Şiddet hayatın her alanında yer alan, her daim üzerine söz söylenen ve söylenmeye devam edecek kavram ve olgulardan biridir. Arkaik dönemlerden içinde yaşadığımız çağdaş zamanlara değin farklı şiddet görüntülerine maruz kalan insanlık, gerek şiddetin mahiyetine gerekse eleştirel bir zeminden varlığına dair söylemler üretmiştir. Bu söylemler, medya ve iletişim aygıtlarının gelişmesiyle birlikte farklı topluluklar tarafından duyulmaya ve etki alanı genişlemeye başlamıştır. Bazı toplulukların adını dahi duymadığı fakat günlük hayatta maruz kaldığı şiddet biçimlerinin olduğu görülmüştür. Bazı tanımlamalar ise gerçekleşen vakıayı betimlemekte eksik kalmış; yapılan genellemeler ile şiddet, bazen abartıların bazen de hiçliğe terk edilmenin konusu olmuştur.
Şiddete dair yapılan tanımlamalar vakıayı doğru bir şekilde betimlese dahi; bu tespit ve tanımlamalar, çoğunlukla vakıa merkezli değil şiddeti uygulayan ve maruz kalan ekseninde değişkenlik göstermiştir. Bazı durumlarda şiddete dair geliştirilen söylemlerin bizatihi kendisi şiddetin kaynağı hâline gelmiştir. Tüm bunlara rağmen yeryüzünde insan olduğu müddetçe şiddetin (farklı görünümlerde de olsa) bir şekliyle devam edeceği göz önüne alındığında; şiddete dair yapılan çalışmaların ya da dile getirilen görüşlerin sınanması, birçok alana göre daha hızlı gerçekleşecektir.
İnsanlık tarihinde görülebilecek en acımasız ve kanlı şiddet eylemlerine sahne olan günümüz dünyasında hiç değilse şiddete yönelik dile getirilen kelime, kavram ve tanımlamalara dair bir sınamanın yapılabilmesi, bu anlamda önemli bir amaca hizmet edecektir. Gerek yapılan tanımlamaların irdelenmesi gerekse yeni tanımlamaların gündem edilmesi, vakıaların hakkaniyetle değerlendirilmesine katkı sağlayacaktır. Bu bağlamda ele alınan makalede ise günümüzde şiddete dair yapmış olduğu önemli tespitleriyle ön plana çıkan Byung-Chul Han’ın söylemleri analiz edilecek, ardından Gazze ve Doğu Türkistan özelinde bu söylemlerin tutarlı ve tutarsız tarafları ortaya koyulmaya çalışılacak, bunlarla birlikte şiddet teorisyenlerinin suskunluğu zemininde “şiddet ve acının görünmeyen yüzü” ele alınacaktır.
Anahtar Kelimeler: Gazze, Doğu Türkistan, Şiddet, Acı, Byung-Chul Han.
Giriş
Francis Bacon’ın idolaları/putları[1] incelendiğinde bu idolaların birinin de idola specs (yani mağara idolası) olduğu görülür. Mağara idolası en geniş anlamda söylenecek olursa, kişinin yetişmiş olduğu dünyanın izlerini taşıması, kendi mağarasından dünyaya bakması, mağarasından kafasını çıkarmadığı için dış dünyayı kendi mağarasından ibaret sanması hâli olarak tanımlanabilir. Bacon mağara idolasının nasıl oluştuğuna dair şunları dile getirmektedir: “Her bir kişinin kendine özgü veya özel yapısından; ya yetiştirilmesi veya eşlik ettiği arkadaşlarından ya okuduğu eserlerden veya saygı duyduğu ve hayranlık beslediği kişilerin makamlarından; ya şeylerin farklı zihinler üzerinde, muhtemelen dalgın ve taraflı bir şekilde bıraktığı farklı izlenimlerden ya da dingin ve tarafsız olmasından dolayı tezahür edebilir.”[2]
Bacon’ın işaret ettiği bu önemli nokta günümüzde belki de en fazla akademik ya da fikrî alanda çalışmalar yapanlar için haklılık kazanmaktadır. Zira odasındaki kitaplarda hapsolmuş ve kitap satırlarının arasından gerçek hayatı anlamaya ve tanımlamaya çalışan homo academicus, dünyayı da o satırlardan ibaret görmekte, duyularıyla algılayamadığı gibi duygularıyla da hissedememektedir. Akademik körlük öyle bir noktaya gelmiştir ki her olay ve düşünce, kişinin tezi çerçevesinde anlam kazanmakta ya da kaybetmektedir. Mağara idolasının esiri olmuş homo academicus açısından çalıştığı tez bağlamı dışında ele alınabilecek herhangi bir husus yoktur ya da yokluğa terk edilmeye mahkûmdur.
Sosyal bilimlerle ilgilenen herkesin ortak kaderi söylemleriyle sınanmaktır. Zira topluma dair söylenen her söz, ortaya atılan her görüş pratikle sınanacak, ya rüşdünü ispat edecek ya da yetersizliğinin sonuçlarına katlanacaktır. Her iddianın kendince bir ispat istediği ve hayata dokunmayan bilginin anlam değerinin olmayacağı ifade edilebilir. Bu anlamda bir teorisyen, düşünür, entelektüel ya da akademisyenin tespitlerinin gerçeklikle ne kadar örtüşüp örtüşmediği, iddialarının ne derece kıymetli olup olmadığını da ortaya koyacaktır.
Günümüzde toplumsal meselelere felsefî bir perspektifle farklı pencerelerden bakanlar arasında ismine en çok rastlanılanlardan biri Byung-Chul Han’dır. Güney Kore asıllı felsefe ve kültür kuramcısı olarak zikredilebilecek Han, çalışmalarıyla hayatın birçok alanında karşı karşıya kalınan problemleri mesele edinmekte ve bunlar hakkındaki düşüncelerini müstakil eserlerle, etkileyici bir tarzda ele almaktadır. Yukarıda dile getirilen düşünceler çerçevesinde Byung-Chul Han’ın tespitlerinin ne kadar doğru olup olmadığı da yine gerçeklikle olan ilişkisi içerisinde açığa çıkacaktır. Bir kişinin bir konu hakkında etkileyici biçimde konuşması, o kişinin hakikati ifade ettiği anlamına gelmemektedir. Han’ın etkileyici üslubunun ve tespitlerinin hakikat ve gerçeklikle olan ilişkisine dair kaleme alınan bu makalede, Han’ın şiddet ve acıya dair ortaya attığı kavramsallaştırmalar, teorik ve pratik karşılıkları bağlamında ele alınmaktadır.
Byung-Chul Han’da “Acı” ve “Olumluluğun Şiddeti”[3]
Byung-Chul Han günümüzün önemli düşünürlerinden biri olarak adlandırılabilir. Kaleme almış olduğu hacimsiz fakat nitelik bakımından yoğun kitaplarla birçok felsefî, kültürel ve sosyolojik meseleyi gündem etmekte, etkileyici üslubuyla konuya dair okuyucularında hassasiyet oluşturmaktadır. Han, metinlerinde genel olarak geç modern olarak adlandırdığı, içinde bulunduğumuz çağdaş zamanlara dair tespitlerde bulunmaktadır.
Han’a göre iki tür şiddet olduğu söylenebilir: Olumsuzluk şiddeti (violence of negativity) ve olumluluk şiddeti (violence of positivity). Olumluluk kavramına yüklediği anlamı kavrayabilmek için öncelikle Han’ın “olumsuzluk” kavramına yüklediği anlamı açıklığa kavuşturmak gerekmektedir. Çünkü Han günümüzde olumluluğun şiddetine maruz kalan insanlığın geçmişte hangi dönem ve hangi biçimde olursa olsun olumsuzluğun şiddetine maruz kaldığını ifade etmektedir. İnsanlık tarihiyle eş zamanlı ilerleyen olumsuzluğun şiddeti geç modern dönemde Han’a göre yerini olumluluğun şiddetine bırakmıştır. Buradan hareketle Han’ın “olumsuzluk” kavramına dair şu tespitlerde bulunulabilir:
“Han’ın olumsuzluk kavramına; “istenmeyen” ya da “dışarıdan/ötekinden gelen” anlamlarını yüklediği ifade edilebilir. Han için olumsuzluğun makrofiziksel görüntüleri; “ego ve alter”, “iç ve dış”, “dost ve düşman” gibi dikotomik görüntülerdir. Olumsuzluk, aynı zamanda “öteki” (other) ve “yabancı” (foreign) ile ilişkili bir kavramdır. Şiddetin, olumsuzluk şiddeti olarak addedilmesine imkân sağlayan, görüntüsünden ziyade çıkış noktasıdır. Han, 21. yüzyıl siber savaşlarının görünmez bir tarzda viral olarak gerçekleştiğine işaret etmekte, fakat bu savaş türünün de yine olumsuzluk şiddeti olarak adlandırılması gerektiğini vurgulamaktadır. Çünkü burada fail gözükmese bile, şiddet dışarıdan gelmekte ve zıtlıklar üzerinde kendini inşa etmektedir. Bu anlamıyla premodern şiddeti, olumsuzluk şiddeti olarak adlandırıp dekapitasyon kavramıyla ilişkilendirirken; modern şiddeti ilişkilendirdiği deformasyon kavramını da yine olumsuzluk şiddeti olarak adlandırmaktadır. Bu adlandırmanın ardında yatan sebep ise şekil ve uygulanma biçiminin farklılığından ziyade, dışarıdan ve dikotomik ilişkilerden sudûr ediyor olmasıdır. Bununla birlikte karakteristik özellikleri ise Han’a göre; enfeksiyon (bulaşma), invazyon (istila) ve infiltrasyondur (sızma).”[4]
Şiddet konusunu müstakil olarak ele aldığı Şiddetin Topolojisi isimli eserinde şiddeti üç döneme ayırarak inceleyen Han; premodern (modern öncesi) şiddeti dekapitasyon, modern şiddeti deformasyon, geç modern şiddeti ise depresyon kavramlarıyla ilişkilendirerek ele almaktadır:
“Hükümdarların modern öncesi toplumunda kelle uçurucu (dekapitasyon) bir şiddet egemendi. Vasıtası, kandı. Modern disiplin toplumu hâlâ daha bir olumsuzluk toplumudur. Ona hâkim olan disiplindir, “sosyal ortopedi”dir. Şiddet türü deformasyondur. Ne cellatlar ne de mesleki deformasyonlar, geç modern başarı ve performans toplumunu tarif etmeye yeter. Bu topluma artık olumluluğun şiddeti egemendir ve bu yeni şiddet, özgürlükle mecburiyet arasında ayrım yapmaz. Patolojik tezahürü ise depresyondur.”[5]
Han arkaik olarak adlandırdığı premodern şiddeti kelle alma anlamına gelen dekapitasyon kavramıyla ilişkilendirerek şiddetin görselliğine ve dışsallığına dikkat çekmektedir. Buradaki şiddet daha çok can alma eylemi üzerinden gerçekleşmektedir. Bazı kabilelerde yer alan mana[6] biriktirme anlayışının da şiddetle var olma düşüncesinin bir yansıması olduğunu ifade etmektedir. Yani uygulanan şiddet varoluşsal bir güvence anlamına gelmekte ve hayati bir önem kazanmaktadır. Bu sebeple şiddet seyirlik bir formda ele alınmakta ve mümkün mertebe daha fazla insan buna şahit kılınmaktadır. Dış kaynaktan uygulanan bir şiddet söz konusu olduğu için buradaki şiddet olumsuzluk şiddeti olarak adlandırılmaktadır.
Modern döneme gelindiğinde ise özgürlük bağlamında dile getirilen söylemler ve oluşturulan pratikler, şiddet gibi baskı unsuru sayılabilecek hususların toplum nazarında istenmeyen ögeler olarak anılmasını sağlamıştır.
Şiddet her ne kadar istenmeyen bir husus olarak dile getirilse de uygulama alanı artarak devam etmiş fakat farklı bir form kazanmıştır.
Han’ın modern şiddeti dile getirirken kullanmış olduğu deformasyon kavramı da burayla ilişkilidir. Pre-modern dönemde karşımıza çıkan açıktan ve seyirlik şiddet formu değişime uğrayıp farklı biçimler kazanarak kapalı kapılar ardında mevcudiyetini sürdürmüştür. Bu değişen görüntünün arka planı, değişen düşünce dünyasında saklıdır. Düşünce dünyası değiştikçe pratikler ve yönetim mekanizmaları da değişmiştir.
Han’a göre premodern toplum bir “egemenlik” toplumu iken, modern toplum ise bir “disiplin” toplumudur. Modern dönemde egemenlik, disipline etmek suretiyle sağlanmıştır. Disiplin kavramı gündem edildiğinde akla gelen ilk isimlerden biri olan Michel Foucault, uzun zamandır disiplin kavramının gündemde olduğuna fakat egemenlik kurma anlamını 17 ve 18. yüzyılda kazandığına işaret etmektedir.[7] Bu dönemde kanlı şiddet eylemlerine, efendinin tekil iradesine ve manastırdaki asketizme dayalı disiplinlerden daha farklı bir disiplin yöntemi uygulanmaktadır. Foucault’nun işaret ettiği disiplin üzerinden sağlanan iktidarın önemli aygıtlarına ise Pierre Bourdieu’nün “simgesel şiddet”i[8], Johan Galtung’un “yapısal şiddet”i[9] ve Slavoj Zizek’in “nesnel şiddet”i[10] örnek olarak verilebilir. Bu sayılan şiddet türlerinin farklı disiplin mekanizmaları ile farklı görünümlerde karşımıza çıkmış olması mahiyetini değiştirmemektedir. Disipline eden ya da şiddeti uygulayan yine dışarıdan olduğu için modern dönemdeki şiddet de yine olumsuzluk şiddeti olarak adlandırılmaktadır.
Han’ın geç modern olarak adlandırdığı modern sonrası döneme gelindiğinde pre-modern ve modern dönemden daha farklı bir şiddet türüyle karşılaşılmaktadır: Olumluluk şiddeti. Olumluluğun şiddetinin açığa çıkmasında ve günümüzde yaşanan bütün problemlerin kökeninde ötekinin ortadan kaldırılmasının olduğunu dile getiren Han, tespitlerini de öteki ile kurulan ilişki çerçevesinde yapmaktadır. Han’a göre: “Ötekinin var olduğu zamanlar sona erdi. Gizem olarak öteki, Eros, arzu, cehennem ve acı olarak öteki ortadan kayboluyor. Bugün, ötekinin negatifliği, yerini aynının pozitifliğine bırakıyor. Aynının aşırı çoğalması, toplumsal gövdeyi etkileyen patolojik değişikliklere sebep oluyor. Bünyeyi hasta eden şey, mahrumiyet ve yasaklama değil, aşırı iletişim ve aşırı tüketim; bastırma ve olumsuzlama değil, her şeye izin verme ve her şeyi olumlamadır. Zamanımızın patolojik alameti bastırma değil, depresyondur. Yıkıcı baskı ötekiden değil içten gelir.”[11]
Geç modern özneyi ötekiden yoksun bırakan sebep ise modernleşmeyle birlikte başlayan özgürlük söylemlerinin hat safhaya çıkarak kişinin kendi dışında konuşabilecek hiçbir ses ve söz bırakmamış olmasında saklıdır.
Han bu duruma şu sözleri ile dikkat çekmektedir: “Günümüz toplumu bir egemenlik toplumu değildir. Artık başarı ve performans toplumunda yaşıyoruz. Hayatını performans ve üretim üzerine kuran özneyi tebadan ayıran nokta, kendisinin egemen oluşudur, kendisinin pazarlamacısı ve girişimcisi olarak, özgürlüğüdür.”[12]
Geç modern özne, kimsenin hükmüne muhatap olmama açısından özgür fakat nesnesi olduğu başarı ve performans yolunda ömür boyu koşmak zorunda kaldığı için de bir köledir.[13] Bu aynılık ve benlik içindeki mücadelenin sonu “burnout” (tükeniş) ile sonuçlanmaktadır. Ödül ya da takdir mekanizmasını da içinde barındıran öteki olmadığı için geç modern özne tatmin duygusunu yaşayamamakta, çalıştıkça çalışmakta ve bir “animal laborans”a (çalışan hayvan) dönüşmektedir. Modern öznenin hayatında yer alan “-malı/-meli” kipi geç modern öznede “-abilir/-ebilir”e dönüşmektedir.[14] Han’a göre geç modern özne “ölemeyecek kadar canlı ve yaşayamayacak kadar ölüdür.”[15]
Palyatif Toplum: Günümüzde Acı kitabında müstakil olarak acı konusunu ele alan Han, bu hususta da şiddet konusunda ortaya koymuş olduğu paradigmayı aynı şekilde kullanmaktadır. Günümüz insanının acıdan kaçtığını çünkü acının da bir olumsuzluk barındırdığını, geç modern öznenin herhangi bir olumsuzluğa tahammülünün kalmadığını, başarı ve performans toplumunda acıya yer olmadığını şu şekilde ifade etmektedir: “Günümüzde acı kendini ifade edebilme imkânlarından tümüyle mahrum bırakılmıştır. Sesini kesmeye mahkûm edilmiştir.”[16]Han, kitabının başka bir yerinde ise geç modern toplumda ölümün anlamı hatırlatan çok önemli hususlardan biri olduğuna dikkat çekmektedir: “Pandemi özenle bastırıp ırak bir kenara kaldırmış olduğumuz ölümü tekrar görünür kılar. Ölümün kitlesel iletişim ortamındaki aşırı mevcudiyeti insanları huzursuz eder.”[17]Han’a göre acı da, olumsuzluk olarak adlandırılan öteki ile kurulmuş ilişkide açığa çıkan tecrübeler de, anlamı yakalayabilmek ve hakikatin bir parçası olabilmek adına oldukça kıymetlidir.
Buraya kadar ele alınan şiddet ve acı üzerine düşüncelere bakıldığında şunlar söylenebilir; Han, günümüz toplumunda artan özgürlük söylemleri ile birlikte ötekinin yok olduğunu, bununla birlikte ötekiden gelebilecek her türlü olumsuzluğun da ortadan kaldırıldığını ifade etmektedir. Olumsuzlukların bertaraf edilmesi ise geç modern özneyi daha mutlu kılmaktan ziyade içinde bocalayıp durduğu, kendi benliğinde esaret hayatı yaşadığı bir anlam ufkuna hapsetmektedir. Han, bu ifadelerini o kadar genellemeci bir üslupla ele almaktadır ki içinde yaşadığımız çağdaş zamanlara dair yapılan her tespiti, kendi olumluluk-olumsuzluk paradigmasına uymadığı gerekçesiyle yok saymaktadır. Han’a göre içinde yaşadığımız günümüz dünyasında olumluluğun şiddeti dışında bir şiddet türü söz konusu değildir. Görünüş itibariyle farklı görünse de Han için günümüzde acı da şiddet de olumsuzluk anlamını yitirmiş ve ötekinden değil kişinin kendinden sudûr etmektedir.
Doğu Türkistan’dan Gazze’ye Bir Tezin Çöküş Hikâyesi
Han’ın olumluluğun şiddeti bağlamında dile getirmiş olduğu görüşlerin, şiddetin başkalaşan yüzüne dair önemli tespitler barındırdığı ifade edilebilir. Fakat tümden kabul ya da tümden red mantığı içerisinde hareket etmesi, bu haklı tespitlerin haklılığını yitirmesine zemin hazırlamaktadır. Han özelinde eleştirilecek olursa; geç modern toplumda gerçekleşen şiddetin değişen yüzüne dikkat çekilmesi önemli olmakla birlikte, geçmişte yaşanan şiddet türlerinin bu toplumda karşılığının olmadığını ifade etmek ve bu bağlamda ortaya koyulan açıklama biçimlerinin geçersiz olduğunu varsaymak oldukça problemli gözükmektedir. Han’ın bu genellemeci tavrı doğru bir tutum olarak değerlendirilemez.
Han’ın, günümüzde yaşanan toplumsal meselelere dair dile getirilen açıklama biçimlerine itiraz ederken kullandığı temel argüman, olumluluk-olumsuzluk paradigmasına uygun olmamalarıdır. Çünkü ona göre günümüzde öteki olmadığı için öteki üzerine kurulacak her açıklama biçimi geçerliliğini yitirmektedir. Bu hususta Han’ın Jean Baudrillard’a yaptığı eleştiri örnek olarak verilebilir.
Şiddetin hoşnutsuzluk veren görünümünü ortadan kaldıran ve dijitalleşerek estetik bir görünüm kazanmasına imkân veren simülatif araçların, şiddeti seyirlik bir forma dönüştürdüğünden bahseden[18] Baudrillard, aynı zamanda tüketim toplumunun bir şiddet toplumu olduğunu da dile getirmektedir. Bu şiddetin amaçsız ve nedensiz olmasına vurgu yapan Baudrillard kıtlık, fakirlik, sömürü gibi sebeplerle ortaya çıkan şiddetten daha farklı ve radikal bir şekilde açığa çıkan, arzunun ihtiyaç adı altında, olumluluğun maskesiyle görünmez kılındığını fakat olumsuzluğunun belirgin olduğunu ifade etmektedir.[19] Hakikatin yerini alan hipergerçekliğin yeni şiddet türü olduğunu ifade ederken; günümüz dünyasının şiddete mahkûm olduğunu, zira şiddetin toplumsal, siyasal ve kitle iletişim araçları üzerinden meşrûlaştırıldığını dile getirmektedir.[20]
Baudrillard da tıpkı Han gibi olumluluğun şiddetine dikkat çekmektedir. Fakat Han, Baudrillard’ın tespitlerinde hata olduğunu, sorunu yanlış temelde ele aldığını belirtmektedir. Baudrillard “lanetli yan teoremi”[21] olarak adlandırdığı tespitinde, insanın kendi kendine savaş açması durumunu tarif etmekte ve tıpkı kanser hücrelerinin kendini aşırı olumlayarak sağlıklı hücreleri yok ettiği gibi, insan hayatındaki olumsuzlukların dışlanması durumunun da benzer bir patolojiye işaret ettiğini savunmaktadır. Bu anlamda Baudrillard, karşımızda, viral yolla bulaşan hastalıklara geleneksel yöntemlerle cevap verilemeyeceği, eski zaman ilaç ve tedavilerinin çaresiz kalacağı bir durum olduğunu belirtmektedir. Han ise, Baudrillard’ın tespit ve örneklemesine itiraz etmektedir. Zira vermiş olduğu HİV, kanser hücresi ve bilgisayar virüsleri örneklerinde de immünolojik (yani ötekinin varlığını zorunlu kılan) bir sistemin söz konusu olduğunu söylemektedir. Han ise olumluluğun şiddetinde ötekine dair bir varlığın yadsınmasından bahsetmekte ve bu hususta şu sözleri dile getirmektedir:
“…gerek HIV ve kanser, gerekse bilgisayar virüslerinin viral şiddeti, bir olumsuzluk şiddetidir. Ama günümüz çağı viral bir çağ değildir. Başlıca hastalıkları viral veya bakteriyel enfeksiyonlar değil, Burnout, hiperaktivite veya depresyon gibi viral olumsuzluğa dayanmayan, aşırı olumluluktan, olumluluğun şiddetinden kaynaklanan ruhsal hastalıklardır.”[22]
Baudrillard, olumluluğu immünolojik bir sistemle açıklamaya çalışırken; Han ısrarla bunun yanlış bir tespit olduğunu vurgulamaktadır. İmmünoloji yani bağışıklık bilimi, ötekinin varlığı durumunda açığa çıkan bir durumdur fakat aynılığın olduğu ortamda dışlama veya ortadan kaldırma durumu mevzubahis değildir. Bu sebeple Han, olumluluğun patolojisinin bağışıklık sistemiyle açıklanmasının anlamsız olduğunu dile getirmektedir.[23]
Peki durum gerçekten Han’ın bahsettiği gibi ötekinin olmadığı bir vasatta mı gerçekleşmektedir? Günümüzde dikotomik ilişkiler söz konusu değil midir? Pre-modern ve modern şiddet türleri günümüzde geçerliliğini yitirmiş midir? Görülen, duyulan, şahit olunan şiddet ve acı görüntülerinde şiddet uygulayan öteki yerine, acı ve şiddete maruz kalana mı odaklanılmalıdır? Şayet gerçekleşen şiddet ve acı görüntülerinin özne ve nesnesi bir kabul edilirse; adalet uğruna verilecek mücadelenin, haklı ve haksızı ortaya çıkarma adına verilecek çabanın anlamı ne olacaktır? Bu ve benzeri soruların sayısını artırmak mümkündür. Bu kadarıyla iktifa edilerek; Han’ın, günümüzde pre-modern ve modern şiddet türünün geçerli olmadığı iddiası, Gazze ve Doğu Türkistan özelinde ele alınacaktır.
Modern Şiddet: Doğu Türkistan ve Asimilasyon Kampları
Han’ın şiddet sınıflandırmasına bakıldığında modern şiddetin bir riyakârlık içinde uygulandığı görülmektedir. Özgürlük söylemleri şiddeti istenmeyen bir noktaya evirmiştir fakat pratikte şiddet kaybolmamış, kapalı kapılar ardında ve farklı suretlerle devam etmiştir. Bununla birlikte geç modern dönemde ne pre-modern ne de modern şiddetin geçerli olmadığını ifade eden Han’ın Doğu Türkistan’dan haberi olup olmadığını sorgulamak gerekmektedir. Zira Doğu Türkistan, Han’ın modern olarak bahsettiği şiddet türüne en ağır şartlar altında katlanmaktadır.
1949’dan beri Çin’in ilhak ettiği Doğu Türkistan’ın[24] tutsaklığını 18. Yüzyılın ikinci yarısına kadar götürmek mümkün olmakla birlikte[25] günümüzde uygulanan modern şiddetin belirginleşmesi 20. Yüzyılın ikinci yarısından itibaren başlamaktadır. 1944-1945 yıllarında Doğu Türkistan nüfusunun % 90’ını oluşturan Türk asıllı halkların oranı, 2001 yılında yapılan resmi nüfus sayımında % 46’ya gerilemiş; 1944-1945 yılındaki sayımda nerdeyse yok denecek kadar az bir nüfusa sahip olan Han Çinliler ise % 39’a yükselmiştir. Çin toprakları içine dâhil edilen Doğu Türkistan toprakları tarım ve doğal kaynaklar anlamında bereketli olmasına rağmen uygulanan politik müdahalelerle Doğu Türkistanlıların buralardan faydalanmasına müsaade edilmemiştir. 1954 yılında Mao’nun emriyle Heilongjiang, İç Moğolistan ve Doğu Türkistan gibi seyrek nüfuslu sınır bölgeleri üzerinde merkezi hükûmetin kontrolünü muhafaza etmek amacıyla kurulan, yarı-askeri, ekonomik ve zirai nitelikli “devlet içinde devlet” olarak adlandırılan Bingtuan, Doğu Türkistan ekonomisinin bel kemiğini oluşturmaktadır. 1954’teki popülasyonu 175.000 iken günümüzde 2,5 milyon kişiye istihdam sağlamakta ve çoğunluğu Han Çinlilerden oluşmaktadır.[26]
Modern şiddetin en belirgin özelliklerinden olan ordu, sağlık, eğitim ve medya gibi organlara müdahale yoluyla muhatapların sindirilmeye çalışılması olgusu[27], Doğu Türkistan için sıradan bir durum hâline gelmiştir. Doğum kontrolü politikası çerçevesinde Doğu Türkistanlı kadınların zorunlu kürtaja tabi tutulması; Doğu Türkistanlı nüfusun azalmasına ve Çin’in iç bölgelerindeki kişilerin Doğu Türkistan’a kaydırılmak suretiyle demografik yapıda bölgede yaşayanların aleyhine bir durumun ortaya çıkmasına sebebiyet vermiştir.[28]
Gözetle(t)me denilen olgu, modern dönemde çoğunlukla panoptikon[29]kavramı çerçevesinde ele alınmaktadır. Panoptik yapı rızaya dayanıyor ise olumluluk, rızaya dayanmıyor ise olumsuzluk şiddetinin kullandığı bir aygıta dönüşmektedir. Doğu Türkistan’daki durum rıza dâhilinde sosyal medya paylaşımları yapmaktan öte, rızaya muhalif ve her alanda gözetlendikleri bir vasatta gerçekleşmektedir. Hiçbir okul, camii, sokak ve cadde farklı durumda değildir. Cezaevi ve toplama kamplarında insanların banyolarına varıncaya kadar her anlarının kameralarla takip edildiği dile getirilmektedir.[30]
Toplumun dışına itilmiş Muselmann’lardan[31] ve gözden ırak toplama kamplarından artık söz edilemeyeceğini belirten Han, başarı ve performans öznelerinin; toplama kamplarını yanlarında taşıdığından, hem tutuklu hem de gardiyan olduklarından, “burnout” ve depresyon gibi hastalıklara sahipliklerinden hareketle Muselmann tavırları gösterdiklerinden bahsetmektedir.[32] Fakat Doğu Türkistan’da durum hiç de Han’ın bahsettiği gibi değildir. Doğu Türkistan’da ulusal ve dinî kimliğin ortadan kaldırılması adına oluşturulan kampların inşasına 2012 yılında başlanmış ve 2016 yılının sonlarında Yeniden Eğitim Merkezi, Mesleki Eğitim Merkezi, Eğitim Yoluyla Dönüşüm Merkezi isimleriyle faaliyete geçilmiştir. Çinli yetkililer uzun süre kampların varlığını inkâr etse de Birleşmiş Milletler, Avrupa Parlamentosu ve Uluslararası İnsan Hakları örgütlerinin yayımladığı raporlar sonrasında makulleştirme çabasına girmiş, kampların gönüllülük esasına dayalı olarak işlediğini dile getirmişlerdir. Bu kampların eğitimden ziyade beyin yıkama, itaatkâr insanlar oluşturma ve asimile etme kampları olduğu ifade edilebilir.
Tam da Han’ın bahsetmiş olduğu görselleştirmeden, sindirme yoluyla, kapalı kapılar arkasında, toplama kamplarında uygulanan modern şiddet, Doğu Türkistan’ın gerçeklerinden biri hâline gelmiştir.
Han, modern şiddetin günümüzde geçerliliğinin olmadığını iddia etmesine rağmen Birleşmiş Milletlerin tespitine göre Aralık 2018 tarihinde 1.1. milyon; Adrian Zenz’in araştırmalarına göre ise Mart 2019’da 1.5 milyon Doğu Türkistanlı toplama kamplarında tutulmaktadır.[33]
Çinli yetkililerin toplama kamplarını izah etme çabası “şecaat arz ederken merd-i kıptî sirkatin söyler” kabilindendir. Bunun en yakın örneği Çin’in Türkiye başkonsolosu Cui Wei’nin Türkçe olarak vermiş olduğu röportajında görülmektedir. Wei, röportajda kamplar hakkında şunları söylemektedir: “Bazı kırsal bölgelerde yasadışı imamlar o küçük bölgeyi padişah gibi yönetmektedirler. Oradaki insanların beyinleri yıkanıyor. Böyle bir durumda bu radikalizm düşüncesinden etkilenen kişilerin beyinleri hastalanmaktadır. Bu hastalığı iyileştirmek için okulları kurduk. Oraya gönüllü olarak, yasaya göre, kontratlı bir şekilde içine girip 3 şey öğreniyorlar. Çok basit 3 şey. 1- Çince. Bir ülkenin vatandaşı o ülkenin resmi dilini bilmemesi tahmin edilemeyen bir şeydir. 2- Yasayı öğrenmek. Yani yasa hiç bilinmediği zaman kolay bir şekilde radikalizm düşüncesi tarafından etkileniyor ve başkasını öldürüyorlar. Yani dinden dolayı. Yanlış dinden. Din doğrudur ama onlar yanlış bir şekilde etkilendi. 3- Bir meslek yeteneği öğrenmek. Bu meslek yeteneği olmayınca o kendi kendine besleyemeyen bir şekilde oluyor, kendi kendine sosyal yaşamına dönemiyor. O okullarda sadece bu 3 şey öğretiliyor.”[34]
Hiçbir kaynak gösterilmeksizin yalnızca Wei’nin açıklamaları dahi Doğu Türkistanlıların maruz kaldığı modern şiddeti gözler önüne sermekte ve Han’ın iddiasını geçersiz kılmaktadır. Wei’ye göre Doğu Türkistanlıların dili de dini de kültürü de yanlıştır ve değiştirilmesi gerekmektedir. Evet, canlarını almamaktadırlar fakat insanı insan yapan tüm özelliklerini, özgürlüklerini ellerinden almaktadırlar. Tuncer, Doğu Türkistanlıların içinde bulunmuş oldukları çaresizliği şu ifadelerle dile getirmektedir: “Zorunlu Çince eğitime tabi tutulan, anadilde eğitim alması engellenen, yatılı okullarda okumaya zorlanan, yükseköğrenim hakkı kısıtlanan, anadilinde yayın hakkı engellenen, Çinceyi öğrenmemeleri durumunda iş imkânlarından mahrum bırakılan Türkler, sorunların çözümü noktasında da muhatap bulamamaktadırlar.”[35]
Gazze ve Şiddetin Tüm Veçheleri
Han’ın şiddet üzerine ortaya koymuş olduğu tezin geçersiz kaldığı en somut örneklerden biri Gazze’dir. Zira Han’ın geçerliliğini yitirmiş olarak gördüğü tüm şiddet türleri, Gazze’de eş zamanlı olarak tatbik edilmektedir. Sosyal medya ve kitle iletişim araçlarının bu denli etkin kullanıldığı bir zaman diliminde Gazze’den habersiz kalabilmek mümkün değildir. Fakat Han ısrarla Gazze konusunda sessiz kalmakta, şiddete dair görüşlerinin sağlamasını ya da eleştirisini yapmaktan kaçınmaktadır. Bu çalışmayla Han’ın yapmadığı ya da yapmak istemediği kritik yapılmaya çalışılacak ve Han’ın şiddet ile ilgili teorilerinin pratik yansımalar itibariyle geçerliliği sınanacaktır. Bu sınamayı yapabilmek adına tüm şiddet biçimlerine maruz kalmasına rağmen direnişini sürdüren kadim şehir Gazze’yi tanımak gerekmektedir.
Gazze her ne kadar Filistin’in bir şehri olsa da aynı zamanda ayrı bir bütünlük arz etmektedir. Bu ayrılığın ardında fiziksel koşullar oldukça büyük bir etken olmakla birlikte mücadelede yöntem anlamında da ayrılıklar söz konusu olmaktadır. Osmanlı Filistin’e gelmeden önce 1525 yılında Kudüs’te 1520 Yahudi varken bu sayı 1760 yıllarında 115’e kadar düşmüştür. Fakat Osmanlı’nın Birinci ve İkinci Meşrutiyet ilanları sonrası Batı’ya açılması, Batı’nın da Filistin’e olan ilgisini artırmış ve 1878’e gelindiğinde Yahudilerin Filistin’deki sayısı 25 bin civarına ulaşmıştır. Fransız Yahudi’si Rotschild ve 1896 yılında Yahudi Sömürgecilik Cemiyeti’ni kuran Alman Yahudi’si Maurice de Hirsch, Yahudilerin Filistin’e taşınmasında büyük rol oynamışlardır.[36]
Osmanlı’nın son dönemlerinde Filistinli köylüler ve Yahudi işgalciler arasında (1886) çatışmalar yaşanmış, Reşad Paşa’nın Siyonistlere iltimas geçtiği gerekçesiyle 1890 yılında Filistinliler tarafından protestolar düzenlenmiş ve 24.06.1891 yılında sadrazama dilekçe gönderilerek Rus Yahudilerinin Filistin’e göç etmelerinin ve toprak sahibi olmalarının engellenmesi istenmiştir. Bu tehdide karşı önlemler alınmaya çalışılmış olsa bile II. Abdülhamid’in devrilmesinin ardından İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin içindeki Siyonist etkiyle birlikte Yahudilerin toprak edinmesi ve Filistin’e göç kolay hâle gelmiştir. Salih bu hususta şunları dile getirmektedir: “1918’de Osmanlı İmparatorluğu’nun yıkılmasıyla[37] birlikte Yahudiler Sarsek, Tiyan, Tuveyni, Mudavar gibi Lübnan asıllı ailelere mensup ağaların arazilerini veya Osmanlı Devleti’nin düzenlediği ve vergilerini ödeyemeyen Filistinli çiftçilere ait arazilerin satıldığı açık müzayedeler yoluyla ya da Rok ve Kessar gibi toprak ağası olan ailelere mensup Filistinlilerin topraklarından yaklaşık 420.000 dönümü (toplam toprakların % 1,5’unu) satın aldılar. Bu satın almalar, elde ettikleri arazilerin % 93’ünü oluşturuyordu.”[38]
1917-1948 yılları arasında İngiliz işgali altındaki Filistin’de satılan toprakların büyük çoğunluğu Filistinlilere ait olmamakla birlikte; Filistinlilere ait olup satılan topraklar Filistin topraklarının % 1’ini geçmemiştir. Siyonist işgalciler küresel yeteneklerine, devasa sermayelerine, tüm zalimlerin desteğine ve terörüne rağmen İngiliz yönetimi esnasında 1.2 milyon dönüm daha toprağı işgal ederek Filistin topraklarının ancak % 6’sını elde edebilmiştir.[39] 29 Kasım 1947 Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nun 181 numaralı kararıyla nüfusun % 67’sine toprakların ise % 94’üne sahip olan Filistinlilerin toprakları ikiye bölünerek toprakların % 50’den fazlası işgalcilere teslim edilmiştir.
14 Mayıs 1948’e gelindiğinde ise İsrail adında kurulan işgalci Yahudi Devleti ile birlikte Filistinlilere yönelik uygulanan katliam ve yerinden etme faaliyetleri hızlanmıştır.
İşgalci İsrail devletinin kurulmasına zemin hazırlayan çaba “siyonizm” olarak tanımlanmaktadır. Garaudy, siyonizmi anlamaya çalışırken önemli bir ayrım yapılması gerektiğine dikkat çekmekte ve bugün yaşadığımız sürecin dinî değil siyasî siyonizmin bir sonucu olduğunu vurgulamaktadır. Dinî siyonizm çoğunlukla Musevî mistikler tarafından öğretilegelen ve Yahudiliğin mesihçi beklentilerine sıkı sıkıya bağlı bir yapılanmaya işaret ederken, siyasi siyonizm ise Theodor Herzl’in 1896 yılında kaleme aldığı “Yahudi Devleti” kitabına dayanan ve 1987 yılında İsviçre’nin Basel şehrinde Birinci Siyonist Kongresi’nde sunularak somut uygulamasına başlanan çabadır. Herzl’in dinî siyonizmle alakası olmadığını dile getiren Garaudy, onun agnostik olduğunu ifade etmekte ve bununla birlikte Herzl’in Yahudiliği din olarak tarif eden kimselere karşı çıktığını da belirtmektedir.[41] Herzl, Yahudi meselesini dünya geneline yayma amacına yönelik şu ifadeleri kullanmaktadır: “Yahudi meselesi, ulusal bir meseledir ve bu sorunu gidermek için büyük milletler tarafından düzenlenmiş bir konsey dâhilinde tartışılarak, bunun bir dünya meselesi haline dönüştürülmesi gerekir.”[42]
Herzl’in rüyası ölümünden 44 yıl sonra gerçekleşir. Fakat bu rüya birçok zulüm, kan, acı ve şiddet olaylarını da beraberinde getirmektedir. Türkçe “felaket” anlamına gelen “el-Nakba” ifadesi, 1948 yılında gerçekleştirilen katliamların tümü için kullanılan bir ifadedir. “Deir Yassin” ve “Tantura”[43]da yapılan katliamlara dair aktarılanlar, Nakba’nin görünen acı yüzlerinden bazılarıdır. 1948’de gerçekleştirilen katliamlarda şiddetin yalnızca arkaik yüzüne değil; birçok şiddet mekanizmasının devreye alındığı, modern olarak da tabir edilebilecek farklı yüzlerine de şahit olunmaktadır. İnsanın mekânla kurduğu hafıza ilişkisini ortadan kaldırmak amacıyla ortaya koyulan eylemler, insan bedeni üzerinden uygulanan şiddetten farklı olarak mekân üzerinden uygulanan, asimilasyona maruz bırakan bir şiddet türüdür. Gerek Han’ın gerekse Foucault’nun bahsettiği mekân üzerinden uygulanan örtük ve modern şiddet burada yatmaktadır. 1948 sonrası topraklarından çıkarılan yaklaşık bir milyon insanın ardından siyonist rejimin hafızayı unutturmak adına uyguladığı politika hakkında Ceylan şunları dile getirmektedir: “Bir unutma politikası olarak Yahudileştirmenin amacı Nekbe ile Filistinlilerin ardından bıraktığı mekâna dair belleği silmek; bu mekânların yıkımı ve yeniden inşası ile yeni bir coğrafya oluşturmaktır çünkü bellek topografyaya bağlıdır.”[44]
Buraya kadar dile getirilenler işgalci İsrail devletinin kuruluşuna kadar olan kısmı ele almaktadır. Peki, zaman geçtikçe Han’ın iddiası desteklenecek ve şiddetin biçimleri değişiklik gösterecek midir? Sorunun cevabını tarihi süreci okumaya devam ederek bulmak mümkündür.
İşgalci İsrail devletinin kurulmasının ardından 1956, 1967 ve 1973 yıllarında Arap-İsrail savaşları yaşanmıştır. Bölgedeki özellikle Arap devletler İsrail’in varlığını kabul edememiştir. Belirli aralıklarla yapılan savaşlar bu durumun birer yansımasıdır. Filistin direnişinin sembol isimlerinden olan Yaser Arafat, 1965 yılında Filistin Ulusal Kurtuluş Hareketi’ni (el-Fetih) kurmuş, ardından 1969’da ise Filistin Kurtuluş Örgütü’nün (KFÖ) liderliğini üstlenmiştir. 1988 yılında bağımsız bir Filistin Devleti’nin kurulduğunu ilan etmesinin ardından aynı yıl Birleşmiş Milletler Cemiyeti’nde yapmış olduğu konuşmada İsrail’in var olma hakkını tanıdığını ilan etmiştir. 1993 yılında İsrail ve Arafat liderliğindeki FKÖ arasında “Oslo Barış Antlaşması” imzalanmıştır. Oslo antlaşmaları ile birlikte Filistin’de, İsrail ile olan ilişkilerle ilgili iki farklı görüş, belirginliğini daha fazla hissettirmeye başlamıştır. Batı Şeria merkezli FKÖ ve silahlı kanadı el-Fetih’in oluşturmuş olduğu grup İsrail ile normalleşmeyi savunurken; Gazze merkezli Hamas ve silahlı kanadı olan el-Kassam Tugayları ise iki devletli çözüme yanaşmayan, bağımsız özgür Filistin Devleti’ni savunmuştur.
Oslo antlaşmalarından günümüze kadar süren Filistin-İsrail savaşlarında Hamas’ın terör örgütü olarak adlandırılmasının temel gerekçesi, Oslo antlaşmalarına uymaması olarak dile getirilmektedir. Bu sorunun cevabına geçmeden önce süreç içerisinde antlaşmayı kabul eden Filistinlilerin çoğunlukla yaşadığı bölge olan Batı Şeria topraklarına tekrar bakmak gerekmektedir. Zira antlaşmaya uyulan bölgede topraklar her geçen gün ilhak edilmeye devam edilirken; Gazze, direnişin daha yoğun bir şekilde gerçekleştiği yer olması hasebiyle herhangi bir toprak kaybına uğramamış fakat bir tarafı deniz üç tarafı duvar ve tel örgülü sınırlarla çevrili bir hayat yaşamaya devam etmiştir. 7 Ekim sonrasında ise Mahmut Abbas yönetimindeki FKÖ’nün politikaları her ne kadar güven vermese de Filistin topraklarında yer alan ister Batı Şeria’daki isterse Gazze’deki direniş grupları olsun ortak bir çatı altında “el-Mukâveme” (direniş) ismi etrafında hareket etmektedirler.
Han’ın şiddet teorisini göz önünde bulundurduğumuzda “öteki” olmadığı için kişiler ya da devletler kendiyle savaşmakta ve kendine yönelik bir şiddet üretmektedirler. Fakat Filistin, özelde ise Gazze’ye başından sonuna kadar bakıldığında durumun tam ters yönde işlediği görülmektedir. Hatta 7 Ekim Aksa Tufanı Operasyonu’nun bu dost-düşman ayrımını daha belirgin hâle getirdiği ifade edilebilir. Abdurrahman Arslan, Aksa Tufanı sonrası Filistin’in yalnızca İsrail ve Filistin’i değil, dünyayı ikiye bölen bir dünya olduğunu ifade etmektedir:
“Gazze savaşıyla beraber dünya bir günde altüst olmuş gibi ikiye bölündü; bölünme Doğu ile Batı’nın, sol ile sağın, demokrasi ile faşizmin, evrensel ile yerelin arasında yaşanmadı. Bir tarafta yönetenler diğer tarafta yönetilenler; bir tarafta savaşı şartsız destekleyenler, diğer tarafta haykırarak muhalefet edenler; bir tarafta örgütlü bir kötülük tarafından teslim alınmış yönetimler, diğer tarafta bunlara karşı çıkarken istemeden de olsa bu teslim alınmaya şahit olanların yaşadığı ümitsizlik; bir tarafta biriken bir öfkenin içinde kaybolan iktidar sahipleri, diğer tarafta da meydanları dolduran “vicdanın” yankılanan haykırışları.”[45]
Han’ın ötekinin olmadığı bir vasatta gerçekleştiğini iddia ettiği şiddet meselesine bir diğer eleştiri yine Siyonistlerin kullandığı temel kavramlardan biri üzerinden gerçekleştirilebilir. Yahudilerin, Yahudi olmayan ötekileri ifade etmek için kullandığı goyim ifadesi Han’ın tezine antitez konumunda durmaktadır. Zira Han, ötekinin olmadığını dile getirirken; işgalci İsrail devleti, terörünü öteki kabul ettiği goyimlere karşı sürdürmektedir.
İsrailli siyonizm karşıtı sanatçı Gilad Atzmon, işgal devletinin goyimle kurduğu ilişkide kendine dair problemli bakış açısına dikkat çekmektedir.
Atzmon israil’in 2008 yılında Hamas’a karşı başlattığı Dökme Kurşun Operasyonu isimli topyekun savaş ile ilgili şunları dile getirmektedir: “İsrail Ordusu, bir propaganda başarısını garantiye almak amacıyla yabancı medya mensuplarının Gazze’ye girmesini engelledi. Bunun amacı, sadece Goyim’in savaş bölgesine girmesini engellemek değildi ama İsraillilerin ve dünyadaki Siyonist Yahudilerin kendilerini, Goyim’in gözlerinden görmelerini engellemekti. Bu, Yahudi şuursuzluğun hariçten etkiye maruz kalmaması için söylemin yönünü değiştirmek üzere yapılan kaba bir girişimdi.”[46]
İşgalci İsrail Devleti’nin ilk başbakanı David Ben Gurion’un “Goyim’in ne dediği önemli değildir, önemli olan Yahudilerin ne yaptığıdır”[47]ifadesi de ötekinin varlığını yok saymaktan öte, ötekinin gözündeki kendiliği görmekten kaçmaktır. Bu ifade bile mücadele edilen bir ötekinin varlığını ortaya koymakta, ona göre konum alındığını göstermektedir.
Öteki’nin olmadığı ya da savaşların ötekinden arındırılmış bir şekilde yapıldığı iddiası Gazze’de geçerliliğini yitirmiş durumdadır. Bununla birlikte sadece teorik olarak değil pratik olarak da Gazze’de uygulanan şiddet eylemleri bunun somut göstergelerindendir.
7 Ekim Aksa Tufanı sonrası yaşanan şiddet olaylarını yazmadan önce, işgalci Siyonistlerin bölgeye geldiğinden beri Han’ın arkaik olarak bahsettiği şiddet eylemlerinin hız kesmeden devam ettiğini hatırlatmak faydalı olacaktır. 1948 yılında Nakba olayları; 16 Eylül 1982 yılında Beyrut mülteci kampında gerçekleştirilen Sabra ve Şatilla katliamları[48]; 25 Ocak 2006 tarihinde yapılan seçimin HAMAS’ın zaferiyle sonuçlanmasının ardından 1 Mart 2008 “Sıcak Kış” ve 27 Aralık 2008 “Dökme Kurşun” operasyonlarıyla[49]
Filistin ve özellikle Gazze halkını cezalandırmaya yönelik şiddet eylemleri bu hususta özellikle zikredilebilir.
2008 yılında Gazze’de yaşanan katliamlarda insani yardım için bölgede bulunan Norveçli doktorlar Erik Fosse ve Mads Gilbert Gazze’nin Gözyaşları isimli eserlerinde, işgalcilerin yapmış oldukları katliamları daha rahat gerçekleştirebilmek için öncelikle onları “öteki” olarak konumlandırdıklarını şu ifadelerle dile getirmektedirler: “Tarih bize, ne zaman insanlar diğerlerine zarar vermek için harekete geçse canavarlaştırmanın bir ön koşul olduğunu gösteriyor. Avrupalılar Amerika’ya koloniler kurduğunda, Kızılderililer medeniyete karşı çıkan ilkel hayanlar olarak tasvir edildiler. 1930’larda yapılan Alman propagandasında, Yahudiler için kökü kazınması gereken “parazitler” deniyordu. Ruanda’da otel sahibi olan ve çok sayıda Tutsi’nin hayatını kurtaran adamın anlatıldığı film aklıma geliyor. Hutu milisleri Tutsiler için “hamam böcekleri” yakıştırmasını kullanıyordu. Gazze’de kullanılan yafta ise “terörist” ya da “Hamas çocuğu”ydu. Canavarlaştırma, İsrail’in Gazze istilası sırasında yaptığı gibi sivil hedeflere saldırmasının ön koşuluydu.”[50]
Yukarıdaki ifadeler 2008 yılına ait fakat 2024 yılına gelindiğinde değişen pek bir şey olmadığı görülmektedir. Uluslararası Ceza Mahkemesi’nin Gazze’de işlenen savaş suçları sebebiyle hakkında yakalama kararı çıkardığı İsrail eski savunma bakanı Yoav Gallant 9 Ekim 2024 tarihinde yapmış olduğu basın açıklamasında “insansı hayvanlarla savaşıyoruz”[51] ifadesini kullanarak yine ötekiyi şeytanlaştırma yoluna gitmektedir.
2.2 milyon nüfusa sahip; dört bir yanı çevrili; giriş ve çıkışın olmadığı; yiyecek, içecek ve sağlık malzemelerinin girişinin yasaklı ya da oldukça yetersiz olduğu; ikinci dünya savaşında atılan bomba miktarından 4-5 kat daha fazla, 90.000 tona yakın bomba atılan; anestezik madde kullanılmadan ameliyatların yapıldığı; okul, cami, hastane, üniversite gibi toplumun birinci derece ihtiyaç duyduğu, toplumsal kalkınma ve iyileşme mekânlarının yok edildiği; yeraltı sistemlerinin tahrip edilerek kullanılamaz hâle getirildiği; 18.000 civarı çocuk, 12.000 civarı kadın olmak üzere toplam 44.000 civarında insanın acımasızca katledildiği; gazetecilerin öldürüldüğü, doktorların gözaltına alındığı; ambulansların kurşunlandığı; 83.000 konutun yıkıldığı, 193.000 konutun ise hasara uğratıldığı fakat yine de “ya özgürlük ya şehadet” nidâsını dilinden düşürmeyen insanların yaşadığı kara parçasıdır Gazze.
Byung-Chul Han’ın, tüm bu şiddet eylemlerini hangi formülasyonla izah edeceği ya da nasıl bir tevil ile açıklayacağı merak konusudur. Fakat görünen odur ki Gazze; adalet ile zulmün, hakikat ile batılın, iyi ile kötünün, doğru ile yanlışın turnusol kâğıdı olmuştur. Gazze’de Han’ın bahsettiği aynılık değil taban tabana zıtlık söz konusudur. Buradaki şiddet aynılığın ve olumluluğun şiddeti değil, ötekinin ve olumsuzluğun şiddetidir. Yaşanan zaman dilimi ise Han’ın geç modern olarak adlandırdığı, bugündür.
Ayrıca acı konusuna değinen Han, acının anlam ve hakikatle ilişkili olduğunu fakat günümüz insanının acıdan kaçtığını ve onu olumsuz olarak gördüğünü dile getirmektedir. Acaba Han, Gazze’de yaşanan acı ve zulme rağmen şikâyet etmek yerine “direniş” diyen insanlardan haberdar değil midir? Haberdar ise bu hususta neden bu hususta sesiz kalmayı tercih etmektedir? Bacon’ın bahsetmiş olduğu mağara idolası, Han’ın yaşantısında mücessem hâle gelmiş olabilir mi? Tüm bu ve buna benzer soruların cevabını bulabilmek adına oldukça çaba sarf edilmiş fakat hiçlik dışında bir cevapla karşılaşılmamıştır. Hâlbuki Gazze, en soylu acıların yaşandığı yerdir. Yakın zamanda vefat eden Hamas lideri Yahya Sinvar’ın hayat hikâyesi bunun en önemli örneklerinden biridir. Her anı acılarla dolu olan fakat onlardan kaçmak yerine onlarla anlam bulan bir hikâye.
Kendi ülkesinde mülteci kampında doğan Sinvar, üniversite yıllarında Hamas’la tanışmış ve mücadelesini devam ettirirken 1988 yılında tutuklanarak 486 yıl hapis cezasına çarptırılmıştır. 2011 yılında takas antlaşmasıyla serbest bırakılana dek 23 yıl esaret hayatı yaşamıştır. 2017 yılında Hamas Siyasi Büro Başkanı seçilmiş, İsmail Haniyye’nin vefatından sonra ise Hamas genel başkanı olmuştur. 7 Ekim 2024 yılında başlayan Aksa Tufanı Operasyonu’nun beyni olarak kabul edilmektedir.
Sinvar hapishanede kaleme almış olduğu Diken ve Karanfil isimli romanının başında hikâyenin kurgu fakat yaşananların gerçek olduğunu ifade ederek kitaptaki ana karakter Ahmet’in dilinden, uzlaşarak acıdan kaçmak ya da acıyla insan kalmak arasındaki tercihine dair şunları dile getirmektedir: “Hem yargıcımız hem celladımız işgalin kendisidir. Bizim, diz üstü çökmeyi kabul etmemiz, bütün haklarımızdan vazgeçmemiz mümkün olmadığına ve düşmanımız da bizden bundan başkasını kabul etmediğine göre, bu durum uzun sürmeyecek. Düşman her zamanki gibi ödün vermemiz için baskılara devam edecek. Doğal olarak biz de ödün vermeyeceğiz, o da öldürmeye devam edecek. Düşman bizim eninde sonunda ödün vereceğimizi sanıyor, şu hâlde bizim de mücadelemize devam etmemiz, gerekli hazırlıkları yapmamız gerekiyor.”[52]
Sinvar ayrıca bir konuşmasında acıdan kaçmak yerine acının üzerine yürüdüğünü şu şekilde ifade etmektedir: “Evet, ölümden korkuyorum. Yatağımda yaşlı develer gibi ölmekten, kalp krizinden veya trafik kazası ile ölmekten korkuyorum. Allah yolunda, dinim, vatanım ve mukaddesatım için ölmekten korkmuyorum. Canımız ve kanımız en küçük şehidimizden daha değerli değildir.”[53]
Sinvar acı içinde yaşayıp acıyla hayata gözlerini kapamıştır. Fakat o Han’ın bahsettiği geç modern özne gibi olumsuzluklardan kaçan değil olumsuzluklara göğüs geren bir hikâyeyle veda etmiştir bu dünyaya. Saraylarda, lüks ve şatafat içerisinde yaşayıp halkına fakirliği nasihat eden, icraattan çok konuşan, ilkesiz liderlerden biri olmak yerine cephede savaşarak mücadele vermiştir. Yara alan koluna demir parçasıyla turnike yapıp elindeki son tahta parçasıyla bile zalim olan ötekine karşı hakikat mücadelesini sürdürmüştür.
Şiddet ve Acının Görünmezliği
Bakmak ve görmek arasında fark olduğu üzerinde durulmaktadır. Herkes aynı manzaraya baksa da aynı şeyleri görememektedir. Buna mukabil günlük hayatta yaşanan meselelere dair yaklaşımlar da bakmak ve görmek arasındaki ilişkiyle paralellik arz etmektedir. Aynı olaylara bakılmakta fakat bazen görülmesi gerekenler birtakım sebeplerden ötürü görülememekte bazen de görmek istenilmemektedir.
İnsan yalıtılmış bir varlık olmadığı için yargılarını ve görüşlerini etkileyen birçok unsur bulunmaktadır. Fakat insan yine bu unsurları dizginleyebilme ya da yönlendirebilme kudretine de sahip bir varlıktır.
Rusya-Ukrayna arasındaki gerilimde şiddet karşıtı olup Filistin-İsrail ya da Doğu Türkistan-Çin konusunda sessiz kalmak, şiddetin bizatihi kendisine karşı olmaktan ziyade şiddeti uygulayana karşı oluşla ilgilidir. Hayvan hakları konusunda eylemler düzenleyip binlerce ton bombanın altında yanıp kavrulan hayvanlar adına ses çıkarmamak ikiyüzlü bakış açısının bir ürünüdür. Feminist teori ve çalışmalarla ön plana çıkarak kadın hakları savunuculuğu yapıp öldürülen, tecavüz edilen, esir alınan, işkence edilen kadınlar adına tek bir kelime dahi sarf etmemek benzeri bir patolojinin yansımasıdır.
Büyük bir soykırıma şahit olduğumuz günümüzde birçok teori, iddia ve söylem sınamaya tabi tutulmuş ve büyük bir kısmı samimiyet testinde sınıfta kalmıştır. Bu hususta Dağ, filozofların “suskun” ya da “ikiyüzlü/hypocrist” tutumunun günümüze ait bir problem olmadığını, içinde yaşadıkları toplumun bir parçası oldukları için “filozof” olsalar bile Batılı kültürel kodun izlerini taşıdıkları için diğer toplumları “yabancı”, “öteki”, “barbar” ya da “az gelişmiş” olarak görme eğiliminde olduklarını ifade etmektedir.[54]
Tüm bunlar yaşanırken Han’ın durumu hakkında ise Dağ şunları eklemektedir: “Chul Han, “öteki”ni ve “yabancı” olanı devre dışı bırakarak, sisteme istikrar ve hız kazandıran adına “şeffaflık toplumu” dediği toplumun bir parçası olduğunu göstermiştir. Kendini Filistin’de yaşanan büyük soykırımdan yalıtarak –bir anlamda sterilleştirerek- hayat süren Chul Han; “palyatif, şeffaflık, performans ve yorgunluk” diye adlandırdığı toplumun en büyük göstergesi olan bir öznedir. Vicdanını palyatif olarak ayakta tutmaya çalışan “palyatif”, “öteki”ni umursamayan ve kendini bir haliyle “şeffaf” bırakabilen “şeffaflık”, herkesin kendi yorgunluğu ile meşgul olduğu “yorgunluk”, acının hayattan çıkarıldığı “performans” toplumunun bir parçası/öznesidir O.”[55]
Şiddet ve acının; felsefesini, edebiyatını, sosyolojisini ve siyasetini yapanların büyük çoğunluğu Gazze’de felsefelerini, edebiyatlarını, sosyolojilerini ve siyasetlerini yitirdiler. Tıpkı işgalciler gibi kendi gerçeklerinden kaçmak zorunda kaldılar. Görmekten kaçındıkları şiddet ve acı, kendi gerçeklerini açığa çıkarmaktaydı. Yüzünü elleri arasına aldığında görünmediğini zanneden çocuk misali, bu acı ve şiddet görüntülerine sessiz kalarak unutulacağını zanneden suskun, aciz ve helâk olmuş düşünürler ellerini yüzlerinden çektiklerinde Gazze’nin bambaşka bir dünyayı mümkün kıldığını görmüş olacaklardır.
Sonuç
Byung-Chul Han, kaleme aldığı eserler itibariyle günümüzün önemli düşünürlerinden biri olarak adlandırılmaktadır. İçinde yaşadığımız çağa dair dakik tespitleri bulunmakla birlikte genellemeci üslubu, Han’ın en temel problemlerinden biri olarak gözükmektedir.
Şiddet’e dair kaleme almış olduğu eserinde pre-modern, modern ve geç modern şiddetten bahsetmekte, geç modern olarak adlandırdığı günümüzde ise diğer zamanlardan farklı olarak olumluluğun şiddetine maruz kalındığını ifade etmektedir. Han’a göre pre-modern dönemde kanlı şiddet eylemleri, modern dönemde ise kapalı kapılar arkasında disiplin etme suretiyle uygulanan şiddet hâkimdir. Geç modern dönemde ise bunların hiçbirine yer yoktur.
Han’ın şiddete dair tespitlerinin gerçeklikle ilişkisi kurulmaya çalışıldığında, durumun tam olarak bahsettiği gibi olmadığı görülmektedir. Doğu Türkistan, Han’ın modern şiddet olarak bahsettiği şiddet türüne; Gazze ise pre-modern, modern ve geç modern şiddet türlerinin hepsine eş zamanlı olarak maruz kalmaktadır.
Şiddet teorisyenleri arasında isminden övgüyle bahsedilen, diğer şiddet teorisyenlerinin hatalı olduğunu ifade eden, kendi tezi dışında şiddete dair gerçekleştirilen açıklama biçimlerinin geçerliliğinin olmadığını ifade eden birinin, enformasyon çağında Doğu Türkistan ve Gazze’den haberinin olmaması düşünülemez. Haberi yoksa; günceli okumaktan aciz birinin söylemlerinin, ne kadar kayda değer olduğunu düşünmek gerekmektedir. Şayet haberi varsa neden sessiz kalmaktadır? Bu sorunun cevabının araştırılması gerekmektedir. Zira Doğu Türkistan ve Gazze’de gerçekleştirilen şiddetin hangi türden olduğu ya da tezinin hâlâ geçerli olup olmadığı, Han’ın cevaplaması gereken sorulardır. Bizim cevaplamamız gereken soru ise bilgiyle manipüle edilip edilmediğimizdir.
Han’ın bu soruları cevaplayıp cevaplamaması bir yana, günümüzde bütün şiddet türleri eş zamanlı olarak mazlum insanlar üzerinde tatbik edilmeye devam etmektedir. Dünyanın görmüş olduğu en büyük soykırımlara şahit olurken; bırakın eylemi, söylem düzeyinde dahi ses çıkaramamanın acizliği içerisinde bulunanlar, elindeki son tahta parçasına kadar mücadele edenler hakkında söz söyleyebilme hakkını kaybetmektedirler.
Kaynakça
Althusser, Louıs. İdeoloji ve Devletin İdeolojik Aygıtları. çev. Alp Tümertekin. İstanbul: İthaki Yayınları, 2015.
Ataallah, Ula. “İsrail operasyon isimlerini Tevrat metinlerinden seçiyor”. Anadolu Ajansı. (30 Haziran 2014). https://www.aa.com.tr/tr/dunya/israil-operasyon-isimlerini-tevrat-metinlerinden-seciyor/146891.
Atzmon, Gilad. Göçebe Kimlik: Yahudi Kimlik Siyaseti Üzerine Bir İnceleme. çev. Duran Temel – Fatih Peyma. İstanbul: Mana Yayınları, 2014.
Aydemir, Mücahit. “İsrail savunma bakanı Gallant: Gazze tamamen ablukaya alınacak”. Anadolu Ajansı. (09 Ekim 2023). https://www.aa.com.tr/tr/dunya/israil-savunma-bakani-gallant-gazze-tamamen-ablukaya-alinacak/3012491.
Aynural, Salih. “Açık Cezaevi Doğu Türkistan”. Türk Dünyası Araştırmaları 122 (2019), 205-218.
Islam, Josef. “Çin İstanbul Başkonsolosu Doğu Türkistan’daki Toplama Kamplarını Savundu!”, X (Twitter), (10 Şubat 2024, 10.23). https://x.com/JosefislamCom/status/1756398562538099160.
Kuo, Lily. “If you enter a camp, you never come out: inside china’s war on Islam”. The Guardian (11 Ocak 2019). https://www.theguardian.com/world/2019/jan/11/if-you-enter-a-camp-you-never-come-out-inside-chinas-war-on-islam
Kuzu, Burhan. “Doğu Türkistan Raporu ve İnsan Hakları İhlalleri”. Selçuk Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi 6 (1998), 45-97.
Mahalli, Hüsnü. Filistin Benimdir: Ortadoğu’nun Kanlı Tarihi. İstanbul: Kırmızı Kedi Yayınevi, 2020.
Ölçer, Hamit. “Pierre Bourdieu Sosyolojisinde Simgesel Şiddet Sorunsalı ve Biçimleri”. Nosyon: Uluslararası Toplum ve Kültür Çalışmaları Dergisi 2 (2019), 34-49.
Öner, Ali. “Uluslararası Kuruluşlar Neden Gazze’deki Soykırımı Görmezlikten Geliyor?”. Yetkin Düşünce Dergisi 25 (2024), 67-86.
Özakın, Duygu. “Muselmann ve Dohodyaga: Nazi ve Sovyet Toplama Kamplarında Yaşayan Ölüler”. Lectio Socialis 4/2 (2020), 125-138.
Salih, Muhsin Muhammed. Filistin Meselesinin Değişmez Gerçekleri. çev. Mehmet Kurşunlu – M. Nuri Uçar. İstanbul: Nida Yayıncılık, 2022.
Sinvar, Yahya. Diken ve Karanfil: Filistin’in Bilinmeyen Hikâyesi. çev. Vahdettin İnce. İstanbul: Ekin Yayınları, 2024.
Tuna, Amine. Doğu Türkistan’da Asimilasyon ve Ayrımcılık. İstanbul: İHH Yayınları, 2012.
Tuncer, Tekin. “Doğu Türkistan’da Çin Modeli Eğitim Sistemi”. Nevşehir Hacı Bektaş Veli Üniversitesi SBE Dergisi 11 (2021), 2268-2278.
Uçar, Mehmet Nuri. “Filistinlilerin zihinlerinde 42 yıldır kanayan yara: Sabra ve Şatila katliamı”. Anadolu Ajansı. (16 Eylül 2024). https://www.aa.com.tr/tr/dunya/filistinlilerin-zihinlerinde-42-yildir-kanayan-yara-sabra-ve-satilla-katliami/3331616
Ünğan, Sercan. Byung-Chul Han Bağlamında Şiddetin Geç Modern Görünümü Üzerine Bir İnceleme. Bursa: Bursa Uludağ Üniversitesi, Yüksek Lisans Tezi, 2023.
Ünğan, Sercan. “Tükenişten Kurtuluş: Ötekini Geri Çağırmak”. Hece Dergisi 322 (2023), 42-53.
Ünğan, Sercan. “Modernizm ve Postmodernizm: Farklılaşan Şiddet Görünümlerinin Zemini”. Nida Dergisi 199 (2020), 52-56.
Ünğan, Sercan. “Şiddetin Meşrûiyetinden Meşrûiyetin Şiddetine: Döngüsel Bir İlişkiye Dair”. Nida Dergisi 208 (2022),17-23.
Zizek, Slavoj. Şiddet. çev. Ahmet Ergenç. İstanbul: Encore Yayınları, 2018.
Dipnotlar:
[1] Ahmet Cevizci, Bacon’ın Grekçe eidolon sözcüğünden türeterek kullandığı idol kavramı için şunları söylemektedir: “Bacon’da idol, dış gerçekliğe ilişkin bilgimizi bulanıklaştıran bir potansiyel yanılsama ya da çarpıtmayı ifade eder.” (Ahmet Cevizci, 17. Yüzyıl Felsefesi, (İstanbul: Say Yayınları, 2016), 59). Bacon, insan aklını öteden beri sarıp sarmalayan ve artık orada kemikleşmiş olan dört yanılsama/idola/puttan bahsetmektedir. Bunlar: “İdola Tribüs/Soy İdolü”, “İdola Specs/Mağara İdolü”, “İdola Fori/Çarşı İdolü”,“İdola Theatri/Tiyatro İdolü”. (Francis Bacon, Novum Organum, çev. Talip Kabadayı, (Ankara: BilgeSu Yayınları, 2019), 55-57).
[3] Makalenin hacmi konuyu ayrıntılı bir şekilde ele almaya imkân vermeyeceği için konu deskriptif (betimleyici) biçimde ele alınmıştır. Konuyla ilgili ayrıntılı bilgi için bkz.: Sercan Ünğan, Byung-Chul Han Bağlamında Şiddetin Geç Modern Görünümü Üzerine Bir İnceleme, (Bursa: Bursa Uludağ Üniversitesi, Yüksek Lisans Tezi, 2023); Sercan Ünğan, “Tükenişten Kurtuluş: Ötekini Geri Çağırmak”, Hece Dergisi 322 (2023), 42-53; Sercan Ünğan, “Modernizm ve Postmodernizm: Farklılaşan Şiddet Görünümlerinin Zemini”, Nida Dergisi 199 (2020), 52-56; Sercan Ünğan, “Şiddetin Meşrûiyetinden Meşrûiyetin Şiddetine: Döngüsel Bir İlişkiye Dair”, Nida Dergisi 208 (2022),17-23.
[4] Ünğan, Byung-Chul Han Bağlamında Şiddetin Geç Modern Görünümü Üzerine Bir İnceleme, 78, 295. Dipnot; Byung-Chul Han, Şiddetin Topolojisi, çev. Dilek Zaptçıoğlu, (İstanbul: Metis Yayınları, 2016), 9-20.
[5] Byung-Chul Han, Topology of Violence. trans. Amanda Demarco, (London-England: The Mit Press, 2018), 89-90.
[6] Savaşçının öldürdüğü kişinin özelliklerinin kendisine aktarılması, mana olarak ifade edilmektedir. Bu anlamda savaşçı öldürdüğü kişinin manasıyla dostça bir ilişki kurabilmek adına; alt edilen kişinin bir elbise parçasını, bir kemiğini, kurumuş bir elini ya da kafatasını yanında taşır. Bir savaşçının manası ne kadar büyükse, gücü de o kadar büyüktür. Mana gücün sonucu değil, güç mananın bir sonucudur. ((Elias Canetti, Kitle ve İktidar, çev. Gülşat Aygen, (İstanbul: Ayrıntı Yayınları, 2017), 272; Han, Şiddetin Topolojisi, 25; Byung-Chul Han, İktidar Nedir?, çev. Mustafa Özdemir, (İstanbul: İnsan Yayınları, 2020), 27-29.)
[7] Michel Foucault, Hapishanenin Doğuşu, çev. Mehmet Ali Kılıçbay, (Ankara: İmge Kitabevi Yayınları, 2019), 211.
[8] Bordieu, sosyal hayatın içine sinmiş, insanların sorgulamadan yaşam biçimi hâline getirdikleri, öğrenilmiş tutum ve davranışların arka planında yer alan ve hayatın tümünde yansımaları olan bir düşünme mantığının “simgesel şiddet” olduğunu ifade etmektedir. (Hamit Ölçer, “Pierre Bourdieu Sosyolojisinde Simgesel Şiddet Sorunsalı ve Biçimleri”, Nosyon: Uluslararası Toplum ve Kültür Çalışmaları Dergisi 2 (2019), 34.)
[9] Yapısal şiddet, kişiye doğrudan zarar vermeyen, yapıya yerleştirilmiş, eşitsizlik üzerinden kendini inşa eden bir şiddet türüdür. Hatta bazı durumlarda doğrudan şiddetten daha ölümcül ve yıkıcı olarak adlandırılabilir. Bu anlamda yapısal şiddet unsurları, sosyal adaletsizliğe sebebiyet veren her şeydir. Devlet her ne kadar vatandaşlarını, dış ve iç şiddet kaynaklarına karşı korumak amacıyla güvenlik güçleri oluştursa da; dışarıda saldırı, içeride baskı amacıyla kullanıldığında başlıca güvensizlik kaynakları hâline gelebilmektedir. (Vittoria Bufacci, “Two Concepts of Violence”, Political Studies Review 3 (2005), 198; Johan Galtung, İnsan Hakları: Bir Başka Açıdan, çev. Müge Sözen, (İstanbul: Metis Yayınları, 2018).
[10] Zizek, öznel şiddeti “şeylerin ‘normal’ ve huzurlu hâlinin bozulması” olarak tanımlarken; nesnel şiddeti ise “şeylerin normal hâline içkin şiddet” olarak tanımlamaktadır. Zizek’e göre nesnel şiddet, sıfır noktasını oluşturduğu için görünmezdir. İrrasyonel olarak tanımladığı öznel şiddeti anlayabilmek için temeli olarak kabul ettiği nesnel şiddetin anlaşılması gerektiğini savunur. Öznel şiddete karşı mücadele ettiğini söyleyenlerin nesnel şiddetin sürücüleri olduğunu ekleyerek, verdiği örneklerle düşüncelerini desteklemeye çalışmaktadır. (Slavoj Zizek, Şiddet, çev. Ahmet Ergenç, (İstanbul: Encore Yayınları, 2018), 14, 43)
[11] Byung-Chul Han, Ötekini Kovmak: Günümüzde Toplum, Algı ve İletişim, çev. Mustafa Özdemir, (İstanbul: Ketebe Yayınları, 2023), 7.
[24]“Doğu Türkistan bugün resmi olarak “Sinjang Uygur Özerk Bölgesi” adını taşımaktadır. “Yeni topraklar, yeni hudutlar” anlamındaki “Sinjang” ifadesi ilk defa 1768’de Mançu İmparatorluğu döneminde kullanılmıştır. Sömürgeleştirme dönemine ait bir kullanım olduğundan bu topraklardaki Müslüman Türk halk Sinjang ismini benimsememektedir. Bunun yerine Doğu Türkistan ya da Uygurcadaki karşılığı ile Şarki Türkistan ifadesi tercih edilmektedir. Uyguristan ifadesi de bazı kesimler tarafından kullanılmakla birlikte bu kullanım bölgenin Uygur olmayan diğer halkları tarafından kabul görmemektedir. Özellikle diasporadaki bölge için Doğu Türkistan ifadesinin kullanımı tercih edilmiştir.” (Amine Tuna, Doğu Türkistan’da Asimilasyon ve Ayrımcılık, (İstanbul: İHH Yayınları, 2012), 18).
[25] Amine Tuna, Doğu Türkistan’da Asimilasyon ve Ayrımcılık, 10.
[26] Amine Tuna, Doğu Türkistan’da Asimilasyon ve Ayrımcılık, 24.
[27] Ayrıntılı bilgi için bkz.: Louıs Althusser, İdeoloji ve Devletin İdeolojik Aygıtları, çev. Alp Tümertekin, (İstanbul: İthaki Yayınları, 2015).
[28] Varis Çakan, “Tarihte ve Bugün Türkistan Meselesi”, Asya Araştırmaları Uluslararası Sosyal Bilimler Dergisi 7/Özel Sayı–1 (2023), 5; Burhan Kuzu, “Doğu Türkistan Raporu ve İnsan Hakları İhlalleri”, Selçuk Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi 6 (1998), 49.
[29] Panoptikon, Jeremy Bentham’ın 1787 yılında İngiltere’deki arkadaşına yazmış olduğu bir dizi mektupta ele aldığı özgün mimari yapıya vermiş olduğu isimdir. Panoptik yapılar; cezaevi, hapishane, ticarethane, ıslahevi, yoksul evi, karantina istasyonu, fabrika, hastane, akıl hastanesi ve okul gibi gözetlemeye dair her tür yere uyarlanabilmektedir. Dairesel biçimde tasarlanan binalarda, merkezde yer alan gözetmenler, gözetlenenlere sürekli gözetlendiği hissiyatını oluşturmakta ve az sayıda görevli sayesinde çok sayıda insana tahakküm oluşturulmaktadır. (Jeremy Bentham, Panoptikon: Gözün İktidarı, çev. Zeynep Özarslan, (İstanbul: Su Yayınları, 2019), 9-75).
[30] Salih Aynural, “Açık Cezaevi Doğu Türkistan”, Türk Dünyası Araştırmaları 122 (2019), 206.
[31]“İşlevselliğini yitirdiği için ölüm makinesi tarafından öğütülen bedenlere işaret etmek için başvurulan Muselmann kavramı, bir Auschwitz kurtulanı olan Primo Levi tarafından “toplama kamplarında açlığın, hastalıkların, akıl kaybı ve fizik güçsüzlüğün son aşamasındaki belirtilerin görüldüğü, ölüm eşiğindeki tutsaklar için kullanılan isim” olarak tanımlanmaktadır.” (Duygu Özakın, “Muselmann ve Dohodyaga: Nazi ve Sovyet Toplama Kamplarında Yaşayan Ölüler”, Lectio Socialis 4/2 (2020), 130.)
[33] Salih Aynural, “Açık Cezaevi Doğu Türkistan”, 209-213; Lily Kuo, “If you enter a camp, you never come out: inside china’s war on Islam”, The Guardian (11 Ocak 2019).
[34] Josef İslam, “Çin İstanbul Başkonsolosu Doğu Türkistan’daki Toplama Kamplarını Savundu!”, X (Twitter), (10 Şubat 2024, 10.23).
[35] Tekin Tuncer, “Doğu Türkistan’da Çin Modeli Eğitim Sistemi”, Nevşehir Hacı Bektaş Veli Üniversitesi SBE Dergisi 11 (2021), 2269.
Hayat ve ölüm hakkını elinde tutan modern iktidar sistemleri eylemlerin de işlevsizleştirmesini sağlarlar, eylem özünde bir potansiyeli göstermekten ziyade onu terbiye etme yöntemi olarak vardır. Dolayısıyla hakikatin ve anlamın değersizleştiği bir dünyada ifade etme özgürlüğünü tartışamazsın. Ölüm ve yaşam hakkının ifade etmeyle özdeşleştiği bir dünyada eylemin değil susmanın özgürlüğünü tartışmamız lazım. Susma hakkını elinde tutabildiğin ölçüde potansiyel bir tehdit olabilirsin. Bu da elbette nefes alma hürriyetiyle alakalıdır.
Bugün Gazze’de yaşanan trajik gerçek, tam da nekroiktidarın gücünü gösterir.
. Dijital ve algoritmik zeminler; şahsiyet(!) inşa edici zeminler hâline geldi. İnsan; artık kendisinin mimarı olmayıp -mimari yapısı olan- dijital ve algoritmik zeminlerin belirlediği farklı bir mimari hâline gelmektedir. Veri/data hâline gelen insana ait epistemik ve etik unsurlar; toplanılarak ve analiz edilerek pazarlama stratejilerinin, sosyal ve siyasal mühendisliklerin manipülasyon malzemesi hâline gelmiştir.
Çevirilerin adalet sistemi üzerindeki etkisi bir sonraki yüzyılın başlarına kadar tam olarak fark edilmeyecekti. Ancak tercümeler, İslam’ın sömürgeci eklemlenmesinde dolaysız bir epistemolojik işlev gördüler; zira Michael Anderson’ın zekice tespit ettiği üzere, tercümeler yalnızca “özcü, statik ve içeriden değişime kapalı bir İslam” fikrini doğurmakla kalmadı, aynı zamanda tüm klasik Oryantalizmin temel söylemsel pratiğini, yani “klasik hukuk metinleri üzerinde ayrıntılı bir çalışma yapılmadan Hindistan ve Doğu’nun doğru bir şekilde anlaşılamayacağı” fikrini yarattı ve destekledi.
Gazze’den Doğu Türkistan’a: Şiddet ve Acının Görünmezliği
Özet
Şiddet hayatın her alanında yer alan, her daim üzerine söz söylenen ve söylenmeye devam edecek kavram ve olgulardan biridir. Arkaik dönemlerden içinde yaşadığımız çağdaş zamanlara değin farklı şiddet görüntülerine maruz kalan insanlık, gerek şiddetin mahiyetine gerekse eleştirel bir zeminden varlığına dair söylemler üretmiştir. Bu söylemler, medya ve iletişim aygıtlarının gelişmesiyle birlikte farklı topluluklar tarafından duyulmaya ve etki alanı genişlemeye başlamıştır. Bazı toplulukların adını dahi duymadığı fakat günlük hayatta maruz kaldığı şiddet biçimlerinin olduğu görülmüştür. Bazı tanımlamalar ise gerçekleşen vakıayı betimlemekte eksik kalmış; yapılan genellemeler ile şiddet, bazen abartıların bazen de hiçliğe terk edilmenin konusu olmuştur.
Şiddete dair yapılan tanımlamalar vakıayı doğru bir şekilde betimlese dahi; bu tespit ve tanımlamalar, çoğunlukla vakıa merkezli değil şiddeti uygulayan ve maruz kalan ekseninde değişkenlik göstermiştir. Bazı durumlarda şiddete dair geliştirilen söylemlerin bizatihi kendisi şiddetin kaynağı hâline gelmiştir. Tüm bunlara rağmen yeryüzünde insan olduğu müddetçe şiddetin (farklı görünümlerde de olsa) bir şekliyle devam edeceği göz önüne alındığında; şiddete dair yapılan çalışmaların ya da dile getirilen görüşlerin sınanması, birçok alana göre daha hızlı gerçekleşecektir.
İnsanlık tarihinde görülebilecek en acımasız ve kanlı şiddet eylemlerine sahne olan günümüz dünyasında hiç değilse şiddete yönelik dile getirilen kelime, kavram ve tanımlamalara dair bir sınamanın yapılabilmesi, bu anlamda önemli bir amaca hizmet edecektir. Gerek yapılan tanımlamaların irdelenmesi gerekse yeni tanımlamaların gündem edilmesi, vakıaların hakkaniyetle değerlendirilmesine katkı sağlayacaktır. Bu bağlamda ele alınan makalede ise günümüzde şiddete dair yapmış olduğu önemli tespitleriyle ön plana çıkan Byung-Chul Han’ın söylemleri analiz edilecek, ardından Gazze ve Doğu Türkistan özelinde bu söylemlerin tutarlı ve tutarsız tarafları ortaya koyulmaya çalışılacak, bunlarla birlikte şiddet teorisyenlerinin suskunluğu zemininde “şiddet ve acının görünmeyen yüzü” ele alınacaktır.
Anahtar Kelimeler: Gazze, Doğu Türkistan, Şiddet, Acı, Byung-Chul Han.
Giriş
Francis Bacon’ın idolaları/putları[1] incelendiğinde bu idolaların birinin de idola specs (yani mağara idolası) olduğu görülür. Mağara idolası en geniş anlamda söylenecek olursa, kişinin yetişmiş olduğu dünyanın izlerini taşıması, kendi mağarasından dünyaya bakması, mağarasından kafasını çıkarmadığı için dış dünyayı kendi mağarasından ibaret sanması hâli olarak tanımlanabilir. Bacon mağara idolasının nasıl oluştuğuna dair şunları dile getirmektedir: “Her bir kişinin kendine özgü veya özel yapısından; ya yetiştirilmesi veya eşlik ettiği arkadaşlarından ya okuduğu eserlerden veya saygı duyduğu ve hayranlık beslediği kişilerin makamlarından; ya şeylerin farklı zihinler üzerinde, muhtemelen dalgın ve taraflı bir şekilde bıraktığı farklı izlenimlerden ya da dingin ve tarafsız olmasından dolayı tezahür edebilir.”[2]
Bacon’ın işaret ettiği bu önemli nokta günümüzde belki de en fazla akademik ya da fikrî alanda çalışmalar yapanlar için haklılık kazanmaktadır. Zira odasındaki kitaplarda hapsolmuş ve kitap satırlarının arasından gerçek hayatı anlamaya ve tanımlamaya çalışan homo academicus, dünyayı da o satırlardan ibaret görmekte, duyularıyla algılayamadığı gibi duygularıyla da hissedememektedir. Akademik körlük öyle bir noktaya gelmiştir ki her olay ve düşünce, kişinin tezi çerçevesinde anlam kazanmakta ya da kaybetmektedir. Mağara idolasının esiri olmuş homo academicus açısından çalıştığı tez bağlamı dışında ele alınabilecek herhangi bir husus yoktur ya da yokluğa terk edilmeye mahkûmdur.
Sosyal bilimlerle ilgilenen herkesin ortak kaderi söylemleriyle sınanmaktır. Zira topluma dair söylenen her söz, ortaya atılan her görüş pratikle sınanacak, ya rüşdünü ispat edecek ya da yetersizliğinin sonuçlarına katlanacaktır. Her iddianın kendince bir ispat istediği ve hayata dokunmayan bilginin anlam değerinin olmayacağı ifade edilebilir. Bu anlamda bir teorisyen, düşünür, entelektüel ya da akademisyenin tespitlerinin gerçeklikle ne kadar örtüşüp örtüşmediği, iddialarının ne derece kıymetli olup olmadığını da ortaya koyacaktır.
Günümüzde toplumsal meselelere felsefî bir perspektifle farklı pencerelerden bakanlar arasında ismine en çok rastlanılanlardan biri Byung-Chul Han’dır. Güney Kore asıllı felsefe ve kültür kuramcısı olarak zikredilebilecek Han, çalışmalarıyla hayatın birçok alanında karşı karşıya kalınan problemleri mesele edinmekte ve bunlar hakkındaki düşüncelerini müstakil eserlerle, etkileyici bir tarzda ele almaktadır. Yukarıda dile getirilen düşünceler çerçevesinde Byung-Chul Han’ın tespitlerinin ne kadar doğru olup olmadığı da yine gerçeklikle olan ilişkisi içerisinde açığa çıkacaktır. Bir kişinin bir konu hakkında etkileyici biçimde konuşması, o kişinin hakikati ifade ettiği anlamına gelmemektedir. Han’ın etkileyici üslubunun ve tespitlerinin hakikat ve gerçeklikle olan ilişkisine dair kaleme alınan bu makalede, Han’ın şiddet ve acıya dair ortaya attığı kavramsallaştırmalar, teorik ve pratik karşılıkları bağlamında ele alınmaktadır.
Byung-Chul Han’da “Acı” ve “Olumluluğun Şiddeti”[3]
Byung-Chul Han günümüzün önemli düşünürlerinden biri olarak adlandırılabilir. Kaleme almış olduğu hacimsiz fakat nitelik bakımından yoğun kitaplarla birçok felsefî, kültürel ve sosyolojik meseleyi gündem etmekte, etkileyici üslubuyla konuya dair okuyucularında hassasiyet oluşturmaktadır. Han, metinlerinde genel olarak geç modern olarak adlandırdığı, içinde bulunduğumuz çağdaş zamanlara dair tespitlerde bulunmaktadır.
Han’a göre iki tür şiddet olduğu söylenebilir: Olumsuzluk şiddeti (violence of negativity) ve olumluluk şiddeti (violence of positivity). Olumluluk kavramına yüklediği anlamı kavrayabilmek için öncelikle Han’ın “olumsuzluk” kavramına yüklediği anlamı açıklığa kavuşturmak gerekmektedir. Çünkü Han günümüzde olumluluğun şiddetine maruz kalan insanlığın geçmişte hangi dönem ve hangi biçimde olursa olsun olumsuzluğun şiddetine maruz kaldığını ifade etmektedir. İnsanlık tarihiyle eş zamanlı ilerleyen olumsuzluğun şiddeti geç modern dönemde Han’a göre yerini olumluluğun şiddetine bırakmıştır. Buradan hareketle Han’ın “olumsuzluk” kavramına dair şu tespitlerde bulunulabilir:
“Han’ın olumsuzluk kavramına; “istenmeyen” ya da “dışarıdan/ötekinden gelen” anlamlarını yüklediği ifade edilebilir. Han için olumsuzluğun makrofiziksel görüntüleri; “ego ve alter”, “iç ve dış”, “dost ve düşman” gibi dikotomik görüntülerdir. Olumsuzluk, aynı zamanda “öteki” (other) ve “yabancı” (foreign) ile ilişkili bir kavramdır. Şiddetin, olumsuzluk şiddeti olarak addedilmesine imkân sağlayan, görüntüsünden ziyade çıkış noktasıdır. Han, 21. yüzyıl siber savaşlarının görünmez bir tarzda viral olarak gerçekleştiğine işaret etmekte, fakat bu savaş türünün de yine olumsuzluk şiddeti olarak adlandırılması gerektiğini vurgulamaktadır. Çünkü burada fail gözükmese bile, şiddet dışarıdan gelmekte ve zıtlıklar üzerinde kendini inşa etmektedir. Bu anlamıyla premodern şiddeti, olumsuzluk şiddeti olarak adlandırıp dekapitasyon kavramıyla ilişkilendirirken; modern şiddeti ilişkilendirdiği deformasyon kavramını da yine olumsuzluk şiddeti olarak adlandırmaktadır. Bu adlandırmanın ardında yatan sebep ise şekil ve uygulanma biçiminin farklılığından ziyade, dışarıdan ve dikotomik ilişkilerden sudûr ediyor olmasıdır. Bununla birlikte karakteristik özellikleri ise Han’a göre; enfeksiyon (bulaşma), invazyon (istila) ve infiltrasyondur (sızma).”[4]
Şiddet konusunu müstakil olarak ele aldığı Şiddetin Topolojisi isimli eserinde şiddeti üç döneme ayırarak inceleyen Han; premodern (modern öncesi) şiddeti dekapitasyon, modern şiddeti deformasyon, geç modern şiddeti ise depresyon kavramlarıyla ilişkilendirerek ele almaktadır:
“Hükümdarların modern öncesi toplumunda kelle uçurucu (dekapitasyon) bir şiddet egemendi. Vasıtası, kandı. Modern disiplin toplumu hâlâ daha bir olumsuzluk toplumudur. Ona hâkim olan disiplindir, “sosyal ortopedi”dir. Şiddet türü deformasyondur. Ne cellatlar ne de mesleki deformasyonlar, geç modern başarı ve performans toplumunu tarif etmeye yeter. Bu topluma artık olumluluğun şiddeti egemendir ve bu yeni şiddet, özgürlükle mecburiyet arasında ayrım yapmaz. Patolojik tezahürü ise depresyondur.”[5]
Han arkaik olarak adlandırdığı premodern şiddeti kelle alma anlamına gelen dekapitasyon kavramıyla ilişkilendirerek şiddetin görselliğine ve dışsallığına dikkat çekmektedir. Buradaki şiddet daha çok can alma eylemi üzerinden gerçekleşmektedir. Bazı kabilelerde yer alan mana[6] biriktirme anlayışının da şiddetle var olma düşüncesinin bir yansıması olduğunu ifade etmektedir. Yani uygulanan şiddet varoluşsal bir güvence anlamına gelmekte ve hayati bir önem kazanmaktadır. Bu sebeple şiddet seyirlik bir formda ele alınmakta ve mümkün mertebe daha fazla insan buna şahit kılınmaktadır. Dış kaynaktan uygulanan bir şiddet söz konusu olduğu için buradaki şiddet olumsuzluk şiddeti olarak adlandırılmaktadır.
Modern döneme gelindiğinde ise özgürlük bağlamında dile getirilen söylemler ve oluşturulan pratikler, şiddet gibi baskı unsuru sayılabilecek hususların toplum nazarında istenmeyen ögeler olarak anılmasını sağlamıştır.
Han’ın modern şiddeti dile getirirken kullanmış olduğu deformasyon kavramı da burayla ilişkilidir. Pre-modern dönemde karşımıza çıkan açıktan ve seyirlik şiddet formu değişime uğrayıp farklı biçimler kazanarak kapalı kapılar ardında mevcudiyetini sürdürmüştür. Bu değişen görüntünün arka planı, değişen düşünce dünyasında saklıdır. Düşünce dünyası değiştikçe pratikler ve yönetim mekanizmaları da değişmiştir.
Han’a göre premodern toplum bir “egemenlik” toplumu iken, modern toplum ise bir “disiplin” toplumudur. Modern dönemde egemenlik, disipline etmek suretiyle sağlanmıştır. Disiplin kavramı gündem edildiğinde akla gelen ilk isimlerden biri olan Michel Foucault, uzun zamandır disiplin kavramının gündemde olduğuna fakat egemenlik kurma anlamını 17 ve 18. yüzyılda kazandığına işaret etmektedir.[7] Bu dönemde kanlı şiddet eylemlerine, efendinin tekil iradesine ve manastırdaki asketizme dayalı disiplinlerden daha farklı bir disiplin yöntemi uygulanmaktadır. Foucault’nun işaret ettiği disiplin üzerinden sağlanan iktidarın önemli aygıtlarına ise Pierre Bourdieu’nün “simgesel şiddet”i[8], Johan Galtung’un “yapısal şiddet”i[9] ve Slavoj Zizek’in “nesnel şiddet”i[10] örnek olarak verilebilir. Bu sayılan şiddet türlerinin farklı disiplin mekanizmaları ile farklı görünümlerde karşımıza çıkmış olması mahiyetini değiştirmemektedir. Disipline eden ya da şiddeti uygulayan yine dışarıdan olduğu için modern dönemdeki şiddet de yine olumsuzluk şiddeti olarak adlandırılmaktadır.
Han’ın geç modern olarak adlandırdığı modern sonrası döneme gelindiğinde pre-modern ve modern dönemden daha farklı bir şiddet türüyle karşılaşılmaktadır: Olumluluk şiddeti. Olumluluğun şiddetinin açığa çıkmasında ve günümüzde yaşanan bütün problemlerin kökeninde ötekinin ortadan kaldırılmasının olduğunu dile getiren Han, tespitlerini de öteki ile kurulan ilişki çerçevesinde yapmaktadır. Han’a göre: “Ötekinin var olduğu zamanlar sona erdi. Gizem olarak öteki, Eros, arzu, cehennem ve acı olarak öteki ortadan kayboluyor. Bugün, ötekinin negatifliği, yerini aynının pozitifliğine bırakıyor. Aynının aşırı çoğalması, toplumsal gövdeyi etkileyen patolojik değişikliklere sebep oluyor. Bünyeyi hasta eden şey, mahrumiyet ve yasaklama değil, aşırı iletişim ve aşırı tüketim; bastırma ve olumsuzlama değil, her şeye izin verme ve her şeyi olumlamadır. Zamanımızın patolojik alameti bastırma değil, depresyondur. Yıkıcı baskı ötekiden değil içten gelir.”[11]
Han bu duruma şu sözleri ile dikkat çekmektedir: “Günümüz toplumu bir egemenlik toplumu değildir. Artık başarı ve performans toplumunda yaşıyoruz. Hayatını performans ve üretim üzerine kuran özneyi tebadan ayıran nokta, kendisinin egemen oluşudur, kendisinin pazarlamacısı ve girişimcisi olarak, özgürlüğüdür.”[12]
Geç modern özne, kimsenin hükmüne muhatap olmama açısından özgür fakat nesnesi olduğu başarı ve performans yolunda ömür boyu koşmak zorunda kaldığı için de bir köledir.[13] Bu aynılık ve benlik içindeki mücadelenin sonu “burnout” (tükeniş) ile sonuçlanmaktadır. Ödül ya da takdir mekanizmasını da içinde barındıran öteki olmadığı için geç modern özne tatmin duygusunu yaşayamamakta, çalıştıkça çalışmakta ve bir “animal laborans”a (çalışan hayvan) dönüşmektedir. Modern öznenin hayatında yer alan “-malı/-meli” kipi geç modern öznede “-abilir/-ebilir”e dönüşmektedir.[14] Han’a göre geç modern özne “ölemeyecek kadar canlı ve yaşayamayacak kadar ölüdür.”[15]
Palyatif Toplum: Günümüzde Acı kitabında müstakil olarak acı konusunu ele alan Han, bu hususta da şiddet konusunda ortaya koymuş olduğu paradigmayı aynı şekilde kullanmaktadır. Günümüz insanının acıdan kaçtığını çünkü acının da bir olumsuzluk barındırdığını, geç modern öznenin herhangi bir olumsuzluğa tahammülünün kalmadığını, başarı ve performans toplumunda acıya yer olmadığını şu şekilde ifade etmektedir: “Günümüzde acı kendini ifade edebilme imkânlarından tümüyle mahrum bırakılmıştır. Sesini kesmeye mahkûm edilmiştir.”[16] Han, kitabının başka bir yerinde ise geç modern toplumda ölümün anlamı hatırlatan çok önemli hususlardan biri olduğuna dikkat çekmektedir: “Pandemi özenle bastırıp ırak bir kenara kaldırmış olduğumuz ölümü tekrar görünür kılar. Ölümün kitlesel iletişim ortamındaki aşırı mevcudiyeti insanları huzursuz eder.”[17] Han’a göre acı da, olumsuzluk olarak adlandırılan öteki ile kurulmuş ilişkide açığa çıkan tecrübeler de, anlamı yakalayabilmek ve hakikatin bir parçası olabilmek adına oldukça kıymetlidir.
Buraya kadar ele alınan şiddet ve acı üzerine düşüncelere bakıldığında şunlar söylenebilir; Han, günümüz toplumunda artan özgürlük söylemleri ile birlikte ötekinin yok olduğunu, bununla birlikte ötekiden gelebilecek her türlü olumsuzluğun da ortadan kaldırıldığını ifade etmektedir. Olumsuzlukların bertaraf edilmesi ise geç modern özneyi daha mutlu kılmaktan ziyade içinde bocalayıp durduğu, kendi benliğinde esaret hayatı yaşadığı bir anlam ufkuna hapsetmektedir. Han, bu ifadelerini o kadar genellemeci bir üslupla ele almaktadır ki içinde yaşadığımız çağdaş zamanlara dair yapılan her tespiti, kendi olumluluk-olumsuzluk paradigmasına uymadığı gerekçesiyle yok saymaktadır. Han’a göre içinde yaşadığımız günümüz dünyasında olumluluğun şiddeti dışında bir şiddet türü söz konusu değildir. Görünüş itibariyle farklı görünse de Han için günümüzde acı da şiddet de olumsuzluk anlamını yitirmiş ve ötekinden değil kişinin kendinden sudûr etmektedir.
Doğu Türkistan’dan Gazze’ye Bir Tezin Çöküş Hikâyesi
Han’ın olumluluğun şiddeti bağlamında dile getirmiş olduğu görüşlerin, şiddetin başkalaşan yüzüne dair önemli tespitler barındırdığı ifade edilebilir. Fakat tümden kabul ya da tümden red mantığı içerisinde hareket etmesi, bu haklı tespitlerin haklılığını yitirmesine zemin hazırlamaktadır. Han özelinde eleştirilecek olursa; geç modern toplumda gerçekleşen şiddetin değişen yüzüne dikkat çekilmesi önemli olmakla birlikte, geçmişte yaşanan şiddet türlerinin bu toplumda karşılığının olmadığını ifade etmek ve bu bağlamda ortaya koyulan açıklama biçimlerinin geçersiz olduğunu varsaymak oldukça problemli gözükmektedir. Han’ın bu genellemeci tavrı doğru bir tutum olarak değerlendirilemez.
Han’ın, günümüzde yaşanan toplumsal meselelere dair dile getirilen açıklama biçimlerine itiraz ederken kullandığı temel argüman, olumluluk-olumsuzluk paradigmasına uygun olmamalarıdır. Çünkü ona göre günümüzde öteki olmadığı için öteki üzerine kurulacak her açıklama biçimi geçerliliğini yitirmektedir. Bu hususta Han’ın Jean Baudrillard’a yaptığı eleştiri örnek olarak verilebilir.
Şiddetin hoşnutsuzluk veren görünümünü ortadan kaldıran ve dijitalleşerek estetik bir görünüm kazanmasına imkân veren simülatif araçların, şiddeti seyirlik bir forma dönüştürdüğünden bahseden[18] Baudrillard, aynı zamanda tüketim toplumunun bir şiddet toplumu olduğunu da dile getirmektedir. Bu şiddetin amaçsız ve nedensiz olmasına vurgu yapan Baudrillard kıtlık, fakirlik, sömürü gibi sebeplerle ortaya çıkan şiddetten daha farklı ve radikal bir şekilde açığa çıkan, arzunun ihtiyaç adı altında, olumluluğun maskesiyle görünmez kılındığını fakat olumsuzluğunun belirgin olduğunu ifade etmektedir.[19] Hakikatin yerini alan hipergerçekliğin yeni şiddet türü olduğunu ifade ederken; günümüz dünyasının şiddete mahkûm olduğunu, zira şiddetin toplumsal, siyasal ve kitle iletişim araçları üzerinden meşrûlaştırıldığını dile getirmektedir.[20]
Baudrillard da tıpkı Han gibi olumluluğun şiddetine dikkat çekmektedir. Fakat Han, Baudrillard’ın tespitlerinde hata olduğunu, sorunu yanlış temelde ele aldığını belirtmektedir. Baudrillard “lanetli yan teoremi”[21] olarak adlandırdığı tespitinde, insanın kendi kendine savaş açması durumunu tarif etmekte ve tıpkı kanser hücrelerinin kendini aşırı olumlayarak sağlıklı hücreleri yok ettiği gibi, insan hayatındaki olumsuzlukların dışlanması durumunun da benzer bir patolojiye işaret ettiğini savunmaktadır. Bu anlamda Baudrillard, karşımızda, viral yolla bulaşan hastalıklara geleneksel yöntemlerle cevap verilemeyeceği, eski zaman ilaç ve tedavilerinin çaresiz kalacağı bir durum olduğunu belirtmektedir. Han ise, Baudrillard’ın tespit ve örneklemesine itiraz etmektedir. Zira vermiş olduğu HİV, kanser hücresi ve bilgisayar virüsleri örneklerinde de immünolojik (yani ötekinin varlığını zorunlu kılan) bir sistemin söz konusu olduğunu söylemektedir. Han ise olumluluğun şiddetinde ötekine dair bir varlığın yadsınmasından bahsetmekte ve bu hususta şu sözleri dile getirmektedir:
“…gerek HIV ve kanser, gerekse bilgisayar virüslerinin viral şiddeti, bir olumsuzluk şiddetidir. Ama günümüz çağı viral bir çağ değildir. Başlıca hastalıkları viral veya bakteriyel enfeksiyonlar değil, Burnout, hiperaktivite veya depresyon gibi viral olumsuzluğa dayanmayan, aşırı olumluluktan, olumluluğun şiddetinden kaynaklanan ruhsal hastalıklardır.”[22]
Baudrillard, olumluluğu immünolojik bir sistemle açıklamaya çalışırken; Han ısrarla bunun yanlış bir tespit olduğunu vurgulamaktadır. İmmünoloji yani bağışıklık bilimi, ötekinin varlığı durumunda açığa çıkan bir durumdur fakat aynılığın olduğu ortamda dışlama veya ortadan kaldırma durumu mevzubahis değildir. Bu sebeple Han, olumluluğun patolojisinin bağışıklık sistemiyle açıklanmasının anlamsız olduğunu dile getirmektedir.[23]
Peki durum gerçekten Han’ın bahsettiği gibi ötekinin olmadığı bir vasatta mı gerçekleşmektedir? Günümüzde dikotomik ilişkiler söz konusu değil midir? Pre-modern ve modern şiddet türleri günümüzde geçerliliğini yitirmiş midir? Görülen, duyulan, şahit olunan şiddet ve acı görüntülerinde şiddet uygulayan öteki yerine, acı ve şiddete maruz kalana mı odaklanılmalıdır? Şayet gerçekleşen şiddet ve acı görüntülerinin özne ve nesnesi bir kabul edilirse; adalet uğruna verilecek mücadelenin, haklı ve haksızı ortaya çıkarma adına verilecek çabanın anlamı ne olacaktır? Bu ve benzeri soruların sayısını artırmak mümkündür. Bu kadarıyla iktifa edilerek; Han’ın, günümüzde pre-modern ve modern şiddet türünün geçerli olmadığı iddiası, Gazze ve Doğu Türkistan özelinde ele alınacaktır.
Modern Şiddet: Doğu Türkistan ve Asimilasyon Kampları
Han’ın şiddet sınıflandırmasına bakıldığında modern şiddetin bir riyakârlık içinde uygulandığı görülmektedir. Özgürlük söylemleri şiddeti istenmeyen bir noktaya evirmiştir fakat pratikte şiddet kaybolmamış, kapalı kapılar ardında ve farklı suretlerle devam etmiştir. Bununla birlikte geç modern dönemde ne pre-modern ne de modern şiddetin geçerli olmadığını ifade eden Han’ın Doğu Türkistan’dan haberi olup olmadığını sorgulamak gerekmektedir. Zira Doğu Türkistan, Han’ın modern olarak bahsettiği şiddet türüne en ağır şartlar altında katlanmaktadır.
1949’dan beri Çin’in ilhak ettiği Doğu Türkistan’ın[24] tutsaklığını 18. Yüzyılın ikinci yarısına kadar götürmek mümkün olmakla birlikte[25] günümüzde uygulanan modern şiddetin belirginleşmesi 20. Yüzyılın ikinci yarısından itibaren başlamaktadır. 1944-1945 yıllarında Doğu Türkistan nüfusunun % 90’ını oluşturan Türk asıllı halkların oranı, 2001 yılında yapılan resmi nüfus sayımında % 46’ya gerilemiş; 1944-1945 yılındaki sayımda nerdeyse yok denecek kadar az bir nüfusa sahip olan Han Çinliler ise % 39’a yükselmiştir. Çin toprakları içine dâhil edilen Doğu Türkistan toprakları tarım ve doğal kaynaklar anlamında bereketli olmasına rağmen uygulanan politik müdahalelerle Doğu Türkistanlıların buralardan faydalanmasına müsaade edilmemiştir. 1954 yılında Mao’nun emriyle Heilongjiang, İç Moğolistan ve Doğu Türkistan gibi seyrek nüfuslu sınır bölgeleri üzerinde merkezi hükûmetin kontrolünü muhafaza etmek amacıyla kurulan, yarı-askeri, ekonomik ve zirai nitelikli “devlet içinde devlet” olarak adlandırılan Bingtuan, Doğu Türkistan ekonomisinin bel kemiğini oluşturmaktadır. 1954’teki popülasyonu 175.000 iken günümüzde 2,5 milyon kişiye istihdam sağlamakta ve çoğunluğu Han Çinlilerden oluşmaktadır.[26]
Modern şiddetin en belirgin özelliklerinden olan ordu, sağlık, eğitim ve medya gibi organlara müdahale yoluyla muhatapların sindirilmeye çalışılması olgusu[27], Doğu Türkistan için sıradan bir durum hâline gelmiştir. Doğum kontrolü politikası çerçevesinde Doğu Türkistanlı kadınların zorunlu kürtaja tabi tutulması; Doğu Türkistanlı nüfusun azalmasına ve Çin’in iç bölgelerindeki kişilerin Doğu Türkistan’a kaydırılmak suretiyle demografik yapıda bölgede yaşayanların aleyhine bir durumun ortaya çıkmasına sebebiyet vermiştir.[28]
Gözetle(t)me denilen olgu, modern dönemde çoğunlukla panoptikon[29] kavramı çerçevesinde ele alınmaktadır. Panoptik yapı rızaya dayanıyor ise olumluluk, rızaya dayanmıyor ise olumsuzluk şiddetinin kullandığı bir aygıta dönüşmektedir. Doğu Türkistan’daki durum rıza dâhilinde sosyal medya paylaşımları yapmaktan öte, rızaya muhalif ve her alanda gözetlendikleri bir vasatta gerçekleşmektedir. Hiçbir okul, camii, sokak ve cadde farklı durumda değildir. Cezaevi ve toplama kamplarında insanların banyolarına varıncaya kadar her anlarının kameralarla takip edildiği dile getirilmektedir.[30]
Toplumun dışına itilmiş Muselmann’lardan[31] ve gözden ırak toplama kamplarından artık söz edilemeyeceğini belirten Han, başarı ve performans öznelerinin; toplama kamplarını yanlarında taşıdığından, hem tutuklu hem de gardiyan olduklarından, “burnout” ve depresyon gibi hastalıklara sahipliklerinden hareketle Muselmann tavırları gösterdiklerinden bahsetmektedir.[32] Fakat Doğu Türkistan’da durum hiç de Han’ın bahsettiği gibi değildir. Doğu Türkistan’da ulusal ve dinî kimliğin ortadan kaldırılması adına oluşturulan kampların inşasına 2012 yılında başlanmış ve 2016 yılının sonlarında Yeniden Eğitim Merkezi, Mesleki Eğitim Merkezi, Eğitim Yoluyla Dönüşüm Merkezi isimleriyle faaliyete geçilmiştir. Çinli yetkililer uzun süre kampların varlığını inkâr etse de Birleşmiş Milletler, Avrupa Parlamentosu ve Uluslararası İnsan Hakları örgütlerinin yayımladığı raporlar sonrasında makulleştirme çabasına girmiş, kampların gönüllülük esasına dayalı olarak işlediğini dile getirmişlerdir. Bu kampların eğitimden ziyade beyin yıkama, itaatkâr insanlar oluşturma ve asimile etme kampları olduğu ifade edilebilir.
Han, modern şiddetin günümüzde geçerliliğinin olmadığını iddia etmesine rağmen Birleşmiş Milletlerin tespitine göre Aralık 2018 tarihinde 1.1. milyon; Adrian Zenz’in araştırmalarına göre ise Mart 2019’da 1.5 milyon Doğu Türkistanlı toplama kamplarında tutulmaktadır.[33]
Çinli yetkililerin toplama kamplarını izah etme çabası “şecaat arz ederken merd-i kıptî sirkatin söyler” kabilindendir. Bunun en yakın örneği Çin’in Türkiye başkonsolosu Cui Wei’nin Türkçe olarak vermiş olduğu röportajında görülmektedir. Wei, röportajda kamplar hakkında şunları söylemektedir: “Bazı kırsal bölgelerde yasadışı imamlar o küçük bölgeyi padişah gibi yönetmektedirler. Oradaki insanların beyinleri yıkanıyor. Böyle bir durumda bu radikalizm düşüncesinden etkilenen kişilerin beyinleri hastalanmaktadır. Bu hastalığı iyileştirmek için okulları kurduk. Oraya gönüllü olarak, yasaya göre, kontratlı bir şekilde içine girip 3 şey öğreniyorlar. Çok basit 3 şey. 1- Çince. Bir ülkenin vatandaşı o ülkenin resmi dilini bilmemesi tahmin edilemeyen bir şeydir. 2- Yasayı öğrenmek. Yani yasa hiç bilinmediği zaman kolay bir şekilde radikalizm düşüncesi tarafından etkileniyor ve başkasını öldürüyorlar. Yani dinden dolayı. Yanlış dinden. Din doğrudur ama onlar yanlış bir şekilde etkilendi. 3- Bir meslek yeteneği öğrenmek. Bu meslek yeteneği olmayınca o kendi kendine besleyemeyen bir şekilde oluyor, kendi kendine sosyal yaşamına dönemiyor. O okullarda sadece bu 3 şey öğretiliyor.”[34]
Hiçbir kaynak gösterilmeksizin yalnızca Wei’nin açıklamaları dahi Doğu Türkistanlıların maruz kaldığı modern şiddeti gözler önüne sermekte ve Han’ın iddiasını geçersiz kılmaktadır. Wei’ye göre Doğu Türkistanlıların dili de dini de kültürü de yanlıştır ve değiştirilmesi gerekmektedir. Evet, canlarını almamaktadırlar fakat insanı insan yapan tüm özelliklerini, özgürlüklerini ellerinden almaktadırlar. Tuncer, Doğu Türkistanlıların içinde bulunmuş oldukları çaresizliği şu ifadelerle dile getirmektedir: “Zorunlu Çince eğitime tabi tutulan, anadilde eğitim alması engellenen, yatılı okullarda okumaya zorlanan, yükseköğrenim hakkı kısıtlanan, anadilinde yayın hakkı engellenen, Çinceyi öğrenmemeleri durumunda iş imkânlarından mahrum bırakılan Türkler, sorunların çözümü noktasında da muhatap bulamamaktadırlar.”[35]
Gazze ve Şiddetin Tüm Veçheleri
Han’ın şiddet üzerine ortaya koymuş olduğu tezin geçersiz kaldığı en somut örneklerden biri Gazze’dir. Zira Han’ın geçerliliğini yitirmiş olarak gördüğü tüm şiddet türleri, Gazze’de eş zamanlı olarak tatbik edilmektedir. Sosyal medya ve kitle iletişim araçlarının bu denli etkin kullanıldığı bir zaman diliminde Gazze’den habersiz kalabilmek mümkün değildir. Fakat Han ısrarla Gazze konusunda sessiz kalmakta, şiddete dair görüşlerinin sağlamasını ya da eleştirisini yapmaktan kaçınmaktadır. Bu çalışmayla Han’ın yapmadığı ya da yapmak istemediği kritik yapılmaya çalışılacak ve Han’ın şiddet ile ilgili teorilerinin pratik yansımalar itibariyle geçerliliği sınanacaktır. Bu sınamayı yapabilmek adına tüm şiddet biçimlerine maruz kalmasına rağmen direnişini sürdüren kadim şehir Gazze’yi tanımak gerekmektedir.
Gazze her ne kadar Filistin’in bir şehri olsa da aynı zamanda ayrı bir bütünlük arz etmektedir. Bu ayrılığın ardında fiziksel koşullar oldukça büyük bir etken olmakla birlikte mücadelede yöntem anlamında da ayrılıklar söz konusu olmaktadır. Osmanlı Filistin’e gelmeden önce 1525 yılında Kudüs’te 1520 Yahudi varken bu sayı 1760 yıllarında 115’e kadar düşmüştür. Fakat Osmanlı’nın Birinci ve İkinci Meşrutiyet ilanları sonrası Batı’ya açılması, Batı’nın da Filistin’e olan ilgisini artırmış ve 1878’e gelindiğinde Yahudilerin Filistin’deki sayısı 25 bin civarına ulaşmıştır. Fransız Yahudi’si Rotschild ve 1896 yılında Yahudi Sömürgecilik Cemiyeti’ni kuran Alman Yahudi’si Maurice de Hirsch, Yahudilerin Filistin’e taşınmasında büyük rol oynamışlardır.[36]
Osmanlı’nın son dönemlerinde Filistinli köylüler ve Yahudi işgalciler arasında (1886) çatışmalar yaşanmış, Reşad Paşa’nın Siyonistlere iltimas geçtiği gerekçesiyle 1890 yılında Filistinliler tarafından protestolar düzenlenmiş ve 24.06.1891 yılında sadrazama dilekçe gönderilerek Rus Yahudilerinin Filistin’e göç etmelerinin ve toprak sahibi olmalarının engellenmesi istenmiştir. Bu tehdide karşı önlemler alınmaya çalışılmış olsa bile II. Abdülhamid’in devrilmesinin ardından İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin içindeki Siyonist etkiyle birlikte Yahudilerin toprak edinmesi ve Filistin’e göç kolay hâle gelmiştir. Salih bu hususta şunları dile getirmektedir: “1918’de Osmanlı İmparatorluğu’nun yıkılmasıyla[37] birlikte Yahudiler Sarsek, Tiyan, Tuveyni, Mudavar gibi Lübnan asıllı ailelere mensup ağaların arazilerini veya Osmanlı Devleti’nin düzenlediği ve vergilerini ödeyemeyen Filistinli çiftçilere ait arazilerin satıldığı açık müzayedeler yoluyla ya da Rok ve Kessar gibi toprak ağası olan ailelere mensup Filistinlilerin topraklarından yaklaşık 420.000 dönümü (toplam toprakların % 1,5’unu) satın aldılar. Bu satın almalar, elde ettikleri arazilerin % 93’ünü oluşturuyordu.”[38]
1917-1948 yılları arasında İngiliz işgali altındaki Filistin’de satılan toprakların büyük çoğunluğu Filistinlilere ait olmamakla birlikte; Filistinlilere ait olup satılan topraklar Filistin topraklarının % 1’ini geçmemiştir. Siyonist işgalciler küresel yeteneklerine, devasa sermayelerine, tüm zalimlerin desteğine ve terörüne rağmen İngiliz yönetimi esnasında 1.2 milyon dönüm daha toprağı işgal ederek Filistin topraklarının ancak % 6’sını elde edebilmiştir.[39] 29 Kasım 1947 Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nun 181 numaralı kararıyla nüfusun % 67’sine toprakların ise % 94’üne sahip olan Filistinlilerin toprakları ikiye bölünerek toprakların % 50’den fazlası işgalcilere teslim edilmiştir.
[40]
İşgalci İsrail devletinin kurulmasına zemin hazırlayan çaba “siyonizm” olarak tanımlanmaktadır. Garaudy, siyonizmi anlamaya çalışırken önemli bir ayrım yapılması gerektiğine dikkat çekmekte ve bugün yaşadığımız sürecin dinî değil siyasî siyonizmin bir sonucu olduğunu vurgulamaktadır. Dinî siyonizm çoğunlukla Musevî mistikler tarafından öğretilegelen ve Yahudiliğin mesihçi beklentilerine sıkı sıkıya bağlı bir yapılanmaya işaret ederken, siyasi siyonizm ise Theodor Herzl’in 1896 yılında kaleme aldığı “Yahudi Devleti” kitabına dayanan ve 1987 yılında İsviçre’nin Basel şehrinde Birinci Siyonist Kongresi’nde sunularak somut uygulamasına başlanan çabadır. Herzl’in dinî siyonizmle alakası olmadığını dile getiren Garaudy, onun agnostik olduğunu ifade etmekte ve bununla birlikte Herzl’in Yahudiliği din olarak tarif eden kimselere karşı çıktığını da belirtmektedir.[41] Herzl, Yahudi meselesini dünya geneline yayma amacına yönelik şu ifadeleri kullanmaktadır: “Yahudi meselesi, ulusal bir meseledir ve bu sorunu gidermek için büyük milletler tarafından düzenlenmiş bir konsey dâhilinde tartışılarak, bunun bir dünya meselesi haline dönüştürülmesi gerekir.”[42]
Herzl’in rüyası ölümünden 44 yıl sonra gerçekleşir. Fakat bu rüya birçok zulüm, kan, acı ve şiddet olaylarını da beraberinde getirmektedir. Türkçe “felaket” anlamına gelen “el-Nakba” ifadesi, 1948 yılında gerçekleştirilen katliamların tümü için kullanılan bir ifadedir. “Deir Yassin” ve “Tantura”[43]da yapılan katliamlara dair aktarılanlar, Nakba’nin görünen acı yüzlerinden bazılarıdır. 1948’de gerçekleştirilen katliamlarda şiddetin yalnızca arkaik yüzüne değil; birçok şiddet mekanizmasının devreye alındığı, modern olarak da tabir edilebilecek farklı yüzlerine de şahit olunmaktadır. İnsanın mekânla kurduğu hafıza ilişkisini ortadan kaldırmak amacıyla ortaya koyulan eylemler, insan bedeni üzerinden uygulanan şiddetten farklı olarak mekân üzerinden uygulanan, asimilasyona maruz bırakan bir şiddet türüdür. Gerek Han’ın gerekse Foucault’nun bahsettiği mekân üzerinden uygulanan örtük ve modern şiddet burada yatmaktadır. 1948 sonrası topraklarından çıkarılan yaklaşık bir milyon insanın ardından siyonist rejimin hafızayı unutturmak adına uyguladığı politika hakkında Ceylan şunları dile getirmektedir: “Bir unutma politikası olarak Yahudileştirmenin amacı Nekbe ile Filistinlilerin ardından bıraktığı mekâna dair belleği silmek; bu mekânların yıkımı ve yeniden inşası ile yeni bir coğrafya oluşturmaktır çünkü bellek topografyaya bağlıdır.”[44]
Buraya kadar dile getirilenler işgalci İsrail devletinin kuruluşuna kadar olan kısmı ele almaktadır. Peki, zaman geçtikçe Han’ın iddiası desteklenecek ve şiddetin biçimleri değişiklik gösterecek midir? Sorunun cevabını tarihi süreci okumaya devam ederek bulmak mümkündür.
İşgalci İsrail devletinin kurulmasının ardından 1956, 1967 ve 1973 yıllarında Arap-İsrail savaşları yaşanmıştır. Bölgedeki özellikle Arap devletler İsrail’in varlığını kabul edememiştir. Belirli aralıklarla yapılan savaşlar bu durumun birer yansımasıdır. Filistin direnişinin sembol isimlerinden olan Yaser Arafat, 1965 yılında Filistin Ulusal Kurtuluş Hareketi’ni (el-Fetih) kurmuş, ardından 1969’da ise Filistin Kurtuluş Örgütü’nün (KFÖ) liderliğini üstlenmiştir. 1988 yılında bağımsız bir Filistin Devleti’nin kurulduğunu ilan etmesinin ardından aynı yıl Birleşmiş Milletler Cemiyeti’nde yapmış olduğu konuşmada İsrail’in var olma hakkını tanıdığını ilan etmiştir. 1993 yılında İsrail ve Arafat liderliğindeki FKÖ arasında “Oslo Barış Antlaşması” imzalanmıştır. Oslo antlaşmaları ile birlikte Filistin’de, İsrail ile olan ilişkilerle ilgili iki farklı görüş, belirginliğini daha fazla hissettirmeye başlamıştır. Batı Şeria merkezli FKÖ ve silahlı kanadı el-Fetih’in oluşturmuş olduğu grup İsrail ile normalleşmeyi savunurken; Gazze merkezli Hamas ve silahlı kanadı olan el-Kassam Tugayları ise iki devletli çözüme yanaşmayan, bağımsız özgür Filistin Devleti’ni savunmuştur.
Oslo antlaşmalarından günümüze kadar süren Filistin-İsrail savaşlarında Hamas’ın terör örgütü olarak adlandırılmasının temel gerekçesi, Oslo antlaşmalarına uymaması olarak dile getirilmektedir. Bu sorunun cevabına geçmeden önce süreç içerisinde antlaşmayı kabul eden Filistinlilerin çoğunlukla yaşadığı bölge olan Batı Şeria topraklarına tekrar bakmak gerekmektedir. Zira antlaşmaya uyulan bölgede topraklar her geçen gün ilhak edilmeye devam edilirken; Gazze, direnişin daha yoğun bir şekilde gerçekleştiği yer olması hasebiyle herhangi bir toprak kaybına uğramamış fakat bir tarafı deniz üç tarafı duvar ve tel örgülü sınırlarla çevrili bir hayat yaşamaya devam etmiştir. 7 Ekim sonrasında ise Mahmut Abbas yönetimindeki FKÖ’nün politikaları her ne kadar güven vermese de Filistin topraklarında yer alan ister Batı Şeria’daki isterse Gazze’deki direniş grupları olsun ortak bir çatı altında “el-Mukâveme” (direniş) ismi etrafında hareket etmektedirler.
Han’ın şiddet teorisini göz önünde bulundurduğumuzda “öteki” olmadığı için kişiler ya da devletler kendiyle savaşmakta ve kendine yönelik bir şiddet üretmektedirler. Fakat Filistin, özelde ise Gazze’ye başından sonuna kadar bakıldığında durumun tam ters yönde işlediği görülmektedir. Hatta 7 Ekim Aksa Tufanı Operasyonu’nun bu dost-düşman ayrımını daha belirgin hâle getirdiği ifade edilebilir. Abdurrahman Arslan, Aksa Tufanı sonrası Filistin’in yalnızca İsrail ve Filistin’i değil, dünyayı ikiye bölen bir dünya olduğunu ifade etmektedir:
“Gazze savaşıyla beraber dünya bir günde altüst olmuş gibi ikiye bölündü; bölünme Doğu ile Batı’nın, sol ile sağın, demokrasi ile faşizmin, evrensel ile yerelin arasında yaşanmadı. Bir tarafta yönetenler diğer tarafta yönetilenler; bir tarafta savaşı şartsız destekleyenler, diğer tarafta haykırarak muhalefet edenler; bir tarafta örgütlü bir kötülük tarafından teslim alınmış yönetimler, diğer tarafta bunlara karşı çıkarken istemeden de olsa bu teslim alınmaya şahit olanların yaşadığı ümitsizlik; bir tarafta biriken bir öfkenin içinde kaybolan iktidar sahipleri, diğer tarafta da meydanları dolduran “vicdanın” yankılanan haykırışları.”[45]
Han’ın ötekinin olmadığı bir vasatta gerçekleştiğini iddia ettiği şiddet meselesine bir diğer eleştiri yine Siyonistlerin kullandığı temel kavramlardan biri üzerinden gerçekleştirilebilir. Yahudilerin, Yahudi olmayan ötekileri ifade etmek için kullandığı goyim ifadesi Han’ın tezine antitez konumunda durmaktadır. Zira Han, ötekinin olmadığını dile getirirken; işgalci İsrail devleti, terörünü öteki kabul ettiği goyimlere karşı sürdürmektedir.
Atzmon israil’in 2008 yılında Hamas’a karşı başlattığı Dökme Kurşun Operasyonu isimli topyekun savaş ile ilgili şunları dile getirmektedir: “İsrail Ordusu, bir propaganda başarısını garantiye almak amacıyla yabancı medya mensuplarının Gazze’ye girmesini engelledi. Bunun amacı, sadece Goyim’in savaş bölgesine girmesini engellemek değildi ama İsraillilerin ve dünyadaki Siyonist Yahudilerin kendilerini, Goyim’in gözlerinden görmelerini engellemekti. Bu, Yahudi şuursuzluğun hariçten etkiye maruz kalmaması için söylemin yönünü değiştirmek üzere yapılan kaba bir girişimdi.”[46]
İşgalci İsrail Devleti’nin ilk başbakanı David Ben Gurion’un “Goyim’in ne dediği önemli değildir, önemli olan Yahudilerin ne yaptığıdır”[47] ifadesi de ötekinin varlığını yok saymaktan öte, ötekinin gözündeki kendiliği görmekten kaçmaktır. Bu ifade bile mücadele edilen bir ötekinin varlığını ortaya koymakta, ona göre konum alındığını göstermektedir.
Öteki’nin olmadığı ya da savaşların ötekinden arındırılmış bir şekilde yapıldığı iddiası Gazze’de geçerliliğini yitirmiş durumdadır. Bununla birlikte sadece teorik olarak değil pratik olarak da Gazze’de uygulanan şiddet eylemleri bunun somut göstergelerindendir.
7 Ekim Aksa Tufanı sonrası yaşanan şiddet olaylarını yazmadan önce, işgalci Siyonistlerin bölgeye geldiğinden beri Han’ın arkaik olarak bahsettiği şiddet eylemlerinin hız kesmeden devam ettiğini hatırlatmak faydalı olacaktır. 1948 yılında Nakba olayları; 16 Eylül 1982 yılında Beyrut mülteci kampında gerçekleştirilen Sabra ve Şatilla katliamları[48]; 25 Ocak 2006 tarihinde yapılan seçimin HAMAS’ın zaferiyle sonuçlanmasının ardından 1 Mart 2008 “Sıcak Kış” ve 27 Aralık 2008 “Dökme Kurşun” operasyonlarıyla[49]
2008 yılında Gazze’de yaşanan katliamlarda insani yardım için bölgede bulunan Norveçli doktorlar Erik Fosse ve Mads Gilbert Gazze’nin Gözyaşları isimli eserlerinde, işgalcilerin yapmış oldukları katliamları daha rahat gerçekleştirebilmek için öncelikle onları “öteki” olarak konumlandırdıklarını şu ifadelerle dile getirmektedirler: “Tarih bize, ne zaman insanlar diğerlerine zarar vermek için harekete geçse canavarlaştırmanın bir ön koşul olduğunu gösteriyor. Avrupalılar Amerika’ya koloniler kurduğunda, Kızılderililer medeniyete karşı çıkan ilkel hayanlar olarak tasvir edildiler. 1930’larda yapılan Alman propagandasında, Yahudiler için kökü kazınması gereken “parazitler” deniyordu. Ruanda’da otel sahibi olan ve çok sayıda Tutsi’nin hayatını kurtaran adamın anlatıldığı film aklıma geliyor. Hutu milisleri Tutsiler için “hamam böcekleri” yakıştırmasını kullanıyordu. Gazze’de kullanılan yafta ise “terörist” ya da “Hamas çocuğu”ydu. Canavarlaştırma, İsrail’in Gazze istilası sırasında yaptığı gibi sivil hedeflere saldırmasının ön koşuluydu.”[50]
Yukarıdaki ifadeler 2008 yılına ait fakat 2024 yılına gelindiğinde değişen pek bir şey olmadığı görülmektedir. Uluslararası Ceza Mahkemesi’nin Gazze’de işlenen savaş suçları sebebiyle hakkında yakalama kararı çıkardığı İsrail eski savunma bakanı Yoav Gallant 9 Ekim 2024 tarihinde yapmış olduğu basın açıklamasında “insansı hayvanlarla savaşıyoruz”[51] ifadesini kullanarak yine ötekiyi şeytanlaştırma yoluna gitmektedir.
2.2 milyon nüfusa sahip; dört bir yanı çevrili; giriş ve çıkışın olmadığı; yiyecek, içecek ve sağlık malzemelerinin girişinin yasaklı ya da oldukça yetersiz olduğu; ikinci dünya savaşında atılan bomba miktarından 4-5 kat daha fazla, 90.000 tona yakın bomba atılan; anestezik madde kullanılmadan ameliyatların yapıldığı; okul, cami, hastane, üniversite gibi toplumun birinci derece ihtiyaç duyduğu, toplumsal kalkınma ve iyileşme mekânlarının yok edildiği; yeraltı sistemlerinin tahrip edilerek kullanılamaz hâle getirildiği; 18.000 civarı çocuk, 12.000 civarı kadın olmak üzere toplam 44.000 civarında insanın acımasızca katledildiği; gazetecilerin öldürüldüğü, doktorların gözaltına alındığı; ambulansların kurşunlandığı; 83.000 konutun yıkıldığı, 193.000 konutun ise hasara uğratıldığı fakat yine de “ya özgürlük ya şehadet” nidâsını dilinden düşürmeyen insanların yaşadığı kara parçasıdır Gazze.
Byung-Chul Han’ın, tüm bu şiddet eylemlerini hangi formülasyonla izah edeceği ya da nasıl bir tevil ile açıklayacağı merak konusudur. Fakat görünen odur ki Gazze; adalet ile zulmün, hakikat ile batılın, iyi ile kötünün, doğru ile yanlışın turnusol kâğıdı olmuştur. Gazze’de Han’ın bahsettiği aynılık değil taban tabana zıtlık söz konusudur. Buradaki şiddet aynılığın ve olumluluğun şiddeti değil, ötekinin ve olumsuzluğun şiddetidir. Yaşanan zaman dilimi ise Han’ın geç modern olarak adlandırdığı, bugündür.
Ayrıca acı konusuna değinen Han, acının anlam ve hakikatle ilişkili olduğunu fakat günümüz insanının acıdan kaçtığını ve onu olumsuz olarak gördüğünü dile getirmektedir. Acaba Han, Gazze’de yaşanan acı ve zulme rağmen şikâyet etmek yerine “direniş” diyen insanlardan haberdar değil midir? Haberdar ise bu hususta neden bu hususta sesiz kalmayı tercih etmektedir? Bacon’ın bahsetmiş olduğu mağara idolası, Han’ın yaşantısında mücessem hâle gelmiş olabilir mi? Tüm bu ve buna benzer soruların cevabını bulabilmek adına oldukça çaba sarf edilmiş fakat hiçlik dışında bir cevapla karşılaşılmamıştır. Hâlbuki Gazze, en soylu acıların yaşandığı yerdir. Yakın zamanda vefat eden Hamas lideri Yahya Sinvar’ın hayat hikâyesi bunun en önemli örneklerinden biridir. Her anı acılarla dolu olan fakat onlardan kaçmak yerine onlarla anlam bulan bir hikâye.
Kendi ülkesinde mülteci kampında doğan Sinvar, üniversite yıllarında Hamas’la tanışmış ve mücadelesini devam ettirirken 1988 yılında tutuklanarak 486 yıl hapis cezasına çarptırılmıştır. 2011 yılında takas antlaşmasıyla serbest bırakılana dek 23 yıl esaret hayatı yaşamıştır. 2017 yılında Hamas Siyasi Büro Başkanı seçilmiş, İsmail Haniyye’nin vefatından sonra ise Hamas genel başkanı olmuştur. 7 Ekim 2024 yılında başlayan Aksa Tufanı Operasyonu’nun beyni olarak kabul edilmektedir.
Sinvar hapishanede kaleme almış olduğu Diken ve Karanfil isimli romanının başında hikâyenin kurgu fakat yaşananların gerçek olduğunu ifade ederek kitaptaki ana karakter Ahmet’in dilinden, uzlaşarak acıdan kaçmak ya da acıyla insan kalmak arasındaki tercihine dair şunları dile getirmektedir: “Hem yargıcımız hem celladımız işgalin kendisidir. Bizim, diz üstü çökmeyi kabul etmemiz, bütün haklarımızdan vazgeçmemiz mümkün olmadığına ve düşmanımız da bizden bundan başkasını kabul etmediğine göre, bu durum uzun sürmeyecek. Düşman her zamanki gibi ödün vermemiz için baskılara devam edecek. Doğal olarak biz de ödün vermeyeceğiz, o da öldürmeye devam edecek. Düşman bizim eninde sonunda ödün vereceğimizi sanıyor, şu hâlde bizim de mücadelemize devam etmemiz, gerekli hazırlıkları yapmamız gerekiyor.”[52]
Sinvar ayrıca bir konuşmasında acıdan kaçmak yerine acının üzerine yürüdüğünü şu şekilde ifade etmektedir: “Evet, ölümden korkuyorum. Yatağımda yaşlı develer gibi ölmekten, kalp krizinden veya trafik kazası ile ölmekten korkuyorum. Allah yolunda, dinim, vatanım ve mukaddesatım için ölmekten korkmuyorum. Canımız ve kanımız en küçük şehidimizden daha değerli değildir.”[53]
Sinvar acı içinde yaşayıp acıyla hayata gözlerini kapamıştır. Fakat o Han’ın bahsettiği geç modern özne gibi olumsuzluklardan kaçan değil olumsuzluklara göğüs geren bir hikâyeyle veda etmiştir bu dünyaya. Saraylarda, lüks ve şatafat içerisinde yaşayıp halkına fakirliği nasihat eden, icraattan çok konuşan, ilkesiz liderlerden biri olmak yerine cephede savaşarak mücadele vermiştir. Yara alan koluna demir parçasıyla turnike yapıp elindeki son tahta parçasıyla bile zalim olan ötekine karşı hakikat mücadelesini sürdürmüştür.
Şiddet ve Acının Görünmezliği
Bakmak ve görmek arasında fark olduğu üzerinde durulmaktadır. Herkes aynı manzaraya baksa da aynı şeyleri görememektedir. Buna mukabil günlük hayatta yaşanan meselelere dair yaklaşımlar da bakmak ve görmek arasındaki ilişkiyle paralellik arz etmektedir. Aynı olaylara bakılmakta fakat bazen görülmesi gerekenler birtakım sebeplerden ötürü görülememekte bazen de görmek istenilmemektedir.
Rusya-Ukrayna arasındaki gerilimde şiddet karşıtı olup Filistin-İsrail ya da Doğu Türkistan-Çin konusunda sessiz kalmak, şiddetin bizatihi kendisine karşı olmaktan ziyade şiddeti uygulayana karşı oluşla ilgilidir. Hayvan hakları konusunda eylemler düzenleyip binlerce ton bombanın altında yanıp kavrulan hayvanlar adına ses çıkarmamak ikiyüzlü bakış açısının bir ürünüdür. Feminist teori ve çalışmalarla ön plana çıkarak kadın hakları savunuculuğu yapıp öldürülen, tecavüz edilen, esir alınan, işkence edilen kadınlar adına tek bir kelime dahi sarf etmemek benzeri bir patolojinin yansımasıdır.
Büyük bir soykırıma şahit olduğumuz günümüzde birçok teori, iddia ve söylem sınamaya tabi tutulmuş ve büyük bir kısmı samimiyet testinde sınıfta kalmıştır. Bu hususta Dağ, filozofların “suskun” ya da “ikiyüzlü/hypocrist” tutumunun günümüze ait bir problem olmadığını, içinde yaşadıkları toplumun bir parçası oldukları için “filozof” olsalar bile Batılı kültürel kodun izlerini taşıdıkları için diğer toplumları “yabancı”, “öteki”, “barbar” ya da “az gelişmiş” olarak görme eğiliminde olduklarını ifade etmektedir.[54]
Tüm bunlar yaşanırken Han’ın durumu hakkında ise Dağ şunları eklemektedir: “Chul Han, “öteki”ni ve “yabancı” olanı devre dışı bırakarak, sisteme istikrar ve hız kazandıran adına “şeffaflık toplumu” dediği toplumun bir parçası olduğunu göstermiştir. Kendini Filistin’de yaşanan büyük soykırımdan yalıtarak –bir anlamda sterilleştirerek- hayat süren Chul Han; “palyatif, şeffaflık, performans ve yorgunluk” diye adlandırdığı toplumun en büyük göstergesi olan bir öznedir. Vicdanını palyatif olarak ayakta tutmaya çalışan “palyatif”, “öteki”ni umursamayan ve kendini bir haliyle “şeffaf” bırakabilen “şeffaflık”, herkesin kendi yorgunluğu ile meşgul olduğu “yorgunluk”, acının hayattan çıkarıldığı “performans” toplumunun bir parçası/öznesidir O.”[55]
Şiddet ve acının; felsefesini, edebiyatını, sosyolojisini ve siyasetini yapanların büyük çoğunluğu Gazze’de felsefelerini, edebiyatlarını, sosyolojilerini ve siyasetlerini yitirdiler. Tıpkı işgalciler gibi kendi gerçeklerinden kaçmak zorunda kaldılar. Görmekten kaçındıkları şiddet ve acı, kendi gerçeklerini açığa çıkarmaktaydı. Yüzünü elleri arasına aldığında görünmediğini zanneden çocuk misali, bu acı ve şiddet görüntülerine sessiz kalarak unutulacağını zanneden suskun, aciz ve helâk olmuş düşünürler ellerini yüzlerinden çektiklerinde Gazze’nin bambaşka bir dünyayı mümkün kıldığını görmüş olacaklardır.
Sonuç
Byung-Chul Han, kaleme aldığı eserler itibariyle günümüzün önemli düşünürlerinden biri olarak adlandırılmaktadır. İçinde yaşadığımız çağa dair dakik tespitleri bulunmakla birlikte genellemeci üslubu, Han’ın en temel problemlerinden biri olarak gözükmektedir.
Şiddet’e dair kaleme almış olduğu eserinde pre-modern, modern ve geç modern şiddetten bahsetmekte, geç modern olarak adlandırdığı günümüzde ise diğer zamanlardan farklı olarak olumluluğun şiddetine maruz kalındığını ifade etmektedir. Han’a göre pre-modern dönemde kanlı şiddet eylemleri, modern dönemde ise kapalı kapılar arkasında disiplin etme suretiyle uygulanan şiddet hâkimdir. Geç modern dönemde ise bunların hiçbirine yer yoktur.
Han’ın şiddete dair tespitlerinin gerçeklikle ilişkisi kurulmaya çalışıldığında, durumun tam olarak bahsettiği gibi olmadığı görülmektedir. Doğu Türkistan, Han’ın modern şiddet olarak bahsettiği şiddet türüne; Gazze ise pre-modern, modern ve geç modern şiddet türlerinin hepsine eş zamanlı olarak maruz kalmaktadır.
Şiddet teorisyenleri arasında isminden övgüyle bahsedilen, diğer şiddet teorisyenlerinin hatalı olduğunu ifade eden, kendi tezi dışında şiddete dair gerçekleştirilen açıklama biçimlerinin geçerliliğinin olmadığını ifade eden birinin, enformasyon çağında Doğu Türkistan ve Gazze’den haberinin olmaması düşünülemez. Haberi yoksa; günceli okumaktan aciz birinin söylemlerinin, ne kadar kayda değer olduğunu düşünmek gerekmektedir. Şayet haberi varsa neden sessiz kalmaktadır? Bu sorunun cevabının araştırılması gerekmektedir. Zira Doğu Türkistan ve Gazze’de gerçekleştirilen şiddetin hangi türden olduğu ya da tezinin hâlâ geçerli olup olmadığı, Han’ın cevaplaması gereken sorulardır. Bizim cevaplamamız gereken soru ise bilgiyle manipüle edilip edilmediğimizdir.
Han’ın bu soruları cevaplayıp cevaplamaması bir yana, günümüzde bütün şiddet türleri eş zamanlı olarak mazlum insanlar üzerinde tatbik edilmeye devam etmektedir. Dünyanın görmüş olduğu en büyük soykırımlara şahit olurken; bırakın eylemi, söylem düzeyinde dahi ses çıkaramamanın acizliği içerisinde bulunanlar, elindeki son tahta parçasına kadar mücadele edenler hakkında söz söyleyebilme hakkını kaybetmektedirler.
Kaynakça
Althusser, Louıs. İdeoloji ve Devletin İdeolojik Aygıtları. çev. Alp Tümertekin. İstanbul: İthaki Yayınları, 2015.
Arslan, Abdurrahman. “Filistin: Dünyayı İkiye Bölen Dünya”. Nida Dergisi 214 (2024), 4-15.
Ataallah, Ula. “İsrail operasyon isimlerini Tevrat metinlerinden seçiyor”. Anadolu Ajansı. (30 Haziran 2014). https://www.aa.com.tr/tr/dunya/israil-operasyon-isimlerini-tevrat-metinlerinden-seciyor/146891.
Atzmon, Gilad. Göçebe Kimlik: Yahudi Kimlik Siyaseti Üzerine Bir İnceleme. çev. Duran Temel – Fatih Peyma. İstanbul: Mana Yayınları, 2014.
Aydemir, Mücahit. “İsrail savunma bakanı Gallant: Gazze tamamen ablukaya alınacak”. Anadolu Ajansı. (09 Ekim 2023). https://www.aa.com.tr/tr/dunya/israil-savunma-bakani-gallant-gazze-tamamen-ablukaya-alinacak/3012491.
Aynural, Salih. “Açık Cezaevi Doğu Türkistan”. Türk Dünyası Araştırmaları 122 (2019), 205-218.
Bacon, Francis. Novum Organum. çev. Talip Kabadayı. Ankara: BilgeSu Yayınları, 2019.
Baudrillard, Jean. Kötülüğün Şeffaflığı: Aşırı Fenomenler Üzerine Bir Deneme. çev. Emel Abora – Işık Ergüden. İstanbul: Ayrıntı Yayınları, 1995.
Baudrillard, Jean. Tüketim Toplumu. çev. Nilgün Tutai – Ferda Keskin. İstanbul: Ayrıntı Yayınları, 2018.
Becker, Tal. “Sorry for the inconvenience”. Shalom Hartman Institute. (February 26, 2014). https://www.hartman.org.il/sorry-for-the-inconvenience/
Bentham, Jeremy. Panoptikon: Gözün İktidarı. çev. Zeynep Özarslan. İstanbul: Su Yayınları, 2019.
Bufacci, Vittoria. “Two Concepts of Violence”. Political Studies Review 3 (2005), 193-204.
Canetti, Elias. Kitle ve İktidar. çev. Gülşat Aygen. İstanbul: Ayrıntı Yayınları, 2017.
Cevizci, Ahmet. 17. Yüzyıl Felsefesi. İstanbul: Say Yayınları, 2016.
Ceylan, Tuğçe Ersoy. “1948: Mekân-kırım Yoluyla Unutma Rejiminin Kuruluşu”. Filistin Araştırmaları Dergisi 9 (2021), 77-107.
Çakan, Varis. “Tarihte ve Bugün Türkistan Meselesi”. Asya Araştırmaları Uluslararası Sosyal Bilimler Dergisi 7/Özel Sayı–1 (2023), 1-6.
Çakırgil, Selahattin Eş. “Ölmekten korkuyorum ama; inandığım değerler uğruna ölmekten asla!”. Haksöz Haber. (22 Ekim 2024). https://www.haksozhaber.net/olmekten-korkuyorum-ama-inandigim-degerler-ugrunda-oldurulmekten-asla-35417yy.htm.
Dağ, Ahmet. “Bir ‘Şiddet’ Filozofu Olarak Baudrillard”. Nida Dergisi 199 (Kasım-Aralık 2020), 21-26.
Dağ, Ahmet. Ölümcül Şiddet: Baudrillard’ın Düşüncesi. İstanbul: Ketebe Yayınları, 2021.
Dağ, Ahmet. “Palyatif ve Yorgun Toplumların Palyatif ve Yorgun Filozofları”. Nida Dergisi 214 (2024), 64-66.
Fosse, Erik. Gilbert, Mads. Gazze’nin Gözyaşları. çev. Köksal Gülerkaya. İstanbul: Pegasus Yayınları, 2018.
Foucault, Michel. Hapishanenin Doğuşu. çev. Mehmet Ali Kılıçbay. Ankara: İmge Kitabevi Yayınları, 2019.
Galtung, Johan. İnsan Hakları: Bir Başka Açıdan. çev. Müge Sözen. İstanbul: Metis Yayınları, 2018.
Garaudy, Roger. İsrail Sorunu: Siyasi Siyonizm. çev. Cemal Aydın. İstanbul: Timaş Yayınları, 2023.
Han, Byung-Chul. Enfokrasi: Dijitalleşme ve Demokrasinin Krizi. çev. Mustafa Özdemir. İstanbul: Ketebe Yayınları, 2022.
Han, Byung-Chul. Eros’un Istırabı. çev. Şeyda Öztürk. İstanbul: Metis Yayınları, 2020.
Han, Byung-Chul. İktidar Nedir?. çev. Mustafa Özdemir. İstanbul: İnsan Yayınları, 2020.
Han, Byung-Chul. Kapitalizm ve Ölüm Dürtüsü. çev. Çağlar Tanyeri. İstanbul: İnka Kitap Yayınları, 2021.
Han, Byung-Chul. Ötekini Kovmak: Günümüzde Toplum, Algı ve İletişim. çev. Mustafa Özdemir. İstanbul: Ketebe Yayınları, 2023.
Han, Byung-Chul. Palyatif toplum: Günümüzde Acı. çev. Haluk Barışcan. İstanbul: Metis Yayınları, 2022.
Han, Byung-Chul. Psikopolitika: Neoliberalizm ve Yeni İktidar Teknikleri. çev. Haluk Barışcan. İstanbul: Metis Yayınları, 2019.
Han, Byung-Chul. Ritüellerin Yok Oluşuna Dair: Günümüzün Bir Topolojisi. çev. Çağlar Tanyeri, (İstanbul: İnka Kitap Yayınları, 2022.
Han, Byung-Chul. Şeffaflık Toplumu. çev. Haluk Barışcan. İstanbul: Metis Yayınları, 2017.
Han, Byung-Chul. Şiddetin Topolojisi. çev. Dilek Zaptçıoğlu. İstanbul: Metis Yayınları, 2016.
Han, Byung-Chul. Topology of Violence. trans. Amanda Demarco. London-England: The Mit Press, 2018.
Han, Byung-Chul. Yorgunluk Toplumu. çev. Samet Yalçın. İstanbul: Açılım Kitap Yayınları, 2017.
Han, Byung-Chul. Zamanın Kokusu: Bulunma Sanatı Üzerine Felsefî Bir Deneme. çev. Şeyda Öztürk. İstanbul: Metis Yayınları, 2019.
Herzl, Theodor. Yahudi Devleti. çev. Sedat Demir. İstanbul: Ataç Yayınları: 2020.
Islam, Josef. “Çin İstanbul Başkonsolosu Doğu Türkistan’daki Toplama Kamplarını Savundu!”, X (Twitter), (10 Şubat 2024, 10.23). https://x.com/JosefislamCom/status/1756398562538099160.
Kuo, Lily. “If you enter a camp, you never come out: inside china’s war on Islam”. The Guardian (11 Ocak 2019). https://www.theguardian.com/world/2019/jan/11/if-you-enter-a-camp-you-never-come-out-inside-chinas-war-on-islam
Kuzu, Burhan. “Doğu Türkistan Raporu ve İnsan Hakları İhlalleri”. Selçuk Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi 6 (1998), 45-97.
Mahalli, Hüsnü. Filistin Benimdir: Ortadoğu’nun Kanlı Tarihi. İstanbul: Kırmızı Kedi Yayınevi, 2020.
Nuyan, Nihat. Estetik Şiddet: Dijital Bedenin Varlık Sorunsalı. İstanbul: Doruk Yayınları, 2021.
Ölçer, Hamit. “Pierre Bourdieu Sosyolojisinde Simgesel Şiddet Sorunsalı ve Biçimleri”. Nosyon: Uluslararası Toplum ve Kültür Çalışmaları Dergisi 2 (2019), 34-49.
Öner, Ali. “Uluslararası Kuruluşlar Neden Gazze’deki Soykırımı Görmezlikten Geliyor?”. Yetkin Düşünce Dergisi 25 (2024), 67-86.
Özakın, Duygu. “Muselmann ve Dohodyaga: Nazi ve Sovyet Toplama Kamplarında Yaşayan Ölüler”. Lectio Socialis 4/2 (2020), 125-138.
Salih, Muhsin Muhammed. Filistin Meselesinin Değişmez Gerçekleri. çev. Mehmet Kurşunlu – M. Nuri Uçar. İstanbul: Nida Yayıncılık, 2022.
Salih, Muhsin Muhammed. Filistinliler Topraklarını Yahudilere Sattı Mı?. ed. Recep Songül. İstanbul: Asalet Yayınları, 2020.
Schwarz, Alon. Tantura. (Belgesel, 2022). https://www.imdb.com/title/tt16378034/
Sinvar, Yahya. Diken ve Karanfil: Filistin’in Bilinmeyen Hikâyesi. çev. Vahdettin İnce. İstanbul: Ekin Yayınları, 2024.
Tuna, Amine. Doğu Türkistan’da Asimilasyon ve Ayrımcılık. İstanbul: İHH Yayınları, 2012.
Tuncer, Tekin. “Doğu Türkistan’da Çin Modeli Eğitim Sistemi”. Nevşehir Hacı Bektaş Veli Üniversitesi SBE Dergisi 11 (2021), 2268-2278.
Uçar, Mehmet Nuri. “Filistinlilerin zihinlerinde 42 yıldır kanayan yara: Sabra ve Şatila katliamı”. Anadolu Ajansı. (16 Eylül 2024). https://www.aa.com.tr/tr/dunya/filistinlilerin-zihinlerinde-42-yildir-kanayan-yara-sabra-ve-satilla-katliami/3331616
Ünğan, Sercan. Byung-Chul Han Bağlamında Şiddetin Geç Modern Görünümü Üzerine Bir İnceleme. Bursa: Bursa Uludağ Üniversitesi, Yüksek Lisans Tezi, 2023.
Ünğan, Sercan. “Tükenişten Kurtuluş: Ötekini Geri Çağırmak”. Hece Dergisi 322 (2023), 42-53.
Ünğan, Sercan. “Modernizm ve Postmodernizm: Farklılaşan Şiddet Görünümlerinin Zemini”. Nida Dergisi 199 (2020), 52-56.
Ünğan, Sercan. “Şiddetin Meşrûiyetinden Meşrûiyetin Şiddetine: Döngüsel Bir İlişkiye Dair”. Nida Dergisi 208 (2022),17-23.
Zizek, Slavoj. Şiddet. çev. Ahmet Ergenç. İstanbul: Encore Yayınları, 2018.
Dipnotlar:
[1] Ahmet Cevizci, Bacon’ın Grekçe eidolon sözcüğünden türeterek kullandığı idol kavramı için şunları söylemektedir: “Bacon’da idol, dış gerçekliğe ilişkin bilgimizi bulanıklaştıran bir potansiyel yanılsama ya da çarpıtmayı ifade eder.” (Ahmet Cevizci, 17. Yüzyıl Felsefesi, (İstanbul: Say Yayınları, 2016), 59). Bacon, insan aklını öteden beri sarıp sarmalayan ve artık orada kemikleşmiş olan dört yanılsama/idola/puttan bahsetmektedir. Bunlar: “İdola Tribüs/Soy İdolü”, “İdola Specs/Mağara İdolü”, “İdola Fori/Çarşı İdolü”, “İdola Theatri/Tiyatro İdolü”. (Francis Bacon, Novum Organum, çev. Talip Kabadayı, (Ankara: BilgeSu Yayınları, 2019), 55-57).
[2] Bacon, Novum Organum, 56.
[3] Makalenin hacmi konuyu ayrıntılı bir şekilde ele almaya imkân vermeyeceği için konu deskriptif (betimleyici) biçimde ele alınmıştır. Konuyla ilgili ayrıntılı bilgi için bkz.: Sercan Ünğan, Byung-Chul Han Bağlamında Şiddetin Geç Modern Görünümü Üzerine Bir İnceleme, (Bursa: Bursa Uludağ Üniversitesi, Yüksek Lisans Tezi, 2023); Sercan Ünğan, “Tükenişten Kurtuluş: Ötekini Geri Çağırmak”, Hece Dergisi 322 (2023), 42-53; Sercan Ünğan, “Modernizm ve Postmodernizm: Farklılaşan Şiddet Görünümlerinin Zemini”, Nida Dergisi 199 (2020), 52-56; Sercan Ünğan, “Şiddetin Meşrûiyetinden Meşrûiyetin Şiddetine: Döngüsel Bir İlişkiye Dair”, Nida Dergisi 208 (2022),17-23.
[4] Ünğan, Byung-Chul Han Bağlamında Şiddetin Geç Modern Görünümü Üzerine Bir İnceleme, 78, 295. Dipnot; Byung-Chul Han, Şiddetin Topolojisi, çev. Dilek Zaptçıoğlu, (İstanbul: Metis Yayınları, 2016), 9-20.
[5] Byung-Chul Han, Topology of Violence. trans. Amanda Demarco, (London-England: The Mit Press, 2018), 89-90.
[6] Savaşçının öldürdüğü kişinin özelliklerinin kendisine aktarılması, mana olarak ifade edilmektedir. Bu anlamda savaşçı öldürdüğü kişinin manasıyla dostça bir ilişki kurabilmek adına; alt edilen kişinin bir elbise parçasını, bir kemiğini, kurumuş bir elini ya da kafatasını yanında taşır. Bir savaşçının manası ne kadar büyükse, gücü de o kadar büyüktür. Mana gücün sonucu değil, güç mananın bir sonucudur. ((Elias Canetti, Kitle ve İktidar, çev. Gülşat Aygen, (İstanbul: Ayrıntı Yayınları, 2017), 272; Han, Şiddetin Topolojisi, 25; Byung-Chul Han, İktidar Nedir?, çev. Mustafa Özdemir, (İstanbul: İnsan Yayınları, 2020), 27-29.)
[7] Michel Foucault, Hapishanenin Doğuşu, çev. Mehmet Ali Kılıçbay, (Ankara: İmge Kitabevi Yayınları, 2019), 211.
[8] Bordieu, sosyal hayatın içine sinmiş, insanların sorgulamadan yaşam biçimi hâline getirdikleri, öğrenilmiş tutum ve davranışların arka planında yer alan ve hayatın tümünde yansımaları olan bir düşünme mantığının “simgesel şiddet” olduğunu ifade etmektedir. (Hamit Ölçer, “Pierre Bourdieu Sosyolojisinde Simgesel Şiddet Sorunsalı ve Biçimleri”, Nosyon: Uluslararası Toplum ve Kültür Çalışmaları Dergisi 2 (2019), 34.)
[9] Yapısal şiddet, kişiye doğrudan zarar vermeyen, yapıya yerleştirilmiş, eşitsizlik üzerinden kendini inşa eden bir şiddet türüdür. Hatta bazı durumlarda doğrudan şiddetten daha ölümcül ve yıkıcı olarak adlandırılabilir. Bu anlamda yapısal şiddet unsurları, sosyal adaletsizliğe sebebiyet veren her şeydir. Devlet her ne kadar vatandaşlarını, dış ve iç şiddet kaynaklarına karşı korumak amacıyla güvenlik güçleri oluştursa da; dışarıda saldırı, içeride baskı amacıyla kullanıldığında başlıca güvensizlik kaynakları hâline gelebilmektedir. (Vittoria Bufacci, “Two Concepts of Violence”, Political Studies Review 3 (2005), 198; Johan Galtung, İnsan Hakları: Bir Başka Açıdan, çev. Müge Sözen, (İstanbul: Metis Yayınları, 2018).
[10] Zizek, öznel şiddeti “şeylerin ‘normal’ ve huzurlu hâlinin bozulması” olarak tanımlarken; nesnel şiddeti ise “şeylerin normal hâline içkin şiddet” olarak tanımlamaktadır. Zizek’e göre nesnel şiddet, sıfır noktasını oluşturduğu için görünmezdir. İrrasyonel olarak tanımladığı öznel şiddeti anlayabilmek için temeli olarak kabul ettiği nesnel şiddetin anlaşılması gerektiğini savunur. Öznel şiddete karşı mücadele ettiğini söyleyenlerin nesnel şiddetin sürücüleri olduğunu ekleyerek, verdiği örneklerle düşüncelerini desteklemeye çalışmaktadır. (Slavoj Zizek, Şiddet, çev. Ahmet Ergenç, (İstanbul: Encore Yayınları, 2018), 14, 43)
[11] Byung-Chul Han, Ötekini Kovmak: Günümüzde Toplum, Algı ve İletişim, çev. Mustafa Özdemir, (İstanbul: Ketebe Yayınları, 2023), 7.
[12] Han, Şiddetin Topolojisi, 131.
[13] Byung-Chul Han, Yorgunluk Toplumu, çev. Samet Yalçın, (İstanbul: Açılım Kitap Yayınları, 2017), 38.
[14] Byung-Chul Han, Psikopolitika: Neoliberalizm ve Yeni İktidar Teknikleri, çev. Haluk Barışcan, (İstanbul: Metis Yayınları, 2019), 16; Byung-Chul Han, Şeffaflık Toplumu, çev. Haluk Barışcan, (İstanbul: Metis Yayınları, 2017), 70; Byung-Chul Han, Ritüellerin Yok Oluşuna Dair: Günümüzün Bir Topolojisi, çev. Çağlar Tanyeri, (İstanbul: İnka Kitap Yayınları, 2022), 23; Han, Yorgunluk Toplumu, 21; Byung-Chul Han, Enfokrasi: Dijitalleşme ve Demokrasinin Krizi, çev. Mustafa Özdemir, (İstanbul: Ketebe Yayınları, 2022), 7-8; Byung-Chul Han, Zamanın Kokusu: Bulunma Sanatı Üzerine Felsefî Bir Deneme, çev. Şeyda Öztürk, (İstanbul: Metis Yayınları, 2019), 111-117; Byung-Chul Han, Eros’un Istırabı, çev. Şeyda Öztürk, (İstanbul: Metis Yayınları, 2020), s. 17.
[15] Han, Şiddetin Topolojisi, 134; Byung-Chul Han, Palyatif toplum: Günümüzde Acı, çev. Haluk Barışcan, (İstanbul: Metis Yayınları, 2022), 27-28; Byung-Chul Han, Kapitalizm ve Ölüm Dürtüsü, çev. Çağlar Tanyeri, (İstanbul: İnka Kitap Yayınları, 2021), 22.
[16] Han, Palyatif Toplum, 15.
[17] Han, Palyatif Toplum, 25.
[18] Nihat Nuyan, Estetik Şiddet: Dijital Bedenin Varlık Sorunsalı, (İstanbul: Doruk Yayınları, 2021), 8.
[19] Jean Baudrillard, Tüketim Toplumu, çev. Nilgün Tutai – Ferda Keskin, (İstanbul: Ayrıntı Yayınları, 2018), 230.
[20] Ahmet Dağ, “Bir ‘Şiddet’ Filozofu Olarak Baudrillard”, Nida Dergisi 199 (Kasım-Aralık 2020), 21-26; Ahmet Dağ, Ölümcül Şiddet: Baudrillard’ın Düşüncesi, (İstanbul: Ketebe Yayınları, 2021), 250-259.
[21] Jean Baudrillard, Kötülüğün Şeffaflığı: Aşırı Fenomenler Üzerine Bir Deneme, çev. Emel Abora – Işık Ergüden, (İstanbul: Ayrıntı Yayınları, 1995), 101-105; Han, Şiddetin Topolojisi, 96.
[22] Han, Şiddetin Topolojisi, 97.
[23] Han, Yorgunluk Toplumu, 12-13.
[24] “Doğu Türkistan bugün resmi olarak “Sinjang Uygur Özerk Bölgesi” adını taşımaktadır. “Yeni topraklar, yeni hudutlar” anlamındaki “Sinjang” ifadesi ilk defa 1768’de Mançu İmparatorluğu döneminde kullanılmıştır. Sömürgeleştirme dönemine ait bir kullanım olduğundan bu topraklardaki Müslüman Türk halk Sinjang ismini benimsememektedir. Bunun yerine Doğu Türkistan ya da Uygurcadaki karşılığı ile Şarki Türkistan ifadesi tercih edilmektedir. Uyguristan ifadesi de bazı kesimler tarafından kullanılmakla birlikte bu kullanım bölgenin Uygur olmayan diğer halkları tarafından kabul görmemektedir. Özellikle diasporadaki bölge için Doğu Türkistan ifadesinin kullanımı tercih edilmiştir.” (Amine Tuna, Doğu Türkistan’da Asimilasyon ve Ayrımcılık, (İstanbul: İHH Yayınları, 2012), 18).
[25] Amine Tuna, Doğu Türkistan’da Asimilasyon ve Ayrımcılık, 10.
[26] Amine Tuna, Doğu Türkistan’da Asimilasyon ve Ayrımcılık, 24.
[27] Ayrıntılı bilgi için bkz.: Louıs Althusser, İdeoloji ve Devletin İdeolojik Aygıtları, çev. Alp Tümertekin, (İstanbul: İthaki Yayınları, 2015).
[28] Varis Çakan, “Tarihte ve Bugün Türkistan Meselesi”, Asya Araştırmaları Uluslararası Sosyal Bilimler Dergisi 7/Özel Sayı–1 (2023), 5; Burhan Kuzu, “Doğu Türkistan Raporu ve İnsan Hakları İhlalleri”, Selçuk Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi 6 (1998), 49.
[29] Panoptikon, Jeremy Bentham’ın 1787 yılında İngiltere’deki arkadaşına yazmış olduğu bir dizi mektupta ele aldığı özgün mimari yapıya vermiş olduğu isimdir. Panoptik yapılar; cezaevi, hapishane, ticarethane, ıslahevi, yoksul evi, karantina istasyonu, fabrika, hastane, akıl hastanesi ve okul gibi gözetlemeye dair her tür yere uyarlanabilmektedir. Dairesel biçimde tasarlanan binalarda, merkezde yer alan gözetmenler, gözetlenenlere sürekli gözetlendiği hissiyatını oluşturmakta ve az sayıda görevli sayesinde çok sayıda insana tahakküm oluşturulmaktadır. (Jeremy Bentham, Panoptikon: Gözün İktidarı, çev. Zeynep Özarslan, (İstanbul: Su Yayınları, 2019), 9-75).
[30] Salih Aynural, “Açık Cezaevi Doğu Türkistan”, Türk Dünyası Araştırmaları 122 (2019), 206.
[31] “İşlevselliğini yitirdiği için ölüm makinesi tarafından öğütülen bedenlere işaret etmek için başvurulan Muselmann kavramı, bir Auschwitz kurtulanı olan Primo Levi tarafından “toplama kamplarında açlığın, hastalıkların, akıl kaybı ve fizik güçsüzlüğün son aşamasındaki belirtilerin görüldüğü, ölüm eşiğindeki tutsaklar için kullanılan isim” olarak tanımlanmaktadır.” (Duygu Özakın, “Muselmann ve Dohodyaga: Nazi ve Sovyet Toplama Kamplarında Yaşayan Ölüler”, Lectio Socialis 4/2 (2020), 130.)
[32] Han, Şiddetin Topolojisi, 20, 44-46, 87-88, 94, 121, 127, 132; Han, Psikopolitika, 38; Han, Yorgunluk Toplumu, 16; Han, Şeffaflık Toplumu, 17.
[33] Salih Aynural, “Açık Cezaevi Doğu Türkistan”, 209-213; Lily Kuo, “If you enter a camp, you never come out: inside china’s war on Islam”, The Guardian (11 Ocak 2019).
[34] Josef İslam, “Çin İstanbul Başkonsolosu Doğu Türkistan’daki Toplama Kamplarını Savundu!”, X (Twitter), (10 Şubat 2024, 10.23).
[35] Tekin Tuncer, “Doğu Türkistan’da Çin Modeli Eğitim Sistemi”, Nevşehir Hacı Bektaş Veli Üniversitesi SBE Dergisi 11 (2021), 2269.
[36] Hüsnü Mahalli, Filistin Benimdir: Ortadoğu’nun Kanlı Tarihi, (İstanbul: Kırmızı Kedi Yayınevi, 2020), 98-101.
[37] Osmanlı İmparatorluğu’nun yıkılması olarak ifade edilen husus; Osmanlı’nın Filistin topraklarını kaybetmesidir.
[38] Muhsin Muhammed Salih, Filistinliler Topraklarını Yahudilere Sattı Mı?, ed. Recep Songül, (İstanbul: Asalet Yayınları, 2020), 9-11.
[39] Muhsin Muhammed Salih, Filistin Meselesinin Değişmez Gerçekleri, çev. Mehmet Kurşunlu – M. Nuri Uçar, (İstanbul: Nida Yayıncılık, 2022), 26-27; Salih, Filistinliler Topraklarını Yahudilere Sattı Mı?, 11-16.
[40] Ali Öner, “Uluslararası Kuruluşlar Neden Gazze’deki Soykırımı Görmezlikten Geliyor?”, Yetkin Düşünce Dergisi 25 (2024), 68-70.
[41] Roger Garaudy, İsrail Sorunu: Siyasi Siyonizm, çev. Cemal Aydın, (İstanbul: Timaş Yayınları, 2023), 11-16.
[42] Theodor Herzl, Yahudi Devleti, çev. Sedat Demir, (İstanbul: Ataç Yayınları: 2020), 23.
[43] Konuyla ilgili olarak bkz.: Alon Schwarz, Tantura, (Belgesel, 2022).
[44] Tuğçe Ersoy Ceylan, “1948: Mekân-kırım Yoluyla Unutma Rejiminin Kuruluşu” Filistin Araştırmaları Dergisi 9 (2021), 95.
[45] Abdurrahman Arslan, “Filistin: Dünyayı İkiye Bölen Dünya”, Nida Dergisi 214 (2024), 7.
[46] Gilad Atzmon, Göçebe Kimlik: Yahudi Kimlik Siyaseti Üzerine Bir İnceleme, çev. Duran Temel – Fatih Peyma, (İstanbul: Mana Yayınları, 2014), 102.
[47] Tal Becker, “Sorry for the inconvenience”, Shalom Hartman Institute, (February 26, 2014); Atzmon, Göçebe Kimlik, 103.
[48] Mehmet Nuri Uçar, “Filistinlilerin zihinlerinde 42 yıldır kanayan yara: Sabra ve Şatila katliamı”, Anadolu Ajansı, (16 Eylül 2024).
[49] Ula Ataallah, “İsrail operasyon isimlerini Tevrat metinlerinden seçiyor”, Anadolu Ajansı, (30 Haziran 2014).
[50] Erik Fosse – Mads Gilbert, Gazze’nin Gözyaşları, çev. Köksal Gülerkaya, (İstanbul: Pegasus Yayınları, 2018), 188-199.
[51] Mücahit Aydemir, “İsrail savunma bakanı Gallant: Gazze tamamen ablukaya alınacak”, Anadolu Ajansı, (09 Ekim 2023).
[52] Yahya Sinvar, Diken ve Karanfil: Filistin’in Bilinmeyen Hikâyesi, çev. Vahdettin İnce, (İstanbul: Ekin Yayınları, 2024), 469-470.
[53] Selahattin Eş Çakırgil, “Ölmekten korkuyorum ama; inandığım değerler uğruna ölmekten asla!”, Haksöz Haber, (22 Ekim 2024).
[54] Ahmet Dağ, “Palyatif ve Yorgun Toplumların Palyatif ve Yorgun Filozofları”, Nida Dergisi 214 (2024), 66.
[55] Dağ, “Palyatif ve Yorgun Toplumların Palyatif ve Yorgun Filozofları”, 65-66.
İlgili Yazılar
Nekropolitikalar ve Ortadoğu
Hayat ve ölüm hakkını elinde tutan modern iktidar sistemleri eylemlerin de işlevsizleştirmesini sağlarlar, eylem özünde bir potansiyeli göstermekten ziyade onu terbiye etme yöntemi olarak vardır. Dolayısıyla hakikatin ve anlamın değersizleştiği bir dünyada ifade etme özgürlüğünü tartışamazsın. Ölüm ve yaşam hakkının ifade etmeyle özdeşleştiği bir dünyada eylemin değil susmanın özgürlüğünü tartışmamız lazım. Susma hakkını elinde tutabildiğin ölçüde potansiyel bir tehdit olabilirsin. Bu da elbette nefes alma hürriyetiyle alakalıdır.
Bugün Gazze’de yaşanan trajik gerçek, tam da nekroiktidarın gücünü gösterir.
Yönetilen Algı, Kaçak/Homodijitus ve Sığınak/Metaverse
. Dijital ve algoritmik zeminler; şahsiyet(!) inşa edici zeminler hâline geldi. İnsan; artık kendisinin mimarı olmayıp -mimari yapısı olan- dijital ve algoritmik zeminlerin belirlediği farklı bir mimari hâline gelmektedir. Veri/data hâline gelen insana ait epistemik ve etik unsurlar; toplanılarak ve analiz edilerek pazarlama stratejilerinin, sosyal ve siyasal mühendisliklerin manipülasyon malzemesi hâline gelmiştir.
Filistin Cephesinde Değişen Bir Şey Yok: İhanet, Drama, Cinayet, Kehanet ve Kıyamet
Yahudi Siyonizmi: Siyonizm, bedeni doğu, aklı batı, ruhu araf, kalbi sarı. Siyonizm, geçmişi Avrupa, bugünü Gazze, yarını Fırat. Siyonizm, dünü altın buzağı, şimdisi kızıl düve, sonrası kurban. Siyonizm, okuduğu Tevrat, anladığı Kâbil, anlamadığı 10 Emir. Siyonizm, adı Kudüs, sanı hırsız, cismi katil. Siyonizm, tutunduğu dünya, istikameti Gog ve Magog, menzilinde altın çağ. Siyonizm, Tanrı’yı ırkçı zanneden ve O’na sürekli şımaran.
Sömürgecinin Değişen Yüzü Olarak Hukuk
Çevirilerin adalet sistemi üzerindeki etkisi bir sonraki yüzyılın başlarına kadar tam olarak fark edilmeyecekti. Ancak tercümeler, İslam’ın sömürgeci eklemlenmesinde dolaysız bir epistemolojik işlev gördüler; zira Michael Anderson’ın zekice tespit ettiği üzere, tercümeler yalnızca “özcü, statik ve içeriden değişime kapalı bir İslam” fikrini doğurmakla kalmadı, aynı zamanda tüm klasik Oryantalizmin temel söylemsel pratiğini, yani “klasik hukuk metinleri üzerinde ayrıntılı bir çalışma yapılmadan Hindistan ve Doğu’nun doğru bir şekilde anlaşılamayacağı” fikrini yarattı ve destekledi.