Bir ben, gençliğin yüreğiyim her daim, Yüreğiyim beyaz kanatlı atlıların.
(Mahmud Derviş – Filistinli Sevgili)
Genel anlamda, öz yurdundan bağımsız olarak yaşamını sürdüren E. William Said sadece içinde yaşadığı Batı toplumunun düşünce toprağına Filistin gerçeğini ekmemiştir. O, öz toprağında işgal faaliyeti sürdüren ülkenin düşünürlerini de ciddi anlamda etkilemiştir. Said’in gerek Filistin hususundaki mücadelesinin bitmek bilmez enerjisi, gerek akademik mecradaki üretkenliği onun etkinliğini ciddi anlamda artırmıştır. Said’in taşıdığı praksis temelli düşünce kimliği, yaşamını sürdürdüğü entelektüel alan içerisinde ciddi şekilde yabancılaştırılmasına sebep olmuştur. Hatta ve hatta İsraillilerin kendisiyle tanışması her ne kadar 1990’lı yıllarda The Question of Palestine’ın(1992) İbraniceye çevirisiyle olsa da kendisine yönelik aşırılıkçı tepkilerin ortaya çıkışı Şarkiyatçılık (2016) ve Sürgündeki Yabancı(2000) gibi metinlerin ardından olmuştur. Bu metinlerin basılmasının hemen ardından Said, Siyonist ideolojiye hizmet eden STK’ların doğrudan hedefi haline gelmiştir. Öyle ki Batı Avrupa’nın merkezinde varlığını sürdüren bu “azgın azınlıklar” tarafından Said “entelektüel terörist, terörist akademisyen” gibi sıfatlarla anılmaya başlanmıştır (Pappe, 2010). Oysaki Said aslında 1948 yılından bu yana büyüklü küçüklü meydana gelen çatışmaların sonlanması adına her anlamda mücadele t vermiştir.
Kendisi mevcut dönemde fildişi kulenin uzak penceresinden olayları izleyen düşünürlerden hiçbir zaman olmamıştır[1]. Onun mücadelesi sadece masa başında veya üniversite kürsülerinde sürdürülen bir mücadele değildi; Said entelektüel üretiminin yanı sıra gerçek bir Filistin aktivistiydi. Filistin konusundaki katkıları politik gündemi vurgulayan son derece somut ve gerçekçi anekdotlarla doluydu. Öyle ki Said’in akademik alandaki ifade tarzı ile Filistin konusundaki ifade biçimleri de birbirinden net bir biçimde ayrışmakta fakat birbirini besleyen iki ayrı kanal olarak kişiliğinde yer bulmuştur. Genel konulardaki parlak üslubu ve üstün retorik gücü, Filistin konusuna gelince kendisini çok daha ciddi ve heyecandan uzak tanım ve tahlillere bırakmaktadır. Dolayısıyla Said’in kültür, edebiyat ve sanat alanında ürettiği metinlerin, Filistin hususunda ürettiklerinden farklı bir şekilde okunması pek tabiidir.
Bunun yanı sıra Said, yüzü sadece Filistin’e dönük bir düşünür değildir. Çünkü söz konusu olan bu çıkmazın sadece Filistin ile çözünürlük kazan(a)mayacağının bilincindeydi. Bunun farkında olduğundan dolayı her zaman İsrail ve Filistin arasında yansıtıcı bir rol oynamıştır. Said’in bu durumuna binaen onu yersiz yurtsuz veya sürgün soylu bir entelektüel olarak anan R. Jan Mohammed, Said’i ölümünden sonra “Sınırdaki Yansıtıcı Entelektüel” olarak anmıştır. Bu düşünceye göre sınırda var olma sancısı çeken öznenin iki ayrı varoluş tarzı vardır. Bunlardan ilki bağdaştırıcı, öteki yansıtıcıdır. En basit şekliyle ilkinin kendini iki ya da daha fazla farklı kültüre ait hissettiği için sürekli müşterek değerleri bir araya getirmeye, lehimleyemeye çalıştığı; ikincisinin ise her iki kültüre son derece yakın olsa dahi ikisini de yadırgadığı, dolayısıyla her ikisini de eleştirdiği ve yapı bozumuna uğrattığı söylenebilir.
Said’in kendisini bu denli mevkisiz bırakmasının getirisi ise doğrudan iki kanat tarafından dışlanması olmuştur. Nitekim bu dışlanma pratiği yersiz ve yurtsuz kıldığı gibi onun sürgün soylu bir entelektüel olarak anılmasını da sağlamıştır (Said, 2020). Bu sürgün durumu aslında Said’in hakikate korkusuz bir şekilde yaklaşmasını sağlamış ve klasik birer anlatı haline gelen oryantalist saiklerin ve uzantılarının yeniden kurgulanmasını sağlamıştır. Nihayetinde sürgün, temelde süreksiz bir varoluş halidir. Sürgünler; köklerinden, topraklarından, geçmişlerinden ve anavatanlarından koparılanların bitmek bilmez sızılarıdır. Ne orduları ne de devletleri vardır. Bu nedenle sürgünler, parçalanmış hayatlarını anlatı biçiminde yeniden inşa etmek için acil bir ihtiyaç hissederler. Said’in yarım asırdan fazladır kendisine şiar edindiği ilke tam olarak bu olmuştur. Ona göre savaştan arınmış ve insan hakları ilkelerine uygun yaşamsal faaliyetlerin sürdüğü özgür bir Filistin ulusu, Filistinli tüm sürgün soyluların rüyası olmuştur.
Özetle Said Filistin’in kendisi için birçok anlama geldiğini yazmıştı; bir anayurt çocukluk anılarının kaynağı, ıstıraplarının ve umudunun yeriydi Filistin. Filistin sürgündür, topraklarından kovulmaktadır, bir başka yerin hayal meyal anılarına karışmış silik anılarıdır (Said, 1992). Ama Said Filistin’in bunlardan daha büyük bir anlamda taşıdığını açık seçik bir biçimde görüyordu: Filistin, gücünü yitirmeyen bir halk iradesinin eylemiydi (Nabulsi, 2010, s. 156). Bu kurtuluş iradesini korumak ve ısrarla öne sürmek, ilk gün olduğu gibi bugün de bu davaya bağlılığın özünü oluşturmaktadır.
Filistin’de Self-Determinasyonu Örselemek
Klasik Aydınlanma hareketinin Avrupalı toplumluların düşünce toprağına ekmiş olduğu mutlak ilerleme ve akıl merkezli eylemsellik nosyonları, ilerleyen süreçte hem Batı menşeili devletlerin Doğu’ya karşı olan yaklaşımlarını ciddi anlamda değiştirmiştir. Özellikle 18. yy.’dan bu yana doğuya yönelik artan kültürel çalışmaların neredeyse tamamının temelinde bu ilerleme anlayışının getirdiği aşırılık ve Doğu’yu “yeniden üretme” kaygısı vardır. Buradaki yeniden üretme kaygısı aslında dışarıdan müdahale edilebilirliği kolaylaştırmak adına atılan adımların ilkidir. Bu arzunun bir getirisi olan oryantalizm tam olarak böyle bir zeminde ortaya çıkmıştır. Nihayetinde Doğu’yu bir nesne olarak ele alan kurumlar bütünü; yapılan açıklamalar, benimsenen tutumlar, kurulan analojiler, bir tür doktrin, yönetim biçimi ya da hükmetme şekli olarak kendisini gösterir. Bu anlamda oryantalizm, Batı’nın üstünlüğünü sürdürme ve Doğu üzerinde otorite ve egemenlik kurma girişimidir (Bhambra, 2015). Bu girişim ilk zamanlarda her ne kadar bilgi temelli bir girişim olarak görülmüş olunsa da ilerleyen süreçte Doğu’da meydana gelen çatışmalar ve etkiye açık olma durumlarının gözlemlenmesiyle girişimlerin bilgi üretiminin siyasallığını imlediği anlaşılmıştır.
Batı’nın Doğu’yu yeniden üretip şekillendirme kaygısının altında yatan bir diğer husus ise doğrudan iktidar mücadelesinin kendisidir.
Bu mücadeleyi Oryantalizm başlıklı metninde ifşa eden Said, onu salt bir kültürel araştırma hareketi ve benzeri bir eylem olarak algılanmaması gerektiğini açıkça ortaya koymuştur. En nihayetinde oryantalizm “Kökleri kolonyalizmde yatan bir iktidar söylemidir.” ve bu söylemde kendisi hakkında yazılar yazılan özneler, kendilerini insan olarak, onları gözlemleyenleri ise salt araştırmacı olarak kabul etmezler (Said, 2016).
Neredeyse üç asırdan bu yana Doğu menşeili ulusların doğal kaderini değiştiren, sömürge temelli bu yaklaşımın bütün noktalarını büyük bir ciddiyetle ortaya koyan Said, oryantalizmin aslında manda, himaye, sömürgecilik, kolonyalizm ve post-kolonyalizm gibi sömürü hareketlerinin yol haritasını ve politikalarını inşa etmek için atılan bilimsel adımların en başında geldiğini ifade etmiştir. Ona göre Oryantalizmden söz etmek
“Genel olarak İngiliz ve Fransız medeniyetinin bir hareketinden, zaman zaman insan hayal gücünü aşan davranışlardan, Hindistan’ın ve tüm Doğu ülkelerinin yaşadığı zamanlardan, kutsal kitaplarda adı geçen ülkelerden, baharat ticaretinden, sömürgelerde kullanılan silahlardan ve uzun yüzyıllar süren sömürgecilikten söz etmektir, Oryantalizm, şaşırtıcı bir bilimsel araştırma kütüphanesinden, sayısız akademisyenden, profesyonel Oryantalistlerden oluşan bir topluluktan, karışık bir Doğu fikirleri düzeninden, Doğu despotizmi ve Doğu duyarlılığı gibi çelişkili kavramlardan, Avrupa’nın günlük yaşamında kullanılmaya çalışılan sayısız kült ve yoldan, felsefi akımlardan, Doğu bilgeliği ve düşüncesinden söz etmek anlamına gelir” (Said, 2016, ss. 11-37).
Said’in entelektüel yönden bir nevi ifşaladığı bu durum daha önceki süreçte büyük oranda politik zemin üzerinden okunurken, Said sonrası süreçte, bu durum baştan aşağı yeniden bir algılanmayı mümkün kılmıştır.
İktidar temelli gücün söylemsel zeminini inşa eden Batı, Doğu’yu bu söylemi kabullenmeye zorlamış nihayetinde de bazı noktalarda bu amacın hasıl olduğu görülmüştür. Bu durumun geçer akçe olduğu alanlar uygarlaştırılmak veya demokratikleştirilme adı altında sömürülmüştür. Aslında zaten kolonyalist devletler için Doğulu olmak sadece belirli bir coğrafi alanla yaşamak değildi ve halen değildir. Çünkü Doğulu, doğrudan tahakküm altında olan kimseyi imlemektedir (Bhambra, 2015). Bu anlamda oryantalizmi, Avrupa menşeili düşünceden bağımsız bir şekilde kabul edip yorumlamak hakikati görmenin önüne sayısız perde çekmektedir. Çünkü Batı, bilgiyi her anlamda siyasallaştırarak kendi iktidarının köklerini, Doğu’dan devşirdiği güçle meşru kılmaya çalışmaktadır.
Batı, diğer ülkelere ve uluslara karşı onları medenileştirmek zorunda olduğu yönünde bir söylem inşa etmektedir. Ancak bu yükümlülük bir talep üzerine ortaya çıkmamıştır; kimse kimseden gelip bizi medenileştirmesini istememiştir. Aksine, böyle bir talebi akıllarına bile getiremeyecek kadar geri oldukları düşünülen ülkelerin ve ulusların ilerlemesi için gönüllü bir sorumluluk üstlenenler Avrupalılar olmuş ve nedense “uygarlaştırma yöntemi olarak sömürgeleştirme” seçilmiştir (Kanar, 2006, s. 120). Bu yüce ideali gerçekleştirmek için Avrupalı devletler hizmet yarışına girmiş, Doğu’yu kimin medenileştireceği konusunda birbirleriyle çatışmış ve sömürgelerin paylaşımı için kendi aralarında savaşmışlardır.
Tarihsel süreç içerişinde bu savaşın ortaya çıktığı ilk noktadan bugüne değin sayısız örnek olduğu gibi sayısız bağımsızlık mücadelesi vardır. Nitekim M. Foucault’nun ifade ettiği üzere, iktidar neredeyse direniş oradadır. Yirmi birinci yüzyılın ilk çeyreğinde bu direnişin en keskin biçimde ortaya konulduğu alanların başında ise doğrudan Filistin gelmektedir. Filistin’in bağımsızlık mücadelesi aslında tam olarak İsrail’e yönelik değildir. İsrail kadar bu mücadele, Avrupa’nın çeşitli kolonyalist ülkelerine karşı ve özellikle ABD’ye karşı da verilmektedir. İsrail’in sebep olduğu bu kıyımı her fırsatta sumen altına alan ülkeler yapısal olarak ikinci dünya savaşında Yahudilere karşı işledikleri suçlardan, Gazze’deki insan kıyımını yok sayarak arınma arzusundadır. T. Herzl’in gerçeklik kazanmış, kötü bir kabusunun büyük oranda değişmiş bir resmi olan 21. yy. İsrail’i, toplumsal belleğinde saklı olan insan kıyımı ve hukuksuzluğun norm olarak kabul edildiği bir düzenin mühendisliğini yapmakla büyük bir kıvanç duymaktadır. Bu kıvancın bayrağını taşıyan barbarlar ise çok eski yıllardan beri Hindistan’da, Fas’ta, Tunus’ta, Cezayir’de veya Asya’nın çeşitli ülkelerinde takip ettikleri kolonyal politikalar yüzünden öjeninin her türlüsüne başvurmuşlardır.
Bu geleneği Arap- İsrail savaşından bu yana İsrail’e devreden kolonyal devletler, İsrail’in Filistin’de sebep olduğu kıyımı durdurmak adına bugüne değin gerçekçi bir adım atmış değildir. Ne Oslo görüşmeleri ne de bugün sürdürülen görüşmelerin hiçbiri Gazze halkının kıyımını durdurabilmiştir. Sonuç olarak Batı, barbar milletler olarak imlediği Doğu toplumlarını uygarlaştırma, demokratikleştirme ve muasırlaştırma düzeylerini yükselteyim derken, Doğu’nun kendi gerçekliği altında ezilmiştir. Çünkü 10 Kasım 1948 yılında imzalanan İnsan Hakları Bildirgesi’nde yer alan otuz maddenin neredeyse her biri Filistin topraklarında test edilmiş ve her biri sınıfta kalmıştır. Bu başarısızlığın getirisi ise bugün özellikle ABD ve Batılı devletler tarafından desteklenen kötü kabus İsrail 23.469 insanın kıyımına sebep olduğu gibi tıpkı klasik sömürgeci anlayışta yer aldığı gibi bu topluma ait olan bütün maddi ve manevi değerleri de yok etmiştir.
Bu silip süpürme pratiği aslında yeniden kurulacak olanın habercisidir. Yani silinen her değerin yerine sömürgeci egemenin değeri yerleştirilir. Aslında bir nevi egemen iktidar konumuna gelen bu yapı sömürüleni daha rahat bir şekilde gözlemlemek ve kontrol altında tutabilmek için kendi kültürel yaşantısını onun için zorunlu kılmaktadır. Bunun en bariz örneği ise Fransa ve İngiltere tarzı kolonileştirilmiş ülkelerde görülmektedir.
Sözgelimi Kuzey Afrika’nın muhteşem üçlüsü Fas, Tunus ve Cezayir’in her noktasında, birçok şehrinde Fransa’ya ait olan değerlere rastlanmaktadır.
Aynı şekilde Hindistan’da İngiliz kültürüne ve diline ait olan sayısız değer vardır. Bu hattan beslenen İsrail’in amacı da aslında tam olarak budur. Filistin toplumuna ait olan sosyo-ekonomik hayatın baştan aşağı lağvedilmesinin sebebi Hamas’a karşı verilen mücadelenin getirisi değildir. İnşa etmek istedikleri yeni Filistin’in kültürel fizibilite çalışmasıdır. Hindistan’ın İngiliz kolonisi olduğu dönem üzerine çalışmalar yapan Loomba, Kolonyalizm/ Postkolonyalizm (2000) başlıklı metninde bu duruma binaen şunu ifade eder: Egemen grupların düşünce ve geleneklerinin yönetilenlere dayatılmasından ziyade, boyun eğdirilenlerin fikir ve pratikleri dönüştürülür veya egemen grupların düşünce ve geleneklerine dahil edilir (s. 51). Doğuya ait olan bu değerleri dönüştürmeye ve yeniden inşa etmeye yönelik duyulan tutku aslında sömürgeci söylem ile oryantalist söylemin içe içe geçmiş olan yapısını imlemektedir.
Bu bölümün başlığında da yer aldığı üzere kaderlerine dışarıdan doğrudan müdahale edilen toplulukların büyük bir kısmı daha sonraki süreçte ya dağılmıştır ya da hiçbir yönüyle eskisi gibi olmamıştır. Çünkü Self- determinasyonun örselendiği toplumların birleştirici unsurları olan dil ve kültür gibi belirlenimci etkiye sahip olan değerler, öznelere kasıtlı bir şekilde terk ettirilir. Bunun sonucunda ise kitlesel göçler kaçınılmaz hale gelir. Nitekim göçmen konumuna gelen bireyler gittikleri yerlerin kültürünü benimseme konusunda sınıfta kalmaktadır. Böyle bir durumda kendilerine yönelik kültürel etnosantrizm kaçınılmaz hale gelmektedir ki bunun en bariz örneği ise Ortadoğu halklarından Filistin halkı olmuştur.
Sürekli biçimde Doğu toplumlarını yeniden inşa etme ve kontrol altına alma isteğiyle harlanan Avrupa ve ABD, tıpkı lekeli tarihlerinde olduğu gibi İsrail’e de insanlık suçlarıyla dolu lekeli bir tarih vaat etmiş gibi görünüyor. Avrupa kavramının içeriğinin acilen sömürgesizleştirilmesi gerektiğini (Hasse, 2024) savunan oryantalistler Filistin gerçeğinden sonra bunun kendileri için uzun sürmüş bir uykuda görülen üç saniyelik bir rüya olduğunun farkına varmışlardır. Öyle ki İsrail’in, Filistin’e yönelik takip ettiği bu kıyım politikası 1948’den beri devam etmektedir. O dönem İsrail’in sosyo-ekonomik sübvansörü olan sömürgeci egemenler için belli ki hala değişen pek bir şey yok. Sonuç olarak İsrailliler 1948 yılında işledikleri insanlık suçuyla ve bugüne kadar işlemeye devam ettikleri savaş suçlarıyla yüzleşmek zorunda kalacakları bir vicdan muhasebesine girmeye o zaman hazır değillerdi şimdi de hazır değiller. Nitekim Said’in kendilerini bu denli rahatsız eden bir entelellektüel olmasının başlıca sebebi de aslında buydu. Said her fırsatta yüzlerine, sebep oldukları kıyımı vurmaktan imtina etmeyen bir isimdi (Said, 2017). O bunu sadece kendisini destekleyen post Siyonist cenaha yönelik yapmıyordu Batı’nın çeşitli üniversitelerinde, nerdeyse çıktığı her kürsüde Batı’nın gündelik ve düşünce hayatına Filistin gerçeğinin tohumlarını serpiştirmeyi ihmal etmeyen bir isimdir.
KAYNAKÇA
Bhambra, G. K. (2015). Moderniteyi Yeniden Düşünmek: Postkolonyalizm ve Sosyolojik Tahayyül (Ö. İlyas, Çev.). İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları.
Hasse, D. N. (2024). Avrupa Nedir? Sömürgeci Romantik Düşünce Biçimlerinin Üstesinden Gelmek (S. Akti, Çev.). VakıfBank Kültür Yayınları.
Kanar, Y. (2006). Batı’nın Doğu’su (Avrupa Barbarlığının Küreselleşmesi). Kitapevi Yayınları.
Loomba, A. (2000). Kolonyalizm/Postkolonyalizm (A. Küçük, Çev.). Ayrıntı Yayınları.
Nabulsi, K. (2010). Filistin’in Özgürlüğü İçin Molektif Mücadele Filistinli Entellektüellerin Rolü (D. Şahiner & S. Ertekin, Çev.). İçinde M. G. Sökmen & B. Ertür (Ed.), Edward W. Said Anısına- Barbarları Beklerken (ss. 155-170). Metis Yayınları.
Pappe, I. (2010). Said’de Ufukların Kaynaşması (D. Şahiner & S. Ertekin, Çev.). İçinde M. G. Sökmen & B. Ertür (Ed.), Edward W. Said Anısına- Barbarları Beklerken (ss. 125-137). Metis Yayınları.
Said, E. (2000). Reflectıon on Exıle and Other Essays. Granta.
Said, E. W. (1992). The Question of Palestine. Vintage Books.
Said, E. W. (2016). Şarkiyatçılık: Batının Şark Anlayışları (B. Yıldırım, Çev.; 9. bs). Metis Yayınları.
Said, E. W. (2017). Yersiz Yurtsuz (A. Üçer, Çev.). Metis Yayınları.
Said, E. W. (2020). Entelektüel: Sürgün Marjinal Yabancı (T. Birkan, Çev.; 9. bs). Ayrıntı Yayınları.
E. W. Said’in özellikle Filistin konusunda yazdıklarını bir kez okuduğunuzda, hemen fark edersiniz ki, Filistin davasındaki mücadelesinden kuvvet alamamış olsa, bilginin iktidar temellerini teoride aynı güçle yapı bozumuna uğratamaz, hatta Batı’nın Doğu hakkındaki bilgi üretiminin ardında yatan kötücül niyetleri aynı şevkle ortaya çıkaramaz.
Algı yönetimi, bireylerin veya toplulukların olaylara, kavramlara ya da mesajlara dair algılarını belirli bir yönde şekillendirmek amacıyla kullanılan stratejik bir süreçtir. Bu süreç, insanların bilgi edinme yollarını etkileyerek onların düşünce ve davranışlarını yönlendirmeyi hedefler.
Batı’nın Doğu’ya ve daha özelinde ise Müslümanlara yönelik bakışını oluşturan oryantalizmin tezlerini üretirken hangi ‘akademik akl’ı nasıl kurduğu ve bu akademik aklın nasıl kendi cemaatini yaratarak bir ‘oryantalizm skolastisizmi’ oluşturduğunun tahlil edilmesi ve incelenmesi gerekmektedir.
Can ölümle mukayyet bir oluştur ve her can ölümü tadacaktır”
Ölüme yumar o derin kederli gözlerini bir damla huzur için
Varlığa açar nemli gözlerini yeniden O’labilmek için
İçi insan dışı insan…
“Oruçlu doğar insan ölümün iftar sofrasına”
Hayat ve ölüm hakkını elinde tutan modern iktidar sistemleri eylemlerin de işlevsizleştirmesini sağlarlar, eylem özünde bir potansiyeli göstermekten ziyade onu terbiye etme yöntemi olarak vardır. Dolayısıyla hakikatin ve anlamın değersizleştiği bir dünyada ifade etme özgürlüğünü tartışamazsın. Ölüm ve yaşam hakkının ifade etmeyle özdeşleştiği bir dünyada eylemin değil susmanın özgürlüğünü tartışmamız lazım. Susma hakkını elinde tutabildiğin ölçüde potansiyel bir tehdit olabilirsin. Bu da elbette nefes alma hürriyetiyle alakalıdır.
Bugün Gazze’de yaşanan trajik gerçek, tam da nekroiktidarın gücünü gösterir.
E. W. Saıd ve Filistin’ in Kayıp Halkası: Self Determinasyon
Ben barbarların atlarını iyi bilirim.
Bir ben dururum onların karşısında,
Bir ben, gençliğin yüreğiyim her daim,
Yüreğiyim beyaz kanatlı atlıların.
(Mahmud Derviş – Filistinli Sevgili)
Genel anlamda, öz yurdundan bağımsız olarak yaşamını sürdüren E. William Said sadece içinde yaşadığı Batı toplumunun düşünce toprağına Filistin gerçeğini ekmemiştir. O, öz toprağında işgal faaliyeti sürdüren ülkenin düşünürlerini de ciddi anlamda etkilemiştir. Said’in gerek Filistin hususundaki mücadelesinin bitmek bilmez enerjisi, gerek akademik mecradaki üretkenliği onun etkinliğini ciddi anlamda artırmıştır. Said’in taşıdığı praksis temelli düşünce kimliği, yaşamını sürdürdüğü entelektüel alan içerisinde ciddi şekilde yabancılaştırılmasına sebep olmuştur. Hatta ve hatta İsraillilerin kendisiyle tanışması her ne kadar 1990’lı yıllarda The Question of Palestine’ın(1992) İbraniceye çevirisiyle olsa da kendisine yönelik aşırılıkçı tepkilerin ortaya çıkışı Şarkiyatçılık (2016) ve Sürgündeki Yabancı(2000) gibi metinlerin ardından olmuştur. Bu metinlerin basılmasının hemen ardından Said, Siyonist ideolojiye hizmet eden STK’ların doğrudan hedefi haline gelmiştir. Öyle ki Batı Avrupa’nın merkezinde varlığını sürdüren bu “azgın azınlıklar” tarafından Said “entelektüel terörist, terörist akademisyen” gibi sıfatlarla anılmaya başlanmıştır (Pappe, 2010). Oysaki Said aslında 1948 yılından bu yana büyüklü küçüklü meydana gelen çatışmaların sonlanması adına her anlamda mücadele t vermiştir.
Kendisi mevcut dönemde fildişi kulenin uzak penceresinden olayları izleyen düşünürlerden hiçbir zaman olmamıştır[1]. Onun mücadelesi sadece masa başında veya üniversite kürsülerinde sürdürülen bir mücadele değildi; Said entelektüel üretiminin yanı sıra gerçek bir Filistin aktivistiydi. Filistin konusundaki katkıları politik gündemi vurgulayan son derece somut ve gerçekçi anekdotlarla doluydu. Öyle ki Said’in akademik alandaki ifade tarzı ile Filistin konusundaki ifade biçimleri de birbirinden net bir biçimde ayrışmakta fakat birbirini besleyen iki ayrı kanal olarak kişiliğinde yer bulmuştur. Genel konulardaki parlak üslubu ve üstün retorik gücü, Filistin konusuna gelince kendisini çok daha ciddi ve heyecandan uzak tanım ve tahlillere bırakmaktadır. Dolayısıyla Said’in kültür, edebiyat ve sanat alanında ürettiği metinlerin, Filistin hususunda ürettiklerinden farklı bir şekilde okunması pek tabiidir.
Bunun yanı sıra Said, yüzü sadece Filistin’e dönük bir düşünür değildir. Çünkü söz konusu olan bu çıkmazın sadece Filistin ile çözünürlük kazan(a)mayacağının bilincindeydi. Bunun farkında olduğundan dolayı her zaman İsrail ve Filistin arasında yansıtıcı bir rol oynamıştır. Said’in bu durumuna binaen onu yersiz yurtsuz veya sürgün soylu bir entelektüel olarak anan R. Jan Mohammed, Said’i ölümünden sonra “Sınırdaki Yansıtıcı Entelektüel” olarak anmıştır. Bu düşünceye göre sınırda var olma sancısı çeken öznenin iki ayrı varoluş tarzı vardır. Bunlardan ilki bağdaştırıcı, öteki yansıtıcıdır. En basit şekliyle ilkinin kendini iki ya da daha fazla farklı kültüre ait hissettiği için sürekli müşterek değerleri bir araya getirmeye, lehimleyemeye çalıştığı; ikincisinin ise her iki kültüre son derece yakın olsa dahi ikisini de yadırgadığı, dolayısıyla her ikisini de eleştirdiği ve yapı bozumuna uğrattığı söylenebilir.
Said’in kendisini bu denli mevkisiz bırakmasının getirisi ise doğrudan iki kanat tarafından dışlanması olmuştur. Nitekim bu dışlanma pratiği yersiz ve yurtsuz kıldığı gibi onun sürgün soylu bir entelektüel olarak anılmasını da sağlamıştır (Said, 2020). Bu sürgün durumu aslında Said’in hakikate korkusuz bir şekilde yaklaşmasını sağlamış ve klasik birer anlatı haline gelen oryantalist saiklerin ve uzantılarının yeniden kurgulanmasını sağlamıştır. Nihayetinde sürgün, temelde süreksiz bir varoluş halidir. Sürgünler; köklerinden, topraklarından, geçmişlerinden ve anavatanlarından koparılanların bitmek bilmez sızılarıdır. Ne orduları ne de devletleri vardır. Bu nedenle sürgünler, parçalanmış hayatlarını anlatı biçiminde yeniden inşa etmek için acil bir ihtiyaç hissederler. Said’in yarım asırdan fazladır kendisine şiar edindiği ilke tam olarak bu olmuştur. Ona göre savaştan arınmış ve insan hakları ilkelerine uygun yaşamsal faaliyetlerin sürdüğü özgür bir Filistin ulusu, Filistinli tüm sürgün soyluların rüyası olmuştur.
Özetle Said Filistin’in kendisi için birçok anlama geldiğini yazmıştı; bir anayurt çocukluk anılarının kaynağı, ıstıraplarının ve umudunun yeriydi Filistin. Filistin sürgündür, topraklarından kovulmaktadır, bir başka yerin hayal meyal anılarına karışmış silik anılarıdır (Said, 1992). Ama Said Filistin’in bunlardan daha büyük bir anlamda taşıdığını açık seçik bir biçimde görüyordu: Filistin, gücünü yitirmeyen bir halk iradesinin eylemiydi (Nabulsi, 2010, s. 156). Bu kurtuluş iradesini korumak ve ısrarla öne sürmek, ilk gün olduğu gibi bugün de bu davaya bağlılığın özünü oluşturmaktadır.
Filistin’de Self-Determinasyonu Örselemek
Klasik Aydınlanma hareketinin Avrupalı toplumluların düşünce toprağına ekmiş olduğu mutlak ilerleme ve akıl merkezli eylemsellik nosyonları, ilerleyen süreçte hem Batı menşeili devletlerin Doğu’ya karşı olan yaklaşımlarını ciddi anlamda değiştirmiştir. Özellikle 18. yy.’dan bu yana doğuya yönelik artan kültürel çalışmaların neredeyse tamamının temelinde bu ilerleme anlayışının getirdiği aşırılık ve Doğu’yu “yeniden üretme” kaygısı vardır. Buradaki yeniden üretme kaygısı aslında dışarıdan müdahale edilebilirliği kolaylaştırmak adına atılan adımların ilkidir. Bu arzunun bir getirisi olan oryantalizm tam olarak böyle bir zeminde ortaya çıkmıştır. Nihayetinde Doğu’yu bir nesne olarak ele alan kurumlar bütünü; yapılan açıklamalar, benimsenen tutumlar, kurulan analojiler, bir tür doktrin, yönetim biçimi ya da hükmetme şekli olarak kendisini gösterir. Bu anlamda oryantalizm, Batı’nın üstünlüğünü sürdürme ve Doğu üzerinde otorite ve egemenlik kurma girişimidir (Bhambra, 2015). Bu girişim ilk zamanlarda her ne kadar bilgi temelli bir girişim olarak görülmüş olunsa da ilerleyen süreçte Doğu’da meydana gelen çatışmalar ve etkiye açık olma durumlarının gözlemlenmesiyle girişimlerin bilgi üretiminin siyasallığını imlediği anlaşılmıştır.
Bu mücadeleyi Oryantalizm başlıklı metninde ifşa eden Said, onu salt bir kültürel araştırma hareketi ve benzeri bir eylem olarak algılanmaması gerektiğini açıkça ortaya koymuştur. En nihayetinde oryantalizm “Kökleri kolonyalizmde yatan bir iktidar söylemidir.” ve bu söylemde kendisi hakkında yazılar yazılan özneler, kendilerini insan olarak, onları gözlemleyenleri ise salt araştırmacı olarak kabul etmezler (Said, 2016).
Neredeyse üç asırdan bu yana Doğu menşeili ulusların doğal kaderini değiştiren, sömürge temelli bu yaklaşımın bütün noktalarını büyük bir ciddiyetle ortaya koyan Said, oryantalizmin aslında manda, himaye, sömürgecilik, kolonyalizm ve post-kolonyalizm gibi sömürü hareketlerinin yol haritasını ve politikalarını inşa etmek için atılan bilimsel adımların en başında geldiğini ifade etmiştir. Ona göre Oryantalizmden söz etmek
“Genel olarak İngiliz ve Fransız medeniyetinin bir hareketinden, zaman zaman insan hayal gücünü aşan davranışlardan, Hindistan’ın ve tüm Doğu ülkelerinin yaşadığı zamanlardan, kutsal kitaplarda adı geçen ülkelerden, baharat ticaretinden, sömürgelerde kullanılan silahlardan ve uzun yüzyıllar süren sömürgecilikten söz etmektir, Oryantalizm, şaşırtıcı bir bilimsel araştırma kütüphanesinden, sayısız akademisyenden, profesyonel Oryantalistlerden oluşan bir topluluktan, karışık bir Doğu fikirleri düzeninden, Doğu despotizmi ve Doğu duyarlılığı gibi çelişkili kavramlardan, Avrupa’nın günlük yaşamında kullanılmaya çalışılan sayısız kült ve yoldan, felsefi akımlardan, Doğu bilgeliği ve düşüncesinden söz etmek anlamına gelir” (Said, 2016, ss. 11-37).
İktidar temelli gücün söylemsel zeminini inşa eden Batı, Doğu’yu bu söylemi kabullenmeye zorlamış nihayetinde de bazı noktalarda bu amacın hasıl olduğu görülmüştür. Bu durumun geçer akçe olduğu alanlar uygarlaştırılmak veya demokratikleştirilme adı altında sömürülmüştür. Aslında zaten kolonyalist devletler için Doğulu olmak sadece belirli bir coğrafi alanla yaşamak değildi ve halen değildir. Çünkü Doğulu, doğrudan tahakküm altında olan kimseyi imlemektedir (Bhambra, 2015). Bu anlamda oryantalizmi, Avrupa menşeili düşünceden bağımsız bir şekilde kabul edip yorumlamak hakikati görmenin önüne sayısız perde çekmektedir. Çünkü Batı, bilgiyi her anlamda siyasallaştırarak kendi iktidarının köklerini, Doğu’dan devşirdiği güçle meşru kılmaya çalışmaktadır.
Batı, diğer ülkelere ve uluslara karşı onları medenileştirmek zorunda olduğu yönünde bir söylem inşa etmektedir. Ancak bu yükümlülük bir talep üzerine ortaya çıkmamıştır; kimse kimseden gelip bizi medenileştirmesini istememiştir. Aksine, böyle bir talebi akıllarına bile getiremeyecek kadar geri oldukları düşünülen ülkelerin ve ulusların ilerlemesi için gönüllü bir sorumluluk üstlenenler Avrupalılar olmuş ve nedense “uygarlaştırma yöntemi olarak sömürgeleştirme” seçilmiştir (Kanar, 2006, s. 120). Bu yüce ideali gerçekleştirmek için Avrupalı devletler hizmet yarışına girmiş, Doğu’yu kimin medenileştireceği konusunda birbirleriyle çatışmış ve sömürgelerin paylaşımı için kendi aralarında savaşmışlardır.
Tarihsel süreç içerişinde bu savaşın ortaya çıktığı ilk noktadan bugüne değin sayısız örnek olduğu gibi sayısız bağımsızlık mücadelesi vardır. Nitekim M. Foucault’nun ifade ettiği üzere, iktidar neredeyse direniş oradadır. Yirmi birinci yüzyılın ilk çeyreğinde bu direnişin en keskin biçimde ortaya konulduğu alanların başında ise doğrudan Filistin gelmektedir. Filistin’in bağımsızlık mücadelesi aslında tam olarak İsrail’e yönelik değildir. İsrail kadar bu mücadele, Avrupa’nın çeşitli kolonyalist ülkelerine karşı ve özellikle ABD’ye karşı da verilmektedir. İsrail’in sebep olduğu bu kıyımı her fırsatta sumen altına alan ülkeler yapısal olarak ikinci dünya savaşında Yahudilere karşı işledikleri suçlardan, Gazze’deki insan kıyımını yok sayarak arınma arzusundadır. T. Herzl’in gerçeklik kazanmış, kötü bir kabusunun büyük oranda değişmiş bir resmi olan 21. yy. İsrail’i, toplumsal belleğinde saklı olan insan kıyımı ve hukuksuzluğun norm olarak kabul edildiği bir düzenin mühendisliğini yapmakla büyük bir kıvanç duymaktadır. Bu kıvancın bayrağını taşıyan barbarlar ise çok eski yıllardan beri Hindistan’da, Fas’ta, Tunus’ta, Cezayir’de veya Asya’nın çeşitli ülkelerinde takip ettikleri kolonyal politikalar yüzünden öjeninin her türlüsüne başvurmuşlardır.
Bu geleneği Arap- İsrail savaşından bu yana İsrail’e devreden kolonyal devletler, İsrail’in Filistin’de sebep olduğu kıyımı durdurmak adına bugüne değin gerçekçi bir adım atmış değildir. Ne Oslo görüşmeleri ne de bugün sürdürülen görüşmelerin hiçbiri Gazze halkının kıyımını durdurabilmiştir. Sonuç olarak Batı, barbar milletler olarak imlediği Doğu toplumlarını uygarlaştırma, demokratikleştirme ve muasırlaştırma düzeylerini yükselteyim derken, Doğu’nun kendi gerçekliği altında ezilmiştir. Çünkü 10 Kasım 1948 yılında imzalanan İnsan Hakları Bildirgesi’nde yer alan otuz maddenin neredeyse her biri Filistin topraklarında test edilmiş ve her biri sınıfta kalmıştır. Bu başarısızlığın getirisi ise bugün özellikle ABD ve Batılı devletler tarafından desteklenen kötü kabus İsrail 23.469 insanın kıyımına sebep olduğu gibi tıpkı klasik sömürgeci anlayışta yer aldığı gibi bu topluma ait olan bütün maddi ve manevi değerleri de yok etmiştir.
Bu silip süpürme pratiği aslında yeniden kurulacak olanın habercisidir. Yani silinen her değerin yerine sömürgeci egemenin değeri yerleştirilir. Aslında bir nevi egemen iktidar konumuna gelen bu yapı sömürüleni daha rahat bir şekilde gözlemlemek ve kontrol altında tutabilmek için kendi kültürel yaşantısını onun için zorunlu kılmaktadır. Bunun en bariz örneği ise Fransa ve İngiltere tarzı kolonileştirilmiş ülkelerde görülmektedir.
Aynı şekilde Hindistan’da İngiliz kültürüne ve diline ait olan sayısız değer vardır. Bu hattan beslenen İsrail’in amacı da aslında tam olarak budur. Filistin toplumuna ait olan sosyo-ekonomik hayatın baştan aşağı lağvedilmesinin sebebi Hamas’a karşı verilen mücadelenin getirisi değildir. İnşa etmek istedikleri yeni Filistin’in kültürel fizibilite çalışmasıdır. Hindistan’ın İngiliz kolonisi olduğu dönem üzerine çalışmalar yapan Loomba, Kolonyalizm/ Postkolonyalizm (2000) başlıklı metninde bu duruma binaen şunu ifade eder: Egemen grupların düşünce ve geleneklerinin yönetilenlere dayatılmasından ziyade, boyun eğdirilenlerin fikir ve pratikleri dönüştürülür veya egemen grupların düşünce ve geleneklerine dahil edilir (s. 51). Doğuya ait olan bu değerleri dönüştürmeye ve yeniden inşa etmeye yönelik duyulan tutku aslında sömürgeci söylem ile oryantalist söylemin içe içe geçmiş olan yapısını imlemektedir.
Bu bölümün başlığında da yer aldığı üzere kaderlerine dışarıdan doğrudan müdahale edilen toplulukların büyük bir kısmı daha sonraki süreçte ya dağılmıştır ya da hiçbir yönüyle eskisi gibi olmamıştır. Çünkü Self- determinasyonun örselendiği toplumların birleştirici unsurları olan dil ve kültür gibi belirlenimci etkiye sahip olan değerler, öznelere kasıtlı bir şekilde terk ettirilir. Bunun sonucunda ise kitlesel göçler kaçınılmaz hale gelir. Nitekim göçmen konumuna gelen bireyler gittikleri yerlerin kültürünü benimseme konusunda sınıfta kalmaktadır. Böyle bir durumda kendilerine yönelik kültürel etnosantrizm kaçınılmaz hale gelmektedir ki bunun en bariz örneği ise Ortadoğu halklarından Filistin halkı olmuştur.
Sürekli biçimde Doğu toplumlarını yeniden inşa etme ve kontrol altına alma isteğiyle harlanan Avrupa ve ABD, tıpkı lekeli tarihlerinde olduğu gibi İsrail’e de insanlık suçlarıyla dolu lekeli bir tarih vaat etmiş gibi görünüyor. Avrupa kavramının içeriğinin acilen sömürgesizleştirilmesi gerektiğini (Hasse, 2024) savunan oryantalistler Filistin gerçeğinden sonra bunun kendileri için uzun sürmüş bir uykuda görülen üç saniyelik bir rüya olduğunun farkına varmışlardır. Öyle ki İsrail’in, Filistin’e yönelik takip ettiği bu kıyım politikası 1948’den beri devam etmektedir. O dönem İsrail’in sosyo-ekonomik sübvansörü olan sömürgeci egemenler için belli ki hala değişen pek bir şey yok. Sonuç olarak İsrailliler 1948 yılında işledikleri insanlık suçuyla ve bugüne kadar işlemeye devam ettikleri savaş suçlarıyla yüzleşmek zorunda kalacakları bir vicdan muhasebesine girmeye o zaman hazır değillerdi şimdi de hazır değiller. Nitekim Said’in kendilerini bu denli rahatsız eden bir entelellektüel olmasının başlıca sebebi de aslında buydu. Said her fırsatta yüzlerine, sebep oldukları kıyımı vurmaktan imtina etmeyen bir isimdi (Said, 2017). O bunu sadece kendisini destekleyen post Siyonist cenaha yönelik yapmıyordu Batı’nın çeşitli üniversitelerinde, nerdeyse çıktığı her kürsüde Batı’nın gündelik ve düşünce hayatına Filistin gerçeğinin tohumlarını serpiştirmeyi ihmal etmeyen bir isimdir.
KAYNAKÇA
Bhambra, G. K. (2015). Moderniteyi Yeniden Düşünmek: Postkolonyalizm ve Sosyolojik Tahayyül (Ö. İlyas, Çev.). İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları.
Hasse, D. N. (2024). Avrupa Nedir? Sömürgeci Romantik Düşünce Biçimlerinin Üstesinden Gelmek (S. Akti, Çev.). VakıfBank Kültür Yayınları.
Kanar, Y. (2006). Batı’nın Doğu’su (Avrupa Barbarlığının Küreselleşmesi). Kitapevi Yayınları.
Loomba, A. (2000). Kolonyalizm/Postkolonyalizm (A. Küçük, Çev.). Ayrıntı Yayınları.
Nabulsi, K. (2010). Filistin’in Özgürlüğü İçin Molektif Mücadele Filistinli Entellektüellerin Rolü (D. Şahiner & S. Ertekin, Çev.). İçinde M. G. Sökmen & B. Ertür (Ed.), Edward W. Said Anısına- Barbarları Beklerken (ss. 155-170). Metis Yayınları.
Pappe, I. (2010). Said’de Ufukların Kaynaşması (D. Şahiner & S. Ertekin, Çev.). İçinde M. G. Sökmen & B. Ertür (Ed.), Edward W. Said Anısına- Barbarları Beklerken (ss. 125-137). Metis Yayınları.
Said, E. (2000). Reflectıon on Exıle and Other Essays. Granta.
Said, E. W. (1992). The Question of Palestine. Vintage Books.
Said, E. W. (2016). Şarkiyatçılık: Batının Şark Anlayışları (B. Yıldırım, Çev.; 9. bs). Metis Yayınları.
Said, E. W. (2017). Yersiz Yurtsuz (A. Üçer, Çev.). Metis Yayınları.
Said, E. W. (2020). Entelektüel: Sürgün Marjinal Yabancı (T. Birkan, Çev.; 9. bs). Ayrıntı Yayınları.
E. W. Said’in özellikle Filistin konusunda yazdıklarını bir kez okuduğunuzda, hemen fark edersiniz ki, Filistin davasındaki mücadelesinden kuvvet alamamış olsa, bilginin iktidar temellerini teoride aynı güçle yapı bozumuna uğratamaz, hatta Batı’nın Doğu hakkındaki bilgi üretiminin ardında yatan kötücül niyetleri aynı şevkle ortaya çıkaramaz.
.
İlgili Yazılar
Algoritmik Değnekler ve Firavun’un Saltanatı: Dijital Dünyanın Yönettiği Manipülatif Krallık
Algı yönetimi, bireylerin veya toplulukların olaylara, kavramlara ya da mesajlara dair algılarını belirli bir yönde şekillendirmek amacıyla kullanılan stratejik bir süreçtir. Bu süreç, insanların bilgi edinme yollarını etkileyerek onların düşünce ve davranışlarını yönlendirmeyi hedefler.
İslam Felsefesi Tarihinin Bir Düşüncesizlik Çalışması Olarak Oryantalist Yazımı
Batı’nın Doğu’ya ve daha özelinde ise Müslümanlara yönelik bakışını oluşturan oryantalizmin tezlerini üretirken hangi ‘akademik akl’ı nasıl kurduğu ve bu akademik aklın nasıl kendi cemaatini yaratarak bir ‘oryantalizm skolastisizmi’ oluşturduğunun tahlil edilmesi ve incelenmesi gerekmektedir.
Ölen Kim’dir
Can ölümle mukayyet bir oluştur ve her can ölümü tadacaktır”
Ölüme yumar o derin kederli gözlerini bir damla huzur için
Varlığa açar nemli gözlerini yeniden O’labilmek için
İçi insan dışı insan…
“Oruçlu doğar insan ölümün iftar sofrasına”
Nekropolitikalar ve Ortadoğu
Hayat ve ölüm hakkını elinde tutan modern iktidar sistemleri eylemlerin de işlevsizleştirmesini sağlarlar, eylem özünde bir potansiyeli göstermekten ziyade onu terbiye etme yöntemi olarak vardır. Dolayısıyla hakikatin ve anlamın değersizleştiği bir dünyada ifade etme özgürlüğünü tartışamazsın. Ölüm ve yaşam hakkının ifade etmeyle özdeşleştiği bir dünyada eylemin değil susmanın özgürlüğünü tartışmamız lazım. Susma hakkını elinde tutabildiğin ölçüde potansiyel bir tehdit olabilirsin. Bu da elbette nefes alma hürriyetiyle alakalıdır.
Bugün Gazze’de yaşanan trajik gerçek, tam da nekroiktidarın gücünü gösterir.