Korona virüs salgını geride kaldı fakat etkileri devam ediyor. Hiçbir şeyin eskisi gibi olamayacağı bu yeni dönemde sağlığın kendisi bir yaşam amacına dönüştü. Uzun zamandır herkes “hastalıklı biçimde” sağlıklı olmanın öneminden bahsediyor. Sağlık uzmanları sayısız ekranla çevrilmiş dünyamıza piksel piksel hükmediyor. Öyle ki kimse sağlık rejimini temsil eden uzmanlar ve uzmanlıklar aleyhinde konuşmaya cüret edemiyor. Medyada haykırılan sağlık önerileri birbiriyle çelişse bile kimse “bize ne oluyor” demeye fırsat bulamıyor. Bir tür sürükleniş hali yaşanıyor. Sağlık söylemi düşünme kabiliyetinden mahrum edilmiş bir biçimde papağan-kitle üretiyor. Ve hepimiz bu kitlenin bir yerinden kendi payımıza düşeni alıyoruz. Nasıl yaşamamız gerektiği, günde kaç adım atmamız ve kaç kalori yakmamız gerektiği, hangi besine karşı nasıl tavır takınmamız gerektiği gibi sayısız önerilere tâbi tutuluyoruz.
Sağlık dediğimiz şey artık “iyi bir hal”den ziyade, tüketimci kapitalizmin tekelci endüstrilerinden birine dönüşüyor.
Başka deyişle tıp bilimi, yalnızca güçlünün, zenginin ve sağlıklının kazanacağını öne süren ilerlemeci doktrini yeniden üretiyor. Üstelik kadim dinlerin yerine ve tıpkı seküler bir dinmiş gibi yapıyor. Denebilir ki modern sağlık uzmanları tanrısal bir edayla varlığa hükmetmeye çalışıyor. Ölüme ve ölümlülüğe duyduğu derin nefretle teknolojilere de yön veriyor. Sağlığa müdahale, bu çağda eninde sonunda ölüme karşı mücadelenin en saf görünümü olarak beliriyor. Modern insanlar da sağlıklı olma isteklerinde gizliden gizliye ölüme karşı[t] bir tavır sergiliyorlar. Böyle olduğu için belki de tüm sağlık arayışları bir tür fanilik kaderiyle hesaplaşma insiyatifi taşıyor. Kanımca bu arayışı sorunlu yapan tam da budur.
Oysa çağımız insanı, tarih boyunca kendisini en özgür olarak gören insan tipidir. Özgürlük bu yaşamın idealidir. Fakat pandemide bu özgürlük istenci, tıbbın karşısında boyun eğmişti ve bu boyun eğiş devam ediyor. Modern uygarlığın asırlar içinde ürettiği tüm felsefi direnç ve direniş mekanizmaları askıya alınıyor. Dogmatizmle mücadele eden bilim günün sonunda kendi dogmatizmini üretip tüm insanlığı kendisine sorgusuz itaate zorluyor. Öyle ki sağlıklılık propagandası ve politikasından payını almayan en ufak bir toprak parçası kalmıyor. Bunun sonucunda bedenin kendisi tıbbî iktidarın tayin ettiği normların pazarlık nesnesi haline geliyor. Anatomi artık bir kader olarak değil; bir iktidar aksesuarı olarak her türlü müdahale açık. Bunun nedeni hastalığı, tedbiri ve tedaviyi mimleyen söylemin tam da “her yerde olma” hâlidir. Sağlığın manipülasyonu kuşatıcıdır ve aksi bir dünyanın varlığı hakkında modern bireyler körleştiriliyor. Dahası herkes belli oranda “hasta” addediliyor.
Sağlığın en temel manipülasyonu herkesin bir şekilde hasta olduğu ya da hasta olmaya çok müsait olduğunu vurgulamak üzerine kuruludur. Burada gerçek acılardan çok, bilimsel verilere dayandırılmış sentetik semptomlar söz konusudur. Nitekim bilimin kendisi olanca çelişki ve muğlaklığına rağmen mutlaklaştırılıyor. Semptomları kehanete dönüştüren bu yaklaşımda herkes kendinden bir parça buluyor. Böylece birey tümüyle tıbbileştirilerek teslim alınıyor. Her talimatı kabule hazır, uyumlu birine dönüşüyor. Aksi bir davranış irrasyonellik veya bağnazlık olarak kodlanıyor. Şurası açık ki “tıbba iman” bu asrın temel buyruğudur ve ölümden kaç[ın]ma tıbba imanın esasıdır.
Sağlık manipülasyonu karşısında modern birey belirsizlikler içinde savunmasız bırakılıyor. O hem dayanaksızca cüretkâr hem de ölesiye korkak biri oluveriyor. Tüm cesaretini korktuğu şeyden -yani ölümden/fanilikten- alıyor. Sonunda hasta bedeni, ağrıları dindiren hekimlerin ellerinde bilimsel deneğe bürünüyor. Öyle ki beden kutsallaştırılmış tıbbî gerekçelere göre feda da edilebiliyor. Tıpkı Tanrı’ya sunulan adak gibi serbestçe kesilebiliyor, parçalanabiliyor, küçültülebiliyor ve hatta bağışlanabiliyor. Tıbbın din rolü oynadığı bu sistemde hekimler, itirafları dinleyen rahipleri andırıyor. Bu açıdan bakıldığında, hastalar da günaha denk bedensel hasarlarıyla “düzeltilmesi” gereken kusurlu karakterler olarak kabul ediliyor.
Beden bir yapboz gibi yıkılıp yeniden yapılıyor. Bu da onu bir tür endüstriyel yatırıma tahvil ediyor. Buradaki paradoks ise şudur: Hasta olduğuna inandırılan birey, bir noktadan sonra tümüyle kendisini kendi elleriyle teslim ediyor. Açık bir baskı yerine, daha çok bireyin kendi kendini ikna edişi olarak devam ediyor süreç. Tıbbın dış dünyaya hâkim olan gür sesi, zamanla bireyin iç sesini tayin ediyor çünkü. Böylece iradenin kendinde olduğu yanılsamasıyla kendisini inşa ettiği fikrine kapılıyor. Bu uğurda yaşamı zararlılar ve faydalılar listesine indirgeyen tıp prosedürlerine harfiyen uyumlanıyor.
Fakat bu uyum da kesin bir zafer getirmiyor.
Ruhunu rahatlatacak, endişelerini teskin edecek mutlak bir çözüm yerine, sonu olmayan bir mücadeleye tâbi tutuluyor zira. Kurtuluşu getirecek tedavi erişebilir bir uzaklığa konsa da asla elde edilemiyor.
Hastalığı her yere, hastayı herkese eklemleyen bu rejimde her yer hastane oluveriyor. Ve hastanede sağlık vaadiyle hastalığın üretimi yapılıyor. Buna göre tıp, salt her sağlığa dair değildir. O bu çağı temsil eden buyurgan ve seçkinci bir düzenleyicidir. Doğum öncesinden ölüm sonrasına dek bu buyurgan tavrını genişletme iştahıyla her geçen günü büyütüyor ve derinleştiriyor.
Sağlık her geçen gün yükselen bir ivmeyle biyolojik olmaktan çıkarak toplumsal hatta kültürel bir buyruğa evriliyor. Birçok sosyal bilimci de bu nedenle tıbbın alanını daraltmayı ve sağlık denen meçhulü daha fazla somutlaştırmayı öneriyor. Ben de bu öneriye hak veriyorum. Nitekim bedenileşen -yani bedenden müteşekkilleşen- modern insan artık tıbbın deneme kabinidir. Ona gerçek değerini veren ruh ise bedenin gölgesinde kayboluyor veya hiç değilse gerisinde kalıyor, onun değişim hızına yetişemiyor. Bu, gizliliğin ve sırrın; mahremiyetin ve maneviyatın kolektif yıkımıdır. Tıbba göre insan, -ister genleriyle ister hormonlarıyla olsun- bedeninde karşılık bulan bir veriden fazlası değildir. Sonsuz yaşama koşutlanan bedenin ölümü ve ölüme yol açan tüm vesileler, tıbbî bakışa göre, ne kadar yaygın ve normal olursa olsun daima bir sapma olarak değerlendiriliyor.
Bu durumda sağlık ve onun görünümleri olan fit ve enerjik olma halleri her türlü gelecek planlamasının ön şartı oluyor. Teknolojikleştirilmiş yaşam da ölümü bir sağlık sorunsalına indirgeyerek onun izlerinden kurtulmaya koşullandırılıyor. Böylesi bir hijyen kültüründe ölüm daima sterilize edilmesi veya makyajlanması gereken bir şeymiş gibi gösteriliyor. Bunun sonucunda modern insan artık bizzat kendisinin yaşayacağı mecazsız ve apaçık bir ölümsüzlük talep ediyor. Gerçek şu ki, bağışıklık sisteminin işleyişine benzer şekilde bu tarz bir korumacılık tavrı, korunmaya çalışılan şeyin kendisine dönüyor ve onu tümüyle savunmasız kılıyor. Aşırı korunmanın neden olduğu bu bağışıklık-iflası, esasında gündelik yaşamın her köşesinde boy gösteriyor. Sürgit ölümden kaçış [fikri] tüm anlam, ahlâk, değer ve deneyimiyle yaşamın bizatihi kendisini öldürüyor.
Tıbbın -ihmal veya gözden kaçırma olarak kodladığı- ölümü hem dışlayan hem de ondan güç alan ikircikli bakışı acıya da hasımdır. Acısız yaşam vaadiyle ölümsüzlük vaadi aynı stratejinin uzantılarıdır. Ölümle mücadelenin sembolü olan modern tıbbın ağrı kesiciler, serumlar veya pratik kürler yoluyla acıyla da mücadele etmesi bu yakınsamayı doğruluyor. Çünkü acı, korkulan sonun gelişini anımsatıyor, ölümün kısa süreli versiyonu olarak insana kendi yasını dayatıyor ve yalnızca ölüm çağrışımları yüklenmekle kalmayıp; yaşanan her anı iğneleyerek, süregiden ilişkileri sekteye uğratıyor.
Tıbbî söylemde, tıpkı ölüm [ve acı] gibi ölüm mesajının elçisi olan yaşlılık da kendisiyle kıyasıya hesaplaşmayı gerektiren bir tür “ötekilik” olarak tasarımlanıyor. Yaşamın iyiden iyiye dışına itilen yaşlılar, modern kültürün uzun süredir cilaladığı genç, pürüzsüz, ağrısız ve dinamik insan ve dünya kurgusunun pasif ve atıl karakterleri olarak görülüyor. Bu yüzden toplumsal ağın gözden uzak ücralarına itiliyor ve izole ölüm odalarında bilinmezliğe bürünüyorlar. Bedenin her noktasına inebilen, inme cüret ve hakkını üstlenen tıp teknolojileri, artık günlük yaşamın yalnızca sağlık, konfor ve kolaylık eklentileri olmaktan çıkıyor ve insanın yazgısına eklemlenerek var olma ile yok olma arasındaki hemen tüm ontolojik süreçleri etkiliyor.
Bu yönüyle tıp eksenli gözetim mekanizmaları yalnızca izleyici ve takip edici değil; müdahale edicidir de. Bilme ve karar verme ayrıcalığı, her biri birer gözetim uzmanı da olan tıp kurumlarına engin bir tahakküm alanı sunuyor. Şeffaflığı vecibeleştiren tıbbî panoptikon, çağın insanını tıbbın nesnesi yapıyor ve herkes kendi gözetilme aygıtını kendi bedeninde taşıyor. Özellikle dijital takip mekanizmaları ve genler, geçmişten taşınan gizemli izlerle geleceğe hükmetmenin yollarını sunuyor uzmanlara. Beden üzerinde doğum öncesi başlayan gözetimci tahakküm, geride kalan yıllarda devam etmesi gerektiği varsayılan takibin yalnızca ilk adımı değil; mazereti oluyor.
Sağlık rejimi bedene ilişkin korkuları sebep gösterip hükmettiği beden üzerinde yeni korkular üretiyor ve bu yolla topyekûn itaat tesis ediyor.
Yani korkuyu korkunun kaynağı olan hastalıktan daha büyük gösteriyor ve risk faktörlerini kişinin her an görebileceği bir yere konumlandırıyor. Her bireyin kendi tekil bedeninde izdüşümleri olan ve bizzat kendinden beslenen bu korku devinimi, karar verme iradesi üzerinde dolaylı baskı oluşturarak hastaları kendi bedeninden ve bilincinden koparıyor ve tüm bedenleri tek bir beden olarak kolektif sistemin potasında eritiyor.
Sağlık söylemlerine ve tekniğe duyulan saf güven, kişiyi hastalıktan kaçarken bile onunla birlikte olmaya mahkûm ediyor. Modern insanı, kendisi için çalıştığını varsaydığı bu sistem karşısında bu denli dirençsiz kılan şey onun korku ve çaresizlik hissidir. Nitekim gelinen noktada sağlıksız olma korkusunun, özgürlük de dâhil olmak üzere kendi dışındaki hemen her şeyi kendi talebine uyarladığı gözlemleniyor. Gerçekten de bu endüstriyel korku üretimi, [biz] modernleri özgür irade sahibi olma isteğinde ve iddiasında boşa düşürüyor.
Bu konuda özellikle medya, sağlığı hem özel hem de kamusal bir mesele haline getirmede çok önemli roller üstleniyor. Çünkü ağzı laf yapan sağlık uzmanlarının medyada harekete geçirdiği umut ve telaş; güven ve korku paradoksu, ekran bağımlılığıyla bütünleşiyor. Bir yandan medya, teknik doğasındaki akışkanlık üzerinden tıbbî söylemin lehine çalışan kolektif unutkanlık üretirken; diğer yandan bilimsel tıbbî söylemin aracı olan medya ciddi bir bilgilenme alanıymış gibi saygınlaştırılıyor. İnternet forumları, televizyon kanalları, radyo programları ve sosyal medya aracılığıyla sağlıkla ilgili paylaşılan incelemeler, yorumlar ve araştırma sonuçları, izleyicileri arzulu ama arzusundan kararsız kitleler üretiyor. Böylece bireyler evlerinde ve ellerinde bulunan ekranlar üzerinden kendilerini çevreleyen sağlık rejiminin keskin manipülasyonu altına giriyorlar. Bu rejim onların sadece bedenlerini değil, esas olarak zihinlerini ele geçiriyor.
Kişinin yaşamı belirli söylem ve aygıtların etrafında yönetiliyor. Öyle ki artık yalnızca nasıl yaşanacağı değil; nerede ve nasıl ölüneceği de bu mekanizmanın ellerinde belirleniyor. Örneğin günümüzde ölümler, hekimlerce belirlenen ölme biçimlerine ve katı prosedürlere tâbi tutuluyor. Bu anlamda mutlu ve estetik yaşam ideali, hastanelerin yoğun bakımlarda veya palyatif bakım ünitelerindeki acısız ve izole ölüm planlamalarıyla birleşiyor. Uzmanlar, ölümün ontolojik varlığından ziyade onun nedenleriyle ilgilendiklerinden ve buna karşı mücadele verdiklerinden dolayı ölme sürecinden beliren metafizik yansımalara ve manevi öğretilere çoğu zaman kapalıymış gibi davranıyorlar.
Kökleri oldukça eskiye dayanan fakat bugün modern tıbba tepki olarak kamplaşan geleneksel/alternatif tıp da kapitalist kültürden payını alıyor. Burada da modern tıp sorunsalını ezberci klişelerle ambalajlayıp kendi el yordamı düzenini kutsayan ve tüketimciliğin bütün gereklerine “tersten angaje” olan sorunlu bir karşı(t) söylem var çünkü. Üstelik bu alandan kazanç sağlayanların büyük bir kısmı herhangi bir tedrisattan geçmeksizin sosyal medya yoluyla piyasada yer buluyor. Öyle ya da böyle sağlık manipülasyonlarıyla tıbbın hegemonyası altındaki modern insan, her geçen gün daha fazla sağlıksızlaşıyor. Bu durumda tedavinin kendisi hastalıklar üretirken; tıp da çözümden çok soruna karşılık geliyor. Çözüm belki de hastalıkla mücadele ederken onu yadırgamamak, yaşlılığı ve ölümü yaşamanın bir parçası olarak görmek, hayatın kontrol edilemeyen taraflarına daha fazla yönelmek olabilir. Çünkü hayatın inişli çıkışlı ve fâni tabiatı, varlığı otantik ve özgün yapan tüm güzelliğinin membaıdır.
[1] Prof. Dr. Sertaç Timur Demir, Gümüşhane Üniversitesi.
. İlk olarak, neoliberalizmin mantığının liberalizmin mantığının radikalleşmiş biçimi olduğu söylenebilir. Bu bakış açısı, neoliberalizmin liberalizmle olan bağını muhafaza ettiğini kabul eder. İkinci olarak, neoliberalizmin mantığı liberalizmin mantığının mutasyona uğramış bir biçimi olarak görülebilir.
Protest dinî müzik söyleminin hâkim teması olan zulümdür ve zulme karşı önerilen şey, kıyam ve cihattır. Şüphesiz zaman zaman sabırdan da bahsedilir ancak bu, kıyam ve cihat esnasında karşılaşılan acı ve işkencelere karşı sabretmek demektir. “Hayat iman ve cihat, alnımızın yazısı” denilerek cihada mahkûmiyet anlatılır.
Çağdaş dünyada, manipülasyon bireylerin veya toplumların düşünce, duygu ve davranışlarını yönlendirme sanatı olarak ele alınırken; sosyal medya, siyaset ve kültür endüstrisi gibi alanlarda etkisini hissettirir. Zira böylesi bir yönelimi yorumlamak ise felsefenin sınırlarına dahil olan özgür irade, etik ve toplumsal dinamikler üzerine derin sorular doğurur.
Eleştiri, ibadet titizliğinde yapılması gereken bir faaliyettir. Eleştiride amaç hakikate ulaşmaktır. Eleştiri; yapmaktan çok yıkmaya hizmet eder, hele hele saldırı ya da düşmanlığa dönüşürse amacından büsbütün uzaklaşmış olur. Eleştiri; daha iyiye, daha güzele ulaşmak için yürütülen bir faaliyet olmalıdır.
Sağlığın Manipülasyonu: İyileşmeye Çalışmak Nasıl Kötüleştirir?
Korona virüs salgını geride kaldı fakat etkileri devam ediyor. Hiçbir şeyin eskisi gibi olamayacağı bu yeni dönemde sağlığın kendisi bir yaşam amacına dönüştü. Uzun zamandır herkes “hastalıklı biçimde” sağlıklı olmanın öneminden bahsediyor. Sağlık uzmanları sayısız ekranla çevrilmiş dünyamıza piksel piksel hükmediyor. Öyle ki kimse sağlık rejimini temsil eden uzmanlar ve uzmanlıklar aleyhinde konuşmaya cüret edemiyor. Medyada haykırılan sağlık önerileri birbiriyle çelişse bile kimse “bize ne oluyor” demeye fırsat bulamıyor. Bir tür sürükleniş hali yaşanıyor. Sağlık söylemi düşünme kabiliyetinden mahrum edilmiş bir biçimde papağan-kitle üretiyor. Ve hepimiz bu kitlenin bir yerinden kendi payımıza düşeni alıyoruz. Nasıl yaşamamız gerektiği, günde kaç adım atmamız ve kaç kalori yakmamız gerektiği, hangi besine karşı nasıl tavır takınmamız gerektiği gibi sayısız önerilere tâbi tutuluyoruz.
Başka deyişle tıp bilimi, yalnızca güçlünün, zenginin ve sağlıklının kazanacağını öne süren ilerlemeci doktrini yeniden üretiyor. Üstelik kadim dinlerin yerine ve tıpkı seküler bir dinmiş gibi yapıyor. Denebilir ki modern sağlık uzmanları tanrısal bir edayla varlığa hükmetmeye çalışıyor. Ölüme ve ölümlülüğe duyduğu derin nefretle teknolojilere de yön veriyor. Sağlığa müdahale, bu çağda eninde sonunda ölüme karşı mücadelenin en saf görünümü olarak beliriyor. Modern insanlar da sağlıklı olma isteklerinde gizliden gizliye ölüme karşı[t] bir tavır sergiliyorlar. Böyle olduğu için belki de tüm sağlık arayışları bir tür fanilik kaderiyle hesaplaşma insiyatifi taşıyor. Kanımca bu arayışı sorunlu yapan tam da budur.
Oysa çağımız insanı, tarih boyunca kendisini en özgür olarak gören insan tipidir. Özgürlük bu yaşamın idealidir. Fakat pandemide bu özgürlük istenci, tıbbın karşısında boyun eğmişti ve bu boyun eğiş devam ediyor. Modern uygarlığın asırlar içinde ürettiği tüm felsefi direnç ve direniş mekanizmaları askıya alınıyor. Dogmatizmle mücadele eden bilim günün sonunda kendi dogmatizmini üretip tüm insanlığı kendisine sorgusuz itaate zorluyor. Öyle ki sağlıklılık propagandası ve politikasından payını almayan en ufak bir toprak parçası kalmıyor. Bunun sonucunda bedenin kendisi tıbbî iktidarın tayin ettiği normların pazarlık nesnesi haline geliyor. Anatomi artık bir kader olarak değil; bir iktidar aksesuarı olarak her türlü müdahale açık. Bunun nedeni hastalığı, tedbiri ve tedaviyi mimleyen söylemin tam da “her yerde olma” hâlidir. Sağlığın manipülasyonu kuşatıcıdır ve aksi bir dünyanın varlığı hakkında modern bireyler körleştiriliyor. Dahası herkes belli oranda “hasta” addediliyor.
Sağlığın en temel manipülasyonu herkesin bir şekilde hasta olduğu ya da hasta olmaya çok müsait olduğunu vurgulamak üzerine kuruludur. Burada gerçek acılardan çok, bilimsel verilere dayandırılmış sentetik semptomlar söz konusudur. Nitekim bilimin kendisi olanca çelişki ve muğlaklığına rağmen mutlaklaştırılıyor. Semptomları kehanete dönüştüren bu yaklaşımda herkes kendinden bir parça buluyor. Böylece birey tümüyle tıbbileştirilerek teslim alınıyor. Her talimatı kabule hazır, uyumlu birine dönüşüyor. Aksi bir davranış irrasyonellik veya bağnazlık olarak kodlanıyor. Şurası açık ki “tıbba iman” bu asrın temel buyruğudur ve ölümden kaç[ın]ma tıbba imanın esasıdır.
Sağlık manipülasyonu karşısında modern birey belirsizlikler içinde savunmasız bırakılıyor. O hem dayanaksızca cüretkâr hem de ölesiye korkak biri oluveriyor. Tüm cesaretini korktuğu şeyden -yani ölümden/fanilikten- alıyor. Sonunda hasta bedeni, ağrıları dindiren hekimlerin ellerinde bilimsel deneğe bürünüyor. Öyle ki beden kutsallaştırılmış tıbbî gerekçelere göre feda da edilebiliyor. Tıpkı Tanrı’ya sunulan adak gibi serbestçe kesilebiliyor, parçalanabiliyor, küçültülebiliyor ve hatta bağışlanabiliyor. Tıbbın din rolü oynadığı bu sistemde hekimler, itirafları dinleyen rahipleri andırıyor. Bu açıdan bakıldığında, hastalar da günaha denk bedensel hasarlarıyla “düzeltilmesi” gereken kusurlu karakterler olarak kabul ediliyor.
Beden bir yapboz gibi yıkılıp yeniden yapılıyor. Bu da onu bir tür endüstriyel yatırıma tahvil ediyor. Buradaki paradoks ise şudur: Hasta olduğuna inandırılan birey, bir noktadan sonra tümüyle kendisini kendi elleriyle teslim ediyor. Açık bir baskı yerine, daha çok bireyin kendi kendini ikna edişi olarak devam ediyor süreç. Tıbbın dış dünyaya hâkim olan gür sesi, zamanla bireyin iç sesini tayin ediyor çünkü. Böylece iradenin kendinde olduğu yanılsamasıyla kendisini inşa ettiği fikrine kapılıyor. Bu uğurda yaşamı zararlılar ve faydalılar listesine indirgeyen tıp prosedürlerine harfiyen uyumlanıyor.
Fakat bu uyum da kesin bir zafer getirmiyor.
Hastalığı her yere, hastayı herkese eklemleyen bu rejimde her yer hastane oluveriyor. Ve hastanede sağlık vaadiyle hastalığın üretimi yapılıyor. Buna göre tıp, salt her sağlığa dair değildir. O bu çağı temsil eden buyurgan ve seçkinci bir düzenleyicidir. Doğum öncesinden ölüm sonrasına dek bu buyurgan tavrını genişletme iştahıyla her geçen günü büyütüyor ve derinleştiriyor.
Sağlık her geçen gün yükselen bir ivmeyle biyolojik olmaktan çıkarak toplumsal hatta kültürel bir buyruğa evriliyor. Birçok sosyal bilimci de bu nedenle tıbbın alanını daraltmayı ve sağlık denen meçhulü daha fazla somutlaştırmayı öneriyor. Ben de bu öneriye hak veriyorum. Nitekim bedenileşen -yani bedenden müteşekkilleşen- modern insan artık tıbbın deneme kabinidir. Ona gerçek değerini veren ruh ise bedenin gölgesinde kayboluyor veya hiç değilse gerisinde kalıyor, onun değişim hızına yetişemiyor. Bu, gizliliğin ve sırrın; mahremiyetin ve maneviyatın kolektif yıkımıdır. Tıbba göre insan, -ister genleriyle ister hormonlarıyla olsun- bedeninde karşılık bulan bir veriden fazlası değildir. Sonsuz yaşama koşutlanan bedenin ölümü ve ölüme yol açan tüm vesileler, tıbbî bakışa göre, ne kadar yaygın ve normal olursa olsun daima bir sapma olarak değerlendiriliyor.
Bu durumda sağlık ve onun görünümleri olan fit ve enerjik olma halleri her türlü gelecek planlamasının ön şartı oluyor. Teknolojikleştirilmiş yaşam da ölümü bir sağlık sorunsalına indirgeyerek onun izlerinden kurtulmaya koşullandırılıyor. Böylesi bir hijyen kültüründe ölüm daima sterilize edilmesi veya makyajlanması gereken bir şeymiş gibi gösteriliyor. Bunun sonucunda modern insan artık bizzat kendisinin yaşayacağı mecazsız ve apaçık bir ölümsüzlük talep ediyor. Gerçek şu ki, bağışıklık sisteminin işleyişine benzer şekilde bu tarz bir korumacılık tavrı, korunmaya çalışılan şeyin kendisine dönüyor ve onu tümüyle savunmasız kılıyor. Aşırı korunmanın neden olduğu bu bağışıklık-iflası, esasında gündelik yaşamın her köşesinde boy gösteriyor. Sürgit ölümden kaçış [fikri] tüm anlam, ahlâk, değer ve deneyimiyle yaşamın bizatihi kendisini öldürüyor.
Tıbbın -ihmal veya gözden kaçırma olarak kodladığı- ölümü hem dışlayan hem de ondan güç alan ikircikli bakışı acıya da hasımdır. Acısız yaşam vaadiyle ölümsüzlük vaadi aynı stratejinin uzantılarıdır. Ölümle mücadelenin sembolü olan modern tıbbın ağrı kesiciler, serumlar veya pratik kürler yoluyla acıyla da mücadele etmesi bu yakınsamayı doğruluyor. Çünkü acı, korkulan sonun gelişini anımsatıyor, ölümün kısa süreli versiyonu olarak insana kendi yasını dayatıyor ve yalnızca ölüm çağrışımları yüklenmekle kalmayıp; yaşanan her anı iğneleyerek, süregiden ilişkileri sekteye uğratıyor.
Tıbbî söylemde, tıpkı ölüm [ve acı] gibi ölüm mesajının elçisi olan yaşlılık da kendisiyle kıyasıya hesaplaşmayı gerektiren bir tür “ötekilik” olarak tasarımlanıyor. Yaşamın iyiden iyiye dışına itilen yaşlılar, modern kültürün uzun süredir cilaladığı genç, pürüzsüz, ağrısız ve dinamik insan ve dünya kurgusunun pasif ve atıl karakterleri olarak görülüyor. Bu yüzden toplumsal ağın gözden uzak ücralarına itiliyor ve izole ölüm odalarında bilinmezliğe bürünüyorlar. Bedenin her noktasına inebilen, inme cüret ve hakkını üstlenen tıp teknolojileri, artık günlük yaşamın yalnızca sağlık, konfor ve kolaylık eklentileri olmaktan çıkıyor ve insanın yazgısına eklemlenerek var olma ile yok olma arasındaki hemen tüm ontolojik süreçleri etkiliyor.
Bu yönüyle tıp eksenli gözetim mekanizmaları yalnızca izleyici ve takip edici değil; müdahale edicidir de. Bilme ve karar verme ayrıcalığı, her biri birer gözetim uzmanı da olan tıp kurumlarına engin bir tahakküm alanı sunuyor. Şeffaflığı vecibeleştiren tıbbî panoptikon, çağın insanını tıbbın nesnesi yapıyor ve herkes kendi gözetilme aygıtını kendi bedeninde taşıyor. Özellikle dijital takip mekanizmaları ve genler, geçmişten taşınan gizemli izlerle geleceğe hükmetmenin yollarını sunuyor uzmanlara. Beden üzerinde doğum öncesi başlayan gözetimci tahakküm, geride kalan yıllarda devam etmesi gerektiği varsayılan takibin yalnızca ilk adımı değil; mazereti oluyor.
Yani korkuyu korkunun kaynağı olan hastalıktan daha büyük gösteriyor ve risk faktörlerini kişinin her an görebileceği bir yere konumlandırıyor. Her bireyin kendi tekil bedeninde izdüşümleri olan ve bizzat kendinden beslenen bu korku devinimi, karar verme iradesi üzerinde dolaylı baskı oluşturarak hastaları kendi bedeninden ve bilincinden koparıyor ve tüm bedenleri tek bir beden olarak kolektif sistemin potasında eritiyor.
Sağlık söylemlerine ve tekniğe duyulan saf güven, kişiyi hastalıktan kaçarken bile onunla birlikte olmaya mahkûm ediyor. Modern insanı, kendisi için çalıştığını varsaydığı bu sistem karşısında bu denli dirençsiz kılan şey onun korku ve çaresizlik hissidir. Nitekim gelinen noktada sağlıksız olma korkusunun, özgürlük de dâhil olmak üzere kendi dışındaki hemen her şeyi kendi talebine uyarladığı gözlemleniyor. Gerçekten de bu endüstriyel korku üretimi, [biz] modernleri özgür irade sahibi olma isteğinde ve iddiasında boşa düşürüyor.
Bu konuda özellikle medya, sağlığı hem özel hem de kamusal bir mesele haline getirmede çok önemli roller üstleniyor. Çünkü ağzı laf yapan sağlık uzmanlarının medyada harekete geçirdiği umut ve telaş; güven ve korku paradoksu, ekran bağımlılığıyla bütünleşiyor. Bir yandan medya, teknik doğasındaki akışkanlık üzerinden tıbbî söylemin lehine çalışan kolektif unutkanlık üretirken; diğer yandan bilimsel tıbbî söylemin aracı olan medya ciddi bir bilgilenme alanıymış gibi saygınlaştırılıyor. İnternet forumları, televizyon kanalları, radyo programları ve sosyal medya aracılığıyla sağlıkla ilgili paylaşılan incelemeler, yorumlar ve araştırma sonuçları, izleyicileri arzulu ama arzusundan kararsız kitleler üretiyor. Böylece bireyler evlerinde ve ellerinde bulunan ekranlar üzerinden kendilerini çevreleyen sağlık rejiminin keskin manipülasyonu altına giriyorlar. Bu rejim onların sadece bedenlerini değil, esas olarak zihinlerini ele geçiriyor.
Kişinin yaşamı belirli söylem ve aygıtların etrafında yönetiliyor. Öyle ki artık yalnızca nasıl yaşanacağı değil; nerede ve nasıl ölüneceği de bu mekanizmanın ellerinde belirleniyor. Örneğin günümüzde ölümler, hekimlerce belirlenen ölme biçimlerine ve katı prosedürlere tâbi tutuluyor. Bu anlamda mutlu ve estetik yaşam ideali, hastanelerin yoğun bakımlarda veya palyatif bakım ünitelerindeki acısız ve izole ölüm planlamalarıyla birleşiyor. Uzmanlar, ölümün ontolojik varlığından ziyade onun nedenleriyle ilgilendiklerinden ve buna karşı mücadele verdiklerinden dolayı ölme sürecinden beliren metafizik yansımalara ve manevi öğretilere çoğu zaman kapalıymış gibi davranıyorlar.
Kökleri oldukça eskiye dayanan fakat bugün modern tıbba tepki olarak kamplaşan geleneksel/alternatif tıp da kapitalist kültürden payını alıyor. Burada da modern tıp sorunsalını ezberci klişelerle ambalajlayıp kendi el yordamı düzenini kutsayan ve tüketimciliğin bütün gereklerine “tersten angaje” olan sorunlu bir karşı(t) söylem var çünkü. Üstelik bu alandan kazanç sağlayanların büyük bir kısmı herhangi bir tedrisattan geçmeksizin sosyal medya yoluyla piyasada yer buluyor. Öyle ya da böyle sağlık manipülasyonlarıyla tıbbın hegemonyası altındaki modern insan, her geçen gün daha fazla sağlıksızlaşıyor. Bu durumda tedavinin kendisi hastalıklar üretirken; tıp da çözümden çok soruna karşılık geliyor. Çözüm belki de hastalıkla mücadele ederken onu yadırgamamak, yaşlılığı ve ölümü yaşamanın bir parçası olarak görmek, hayatın kontrol edilemeyen taraflarına daha fazla yönelmek olabilir. Çünkü hayatın inişli çıkışlı ve fâni tabiatı, varlığı otantik ve özgün yapan tüm güzelliğinin membaıdır.
[1] Prof. Dr. Sertaç Timur Demir, Gümüşhane Üniversitesi.
İlgili Yazılar
Neoliberalizm
. İlk olarak, neoliberalizmin mantığının liberalizmin mantığının radikalleşmiş biçimi olduğu söylenebilir. Bu bakış açısı, neoliberalizmin liberalizmle olan bağını muhafaza ettiğini kabul eder. İkinci olarak, neoliberalizmin mantığı liberalizmin mantığının mutasyona uğramış bir biçimi olarak görülebilir.
Protest Dinî Müzikte Kıyam ve Cihat Temaları
Protest dinî müzik söyleminin hâkim teması olan zulümdür ve zulme karşı önerilen şey, kıyam ve cihattır. Şüphesiz zaman zaman sabırdan da bahsedilir ancak bu, kıyam ve cihat esnasında karşılaşılan acı ve işkencelere karşı sabretmek demektir. “Hayat iman ve cihat, alnımızın yazısı” denilerek cihada mahkûmiyet anlatılır.
Çağdaş Dünyada Manipülasyonun İnşası
Çağdaş dünyada, manipülasyon bireylerin veya toplumların düşünce, duygu ve davranışlarını yönlendirme sanatı olarak ele alınırken; sosyal medya, siyaset ve kültür endüstrisi gibi alanlarda etkisini hissettirir. Zira böylesi bir yönelimi yorumlamak ise felsefenin sınırlarına dahil olan özgür irade, etik ve toplumsal dinamikler üzerine derin sorular doğurur.
Ahlakın Eleştirisi ya da Eleştiri Ahlakı
Eleştiri, ibadet titizliğinde yapılması gereken bir faaliyettir. Eleştiride amaç hakikate ulaşmaktır. Eleştiri; yapmaktan çok yıkmaya hizmet eder, hele hele saldırı ya da düşmanlığa dönüşürse amacından büsbütün uzaklaşmış olur. Eleştiri; daha iyiye, daha güzele ulaşmak için yürütülen bir faaliyet olmalıdır.