden vurmaya geldiniz. Gözlerimizin ferini, ümit tüten ocaklarımızı, meyus duygularınızla söndürmeye geldiniz.
Oysa bize umudun kaynağı bahşedilmiştir, biz her gün o sofradan besleniriz… Güne onunla başlarız, onunla kıyama durur, onunla secdelerde iz bırakırız… Yüreklerimiz cesaret, kederlerimiz İzzet kokar… Gözyaşımız dua, kalplerimiz direnişi fısıldar… Öfkemiz bir güç olur, kabaran alın damarlarımız zalimlerin iğreti zulümlerine baş eğmeyeceğimizi haykırır.
“Onlar, başlarına bir musibet gelince; ‘Biz şüphesiz her şeyimizle Allah’a aitiz ve şüphesiz O’na döneceğiz’ derler. İşte Rableri katında rahmet ve merhamet onlaradır. Doğru yola ulaştırılmış olanlar da işte bunlardır.” (Bakara, 2/155-157)
Biz veraset olarak cihadı, gayreti ve şehadeti miras almışız… Bizden sonrakilere de bunu bırakacağız. Asla göz yummayacağız… Gözlerimizi kaçırmayacağız, görür bir haldeyken kör gibi davranmayacağız. Bu çağın kenarından kıyısından; öylece umarsız bir halde geçip gitmeyeceğiz. Tam orta yerinden çağı selamlayarak; körlük yaşayan kalplere şifa olsun diye gerçekleri haykıracağız.
“Körle gören bir olur mu? Aydınlıkla karanlık aynı olur mu?” (Rad,16)
Biz sizi gözlerinizden tanırız. Korkak ve bir o kadar hain gözlerinizden. Yakıp yıkmalarınızın altındaki sebep; onursuz ve şahsiyetsiz bir yaşama razı olduğunuzdandır. Kölelik iliklerinize kadar işlemiş, o yüzden özgürleşmiş ruhlara tahammülünüz yoktur. Tıpkı asırlar öncesi müşrikler gibi tahammülünüz yoktur doğruları duymaya, doğruları yaşamaya… O yüzden kıyarsınız ağzı süt kokan bebeklere…
Siz kendi cehenneminizi bu dünyada sırtında taşıyan zavallı varlıklarsınız. O yüzden cennet yüzlülere, cennet kokanlara kinle bakarsınız…
Biz gözlerimizi çevirmeyeceğiz sizden. Yaşıyorsak bu çağda; vazgeçemeyeceğiz şahitliğimizden. Gözünüzün taa içine bakacağız. Haykıracağız zalimliğinizi, haykıracağız dünyanın en aşağı ve şerli yaratıkları olduğunuzu. Gücünüzü zayıf halkların güçsüzlüğünden; sinmiş iktidarların çıkar telaşından aldığınızı haykıracağız…
Artan sorumluluklarımızla, uykusuz geçen gecelerimizle, inancımızı güçlendireceğiz… Dökülen her gözyaşımız bizi ayakta tutan insanlığımızdır. Tüm nefeslerimizi; sizin o yeryüzünde silmek istediğiniz iyilik ve salihatlar için kullanacağız. Bir köşede öylece ölüp gitmeyeceğiz. Çünkü yaşamak için büyük bir nedenimiz var. Ve bu nedenimizi siz hiç anlamayacaksınız.
Yeryüzünün salih insanları olarak hep zalimler karşısında olacağız… Belki oradan bakınca az gibi durabiliriz, tanklara, silahlara, demir kubbelere sahip olmayabiliriz. Fakat şunu biliyoruz ki:
“Nice küçük topluluklar, Allah’ın izniyle büyük kalabalıklara üstün gelmiştir. Zira Allah güçlüklere karşı sabırlı olanlarla beraberdir.” (Bakara, 2/249)
Biz gözlerimizi sizden çevirmeyeceğiz. Eğer gözlerimizi sizden çevirirsek işte o gün yenik düşen ekinlere benzeriz. Biz uyanık olduğumuz halde uyuyor gibi davranmayacağız. Sabırla, sebatla sizin tüm zulümlerinize direneceğiz. Çünkü biz sizin talip olamadıklarınıza talibiz…
Hangi coğrafyada ne ölçüde insanlıktan çıkıldığını ve hangi insanlara insan olma hakkı tanınmadığını uzunca tartışmadan başka bir tuhaflığın peşine düşeceğim: Aynı beyaz adam iktisadi açıdan verimsiz bulduğu kölelik sisteminden vazgeçip öldürmeyen ama süründüren İşçi-işveren; toprak sahibi-ortakçı gibi unvanları keşfetti.
Gece gün değildir. İki gün arasında sınırlanır, belirsiz bir form olarak gözükür. Yönetilemez bir zaman, belki de gayri-zaman olarak dünyayı örter. Postmodern söylem ağında “duyumsanamaz bir karanlık öncü” anlayışının yeniden gündeme gelmesi veya getirilmesiyle gece, iki gün arasında iletişimi temin eden o eski, çağlar öncesine uzanan karmaşıklığını tekrar kazandı
Ellerindeki telefonlarla gezdikleri dünyalardan haberdar değiliz. Birden, bize benzemeyen, bizimle ilgisi olmayan bir dünyada yaşayan bir gençle karşılaşabiliyoruz. Çareler aramaya başlıyoruz. Birilerini, yetkin birilerini bulup çocuğumuzla ilgilensin, o saçma fikir ve davranışlarından vazgeçsin istiyoruz. Biz bu durumu fark ettiğimizde ise, çoktan iş işten geçmiş oluyor.
Peki ya hâlâ gaflet uykusundan uyanamayanlar? Hala rutinlerine kıyamayanlar! Dünyanın gözü önünde soykırım yaşanırken, binlerce çocuk katledilirken sessiz harflerle bile olsun konuşamayanlar? Ticaretime, ünvanıma, marka değerime, kişisel ilişkilerime zarar gelir diye susanlar? Yahut konuşur gibi görünüp de saman altından su yürütenler?
Bu soruların cevaplarında adımızın geçme endişesini ve “hayvandan bile aşağılık olanlar zümresi”ne dahil olma korkusunu sürekli taşımalıyız.
Gözlerimizi Kaçırmayacağız
Vicdan, etrafımızda olup biten şeylere şehadet etmek, etkin bir şekilde
yanıt vermektir. Haksızlığı, adaletsizliği, hakkaniyetsizliği umursamaktır.
Gözünü yumup geçip gidememektir. ’Başka türlü yapamazdım’ deme hasletidir.
Kemal Sayar
Kalbi çürümüş… Kavli çürümüş… Empatisi, diğerkâmlığı bitmiş… Kendi odaklı, kendi dışında körlük yaşayan bir insanlıkla aynı güne uyanmak, aynı zamanı paylaşıyor olmak korkutuyor bizleri…
Bu gökyüzü altında herkese yer varken; kalbi çürümüş bu vahşi canlılar yüzünden dünyanın mavisine, yeşiline, gün doğumuna, gün batımına zulmün amansız karanlığı çöktü… Artık ne mavi ne yeşil; bütün renkler siyahımsı ve gri…
Şimdi gök semada ki yıldızlarımız bir bir kararıyor. Işığını yitiriyor, ısıtmıyor güneşimiz. Çünkü adalet yeryüzünü aydınlatmayınca; umudun, merhametin aydınlık yüzü karanlığa teslim oluyor.
Bu muydu gözümüzü açtığımızda umut ettiğimiz dünya… Bu muydu hayat denen yolculuğumuzda beklentimiz… Hayallerimiz, ideallerimiz, hedeflerimiz… Gülen yüzümüz, umut dolu bakışımız… Heyecanlarımız…
Hepsini almaya mı geldiniz?
Şafak vaktimizi, ikindi sonralarımızı, sohbetlerimizi, tevazumuzu… Kibrinizle hepsini yok etmeye mi geldiniz?
Hanelerin içindeki salatımızı, göğün esenliğini bize ulaştıran meleklerimizi, ekmeğimizin bereketini, ellerimizin merhametini, dillerimizin şefkatini almaya mı geldiniz?
Güven veren tebessümümüzü, ukbaya dönük yüzümüzü, sözlerin en güçlüsüyle oluşturduğumuz bağı; büyüklenerek kesmeye mi geldiniz?
Sahi, siz KİMSİNİZ?
Biz asırlar öncesinden biliriz ki bu dünya, tek bir çizgi üzerinden dümdüz hiç bir zaman yürünmedi ve yürünmeyecek. Kimi zaman yokuş kimi zamanlar da inişte olacak. Kimi yerde bataklık kimi yerde gül bahçesi olacak… Kimi zaman imtihan açlıkla, yoklukla gelirken, kimi zaman kan revanla gelecek… Ne zalimler ne zulümler gördü bu dünya… Ama yaşama görevinden, sorumluluk almaktan vazgeçmedi insanlık.
“Yoksa siz, sizden önce gelip geçenlerin başına gelenlerin benzeri sizin de başınıza gelmeden cennete gireceğinizi mi sandınız!” (Bakara, 2/214)
“Bir insandan her şey alınabilir ama bir şey hariç: Kişinin herhangi bir koşulda kişisel tutumunu ve kendi yolunu seçmesi özgürlüğü asla insandan alınamaz.” (Victor Frankl)
Biliyoruz, içimizdeki iyiyi öldürmeye geldiniz.
Bizi en derin ve savunmasız yerlerimizden; masumiyetimizden vurmaya geldiniz. Gözlerimizin ferini, ümit tüten ocaklarımızı, meyus duygularınızla söndürmeye geldiniz.
Oysa bize umudun kaynağı bahşedilmiştir, biz her gün o sofradan besleniriz… Güne onunla başlarız, onunla kıyama durur, onunla secdelerde iz bırakırız… Yüreklerimiz cesaret, kederlerimiz İzzet kokar… Gözyaşımız dua, kalplerimiz direnişi fısıldar… Öfkemiz bir güç olur, kabaran alın damarlarımız zalimlerin iğreti zulümlerine baş eğmeyeceğimizi haykırır.
“Onlar, başlarına bir musibet gelince; ‘Biz şüphesiz her şeyimizle Allah’a aitiz ve şüphesiz O’na döneceğiz’ derler. İşte Rableri katında rahmet ve merhamet onlaradır. Doğru yola ulaştırılmış olanlar da işte bunlardır.” (Bakara, 2/155-157)
Biz veraset olarak cihadı, gayreti ve şehadeti miras almışız… Bizden sonrakilere de bunu bırakacağız. Asla göz yummayacağız… Gözlerimizi kaçırmayacağız, görür bir haldeyken kör gibi davranmayacağız. Bu çağın kenarından kıyısından; öylece umarsız bir halde geçip gitmeyeceğiz. Tam orta yerinden çağı selamlayarak; körlük yaşayan kalplere şifa olsun diye gerçekleri haykıracağız.
“Körle gören bir olur mu? Aydınlıkla karanlık aynı olur mu?” (Rad,16)
Biz sizi gözlerinizden tanırız. Korkak ve bir o kadar hain gözlerinizden. Yakıp yıkmalarınızın altındaki sebep; onursuz ve şahsiyetsiz bir yaşama razı olduğunuzdandır. Kölelik iliklerinize kadar işlemiş, o yüzden özgürleşmiş ruhlara tahammülünüz yoktur. Tıpkı asırlar öncesi müşrikler gibi tahammülünüz yoktur doğruları duymaya, doğruları yaşamaya… O yüzden kıyarsınız ağzı süt kokan bebeklere…
Siz kendi cehenneminizi bu dünyada sırtında taşıyan zavallı varlıklarsınız. O yüzden cennet yüzlülere, cennet kokanlara kinle bakarsınız…
Biz gözlerimizi çevirmeyeceğiz sizden. Yaşıyorsak bu çağda; vazgeçemeyeceğiz şahitliğimizden. Gözünüzün taa içine bakacağız. Haykıracağız zalimliğinizi, haykıracağız dünyanın en aşağı ve şerli yaratıkları olduğunuzu. Gücünüzü zayıf halkların güçsüzlüğünden; sinmiş iktidarların çıkar telaşından aldığınızı haykıracağız…
Artan sorumluluklarımızla, uykusuz geçen gecelerimizle, inancımızı güçlendireceğiz… Dökülen her gözyaşımız bizi ayakta tutan insanlığımızdır. Tüm nefeslerimizi; sizin o yeryüzünde silmek istediğiniz iyilik ve salihatlar için kullanacağız. Bir köşede öylece ölüp gitmeyeceğiz. Çünkü yaşamak için büyük bir nedenimiz var. Ve bu nedenimizi siz hiç anlamayacaksınız.
Yeryüzünün salih insanları olarak hep zalimler karşısında olacağız… Belki oradan bakınca az gibi durabiliriz, tanklara, silahlara, demir kubbelere sahip olmayabiliriz. Fakat şunu biliyoruz ki:
“Nice küçük topluluklar, Allah’ın izniyle büyük kalabalıklara üstün gelmiştir. Zira Allah güçlüklere karşı sabırlı olanlarla beraberdir.” (Bakara, 2/249)
Biz gözlerimizi sizden çevirmeyeceğiz. Eğer gözlerimizi sizden çevirirsek işte o gün yenik düşen ekinlere benzeriz. Biz uyanık olduğumuz halde uyuyor gibi davranmayacağız. Sabırla, sebatla sizin tüm zulümlerinize direneceğiz. Çünkü biz sizin talip olamadıklarınıza talibiz…
İlgili Yazılar
Beyaz Adama Aldırma, Umudunu Kaybetme
Hangi coğrafyada ne ölçüde insanlıktan çıkıldığını ve hangi insanlara insan olma hakkı tanınmadığını uzunca tartışmadan başka bir tuhaflığın peşine düşeceğim: Aynı beyaz adam iktisadi açıdan verimsiz bulduğu kölelik sisteminden vazgeçip öldürmeyen ama süründüren İşçi-işveren; toprak sahibi-ortakçı gibi unvanları keşfetti.
Gece`nin Yönetimi
Gece gün değildir. İki gün arasında sınırlanır, belirsiz bir form olarak gözükür. Yönetilemez bir zaman, belki de gayri-zaman olarak dünyayı örter. Postmodern söylem ağında “duyumsanamaz bir karanlık öncü” anlayışının yeniden gündeme gelmesi veya getirilmesiyle gece, iki gün arasında iletişimi temin eden o eski, çağlar öncesine uzanan karmaşıklığını tekrar kazandı
Çocuklarımız Bizim mi?
Ellerindeki telefonlarla gezdikleri dünyalardan haberdar değiliz. Birden, bize benzemeyen, bizimle ilgisi olmayan bir dünyada yaşayan bir gençle karşılaşabiliyoruz. Çareler aramaya başlıyoruz. Birilerini, yetkin birilerini bulup çocuğumuzla ilgilensin, o saçma fikir ve davranışlarından vazgeçsin istiyoruz. Biz bu durumu fark ettiğimizde ise, çoktan iş işten geçmiş oluyor.
Rutin Olmayan Bir Yazı
Peki ya hâlâ gaflet uykusundan uyanamayanlar? Hala rutinlerine kıyamayanlar! Dünyanın gözü önünde soykırım yaşanırken, binlerce çocuk katledilirken sessiz harflerle bile olsun konuşamayanlar? Ticaretime, ünvanıma, marka değerime, kişisel ilişkilerime zarar gelir diye susanlar? Yahut konuşur gibi görünüp de saman altından su yürütenler?
Bu soruların cevaplarında adımızın geçme endişesini ve “hayvandan bile aşağılık olanlar zümresi”ne dahil olma korkusunu sürekli taşımalıyız.