Bu makale, Filistin’in etnik temizliğini—1948’de hız kazanan, Filistin halkının yerinden edilmesi ve Manda idaresi altındaki Filistin’in günümüz İsrail’ine dönüştürülmesiyle sonuçlanan süreci—temsil etmek için sırasıyla Filistinliler ve İsrailliler tarafından kullanılan kavramların (özellikle Nakba ve Bağımsızlık Savaşı etiketlerinin) soy kütüğünü yan yana getirip karşılaştırmakta ve incelemektedir. Makale, bu kavramsallaştırmaların veya etiketlerin temsil ettikleri şey açısından doğru olup olmadığı sorusuna cevap vermeye çalışmaktadır. Söylem-kavramsal analiz çerçevesi kullanılarak çalışma, bu sözcüksel temsillerin yerleşimci-sömürgeciliği nasıl gizemli hale getirip sürdürdüğünü göstermektedir. Makale, Filistin’in devam eden etnik temizliği ile ilgili dünyanın kilit olaylara ilişkin anlayışını yeniden adlandıracak ve yeniden yapılandıracak gerekli bir karşı söylemi savunmaktadır. Aynı zamanda sosyal değişim ve dekolonizasyonun ilk adımının ulusalcı söylemde kavramsal ve söylemsel bir değişiklikle başladığını, bunun da sosyal gerçekliğin, tarihin değişiminin ve kavramsal dinamiklerin ana taşıyıcısı olduğunu ileri sürmektedir.
Anahtar Kelimeler: Söylem-kavramsal analiz (DCA), Etnik temizlik, Nakba, Filistin anlatısı
Giriş
Mayıs 1948’de, manda idaresindeki Filistin’in (1917-1948) kalbinde, yerleşimci-sömürgeci bir devlet olan İsrail, dikkatlice formüle edilmiş ve modern İsrail’in kurucu metni olan
Balfour Deklarasyonu’nun (1917) öngördüğü ve başlattığı şekilde kuruldu. Bu, Britanya’nın Filistin’de “Yahudi halkı için bir ulusal yuva” vaadiydi.
Bu vaat veya hegemonik eylem, sonunda İsrail’in Manda altındaki Filistin’de bir Yahudi devleti olarak kurulmasıyla sonuçlandı. İsrail Devleti’nin Filistin’de fiilen kurulması, militarize edilmiş Siyonist göçmenlerin yerli Filistin halkını yurtlarından çıkarmak için önceden planlanmış bir kampanya başlatmasıyla gerçekleşti. Bu süreç; Filistinlilerin köylerinden toplu şekilde sürgün edilmesi, mülklerinden mahrum bırakılması, devam eden mülksüzleştirilmelerinin ve acılarının başlangıcına yol açan bir etnik temizlik süreciydi. (Pappé 2006b; Abdo ve Masalha; Qabaha ve Hamamra)
“Yaklaşık bir milyon Filistinliden yalnızca 150.000 kadarı yeni kurulan devlette kaldı. 500 köyden sadece 100’ü Siyonist İsrail birlikleri tarafından yıkılmadan kaldı ve tüm büyük şehirler Filistin sakinlerinin çoğundan yoksun bırakıldı.” (Shihade 109).
Bu sosyokırım ve politikkırım -veya Filistin’in bir ulus ve devlet olarak önceden planlanmış şekilde yıkımı ve yerinin değiştirilmesi- 1917’de Britanya hükümeti tarafından öngörülerek Siyonist-İngiliz iş birliği (Gutwein) aracılığıyla gerçekleştirildi. Filistin halkı ve Araplar tarafından Nakba (1948) olarak adlandırılan soykırım yeni yerleşimci-sömürgeci devlet tarafından sistematik olarak hafızadan silinmiştir. (memoricide: Pappé 2006b) 1967’de İsrail’in tarihi Filistin’in geri kalanını işgali ve nihayetinde çok daha fazla Filistinlinin yerinden edilmesi ve mülksüzleştirilmesiyle birlikte ele alındığında bu, basit bir ifadeyle Filistin meselesini oluşturur. Hafızanın silinmesi, sosyo-kırım ve politik-kırım, Orta Doğu’da ve muhtemelen genel olarak dünyada meydana gelen bölgesel savaşların ve siyasi huzursuzluğun temelini oluşturmaktadır. (Assaiqeli 2013). Bu şekilde bir açık yıkım ve yer değiştirme, yurt dışında yaşayan İsrailli akademisyen (ve Yeni Tarihçi) Ilan Pappé’nin de belirttiği şekilde:
“Filistin’in hikayesini başlangıcından bugüne kadar basit bir sömürgecilik ve mülksüzleştirme hikayesi haline getiriyor ancak dünya bunu anlaşılması zor ve çözülmesi daha da zor olan çok boyutlu ve karmaşık bir hikaye olarak ele alıyor.” (Chomsky ve Pappé 12)
Gerçekten de Filistin hikâyesi, köklerinden koparılmışlık ve sürekli mülksüzleştirme hikayesidir. Bu, ötekini -yok edilmesi gerekeni- Filistin halkı olarak gören yerleşimci- sömürgecilik örneğidir. Siyonizm ırkçı bir ideolojidir ve İsrail devleti, diğerini ortadan kaldırmaya dayalı bir yerleşimci-sömürge projesidir. Sayegh’in (1965) iddia ettiği gibi, Avrupa sömürge projeleri ırksal hâkimiyeti amaçlarken Siyonist yerleşimci-sömürgecilik ırksal imha’ya yani soykırıma yöneliktir. Tam da bu sebeple Filistin halkı onlarca yıldır işgallerine, mülksüzleştirilmelerine ve diasporalarına son vermek için mücadele etmektedir. Filistin meselesi, Siyonist yayılma/tecavüz ve Filistin direnişi ve şehadetinin dönemidir; ulusal bağımsızlık mücadelesinin bir tarihidir. Kısacası, Filistin meselesi medya, akademi ve popüler tartışmalarda yaygın olarak tanımlandığı gibi bir “çatışma” değil, yerleşimci-sömürgeciliğe karşı bir dekolonizasyon mücadelesidir; bu, etnik temizlik, askeri işgal, eşitsizlik ve Siyonist apartheid’e karşı bir anti-sömürgecilik mücadelesidir.
Bu tür yıkım ve yer değiştirmenin ardından İsrail, fiili varlığını sürdürmek ve öngörülen ulusal yerleşimci-sömürgecilik girişiminin tam anlamıyla uygulanmasını sağlamak için sistematik olarak gerçekliği yanlış temsil eden “ideolojik olarak yönlendirilen bir sözlük” geliştirmiştir (Walsh 26). Örneğin, ethnic cleansing (etnik temizlik) “War of Independence” (Bağımsızlık savaşı) olur. Palestine “Israel”, the West Bank (Batı Şeria) “Judaea and Samaria” olur. Bu durum Tablo 1’de grafiksel olarak görülebilir.
“İsrail güvenlik kuvvetleri” veya “IDF” (İsrail Savunma Kuvvetleri)
Yerleşimler
“Karakollar”
Özgürlük savaşçıları
“Teröristler”
1967’de Filistin’in geri kalanında yapılan etnik temizlik
“Altı Gün Savaşları”
İşgale karşı direniş
“Terörizm”
Açık İsrail saldırıları
“Tırmanış”
Apartheid duvarları veya ayrım bariyerleri (ör. Batı Şeria Duvarı, Gazze-İsrail Demir Duvarı)
Güvenlik bariyerleri,” “çitler” veya “akustik duvarlar”
Bu dilsel olarak yanlış temsil ve manipülasyon örneklerinde bir kavram kendi adıyla anılmamaktadır. Aynı şekilde İsrail, Filistin halkına karşı devam eden etnik temizliği, aşağıda verilen tabloda görüldüğü üzere “operasyonlar” olarak adlandırmaktadır.
Tablo 2: Devam Eden Etnik Temizlik Eylemleri’ne Karşı “Operasyonlar”
“Operasyon”
Temizlenen Yerleşim
Yıl
“Duvar Muhafızı Operasyonu”
Gazze
2021
“Koruyucu Hat Operasyonu”
Gazze
2014
“Savunma Sütunu Operasyonu”
Gazze
2012
“Dökme Kurşun Operasyonu”
Gazze
2008
“Sıcak Kış Operasyonu”
Gazze
2008
“Savunma Kalkanı Operasyonu”
Batı Şeria
2002
“Cehennem Operasyonu”
Karameh, Ürdün
1968
Gerçekleri çarpıtmak ve gerçekliği tersine çevirmek için tasarlanmış bu ideolojik olarak yönlendirilen sözlüğe dayanarak İsrail, kuruluşundan bu yana, savaş suçlarını kahramanlık eylemleri gibi gösteren boş ve belirsiz ifadeleri taşıyan sözcüksel temsilleri ve örtmeceleri kullanmıştır. Böylece, 1948’de Manda idaresindeki Filistin’in bugünkü İsrail’e dönüştürülmesi, etnik temizlik değil, bir “Bağımsızlık Savaşı” olarak adlandırılmıştır. Daha yakın zamanlarda, 2014 yılında Gazze’deki 51 günlük İsrail bombardımanı, Filistin halkına yönelik sistematik bir dizi etnik temizlik eyleminden biri olmaktan ziyade “Koruyucu Hat Operasyonu” olarak ifade edilmiştir. Birleşmiş Milletler İnsani Yardım Koordinasyon Ofisi’ne (UNOCHA) göre bu eylemler, Gazze Şeridi’nde “273.000’den fazla Filistinliyi” yerinden etmiş, 1500 çocuğu yetim bırakmış, 872 evi tamamen yok etmiş ve 5005 evi hasara uğratmış, 138 okul ve 26 sağlık kurumuna zarar vermiştir. Ayrıca 373.000’den fazla çocuğun psikolojik desteğe ihtiyaç duymasına ve 2200’den fazla Filistinli sivilin evlerinin enkazında kalarak hayatını kaybetmesine neden olmuştur. “İsrail’in kendini savunma hakkı var” kılıfı altında gerçekleştirilen bu etnik temizlik vahşeti, sadece “Koruyucu Hat Operasyonu”[3] olarak temsil edilmiştir. Filistin halkının fiziksel olarak yerinden edilmesi, Filistinlilerin iradelerinin ve seslerinin yok edilmesiyle noktalanmaktadır veya Ahmad Qabaha ve Bilal Hamamra’nın ifadesiyle:
“[İsrail askeri işgali] Filistin üzerindeki kontrolü hem fiziksel ve hem de dilsel olarak ele geçirmeye çalışmaktadır. İsrail, Filistinlileri kamu söyleminin ve tarihin dışına atan anlatıları kontrol etme avantajına sahiptir.” (32)
John Pilger de mezkûr konuyu şu şekilde izah etmiştir:
“İsrail rejimi, İsraillilerin “teröristler” tarafından öldürüldüğü ve Filistinlilerin “güvenlik güçleriyle” bir çatışmadan sonra ölü bulunduğu seklinde uluslararası haber gündemini belirlemeye devam etmektedir.” (139)
Yerleşimci-sömürgeci devletin kurulmasından bu yana, İsrail anlatısı, bu tür (yanlış) temsiller yoluyla, tarihi Filistin’i “küresel kamu hafızasından” silmek için ısrarla çabalamaktadır. (Pappé 2006a) Her zaman söylem yoluyla, kurumsallaşmış etnik temizlik, sistematik toprak ilhakı ve yayılmacılık operasyonlarını ve Filistin vatanseverliğinin ve direnişinin şeytanlaştırılmasını meşrulaştırmaya ya da örtbas etmeye çalışmaktadır. “Savunulamaz olanı savunmak” için sürekli olarak hasbara (iletişim stratejisi) veya söylem kullanan İsrail, barışın antitezi olan uygulamaları hayata geçirmek için “barış” söylemini kullanır. Söylemi -askeri güçle birlikte- yarattığı soruna dostane bir çözüm bulmak için değil, statükoyu sürdürmek, Filistin ulusal mücadelesini tasfiye etmek ve İsrail’in güç ve yayılmacılığını daha da pekiştirmek için bir araç olarak kullanır. İsrail, yalnızca 1991’de Madrid’de Gazze’deki ve Batı Şeria’daki belirli bölgelerdeki Filistinliler hakkında müzakere etmeyi kabul ederek, “Filistin halkının siyasi birliğini yok etmeyi” başarmıştır. (Massad 114) Bunu da 1948’te sürülen milyonlarca Filistinli mülteciyi “liderlikten yoksun ve tanımlanabilir hedefleri olmadan” bırakarak yapmıştır (127) Yanıltıcı, belirsiz barış söylemi, statükoyu sona erdirmekten ziyade sürdürmek için bir araç haline gelir ve burada yerli halk her zaman kaybedendir. Bu sömürgecilik mirasının varisi, uluslararası toplumda Filistin uzerinden yürüttüğü retorik savaşını, “retorik ve imajlar” (Qabaha ve Hamamra 32) ve gerçekliğin sürekli dezenformasyonu ve yanlış temsili sayesinde kazanmıştır.
Buna karşılık, Filistin anlatısı -resmi ve diğer biçimleriyle- Filistin meselesini açık bir yerleşimci-sömürgecilik vakası olarak temsil etmekte ve yaymakta zorluk çekmiştir. Filistinliler, Filistinli mülteci sorununu ve devam eden mülksüzleştirilmeleri ve yerinden edilmelerinin arkasındaki nedeni “söylem” düzeyinde ortaya koymada başarısız olmuştur. Filistin entelijansiyası bugüne kadar, 1948 yılında zirveye ulaşan bu insan kaynaklı, önceden tasarlanmış ırksal imha sürecini temsil etmek için kelimenin tam anlamıyla “felaket” anlamına gelen Nakba terimini kullanmaktadır. Acıyı, zulmü ve nostaljiyi etkileyici bir şekilde ifade etmelerine rağmen bağlamı ve suçu temsil etmede yetersiz kalmışlardır.
Bu temel terminoloji, Filistinlilerin İsraillilerin söylemlerinde “Bağımsızlık Savaşı” (תואמצעה Milkhemet Ha’Atzma’ut) olarak temsil ettiği şeye mukabil olarak kullanılmıştır .(Peled) Filistin halkı, bu yanlış (temsil) olan Nakba terimi ile birlikte, Nakba’ya özgü bir anlam alanı oluşturan Hijrah (göç) veya taghreebah (Filistin Göçü) gibi benzer terimler veya kardeş kavramlar da kullanmaktadır. (bkz. tablo 3) Ancak, bu tür ilişkili ve fail içermeyen sözcüksel kavramsallaştırmalar, nedensel failliği -Filistin meselesinin insan failliği tarafından meydana getirildiği gerçeğini- gizleyerek gerçekliği daha da belirsizleştirmektedir. Bu durum, İsrail’in bu tür etnik temizlik eylemlerini “Bağımsızlık Savaşı” veya “Kurtuluş Savaşı,” “Bağımsızlık Günü,” “nüfus transferi,” “gönüllü göç” veya “Siyon’a Dönüş” gibi benzer kardeş kavramlarla adlandırmasıyla daha da kötüleşmekte ve bu eylemlerin gerçekliğini çarpıtmakta ve tersine çevirmektedir.
Benzer şekilde, Filistin anlatısında, İsrail’in “Bağımsızlık Savaşı”nın ardından kendini savunma “operasyonları” olarak sistematik bir şekilde adlandırdığı şeyi, Filistinliler “savaşlar” olarak adlandırmaktadır. Bu durum, yalnızca 1948’deki etnik temizliği değil aynı zamanda Filistin’in devam eden etnik temizliği sürecini de daha fazla belirsizleştirmekte ve yanlış temsil etmektedir. “1948 Savaşı”na atıfta bulunarak Filistinliler yanlışlıkla kendilerini sömürgeciyle eşit bir zemine koydu oysa gerçekte onlar sömürgeci gücün yıkıcı gücünden kaçan yerli halklardı ve hala da öyleler. Aşağıdaki tablo, 1948’de Filistin’in etnik temizliğini temsil etmek için kullanılan Filistin’e ve İsrail’e ait kardeş kavramları özetlemektedir.
Tablo 3: İsrail ve Filistin Meta-Söylemlerinde 1948 tarihi
İsrail İfadesi
Filistin İfadesi
“War of Independence” (Bağımsızlık Savaşı)
Nakba (Felaket)
Kardeş Kavramlar
Kardeş Kavramlar
Kurtuluş Savaşı
Hijrah (Göç)
Bağımsızlık Günü
Taghreebah (Filistin Göçü)
Gönüllü Göç, Nüfus Transferi, Siyon’a Dönüş
1948 Savaşı
Her iki taraf da Filistin meselesinin, yerleşimci-sömürgecilik olarak açık bir vakası, anti-sömürgeci bir mücadele olarak devam eden bir süreç ve Filistin’in “etnik temizliği” olarak gerçekliğini yanlış temsil etmektedir. Bu nedenle, Nakba ve “Bağımsızlık Savaşı” terimlerini etnik temizliğin gerçeğine uygun olmayan isimler olarak nitelendiriyorum.
Sonraki bölümlerde söylemsel/sözcüksel temsillerin gerçekliğin algılanmasında ve inşasında nasıl bir rol oynadığına dair teorik bir arka plan sağlayacak, ardından analitik yöntemi vurgulayacak, bulguları ve sonuçlarını tartışarak meseleyi önerilerle sonuçlandıracağım.
Teorik Arka Plan: Sözcüksel Temsiller Ve Gerçekliğin İnşası
William Lutz, 1989 tarihli Beyond 1984: Doublespeak in a Post-Orwellian Age (1984’ün Ötesinde: Orwell sonrası Bir Çağda Çifte Konuşma) adlı kitabında, bir ABD askeri yetkilisinin 1974’te Kamboçya’nın işgali sırasında Amerikan gazetecilere söylediği şu sözleri aktarır:
“Siz sürekli bombalama, bombalama, bombalama diye yazıyorsunuz. Bu bombalama değil, hava desteği.” (124).
Sömürgeciler her zaman dilin imkânlarını kullanarak egemenliklerini uygulamak ve sürdürmek için yatırım yapmıştır. 15. yüzyıldan bu yana dünyanın en büyük kıtalarındaki halkların -Asya, Afrika ve Amerika- Avrupa istilaları ve askeri işgalleri hiçbir zaman doğrudan toprak işgali ve yabancı egemenlik olarak adlandırılmamıştır. Onun yerine “beyaz adamın görevi,” “sömürgecilik,” “korumacılık,” “manda,” “vesayet” gibi ifadeler kullanılmıştır. (Al Mesdi). Aynı şekilde II. Dünya Savaşı sırasında Hiroşima ve Nagazaki’yi kül eden ve onları harabeye çeviren atom bombaları “Küçük Çocuk” ve “Şişman Adam” olarak adlandırılmıştır (Cohn). Irak’ın tekrar tekrar işgali ise “Irak’a Özgürlük Operasyonu” olarak sunulmuştur. Makyavel sömürgeci söylem üreticileri, işgalleri ve yerli halkların baskı altına alınmasını hiçbir zaman “işgal” ve “terörizm” olarak adlandırmamıştır. Bu durum, aynı halklar adaletsizliğin ve sömürünün baskısı altında başkaldırmaya başladığında “terörizm” olarak gösterilmiştir. Sömürgeci söyleme dayanan teknoloji uzmanları, tahakkümü yürürlüğe koymanın ve sürdürmenin bir yolunu bulmak için her zaman dile başvurmuşlardır.
Yabancı ulusların toprak işgali -yerlilerin ortadan kaldırılması ve ekonomik sömürü ve modern kanunların hokkabazlığına ve saldırısına direnemeyecek kadar zayıf olan yerli halkların zenginlik ve özgürlüğünün hortumlanması- her zaman dilsel olarak yürürlüğe konmuş ve sürdürülmüştür (Said). Kullanılan araç dil olmuştur, daha doğrusu dilin ideolojik kullanımı anlamına gelen “söylem”. Dünya ulusları, sömürgeci güçlerin etkisini genişletme çabaları altında, “aydınlanma, medeniyet,” “demokrasi” ve “özgürlük” gibi yanıltıcı örtmecelerin dilsel maskesi üzerinden işgal edilmiş ve sömürülmüştür.
İşgal ve yabancı tahakkümün dilsel inşaları ve ilgili kardeş kavramları üzerinden sömürgeci mirası gözlemlediğimizde, dilin ince işleyişini ve sömürgeci çıkarları gerçekleştirmek için yapılan kasıtlı seçimleri fark edebiliriz. Böylece dilin ve söylemin yeniden üretilmesi aracılığıyla ideolojileri, gerçeklik durumlarını ve güç ilişkilerindeki asimetrileri çarpıtma ve aynı zamanda sürdürmek için ideolojik stratejiler oluşturur ve güçlendirir. (Simpson; Fairclough; Van Dijk).
Belirli sözcüksel ve yapısal tekrarların seçimi -ki bu bir dizi seçim arasında bir tercihtir- belirli bir konumlandırmayı ve belirli bir sorumluluğu içermekte ve aynı zamanda küresel olarak kavramsallaştırmayı kodlama görevi görür. Dolayısıyla, dil, siyasi bir olayın sadece bir yan ürünü veya tarafsız bir anlatım aracı olarak değil, çeşitli argüman ve yorumlama çerçeveleri ve söylemsel meşrulaştırma stratejileri (meşrulaştırma, gayri meşrulaştırma ve ön-meşrulaştırma) aracılığıyla olayın gerçek bir inşası olarak siyasi olayın merkezine yerleştirilir. (Van Leeuwen; Krzyżanowski 2014) Örneğin, İsrail askerleri arasında kendini havaya uçuran yerinden edilmiş ve yakını ölmüş bir genç Filistinli kadını “şehit” veya “intihar bombacısı” olarak ve eylemini “terörist bir saldırı” veya korumasızların savunulması için bir “şehitlik operasyonu” olarak temsil etmek, farklı bir şekilde konumlandırmayı “sorumluluk ve suç atfını” gerektirecektir (Amer 2009, 11)
Sözcüksel temsiller, toplumsal aktörleri inşa eder, (Wodak ve Meyer) ve bu tür temsiller şunları içerir: “fedai,” “cihatçı,” “fundamentalist,” “özgürlük savaşçısı,” “direniş savaşçısı,” “milis.” Böylece terimler; faili ya meşrulaştırır ya da gayri meşrulaştırır ya suçlu gösterir ya da yüceltir, eleştirir ya da eleştiriyi saptırır ya suçu yükler ya da aklar. Savunmayı ya da saldırıyı, özür dileme ya da damgalama, sempati duyma ya da suçlama, kınama ya da kutlama gibi tutumlar önerir. Bu tür temsiller, savaş suçları ya da kahramanlık; terörizm ya da öz savunma; zayıfların silahları ya da baskıya karşı direniş araçları (Gavron) veya insanlığa karşı suçlar; büyük intihar eylemleri olarak yüceltilmesi gereken ya da suçlu ve terörist eylemler olarak kınanıp cezalandırılması gereken terimleri aktif olarak kavramsallaştırır. Bu kavramlar, olayları istişhâd eylemleri veya terör eylemleri olarak değerlendirmemiz için bir yorum çerçevesi oluşturur ve böylece meşrulaştırma, ön-meşrulaştırma ya da gayri meşrulaştırmayı sağlar. Bu tür adlandırmalar ya da dilsel temsiller, farklı tür ve düzeyde hafifletme, kınama, meşrulaştırma, konumlandırma ve sorumluluk içerir ve dolayısıyla gerçekliğin inşasına katkıda bulunur. Bu söylemsel kavramsallaştırmalar, “dünyaya bakmanın ve toplumsal ve siyasi sonuçları olan gerçekliği tanımlamanın belirli yollarını sunar. (Montgomery et. al. 73).
Tüm bu sözcüksel seçilim, inşa ve temsil örneklerinde, aynı oluşum iki farklı hikaye, “bakış acısında farklılık” (Thomas vd. 63) ve dolayısıyla önemli politik ve ideolojik çıkarımları olan tepkiler üretebilir. Her bir söylem üreticisi, kitlelerin olayı belirli bir şekilde yorumlamasını ve olay karşısında gerçekliği kendi bakış açılarından ya da ideolojik duruşlarından hareketle kavramsallaştırarak tepki vermesini ister.
Temsil edilen olay veya kişiler aynı olsa da, onların temsil edilme şekli aynı değildir. Martin Montgomery’nin ifadesiyle “bir terimi diğerine tercih etmek, genellikle söz konusu gerçekliğin belirli bir şekilde kavramsallaştırılmasını seçmek anlamına gelir.”
(et. al. 1992, 7) Mosheer Amer’in belirttiği üzere, temsil, güçsüzleri “şiddet yanlısı, kafası karışık ve sorumsuz” olarak gayri meşrulaştırabilir ve güçlüleri “barışçıl, akılcı ve esnek” olarak meşrulaştırabilir, böylece gerçekliği tamamen tersine çevirip çarpıtabilir. (2009, 26) Bu nedenle, eleştirel dil farkındalığının eksikliği belirli bağlamlarda yıkıcı sonuçlar doğurabilir. Dil, tarafsız bir iletişim aracı olmaktan çok uzaktır; daha ziyade, “çevremizdeki dünyayı nasıl gördüğümüzü ve inşa ettiğimizi şekillendiren bir kanal,” bir tahakküm ve toplumsal güç aracıdır. (Thomas et. al. xviii) Dil, “kavramsal dinamiklerin ve değişimin temel taşıyıcısı” ve toplumun, toplumsal gerçekliğin ve tarihin yeniden yapılandırılmasında bir araçtır. (Krzyżanowski 2016, 312). Bu nedenle, “tarih araştırmalarının ve eleştirel söylem çalışmalarının “merkezi nesnesi,” Begriffsgeschichte (kavram tarihi) üzerine yapılan çalışmalar da vurgulandığı gibi, olaylar ya da olgular değil, “toplumları ve toplumsal düzenin çeşitli yönlerini tanımlayan sosyal ve siyasi kavramlar” olmalıdır. (Krzyżanowski 2016, 312). Bu noktada, hayatımızı şekillendiren siyasi olay ya da olgu değil, söylemsel olaydır.
Tahakküm ve baskı, dilbilimsel formlarda gerçekleşir. Bunlar, devletin ya da sömürgeci gücün ideolojik aygıtları aracılığıyla söylemsel olarak uygulanır ve yerli halkları veya bireyleri egemen söylem üreticisinin hâkimiyetine tabi kılar.
(Thomas et. al.) Aynı zamanda, söylemsel olarak yeniden üretilir, meşrulaştırılır ve devam ettirilirler. (Titscher et. al.: Fairclough). Sosyal kontrol ve güç ise “giderek artan bir sıklıkla metinler aracılığıyla” uygulanmaktadır. (Titscher et. al. 152-153). Güç, söylemde “uygulanır ve gerçekleştirilir” (Fairclough, 61) bu da insanlara, olaylara, nesnelere, süreçlere ve olgulara dair algımızı etkiler. Zihinsel gelişimimiz, davranışlarımız, inançlarımız ve tutumlarımız, söylemler, düşünce sistemleri (sembolik düzenler) veya belirli şeyleri düşünülebilir ve söylenebilir kılan ve bunları kimin söyleyebileceğini düzenleyen alışılmış düşünme ve hareket etme yolları tarafından şekillendirilir ve inşa edilir (Foucault). Bu söylemlerde, gerçeklik hakkındaki zihinsel resmimizi ve dünya deneyimimizi nasıl açıkladığımızı kodlarız (Simpson). Toplumdaki adaletsizlikleri ve eşitsizlikleri söylemsel olarak istikrara kavuşturur hatta yoğunlaştırırız. Amer’in belirttiği gibi, “söylem aracılığıyla” siyasi aktörler sosyal koşulları veya statükoyu yaratır, sürdürür, iddia eder veya bunlara karşı çıkar… ve sosyal kimlikleri, ilişkileri ve yapıları inşa etmeye ve yeniden inşa etmeye çalışır. (2012 181)
Materyal Ve Yöntem: Söylem-Kavramsal Analiz
Eleştirel söylem çalışmaları (CDA) kapsamında genellikle veri toplamak için kabul görmüş bir standart bulunmamaktadır. Ancak birçok CDA yaklaşımı mevcut verilerle, yani ilgili araştırma projeleri için özel olarak üretilmeyen metinlerle çalışır. (Wodak ve Meyer, 32) Bu çalışmada, CDA’nın söylem-kavramsal analiz (DCA) yaklaşımı kullanılmıştır. Bu yaklaşım, CDA’nın çoğulcu çerçevesi içinde yer alan ve tarihi araştırmalarının kavram tarihi olarak bilinen dalıyla söylem-tarihsel yaklaşımı (DHA) birleştiren Michał Krzyżanowski (2016) tarafından geliştirilen bir yöntemdir. Bu yaklaşım, bazı sözcüksel temsillerin ve yapılarının adaletsizliğe karşı eylemi meşrulaştırma ve harekete geçirme kapasitesine sahip olduğunu, diğerlerinin ise meşruiyetini kaybettirdiğini, insanlıktan çıkardığını ve eylemi engelleme hususunda teşvik edici olduğunu vurgulamaktadır. “Bağımsızlık Savaşı” ve Filistin halkındaki karşılığı Nakba: kritik vaka örneklemesi için seçilen iki terim, tek bir vaka (veya az sayıda) “ilgi çekici fenomeni açıklamada belirleyici olabilir.” (Rai ve Thapa 8). Bu bağlamda, 1948’den bu yana Filistinliler ve İsrailliler tarafından, sırasıyla, kullanılan Nakba ve “Bağımsızlık Savaşı” terimlerini ilgili kardeş kavramların soybilimi ile birlikte inceleyeceğim. Buradaki amaç devam eden etnik temizliği kavramak ve temsil etmektir.
Tablo:4 Devam Eden Etnik Temizliğin Filistin Temsilleri
Numara
Öğe/Yanlış Adlandırma/ Yanlış Temsil
Transliterasyon
Kelime Anlamı
Etnik Temizlik Eylemi
1
Nakba
“Felaket,”
“Musibet,”
“Yıkım”
Siyonist milis güçlerin 1948’de Filistin’i etnik olarak temizlemesi
2
Hijrah
“Göç”
“1948 Göçü”
Nakba’nın kardeş kavramı
3
Taghreebah
“Filistin Yabancılaşması”
Kardeş Kavram
4
Harbthamanyah wa Arba’een
“1948 Savaşı”
Kardeş Kavram
5
Naksa
“Gerileme”
Israil’in 1967’de Filistin’in geri kalanında yaptığı etnik temizlik
6
Hijra Seb’ah wa Siteen
“1967 Göçü”
Naksa’nın kardeş kavramı
7
Harb Sab’ah wa Siteen
“1967 Savaşı”
Kardeş Kavram
8
Assira’ al-Falesteeni al-Israeeli
“Çatışma”
“İsrail-Filistin Çatışması”
Yanlış Adlandırma
9
Harb
“Savaş”
İsrail’in Filistin’deki etnik temizlik eylemi
10
Harb
Ghazzah
“Gazze Savaşı”
İsrail’in Gazze’deki etnik temizlik eylemi
11
Harb Al-Furqan
“Furkan Savaşı”
Filistinlilerin İsrail’in 2008’de Gazze’deki etnik temizlik eylemine verdiği ad
12
Harb As-sidjeel
“Sert Darbeler Savaşı”
Filistinlilerin İsrail’in 2012’de Gazze’deki etnik temizlik eylemine verdiği ad
13
Al-Asf Alma’koul
“Yenilmiş Saplar Operasyonu”
Filistinlilerin İsrail’in 2014’te Gazze’deki etnik temizlik eylemine verdiği ad [4]
14
Saif al-Quds Battle/War
“Kudüs’ün Kılıcı”
Filistinlilerin İsrail’in 6-21 Mayıs 2021 arasında gerçekleştirdiği Gazze’deki son etnik temizlik eylemine verdiği ad
Nakba’ya Karşi “Bağımsızlık Savaşı”
Nakba ve “Bağımsızlık Savaşı” ve ilgili kardeş kavramlar, Filistin ve İsrail söylemlerinde kullanılan, etnik temizlik için yanlış adlandırmalar veya yanlış temsillerdir. Bunlar bir hesap hatasının veya tesadüfün sonucu değil (savaşın koşulları veya değişkenleri ve ivmesi), uzun zamandır planlanmış Siyonist bir niyetin (Pappé 2006b) sonucudur. 1948’deki etnik temizlik, Filistin halkını yok etmek ve yerlerine Siyonist olim ya da göçmenleri -sonradan İsrailli olarak inşa edilenleri- yerleştirmek amacıyla yapılmıştır. Ancak, 1948’de tüm Filistin halkını tamamen yerinden edememiş olan yeni yerleşimci-sömürgeci devlet, mümkün olan her durumda devam eden bir etnik temizlik sürecine girişmiştir. “Siyonizmin günahlarının büyük belgecisi” olan Benny Morris, “siyonist hareketin elindeki Filistinlilerin kaderine dair tarihsel gerçeği geri kazanmak için elinden geleni yapan İsrail kamusal yaşamındaki birkaç figürden biridir.” Morris yerleşimci devletin 1948’de “ne yazık ki” “temizlemeyi” başaramadığı Arapların geri kalan %20’sini ortadan kaldırmasını engelleyen şeyin “tamamen geçici ve taktiksel” nedenler olduğunu belirtmektedir. (Piterberg 28-29).
1948’de Filistin’de gerçekleştirilenler, İsrail’in kurucuları tarafından propagandası yapılan “Bağımsızlık Savaşı” ya da mağdurları tarafından uygunsuz bir şekilde adlandırılan Nakba değildi, aksine önceden belirlenmiş ve iyi tanımlanmış zorunlu kitlesel nüfus tahliyesi ve öldürme politikası, modern siyasi söylemde etnik temizlik olarak bilinen bir yöntemdi.[5]Nakba terimi, Filistin halkına yarardan çok zarar vermiştir, çünkü onların devam eden evsizliklerinin ve devletsizliklerinin nedenini belirsizleştirmiş ve sömürgecilik mücadelesinin meşruiyetini zayıflatmıştır. Aynı zamanda, yeni kurulan devlet, bu tür etnik temizliği Filistin ve küresel kamu bilincinden silmek için hafızanın silinmesi (memoricide) üzerinde çalışmış, bir yandan kavramlar ve söylem aracılığıyla beyazlatma yaparken, diğer yandan Manda yönetimindeki Filistin’inin orijinal manzarasını dönüştürmüş ve tarihi Filistin’i haritadan ve küresel hafızadan etkili bir şekilde silmiştir. (Grmek 157)
Çağrışımlar ve Sonuçlar
Nakba terimi ilk olarak Suriyeli Tarihçi Constantine Zureiq tarafından 1948 yılında yazdığı Ma’na al-Nakba (Felaketin Anlamı) adlı kitabında kullanılmıştır. Zureiq, bu terimle 1947-1948 yılları arasında Siyonist milisler tarafından Filistin’in silahsız yerli halkına karşı işlenen zulümleri kayda geçmiştir.
Nakba yanlış bir adlandırmadır çünkü doğal bir felaket ya da musibet anlamına gelir, ancak bir soykırımı ifade etmez. Diğer bir deyişle, bu adlandırma, etnik temizlik eylemini doğal bir felaket olarak nesnellestirir. Yas tutulacak bir olay olarak değil, faillerin eylemleriyle ilgili olarak kınanacak, protesto edilecek ve tersine çevrilecek bir eylem olarak ele alınması gerekirdi. Nakba kavramı faili olmayan bir terimdir. Bu sebeple, evsizliğe ve mülksüzleştirmeye neden olanlara herhangi bir atıfta bulunmaz. Filistinlilerin mülksüzleştirilmesi ve köklerinden koparılmasının bir failin ürünü olduğu gerçeğini veya nedensel ajansı bulanıklaştırır. Başka bir deyişle, bu insanlığa karşı suçu (Saleh; Pappé 2006b) Nakba olarak temsil etmek, Filistinlilerin istemeden de olsa bu insanlık suçunun nedenini ve bağlamını, doğasını ve büyüklüğünü mistikleştirmelerine yardımcı olmuştur. Böylelikle sömürgeleştirilmiş bir halk olarak direniş, özgürlük ve ulusal kendi kaderini tayin hakkı[6] için verdikleri mücadelelerinin asaletini ve meşruiyetini zayıflatmışlardır.
Pappé (2006b, xvii) konuya iliskin “Nakba kavramı, Yahudi Holokostu’nun (Shoa)- Ibranice “felaket” kelimesi veya kavramı- ahlaki ağırlığına karşı koyma girişimi olarak, anlaşılabilir nedenlerle benimsenmiş olabilir,” seklinde açıklama getirir. Bu, Nakba kavramının -Yahudi sosyal ve politik kavramı olan Holokost’akarşı bir kavram olarak -Filistin halkı ve Araplar tarafından kullanılmış olabileceğini’ne dair bize bir izah sunmaktadır.
Nakba kavramı, Filistin’in nüfusunun önceden planlanmış bir şekilde azaltılmasında Siyonist-Britanya işbirliğini göz ardı eder. Ağır mekanize edilmiş Siyonist Golyat’ı gizler ve Kıdemli Siyonist liderlerin yerli halk üzerindeki saldırganlıklarını belirsizleştirir. Ayni şekilde bu kavram, Siyonist terörizme karşı savunmasız bir halkın acı dolu çığlıklarını bastırır.1.9 milyonluk nüfustan 750.000’den fazla Filistinlinin (Pappé 2006b) anavatanlarından kitlesel olarak sürülmesine atıfta bulunmaz. Nakba, İsrail devleti haline gelen topraklarda yaşayan Filistinlilerin %85’inin evsizliğini gizemli hale getirir. (Badil Resource Centre). O dönemde İsrail İşgal Kuvvetleri’nin (IOF) selefi olan Siyonist Hagana çeteleri, Stern Çeteleri ve Irgun’un elinde etnik temizliğe tabi tutulan 560 Filistin köyünün kitlesel nüfus azaltılmasına referans vermez. (Saleh)
Sömürgeci Sömürgeleştirilen’e Karşı
Olanlar Tanrı’dan gelen bir ziyaret değildi. Bu, yerleşimci-sömürgecilik ve yerlilerin yok edilmesiydi; bu, bir milletin ve bir devletin yok edilip yerine bir başkasının kurulmasıydı. Bu, Siyonizm’in ve İsrail’in kurucusu Herzl’in ideolojisinin ve pratiğinin gerçekleştirilmesiydi:
“Eğer eski bir bina yerine yenisini inşa etmek istiyorsam önce yıkmam gerekir” (Qabaha ve Hamamra 31).
Genel olarak Filistinliler ve Araplar -sömürgecilerden farklı olarak- “askeri bir kültür veya gelenekleri olmayan” (Kuttab, Gavron’da ctd., 105) halklar olup tarih boyunca edebi ve özellikle dilin şiirsel kullanımlarında ustalaşmış ve dilbilgisinin estetik cazibesini muhtemelen diğer dil topluluklarından daha derin ve dahiyane bir şekilde takdir etmişlerdir. Ancak dilin güç ve hâkimiyetle ilişkili inceliklerini kavrayıp yönlendirmeyi başaramadılar. “At, kılıç ve silah” retoriğini ancak estetik açıdan mükemmelleştirmişlerdir. (Kuttab, Gavron’da qtd., 105)
Mezkur halklar, dilin estetik niteliklerinin tamamen farkındadırlar ve sanatında ustadırlar, ancak dili bir kontrol ve güç aracı olarak kullanmada etkili olamamışlardır.
Dilsel temsil açısından, Filistin söylemi, İsrailli muadilleri tarafından kullanılan ve “barış” söylemini geliştiren söylemden çok daha az etkilidir; “Şalom bu, Şalom şu, Şalom diğer şey” (Kuttab, Gavron’da qtd., 105) olarak ifade edilen bu söylem, Filistin halkının diğer özgür insanlar gibi yaşama umuduyla zaten yapılan bir uzlaşıyı daha da taviz vererek kabul etmelerine yol açmıştır. Filistin anlatısı, etnik temizliği yerleşimci-sömürgeci bir apartheid rejiminin elinde gerçekleşen bir paradigma olarak inşa edememiş ve dile getirme ve yayma konusunda başarısız olmuştur.1948’deki Filistin’in etnik temizliğini tanımlayan bir terim olarak Nakba tamamen basarısız bir temsildir.
Buna karşılık, İsrail sömürgeci söylemi (veya İsrail’in resmi anlatısı) gerçeği tersine çevirmeyi başarmıştır. Örneğin, Siyonistlerin 1896’da sorularını (yeniden) sunduklarında seçtikleri Der Judenstaat kavramını düşünün. Der Judenstaat veya “Yahudi Devleti” (o zamanki “Yahudi sorunu”nun söylemsel kavramsallaştırma düzeyinde yakalanması) sadece “günün entelektüelleri arasında yaygın bir ilgi uyandırmakla” kalmadı (Herzl 13), aynı zamanda “Yahudileri gettolardan çıkarıp kendi ırklarından saf bir devlet oluşturma vizyonunun farkına varmalarını sağladı” (Herzl 13). Başlık vaatkardı, açıklayıcıydı ve harekete geçiriciydi: ilham vericiydi. Daha da önemlisi, popüler ve resmi eylemleri teşvik etti ve böyle bir vizyonun gerçekleştirilmesine yönelik adımları hızlandırdı ve momentum sağladı. Bu, bir siyasi hareketin, eylemin, kaderin çağrısıydı. Söylem ve kavramsallaştırma düzeyinde bir yaratılıştı—eylemden önceki bir adımdı—bir devlet, bir Yahudi devleti gibi bir şeyin yaratılmasıydı. “The Jewish State” başlığı, tanımlayan (the) ile boyun eğme çağrısı değil, eylem çağrısıydı. Bu, bir statükoyu sona erdirme çağrısıydı, onu uzatma çağrısı değil.
Bir yerleşimci-sömürgeci hareket, dışsal egemenliğini uygulamak ve sürdürmek için her zaman bir anlatı oluşturmak zorundadır. Sömürgeleştirilenlerin aksine, yerleşimci sömürgeciler logosu kullanmada beceriklidir. İsrailliler söylem üretiminde ve gerçeği yanlış temsil etme ve çarpıtma konusunda ustadırlar. “Bağımsızlık Savaşı” gerçekleşen olaylardan oldukça uzak bir kavramdır. Kimden bağımsızlık? Kimden kurtuluş?
Yansımalar
1948 ne Tanrı’nın bir eylemi ne de bir “Bağımsızlık Savaşı” ydı. Önceden planlanmış “transfer,” etnik temizlik için kullanılan örtülü bir Siyonist kardeş kavramdır.[7] Siyonistlerin Filistin toplumuna karşı işledikleri, ne sismik boyutlarda bir felaket ne de tesadüfi bir olaydı. Bu, öngörülmüş ve önceden planlanmış bir etnik temizlikti. (Morris 1988; Masalha 1992; Pappé 2006b) Savaş, bu temizliğin aracıydı veya Pappé’nin belirttiği gibi,
Siyonist hareket, ulus-devletini kurarken, “trajik ama kaçınılmaz bir şekilde” “yerli nüfusun bir kısmının” sürgün edilmesine yol açan bir savaş başlatmadı. Tam tersi amaç, hareketin yeni devleti için arzuladığı ülkenin etnik temizliğiydi ve savaş, bunun sonucu, bunu gerçekleştirmenin aracıydı. (2006a 17-18)
Ancak Nakba terimi, olayları, sanki tek bir olaymış gibi göstermekte ve gerçekte bir dizi devam eden nakabat (Arapça çoğulu) ya da ırksal yok etme eylemlerini başlatan bir süreç olduğunu gizlemektedir. Bu bağlamda, “The Nakba Continues: The Palestinian Crisis from the Past to the Present” başlıklı çalışmada Qabaha ve Hamamra şunları ifade etmektedir:
Nakba’nın yaraları hâlâ açık ve daha da derinleşiyor, çünkü İsrail, mültecilerin geri dönmesine izin vermemekle kalmıyor, aynı zamanda askeri işgali aracılığıyla Filistinlileri yerlerinden etmeye ve onları, kendi yerleşimlerini inşa etmek ve buraları Yahudi göçmenlerle doldurmak amacıyla yeniden konumlandırmaya devam ediyor. İsrail’in egemenliği, Filistinlileri kayıplarının anılarında yaşamaya zorluyor ve onları Nakba’yı yeniden yaşamaya ve yeniden hayal etmeye mecbur bırakıyor; bu, sadece bir anı değil, Filistin halkının günlük nakbalarıyla yeniden yaşanan ve sürdürülen bir gerçekliktir.” (Hamdi 202, 33) Filistin Nakba’sı, kolektif travmanın izlerini taşıyan Filistinlilerin İsrail tarafından sürekli yerinden edilmesi ve sürgün edilmesi yoluyla aktarılan ve yaşatılan canlı bir gerçekliktir. (31-32)
İsrail ve Filistin şeklindeki adlandırmalar etnik temizleme sürecinin ve dolayısıyla statükonun devamına hizmet eder. Dış dünyaya, olmuş olanların ve hala olmakta olanların aksine bir görüntü yansıtırlar. Nakba, ilahi anlamlar taşıyan böylesine anlaşılması zor temsili olmayan bir terim olarak suçlama atıfına, sorumluluğa ve hesap verebilirliğe, eyleme ve rehabilitasyona olan ihtiyacı ortadan kaldırarak statükonun devam etmesine yardımcı olmuştur. Gerçekten de, “aktörü dışarıda bırakarak… bir anlamda dünyanın 1948’de ve sonrasında Filistin’in etnik temizliğini inkar etmeye devam etmesine katkıda bulunmuş olabilir” (Pappé 2006b, xvii). Nakba, bu tür bir belirsizlik, nesneleştirme veya doğallaştırma yoluyla, “etnik temizlik paradigmasının bugüne kadar eksik olmasında” büyük bir rol oynamıştır. (Pappé 2006b,) Nakba, bir suç olarak etnik temizlik kavramının şok edici ve harekete geçirici yasal çıkarımlarına sahip değildir ve bu nedenle herhangi bir orantılı eylem veya rehabilitasyon girişimini gerektirmez. Bu terim, herhangi bir harekete geçirici güce sahip değildir. Nihayetinde, önceden tasarlanmış kökünden sökme veya yerinden etme gibi cezai bir eylemi Tanrı’nın veya doğanın bir eylemi haline getirir. Başka bir deyişle, olmuş bitmiş ve de pasif kabullenme dışında onu düzeltmek için hiçbir şey yapılamaz.
Diğer taraftan “Bağımsızlık Savaşı” tasviri, 1948’de olanları sadece meşrulaştırmakla kalmaz, aynı zamanda bunu terörizm ve saldırganlık yerine kahramanlık ve özgürlük mücadelesi olarak kutlar. “Bağımsızlık Savaşı” ifadesi, “her şeye rağmen hayatta kalan kahramanca bir Yahudi mücadelesi” izlenimi verir. (Pappé 2009, 6) Bunun arkasındaki kıdemli Siyonist liderleri Uluslararası Adalet Divanı’nda (ICJ) yargılanması gereken aşağılık savaş suçluları olmak yerine tebrik edilmesi gereken cesur ulusal kahramanlar olarak yüceltilir.
İsrail temsili, onların sömürgeleştirildiği ve “soylu ve cesur” “Bağımsızlık Savaşı”nın ardından Filistinli sömürgecilerden gasp edilen bir toprak parçasını kurtardıkları algısını çizer.
Böyle bir görüntü “İsrail”i her zaman savunmanın semantik sabırlı pozisyonuna yerleştirir. Siyonistlerin 1948’de Filistin’e ve halkına yaptıklarını etnik temizlik olarak adlandırmak, en azından kavramsal olarak, İsrail’i Uluslararası Adalet Divanı’na taşır. İsrail -bir etnokrasi- tamamen Yahudi bir devlet politikası ve arayışına rağmen, sembolik üretimi neden ustalaştırması gerektiğinin ve ırkçı yerleşimci eylemlerini neden bu şekilde adlandırması gerektiğinin farkındadır. Bunları asla etnik temizlik veya etnik soykırım veya zorunlu yerinden etme eylemleri olarak adlandırmaz çünkü bu yaklaşım onu suçlu yapar ve Filistin’deki sömürgeci uygulamalarını açığa çıkarır.
Sonuç Ve Öneriler
Bu çalışmada, Filistinlilerin 1948’de yaşadıkları zulümleri kavramak ve temsil etmek için kullandıkları fail/etken olmayan Nakba (felaket) kavramının ve İsraillilerin kullandığı aynı derecede gizemli olan “Bağımsızlık Savaşı” anlatısının, statükonun devam etmesine katkıda bulunduğunu savundum. Bu kavramlar, adaletsizliğin uzamasına, sorumluluğun ortadan kalkmasına ve failin yani nedensel ajansın gizlenmesine yardımcı olmuştur. Hem mağdurun Nakba‘sı hem de mağdur edenin “Bağımsızlık Savaşı”, Filistin’in önceden tasarlanmış etnik temizleme sürecinin gizemini artırmış ve sürekliliğine katkıda bulunmuştur. Mağdurun temsili, eleştirel dil farkındalığının (CLA) eksikliğini gösterirken, mağdur edenin İsrail’in doğuşuna dair efsanevi anlatısı, dilin temsil gücünün hâkimiyet ve kontrol aracı olarak kullanılması konusunda bilinçli bir farkındalığı ortaya koymaktadır. Bu adlandırmalar, Filistin meselesinin nedenlerini belirsizleştirmekte ve etnik temizliğin devamında büyük rol oynamaktadır.
Toplumsal değişime ve sömürgeciliğin sona ermesine doğru atılan ilk adım, milliyetçi söylemde kavramsal bir değişikliktir; bu, temsil dilbiliminin “kavramsal dinamiklerin ve değişimin ana taşıyıcısı” olarak farkındalığını artırmayı ve toplumun, sosyal gerçekliğin ve tarihin yeniden yapılandırılmasını gerektirir (Krzyżanowski 2016, 312). Temsilci olmayan Nakba ifadesi için bir ikameye ve Filistinlilerin hem “sömürgecilikte hem de yabancı egemenliğin kısıtlamalarından kurtulma sürecinde” sözcüksel (ve dolayısıyla söylemsel) temsillerin oynadığı araçsal role ilişkin farkındalığının artmasına ihtiyacımız var. (Divine 3).
Filistin anlatısının, Filistin’in etnik temizliğinin devam etmesindeki temel olaylara ilişkin dünya anlayışını yeniden adlandıracak ve yeniden yapılandıracak bir karşı söyleme ihtiyacı vardır. Filistinliler, eleştirel ve dil bilincine dayalı bir rota izlemelidir. Filistin’deki etnik temizliğin faillerine karşı bir J’accuse’a (Fransızca “Suçluyorum”) (Morris 1988; Masalha 1992; Pappé 2006a/b) ihtiyacımız var. Etkisiz kalan kavramlardan kurtulmalı, insan eylemlerini nesnelleştiren ve doğallaştıran paradigmalar yerine Filistin meselesinin, işgal, yerleşimci sömürgecilik ve etnik temizlik paradigmasını öne çıkaran bir anlatıya dönüştürülmesi sağlanmalıdır. Filistinli entelektüeller, bu tür yanlış adlandırmaları Filistin hafızasından, Filistin edebiyatından ve okul ile üniversite müfredatlarından çıkarmalı ve bunların yerine etnik temizlik paradigmasını koymalıdır. Filistin anlatısı, Filistin meselesini anti-kolonyal bir işgal mücadelesi olarak göstermelidir. Bu anlatı, İsrail’i dünya çapında bir apartheid rejimi olarak teşhir etmelidir.
Sonuç olarak, Filistin halkına karşı çalışan birçok güç olduğu inkâr edilemez. Ancak, söylem, ilk adımı atmak, ulusu ulusal bir dava etrafında seferber etmek için kritik ve araçsal bir öneme sahiptir. Söylem, direniş ve uyanış için bir seferberlik ve harekete geçirme aracıdır.
Notes
See Note 4.
Referred to earlier—a 51-day barrage of Israeli bombardment of the be sieged enclave.
Present homelessness is approximately 80% (Finkelstein 2003).
According to Ghada M. Ramahi in Who Gives the Right to Resist? (Merali and Sharbaf 82) Islamically speaking, in Arabic there is a specific word that is used to mean Right. It is the word haq, with hoqook for plural. Strictly, the Word word haq connotes only a “just Right.” This is so because the word haq as Riht is derived from the Absolute Haq, Allah the Almighty. The Absolute Haq is also the root of the word Haqeeqah which means the Absolute Truth. Haq is one of the Ninety Nine Divine Atributes. Hence, one’s haq implies a divinely bestowed “Just Right.” Unfortunately, lately in the Arab world the words haq and “right” have been confused and used interchangeably which has resulted in further confusion. Not every right is Haq, but every Haq is right. No language is necessary to know one’s Haq, but plenty of it is needed to know one’s rights. Haq cannot be understood mechanistically nor does it follow science, technology, economic growth, or tourism. Haq cannot be affected by any man made laws and regulations. Haq cannot be crushed by any military supremacy. No power can deny one’s Haq but power can deny one’s right. A world agency might decide some rights in favour of one over the other but it does not make these rights just. Those who are unjustly awarded some rights at the expense of others will always know that they have cheated. The haq to resist defies negotiations, road maps, and high concrete walls. The haq to resist is the driving force behind Palestinian uprising, behind Hamas, Islamic Jihad.
It is estimated that “some 430,000 Palestinians” were further displaced, half of whom were from the areas cleansed in 1948 and were thus twice refugees (Al-Jazeera).
KAYNAKLAR
Abdo, Nahla, and Nur Masalha. 2019. An Oral History of the Palestinian Nakba. London: Zed
Books.
Al-Jazeera. 2017. “The Nakba did not start or end in 1948: Key facts and Figures on the ethnic
Van Dijk, T.A. 2008. Discourse and Power. Basingstoke: Palgrave.
Van Leeuwen, Theo. 2007. “Legitimation in discourse and communication.” Discourse &
Communication 1 (1): 91–112.
Walsh, Daniel J. 2009. “Teaching the Formative History of Political Zionism (1897-1947)
through Poster Art: A New Curriculum Model for the American High School.” Accessed
October 16, 2018. https://www.slideshare.net/PalestinePosterProject/new-curriculum.
Weitz, E.D. 2019. Chapter 9: “Palestine and Israel Trauma and Triumph”. In A World Divided,
320–367. Princeton University Press. https://doi.org/doi:10.1515/9780691185552-013.
Wodak, Ruth, and Michael Meyer. 2009. “Critical discourse analysis: History, agenda, theory
and methodology.” In Methods of critical discourse analysis (2nd edn.), edited by Ruth
Wodak and Michael Meyer, 1-33. London: Sage.
Dipnotlar:
[1] Memorial University of Newfoundland. Janus Unbound: Journal of Critical Studies, vol. I, no. II (Spring 2022), s. 64-82.
[2] Aladdin Assaiqeli, Malezya Sultan Idris Eğitim Üniversitesi Diller ve İletişim Fakültesi’nde Öğretim Görevlisidir. Özellikle TESL, CDA ve Dilbilim alanlarında olmak üzere, on beş yılı aşkın uluslararası ve disiplinler arası öğretim, araştırma ve katılım deneyimine sahiptir. İngiliz Dili ve Edebiyatı alanında Lisans, TESL alanında Yüksek Lisans ve Uygulamalı Dilbilim alanında Doktora derecesine sahiptir. Araştırma ilgi alanları arasında L2 pedagojisi, dil öğrenimi ve dil edinimi, iki dillilik ve çok dillilik, eleştirel söylem analizi (CDA), görsel iletişim ve Filistin Sorunu yer almaktadır. Çeşitli uluslararası dergilerde akademik ve disiplinler arası makaleler ve şiir yayınlamıştır.
[4] Daha önce bahsedilen—kuşatılmış yerleşim bölgesine yönelik 51 günlük İsrail bombardımanı.
[5] Mevcut evsizlik oranı yaklaşık %80’dir. (Finkelstein 2003)
[6] Ghada M. Ramahi’ye göre Who Gives the Right to Resist? (Direnme Hakkını Kim Veriyor?) (Merali ve Sharbaf 82) adlı eserinde, İslami açıdan arapçada hak (right) anlamına gelen belirli bir kelime vardır. Bu kelime çoğulu hoqook olan haq kelimesidir. Kesin olarak, haq kelimesi yalnızca “adil/kesin hak” anlamına gelir. Bunun nedeni, haq kelimesinin Mutlak Haq, Yüce Allah’tan türetilmiş olmasıdır. Mutlak Haq aynı zamanda Mutlak Gerçek anlamına gelen Haqeeqah kelimesinin köküdür. Haq, Doksan Dokuz İlahi Sıfat’tan biridir. Dolayısıyla, bir kişinin “haq”ı, ilahi olarak bahşedilmiş “kesin/doğru Hak” anlamına gelir. Ne yazık ki, son zamanlarda Arap dünyasında “haq” ve “right” kelimeleri karıştırılmış ve birbirinin yerine kullanılmıştır, bu da daha fazla karışıklığa neden olmuştur. Her “right” Haq” değildir, ancak her “Haq” right ifadesini kapsamina alır Bir kişinin hakkını (haq) bilmek için dile gerek yoktur, ancak haklarını (right) bilmek için çok fazla dile ihtiyaç vardır. Haq mekanik olarak anlaşılamaz, bilim, teknoloji, ekonomik büyüme veya turizmi takip etmez. Haq, hiçbir insan yapımı yasa ve düzenlemelerden etkilenemez. Haq, hiçbir askeri üstünlük tarafından ezilemez. Hiçbir güç bir kişinin “Haq” ını inkar edemez, ancak güç ve otorite bir kişinin hakkını (right) inkar edebilir. Bir dünya ajansı, birini diğerine karşı bazı haklar lehine karar verebilir, ancak bu hakları adil yapmaz. Haksız yere bazı haklar verilenler, her zaman hile yaptıklarını bileceklerdir. Direnme hakkı (the haq to resist) müzakereleri, yol haritalarını ve yüksek beton duvarları reddeder. Direnme hakkı, Filistin ayaklanmasının, Hamas’ın ve İslami Cihad’ın arkasındaki itici güçtür.
[7] Yaklaşık 430.000 Filistinlinin daha fazla yerinden edildiği tahmin ediliyor, bunların yarısı 1948’de temizlenen bölgelerden geliyordu ve dolayısıyla iki kez mülteci konumundaydılar. (Al-Jazeera).
Haçlı-siyonist soykırımcı emperyalizmin
masum Gazze halkına uyguladığı, eşi ve
benzeri görülmemiş soykırıma rağmen,
İslam dünyası ulus-devletlerinin Filistin
sorununun dâvasını yalnızlığa terketme-
leri, eşi ve benzeri görülmemiş bir tesli-
miyetçiliğin ve ihanetin ifadesidir.
İnsan ne için yaşar? Ölmek için mi? Ölmeyecek gibi yaşayanların ölmeyecek gibi ettikleri dualar hazır olunamayana dair bir refleks midir? İnsan niçin unutur? Merkezinde yer aldığını düşündüğü dünya hayatı, her zaman öyle olmadığı hâlde hangi kritere göre ‘tatlı’ gelir? Ölüme dair söylenecekler bizi ölümsüzlüğe dair söyleneceklere neden götürür?
Sürekli değişen toplum hayatında yeni sorunların ortaya çıkması doğaldır. Yeni sorunlar ise yeni kuralların kapılarını aralar. Bir hukuk sisteminin söz konusu değişimler karşısında donuk kalması toplumsal çöküşün önünü açar. Bu nedenle toplumdaki değişimlerle birlikte hukuksal normların da değişmesi, yenilenmesi, ortaya çıkan sorunlara çözüm üretmesi gerekir. Bu da söz konusu hukuk sisteminin canlı, dinamik bir yapıda olmasını zorunlu kılar.
İsrail ve Filistin Anlatilarinda Filistin’in Etnik Temizliği: Sözcüksel Temsilin Söylem-Kavramsal Analizi
Özet
Bu makale, Filistin’in etnik temizliğini—1948’de hız kazanan, Filistin halkının yerinden edilmesi ve Manda idaresi altındaki Filistin’in günümüz İsrail’ine dönüştürülmesiyle sonuçlanan süreci—temsil etmek için sırasıyla Filistinliler ve İsrailliler tarafından kullanılan kavramların (özellikle Nakba ve Bağımsızlık Savaşı etiketlerinin) soy kütüğünü yan yana getirip karşılaştırmakta ve incelemektedir. Makale, bu kavramsallaştırmaların veya etiketlerin temsil ettikleri şey açısından doğru olup olmadığı sorusuna cevap vermeye çalışmaktadır. Söylem-kavramsal analiz çerçevesi kullanılarak çalışma, bu sözcüksel temsillerin yerleşimci-sömürgeciliği nasıl gizemli hale getirip sürdürdüğünü göstermektedir. Makale, Filistin’in devam eden etnik temizliği ile ilgili dünyanın kilit olaylara ilişkin anlayışını yeniden adlandıracak ve yeniden yapılandıracak gerekli bir karşı söylemi savunmaktadır. Aynı zamanda sosyal değişim ve dekolonizasyonun ilk adımının ulusalcı söylemde kavramsal ve söylemsel bir değişiklikle başladığını, bunun da sosyal gerçekliğin, tarihin değişiminin ve kavramsal dinamiklerin ana taşıyıcısı olduğunu ileri sürmektedir.
Anahtar Kelimeler: Söylem-kavramsal analiz (DCA), Etnik temizlik, Nakba, Filistin anlatısı
Giriş
Mayıs 1948’de, manda idaresindeki Filistin’in (1917-1948) kalbinde, yerleşimci-sömürgeci bir devlet olan İsrail, dikkatlice formüle edilmiş ve modern İsrail’in kurucu metni olan
Bu vaat veya hegemonik eylem, sonunda İsrail’in Manda altındaki Filistin’de bir Yahudi devleti olarak kurulmasıyla sonuçlandı. İsrail Devleti’nin Filistin’de fiilen kurulması, militarize edilmiş Siyonist göçmenlerin yerli Filistin halkını yurtlarından çıkarmak için önceden planlanmış bir kampanya başlatmasıyla gerçekleşti. Bu süreç; Filistinlilerin köylerinden toplu şekilde sürgün edilmesi, mülklerinden mahrum bırakılması, devam eden mülksüzleştirilmelerinin ve acılarının başlangıcına yol açan bir etnik temizlik süreciydi. (Pappé 2006b; Abdo ve Masalha; Qabaha ve Hamamra)
“Yaklaşık bir milyon Filistinliden yalnızca 150.000 kadarı yeni kurulan devlette kaldı. 500 köyden sadece 100’ü Siyonist İsrail birlikleri tarafından yıkılmadan kaldı ve tüm büyük şehirler Filistin sakinlerinin çoğundan yoksun bırakıldı.” (Shihade 109).
Bu sosyokırım ve politikkırım -veya Filistin’in bir ulus ve devlet olarak önceden planlanmış şekilde yıkımı ve yerinin değiştirilmesi- 1917’de Britanya hükümeti tarafından öngörülerek Siyonist-İngiliz iş birliği (Gutwein) aracılığıyla gerçekleştirildi. Filistin halkı ve Araplar tarafından Nakba (1948) olarak adlandırılan soykırım yeni yerleşimci-sömürgeci devlet tarafından sistematik olarak hafızadan silinmiştir. (memoricide: Pappé 2006b) 1967’de İsrail’in tarihi Filistin’in geri kalanını işgali ve nihayetinde çok daha fazla Filistinlinin yerinden edilmesi ve mülksüzleştirilmesiyle birlikte ele alındığında bu, basit bir ifadeyle Filistin meselesini oluşturur. Hafızanın silinmesi, sosyo-kırım ve politik-kırım, Orta Doğu’da ve muhtemelen genel olarak dünyada meydana gelen bölgesel savaşların ve siyasi huzursuzluğun temelini oluşturmaktadır. (Assaiqeli 2013). Bu şekilde bir açık yıkım ve yer değiştirme, yurt dışında yaşayan İsrailli akademisyen (ve Yeni Tarihçi) Ilan Pappé’nin de belirttiği şekilde:
“Filistin’in hikayesini başlangıcından bugüne kadar basit bir sömürgecilik ve mülksüzleştirme hikayesi haline getiriyor ancak dünya bunu anlaşılması zor ve çözülmesi daha da zor olan çok boyutlu ve karmaşık bir hikaye olarak ele alıyor.” (Chomsky ve Pappé 12)
Gerçekten de Filistin hikâyesi, köklerinden koparılmışlık ve sürekli mülksüzleştirme hikayesidir. Bu, ötekini -yok edilmesi gerekeni- Filistin halkı olarak gören yerleşimci- sömürgecilik örneğidir. Siyonizm ırkçı bir ideolojidir ve İsrail devleti, diğerini ortadan kaldırmaya dayalı bir yerleşimci-sömürge projesidir. Sayegh’in (1965) iddia ettiği gibi, Avrupa sömürge projeleri ırksal hâkimiyeti amaçlarken Siyonist yerleşimci-sömürgecilik ırksal imha’ya yani soykırıma yöneliktir. Tam da bu sebeple Filistin halkı onlarca yıldır işgallerine, mülksüzleştirilmelerine ve diasporalarına son vermek için mücadele etmektedir. Filistin meselesi, Siyonist yayılma/tecavüz ve Filistin direnişi ve şehadetinin dönemidir; ulusal bağımsızlık mücadelesinin bir tarihidir. Kısacası, Filistin meselesi medya, akademi ve popüler tartışmalarda yaygın olarak tanımlandığı gibi bir “çatışma” değil, yerleşimci-sömürgeciliğe karşı bir dekolonizasyon mücadelesidir; bu, etnik temizlik, askeri işgal, eşitsizlik ve Siyonist apartheid’e karşı bir anti-sömürgecilik mücadelesidir.
Bu tür yıkım ve yer değiştirmenin ardından İsrail, fiili varlığını sürdürmek ve öngörülen ulusal yerleşimci-sömürgecilik girişiminin tam anlamıyla uygulanmasını sağlamak için sistematik olarak gerçekliği yanlış temsil eden “ideolojik olarak yönlendirilen bir sözlük” geliştirmiştir (Walsh 26). Örneğin, ethnic cleansing (etnik temizlik) “War of Independence” (Bağımsızlık savaşı) olur. Palestine “Israel”, the West Bank (Batı Şeria) “Judaea and Samaria” olur. Bu durum Tablo 1’de grafiksel olarak görülebilir.
Tablo 1: İsrail’in İdeolojik Sözlüğündeki İkilikler
Filistin halkı
“İsrailli Araplar”
İşgal
“Yerleşim”
Yerleşimci-Sömürgecilik
“Siyon’a Dönüş”
“Kutsal Topraklar”
Yayılmacılık
“Doğal Büyüme”
Sömürgecilik
“Tarihi Haklar”
İşgal altındakı topraklar
“Tartışmalı”
“Kurtarılmış”
“Bagımsız” topraklar
Devlet terörü
“Kendini savunma”
İsrail işgal kuvvetleri
“İsrail güvenlik kuvvetleri” veya “IDF” (İsrail Savunma Kuvvetleri)
Yerleşimler
“Karakollar”
Özgürlük savaşçıları
“Teröristler”
1967’de Filistin’in geri kalanında yapılan etnik temizlik
“Altı Gün Savaşları”
İşgale karşı direniş
“Terörizm”
Açık İsrail saldırıları
“Tırmanış”
Apartheid duvarları veya ayrım bariyerleri (ör. Batı Şeria Duvarı, Gazze-İsrail Demir Duvarı)
Güvenlik bariyerleri,” “çitler” veya “akustik duvarlar”
Bu dilsel olarak yanlış temsil ve manipülasyon örneklerinde bir kavram kendi adıyla anılmamaktadır. Aynı şekilde İsrail, Filistin halkına karşı devam eden etnik temizliği, aşağıda verilen tabloda görüldüğü üzere “operasyonlar” olarak adlandırmaktadır.
Tablo 2: Devam Eden Etnik Temizlik Eylemleri’ne Karşı “Operasyonlar”
“Operasyon”
Temizlenen Yerleşim
Yıl
“Duvar Muhafızı Operasyonu”
Gazze
2021
“Koruyucu Hat Operasyonu”
Gazze
2014
“Savunma Sütunu Operasyonu”
Gazze
2012
“Dökme Kurşun Operasyonu”
Gazze
2008
“Sıcak Kış Operasyonu”
Gazze
2008
“Savunma Kalkanı Operasyonu”
Batı Şeria
2002
“Cehennem Operasyonu”
Karameh, Ürdün
1968
Gerçekleri çarpıtmak ve gerçekliği tersine çevirmek için tasarlanmış bu ideolojik olarak yönlendirilen sözlüğe dayanarak İsrail, kuruluşundan bu yana, savaş suçlarını kahramanlık eylemleri gibi gösteren boş ve belirsiz ifadeleri taşıyan sözcüksel temsilleri ve örtmeceleri kullanmıştır. Böylece, 1948’de Manda idaresindeki Filistin’in bugünkü İsrail’e dönüştürülmesi, etnik temizlik değil, bir “Bağımsızlık Savaşı” olarak adlandırılmıştır. Daha yakın zamanlarda, 2014 yılında Gazze’deki 51 günlük İsrail bombardımanı, Filistin halkına yönelik sistematik bir dizi etnik temizlik eyleminden biri olmaktan ziyade “Koruyucu Hat Operasyonu” olarak ifade edilmiştir. Birleşmiş Milletler İnsani Yardım Koordinasyon Ofisi’ne (UNOCHA) göre bu eylemler, Gazze Şeridi’nde “273.000’den fazla Filistinliyi” yerinden etmiş, 1500 çocuğu yetim bırakmış, 872 evi tamamen yok etmiş ve 5005 evi hasara uğratmış, 138 okul ve 26 sağlık kurumuna zarar vermiştir. Ayrıca 373.000’den fazla çocuğun psikolojik desteğe ihtiyaç duymasına ve 2200’den fazla Filistinli sivilin evlerinin enkazında kalarak hayatını kaybetmesine neden olmuştur. “İsrail’in kendini savunma hakkı var” kılıfı altında gerçekleştirilen bu etnik temizlik vahşeti, sadece “Koruyucu Hat Operasyonu”[3] olarak temsil edilmiştir. Filistin halkının fiziksel olarak yerinden edilmesi, Filistinlilerin iradelerinin ve seslerinin yok edilmesiyle noktalanmaktadır veya Ahmad Qabaha ve Bilal Hamamra’nın ifadesiyle:
“[İsrail askeri işgali] Filistin üzerindeki kontrolü hem fiziksel ve hem de dilsel olarak ele geçirmeye çalışmaktadır. İsrail, Filistinlileri kamu söyleminin ve tarihin dışına atan anlatıları kontrol etme avantajına sahiptir.” (32)
John Pilger de mezkûr konuyu şu şekilde izah etmiştir:
“İsrail rejimi, İsraillilerin “teröristler” tarafından öldürüldüğü ve Filistinlilerin “güvenlik güçleriyle” bir çatışmadan sonra ölü bulunduğu seklinde uluslararası haber gündemini belirlemeye devam etmektedir.” (139)
Yerleşimci-sömürgeci devletin kurulmasından bu yana, İsrail anlatısı, bu tür (yanlış) temsiller yoluyla, tarihi Filistin’i “küresel kamu hafızasından” silmek için ısrarla çabalamaktadır. (Pappé 2006a) Her zaman söylem yoluyla, kurumsallaşmış etnik temizlik, sistematik toprak ilhakı ve yayılmacılık operasyonlarını ve Filistin vatanseverliğinin ve direnişinin şeytanlaştırılmasını meşrulaştırmaya ya da örtbas etmeye çalışmaktadır. “Savunulamaz olanı savunmak” için sürekli olarak hasbara (iletişim stratejisi) veya söylem kullanan İsrail, barışın antitezi olan uygulamaları hayata geçirmek için “barış” söylemini kullanır. Söylemi -askeri güçle birlikte- yarattığı soruna dostane bir çözüm bulmak için değil, statükoyu sürdürmek, Filistin ulusal mücadelesini tasfiye etmek ve İsrail’in güç ve yayılmacılığını daha da pekiştirmek için bir araç olarak kullanır. İsrail, yalnızca 1991’de Madrid’de Gazze’deki ve Batı Şeria’daki belirli bölgelerdeki Filistinliler hakkında müzakere etmeyi kabul ederek, “Filistin halkının siyasi birliğini yok etmeyi” başarmıştır. (Massad 114) Bunu da 1948’te sürülen milyonlarca Filistinli mülteciyi “liderlikten yoksun ve tanımlanabilir hedefleri olmadan” bırakarak yapmıştır (127) Yanıltıcı, belirsiz barış söylemi, statükoyu sona erdirmekten ziyade sürdürmek için bir araç haline gelir ve burada yerli halk her zaman kaybedendir. Bu sömürgecilik mirasının varisi, uluslararası toplumda Filistin uzerinden yürüttüğü retorik savaşını, “retorik ve imajlar” (Qabaha ve Hamamra 32) ve gerçekliğin sürekli dezenformasyonu ve yanlış temsili sayesinde kazanmıştır.
Buna karşılık, Filistin anlatısı -resmi ve diğer biçimleriyle- Filistin meselesini açık bir yerleşimci-sömürgecilik vakası olarak temsil etmekte ve yaymakta zorluk çekmiştir. Filistinliler, Filistinli mülteci sorununu ve devam eden mülksüzleştirilmeleri ve yerinden edilmelerinin arkasındaki nedeni “söylem” düzeyinde ortaya koymada başarısız olmuştur. Filistin entelijansiyası bugüne kadar, 1948 yılında zirveye ulaşan bu insan kaynaklı, önceden tasarlanmış ırksal imha sürecini temsil etmek için kelimenin tam anlamıyla “felaket” anlamına gelen Nakba terimini kullanmaktadır. Acıyı, zulmü ve nostaljiyi etkileyici bir şekilde ifade etmelerine rağmen bağlamı ve suçu temsil etmede yetersiz kalmışlardır.
Bu temel terminoloji, Filistinlilerin İsraillilerin söylemlerinde “Bağımsızlık Savaşı” (תואמצעה Milkhemet Ha’Atzma’ut) olarak temsil ettiği şeye mukabil olarak kullanılmıştır .(Peled) Filistin halkı, bu yanlış (temsil) olan Nakba terimi ile birlikte, Nakba’ya özgü bir anlam alanı oluşturan Hijrah (göç) veya taghreebah (Filistin Göçü) gibi benzer terimler veya kardeş kavramlar da kullanmaktadır. (bkz. tablo 3) Ancak, bu tür ilişkili ve fail içermeyen sözcüksel kavramsallaştırmalar, nedensel failliği -Filistin meselesinin insan failliği tarafından meydana getirildiği gerçeğini- gizleyerek gerçekliği daha da belirsizleştirmektedir. Bu durum, İsrail’in bu tür etnik temizlik eylemlerini “Bağımsızlık Savaşı” veya “Kurtuluş Savaşı,” “Bağımsızlık Günü,” “nüfus transferi,” “gönüllü göç” veya “Siyon’a Dönüş” gibi benzer kardeş kavramlarla adlandırmasıyla daha da kötüleşmekte ve bu eylemlerin gerçekliğini çarpıtmakta ve tersine çevirmektedir.
Benzer şekilde, Filistin anlatısında, İsrail’in “Bağımsızlık Savaşı”nın ardından kendini savunma “operasyonları” olarak sistematik bir şekilde adlandırdığı şeyi, Filistinliler “savaşlar” olarak adlandırmaktadır. Bu durum, yalnızca 1948’deki etnik temizliği değil aynı zamanda Filistin’in devam eden etnik temizliği sürecini de daha fazla belirsizleştirmekte ve yanlış temsil etmektedir. “1948 Savaşı”na atıfta bulunarak Filistinliler yanlışlıkla kendilerini sömürgeciyle eşit bir zemine koydu oysa gerçekte onlar sömürgeci gücün yıkıcı gücünden kaçan yerli halklardı ve hala da öyleler. Aşağıdaki tablo, 1948’de Filistin’in etnik temizliğini temsil etmek için kullanılan Filistin’e ve İsrail’e ait kardeş kavramları özetlemektedir.
Tablo 3: İsrail ve Filistin Meta-Söylemlerinde 1948 tarihi
İsrail İfadesi
Filistin İfadesi
“War of Independence” (Bağımsızlık Savaşı)
Nakba (Felaket)
Kardeş Kavramlar
Kardeş Kavramlar
Kurtuluş Savaşı
Hijrah (Göç)
Bağımsızlık Günü
Taghreebah (Filistin Göçü)
Gönüllü Göç, Nüfus Transferi, Siyon’a Dönüş
1948 Savaşı
Her iki taraf da Filistin meselesinin, yerleşimci-sömürgecilik olarak açık bir vakası, anti-sömürgeci bir mücadele olarak devam eden bir süreç ve Filistin’in “etnik temizliği” olarak gerçekliğini yanlış temsil etmektedir. Bu nedenle, Nakba ve “Bağımsızlık Savaşı” terimlerini etnik temizliğin gerçeğine uygun olmayan isimler olarak nitelendiriyorum.
Sonraki bölümlerde söylemsel/sözcüksel temsillerin gerçekliğin algılanmasında ve inşasında nasıl bir rol oynadığına dair teorik bir arka plan sağlayacak, ardından analitik yöntemi vurgulayacak, bulguları ve sonuçlarını tartışarak meseleyi önerilerle sonuçlandıracağım.
Teorik Arka Plan: Sözcüksel Temsiller Ve Gerçekliğin İnşası
William Lutz, 1989 tarihli Beyond 1984: Doublespeak in a Post-Orwellian Age (1984’ün Ötesinde: Orwell sonrası Bir Çağda Çifte Konuşma) adlı kitabında, bir ABD askeri yetkilisinin 1974’te Kamboçya’nın işgali sırasında Amerikan gazetecilere söylediği şu sözleri aktarır:
“Siz sürekli bombalama, bombalama, bombalama diye yazıyorsunuz. Bu bombalama değil, hava desteği.” (124).
Sömürgeciler her zaman dilin imkânlarını kullanarak egemenliklerini uygulamak ve sürdürmek için yatırım yapmıştır. 15. yüzyıldan bu yana dünyanın en büyük kıtalarındaki halkların -Asya, Afrika ve Amerika- Avrupa istilaları ve askeri işgalleri hiçbir zaman doğrudan toprak işgali ve yabancı egemenlik olarak adlandırılmamıştır. Onun yerine “beyaz adamın görevi,” “sömürgecilik,” “korumacılık,” “manda,” “vesayet” gibi ifadeler kullanılmıştır. (Al Mesdi). Aynı şekilde II. Dünya Savaşı sırasında Hiroşima ve Nagazaki’yi kül eden ve onları harabeye çeviren atom bombaları “Küçük Çocuk” ve “Şişman Adam” olarak adlandırılmıştır (Cohn). Irak’ın tekrar tekrar işgali ise “Irak’a Özgürlük Operasyonu” olarak sunulmuştur. Makyavel sömürgeci söylem üreticileri, işgalleri ve yerli halkların baskı altına alınmasını hiçbir zaman “işgal” ve “terörizm” olarak adlandırmamıştır. Bu durum, aynı halklar adaletsizliğin ve sömürünün baskısı altında başkaldırmaya başladığında “terörizm” olarak gösterilmiştir. Sömürgeci söyleme dayanan teknoloji uzmanları, tahakkümü yürürlüğe koymanın ve sürdürmenin bir yolunu bulmak için her zaman dile başvurmuşlardır.
Yabancı ulusların toprak işgali -yerlilerin ortadan kaldırılması ve ekonomik sömürü ve modern kanunların hokkabazlığına ve saldırısına direnemeyecek kadar zayıf olan yerli halkların zenginlik ve özgürlüğünün hortumlanması- her zaman dilsel olarak yürürlüğe konmuş ve sürdürülmüştür (Said). Kullanılan araç dil olmuştur, daha doğrusu dilin ideolojik kullanımı anlamına gelen “söylem”. Dünya ulusları, sömürgeci güçlerin etkisini genişletme çabaları altında, “aydınlanma, medeniyet,” “demokrasi” ve “özgürlük” gibi yanıltıcı örtmecelerin dilsel maskesi üzerinden işgal edilmiş ve sömürülmüştür.
İşgal ve yabancı tahakkümün dilsel inşaları ve ilgili kardeş kavramları üzerinden sömürgeci mirası gözlemlediğimizde, dilin ince işleyişini ve sömürgeci çıkarları gerçekleştirmek için yapılan kasıtlı seçimleri fark edebiliriz. Böylece dilin ve söylemin yeniden üretilmesi aracılığıyla ideolojileri, gerçeklik durumlarını ve güç ilişkilerindeki asimetrileri çarpıtma ve aynı zamanda sürdürmek için ideolojik stratejiler oluşturur ve güçlendirir. (Simpson; Fairclough; Van Dijk).
Belirli sözcüksel ve yapısal tekrarların seçimi -ki bu bir dizi seçim arasında bir tercihtir- belirli bir konumlandırmayı ve belirli bir sorumluluğu içermekte ve aynı zamanda küresel olarak kavramsallaştırmayı kodlama görevi görür. Dolayısıyla, dil, siyasi bir olayın sadece bir yan ürünü veya tarafsız bir anlatım aracı olarak değil, çeşitli argüman ve yorumlama çerçeveleri ve söylemsel meşrulaştırma stratejileri (meşrulaştırma, gayri meşrulaştırma ve ön-meşrulaştırma) aracılığıyla olayın gerçek bir inşası olarak siyasi olayın merkezine yerleştirilir. (Van Leeuwen; Krzyżanowski 2014) Örneğin, İsrail askerleri arasında kendini havaya uçuran yerinden edilmiş ve yakını ölmüş bir genç Filistinli kadını “şehit” veya “intihar bombacısı” olarak ve eylemini “terörist bir saldırı” veya korumasızların savunulması için bir “şehitlik operasyonu” olarak temsil etmek, farklı bir şekilde konumlandırmayı “sorumluluk ve suç atfını” gerektirecektir (Amer 2009, 11)
Sözcüksel temsiller, toplumsal aktörleri inşa eder, (Wodak ve Meyer) ve bu tür temsiller şunları içerir: “fedai,” “cihatçı,” “fundamentalist,” “özgürlük savaşçısı,” “direniş savaşçısı,” “milis.” Böylece terimler; faili ya meşrulaştırır ya da gayri meşrulaştırır ya suçlu gösterir ya da yüceltir, eleştirir ya da eleştiriyi saptırır ya suçu yükler ya da aklar. Savunmayı ya da saldırıyı, özür dileme ya da damgalama, sempati duyma ya da suçlama, kınama ya da kutlama gibi tutumlar önerir. Bu tür temsiller, savaş suçları ya da kahramanlık; terörizm ya da öz savunma; zayıfların silahları ya da baskıya karşı direniş araçları (Gavron) veya insanlığa karşı suçlar; büyük intihar eylemleri olarak yüceltilmesi gereken ya da suçlu ve terörist eylemler olarak kınanıp cezalandırılması gereken terimleri aktif olarak kavramsallaştırır. Bu kavramlar, olayları istişhâd eylemleri veya terör eylemleri olarak değerlendirmemiz için bir yorum çerçevesi oluşturur ve böylece meşrulaştırma, ön-meşrulaştırma ya da gayri meşrulaştırmayı sağlar. Bu tür adlandırmalar ya da dilsel temsiller, farklı tür ve düzeyde hafifletme, kınama, meşrulaştırma, konumlandırma ve sorumluluk içerir ve dolayısıyla gerçekliğin inşasına katkıda bulunur. Bu söylemsel kavramsallaştırmalar, “dünyaya bakmanın ve toplumsal ve siyasi sonuçları olan gerçekliği tanımlamanın belirli yollarını sunar. (Montgomery et. al. 73).
Tüm bu sözcüksel seçilim, inşa ve temsil örneklerinde, aynı oluşum iki farklı hikaye, “bakış acısında farklılık” (Thomas vd. 63) ve dolayısıyla önemli politik ve ideolojik çıkarımları olan tepkiler üretebilir. Her bir söylem üreticisi, kitlelerin olayı belirli bir şekilde yorumlamasını ve olay karşısında gerçekliği kendi bakış açılarından ya da ideolojik duruşlarından hareketle kavramsallaştırarak tepki vermesini ister.
(et. al. 1992, 7) Mosheer Amer’in belirttiği üzere, temsil, güçsüzleri “şiddet yanlısı, kafası karışık ve sorumsuz” olarak gayri meşrulaştırabilir ve güçlüleri “barışçıl, akılcı ve esnek” olarak meşrulaştırabilir, böylece gerçekliği tamamen tersine çevirip çarpıtabilir. (2009, 26) Bu nedenle, eleştirel dil farkındalığının eksikliği belirli bağlamlarda yıkıcı sonuçlar doğurabilir. Dil, tarafsız bir iletişim aracı olmaktan çok uzaktır; daha ziyade, “çevremizdeki dünyayı nasıl gördüğümüzü ve inşa ettiğimizi şekillendiren bir kanal,” bir tahakküm ve toplumsal güç aracıdır. (Thomas et. al. xviii) Dil, “kavramsal dinamiklerin ve değişimin temel taşıyıcısı” ve toplumun, toplumsal gerçekliğin ve tarihin yeniden yapılandırılmasında bir araçtır. (Krzyżanowski 2016, 312). Bu nedenle, “tarih araştırmalarının ve eleştirel söylem çalışmalarının “merkezi nesnesi,” Begriffsgeschichte (kavram tarihi) üzerine yapılan çalışmalar da vurgulandığı gibi, olaylar ya da olgular değil, “toplumları ve toplumsal düzenin çeşitli yönlerini tanımlayan sosyal ve siyasi kavramlar” olmalıdır. (Krzyżanowski 2016, 312). Bu noktada, hayatımızı şekillendiren siyasi olay ya da olgu değil, söylemsel olaydır.
(Thomas et. al.) Aynı zamanda, söylemsel olarak yeniden üretilir, meşrulaştırılır ve devam ettirilirler. (Titscher et. al.: Fairclough). Sosyal kontrol ve güç ise “giderek artan bir sıklıkla metinler aracılığıyla” uygulanmaktadır. (Titscher et. al. 152-153). Güç, söylemde “uygulanır ve gerçekleştirilir” (Fairclough, 61) bu da insanlara, olaylara, nesnelere, süreçlere ve olgulara dair algımızı etkiler. Zihinsel gelişimimiz, davranışlarımız, inançlarımız ve tutumlarımız, söylemler, düşünce sistemleri (sembolik düzenler) veya belirli şeyleri düşünülebilir ve söylenebilir kılan ve bunları kimin söyleyebileceğini düzenleyen alışılmış düşünme ve hareket etme yolları tarafından şekillendirilir ve inşa edilir (Foucault). Bu söylemlerde, gerçeklik hakkındaki zihinsel resmimizi ve dünya deneyimimizi nasıl açıkladığımızı kodlarız (Simpson). Toplumdaki adaletsizlikleri ve eşitsizlikleri söylemsel olarak istikrara kavuşturur hatta yoğunlaştırırız. Amer’in belirttiği gibi, “söylem aracılığıyla” siyasi aktörler sosyal koşulları veya statükoyu yaratır, sürdürür, iddia eder veya bunlara karşı çıkar… ve sosyal kimlikleri, ilişkileri ve yapıları inşa etmeye ve yeniden inşa etmeye çalışır. (2012 181)
Materyal Ve Yöntem: Söylem-Kavramsal Analiz
Eleştirel söylem çalışmaları (CDA) kapsamında genellikle veri toplamak için kabul görmüş bir standart bulunmamaktadır. Ancak birçok CDA yaklaşımı mevcut verilerle, yani ilgili araştırma projeleri için özel olarak üretilmeyen metinlerle çalışır. (Wodak ve Meyer, 32) Bu çalışmada, CDA’nın söylem-kavramsal analiz (DCA) yaklaşımı kullanılmıştır. Bu yaklaşım, CDA’nın çoğulcu çerçevesi içinde yer alan ve tarihi araştırmalarının kavram tarihi olarak bilinen dalıyla söylem-tarihsel yaklaşımı (DHA) birleştiren Michał Krzyżanowski (2016) tarafından geliştirilen bir yöntemdir. Bu yaklaşım, bazı sözcüksel temsillerin ve yapılarının adaletsizliğe karşı eylemi meşrulaştırma ve harekete geçirme kapasitesine sahip olduğunu, diğerlerinin ise meşruiyetini kaybettirdiğini, insanlıktan çıkardığını ve eylemi engelleme hususunda teşvik edici olduğunu vurgulamaktadır. “Bağımsızlık Savaşı” ve Filistin halkındaki karşılığı Nakba: kritik vaka örneklemesi için seçilen iki terim, tek bir vaka (veya az sayıda) “ilgi çekici fenomeni açıklamada belirleyici olabilir.” (Rai ve Thapa 8). Bu bağlamda, 1948’den bu yana Filistinliler ve İsrailliler tarafından, sırasıyla, kullanılan Nakba ve “Bağımsızlık Savaşı” terimlerini ilgili kardeş kavramların soybilimi ile birlikte inceleyeceğim. Buradaki amaç devam eden etnik temizliği kavramak ve temsil etmektir.
Tablo:4 Devam Eden Etnik Temizliğin Filistin Temsilleri
Numara
Öğe/Yanlış Adlandırma/ Yanlış Temsil
Transliterasyon
Kelime Anlamı
Etnik Temizlik Eylemi
1
Nakba
“Felaket,”
“Musibet,”
“Yıkım”
Siyonist milis güçlerin 1948’de Filistin’i etnik olarak temizlemesi
2
Hijrah
“Göç”
“1948 Göçü”
Nakba’nın kardeş kavramı
3
Taghreebah
“Filistin Yabancılaşması”
Kardeş Kavram
4
Harbthamanyah wa Arba’een
“1948 Savaşı”
Kardeş Kavram
5
Naksa
“Gerileme”
Israil’in 1967’de Filistin’in geri kalanında yaptığı etnik temizlik
6
Hijra Seb’ah wa Siteen
“1967 Göçü”
Naksa’nın kardeş kavramı
7
Harb Sab’ah wa Siteen
“1967 Savaşı”
Kardeş Kavram
8
Assira’ al-Falesteeni al-Israeeli
“Çatışma”
“İsrail-Filistin Çatışması”
Yanlış Adlandırma
9
Harb
“Savaş”
İsrail’in Filistin’deki etnik temizlik eylemi
10
Harb
Ghazzah
“Gazze Savaşı”
İsrail’in Gazze’deki etnik temizlik eylemi
11
Harb Al-Furqan
“Furkan Savaşı”
Filistinlilerin İsrail’in 2008’de Gazze’deki etnik temizlik eylemine verdiği ad
12
Harb As-sidjeel
“Sert Darbeler Savaşı”
Filistinlilerin İsrail’in 2012’de Gazze’deki etnik temizlik eylemine verdiği ad
13
Al-Asf Alma’koul
“Yenilmiş Saplar Operasyonu”
Filistinlilerin İsrail’in 2014’te Gazze’deki etnik temizlik eylemine verdiği ad [4]
14
Saif al-Quds Battle/War
“Kudüs’ün Kılıcı”
Filistinlilerin İsrail’in 6-21 Mayıs 2021 arasında gerçekleştirdiği Gazze’deki son etnik temizlik eylemine verdiği ad
Nakba’ya Karşi “Bağımsızlık Savaşı”
Nakba ve “Bağımsızlık Savaşı” ve ilgili kardeş kavramlar, Filistin ve İsrail söylemlerinde kullanılan, etnik temizlik için yanlış adlandırmalar veya yanlış temsillerdir. Bunlar bir hesap hatasının veya tesadüfün sonucu değil (savaşın koşulları veya değişkenleri ve ivmesi), uzun zamandır planlanmış Siyonist bir niyetin (Pappé 2006b) sonucudur. 1948’deki etnik temizlik, Filistin halkını yok etmek ve yerlerine Siyonist olim ya da göçmenleri -sonradan İsrailli olarak inşa edilenleri- yerleştirmek amacıyla yapılmıştır. Ancak, 1948’de tüm Filistin halkını tamamen yerinden edememiş olan yeni yerleşimci-sömürgeci devlet, mümkün olan her durumda devam eden bir etnik temizlik sürecine girişmiştir. “Siyonizmin günahlarının büyük belgecisi” olan Benny Morris, “siyonist hareketin elindeki Filistinlilerin kaderine dair tarihsel gerçeği geri kazanmak için elinden geleni yapan İsrail kamusal yaşamındaki birkaç figürden biridir.” Morris yerleşimci devletin 1948’de “ne yazık ki” “temizlemeyi” başaramadığı Arapların geri kalan %20’sini ortadan kaldırmasını engelleyen şeyin “tamamen geçici ve taktiksel” nedenler olduğunu belirtmektedir. (Piterberg 28-29).
1948’de Filistin’de gerçekleştirilenler, İsrail’in kurucuları tarafından propagandası yapılan “Bağımsızlık Savaşı” ya da mağdurları tarafından uygunsuz bir şekilde adlandırılan Nakba değildi, aksine önceden belirlenmiş ve iyi tanımlanmış zorunlu kitlesel nüfus tahliyesi ve öldürme politikası, modern siyasi söylemde etnik temizlik olarak bilinen bir yöntemdi.[5] Nakba terimi, Filistin halkına yarardan çok zarar vermiştir, çünkü onların devam eden evsizliklerinin ve devletsizliklerinin nedenini belirsizleştirmiş ve sömürgecilik mücadelesinin meşruiyetini zayıflatmıştır. Aynı zamanda, yeni kurulan devlet, bu tür etnik temizliği Filistin ve küresel kamu bilincinden silmek için hafızanın silinmesi (memoricide) üzerinde çalışmış, bir yandan kavramlar ve söylem aracılığıyla beyazlatma yaparken, diğer yandan Manda yönetimindeki Filistin’inin orijinal manzarasını dönüştürmüş ve tarihi Filistin’i haritadan ve küresel hafızadan etkili bir şekilde silmiştir. (Grmek 157)
Çağrışımlar ve Sonuçlar
Nakba terimi ilk olarak Suriyeli Tarihçi Constantine Zureiq tarafından 1948 yılında yazdığı Ma’na al-Nakba (Felaketin Anlamı) adlı kitabında kullanılmıştır. Zureiq, bu terimle 1947-1948 yılları arasında Siyonist milisler tarafından Filistin’in silahsız yerli halkına karşı işlenen zulümleri kayda geçmiştir.
Nakba yanlış bir adlandırmadır çünkü doğal bir felaket ya da musibet anlamına gelir, ancak bir soykırımı ifade etmez. Diğer bir deyişle, bu adlandırma, etnik temizlik eylemini doğal bir felaket olarak nesnellestirir. Yas tutulacak bir olay olarak değil, faillerin eylemleriyle ilgili olarak kınanacak, protesto edilecek ve tersine çevrilecek bir eylem olarak ele alınması gerekirdi. Nakba kavramı faili olmayan bir terimdir. Bu sebeple, evsizliğe ve mülksüzleştirmeye neden olanlara herhangi bir atıfta bulunmaz. Filistinlilerin mülksüzleştirilmesi ve köklerinden koparılmasının bir failin ürünü olduğu gerçeğini veya nedensel ajansı bulanıklaştırır. Başka bir deyişle, bu insanlığa karşı suçu (Saleh; Pappé 2006b) Nakba olarak temsil etmek, Filistinlilerin istemeden de olsa bu insanlık suçunun nedenini ve bağlamını, doğasını ve büyüklüğünü mistikleştirmelerine yardımcı olmuştur. Böylelikle sömürgeleştirilmiş bir halk olarak direniş, özgürlük ve ulusal kendi kaderini tayin hakkı[6] için verdikleri mücadelelerinin asaletini ve meşruiyetini zayıflatmışlardır.
Pappé (2006b, xvii) konuya iliskin “Nakba kavramı, Yahudi Holokostu’nun (Shoa)- Ibranice “felaket” kelimesi veya kavramı- ahlaki ağırlığına karşı koyma girişimi olarak, anlaşılabilir nedenlerle benimsenmiş olabilir,” seklinde açıklama getirir. Bu, Nakba kavramının -Yahudi sosyal ve politik kavramı olan Holokost’a karşı bir kavram olarak -Filistin halkı ve Araplar tarafından kullanılmış olabileceğini’ne dair bize bir izah sunmaktadır.
Nakba kavramı, Filistin’in nüfusunun önceden planlanmış bir şekilde azaltılmasında Siyonist-Britanya işbirliğini göz ardı eder. Ağır mekanize edilmiş Siyonist Golyat’ı gizler ve Kıdemli Siyonist liderlerin yerli halk üzerindeki saldırganlıklarını belirsizleştirir. Ayni şekilde bu kavram, Siyonist terörizme karşı savunmasız bir halkın acı dolu çığlıklarını bastırır.1.9 milyonluk nüfustan 750.000’den fazla Filistinlinin (Pappé 2006b) anavatanlarından kitlesel olarak sürülmesine atıfta bulunmaz. Nakba, İsrail devleti haline gelen topraklarda yaşayan Filistinlilerin %85’inin evsizliğini gizemli hale getirir. (Badil Resource Centre). O dönemde İsrail İşgal Kuvvetleri’nin (IOF) selefi olan Siyonist Hagana çeteleri, Stern Çeteleri ve Irgun’un elinde etnik temizliğe tabi tutulan 560 Filistin köyünün kitlesel nüfus azaltılmasına referans vermez. (Saleh)
Sömürgeci Sömürgeleştirilen’e Karşı
Olanlar Tanrı’dan gelen bir ziyaret değildi. Bu, yerleşimci-sömürgecilik ve yerlilerin yok edilmesiydi; bu, bir milletin ve bir devletin yok edilip yerine bir başkasının kurulmasıydı. Bu, Siyonizm’in ve İsrail’in kurucusu Herzl’in ideolojisinin ve pratiğinin gerçekleştirilmesiydi:
“Eğer eski bir bina yerine yenisini inşa etmek istiyorsam önce yıkmam gerekir” (Qabaha ve Hamamra 31).
Genel olarak Filistinliler ve Araplar -sömürgecilerden farklı olarak- “askeri bir kültür veya gelenekleri olmayan” (Kuttab, Gavron’da ctd., 105) halklar olup tarih boyunca edebi ve özellikle dilin şiirsel kullanımlarında ustalaşmış ve dilbilgisinin estetik cazibesini muhtemelen diğer dil topluluklarından daha derin ve dahiyane bir şekilde takdir etmişlerdir. Ancak dilin güç ve hâkimiyetle ilişkili inceliklerini kavrayıp yönlendirmeyi başaramadılar. “At, kılıç ve silah” retoriğini ancak estetik açıdan mükemmelleştirmişlerdir. (Kuttab, Gavron’da qtd., 105)
Dilsel temsil açısından, Filistin söylemi, İsrailli muadilleri tarafından kullanılan ve “barış” söylemini geliştiren söylemden çok daha az etkilidir; “Şalom bu, Şalom şu, Şalom diğer şey” (Kuttab, Gavron’da qtd., 105) olarak ifade edilen bu söylem, Filistin halkının diğer özgür insanlar gibi yaşama umuduyla zaten yapılan bir uzlaşıyı daha da taviz vererek kabul etmelerine yol açmıştır. Filistin anlatısı, etnik temizliği yerleşimci-sömürgeci bir apartheid rejiminin elinde gerçekleşen bir paradigma olarak inşa edememiş ve dile getirme ve yayma konusunda başarısız olmuştur.1948’deki Filistin’in etnik temizliğini tanımlayan bir terim olarak Nakba tamamen basarısız bir temsildir.
Buna karşılık, İsrail sömürgeci söylemi (veya İsrail’in resmi anlatısı) gerçeği tersine çevirmeyi başarmıştır. Örneğin, Siyonistlerin 1896’da sorularını (yeniden) sunduklarında seçtikleri Der Judenstaat kavramını düşünün. Der Judenstaat veya “Yahudi Devleti” (o zamanki “Yahudi sorunu”nun söylemsel kavramsallaştırma düzeyinde yakalanması) sadece “günün entelektüelleri arasında yaygın bir ilgi uyandırmakla” kalmadı (Herzl 13), aynı zamanda “Yahudileri gettolardan çıkarıp kendi ırklarından saf bir devlet oluşturma vizyonunun farkına varmalarını sağladı” (Herzl 13). Başlık vaatkardı, açıklayıcıydı ve harekete geçiriciydi: ilham vericiydi. Daha da önemlisi, popüler ve resmi eylemleri teşvik etti ve böyle bir vizyonun gerçekleştirilmesine yönelik adımları hızlandırdı ve momentum sağladı. Bu, bir siyasi hareketin, eylemin, kaderin çağrısıydı. Söylem ve kavramsallaştırma düzeyinde bir yaratılıştı—eylemden önceki bir adımdı—bir devlet, bir Yahudi devleti gibi bir şeyin yaratılmasıydı. “The Jewish State” başlığı, tanımlayan (the) ile boyun eğme çağrısı değil, eylem çağrısıydı. Bu, bir statükoyu sona erdirme çağrısıydı, onu uzatma çağrısı değil.
Bir yerleşimci-sömürgeci hareket, dışsal egemenliğini uygulamak ve sürdürmek için her zaman bir anlatı oluşturmak zorundadır. Sömürgeleştirilenlerin aksine, yerleşimci sömürgeciler logosu kullanmada beceriklidir. İsrailliler söylem üretiminde ve gerçeği yanlış temsil etme ve çarpıtma konusunda ustadırlar. “Bağımsızlık Savaşı” gerçekleşen olaylardan oldukça uzak bir kavramdır. Kimden bağımsızlık? Kimden kurtuluş?
Yansımalar
1948 ne Tanrı’nın bir eylemi ne de bir “Bağımsızlık Savaşı” ydı. Önceden planlanmış “transfer,” etnik temizlik için kullanılan örtülü bir Siyonist kardeş kavramdır.[7] Siyonistlerin Filistin toplumuna karşı işledikleri, ne sismik boyutlarda bir felaket ne de tesadüfi bir olaydı. Bu, öngörülmüş ve önceden planlanmış bir etnik temizlikti. (Morris 1988; Masalha 1992; Pappé 2006b) Savaş, bu temizliğin aracıydı veya Pappé’nin belirttiği gibi,
Siyonist hareket, ulus-devletini kurarken, “trajik ama kaçınılmaz bir şekilde” “yerli nüfusun bir kısmının” sürgün edilmesine yol açan bir savaş başlatmadı. Tam tersi amaç, hareketin yeni devleti için arzuladığı ülkenin etnik temizliğiydi ve savaş, bunun sonucu, bunu gerçekleştirmenin aracıydı. (2006a 17-18)
Ancak Nakba terimi, olayları, sanki tek bir olaymış gibi göstermekte ve gerçekte bir dizi devam eden nakabat (Arapça çoğulu) ya da ırksal yok etme eylemlerini başlatan bir süreç olduğunu gizlemektedir. Bu bağlamda, “The Nakba Continues: The Palestinian Crisis from the Past to the Present” başlıklı çalışmada Qabaha ve Hamamra şunları ifade etmektedir:
Nakba’nın yaraları hâlâ açık ve daha da derinleşiyor, çünkü İsrail, mültecilerin geri dönmesine izin vermemekle kalmıyor, aynı zamanda askeri işgali aracılığıyla Filistinlileri yerlerinden etmeye ve onları, kendi yerleşimlerini inşa etmek ve buraları Yahudi göçmenlerle doldurmak amacıyla yeniden konumlandırmaya devam ediyor. İsrail’in egemenliği, Filistinlileri kayıplarının anılarında yaşamaya zorluyor ve onları Nakba’yı yeniden yaşamaya ve yeniden hayal etmeye mecbur bırakıyor; bu, sadece bir anı değil, Filistin halkının günlük nakbalarıyla yeniden yaşanan ve sürdürülen bir gerçekliktir.” (Hamdi 202, 33) Filistin Nakba’sı, kolektif travmanın izlerini taşıyan Filistinlilerin İsrail tarafından sürekli yerinden edilmesi ve sürgün edilmesi yoluyla aktarılan ve yaşatılan canlı bir gerçekliktir. (31-32)
İsrail ve Filistin şeklindeki adlandırmalar etnik temizleme sürecinin ve dolayısıyla statükonun devamına hizmet eder. Dış dünyaya, olmuş olanların ve hala olmakta olanların aksine bir görüntü yansıtırlar. Nakba, ilahi anlamlar taşıyan böylesine anlaşılması zor temsili olmayan bir terim olarak suçlama atıfına, sorumluluğa ve hesap verebilirliğe, eyleme ve rehabilitasyona olan ihtiyacı ortadan kaldırarak statükonun devam etmesine yardımcı olmuştur. Gerçekten de, “aktörü dışarıda bırakarak… bir anlamda dünyanın 1948’de ve sonrasında Filistin’in etnik temizliğini inkar etmeye devam etmesine katkıda bulunmuş olabilir” (Pappé 2006b, xvii). Nakba, bu tür bir belirsizlik, nesneleştirme veya doğallaştırma yoluyla, “etnik temizlik paradigmasının bugüne kadar eksik olmasında” büyük bir rol oynamıştır. (Pappé 2006b,) Nakba, bir suç olarak etnik temizlik kavramının şok edici ve harekete geçirici yasal çıkarımlarına sahip değildir ve bu nedenle herhangi bir orantılı eylem veya rehabilitasyon girişimini gerektirmez. Bu terim, herhangi bir harekete geçirici güce sahip değildir. Nihayetinde, önceden tasarlanmış kökünden sökme veya yerinden etme gibi cezai bir eylemi Tanrı’nın veya doğanın bir eylemi haline getirir. Başka bir deyişle, olmuş bitmiş ve de pasif kabullenme dışında onu düzeltmek için hiçbir şey yapılamaz.
Diğer taraftan “Bağımsızlık Savaşı” tasviri, 1948’de olanları sadece meşrulaştırmakla kalmaz, aynı zamanda bunu terörizm ve saldırganlık yerine kahramanlık ve özgürlük mücadelesi olarak kutlar. “Bağımsızlık Savaşı” ifadesi, “her şeye rağmen hayatta kalan kahramanca bir Yahudi mücadelesi” izlenimi verir. (Pappé 2009, 6) Bunun arkasındaki kıdemli Siyonist liderleri Uluslararası Adalet Divanı’nda (ICJ) yargılanması gereken aşağılık savaş suçluları olmak yerine tebrik edilmesi gereken cesur ulusal kahramanlar olarak yüceltilir.
Böyle bir görüntü “İsrail”i her zaman savunmanın semantik sabırlı pozisyonuna yerleştirir. Siyonistlerin 1948’de Filistin’e ve halkına yaptıklarını etnik temizlik olarak adlandırmak, en azından kavramsal olarak, İsrail’i Uluslararası Adalet Divanı’na taşır. İsrail -bir etnokrasi- tamamen Yahudi bir devlet politikası ve arayışına rağmen, sembolik üretimi neden ustalaştırması gerektiğinin ve ırkçı yerleşimci eylemlerini neden bu şekilde adlandırması gerektiğinin farkındadır. Bunları asla etnik temizlik veya etnik soykırım veya zorunlu yerinden etme eylemleri olarak adlandırmaz çünkü bu yaklaşım onu suçlu yapar ve Filistin’deki sömürgeci uygulamalarını açığa çıkarır.
Sonuç Ve Öneriler
Bu çalışmada, Filistinlilerin 1948’de yaşadıkları zulümleri kavramak ve temsil etmek için kullandıkları fail/etken olmayan Nakba (felaket) kavramının ve İsraillilerin kullandığı aynı derecede gizemli olan “Bağımsızlık Savaşı” anlatısının, statükonun devam etmesine katkıda bulunduğunu savundum. Bu kavramlar, adaletsizliğin uzamasına, sorumluluğun ortadan kalkmasına ve failin yani nedensel ajansın gizlenmesine yardımcı olmuştur. Hem mağdurun Nakba‘sı hem de mağdur edenin “Bağımsızlık Savaşı”, Filistin’in önceden tasarlanmış etnik temizleme sürecinin gizemini artırmış ve sürekliliğine katkıda bulunmuştur. Mağdurun temsili, eleştirel dil farkındalığının (CLA) eksikliğini gösterirken, mağdur edenin İsrail’in doğuşuna dair efsanevi anlatısı, dilin temsil gücünün hâkimiyet ve kontrol aracı olarak kullanılması konusunda bilinçli bir farkındalığı ortaya koymaktadır. Bu adlandırmalar, Filistin meselesinin nedenlerini belirsizleştirmekte ve etnik temizliğin devamında büyük rol oynamaktadır.
Toplumsal değişime ve sömürgeciliğin sona ermesine doğru atılan ilk adım, milliyetçi söylemde kavramsal bir değişikliktir; bu, temsil dilbiliminin “kavramsal dinamiklerin ve değişimin ana taşıyıcısı” olarak farkındalığını artırmayı ve toplumun, sosyal gerçekliğin ve tarihin yeniden yapılandırılmasını gerektirir (Krzyżanowski 2016, 312). Temsilci olmayan Nakba ifadesi için bir ikameye ve Filistinlilerin hem “sömürgecilikte hem de yabancı egemenliğin kısıtlamalarından kurtulma sürecinde” sözcüksel (ve dolayısıyla söylemsel) temsillerin oynadığı araçsal role ilişkin farkındalığının artmasına ihtiyacımız var. (Divine 3).
Filistin anlatısının, Filistin’in etnik temizliğinin devam etmesindeki temel olaylara ilişkin dünya anlayışını yeniden adlandıracak ve yeniden yapılandıracak bir karşı söyleme ihtiyacı vardır. Filistinliler, eleştirel ve dil bilincine dayalı bir rota izlemelidir. Filistin’deki etnik temizliğin faillerine karşı bir J’accuse’a (Fransızca “Suçluyorum”) (Morris 1988; Masalha 1992; Pappé 2006a/b) ihtiyacımız var. Etkisiz kalan kavramlardan kurtulmalı, insan eylemlerini nesnelleştiren ve doğallaştıran paradigmalar yerine Filistin meselesinin, işgal, yerleşimci sömürgecilik ve etnik temizlik paradigmasını öne çıkaran bir anlatıya dönüştürülmesi sağlanmalıdır. Filistinli entelektüeller, bu tür yanlış adlandırmaları Filistin hafızasından, Filistin edebiyatından ve okul ile üniversite müfredatlarından çıkarmalı ve bunların yerine etnik temizlik paradigmasını koymalıdır. Filistin anlatısı, Filistin meselesini anti-kolonyal bir işgal mücadelesi olarak göstermelidir. Bu anlatı, İsrail’i dünya çapında bir apartheid rejimi olarak teşhir etmelidir.
Sonuç olarak, Filistin halkına karşı çalışan birçok güç olduğu inkâr edilemez. Ancak, söylem, ilk adımı atmak, ulusu ulusal bir dava etrafında seferber etmek için kritik ve araçsal bir öneme sahiptir. Söylem, direniş ve uyanış için bir seferberlik ve harekete geçirme aracıdır.
Notes
KAYNAKLAR
Abdo, Nahla, and Nur Masalha. 2019. An Oral History of the Palestinian Nakba. London: Zed
Books.
Al-Jazeera. 2017. “The Nakba did not start or end in 1948: Key facts and Figures on the ethnic
cleansing of Palestine.” http://aljazeera.com/features/2017/5/23/the-nakba-did-not-start-or-end in-1948.
Al-Mesdi, Abdul Salam. 2007. al-Siyassah wa sultet al-lughah [Politics and the Authority of
Language]. Cairo: Egyptian-Lebanese Publishing House.
Amer, Mosheer M. 2009. “ ‘Telling-it-like-it-is’: the delegitimation of the second Palestinian
Intifada in Thomas Friedman’s discourse.’” Discourse & Society 20 (1): 5-31.
—. 2012. “The discourse of homeland: the construction of Palestinian national identity in
Palestinian secularist and Islamist discourses.” Critical Discourse Studies 9 (2): 117-131.
Assaiqeli, Aladdin. 2013. The Linguistics of UN and Peace Discourse on the Palestine Question:
A Critical Discourse Analysis. Germany: Scholars’ Press.
Chomsky, Noam, and Ilan Pappé. 2015. On Palestine. Edited by Frank Barat. Chicago:
Haymarket Books.
Cohn, Carol. 1987. “Slick ’ems, glick’ ems, Christmas trees and cookie cutters: nuclear language
and how we learned to pat the bomb,” Bulletin of Atomic Scientists 43 (June): 17-24.
Divine, Donna Robinson. 2008. “Introduction.” In Postcolonial Theory and the Arab-Israel
Conflict, edited by Philip C. Salzman, and Donna R. Divine, 1-11.New York: Routledge.
Fairclough, Norman. 1995. Critical discourse analysis: The critical study of language. London:
Longman.
Finkelstein, Norman. G. 2003. Image and Reality of the Israel-Palestine Conflict (2nd ed.).
London: Verso Books.
—. 2005. Beyond Chutzpah: On the Misuse of Anti-Semitism and the Abuse of History Berkeley:
University of California.
Foucault, Michel. 2001. Language and power (2nd edn.). London: Longman.
Gavron, Daniel. 2004. The Other Side of Despair: Jews and Arabs in the Promised Land.
Oxford: Rowman and Littlefield Publishers.
Grmek, M. 2018. “A Memoricide.” In Pathological Realities, edited by P.O. Méthot, 157–58.
New York: Fordham University Press. https:// doi.org/doi: 10.1515/9780823280377-011.
Gutwein, Danny. 2016. “The Politics of the Balfour Declaration: Nationalism, Imperialism and
the Limits of Zionist-British cooperation.” Journal of Israeli History 35 (2): 117-52.
https://doi.org/10.1080/.13531042.2016.1244100.
Hamdi, Tahrir. 2021. “Late Style as Resistance in the Works of Edward Said, Mahmoud
Darwish, and Mourid Barghouti.” In Post-millennial Palestine: Literature, Memory,
Resistance, edited by Rachel Fox and Ahmad Qabaha, 36-57. Liverpool: Liverpool
University Press.
Herzl, Theodor. (1896) 1988. The Jewish State. New York: Dover, Inc.
Krzyżanowski, Michał. 2014. “Values, imaginaries and templates of journalistic practice: A
critical discourse analysis.” Social Semiotics 24 (3): 345–65.
—. 2016. “Recontextualisation of neoliberalism and the increasingly conceptual nature of
discourse: Challenges for critical discourse studies.” Discourse & Society 27 (3): 308-21.
Lutz, W. 1989. Beyond 1984: Doublespeak in a Post-Orwellian Age. Chicago: National Council
of Teachers of English.
Masalha, Nur. 1992. Expulsion of the Palestinians: The Concept of “Transfer” in Zionist
Political Thought, 1882-1948. Wash. DC: Institute for Palestine Studies.
—. 2001. “The Historical Roots of The Palestinian Refugee Question.” In Palestinian Refugees:
The Right of Return. London: Pluto Press.
Massad, Joseph. 2006. The Persistence of the Palestinian Question: Essays on Zionism and the
Palestinians. London: Routledge.
Merali, Arzu, and Javad Sharbaf (Eds.). 2009. Towards a New Liberation Theology: Reflections
on Palestine. Britain: Islamic Human Rights Commission.
Montgomery, Martin, Alan Durant, Nigel Fabb, Tom Furniss, and Sara Mills. 1992. Ways of
Reading: Advanced Reading Skills for Students of English Literature. London: Routledge.
Morris, Benny. 1988. The Birth of the Palestinian Refugee Problem, 1947-1949. UK: Cambridge
University Press.
—. 2004. “On Ethnic Cleansing.” New Left Review (26): 35–51.
Orwell, George. (1949) 2008. 1984. Mumbai: Wilco Publishing House.
—. 1968. “Politics and the English Language.” In In Front of Your Nose: 1945-1950 (Vol. 4),
edited by Sonia Orwell and Ian Angus, 127-139. London: Secker & Warburg.
Pappé, Ilan. 2006a. “The 1948 Ethnic Cleansing of Palestine.” Journal of Palestine Studies
36(1): 6-20. http://www.jstor.org.stable/10.1525/jps.2006.36.1.6.
—. 2006b. The ethnic cleansing of Palestine. Oxford: Oneworld Publications.
—. 2009. “The Vicissitudes of the 1948 Historiography of Israel.” Journal of Palestine Studies
39 (1): 6–23. JSTOR, www.jstor.org/stable/10.1525/jps.2010.xxxix.1.6.
Peled, Kobi. 2016. “The Battle of Red Hill: A Little-Known Episode of the 1948 War.” Journal
of Palestine Studies 46 (1) (181): 20–33. JSTOR, www.jstor.org/stable/26378643.
Pilger, John. 2016. The New Rulers of the World. London: Verso.
Piterberg, G. 2008. The Returns of Zionism: Myths, Politics and Scholarship in Israel. London:
Verso.
Qabaha, Ahmad, and Bilal Hamamra. 2021. “The Nakba Continues: The Palestinian Crisis from
the Past to the Present.” Janus Unbound: Journal of Crit ical Studies 1 (1): 30-42.
Rai, Neetij and Bikash Thapa. (n.d.). “A Study on Purposive Sampling Method in Research”.
Accessed June 16, 2020. https://www.academia.edu/28087388/.
Said, Edward. 1978. Orientalism. New York: Vintage.
Saleh, Mohsen M. 2003. Filastin: dirasatmanhajiyahfil-qadiyah al Filastiniyah [Palestine:
Methodological studies on the Palestine Question]. Egypt: Arab Media Center.
Sayegh, Fayez. 1965. Zionist Colonialism in Palestine. Beirut: Research Center Palestine
Liberation Organization.
Schulze, Kristen E. 2008. The Arab-Israeli Conflict (2nd edn.). London: Longman.
Shihade, Magid. 2012. “Settler Colonialism and Conflict: The Israeli State and its Palestinian
Subjects.” In Settler Colonial Studies 2, 1, edited by Omar Jabary Salamanca et al.
Hawthorn, Australia: Swinburne Institute for Social Research.
Simpson, Paul. 1993. Language, Ideology and Point of View. London: Routledge.
Thomas, Linda, Shân Wareing, Ishtla Singh, Jean S. Peccei, Joanna Thornborrow and Jason
Jones. 2004. Language, Society and Power: An Introduction (2nd edn).
USA and Canada: Routledge.
Titscher, Stefan, Michael Meyer, Ruth Wodak, and Eva Vetter. 2000. Methods of text and
discourse analysis. London: Sage Publications Ltd.
United Nations Office for the Coordination of Humanitarian Affairs. 2022. Gaza Strip: Critical
Humanitarian Indicators. Occupied Palestinian Territory. https://www.ochaopt.org/page/gaza-strip-critical-humanitarian-indicators.
Van Dijk, T.A. 2008. Discourse and Power. Basingstoke: Palgrave.
Van Leeuwen, Theo. 2007. “Legitimation in discourse and communication.” Discourse &
Communication 1 (1): 91–112.
Walsh, Daniel J. 2009. “Teaching the Formative History of Political Zionism (1897-1947)
through Poster Art: A New Curriculum Model for the American High School.” Accessed
October 16, 2018. https://www.slideshare.net/PalestinePosterProject/new-curriculum.
Weitz, E.D. 2019. Chapter 9: “Palestine and Israel Trauma and Triumph”. In A World Divided,
320–367. Princeton University Press. https://doi.org/doi:10.1515/9780691185552-013.
Wodak, Ruth, and Michael Meyer. 2009. “Critical discourse analysis: History, agenda, theory
and methodology.” In Methods of critical discourse analysis (2nd edn.), edited by Ruth
Wodak and Michael Meyer, 1-33. London: Sage.
Dipnotlar:
[1] Memorial University of Newfoundland. Janus Unbound: Journal of Critical Studies, vol. I, no. II (Spring 2022), s. 64-82.
[2] Aladdin Assaiqeli, Malezya Sultan Idris Eğitim Üniversitesi Diller ve İletişim Fakültesi’nde Öğretim Görevlisidir. Özellikle TESL, CDA ve Dilbilim alanlarında olmak üzere, on beş yılı aşkın uluslararası ve disiplinler arası öğretim, araştırma ve katılım deneyimine sahiptir. İngiliz Dili ve Edebiyatı alanında Lisans, TESL alanında Yüksek Lisans ve Uygulamalı Dilbilim alanında Doktora derecesine sahiptir. Araştırma ilgi alanları arasında L2 pedagojisi, dil öğrenimi ve dil edinimi, iki dillilik ve çok dillilik, eleştirel söylem analizi (CDA), görsel iletişim ve Filistin Sorunu yer almaktadır. Çeşitli uluslararası dergilerde akademik ve disiplinler arası makaleler ve şiir yayınlamıştır.
[3] Not 4’e bakınız.
[4] Daha önce bahsedilen—kuşatılmış yerleşim bölgesine yönelik 51 günlük İsrail bombardımanı.
[5] Mevcut evsizlik oranı yaklaşık %80’dir. (Finkelstein 2003)
[6] Ghada M. Ramahi’ye göre Who Gives the Right to Resist? (Direnme Hakkını Kim Veriyor?) (Merali ve Sharbaf 82) adlı eserinde, İslami açıdan arapçada hak (right) anlamına gelen belirli bir kelime vardır. Bu kelime çoğulu hoqook olan haq kelimesidir. Kesin olarak, haq kelimesi yalnızca “adil/kesin hak” anlamına gelir. Bunun nedeni, haq kelimesinin Mutlak Haq, Yüce Allah’tan türetilmiş olmasıdır. Mutlak Haq aynı zamanda Mutlak Gerçek anlamına gelen Haqeeqah kelimesinin köküdür. Haq, Doksan Dokuz İlahi Sıfat’tan biridir. Dolayısıyla, bir kişinin “haq”ı, ilahi olarak bahşedilmiş “kesin/doğru Hak” anlamına gelir. Ne yazık ki, son zamanlarda Arap dünyasında “haq” ve “right” kelimeleri karıştırılmış ve birbirinin yerine kullanılmıştır, bu da daha fazla karışıklığa neden olmuştur. Her “right” Haq” değildir, ancak her “Haq” right ifadesini kapsamina alır Bir kişinin hakkını (haq) bilmek için dile gerek yoktur, ancak haklarını (right) bilmek için çok fazla dile ihtiyaç vardır. Haq mekanik olarak anlaşılamaz, bilim, teknoloji, ekonomik büyüme veya turizmi takip etmez. Haq, hiçbir insan yapımı yasa ve düzenlemelerden etkilenemez. Haq, hiçbir askeri üstünlük tarafından ezilemez. Hiçbir güç bir kişinin “Haq” ını inkar edemez, ancak güç ve otorite bir kişinin hakkını (right) inkar edebilir. Bir dünya ajansı, birini diğerine karşı bazı haklar lehine karar verebilir, ancak bu hakları adil yapmaz. Haksız yere bazı haklar verilenler, her zaman hile yaptıklarını bileceklerdir. Direnme hakkı (the haq to resist) müzakereleri, yol haritalarını ve yüksek beton duvarları reddeder. Direnme hakkı, Filistin ayaklanmasının, Hamas’ın ve İslami Cihad’ın arkasındaki itici güçtür.
[7] Yaklaşık 430.000 Filistinlinin daha fazla yerinden edildiği tahmin ediliyor, bunların yarısı 1948’de temizlenen bölgelerden geliyordu ve dolayısıyla iki kez mülteci konumundaydılar. (Al-Jazeera).
İlgili Yazılar
En Büyük Kötülükle Uzlaşmak
Haçlı-siyonist soykırımcı emperyalizmin
masum Gazze halkına uyguladığı, eşi ve
benzeri görülmemiş soykırıma rağmen,
İslam dünyası ulus-devletlerinin Filistin
sorununun dâvasını yalnızlığa terketme-
leri, eşi ve benzeri görülmemiş bir tesli-
miyetçiliğin ve ihanetin ifadesidir.
Ölümlülük Tedavisinde Yeni Nesil Şirketler
İnsan ne için yaşar? Ölmek için mi? Ölmeyecek gibi yaşayanların ölmeyecek gibi ettikleri dualar hazır olunamayana dair bir refleks midir? İnsan niçin unutur? Merkezinde yer aldığını düşündüğü dünya hayatı, her zaman öyle olmadığı hâlde hangi kritere göre ‘tatlı’ gelir? Ölüme dair söylenecekler bizi ölümsüzlüğe dair söyleneceklere neden götürür?
Yası Tutul(a)mayan ve Yüzü Başkasında Yok Sayılanların Varlığı Üzerine
Toplama kamplarında, yaşadıkları şehirlerde, evlerinde, kişiler şiddet aracılığıyla biçimlendirilerek sistematik bir şekilde öldürülmüşlerdi.
Kutsallaştırılıp Duygusallığa Terk Edilen Kavram: İçtihat
Sürekli değişen toplum hayatında yeni sorunların ortaya çıkması doğaldır. Yeni sorunlar ise yeni kuralların kapılarını aralar. Bir hukuk sisteminin söz konusu değişimler karşısında donuk kalması toplumsal çöküşün önünü açar. Bu nedenle toplumdaki değişimlerle birlikte hukuksal normların da değişmesi, yenilenmesi, ortaya çıkan sorunlara çözüm üretmesi gerekir. Bu da söz konusu hukuk sisteminin canlı, dinamik bir yapıda olmasını zorunlu kılar.