Tarihin hiçbir aşamasında tek bir hakikat iddiası mutlak egemen olmamış; insanlar, toplumlar, devletler ve medeniyetler arası mücadele ve savaş mutlak anlamda son bulmamıştır. Varlık âleminde herşey zıddıyla kaim olmuştur. Gündüzün hikmeti gecede, imanın küfürde, sıcağın soğukta, bilginin cehalette saklıdır. İçtimai yaşamda da bu kural tarih boyunca geçerli olmuş, “Bârika-i hakikat, müsâdeme-i efkârdan çıkar.” vecizesiyle izah edilmiştir. Fikri farklılık hakikat için bir yol olarak görülmüştür. Modern öncesi dönemde geçerli olan bu durum modern dönemde bir paradigmanın diğerlerini yok etme, kendini mutlak tek hakikat olarak sunma girişimiyle yüz yüze kalmıştır. Batı’da modernizmin mucitleri ve savunucuları kendilerini dünyanın ulaşabileceği nihai medeniyet seviyesi, diğer toplumları ise henüz modern aşamaya gel(e)memiş ilkel, barbar ve “insanımsı” canlılar olarak görmüşler ve hâlâ görmektedirler.
Batı’da yaşanan yaklaşık bin yıllık feodal dönem ilgili coğrafyanın düşünce insanlarında çok büyük travmalar yaratmış; modern düşünceyi onun karşısında ve ona karşı olarak konumlandırmışlardır. Bunların arasında da en önemlisi, yaratıcı ve ereksel/amaçsal yaratım fikri olmuştur. Rönesans, Reform, Aydınlanma ve Fransız İhtilali ile yaratıcının hipoteze dâhil olmadığı sanat, toplum, siyaset ve bilim inşa etmeye çalışmışlardır. 19. yüzyıla gelindiğinde pek çok alanda bu yaklaşım gerçekleşmiş ancak insanın ontolojik mahiyeti hâlâ yaratım üzerine izah edilmeye devam etmiştir. Canlı âlemin ve insanın ontolojik mahiyetini yaratıcıyı hipoteze dâhil etmeden açıklayan fikir 1859 yılında Türlerin Menşei ve 1871 yılında İnsanın Türeyişi adlı eserleriyle Charles Robert Darwin olmuştur. Darwin eserlerinde teorisini oluştururken Thomas Robert Malthus’un nüfus teoreminde çok fazla etkilendiğini açıkça dile getirmektedir. Malthus ise nüfus teoremini 1789 yılında Nüfus İlkeleri Üzerine Bir Deneme (An Esssay on The Principle of Population) adlı eseriyle İngiltere’de fakirleri korumak için çıkarılmak istenen kanuna karşı bir sav olarak ortaya attığı bilinmektedir. Diğer bir ifadeyle Darwin’in doğal seleksiyona dayanan evrim teorisi yoksulları korumak için çıkarılan bir kanuna karşı üretilen bir teoreme dayanmaktadır (Lewontin, 2015, s. 21). Ayrıca Darwin ırklar arasında bir hiyerarşinin olduğunu ve bazı ırkların insan altı varlıklar olarak gördüğünü de açıkça ifade etmiştir (Darwin, 1975: 13, 60, 62).
Darwin’in bir teoriye döktüğü doğal seleksiyona dayanan, güçlü olanın devam ettiği güçsüz olanların ise yok olması gerektiği üzerine kurguladığı evrim teorisi aslında kendi döneminde Batı toplumlarında var olan vahşi kapitalizmin “bilimsel” meşruiyetini içermekteydi. 19. yüzyılın sonu 20. yüzyılın başında Batılı ülkeler sömürdükleri ülkelerin insanlarını kendi ülkelerine getirerek “insan hayvanat bahçeleri”nde (hayvanat bahçesinin insan hâli) sergilemekte, onları insan altı canlı türü olarak tanımlayıp onların üzerinde çeşitli deneyler yapmaktaydı (Sánchez-Gómez, 2013: 2). Kısaca Batılı toplumlar modern dünyanın temel paradigmasını kendilerinin biyolojik üstünlüğü, kendileri dışında kalanların ise “insan” dahi olmadığı iddiası üzerine bina etmekteydi.
Darwin’in doğal seleksiyon fikrinin “insani”, “ahlaki” olup olmadığı tartışması henüz sürerken kuzeni Francis Galton1883 yılında İnsan Yetisi ve Gelişimi Üzerine Soruşturmalar (Inquiriesinto Human Faculty and Its Development) adlı eseriyle öjenizm kavramını ortaya atmıştır. Öjenizm, öjeni veya öjeni gibi farklı kullanımları olan bu kavram ırk ıslahı anlamına gelmektedir. Başlangıçta sakat, hasta bireylerin doğmasını önleyerek daha sağlıklı bir toplum inşa etme idealini taşıyan bu yaklaşım milyonlarca insanın ölümü ve yüzbinlerce insanın kısırlaştırılması için “bilimsel” meşruiyet için kullanılmıştır (Dennis, 1995: 246-248). Öjenizm aynı zamanda Darwin’in fikirlerinin içtimai yaşama uyarlanması anlamına gelen sosyal Darwinizm’in de en önemli uygulama alanlarından birisi olmuştur.
Öjenizmi kendine “bilimsel” pusula olarak kullanarak devlet politikalarına uygulayan en bilinen ülke Hitler dönemi Almanya’dır. Hitler Kavgam adlı eserinde hem Darwin’in hem de Galton’ın teorilerini kendine dayanak kabul edip milyonlarca insanın ölümüne sebep olmuş, 1933 yılında çıkardığı Kısırlaştırma Kanunu ile de yaklaşık 400.000 ari Alman ırkından olan insanların kısırlaştırılmasına sebep olmuştur (Geary, 2000: 60). Öjenizm sadece Hitler dönemi Almanya’da değil, farklı Batılı ülkelerde de uygulama alanı bulmuştur.
Amerika Birleşik Devletleri, kısırlaştırma yasalarını yürürlüğe koyan ilk ülkelerden biridir. 1907 yılında Indiana eyaleti, zihinsel engelliler ve suçlular için zorunlu kısırlaştırma uygulamasını başlatan ilk eyalet olmuştur. 1927 yılında Buck v. Bell davasında ABD Yüksek Mahkemesi, zorunlu sterilizasyonun anayasal olduğunu onaylamıştır (Lombardo, 2008, s. 281). 1907 ile 1970’ler arasında ABD’de yaklaşık 60.000 kişi zorunlu olarak kısırlaştırılmıştır (Reilly, 2015, s. 56). “Medeni” Batılı ülkelerden İsveç, kısırlaştırma yasalarını 1934 yılında kabul eden bir diğer ülkedir. 1935-1975 yılları arasında yürürlükte kalan bu yasalar kapsamında yaklaşık 63.000 kişi kısırlaştırılmıştır. İsveç’teki uygulamalar genellikle düşük gelirli kadınlar ve zihinsel engellilere yönelik olmuştur. (Broberg&Tydén, 2005, s. 72). Norveç’te de kısırlaştırma yasaları 1934’te kabul edilmiş ve bu yasalar özellikle zihinsel engelliler ve sosyal açıdan “istenmeyen” olarak görülen kişilere yönelik olmuştur. 1934 ile 1977 yılları arasında yaklaşık 44.000 kişi devlet zoruyla kısırlaştırılmıştır (Solberg, 2003, s. 190).Danimarka, kısırlaştırma yasalarını 1929’da kabul eden ilk Avrupa ülkelerinden biridir. 1929-1967 yılları arasında Danimarka’da yaklaşık 11.000 kişi zorunlu kısırlaştırma kapsamında işlem görmüştür (Bjørnsson, 2001, s. 134).Daha birçok Batılı devlet kendi vatandaşlarını öjenizmi bilimsel bir hakikat gördüğünden, insan tasavvurları biyolojik indirgemeyle şekillendiğinden bu tür insanlık dışı uygulamaya başvurmuşlardır.
Böyle bir insan, toplum ve varlık tasavvuruna sahip olan ve bu yaklaşımlara dayanan pedagojik formasyonla yetişen bir toplumun yönetici elitlerinin diğer dünya toplumlarıyla kurduğu ilişki de bu minvalde olması doğaldır. Bugünün dünyasında da bunun pek çok örneğini görmek mümkündür. Batı’nın popüler “dâhi” olarak pazarlanan “bilim adamları”na bakıldığında da bu durum açık bir şekilde kendini göstermektedir. Avrupa’da en çok okunan yazarlar listesinde en önde gelen isimlerden Richard Dawkins ve Yuval Noah Harari bu duruma önemli örneklerdendir. İngiliz yazar Dawkins isminden de anlaşılacağı üzerine Gen Bencildir adlı eserinde insanın genetik kodlarının bencillik üzerine kurulu olduğunu iddia etmektedir.
İsrailli yazar Harari ise Sapiens ve Homo Deus adlı eserleriyle güçlü olanın hayatta kalmasını evrimsel biyolojik bir gerçeklik olarak sunmaktadır.
Kitapları onlarca dile çevrilen milyonlarca okuru bulunan bu kişiler eliyle sosyal Darwinist paradigma hâlâ varlığını devam ettirmektedir.
Sosyal Darwinist ve münhasıran öjenik pedagoji üzerinden zihinsel haritaları şekillenen Batı toplumunun yönetici elitleri kendileri gibi olmayan insanlarla da bu ilişki biçimini devam ettirmektedir. Rusya-Ukrayna Savaşı patlak verdiğinde Ukrayna Dışişleri Bakanı Batılı ülkelerden yardım istemek için: “Bunlar Iraklı, Suriyeli değil. Bizim gibi beyaz, mavi gözlü, sarı saçlı insanlar. Onlar ölüyor!” ifadesini açıkça kullanmıştır. Aynı şekilde İsrail Savunma Bakanı Yoav Gallant, İsrail’in “insansı hayvanlarla” savaş halinde olduğunu ifade etmiştir. Bu ve benzeri onlarca açıklama mevcuttur ve bu açıklamalar Batı’nın tarihsel hafızası ve pedagojik formasyonları düşüldüğünde aslında Batı dışı toplumların nasıl bir leviathan, yani organize cinnet haliyle yüz yüze olduğunun en büyük kanıtlarından.
Filistin’de onlarca yıldır muntazam ve sistematik olarak devam eden, bir yılı aşkın süredir de aymazlık derecesine varan soykırımın tüm dünyaya insan hak ve özgürlükleri pazarlayan ve öyle olmayanları aşağılan Batılı devletlerin sessiz kalmanın ötesinde açıkça soykırımı destekleyen politikalar gütmesi bir “medeniyet” iddiasının yıkılışının en somut örneklerinden. Batı ilmi literatüründe uzun bir dönem Sosyal Darwinizm ve öjeni politikaları ana akım paradigmaları değil de, otoriter ve totaliter liderlerin çılgınlıkları, kendilerinin aslında Rönesans ile sanatta, Reform ile sosyal hayatta, Aydınlanma ile bilimsel bilgide, Fransız İhtilali ile de siyasal alanda özgürlüğü tüm dünyaya pazarladılar. Hatta hâlâ Türkiye gibi pek çok Batı dışı toplumların en aydın kesiminin yetiştiği üniversite ders kitaplarında bu yaklaşımlar ile Batı ve düşünce tarihi zihinlere işlenmektedir. Batı özgürlüğün ve eşitliğin mücadelesini vermiş aydınlar topluluğu, diğer toplumlar ise bunu ihraç ederek “mutlu” ve “medeni” olabilecek alt toplumlar olarak sunulmaktadır. Bu yaklaşıma literatürde sosyal öjenizm denmektedir. Sosyal öjenizmin başka bir versiyonu olarak Batı dışı toplumlarda “self-sosyal öjenizm” inşa edilmektedir. “Self- sosyal öjenizm”i kendi toplumunu pek çok yönden Batı toplumunun gerisinde olduğu önyargısına sahip, kurtuluşu “üstün” Batılı insandan bekleyen öğrenilmiş çaresizliğin insan tipi olarak tanımlamak mümkündür. Türkiye’de de bolca bulunan “self- sosyal öjenik” insanlar, Gazze meselesinde önce “toprak sattı” yalanını sözde Türkiye’nin tanınmış “aydın”larının ağızlarıyla savunmaya çalıştı, ardından mağdurların Türkiye’ye gelme ihtimaliyle yabancı düşmanlığını dillendirdi, ardından da “Arapların savaşı” ,“biz”im değil argümanı ile kamuoyu gündeminden düşürmeye çalıştılar.
Batılı ülkeler özellikle İkinci Dünya Savaşı sonrası dönemde Batı dışı toplumlarda başta Vietnam, Irak, Afganistan ve Suriye’deki politikalarıyla herhangi bir değer ve ilkelerinin olmadığını gösterdi. Gazze Soykırımı sürecinde ise “insan” tasavvurlarının ne kadar gayri insanî olduğunu açıkça ifade ettiler. Bu durum Batı’nın medeniyet iddiasının çöktüğünün en önemli göstergelerinden, ancak bunu Türkiye başta olmak üzere Batı dışı toplumların içinde var olan, toplumda söz söyleme hakkını gasp etmiş “self-sosyal öjenik” kişilerin anlaması mümkün değil. Bunlar sadece güçten anlar ve güçten yana tavır alır. Çünkü Darwin ile başlayan evrimci pedagoji bunlara bunu öğretmiştir. Bu kişiler güç odağı değişmeden düşünsel değişim yaşayamayan tiplerdir aynı zamanda. Ancak Gazze’nin uzun vadede gücün değil, inancın zaferi olarak tarihteki yerini şimdiden aldığını söylemek insan olmanın bir gereğidir.
Kaynakça
Bjørnsson, A. (2001). The SterilizationLaws in Denmark: A HistoricalPerspective. Scandinavian Journal of History, 26(3), 134-151.
Broberg, G.,&Tydén, M. (2005). Eugenics and Sterilization in Sweden. Scandinavian Journal of History, 23(2), 72-95.
Darwin, Charles Robert (1975), İnsanın Türeyişi, (Çev. Öner Ünalan), Onur Yayınları, Ankara.
Dennis, Rutledge M. (1995), “Social Darwinism, ScientificRacism, and the Metaphysics of Race”, The Journal of NegroEducation, 64(3), 243-252.
Geary, Dick (2000), Hitler and Nazism, Routledge, New York.
Lewontin, Richard (2015). İdeoloji Olarak Biyoloji: DNA Doktrini. (Çev. Cengiz Adanur). Kolektif Kitap, İstanbul.
Lombardo, P. (2008). Three Generations, No Imbeciles: Eugenics, the Supreme Court, and Buck v. Bell. Johns Hopkins University Press.
Reilly, P. (2015). The Surgical Solution: A History of InvoluntarySterilization in the United States. Johns Hopkins University Press.
Sánchez-Gómez, Luis A. (2013), “Human ZoosorEthnicShows? Essence and Contingency in LivingEthnologicalExhibitons”, Culture and History Digital Journal, 2(2), 1-25.
Solberg, T. (2003). SterilizationPolicies in Norway: A Dark Chapter in Our History. NorwegianHistoricalReview, 19(4), 190-210.
İslam hukukunun dinamik ve özgün ruhunun yeniden canlandırılmasında ise, günümüz yapay zekâ hukuku tartışmalarını incelemek, ilham verici olabilir. Bu bağlamda, medeni hukuku yakından ilgilendiren ve aynı zamanda sorumluluk gibi en temel hukuki konuları da şekillendirebilecek olan yapay zekâya kişilik verilmesiyle ilgili tartışmalara kısaca değinmek, ufuk açıcı olabilir
Dolayısıyla gerek âyetlerin gerekse rivâyet malzemesinin dinî irşad ve öğretim faaliyetleri ya da akademik araştırmalarda kullanılabilmesi için bir tetkik sürecinden geçmesi gerektiği açıktır. Bu dikkate alınmadan yapılan iktibaslar, ilgili metinlerin ihtiva etmediği, maksadı aşan çok sayıda açıklamaya (tefsir) ve yorumlamaya (tevil) kapı aralamakta, sonuç olarak “Kontrolsüz Nas Kullanımı” diye isimlendirmeyi tercih ettiğimiz tablo ortaya çıkmaktadır. Buna göre “Kontrolsüz Nas Kullanımı”: Bir nassın ilmî tetkik süzgecinden geçirilmeden, gelenekten devralınan biçimleri ve bunlar üzerine yapılan yorumlar üzerinden dolaşıma sokulması, bir dinî öğretim ya da bilimsel araştırma materyali olarak işlev görmesi anlamına gelmektedir.
Nitekim bu sapkın düşünce onu, kendisinin de borcu olduğu yaşlı bir tefeci kadını ve cinayeti gören yardımcı komşu kadını öldürmeye yöneltmiş, kendinden sonra gelecek bütün edebiyat tarihine indirilmiş haldeki baltasıyla bir cinayet işlemiş, ancak cinayeti işledikten sonra, her ne kadar kendisini bir Napolyon gibi görmeye çalışmışsa da vicdanı bu role itiraz etmiş, evvela işlemiş olduğu suçun cenderesinde dönmeye başlayıp vicdanıyla baş başa kaldığı her dakika boyunca da dayanılmaz bir gerilimin ortasında kalmıştır.
Filozoflar, hem içinde yaşadıkları toplumlarının bir parçasıdırlar hem de söyledikleri yani felsefeleri ile çağın ruhu olan kişilerdir. Batılı filozoflar, her ne kadar “filozof” olsalar da Batılı kültürel kodun izlerini taşıdıkları için diğer toplumları “yabancı,” öteki”, “barbar”, “az gelişmiş” olarak görürler. Nitekim Kıta Avrupası felsefesi ve filozofları etno-santrik olarak görülmüşlerdir. Bu ruh hâlâ çakılı olarak devam etmektedir.
Yanlış İnsan Tasavvurunun İfşası: Batı, Self-Sosyal Öjenizm ve Gazze
Tarihin hiçbir aşamasında tek bir hakikat iddiası mutlak egemen olmamış; insanlar, toplumlar, devletler ve medeniyetler arası mücadele ve savaş mutlak anlamda son bulmamıştır. Varlık âleminde herşey zıddıyla kaim olmuştur. Gündüzün hikmeti gecede, imanın küfürde, sıcağın soğukta, bilginin cehalette saklıdır. İçtimai yaşamda da bu kural tarih boyunca geçerli olmuş, “Bârika-i hakikat, müsâdeme-i efkârdan çıkar.” vecizesiyle izah edilmiştir. Fikri farklılık hakikat için bir yol olarak görülmüştür. Modern öncesi dönemde geçerli olan bu durum modern dönemde bir paradigmanın diğerlerini yok etme, kendini mutlak tek hakikat olarak sunma girişimiyle yüz yüze kalmıştır. Batı’da modernizmin mucitleri ve savunucuları kendilerini dünyanın ulaşabileceği nihai medeniyet seviyesi, diğer toplumları ise henüz modern aşamaya gel(e)memiş ilkel, barbar ve “insanımsı” canlılar olarak görmüşler ve hâlâ görmektedirler.
Batı’da yaşanan yaklaşık bin yıllık feodal dönem ilgili coğrafyanın düşünce insanlarında çok büyük travmalar yaratmış; modern düşünceyi onun karşısında ve ona karşı olarak konumlandırmışlardır. Bunların arasında da en önemlisi, yaratıcı ve ereksel/amaçsal yaratım fikri olmuştur. Rönesans, Reform, Aydınlanma ve Fransız İhtilali ile yaratıcının hipoteze dâhil olmadığı sanat, toplum, siyaset ve bilim inşa etmeye çalışmışlardır. 19. yüzyıla gelindiğinde pek çok alanda bu yaklaşım gerçekleşmiş ancak insanın ontolojik mahiyeti hâlâ yaratım üzerine izah edilmeye devam etmiştir. Canlı âlemin ve insanın ontolojik mahiyetini yaratıcıyı hipoteze dâhil etmeden açıklayan fikir 1859 yılında Türlerin Menşei ve 1871 yılında İnsanın Türeyişi adlı eserleriyle Charles Robert Darwin olmuştur. Darwin eserlerinde teorisini oluştururken Thomas Robert Malthus’un nüfus teoreminde çok fazla etkilendiğini açıkça dile getirmektedir. Malthus ise nüfus teoremini 1789 yılında Nüfus İlkeleri Üzerine Bir Deneme (An Esssay on The Principle of Population) adlı eseriyle İngiltere’de fakirleri korumak için çıkarılmak istenen kanuna karşı bir sav olarak ortaya attığı bilinmektedir. Diğer bir ifadeyle Darwin’in doğal seleksiyona dayanan evrim teorisi yoksulları korumak için çıkarılan bir kanuna karşı üretilen bir teoreme dayanmaktadır (Lewontin, 2015, s. 21). Ayrıca Darwin ırklar arasında bir hiyerarşinin olduğunu ve bazı ırkların insan altı varlıklar olarak gördüğünü de açıkça ifade etmiştir (Darwin, 1975: 13, 60, 62).
Darwin’in bir teoriye döktüğü doğal seleksiyona dayanan, güçlü olanın devam ettiği güçsüz olanların ise yok olması gerektiği üzerine kurguladığı evrim teorisi aslında kendi döneminde Batı toplumlarında var olan vahşi kapitalizmin “bilimsel” meşruiyetini içermekteydi. 19. yüzyılın sonu 20. yüzyılın başında Batılı ülkeler sömürdükleri ülkelerin insanlarını kendi ülkelerine getirerek “insan hayvanat bahçeleri”nde (hayvanat bahçesinin insan hâli) sergilemekte, onları insan altı canlı türü olarak tanımlayıp onların üzerinde çeşitli deneyler yapmaktaydı (Sánchez-Gómez, 2013: 2). Kısaca Batılı toplumlar modern dünyanın temel paradigmasını kendilerinin biyolojik üstünlüğü, kendileri dışında kalanların ise “insan” dahi olmadığı iddiası üzerine bina etmekteydi.
Darwin’in doğal seleksiyon fikrinin “insani”, “ahlaki” olup olmadığı tartışması henüz sürerken kuzeni Francis Galton1883 yılında İnsan Yetisi ve Gelişimi Üzerine Soruşturmalar (Inquiriesinto Human Faculty and Its Development) adlı eseriyle öjenizm kavramını ortaya atmıştır. Öjenizm, öjeni veya öjeni gibi farklı kullanımları olan bu kavram ırk ıslahı anlamına gelmektedir. Başlangıçta sakat, hasta bireylerin doğmasını önleyerek daha sağlıklı bir toplum inşa etme idealini taşıyan bu yaklaşım milyonlarca insanın ölümü ve yüzbinlerce insanın kısırlaştırılması için “bilimsel” meşruiyet için kullanılmıştır (Dennis, 1995: 246-248). Öjenizm aynı zamanda Darwin’in fikirlerinin içtimai yaşama uyarlanması anlamına gelen sosyal Darwinizm’in de en önemli uygulama alanlarından birisi olmuştur.
Öjenizmi kendine “bilimsel” pusula olarak kullanarak devlet politikalarına uygulayan en bilinen ülke Hitler dönemi Almanya’dır. Hitler Kavgam adlı eserinde hem Darwin’in hem de Galton’ın teorilerini kendine dayanak kabul edip milyonlarca insanın ölümüne sebep olmuş, 1933 yılında çıkardığı Kısırlaştırma Kanunu ile de yaklaşık 400.000 ari Alman ırkından olan insanların kısırlaştırılmasına sebep olmuştur (Geary, 2000: 60). Öjenizm sadece Hitler dönemi Almanya’da değil, farklı Batılı ülkelerde de uygulama alanı bulmuştur.
Amerika Birleşik Devletleri, kısırlaştırma yasalarını yürürlüğe koyan ilk ülkelerden biridir. 1907 yılında Indiana eyaleti, zihinsel engelliler ve suçlular için zorunlu kısırlaştırma uygulamasını başlatan ilk eyalet olmuştur. 1927 yılında Buck v. Bell davasında ABD Yüksek Mahkemesi, zorunlu sterilizasyonun anayasal olduğunu onaylamıştır (Lombardo, 2008, s. 281). 1907 ile 1970’ler arasında ABD’de yaklaşık 60.000 kişi zorunlu olarak kısırlaştırılmıştır (Reilly, 2015, s. 56). “Medeni” Batılı ülkelerden İsveç, kısırlaştırma yasalarını 1934 yılında kabul eden bir diğer ülkedir. 1935-1975 yılları arasında yürürlükte kalan bu yasalar kapsamında yaklaşık 63.000 kişi kısırlaştırılmıştır. İsveç’teki uygulamalar genellikle düşük gelirli kadınlar ve zihinsel engellilere yönelik olmuştur. (Broberg&Tydén, 2005, s. 72). Norveç’te de kısırlaştırma yasaları 1934’te kabul edilmiş ve bu yasalar özellikle zihinsel engelliler ve sosyal açıdan “istenmeyen” olarak görülen kişilere yönelik olmuştur. 1934 ile 1977 yılları arasında yaklaşık 44.000 kişi devlet zoruyla kısırlaştırılmıştır (Solberg, 2003, s. 190).Danimarka, kısırlaştırma yasalarını 1929’da kabul eden ilk Avrupa ülkelerinden biridir. 1929-1967 yılları arasında Danimarka’da yaklaşık 11.000 kişi zorunlu kısırlaştırma kapsamında işlem görmüştür (Bjørnsson, 2001, s. 134).Daha birçok Batılı devlet kendi vatandaşlarını öjenizmi bilimsel bir hakikat gördüğünden, insan tasavvurları biyolojik indirgemeyle şekillendiğinden bu tür insanlık dışı uygulamaya başvurmuşlardır.
Böyle bir insan, toplum ve varlık tasavvuruna sahip olan ve bu yaklaşımlara dayanan pedagojik formasyonla yetişen bir toplumun yönetici elitlerinin diğer dünya toplumlarıyla kurduğu ilişki de bu minvalde olması doğaldır. Bugünün dünyasında da bunun pek çok örneğini görmek mümkündür. Batı’nın popüler “dâhi” olarak pazarlanan “bilim adamları”na bakıldığında da bu durum açık bir şekilde kendini göstermektedir. Avrupa’da en çok okunan yazarlar listesinde en önde gelen isimlerden Richard Dawkins ve Yuval Noah Harari bu duruma önemli örneklerdendir. İngiliz yazar Dawkins isminden de anlaşılacağı üzerine Gen Bencildir adlı eserinde insanın genetik kodlarının bencillik üzerine kurulu olduğunu iddia etmektedir.
Kitapları onlarca dile çevrilen milyonlarca okuru bulunan bu kişiler eliyle sosyal Darwinist paradigma hâlâ varlığını devam ettirmektedir.
Sosyal Darwinist ve münhasıran öjenik pedagoji üzerinden zihinsel haritaları şekillenen Batı toplumunun yönetici elitleri kendileri gibi olmayan insanlarla da bu ilişki biçimini devam ettirmektedir. Rusya-Ukrayna Savaşı patlak verdiğinde Ukrayna Dışişleri Bakanı Batılı ülkelerden yardım istemek için: “Bunlar Iraklı, Suriyeli değil. Bizim gibi beyaz, mavi gözlü, sarı saçlı insanlar. Onlar ölüyor!” ifadesini açıkça kullanmıştır. Aynı şekilde İsrail Savunma Bakanı Yoav Gallant, İsrail’in “insansı hayvanlarla” savaş halinde olduğunu ifade etmiştir. Bu ve benzeri onlarca açıklama mevcuttur ve bu açıklamalar Batı’nın tarihsel hafızası ve pedagojik formasyonları düşüldüğünde aslında Batı dışı toplumların nasıl bir leviathan, yani organize cinnet haliyle yüz yüze olduğunun en büyük kanıtlarından.
Filistin’de onlarca yıldır muntazam ve sistematik olarak devam eden, bir yılı aşkın süredir de aymazlık derecesine varan soykırımın tüm dünyaya insan hak ve özgürlükleri pazarlayan ve öyle olmayanları aşağılan Batılı devletlerin sessiz kalmanın ötesinde açıkça soykırımı destekleyen politikalar gütmesi bir “medeniyet” iddiasının yıkılışının en somut örneklerinden. Batı ilmi literatüründe uzun bir dönem Sosyal Darwinizm ve öjeni politikaları ana akım paradigmaları değil de, otoriter ve totaliter liderlerin çılgınlıkları, kendilerinin aslında Rönesans ile sanatta, Reform ile sosyal hayatta, Aydınlanma ile bilimsel bilgide, Fransız İhtilali ile de siyasal alanda özgürlüğü tüm dünyaya pazarladılar. Hatta hâlâ Türkiye gibi pek çok Batı dışı toplumların en aydın kesiminin yetiştiği üniversite ders kitaplarında bu yaklaşımlar ile Batı ve düşünce tarihi zihinlere işlenmektedir. Batı özgürlüğün ve eşitliğin mücadelesini vermiş aydınlar topluluğu, diğer toplumlar ise bunu ihraç ederek “mutlu” ve “medeni” olabilecek alt toplumlar olarak sunulmaktadır. Bu yaklaşıma literatürde sosyal öjenizm denmektedir. Sosyal öjenizmin başka bir versiyonu olarak Batı dışı toplumlarda “self-sosyal öjenizm” inşa edilmektedir. “Self- sosyal öjenizm”i kendi toplumunu pek çok yönden Batı toplumunun gerisinde olduğu önyargısına sahip, kurtuluşu “üstün” Batılı insandan bekleyen öğrenilmiş çaresizliğin insan tipi olarak tanımlamak mümkündür. Türkiye’de de bolca bulunan “self- sosyal öjenik” insanlar, Gazze meselesinde önce “toprak sattı” yalanını sözde Türkiye’nin tanınmış “aydın”larının ağızlarıyla savunmaya çalıştı, ardından mağdurların Türkiye’ye gelme ihtimaliyle yabancı düşmanlığını dillendirdi, ardından da “Arapların savaşı” ,“biz”im değil argümanı ile kamuoyu gündeminden düşürmeye çalıştılar.
Batılı ülkeler özellikle İkinci Dünya Savaşı sonrası dönemde Batı dışı toplumlarda başta Vietnam, Irak, Afganistan ve Suriye’deki politikalarıyla herhangi bir değer ve ilkelerinin olmadığını gösterdi. Gazze Soykırımı sürecinde ise “insan” tasavvurlarının ne kadar gayri insanî olduğunu açıkça ifade ettiler. Bu durum Batı’nın medeniyet iddiasının çöktüğünün en önemli göstergelerinden, ancak bunu Türkiye başta olmak üzere Batı dışı toplumların içinde var olan, toplumda söz söyleme hakkını gasp etmiş “self-sosyal öjenik” kişilerin anlaması mümkün değil. Bunlar sadece güçten anlar ve güçten yana tavır alır. Çünkü Darwin ile başlayan evrimci pedagoji bunlara bunu öğretmiştir. Bu kişiler güç odağı değişmeden düşünsel değişim yaşayamayan tiplerdir aynı zamanda. Ancak Gazze’nin uzun vadede gücün değil, inancın zaferi olarak tarihteki yerini şimdiden aldığını söylemek insan olmanın bir gereğidir.
Kaynakça
Bjørnsson, A. (2001). The SterilizationLaws in Denmark: A HistoricalPerspective. Scandinavian Journal of History, 26(3), 134-151.
Broberg, G.,&Tydén, M. (2005). Eugenics and Sterilization in Sweden. Scandinavian Journal of History, 23(2), 72-95.
Darwin, Charles Robert (1975), İnsanın Türeyişi, (Çev. Öner Ünalan), Onur Yayınları, Ankara.
Dennis, Rutledge M. (1995), “Social Darwinism, ScientificRacism, and the Metaphysics of Race”, The Journal of NegroEducation, 64(3), 243-252.
Geary, Dick (2000), Hitler and Nazism, Routledge, New York.
Lewontin, Richard (2015). İdeoloji Olarak Biyoloji: DNA Doktrini. (Çev. Cengiz Adanur). Kolektif Kitap, İstanbul.
Lombardo, P. (2008). Three Generations, No Imbeciles: Eugenics, the Supreme Court, and Buck v. Bell. Johns Hopkins University Press.
Reilly, P. (2015). The Surgical Solution: A History of InvoluntarySterilization in the United States. Johns Hopkins University Press.
Sánchez-Gómez, Luis A. (2013), “Human ZoosorEthnicShows? Essence and Contingency in LivingEthnologicalExhibitons”, Culture and History Digital Journal, 2(2), 1-25.
Solberg, T. (2003). SterilizationPolicies in Norway: A Dark Chapter in Our History. NorwegianHistoricalReview, 19(4), 190-210.
İlgili Yazılar
Yapay Zekâ Çağında Fıkıh: Modern Tartışmaları Kadim Lensle Okumak
İslam hukukunun dinamik ve özgün ruhunun yeniden canlandırılmasında ise, günümüz yapay zekâ hukuku tartışmalarını incelemek, ilham verici olabilir. Bu bağlamda, medeni hukuku yakından ilgilendiren ve aynı zamanda sorumluluk gibi en temel hukuki konuları da şekillendirebilecek olan yapay zekâya kişilik verilmesiyle ilgili tartışmalara kısaca değinmek, ufuk açıcı olabilir
Din Dilinde “Kontrolsüz Nas Kullanımı” Olgusu: “Faiz Yiyen, Annesiyle Kâbe’de Zina Etmiş gibidir.” Rivâyeti Örneği
Dolayısıyla gerek âyetlerin gerekse rivâyet malzemesinin dinî irşad ve öğretim faaliyetleri ya da akademik araştırmalarda kullanılabilmesi için bir tetkik sürecinden geçmesi gerektiği açıktır. Bu dikkate alınmadan yapılan iktibaslar, ilgili metinlerin ihtiva etmediği, maksadı aşan çok sayıda açıklamaya (tefsir) ve yorumlamaya (tevil) kapı aralamakta, sonuç olarak “Kontrolsüz Nas Kullanımı” diye isimlendirmeyi tercih ettiğimiz tablo ortaya çıkmaktadır. Buna göre “Kontrolsüz Nas Kullanımı”: Bir nassın ilmî tetkik süzgecinden geçirilmeden, gelenekten devralınan biçimleri ve bunlar üzerine yapılan yorumlar üzerinden dolaşıma sokulması, bir dinî öğretim ya da bilimsel araştırma materyali olarak işlev görmesi anlamına gelmektedir.
Raskolnikov, Ahlâk, Adalet ve Günümüz: Suçun Vicdani Anatomisi
Nitekim bu sapkın düşünce onu, kendisinin de borcu olduğu yaşlı bir tefeci kadını ve cinayeti gören yardımcı komşu kadını öldürmeye yöneltmiş, kendinden sonra gelecek bütün edebiyat tarihine indirilmiş haldeki baltasıyla bir cinayet işlemiş, ancak cinayeti işledikten sonra, her ne kadar kendisini bir Napolyon gibi görmeye çalışmışsa da vicdanı bu role itiraz etmiş, evvela işlemiş olduğu suçun cenderesinde dönmeye başlayıp vicdanıyla baş başa kaldığı her dakika boyunca da dayanılmaz bir gerilimin ortasında kalmıştır.
Palyatif ve Yorgun Toplumların Palyatif ve Yorgun Filozofları
Filozoflar, hem içinde yaşadıkları toplumlarının bir parçasıdırlar hem de söyledikleri yani felsefeleri ile çağın ruhu olan kişilerdir. Batılı filozoflar, her ne kadar “filozof” olsalar da Batılı kültürel kodun izlerini taşıdıkları için diğer toplumları “yabancı,” öteki”, “barbar”, “az gelişmiş” olarak görürler. Nitekim Kıta Avrupası felsefesi ve filozofları etno-santrik olarak görülmüşlerdir. Bu ruh hâlâ çakılı olarak devam etmektedir.