“Hukuk, insan davranışlarını düzenlemekte ve topluma şekil vermektedir”[1] diyerek sonlandırmıştım bir yazımı. Bu yazıda da bu sonuçtan başlayarak yeni bir başlangıç yapma niyetindeyim. Hukukun şekillendirdiği bir toplumda yaşıyoruz diyebiliriz. Peki, bu hukuku kim yaratıyor? Hukuku ne belirliyor?
Hukuk, tarih boyunca toplulukların bir arada yaşamaları için var olan bir olgudur. Burada tartışmayı açarken hukuk terimi ile modern dönemle başlayan hukuku kastetmekteyim. Modern dönemle başlayan hukuk, devletlerin kendi yasama organları tarafından çıkarılan yasalar çerçevesinde şekillenmektedir. Burada ikili bir ayrım yapılabilir. Hukukun yazıldığı, çizildiği, konuşulduğu yerler, genel itibariyle olması gereken hukuk tanımı üzerine şekillenmektedir. Bu durum, hukukun pratik yönünü arka plana atıyor gibi gözükmektedir. O hâlde hukuk ne için vardır? Bu soruya verilebilecek olan “toplumdaki adaleti sağlamak için” cevabı kulağa hoş gelir ve herkesin de memnun kalacağı bir cevaptır. Ancak uygulama gerçekten böyle midir? Hukuk, adaleti sağlar mı? Bu yazımda da modern dönemle başlayan süreç bağlamında hukuku şekillendiren devleti ve hukukun bu devletin manipülatif bir aracı olup olmadığı sorusunu tartışmaya açmaya çalışacağım.
Devlet ve Hukuk İlişkisi
Hukuk teorilerinin genelinde hukukun tarafsızlığı vurgulanmakta, toplumun güvenliği ve düzeni için var olduğu ifade edilmektedir. Burada, ister doğal hukukçuların görüşleri bağlamında isterse cari olan pozitif hukukun görüşleri bağlamında değerlendirilsin; hukuk, toplum düzeni için var olan bir olgu olarak kabul görmektedir. Hobbes ile başlayan “insan, insanın kurdudur” söyleminin oluşturduğu isyankâr toplumu düzenlemek için hukuk, gerekli bir durum olarak görülmektedir. Bu söylemler yumağında hukuk hep olumlanmıştır. Çıkardığı o kadar maraz olmasına rağmen hukukun üzerine bir leke sürülmemiş gibi gözükmektedir. Marx ile beraber başlayan eleştirel hukuk düşüncesi, bu süreçte hukukun olumsuz bir araç olarak kullanılıyor olabileceği sorusunu gündeme getirmiştir.
Eleştirel hukuk ekolü ile beraber hukukun konumu tartışılmaya başlanmıştır. Teorik zemine hapsedilen hukukun pratik karşılığı sorgulanır olmaya başlanmıştır. Burada bir alıntı ile devam etmek isterim:
“Bu nedenle, artık hukukçulara ve onlara gözü kapalı inananlara göre, hukukun gelişimi, hukuki deyimleri kullanacak olursak, insanlığa özgü koşulları adalet ülküsü ve ebedi adalet ile daha iyi bağdaştırmak için yürütülen bir savaşa indirgenmiş olur. Oysa burada söz konusu olan adalet, varlığını sürdüren ekonomik ilişkilerin, kimi zaman tutucu, kimi zaman devrimci yönden ideoloji katına çıkarılıp yüceltilmiş bir yansımasından başka bir şey değildir.”[2]
Hukukun bulunduğu yeri, ne olduğunu ve neye hizmet ettiğini anlamak için cesur sorular sorulmalıdır. Verilecek cevaplar bizlere zarar verse dahi. Hukuk, adil bir düzen yaratmak için var ise, adalet acı da olsa talep edilebilmeli. Ancak geçen zamana bakıldığında; gücü elinde bulunduran erk, hukuku kontrol etmiş ve hukuk ile kendi menfaatleri çerçevesinde toplumu şekillendirmiştir. Burada modern dönemin ulus-devlet içerisinde yaşayan insanlara bahşettiği önemli kavramlardan biri de “vatandaş”tır. Şöyle ki ulus devlet içerisinde yaşayan bu vatandaşa devlet bir oy hakkı vererek ülkeyi yöneteceği iddia edilen kişileri seçme yetki ve erki vermektedir. Kendini Antik Yunan’da olduğu gibi devlet yönettiğini zanneden vatandaş, kullanmış olduğu bir oy ile devleti asıl yönetenin kendisi olduğu algısına girmiştir.
Hukukun Manipülatif Yönü: Adalet mi Egemenlik mi?
Modern dönemde hukukun devletin meşruluğu noktasında rolü de önemlidir. Modern dönemle beraber monarşi ile yönetilen devlet düzeninden, demokrasi ile yönetilen ulus-devlet modellerine geçiş sağlanmıştır. Bu geçiş süreçlerinden ulus-devletin denetim mekanizması olarak da hukuk ön plana çıkmaktadır. Ancak tarihi süreç itibariyle bakıldığında hukuk, ulus-devletlerin denetlemekten ziyade iktidarları temizlemek adına işlem gördüğü ifade edilebilir:
“…hukukun sözünü sakınması gibi bir durumu yoktur. Bir kurgu olduğu âşikar olan devletin, bir gerçeklik olarak algılanmasını sağlama faaliyetini her daim yerine getirmelidir.”[3]
Burada ufak bir örnek vermek isterim. Koltuğunu yeni devreden eski Amerikan Birleşik Devletleri Başkanı Biden, görevi devretmeden hemen önce aile üyelerinin de içinde olduğu 8 kişinin 2014 yılından bu yana olan tüm suçlarını affetti. İlginçtir ki Biden’ın yapmış olduğu bu işlemi hukuka aykırı atfetmek mümkün değildir. Eğer devletin cari hukuku buna cevaz veriyorsa, Biden’ın bunu yapmasında bir beis söz konusu olmasa gerek. Herkesin aklında aynı düşünce: “Ama bu adalete, hakkaniyete aykırı”…
“Hukuk, devletin elinde bir aygıt mıdır?” sorusunu sormak elzem oldu sanırım. Marksist ideoloji çerçevesinde belirtilen devletin aygıtları söylemi içerisinde, hukuk, devlet aygıtı olarak en önemli araç konumundadır. Althusser’de de hukuk, devletin baskıcı ideolojik aygıtı konumunu kazanacaktır. Hukukun geldiği konum itibariyle bu eleştirilere ve söylemlere kulak vermek gerek diye düşünüyorum. Bir alıntı daha yapalım yine Marx ve Engels’den:
“Gündelik yaşamda karşılaşılan ilişkilerin yalınlığı içerisinde, ‘haklı’, ‘haksız’, ‘adaletli’, ‘adaletsiz’ gibi yargılayıcı deyimler, toplumsal olguların bağlamı çerçevesinde, yanlış anlaşılmaksızın kullanılsalar bile, acıklı bir kavram kargaşasına yol açarlar. Bu kargaşa, Proudhon’ın yaptığı gibi, adalete tam bir inanç beslendiğinde daha da artar.”[4]
Bugün herkes adaleti konuşmakta, birbirini adil olmamakla yaftalamaktadır. Bunu da hukukun içerisinde söylemektedir. Bir insanın çok fazla adaletten bahsetmesi onu adil yapmayacaktır.
Hukuk, devletin elinde yasalar ile görünür hâle gelmektedir. Yasalar çerçevesinde toplumsal normlar şekillendirilmektedir. Hukukun işlevsel yüzü, yasalardır diyebiliriz. Aristoteles, insanı tanımlarken bir yanıyla insanı ‘zoon politikon’, yani toplumsal bir varlık olarak tanımlar. Bugün yaşadığımız coğrafyada yoldan geçen 12 yaşındaki çocuğa sorulan basit bir “nasılsın?” sorusuna cevap olarak ülke ekonomisinin geldiği yeri anlatan ve bu sorunun çözümüne yönelik öneri veren insanı doğrudan politik insan olarak tanımlayabilirdi Aristoteles. Bugün siyasetin toplumların her köşesine sirayet ettiği bir dönem içerisindeyiz. Belki de neoliberal politikalar bunu gerektirdiği içindir.
Yasalar, her tarafımızı kuşatmış bir vaziyette yaşamaktayız. Yasaları kim belirliyor? Şu an birçok Avrupa ülkesinde olduğu gibi ülkemizde de yasalar, parlamentoda belirleniyor. İstisnai durumlar olmakla beraber, yazının çerçevesini aşmamak adına parlamento bağlamında kalmak daha uygun olacaktır. Çerçevesi belli bir şekilde “yasa nedir?” şeklinde sorulacak olan sorunun cevabını Michael Stollies’de bulmak mümkündür. Stollies yasayı şu şekilde tanımlamaktadır:
“Yasa denen şey gözü olan bir canlı değil, temsili demokrasinin koşulları içinde meclis çoğunluğunun anayasa kurallarına göre belirlediği ve hukuki bağlayıcılığı olan normatif bir metindir”[5]
Bugün toplumların, devletin eliyle oluşturulan bu yasalar çerçevesinde şekillendiğini söylemek yanlış olmasa gerek. Burada şu soru sorulabilir: Peki, yasalar olmasa ne olacaktı? Hobbes’un bahsettiği şekilde bir kargaşa mı oluşacaktı? Yoksa Marx’ın komünal yaşam tarzına mı geçilmiş olacaktı? Bir şeyi tamamen reddetmek ne kadar hatalı ise, tamamen kabul etmek de bu denli hatalıdır. Hukukun gerekliliği kaçınılmazdır; burada tartışılması gereken yer, hukukun devletin elinde toplumu manipüle eden bir araç mı olduğu, yoksa toplumsal düzeni mi sağladığıdır. Buna cevap veril(e)mese de “devlet erkinin hukuk yolu ile toplumu kontrol edebileceği gerçeğine karşı ne yapılmalı?” sorusu önem arz eder. Devletin elindeki hukuk sopasına karşı bizi kim/ne koruyacak? Laski’nin önemli tespiti ile devam edelim:
“Devlet politikalarını belirlemeye yetkili olanlara, makul bir gerçeklikte onlara bu yetkiyi neyin verdiğini sormamız gerekir. Bu yetkinin kaynağının hukuk olduğunu söyleyebiliriz. Ne var ki hukuk da insanlar tarafından icra edilebilir bir içerik kazandırılıncaya dek, sadece laf kalabalığıdır. İradelerine uyulmasını sağlayan gücün, hükmettikleri kişilerin rızası olduğunu söyleyebiliriz.”[6]
Yaşadığımız toplumu şekillendiren hukuk, gelecek nesilleri de şekillendirmektedir. Doğum anıyla beraber tüm bilgiler kayıt altına alınmakta, doğan bebek anne sütü almadan topuk kanı alınmakta, hasta olmadan iğneleri vurulmaktadır. Hayatımızın her alanı devletin yasalar çerçevesinde belirlediği şekilde ilerlemektedir. Burada geliştirilecek bir düşünceye, ne devlet nezdinde ne de toplum nezdinde bir anlayış söz konusu değildir. Diyelim ki çocuğunuz dünyaya gelecek ve siz doğar doğmaz gerçekleştirilen aşının yapılmasını istemiyorsunuz. Burada size karşı çıkacak olan ilk kişi yakın akrabalarınız, sonrasında bu işlemi gerçekleştirecek ebe/hemşire/doktor ve sonrasında devletin sopası olarak yasalar olacaktır. Burada bir sonuçla karşı karşıya olunduğunun görülmesi gerek: Yasalarla yöneltilen toplum, devletten çok devletçi bir topluma dönüşmektedir. Yine Laski’den atıfla söyleyelim:
“…yasanın katı bir şekilde uygulanmasının adaletin sağlanmasını engelleyeceği aşikârdır… Kuralları belirlemek değil, onları uygulamak ve denetlemek önemlidir. Temel mesele, adaletin gerçekten ne olduğuna dair devletin ortaya koymuş olduğu düşünceleri, özel bir sınıf tarafından (bugün mesela siyasi sınıf) oluşturulup hukukla meşrulaştırılmakta mıdır sorusudur.”[7]
Sonuç: Hukuk Devletin Aracısı mı, Toplumun Güvencesi mi?
Kuralsızlık önerdiğim düşünülmesin, ancak devletten çok devletçi, patrondan çok patron olmak bir sorundur. Yasalar, kurallar mutlak değildir, olamazlar da. Bunlar toplum düzeninin var olması adına kullanılagelmiş şeylerdir ve kullanılmaya da devam edilecektir. Kişi kendi bulunduğu konumun farkında olmalı, bu farkındalığı üzerinden çevresini ve düşüncesini şekillendirmelidir. Sürü misali hareket ederek, önüne sunulanlar çerçevesinde düşünüp hareket etmemelidir.
Hukuku, toplumsal düzeni ve adaleti sağlayan bir araç olarak okumak bizleri mutlu eder. Ancak görmemiz gereken bir de devletin eliyle şekillenen hukuk söz konusudur. Bu husus es geçilmemelidir.
Yazıyı sonlandırırken son cümle benden değil de atölye derslerimizin birine katılan öğrenci arkadaşımızdan gelsin: “Hukuk, adaletsizliği çözmek için vardır, adaleti sağlamak için değil.”
“Sil” diyor “eğer bunu kabul etmiş olsaydık, savaşmazdık!”
Biri silmiyor, öteki bakıyor.
Sitem ve öfke; hücum ettiği gözlerde bir noktaya sabitlenmiş.
Bekliyorlar ama o, kendisi siliyor; artık anlaşma sağlanabilir…
Umutsuzluk ve ikilem.
Fıkhın, kendini güncelleme kabiliyeti sayesinde Müslüman toplumlarda ortaya çıkan birçok probleme asırlar boyunca etkin çözümler ürettiğini ifade etmek hakkaniyetli bir değerlendirme olur. Ancak özellikle son iki asra gelindiğinde bu durumun belirli ölçüde değişiklik arz ettiği gözlenmektedir. Tek bir nedene indirgenemeyecek kadar girift olan bu değişimin temelinde Müslüman toplumların Batı karşısında siyasi hâkimiyetlerini kaybetmesi yatmaktadır.
İnsan, kulluk yani verili yetenek ve kapasitesi gereği kendisine tahsis edilen görevleri icra etmek için yaratılmıştır. Kulluk ise ‘söz dinlemek’ demektir. Nitekim Yüce Allah’a göre, ‘her türlü sözü dinleyip en iyisine uymak’, erdemine vurgu yapan: “…Çünkü onlar, çeşitli sözler duyar, farklı görüşler dinler; ama onların en güzeline, Allah’ın sözüne uyarlar…” tespiti, aklı başında olan insan için en değerli kulluktur. Bu kulluğun gösteri alanı ise dünya hayatıdır. Yine bu hayatın en güzel gösterisi de ibadet ve adalettir.
İsrail’in “sınırları belli olmayan bir devlet” olarak 1948’den bu yana Filistin topraklarını işgal ederek sürekli genişlemesini ve daha fazlasını anlamak için Talmudist-Rabbinik Yahudi eskatolojisini anlamak gerekiyor.
Bütünsel Yaklaşım son dönemde İslâmî metinlerin bilimsel bir perspektifle tetkik edilmesini konu edinen metot önerilerinden birisidir. Aynı zamanda Mehmet Apaydın’ın doktora tezi olan bu metot, araştırmacılara geçmiş dönemde metinlerin anlaşılması maksadıyla uygulanagelen yöntemlerden farklı bir yol önermektedir. Bu çalışmada gerek İslâmî ilimler alanında uzmanlaşmış gerekse ilgili araştırmaları yakından takip eden okuyucu kitlesi açısından bu metodun neler önerdiği ve gelecekte ne tür sonuçlar verme potansiyeline sahip olduğu hususunu irdelemeye çalışacağız.
Hukuk: Devletin Manipülatif Bir Aracı mı Yoksa Toplumsal Düzenin Temeli mi?
Giriş: Hukuk Ne İçin Vardır?
“Hukuk, insan davranışlarını düzenlemekte ve topluma şekil vermektedir”[1] diyerek sonlandırmıştım bir yazımı. Bu yazıda da bu sonuçtan başlayarak yeni bir başlangıç yapma niyetindeyim. Hukukun şekillendirdiği bir toplumda yaşıyoruz diyebiliriz. Peki, bu hukuku kim yaratıyor? Hukuku ne belirliyor?
Hukuk, tarih boyunca toplulukların bir arada yaşamaları için var olan bir olgudur. Burada tartışmayı açarken hukuk terimi ile modern dönemle başlayan hukuku kastetmekteyim. Modern dönemle başlayan hukuk, devletlerin kendi yasama organları tarafından çıkarılan yasalar çerçevesinde şekillenmektedir. Burada ikili bir ayrım yapılabilir. Hukukun yazıldığı, çizildiği, konuşulduğu yerler, genel itibariyle olması gereken hukuk tanımı üzerine şekillenmektedir. Bu durum, hukukun pratik yönünü arka plana atıyor gibi gözükmektedir. O hâlde hukuk ne için vardır? Bu soruya verilebilecek olan “toplumdaki adaleti sağlamak için” cevabı kulağa hoş gelir ve herkesin de memnun kalacağı bir cevaptır. Ancak uygulama gerçekten böyle midir? Hukuk, adaleti sağlar mı? Bu yazımda da modern dönemle başlayan süreç bağlamında hukuku şekillendiren devleti ve hukukun bu devletin manipülatif bir aracı olup olmadığı sorusunu tartışmaya açmaya çalışacağım.
Devlet ve Hukuk İlişkisi
Hukuk teorilerinin genelinde hukukun tarafsızlığı vurgulanmakta, toplumun güvenliği ve düzeni için var olduğu ifade edilmektedir. Burada, ister doğal hukukçuların görüşleri bağlamında isterse cari olan pozitif hukukun görüşleri bağlamında değerlendirilsin; hukuk, toplum düzeni için var olan bir olgu olarak kabul görmektedir. Hobbes ile başlayan “insan, insanın kurdudur” söyleminin oluşturduğu isyankâr toplumu düzenlemek için hukuk, gerekli bir durum olarak görülmektedir. Bu söylemler yumağında hukuk hep olumlanmıştır. Çıkardığı o kadar maraz olmasına rağmen hukukun üzerine bir leke sürülmemiş gibi gözükmektedir. Marx ile beraber başlayan eleştirel hukuk düşüncesi, bu süreçte hukukun olumsuz bir araç olarak kullanılıyor olabileceği sorusunu gündeme getirmiştir.
Eleştirel hukuk ekolü ile beraber hukukun konumu tartışılmaya başlanmıştır. Teorik zemine hapsedilen hukukun pratik karşılığı sorgulanır olmaya başlanmıştır. Burada bir alıntı ile devam etmek isterim:
“Bu nedenle, artık hukukçulara ve onlara gözü kapalı inananlara göre, hukukun gelişimi, hukuki deyimleri kullanacak olursak, insanlığa özgü koşulları adalet ülküsü ve ebedi adalet ile daha iyi bağdaştırmak için yürütülen bir savaşa indirgenmiş olur. Oysa burada söz konusu olan adalet, varlığını sürdüren ekonomik ilişkilerin, kimi zaman tutucu, kimi zaman devrimci yönden ideoloji katına çıkarılıp yüceltilmiş bir yansımasından başka bir şey değildir.”[2]
Hukukun bulunduğu yeri, ne olduğunu ve neye hizmet ettiğini anlamak için cesur sorular sorulmalıdır. Verilecek cevaplar bizlere zarar verse dahi. Hukuk, adil bir düzen yaratmak için var ise, adalet acı da olsa talep edilebilmeli. Ancak geçen zamana bakıldığında; gücü elinde bulunduran erk, hukuku kontrol etmiş ve hukuk ile kendi menfaatleri çerçevesinde toplumu şekillendirmiştir. Burada modern dönemin ulus-devlet içerisinde yaşayan insanlara bahşettiği önemli kavramlardan biri de “vatandaş”tır. Şöyle ki ulus devlet içerisinde yaşayan bu vatandaşa devlet bir oy hakkı vererek ülkeyi yöneteceği iddia edilen kişileri seçme yetki ve erki vermektedir. Kendini Antik Yunan’da olduğu gibi devlet yönettiğini zanneden vatandaş, kullanmış olduğu bir oy ile devleti asıl yönetenin kendisi olduğu algısına girmiştir.
Hukukun Manipülatif Yönü: Adalet mi Egemenlik mi?
Modern dönemde hukukun devletin meşruluğu noktasında rolü de önemlidir. Modern dönemle beraber monarşi ile yönetilen devlet düzeninden, demokrasi ile yönetilen ulus-devlet modellerine geçiş sağlanmıştır. Bu geçiş süreçlerinden ulus-devletin denetim mekanizması olarak da hukuk ön plana çıkmaktadır. Ancak tarihi süreç itibariyle bakıldığında hukuk, ulus-devletlerin denetlemekten ziyade iktidarları temizlemek adına işlem gördüğü ifade edilebilir:
“…hukukun sözünü sakınması gibi bir durumu yoktur. Bir kurgu olduğu âşikar olan devletin, bir gerçeklik olarak algılanmasını sağlama faaliyetini her daim yerine getirmelidir.”[3]
Burada ufak bir örnek vermek isterim. Koltuğunu yeni devreden eski Amerikan Birleşik Devletleri Başkanı Biden, görevi devretmeden hemen önce aile üyelerinin de içinde olduğu 8 kişinin 2014 yılından bu yana olan tüm suçlarını affetti. İlginçtir ki Biden’ın yapmış olduğu bu işlemi hukuka aykırı atfetmek mümkün değildir. Eğer devletin cari hukuku buna cevaz veriyorsa, Biden’ın bunu yapmasında bir beis söz konusu olmasa gerek. Herkesin aklında aynı düşünce: “Ama bu adalete, hakkaniyete aykırı”…
“Hukuk, devletin elinde bir aygıt mıdır?” sorusunu sormak elzem oldu sanırım. Marksist ideoloji çerçevesinde belirtilen devletin aygıtları söylemi içerisinde, hukuk, devlet aygıtı olarak en önemli araç konumundadır. Althusser’de de hukuk, devletin baskıcı ideolojik aygıtı konumunu kazanacaktır. Hukukun geldiği konum itibariyle bu eleştirilere ve söylemlere kulak vermek gerek diye düşünüyorum. Bir alıntı daha yapalım yine Marx ve Engels’den:
“Gündelik yaşamda karşılaşılan ilişkilerin yalınlığı içerisinde, ‘haklı’, ‘haksız’, ‘adaletli’, ‘adaletsiz’ gibi yargılayıcı deyimler, toplumsal olguların bağlamı çerçevesinde, yanlış anlaşılmaksızın kullanılsalar bile, acıklı bir kavram kargaşasına yol açarlar. Bu kargaşa, Proudhon’ın yaptığı gibi, adalete tam bir inanç beslendiğinde daha da artar.”[4]
Hukuk, devletin elinde yasalar ile görünür hâle gelmektedir. Yasalar çerçevesinde toplumsal normlar şekillendirilmektedir. Hukukun işlevsel yüzü, yasalardır diyebiliriz. Aristoteles, insanı tanımlarken bir yanıyla insanı ‘zoon politikon’, yani toplumsal bir varlık olarak tanımlar. Bugün yaşadığımız coğrafyada yoldan geçen 12 yaşındaki çocuğa sorulan basit bir “nasılsın?” sorusuna cevap olarak ülke ekonomisinin geldiği yeri anlatan ve bu sorunun çözümüne yönelik öneri veren insanı doğrudan politik insan olarak tanımlayabilirdi Aristoteles. Bugün siyasetin toplumların her köşesine sirayet ettiği bir dönem içerisindeyiz. Belki de neoliberal politikalar bunu gerektirdiği içindir.
Yasalar, her tarafımızı kuşatmış bir vaziyette yaşamaktayız. Yasaları kim belirliyor? Şu an birçok Avrupa ülkesinde olduğu gibi ülkemizde de yasalar, parlamentoda belirleniyor. İstisnai durumlar olmakla beraber, yazının çerçevesini aşmamak adına parlamento bağlamında kalmak daha uygun olacaktır. Çerçevesi belli bir şekilde “yasa nedir?” şeklinde sorulacak olan sorunun cevabını Michael Stollies’de bulmak mümkündür. Stollies yasayı şu şekilde tanımlamaktadır:
“Yasa denen şey gözü olan bir canlı değil, temsili demokrasinin koşulları içinde meclis çoğunluğunun anayasa kurallarına göre belirlediği ve hukuki bağlayıcılığı olan normatif bir metindir”[5]
Bugün toplumların, devletin eliyle oluşturulan bu yasalar çerçevesinde şekillendiğini söylemek yanlış olmasa gerek. Burada şu soru sorulabilir: Peki, yasalar olmasa ne olacaktı? Hobbes’un bahsettiği şekilde bir kargaşa mı oluşacaktı? Yoksa Marx’ın komünal yaşam tarzına mı geçilmiş olacaktı? Bir şeyi tamamen reddetmek ne kadar hatalı ise, tamamen kabul etmek de bu denli hatalıdır. Hukukun gerekliliği kaçınılmazdır; burada tartışılması gereken yer, hukukun devletin elinde toplumu manipüle eden bir araç mı olduğu, yoksa toplumsal düzeni mi sağladığıdır. Buna cevap veril(e)mese de “devlet erkinin hukuk yolu ile toplumu kontrol edebileceği gerçeğine karşı ne yapılmalı?” sorusu önem arz eder. Devletin elindeki hukuk sopasına karşı bizi kim/ne koruyacak? Laski’nin önemli tespiti ile devam edelim:
“Devlet politikalarını belirlemeye yetkili olanlara, makul bir gerçeklikte onlara bu yetkiyi neyin verdiğini sormamız gerekir. Bu yetkinin kaynağının hukuk olduğunu söyleyebiliriz. Ne var ki hukuk da insanlar tarafından icra edilebilir bir içerik kazandırılıncaya dek, sadece laf kalabalığıdır. İradelerine uyulmasını sağlayan gücün, hükmettikleri kişilerin rızası olduğunu söyleyebiliriz.”[6]
Yaşadığımız toplumu şekillendiren hukuk, gelecek nesilleri de şekillendirmektedir. Doğum anıyla beraber tüm bilgiler kayıt altına alınmakta, doğan bebek anne sütü almadan topuk kanı alınmakta, hasta olmadan iğneleri vurulmaktadır. Hayatımızın her alanı devletin yasalar çerçevesinde belirlediği şekilde ilerlemektedir. Burada geliştirilecek bir düşünceye, ne devlet nezdinde ne de toplum nezdinde bir anlayış söz konusu değildir. Diyelim ki çocuğunuz dünyaya gelecek ve siz doğar doğmaz gerçekleştirilen aşının yapılmasını istemiyorsunuz. Burada size karşı çıkacak olan ilk kişi yakın akrabalarınız, sonrasında bu işlemi gerçekleştirecek ebe/hemşire/doktor ve sonrasında devletin sopası olarak yasalar olacaktır. Burada bir sonuçla karşı karşıya olunduğunun görülmesi gerek: Yasalarla yöneltilen toplum, devletten çok devletçi bir topluma dönüşmektedir. Yine Laski’den atıfla söyleyelim:
“…yasanın katı bir şekilde uygulanmasının adaletin sağlanmasını engelleyeceği aşikârdır… Kuralları belirlemek değil, onları uygulamak ve denetlemek önemlidir. Temel mesele, adaletin gerçekten ne olduğuna dair devletin ortaya koymuş olduğu düşünceleri, özel bir sınıf tarafından (bugün mesela siyasi sınıf) oluşturulup hukukla meşrulaştırılmakta mıdır sorusudur.”[7]
Sonuç: Hukuk Devletin Aracısı mı, Toplumun Güvencesi mi?
Kuralsızlık önerdiğim düşünülmesin, ancak devletten çok devletçi, patrondan çok patron olmak bir sorundur. Yasalar, kurallar mutlak değildir, olamazlar da. Bunlar toplum düzeninin var olması adına kullanılagelmiş şeylerdir ve kullanılmaya da devam edilecektir. Kişi kendi bulunduğu konumun farkında olmalı, bu farkındalığı üzerinden çevresini ve düşüncesini şekillendirmelidir. Sürü misali hareket ederek, önüne sunulanlar çerçevesinde düşünüp hareket etmemelidir.
Hukuku, toplumsal düzeni ve adaleti sağlayan bir araç olarak okumak bizleri mutlu eder. Ancak görmemiz gereken bir de devletin eliyle şekillenen hukuk söz konusudur. Bu husus es geçilmemelidir.
Yazıyı sonlandırırken son cümle benden değil de atölye derslerimizin birine katılan öğrenci arkadaşımızdan gelsin: “Hukuk, adaletsizliği çözmek için vardır, adaleti sağlamak için değil.”
Dipnotlar:
[1] Ferhat Koç, “Hukukta Eleştirel Düşünmenin Yeri”, Nida Dergisi, S. 200 (Ocak-Şubat 2021), 81.
[2] Karl Marx – Friedrich Engels, Devlet ve Hukuk, çev. Rona Serozan, (İstanbul: Ayrıntı Yayınları, 2020), 54.
[3] Mehmet Parlak, “Pierre Bourdieu ve Michel Foucault’nun İktidar Analizinde Hukukun Yeri”, Pasajlar Dergisi, S.1 (Ocak 2019), 194.
[4] Marx – Engels, Devlet ve Hukuk, 55.
[5] Michael Stolleis, Yasanın Gözü, çev. Arif Çağlar, (İstanbul: Ayrıntı Yayınları, 2021), 82.
[6] Harold J. Laski, Teori ve Pratikte Devlet, çev. Defne Topçu, (Ankara: Fol Yayınları, 2020), 24-25.
[7] Laski, Teori ve Pratikte Devlet, 25.
İlgili Yazılar
Diplomatik Tavır: İlkesiz İlişkiler
“Sil” diyor “eğer bunu kabul etmiş olsaydık, savaşmazdık!”
Biri silmiyor, öteki bakıyor.
Sitem ve öfke; hücum ettiği gözlerde bir noktaya sabitlenmiş.
Bekliyorlar ama o, kendisi siliyor; artık anlaşma sağlanabilir…
Umutsuzluk ve ikilem.
Nas Bağımlılığı ve Metin Erksan’ın “Sevmek Zamanı” Filmi
Fıkhın, kendini güncelleme kabiliyeti sayesinde Müslüman toplumlarda ortaya çıkan birçok probleme asırlar boyunca etkin çözümler ürettiğini ifade etmek hakkaniyetli bir değerlendirme olur. Ancak özellikle son iki asra gelindiğinde bu durumun belirli ölçüde değişiklik arz ettiği gözlenmektedir. Tek bir nedene indirgenemeyecek kadar girift olan bu değişimin temelinde Müslüman toplumların Batı karşısında siyasi hâkimiyetlerini kaybetmesi yatmaktadır.
Adaletin Teolojisi Üzerine
İnsan, kulluk yani verili yetenek ve kapasitesi gereği kendisine tahsis edilen görevleri icra etmek için yaratılmıştır. Kulluk ise ‘söz dinlemek’ demektir. Nitekim Yüce Allah’a göre, ‘her türlü sözü dinleyip en iyisine uymak’, erdemine vurgu yapan: “…Çünkü onlar, çeşitli sözler duyar, farklı görüşler dinler; ama onların en güzeline, Allah’ın sözüne uyarlar…” tespiti, aklı başında olan insan için en değerli kulluktur. Bu kulluğun gösteri alanı ise dünya hayatıdır. Yine bu hayatın en güzel gösterisi de ibadet ve adalettir.
İsrail’i Nasıl Mağlup Ederiz?
İsrail’in “sınırları belli olmayan bir devlet” olarak 1948’den bu yana Filistin topraklarını işgal ederek sürekli genişlemesini ve daha fazlasını anlamak için Talmudist-Rabbinik Yahudi eskatolojisini anlamak gerekiyor.
Bir Metin Usûlü Önerisi Olarak “Bütünsel Yaklaşım Metodu”
Bütünsel Yaklaşım son dönemde İslâmî metinlerin bilimsel bir perspektifle tetkik edilmesini konu edinen metot önerilerinden birisidir. Aynı zamanda Mehmet Apaydın’ın doktora tezi olan bu metot, araştırmacılara geçmiş dönemde metinlerin anlaşılması maksadıyla uygulanagelen yöntemlerden farklı bir yol önermektedir. Bu çalışmada gerek İslâmî ilimler alanında uzmanlaşmış gerekse ilgili araştırmaları yakından takip eden okuyucu kitlesi açısından bu metodun neler önerdiği ve gelecekte ne tür sonuçlar verme potansiyeline sahip olduğu hususunu irdelemeye çalışacağız.