Antik Roma’dan beri siyaset, ekonomi ve sosyal hadiselerde başvurulan manipülasyon Mekkeli müşriklerin de başvurduğu bir yöntem olmuştur. Mekkeli müşrikler, kendi saflarında olanları “Müslümanlaşabilirler” ihtimaliyle -Hz. Muhammed’e (sav) karşı- sürekli manipüle ettiler. Bir yandan aralarındaki dayanışmaları güçlendirerek “ayaklarını sabit” kılmak isterken diğer yandan Müslümanlara karşı manipülasyona başvurdular. Sonraki zamanlarda da Batılılar, başta Amerika’nın işgali, köleleştirme ve sömürgeleştirme olmak üzere “kötücül” pratiklerini meşrulaştıracak manipülasyon araçlarına başvurdular.
Gutenberg matbaasının, yazılı basını (kitap, dergi, gazete) meydana getirmesi manipülatif bir dünya olan Gutenberg Galaksisi’ni meydana getirdi. Gutenberg Galaksisi, aynı zamanda manipülasyon araçlarının hâkim olduğu bir galaksidir. Manipülasyon araçlarının derdi, gerçeği veya hakikati yaymak değil birilerinin “kendi doğrusunu” yaymak ve meşrulaştırmaktır. Hitler’in propaganda bakanı olan Gobbels, Alman halkını bir fikre yönlendirmek için algı yönetimini veya manipülasyonu ustalıkla kullananlardan biriydi. Yazılı basına -20. yüzyılın başlarında- radyo ve televizyonun eklemlenmesi, toplumu manipülasyona daha açık hâle getirdi. 1990’larda internetin, 2005’li yıllarda mobil-akıllı cihazların dolayısıyla onlarca sosyal medya araçlarının (Facebook, YouTube, İnstagram, TikTok, Twitter/X vs.) dâhil olması, algı yönetimini/manipülasyonu daha da kolaylaştırmıştır. Algı yönetimi araçlarının sosyal çoğunluğu elinde bulundurması, toplumsalı ve siyaseti yönlendirmesine yol açmıştır. Ayrıca dijital platformların kapital bir değeri olması, alışverişi veya tüketimi artırmış, dolaysıyla kapitalizmi güçlendirmiştir.
İnternet/dijital veya enformasyon teknolojisine algoritmik bir yapıya sahip olan yapay zekânın eklemlenmesi, algı yönetimini daha da güçlendirerek süreci daha radikal hâle getirmiştir.
Dijital/sayısal çağda; hangi bilginin gerçek veya hakikat olacağını belirleyen ölçü dijital zeminler olmuştur. Enformasyonun (doğru veya yanlış malumatın) yaygınlaştırılarak genel kabul hâline gelmesini artık -otorite hâline gelen- sanal içerikler belirlemektedir. Zira dijital platformlar, klasik medya araçlarından (gazete, dergi, radyo ve TV vs.) bilgiyi yaymada daha etkili olmaktadır. Bu platformlarda sahte, yanlış ve manipülatif bilgiler, dezenformasyonu meydana getirmektedirler. YZ algoritmalarının manipülatif olması, farklı düşüncelerin kovulmasına böylelikle totaliter ve monolitik/tek biçimli bir ortamın doğmasına neden olmaktadır. Bu durum; sanal âlemin iddia edildiği gibi “geniş, özgürlükçü ve eşitlikçi” bir karaktere sahip olduğunu değil; aksine daha dar, eşitsizlikçi bir âlemin olduğunu göstermektedir.
Ham maddesi veri olan YZ uygulamaları; veri setleriyle bireylerin söylem, eylem ve tercihlerini belirleyebilirler. Veriler kullanılarak ve hedef mesaj belirlenerek insanların algıları yönetilebilir. Görüntüler ve sesler taklit/fake edilerek, sahte görüntü ve ses kayıtlarıyla insanlar korku ve tehdit altında tutulabilirler. Yine YZ teknolojisinin, deepfake yoluyla kişiler aleyhinde sahte videolar ve haber içerikleri üretilebilir. Böylesi bir durum; kişilere yönelik itibar suikastlarını, toplumların kutuplaşmasını ve toplumsal kaosu meydana getirebilir. İnsanların bilgiden daha çok enformasyonla/malumatla muhatap olması, zihinlerinin verilerle yönetilmesine müsaade edici bir hâl almasına yol açmıştır. İnsanlar, her geçen gün kendine hatta mahremiyetine dair bilgileri vermekte beis görmemekteler. Zaten her şeyimizi biliyorlar psikolojisiyle hareket ediyorlar. Böyle bir durum, insanın sadece sanal âleme paçasını kaptırmasını değil aynı zamanda veri-meta hâline gelmesine yol açmaktadır. Veri artık sizsiniz.
Sanal/dijital ortamlar veya algoritma sadece zihni veya bilgilenme süreçlerini değil duygu süreçlerini de (korku, öfke, nefret vs.) olumsuz etkilemektedir. Dijital ve algoritmik zeminler; şahsiyet(!) inşa edici zeminler hâline geldi. İnsan; artık kendisinin mimarı olmayıp -mimari yapısı olan- dijital ve algoritmik zeminlerin belirlediği farklı bir mimari hâline gelmektedir. Veri/data hâline gelen insana ait epistemik ve etik unsurlar; toplanılarak ve analiz edilerek pazarlama stratejilerinin, sosyal ve siyasal mühendisliklerin manipülasyon malzemesi hâline gelmiştir. Artık bir toplumun bireylerinin dünya görüşünü belirleyen unsurlar; din, aile, örf, adet, gelenek ve çevre değil; gezindiği dijital platformlardır. Ebeveynlerin çocuklarından değil dijital ve algoritmik içeriklerin çocuklarından bahsetmek durumundayız. Bu içerikler sayesinde bireylerin algıları, düşünceleri, söylemleri ve davranışları belirlenerek sorgulayıcı ve eleştirel düşünmeden uzak tutulabilir. Sanal âlemde gördüklerini “doğru” ve “gerçek” olarak gören bireyler mobilize edilerek böylelikle toplumsal kargaşayı meydana getirmeleri sağlanabilir. Hangi malın satılacağından, siyasal yönetimlerin belirlenmesine kadar birçok karar alma sürecinde dijital içeriklerin etkili olması, hem bireyler hem de toplum için sağlıklı bir durum değil.
Nitelikten hatta bazıları insan olmaktan uzak youtuber ve influencerların varlık gösterdiği sosyal medya platformları; insanın içini boşaltan içeriklerle toplumları tefessüh (decadence) sürecine dâhil edebilirler. Boş-beleş sosyal medya fenomenlerine bot hesapların ve sahte profillerin eklemlenmesi ile her geçen gün içi boşalan insanlarla karşı karşıya kalınmaktadır. Shortların veya reels gibi kısa videoların “dibini” bulacağını zanneden insanlar, bu dipsiz dünyanın girdabına kapılmaktadır. İnsan; algoritmaların yönlendirdiği, filtre balonları ile daraltılan, yansıma odaları ile yalnızlaşan, içeriklerle belli kalıba sokularak -adeta deve boyunduruğundan geçirilerek boyun eğdirilmiş- “kıvama” getirilmiş bir varlık olmuştur. İnsanın sadece bilinci değil görünümü dahi farklılaştırılmaktadır. Benzeşerek/klonlanarak varlığını sürdürmektedir. Korku da ümit de var olma da yok olma da orada inşa edilerek havf ve recayı iç dünyasında değil sanal dünyada var kılan bir insan inşa oldu.
Sürekli verilerini yükleyen insan, zayıf ve güçlü yönleri tespit edilerek zayıf yanından yakalanarak diz çöktürülmekte, güçlü yönleri de aşındırılmaktadır. Belirledikleri içerikleri izlemeye manipüle edilen insanlar, bu içeriklerle orantılı olarak şahsiyet ve hayat ortaya koyarlar.
Sosyal medya platformlarının öneri sistemleri ve içerik sıralama algoritmaları, insanların yeni habitatıdır. Bu habitat doğal değil, son derece sanal ve yapay bir ortamdır. Hakikatten kopan insanın, kendini -sanal eşiğin en zirvelerinden biri olan- metaverse ortamına atmak isteyişi, 20 yıllık serüveninin (Web 2.0) neticesidir. Zira mevcut hayatı pürüzlü ve kusurlu gören insan, sanal dünyanın keşmekeşinde kaybolarak kafa dağıtmaktadır. İnsan, algısının manipüle edilmesinden yani “büyülenmesinden” çok da rahatsız değil artık. Baudrillard, yaklaşık 45 yıl önce yazdığı “Simülasyon ve Simülakrlar” adlı kitabında bu büyülenmeyi şu cümlelerle ifade ediyor;
“…Zaten insanı büyüleyen şey de işte bu kusursuzluktur. Çünkü insanları büyüleyen şey Aya ayak basmak ya da bir adamın uzayda yürümesi değildir (böyle bir şey olsa olsa daha önce görülen düşlerin gerçekleşmesi anlamına gelecektir). Hayır, insanları hayrete düşüren şey teknik programlamayla manipülasyonun düzeyidir. Programlanmış bir serüvene özgü akış düzeninin içkinleşen büyüleyiciliğidir. İnsanın olasılıklara hâkimiyeti ve kusursuz bir norm düzeni karşısındaki büyülenmedir.”
Bilgilenme sürecini (Web. 1.0), etkileşme sürecine (Web 2.0) dönüştüren insan, bilgilenmeyi de etkileşmeyi de yeterli bulmayarak orada yani dijitalde bulunmayı (yaşamayı) istemektedir. Bu isteğin teknolojik zemini, Web 3.0 veya Metaverse sürecidir. Artırılmış, sanal, karma gerçeklik süreçlerini kendinde barındıran Metaverse; çalışma, eğlenme, sosyalleşme, tüketme gibi hayata dair çoğu pratiği orada gerçekleştirmek istiyor. İnsan, yer yer sanal âleme kaçıyordu. Metaverse âlemi, insan için kaçacağı değil, sığınacağı veya yaşayacağı bir âlem olacak gibi görünüyor.
Zira insan, sanalda kaçmayı aştı artık oraya sığınmak ve orada yaşamak istiyor. Mevcut teknolojilerin yetersizliğinden dolayı metaverse sürecine ancak 2035’lerde girileceği düşünülmekte.
Zira metaverse süreci için mevcut bilgisayarlar, gözlükler ve 5G henüz yeterli değil.
İnsan, gerçek dünyada mutsuzlaştıkça sanal ortamı kendisi için ekstazi/kendinden geçme alanı olarak görmekte. Zira sanal dünyanın mevcut dünyaya göre daha kusursuz, pürüzsüz ve yönetilebilir olduğunu düşünen insan daha keyifli ve stressiz bir dünyaya kendini atma veya ona kaçma özlemi içindedir. Sanal veya metaverse ortamının; “sürekli bağlantı kurma isteği, bildirimlere açık olma, sınırsızlık, olasılıklar fazlalığı, azaltılmış sorumluluk oranı” gibi vasıflara sahip olması hem bir sığınak hem de hayat alanı hâline gelmesine yol açabilir. Emeksiz, zahmetsiz ve masrafsız bir dünya ve hayat imkânı sunan Metaverse ortamı; “turistliği, konformizmi ve rehaveti” sağladığı için yorgunluk, fakirlik ve insanlarla çatışmayı içeren hayattan daha matah görülmektedir. Böylesi gizemli ve büyülü dünyada insan kendini keşfettiğini zannederek aslında kendini yitirme, kendini ifade etme yerine yansıma odalarında adeta duvara konuşan bir varlık konumunda bulunur.
Merkezsiz, yersiz ve fiziki sınırların olmadığı dünyada insanlarla bağ kuracağını iddia eden insan, sanal dünyanın varlığı hâline gelmiştir. İnsan, gerçek dünyadan kopmamak için aynı zamanda gerçek dünya ile entegrasyonu sağlayacak artırılmış gerçeklik (AR) teknolojilerini de kullanarak gerçeklikle ucundan da olsa iletişimini devam ettirmek isteğindedir. İnsan, sanal ile gerçeklik arasındaki bu sarkaçta gerçeklik-sanallık çıkmazına düşürülmüştür. Her ne kadar hakikatin veya gerçekliğin simüle edilerek varoluşun sergileneceği iddia edilse de hâlâ gerçeklikten bir parça taşıması, onun gerçekliğini koruduğu iddiasını geçerli kılamaz. Gerçekliğin bir parçası olan “mış” gibi yapmak, simüle etmekten farklı olsa da gerçekliğin hâlâ varlığını koruduğunu göstermez.
Baudrillard, sanallıkla gerçeklik arasındaki bu açmazı şu cümlelerle ifade ediyor;
“Gizlemek (dissimuler), sahip olunan şeye sahip değilmiş gibi yapmak; simüle etmek ise sahip olunmayan şeye sahipmiş gibi yapmaktır. Birincisi bir varlığa (şu anda burada bulunmaya) diğeriyse bir yokluğa (şu anda burada bulunmamaya) göndermektedir. Ancak bu olay sanıldığından daha da karmaşık bir şeydir. Çünkü simüle etmek “-mış” gibi yapmak değildir…”
Metaverse ortamı, hem simüle etmenin hem de “mış” gibi yapmanın zeminidir. Daha özgür, daha adil ve eşitlikçi bir hayatı vaat eden Metaverse ortamının hakikati mi yaşatacağı yoksa ondan koparıp koparmayacağını zamanla göreceğiz.
20 yıldır Web 2.0 sürecinde idman yapan insanlık, hakikatten kopacak mı yoksa ona yaklaşacak mı zamanla göreceğiz. Şimdiye kadar dijital teknolojileri kullanma tecrübesine bakıldığında insanın hakikate yaklaşma mevzusunda umut vaat etmediğini söyleyebiliriz. Sanal haz ve doyum vaat edilen sanal dünya kaçılacak bir sığınak olarak görülmekte. Algısı yönetilen insanın sanal âlemin zirvesi olan metaverse sürecinde daha mutlu olacağına inanması ya da orada mutluymuş gibi var olması hiç de tuhaf bir durum değil.
İnsan böylesi bir kuşatmadan doğadan kopmayarak, okuyarak, doğru insanlarla doğru yerlerde bulunarak, sanalın kışkırtıcı dünyasına kendini kaptırmayarak kurtulabilir. Sanallığın hezeyanına kendini kaptırmak yerine gerçek dünyanın neliğini kavramalıdır. Yüzünü gökten, ayağını yerden kesmemesi gereken insan, sanal dünya ile arasına mesafe koyan alternatif pratikleri yerine getirmeli. Doğada gezinmeli, kitap okumalı, insana bakmalı, hayata dokunmalı ve hayatın gerçekleri ile yüzleşmeli. Yoksa böyle giderse sanala sadece paçasını değil zihnini ve ruhunu da kaptırabilir.
Algı yönetimi, bireylerin veya toplulukların olaylara, kavramlara ya da mesajlara dair algılarını belirli bir yönde şekillendirmek amacıyla kullanılan stratejik bir süreçtir. Bu süreç, insanların bilgi edinme yollarını etkileyerek onların düşünce ve davranışlarını yönlendirmeyi hedefler.
Müzik, sesin bestelenip icra edilen ve böylelikle üretilip tüketilen bir kültür öğesinden ziyade, üzerinde felsefi düşüncelerin kabuk bağladığı, aynı zamanda kültürel, sosyolojik, psikolojik, siyasal ve ekonomik bağlamları olan bir fenomendir.
Varoluşun temel olgularından biridir müzik. İnsanı büyüleme gücü en yüksek sanattır müzik. Sevgileri, coşkuları, hasreti sesler aracılığıyla anlatma sanatıdır müzik. Bir araya gelen ses dalgalarının oluşturduğu uyumlu, ritimli, hoşa giden, insanda çeşitli duygular oluşturan kompozisyonlardır müzik. Varlığı tanımlama biçimlerinden biridir müzik.
Peki, esas noktaya gelecek olursak, dini temelden yoksun kalındığında, ahlâki normlar hâlâ bağlayıcılığını koruyabilir mi? İnsanların, kendinden büyük bir otorite olmaksızın, bencillikten ve faydacı hesaplardan arınmış bir etik ilke etrafında birleşebilmesi mümkün müdür?
Yönetilen Algı, Kaçak/Homodijitus ve Sığınak/Metaverse
Antik Roma’dan beri siyaset, ekonomi ve sosyal hadiselerde başvurulan manipülasyon Mekkeli müşriklerin de başvurduğu bir yöntem olmuştur. Mekkeli müşrikler, kendi saflarında olanları “Müslümanlaşabilirler” ihtimaliyle -Hz. Muhammed’e (sav) karşı- sürekli manipüle ettiler. Bir yandan aralarındaki dayanışmaları güçlendirerek “ayaklarını sabit” kılmak isterken diğer yandan Müslümanlara karşı manipülasyona başvurdular. Sonraki zamanlarda da Batılılar, başta Amerika’nın işgali, köleleştirme ve sömürgeleştirme olmak üzere “kötücül” pratiklerini meşrulaştıracak manipülasyon araçlarına başvurdular.
Gutenberg matbaasının, yazılı basını (kitap, dergi, gazete) meydana getirmesi manipülatif bir dünya olan Gutenberg Galaksisi’ni meydana getirdi. Gutenberg Galaksisi, aynı zamanda manipülasyon araçlarının hâkim olduğu bir galaksidir. Manipülasyon araçlarının derdi, gerçeği veya hakikati yaymak değil birilerinin “kendi doğrusunu” yaymak ve meşrulaştırmaktır. Hitler’in propaganda bakanı olan Gobbels, Alman halkını bir fikre yönlendirmek için algı yönetimini veya manipülasyonu ustalıkla kullananlardan biriydi. Yazılı basına -20. yüzyılın başlarında- radyo ve televizyonun eklemlenmesi, toplumu manipülasyona daha açık hâle getirdi. 1990’larda internetin, 2005’li yıllarda mobil-akıllı cihazların dolayısıyla onlarca sosyal medya araçlarının (Facebook, YouTube, İnstagram, TikTok, Twitter/X vs.) dâhil olması, algı yönetimini/manipülasyonu daha da kolaylaştırmıştır. Algı yönetimi araçlarının sosyal çoğunluğu elinde bulundurması, toplumsalı ve siyaseti yönlendirmesine yol açmıştır. Ayrıca dijital platformların kapital bir değeri olması, alışverişi veya tüketimi artırmış, dolaysıyla kapitalizmi güçlendirmiştir.
Dijital/sayısal çağda; hangi bilginin gerçek veya hakikat olacağını belirleyen ölçü dijital zeminler olmuştur. Enformasyonun (doğru veya yanlış malumatın) yaygınlaştırılarak genel kabul hâline gelmesini artık -otorite hâline gelen- sanal içerikler belirlemektedir. Zira dijital platformlar, klasik medya araçlarından (gazete, dergi, radyo ve TV vs.) bilgiyi yaymada daha etkili olmaktadır. Bu platformlarda sahte, yanlış ve manipülatif bilgiler, dezenformasyonu meydana getirmektedirler. YZ algoritmalarının manipülatif olması, farklı düşüncelerin kovulmasına böylelikle totaliter ve monolitik/tek biçimli bir ortamın doğmasına neden olmaktadır. Bu durum; sanal âlemin iddia edildiği gibi “geniş, özgürlükçü ve eşitlikçi” bir karaktere sahip olduğunu değil; aksine daha dar, eşitsizlikçi bir âlemin olduğunu göstermektedir.
Ham maddesi veri olan YZ uygulamaları; veri setleriyle bireylerin söylem, eylem ve tercihlerini belirleyebilirler. Veriler kullanılarak ve hedef mesaj belirlenerek insanların algıları yönetilebilir. Görüntüler ve sesler taklit/fake edilerek, sahte görüntü ve ses kayıtlarıyla insanlar korku ve tehdit altında tutulabilirler. Yine YZ teknolojisinin, deepfake yoluyla kişiler aleyhinde sahte videolar ve haber içerikleri üretilebilir. Böylesi bir durum; kişilere yönelik itibar suikastlarını, toplumların kutuplaşmasını ve toplumsal kaosu meydana getirebilir. İnsanların bilgiden daha çok enformasyonla/malumatla muhatap olması, zihinlerinin verilerle yönetilmesine müsaade edici bir hâl almasına yol açmıştır. İnsanlar, her geçen gün kendine hatta mahremiyetine dair bilgileri vermekte beis görmemekteler. Zaten her şeyimizi biliyorlar psikolojisiyle hareket ediyorlar. Böyle bir durum, insanın sadece sanal âleme paçasını kaptırmasını değil aynı zamanda veri-meta hâline gelmesine yol açmaktadır. Veri artık sizsiniz.
Sanal/dijital ortamlar veya algoritma sadece zihni veya bilgilenme süreçlerini değil duygu süreçlerini de (korku, öfke, nefret vs.) olumsuz etkilemektedir. Dijital ve algoritmik zeminler; şahsiyet(!) inşa edici zeminler hâline geldi. İnsan; artık kendisinin mimarı olmayıp -mimari yapısı olan- dijital ve algoritmik zeminlerin belirlediği farklı bir mimari hâline gelmektedir. Veri/data hâline gelen insana ait epistemik ve etik unsurlar; toplanılarak ve analiz edilerek pazarlama stratejilerinin, sosyal ve siyasal mühendisliklerin manipülasyon malzemesi hâline gelmiştir. Artık bir toplumun bireylerinin dünya görüşünü belirleyen unsurlar; din, aile, örf, adet, gelenek ve çevre değil; gezindiği dijital platformlardır. Ebeveynlerin çocuklarından değil dijital ve algoritmik içeriklerin çocuklarından bahsetmek durumundayız. Bu içerikler sayesinde bireylerin algıları, düşünceleri, söylemleri ve davranışları belirlenerek sorgulayıcı ve eleştirel düşünmeden uzak tutulabilir. Sanal âlemde gördüklerini “doğru” ve “gerçek” olarak gören bireyler mobilize edilerek böylelikle toplumsal kargaşayı meydana getirmeleri sağlanabilir. Hangi malın satılacağından, siyasal yönetimlerin belirlenmesine kadar birçok karar alma sürecinde dijital içeriklerin etkili olması, hem bireyler hem de toplum için sağlıklı bir durum değil.
Nitelikten hatta bazıları insan olmaktan uzak youtuber ve influencerların varlık gösterdiği sosyal medya platformları; insanın içini boşaltan içeriklerle toplumları tefessüh (decadence) sürecine dâhil edebilirler. Boş-beleş sosyal medya fenomenlerine bot hesapların ve sahte profillerin eklemlenmesi ile her geçen gün içi boşalan insanlarla karşı karşıya kalınmaktadır. Shortların veya reels gibi kısa videoların “dibini” bulacağını zanneden insanlar, bu dipsiz dünyanın girdabına kapılmaktadır. İnsan; algoritmaların yönlendirdiği, filtre balonları ile daraltılan, yansıma odaları ile yalnızlaşan, içeriklerle belli kalıba sokularak -adeta deve boyunduruğundan geçirilerek boyun eğdirilmiş- “kıvama” getirilmiş bir varlık olmuştur. İnsanın sadece bilinci değil görünümü dahi farklılaştırılmaktadır. Benzeşerek/klonlanarak varlığını sürdürmektedir. Korku da ümit de var olma da yok olma da orada inşa edilerek havf ve recayı iç dünyasında değil sanal dünyada var kılan bir insan inşa oldu.
Sosyal medya platformlarının öneri sistemleri ve içerik sıralama algoritmaları, insanların yeni habitatıdır. Bu habitat doğal değil, son derece sanal ve yapay bir ortamdır. Hakikatten kopan insanın, kendini -sanal eşiğin en zirvelerinden biri olan- metaverse ortamına atmak isteyişi, 20 yıllık serüveninin (Web 2.0) neticesidir. Zira mevcut hayatı pürüzlü ve kusurlu gören insan, sanal dünyanın keşmekeşinde kaybolarak kafa dağıtmaktadır. İnsan, algısının manipüle edilmesinden yani “büyülenmesinden” çok da rahatsız değil artık. Baudrillard, yaklaşık 45 yıl önce yazdığı “Simülasyon ve Simülakrlar” adlı kitabında bu büyülenmeyi şu cümlelerle ifade ediyor;
“…Zaten insanı büyüleyen şey de işte bu kusursuzluktur. Çünkü insanları büyüleyen şey Aya ayak basmak ya da bir adamın uzayda yürümesi değildir (böyle bir şey olsa olsa daha önce görülen düşlerin gerçekleşmesi anlamına gelecektir). Hayır, insanları hayrete düşüren şey teknik programlamayla manipülasyonun düzeyidir. Programlanmış bir serüvene özgü akış düzeninin içkinleşen büyüleyiciliğidir. İnsanın olasılıklara hâkimiyeti ve kusursuz bir norm düzeni karşısındaki büyülenmedir.”
Bilgilenme sürecini (Web. 1.0), etkileşme sürecine (Web 2.0) dönüştüren insan, bilgilenmeyi de etkileşmeyi de yeterli bulmayarak orada yani dijitalde bulunmayı (yaşamayı) istemektedir. Bu isteğin teknolojik zemini, Web 3.0 veya Metaverse sürecidir. Artırılmış, sanal, karma gerçeklik süreçlerini kendinde barındıran Metaverse; çalışma, eğlenme, sosyalleşme, tüketme gibi hayata dair çoğu pratiği orada gerçekleştirmek istiyor. İnsan, yer yer sanal âleme kaçıyordu. Metaverse âlemi, insan için kaçacağı değil, sığınacağı veya yaşayacağı bir âlem olacak gibi görünüyor.
Zira metaverse süreci için mevcut bilgisayarlar, gözlükler ve 5G henüz yeterli değil.
İnsan, gerçek dünyada mutsuzlaştıkça sanal ortamı kendisi için ekstazi/kendinden geçme alanı olarak görmekte. Zira sanal dünyanın mevcut dünyaya göre daha kusursuz, pürüzsüz ve yönetilebilir olduğunu düşünen insan daha keyifli ve stressiz bir dünyaya kendini atma veya ona kaçma özlemi içindedir. Sanal veya metaverse ortamının; “sürekli bağlantı kurma isteği, bildirimlere açık olma, sınırsızlık, olasılıklar fazlalığı, azaltılmış sorumluluk oranı” gibi vasıflara sahip olması hem bir sığınak hem de hayat alanı hâline gelmesine yol açabilir. Emeksiz, zahmetsiz ve masrafsız bir dünya ve hayat imkânı sunan Metaverse ortamı; “turistliği, konformizmi ve rehaveti” sağladığı için yorgunluk, fakirlik ve insanlarla çatışmayı içeren hayattan daha matah görülmektedir. Böylesi gizemli ve büyülü dünyada insan kendini keşfettiğini zannederek aslında kendini yitirme, kendini ifade etme yerine yansıma odalarında adeta duvara konuşan bir varlık konumunda bulunur.
Merkezsiz, yersiz ve fiziki sınırların olmadığı dünyada insanlarla bağ kuracağını iddia eden insan, sanal dünyanın varlığı hâline gelmiştir. İnsan, gerçek dünyadan kopmamak için aynı zamanda gerçek dünya ile entegrasyonu sağlayacak artırılmış gerçeklik (AR) teknolojilerini de kullanarak gerçeklikle ucundan da olsa iletişimini devam ettirmek isteğindedir. İnsan, sanal ile gerçeklik arasındaki bu sarkaçta gerçeklik-sanallık çıkmazına düşürülmüştür. Her ne kadar hakikatin veya gerçekliğin simüle edilerek varoluşun sergileneceği iddia edilse de hâlâ gerçeklikten bir parça taşıması, onun gerçekliğini koruduğu iddiasını geçerli kılamaz. Gerçekliğin bir parçası olan “mış” gibi yapmak, simüle etmekten farklı olsa da gerçekliğin hâlâ varlığını koruduğunu göstermez.
Baudrillard, sanallıkla gerçeklik arasındaki bu açmazı şu cümlelerle ifade ediyor;
“Gizlemek (dissimuler), sahip olunan şeye sahip değilmiş gibi yapmak; simüle etmek ise sahip olunmayan şeye sahipmiş gibi yapmaktır. Birincisi bir varlığa (şu anda burada bulunmaya) diğeriyse bir yokluğa (şu anda burada bulunmamaya) göndermektedir. Ancak bu olay sanıldığından daha da karmaşık bir şeydir. Çünkü simüle etmek “-mış” gibi yapmak değildir…”
20 yıldır Web 2.0 sürecinde idman yapan insanlık, hakikatten kopacak mı yoksa ona yaklaşacak mı zamanla göreceğiz. Şimdiye kadar dijital teknolojileri kullanma tecrübesine bakıldığında insanın hakikate yaklaşma mevzusunda umut vaat etmediğini söyleyebiliriz. Sanal haz ve doyum vaat edilen sanal dünya kaçılacak bir sığınak olarak görülmekte. Algısı yönetilen insanın sanal âlemin zirvesi olan metaverse sürecinde daha mutlu olacağına inanması ya da orada mutluymuş gibi var olması hiç de tuhaf bir durum değil.
İnsan böylesi bir kuşatmadan doğadan kopmayarak, okuyarak, doğru insanlarla doğru yerlerde bulunarak, sanalın kışkırtıcı dünyasına kendini kaptırmayarak kurtulabilir. Sanallığın hezeyanına kendini kaptırmak yerine gerçek dünyanın neliğini kavramalıdır. Yüzünü gökten, ayağını yerden kesmemesi gereken insan, sanal dünya ile arasına mesafe koyan alternatif pratikleri yerine getirmeli. Doğada gezinmeli, kitap okumalı, insana bakmalı, hayata dokunmalı ve hayatın gerçekleri ile yüzleşmeli. Yoksa böyle giderse sanala sadece paçasını değil zihnini ve ruhunu da kaptırabilir.
[1] Ahmet Dağ Prof. Dr., Bursa Uludağ Üniversitesi.
İlgili Yazılar
Algoritmik Değnekler ve Firavun’un Saltanatı: Dijital Dünyanın Yönettiği Manipülatif Krallık
Algı yönetimi, bireylerin veya toplulukların olaylara, kavramlara ya da mesajlara dair algılarını belirli bir yönde şekillendirmek amacıyla kullanılan stratejik bir süreçtir. Bu süreç, insanların bilgi edinme yollarını etkileyerek onların düşünce ve davranışlarını yönlendirmeyi hedefler.
Müzik Üzerine Değiniler
Müzik, sesin bestelenip icra edilen ve böylelikle üretilip tüketilen bir kültür öğesinden ziyade, üzerinde felsefi düşüncelerin kabuk bağladığı, aynı zamanda kültürel, sosyolojik, psikolojik, siyasal ve ekonomik bağlamları olan bir fenomendir.
Popüler Kültürden Uzak Bir Müzik
Varoluşun temel olgularından biridir müzik. İnsanı büyüleme gücü en yüksek sanattır müzik. Sevgileri, coşkuları, hasreti sesler aracılığıyla anlatma sanatıdır müzik. Bir araya gelen ses dalgalarının oluşturduğu uyumlu, ritimli, hoşa giden, insanda çeşitli duygular oluşturan kompozisyonlardır müzik. Varlığı tanımlama biçimlerinden biridir müzik.
Seküler Bir Ahlâkın İmkânı Nedir?
Peki, esas noktaya gelecek olursak, dini temelden yoksun kalındığında, ahlâki normlar hâlâ bağlayıcılığını koruyabilir mi? İnsanların, kendinden büyük bir otorite olmaksızın, bencillikten ve faydacı hesaplardan arınmış bir etik ilke etrafında birleşebilmesi mümkün müdür?