Rum suresinin 21. ayetinde mealen: “Kendileri ile huzur bulasınız diye sizin için türünüzden eşler yaratması ve aranızda bir sevgi ve merhamet var etmesi de O’nun delillerindendir. Şüphesiz bunda düşünen bir toplum için elbette ibretler vardır.” buyurulmaktadır. Buradan hareketle kadın ve erkeğin, birbirini tamamlamakla birlikte birbirleri için huzur ve güven kaynağı olduğunu/olması gerektiğini rahatlıkla söyleyebiliriz. Kadın ve erkek; birbirinin dostu, sığınağı ve hayat arkadaşıdır. Kadın ve erkeğin fıtratında var olan sevgi ve merhamet duygusu sayesindedir ki evlilik kurumu varlığını devam ettirmekte, çocuklar bu sevgi ve merhamet ikliminde büyütülebilmektedirler. Bu sevgi ve merhamet duygusu fıtratımızda olmasa idi hem evliliğin hem de çocuklar büyütülürken yaşanan sıkıntıların üstesinden gelinebilmesi, çocukların sağlıklı bir aile ortamında büyütülebilmesi hatta belki de insan neslinin devam edebilmesi mümkün olmazdı.
Kadın ve erkeği birbirine düşman etmek, aralarındaki ilişkiyi bir çıkar ilişkisine dönüştürmek; ailede yaşanan sıkıntıları göze alamayan, tek kişilik bir hayat kurgulamak; insan fıtratına uygun olmadığı gibi sağlıklı nesiller yetiştirmenin önünde de büyük bir engeldir. Böyle bir hayat hem erkeğe hem de kadına maddi ve manevi büyük zararlar verecektir. Hele hele tek gecelik ve sadece maddi haz üzerine kurulan ilişkilerin kadına ya da erkeğe âyette bahsedilen sevgi ve merhamet duygusunu yaşatabilmesi mümkün değildir.
Aile hem ebeveynler hem çocuklar hem de yaşlılar için en güvenli sığınaktır. Aileyi yok ettiğiniz ya da en azından aileye olan güveni yıktığınız andan itibaren değerlerinizi yeni nesillere aktaramadığınız gibi toplumun sağlıklı bir şekilde devamını da sağlayamazsınız. Böyle bir durumda toplumu ayakta tutan dinamikler yavaş yavaş yıkılır ve toplum hızlıca yok oluşa doğru sürüklenir. Bugün aile kurumunu ayakta tutmakta zorlanan her toplumu benzeri bir akıbet beklemektedir.
Kadın ve erkek arasındaki ilişki rekabet veya düşmanlık ilişkisi değildir. Kadın ve erkek arasındaki ilişki, kadın ve erkeğin fıtratına uygun bir şekilde kurulabilirse sağlıklı bir ilişki olur. Kadını erkeksileştiren erkeği kadınsılaştıran, rolleri birbirine karıştıran, tarafların üzerine kaldıramayacağı yükler yükleyen her türlü tavır huzursuzluk ve mutsuzluğun temel nedenidir.
Kadın ve erkek arasındaki ilişkiyi fıtrata uygun olmaktan uzaklaştıran politikaların çok da masum politikalar olduğunu düşünmüyoruz. Aksine bunun tüm dünyada sistematik bir şekilde uygulandığı kanaatindeyiz.
Erkeğin onuru, kadının izzet ve haysiyeti korunmalıdır. Erkeğin onurunu ayaklar altına almak, kadını haysiyetsizleştirmek, aileyi itibarsızlaştırmak, anne-babayı başarının, mutluluğun ve özgürlüğün önünde engel olarak görmek; mutsuz ve bezgin bir neslin ortaya çıkmasına neden olacaktır. Böyle bir nesil, tüketimin ve hazların kölesi haline gelecektir. Bu durum, toplumlar için felaket anlamına gelmektedir.
Manipüle Edilmiş Bir Tanımlama
Biliyoruz ki bir sorunu tanımlarken kullandığımız dil sorunun kendisi kadar önemlidir. Türkiye’de yaşanan cinayetleri “kadın cinayeti” olarak tanımlamak, bu cinayetin sebebi olarak “erkek şiddeti”ni göstermek; bu cinayetleri işleyenlerin bunu sadece erkek olduğu için işlediğini, öldürülenlerin sadece kadın olduğu için öldürüldüğünü söylemek, en başından sorunun taraflı ve manipülatif bir tarzda ele alındığını gösterir. İş bununla da kalmaz. Bu dil, her erkeğin benzeri bir karakterde olduğu imasında bulunur ki bu durum kadınların babasından, kocasından, erkek kardeşinden uzaklaşmasına ve dolayısıyla istismara açık bir durum ile baş başa kalmasına neden olur. Bu şekilde manipüle edilmiş bir kadın, kadınları ağına düşürmek isteyen her türlü sapık için kolay bir hedeftir. Çünkü bu kadın, onu bu tür sapıklardan koruyacak olan her erkeğe düşman edilmiştir. Kadına söylenen: “Kendi ayaklarının üzerinde durabilirsin”, “hiçbir erkeğe mahkûm ve mecbur değilsin”; erkeğe söylenen: “Ailenin ya da tek bir kadının yükünü çekmemelisin”, “hayata bir kez geliyorsun”, “dilediğin gibi yaşa” söylemleri kadın ve erkeğin birbirine verebileceği huzur ve güveni kaybetmelerine, dolayısıyla psikolojik ve sosyolojik birçok problemle karşı karşıya kalmalarına neden olacaktır. Önceleri güzel gelen bir hayat, zamanla nasıl da problemli bir hâle gelecektir. Hayat denen koşuşturmacada tek başına bırakılan, kendine bir sığınak bulamayan, ailenin kendisine vereceği sevgi ve güven ikliminden mahrum kalan kadın veya erkek -ki çocuklar da var ise- birçok problemle tek başına mücadele etmek durumundadır. Böyle bir durum hem kadın hem de erkek için baş edilebilmesi kolay olmayan bir durumdur.
Tabiî ki bütün bunları söylerken ülkemizde yaşanan şiddet, yaralama ya da cinayet gibi olayların varlığını inkâr etmiyoruz. Öldürülen hiçbir kadının bunu hak ettiğini, böyle bir davranışın doğru olduğunu da söylemiyoruz. Ancak bu problemin hem sebebinin hem de çözümünün yanlış yerde arandığının bilinmesi gerektiğini düşünüyoruz. Bizim söylemek istediğimiz; kadın ve erkek arasındaki ilişkiyi sağlıklı bir zemine yerleştiremezsek, bu tür durumları engelleyebilmemizin, en azından azaltabilmemizin mümkün olmadığıdır. Üstüne bir de bu konuda kullanılan dilin; erkeği aşağılayan, aileyi kötüleyen bir şekle evrilmesinin yanlış olmaktan öte bilinçli olarak bu şekilde kullanıldığı kanaatindeyiz. “Erkek şiddeti” şeklinde isimlendirilen bu tür olaylar meydana gelirken, bu şiddete sebep olan erkeklerden kaç tanesinin bunu alkol ya da uyuşturucu maddenin etkisi ile yaptığını bilmiyoruz. Kaç tane erkeğin kadınlar tarafından şiddete maruz kaldığına dair hiçbir haberi medyada görmüyoruz.
Değişik sebeplerle evden uzaklaştırılan milyonlarca erkeğin gerçekten böyle bir muameleyi hak edip etmediğinin, bu erkeklerin evlerinden uzaklaştırıldıklarında neler yaşadığının farkında bile değiliz. Kaç cinayetin aldatma gibi sebeplerden kaynaklandığına dair elimizde hiçbir veri yok.
Ya da ekonomik sıkıntıların, psikolojik rahatsızlıkların bu cinayetler üzerindeki etkisi hakkında bilgi sahibi değiliz. Bütün bunların varlığını dikkate almadan, her cinayetin “erkek şiddeti” olarak isimlendirilmesinin gerçeği yansıtmadığı kanaatindeyiz. Yoksa ne sebeple olursa olsun masum bir cana kastedilmesinin savunulabilecek hiçbir haklı sebebi olamaz. Ancak doğru bir isimlendirme bizi her zaman çözüme daha çok yaklaştıracaktır. Mesela yaşananları; alkol cinayeti, psikolojik olarak rahatsız olan bir insanın cinnet geçirdiği için işlediği cinayet gibi bir isimlendirme, olayın rengini tamamen değiştirecek ve farklı bir çözüm aramamızın önünü açacaktır. Öldürülen bir kadının sadece kadın olması sebebiyle öldürülmediğini, erkeğin de bu şiddete sadece erkek olduğu için başvurmadığını, tam tersine şiddetin hem erkek hem de kadın tarafından üretilebildiğini anlamamız; dolayısıyla bu şiddet eyleminin psikolojik, sosyolojik, kültürel birçok sebepten kaynaklandığını ve çözümünün de buralarda aranması gerektiğini görmemiz mümkün olacaktır.
Bütün kötülüklerin anası kabul edilen içki içmek gibi bir eylemin ailevi problemlerdeki etkisini görmezden gelmek, alkol tüketimi ile mücadeleyi gündeme bile almamak, hatta bunu bir özgürlük sorunu olarak görmek, sorunun önemli bir sebebini göz ardı ettiğimizi, suçu ve suçluyu başka yerlerde aradığımızı bizlere göstermektedir.
Erkeğin sadece erkek olduğu için şiddete meyilli ve sapık olduğunu söyleyemeyeceğimiz gibi kadının da sadece kadın olduğu için şiddet ve sapıklıktan uzak olduğunu söyleyemeyiz. Çok naif ve güzel ahlâklı erkeklerin yanında şiddete meyilli ve sapık kadınlar da vardır. Ya da tam tersi de mümkündür. Bu durumun cinsiyet üzerinden tanımlanıyor olması hem doğru değil hem de sağlıklı değildir. Çünkü
birbirini tamamlaması gereken kadın ve erkeğin birbirine düşman edilmesinden, hem kadın hem de erkek, en önemlisi de aile kurumu zarar görür. Ki görmektedir de.
İşlenen cinayetler üzerinden aile kurumunun yıpratılmaya çalışılmasının, sorunu daha da arttırdığını görmeliyiz artık. İşlenen cinayetlerin psikolojik ve sosyolojik sebeplerinin doğru tespit edilebilmesi ve bu tespitler üzerinden yine toplumun değerleri bağlamında çözümler üretilebilmesi gerekmektedir. Toplumun değerleri üzerinden üretilmeyen çözümlerin, problemi daha da büyüttüğünü hep birlikte görüyoruz. Bunun yerine daha sahici ve toplumsal değerleri de merkeze alan çözümler düşünülebilir. Örneğin:
Alkol tüketiminin azaltılması konusunda çalışmalar yapılabilir. Erkek ya da kadının, gerektiğinde kolay bir şekilde psikolojik destek alabilmesinin önü açılabilir. İnternet ya da medyada olan ve aileye zarar veren yayınlarla mücadele edilip işin doğrusunu anlatan yayınların sayısı arttırılabilir. Erkeğin evden uzaklaştırılması yerine bizim değerlerimize uygun başka bir uygulamaya geçilebilir. Evliliğe karar verme sürecinde çiftlere evlilik sürecinin sağlıklı bir şekilde yürütülebilmesi için neler gerekli olduğuna dair eğitimler planlanabilir.
Bu önerileri arttırmak mümkün. Yeter ki samimi bir çözüm arayışımız olsun. Çünkü haz merkezli bir dünya kurarak, insanların bencil duygularını tahrik ederek, fedakârlık gibi önemli bir değeri itibarsızlaştırarak geldiğimiz nokta ortada. Önce kullandığımız dilden başlayarak, yeni bir bakış açısı geliştirmediğimiz ve sorunu doğru bir şekilde tespit etmediğimiz müddetçe problemin artarak devam edeceğini ve bu durumun da uzun vadede toplumu çöküşe götüreceğini de unutmamalıyız.
Olması Gereken Ne?
Öncelikle geleneksel değerleri toptan reddeden dili değiştirmeliyiz. Geçmişi, geleneksel değerleri her şeyi ile reddetmek, modern değerleri her şeyin ölçüsü hâline getirmek ne kadar sağlıklı, diye sormak gerekiyor. Geleneksel değerlerin modern değerler ile değiştirilmeye çalışılması köksüz bir değerler silsilesi ile bizi baş başa bırakacak ve henüz tam anlamı ile toplumsal etkisini tecrübe etmediğimiz modern değerlerin toplumda hayat bulmasının önünü açacaktır. Modern değerlerin birkaç nesil sonra nasıl bir toplumla bizi baş başa bırakacağını bilmiyoruz. Geleneksel aile değerlerini ataerkil, despot, kadını aşağılayan değerler olarak tanımlamak, onun yerine koyduğunuz değerlerin daha hakkaniyetli ve daha sağlıklı bir kadın- erkek ilişkisinin kurulabildiği bir aileyi inşa edebileceği anlamına gelmiyor. Aksine ataerkillik ve despotluk suçlaması; hak üzere inşa edilmiş bir ilişki kurabilmeyi değil, erkeğin cezalandırılması ve suçlanması üzerine bir ilişki kurguluyor. Sosyal medyadaki paylaşım ve yorumlar ise şiddeti azaltmak yerine kadın etrafında kurgulanmış şiddetin sürekli hâle gelmesine yol açıyor, erkeği aşağılayıp şeytanlaştırıyor ve aile kurumuna olan güveni sarsıyor. Son dönemde kullanılan toplumsal cinsiyet eşitliği kavramını ya da bu kavramı merkeze alarak oluşturulan kanun ya da yönetmelikler çerçevesinde erkeğe yapılan haksız uygulamaları eleştirmek, kadın düşmanlığı yapmak ya da kadını insan yerine koymamak anlamına gelmemektedir. Kadın da erkek de insandır. Haksızlık kim tarafından yapılırsa yapılsın eleştirilmeli, haksızlığa sebep olan uygulamalardan vazgeçilmeli ve haksızlıkla sonuna kadar mücadele edilmelidir. Olayı sadece mağdur kadınlar tarafından okumak doğru değildir. Ömür boyu nafaka, kadınının beyanının esas olması, kadınlara pozitif ayrımcılık yapılması gibi uygulamalar, zaman zaman kantarın topuzunu kaçırmakta; erkek penceresinden olaya baktığımızda erkeği aşağılayan, haksızlığa sebep olan, erkeği mağdur eden bir uygulamaya dönüşebilmektedir. Bütün bu uygulamalar; kadına, erkeğe, yaşlıya, gence, çocuğa kısacası topluma faydadan çok zarar getirmektedir. İnsanlar aile, din, değerler gibi kurumlardan kopartılmakta, savunmasız ve ilkesiz bir şekilde bırakılmaktadır. Bireyi topluma, ailesine, değerlerine yabancılaştıran bu tür uygulamalar, bireyi tek başına ve savunmasız bir şekilde bırakmaktadır. Böyle bir bireyin mutluluk ve huzur gibi duyguları yaşayabilmesi ve güven çerçevesinde ilişkiler kurabilmesi çok da mümkün olamamaktadır.
Kadını savunmak, erkeği sırf erkek olduğu için şeytanlaştırmak anlamına gelmemelidir. Bu bakış açısı haksız birçok uygulamanın meşrulaştırılmasına zemin hazırlamaktadır. Eğer doğru ve âdil olanın peşinde isek bu manipülatif dili bırakmak durumundayız. Toplumsal rolleri toplumsal cinsiyet eşitliği çerçevesinde değil; Kur’an’ın her defasında vurguladığı adalet ve hakkaniyet çerçevesinde inşa etmek zorundayız.
Müslüman toplum, adalet ve hakkaniyet çerçevesinde değerler üretip bu değerleri toplumsallaştırabilir. Kadın ve erkek, aile çerçevesinde kendi geleneğini üretebilir ve üretmelidir de. Başka türlü her geçen gün artan şiddetin önüne geçebilmemiz, daha da önemlisi zarar gören aile kurumunu amacına uygun bir şekilde kurabilmemiz ve bu kurumun devamını sağlayabilmemiz imkânsızdır. Ailenin olmadığı bir toplumda ise gelecekten umutla söz edebilmemiz mümkün değildir.
Beklemek, insan varoluşunun en temel fakat çoğu zaman en az fark edilen tecrübelerinden biridir. İnsan, yaşamı boyunca bir dizi bekleme ânının kıyısında durur: doğumu bekleyen bir anne, haber bekleyen bir âşık, kurtuluşu bekleyen bir toplum… Beklemek, görünürde zamanın akışına boyun eğmek gibi dururken, aslında insanın gelecekle, umutla ve zamanla kurduğu derin bir ilişki biçimidir.
Peki, acı kelimesi yüzümüzde gülücükler açmaya neden olmasın ama hayatın gerçeği değilmiş, hiç önemi yokmuş, gereksizmiş gibi algılanmasına da itirazımız, söyleyeceklerimiz olmasın mı? O halde acı, hüzün; mutluluk, haz, bu kavramlardan ne anlıyoruz, ne anlayabiliriz ya da ne anlamalıyız?
İnsan, sabit bir eksen etrafında dönen mekanik bir yapıdan çok, her adımda kendini yenileyen ve dönüşüm içinde olan dinamik bir varlıktır. Bu dinamizm, kimi zaman sarsıcı bir farkındalıkla, kimi zaman da sessizce ve derinden ilerler. Bu nedenle “yeniden başlamak”, basit bir karar olmaktan ziyade insanın hem içsel hem de toplumsal gerçekliğinde yaşadığı bir eşik durumudur.
Medeniyet kurma sorumluluğu içerisinde olan insana diğer yaratılmışlardan farklı olarak
düşünme, fıkhetme, yorum yapma ve itaat etme kabiliyeti verilmiştir. Bunun için ona
yapay zekâ gibi sabit bir program yüklenmemiş, bırakılan boşlukları ihtiyaca binaen dol-
durması istenmiştir. Bu boşlukları doldurma amelinin keyfilikten korunması için de ona bir
takım kriterler verilmiş ve naslar çerçevesinde hareket etmesi ondan istenmiştir.
Algı Yönetimine Feda Edilen Kurum: Aile
Rum suresinin 21. ayetinde mealen: “Kendileri ile huzur bulasınız diye sizin için türünüzden eşler yaratması ve aranızda bir sevgi ve merhamet var etmesi de O’nun delillerindendir. Şüphesiz bunda düşünen bir toplum için elbette ibretler vardır.” buyurulmaktadır. Buradan hareketle kadın ve erkeğin, birbirini tamamlamakla birlikte birbirleri için huzur ve güven kaynağı olduğunu/olması gerektiğini rahatlıkla söyleyebiliriz. Kadın ve erkek; birbirinin dostu, sığınağı ve hayat arkadaşıdır. Kadın ve erkeğin fıtratında var olan sevgi ve merhamet duygusu sayesindedir ki evlilik kurumu varlığını devam ettirmekte, çocuklar bu sevgi ve merhamet ikliminde büyütülebilmektedirler. Bu sevgi ve merhamet duygusu fıtratımızda olmasa idi hem evliliğin hem de çocuklar büyütülürken yaşanan sıkıntıların üstesinden gelinebilmesi, çocukların sağlıklı bir aile ortamında büyütülebilmesi hatta belki de insan neslinin devam edebilmesi mümkün olmazdı.
Kadın ve erkeği birbirine düşman etmek, aralarındaki ilişkiyi bir çıkar ilişkisine dönüştürmek; ailede yaşanan sıkıntıları göze alamayan, tek kişilik bir hayat kurgulamak; insan fıtratına uygun olmadığı gibi sağlıklı nesiller yetiştirmenin önünde de büyük bir engeldir. Böyle bir hayat hem erkeğe hem de kadına maddi ve manevi büyük zararlar verecektir. Hele hele tek gecelik ve sadece maddi haz üzerine kurulan ilişkilerin kadına ya da erkeğe âyette bahsedilen sevgi ve merhamet duygusunu yaşatabilmesi mümkün değildir.
Aile hem ebeveynler hem çocuklar hem de yaşlılar için en güvenli sığınaktır. Aileyi yok ettiğiniz ya da en azından aileye olan güveni yıktığınız andan itibaren değerlerinizi yeni nesillere aktaramadığınız gibi toplumun sağlıklı bir şekilde devamını da sağlayamazsınız. Böyle bir durumda toplumu ayakta tutan dinamikler yavaş yavaş yıkılır ve toplum hızlıca yok oluşa doğru sürüklenir. Bugün aile kurumunu ayakta tutmakta zorlanan her toplumu benzeri bir akıbet beklemektedir.
Kadın ve erkek arasındaki ilişki rekabet veya düşmanlık ilişkisi değildir. Kadın ve erkek arasındaki ilişki, kadın ve erkeğin fıtratına uygun bir şekilde kurulabilirse sağlıklı bir ilişki olur. Kadını erkeksileştiren erkeği kadınsılaştıran, rolleri birbirine karıştıran, tarafların üzerine kaldıramayacağı yükler yükleyen her türlü tavır huzursuzluk ve mutsuzluğun temel nedenidir.
Erkeğin onuru, kadının izzet ve haysiyeti korunmalıdır. Erkeğin onurunu ayaklar altına almak, kadını haysiyetsizleştirmek, aileyi itibarsızlaştırmak, anne-babayı başarının, mutluluğun ve özgürlüğün önünde engel olarak görmek; mutsuz ve bezgin bir neslin ortaya çıkmasına neden olacaktır. Böyle bir nesil, tüketimin ve hazların kölesi haline gelecektir. Bu durum, toplumlar için felaket anlamına gelmektedir.
Manipüle Edilmiş Bir Tanımlama
Biliyoruz ki bir sorunu tanımlarken kullandığımız dil sorunun kendisi kadar önemlidir. Türkiye’de yaşanan cinayetleri “kadın cinayeti” olarak tanımlamak, bu cinayetin sebebi olarak “erkek şiddeti”ni göstermek; bu cinayetleri işleyenlerin bunu sadece erkek olduğu için işlediğini, öldürülenlerin sadece kadın olduğu için öldürüldüğünü söylemek, en başından sorunun taraflı ve manipülatif bir tarzda ele alındığını gösterir. İş bununla da kalmaz. Bu dil, her erkeğin benzeri bir karakterde olduğu imasında bulunur ki bu durum kadınların babasından, kocasından, erkek kardeşinden uzaklaşmasına ve dolayısıyla istismara açık bir durum ile baş başa kalmasına neden olur. Bu şekilde manipüle edilmiş bir kadın, kadınları ağına düşürmek isteyen her türlü sapık için kolay bir hedeftir. Çünkü bu kadın, onu bu tür sapıklardan koruyacak olan her erkeğe düşman edilmiştir. Kadına söylenen: “Kendi ayaklarının üzerinde durabilirsin”, “hiçbir erkeğe mahkûm ve mecbur değilsin”; erkeğe söylenen: “Ailenin ya da tek bir kadının yükünü çekmemelisin”, “hayata bir kez geliyorsun”, “dilediğin gibi yaşa” söylemleri kadın ve erkeğin birbirine verebileceği huzur ve güveni kaybetmelerine, dolayısıyla psikolojik ve sosyolojik birçok problemle karşı karşıya kalmalarına neden olacaktır. Önceleri güzel gelen bir hayat, zamanla nasıl da problemli bir hâle gelecektir. Hayat denen koşuşturmacada tek başına bırakılan, kendine bir sığınak bulamayan, ailenin kendisine vereceği sevgi ve güven ikliminden mahrum kalan kadın veya erkek -ki çocuklar da var ise- birçok problemle tek başına mücadele etmek durumundadır. Böyle bir durum hem kadın hem de erkek için baş edilebilmesi kolay olmayan bir durumdur.
Tabiî ki bütün bunları söylerken ülkemizde yaşanan şiddet, yaralama ya da cinayet gibi olayların varlığını inkâr etmiyoruz. Öldürülen hiçbir kadının bunu hak ettiğini, böyle bir davranışın doğru olduğunu da söylemiyoruz. Ancak bu problemin hem sebebinin hem de çözümünün yanlış yerde arandığının bilinmesi gerektiğini düşünüyoruz. Bizim söylemek istediğimiz; kadın ve erkek arasındaki ilişkiyi sağlıklı bir zemine yerleştiremezsek, bu tür durumları engelleyebilmemizin, en azından azaltabilmemizin mümkün olmadığıdır. Üstüne bir de bu konuda kullanılan dilin; erkeği aşağılayan, aileyi kötüleyen bir şekle evrilmesinin yanlış olmaktan öte bilinçli olarak bu şekilde kullanıldığı kanaatindeyiz. “Erkek şiddeti” şeklinde isimlendirilen bu tür olaylar meydana gelirken, bu şiddete sebep olan erkeklerden kaç tanesinin bunu alkol ya da uyuşturucu maddenin etkisi ile yaptığını bilmiyoruz. Kaç tane erkeğin kadınlar tarafından şiddete maruz kaldığına dair hiçbir haberi medyada görmüyoruz.
Ya da ekonomik sıkıntıların, psikolojik rahatsızlıkların bu cinayetler üzerindeki etkisi hakkında bilgi sahibi değiliz. Bütün bunların varlığını dikkate almadan, her cinayetin “erkek şiddeti” olarak isimlendirilmesinin gerçeği yansıtmadığı kanaatindeyiz. Yoksa ne sebeple olursa olsun masum bir cana kastedilmesinin savunulabilecek hiçbir haklı sebebi olamaz. Ancak doğru bir isimlendirme bizi her zaman çözüme daha çok yaklaştıracaktır. Mesela yaşananları; alkol cinayeti, psikolojik olarak rahatsız olan bir insanın cinnet geçirdiği için işlediği cinayet gibi bir isimlendirme, olayın rengini tamamen değiştirecek ve farklı bir çözüm aramamızın önünü açacaktır. Öldürülen bir kadının sadece kadın olması sebebiyle öldürülmediğini, erkeğin de bu şiddete sadece erkek olduğu için başvurmadığını, tam tersine şiddetin hem erkek hem de kadın tarafından üretilebildiğini anlamamız; dolayısıyla bu şiddet eyleminin psikolojik, sosyolojik, kültürel birçok sebepten kaynaklandığını ve çözümünün de buralarda aranması gerektiğini görmemiz mümkün olacaktır.
Bütün kötülüklerin anası kabul edilen içki içmek gibi bir eylemin ailevi problemlerdeki etkisini görmezden gelmek, alkol tüketimi ile mücadeleyi gündeme bile almamak, hatta bunu bir özgürlük sorunu olarak görmek, sorunun önemli bir sebebini göz ardı ettiğimizi, suçu ve suçluyu başka yerlerde aradığımızı bizlere göstermektedir.
Erkeğin sadece erkek olduğu için şiddete meyilli ve sapık olduğunu söyleyemeyeceğimiz gibi kadının da sadece kadın olduğu için şiddet ve sapıklıktan uzak olduğunu söyleyemeyiz. Çok naif ve güzel ahlâklı erkeklerin yanında şiddete meyilli ve sapık kadınlar da vardır. Ya da tam tersi de mümkündür. Bu durumun cinsiyet üzerinden tanımlanıyor olması hem doğru değil hem de sağlıklı değildir. Çünkü
İşlenen cinayetler üzerinden aile kurumunun yıpratılmaya çalışılmasının, sorunu daha da arttırdığını görmeliyiz artık. İşlenen cinayetlerin psikolojik ve sosyolojik sebeplerinin doğru tespit edilebilmesi ve bu tespitler üzerinden yine toplumun değerleri bağlamında çözümler üretilebilmesi gerekmektedir. Toplumun değerleri üzerinden üretilmeyen çözümlerin, problemi daha da büyüttüğünü hep birlikte görüyoruz. Bunun yerine daha sahici ve toplumsal değerleri de merkeze alan çözümler düşünülebilir. Örneğin:
Alkol tüketiminin azaltılması konusunda çalışmalar yapılabilir. Erkek ya da kadının, gerektiğinde kolay bir şekilde psikolojik destek alabilmesinin önü açılabilir. İnternet ya da medyada olan ve aileye zarar veren yayınlarla mücadele edilip işin doğrusunu anlatan yayınların sayısı arttırılabilir. Erkeğin evden uzaklaştırılması yerine bizim değerlerimize uygun başka bir uygulamaya geçilebilir. Evliliğe karar verme sürecinde çiftlere evlilik sürecinin sağlıklı bir şekilde yürütülebilmesi için neler gerekli olduğuna dair eğitimler planlanabilir.
Bu önerileri arttırmak mümkün. Yeter ki samimi bir çözüm arayışımız olsun. Çünkü haz merkezli bir dünya kurarak, insanların bencil duygularını tahrik ederek, fedakârlık gibi önemli bir değeri itibarsızlaştırarak geldiğimiz nokta ortada. Önce kullandığımız dilden başlayarak, yeni bir bakış açısı geliştirmediğimiz ve sorunu doğru bir şekilde tespit etmediğimiz müddetçe problemin artarak devam edeceğini ve bu durumun da uzun vadede toplumu çöküşe götüreceğini de unutmamalıyız.
Olması Gereken Ne?
Öncelikle geleneksel değerleri toptan reddeden dili değiştirmeliyiz. Geçmişi, geleneksel değerleri her şeyi ile reddetmek, modern değerleri her şeyin ölçüsü hâline getirmek ne kadar sağlıklı, diye sormak gerekiyor. Geleneksel değerlerin modern değerler ile değiştirilmeye çalışılması köksüz bir değerler silsilesi ile bizi baş başa bırakacak ve henüz tam anlamı ile toplumsal etkisini tecrübe etmediğimiz modern değerlerin toplumda hayat bulmasının önünü açacaktır. Modern değerlerin birkaç nesil sonra nasıl bir toplumla bizi baş başa bırakacağını bilmiyoruz. Geleneksel aile değerlerini ataerkil, despot, kadını aşağılayan değerler olarak tanımlamak, onun yerine koyduğunuz değerlerin daha hakkaniyetli ve daha sağlıklı bir kadın- erkek ilişkisinin kurulabildiği bir aileyi inşa edebileceği anlamına gelmiyor. Aksine ataerkillik ve despotluk suçlaması; hak üzere inşa edilmiş bir ilişki kurabilmeyi değil, erkeğin cezalandırılması ve suçlanması üzerine bir ilişki kurguluyor. Sosyal medyadaki paylaşım ve yorumlar ise şiddeti azaltmak yerine kadın etrafında kurgulanmış şiddetin sürekli hâle gelmesine yol açıyor, erkeği aşağılayıp şeytanlaştırıyor ve aile kurumuna olan güveni sarsıyor. Son dönemde kullanılan toplumsal cinsiyet eşitliği kavramını ya da bu kavramı merkeze alarak oluşturulan kanun ya da yönetmelikler çerçevesinde erkeğe yapılan haksız uygulamaları eleştirmek, kadın düşmanlığı yapmak ya da kadını insan yerine koymamak anlamına gelmemektedir. Kadın da erkek de insandır. Haksızlık kim tarafından yapılırsa yapılsın eleştirilmeli, haksızlığa sebep olan uygulamalardan vazgeçilmeli ve haksızlıkla sonuna kadar mücadele edilmelidir. Olayı sadece mağdur kadınlar tarafından okumak doğru değildir. Ömür boyu nafaka, kadınının beyanının esas olması, kadınlara pozitif ayrımcılık yapılması gibi uygulamalar, zaman zaman kantarın topuzunu kaçırmakta; erkek penceresinden olaya baktığımızda erkeği aşağılayan, haksızlığa sebep olan, erkeği mağdur eden bir uygulamaya dönüşebilmektedir. Bütün bu uygulamalar; kadına, erkeğe, yaşlıya, gence, çocuğa kısacası topluma faydadan çok zarar getirmektedir. İnsanlar aile, din, değerler gibi kurumlardan kopartılmakta, savunmasız ve ilkesiz bir şekilde bırakılmaktadır. Bireyi topluma, ailesine, değerlerine yabancılaştıran bu tür uygulamalar, bireyi tek başına ve savunmasız bir şekilde bırakmaktadır. Böyle bir bireyin mutluluk ve huzur gibi duyguları yaşayabilmesi ve güven çerçevesinde ilişkiler kurabilmesi çok da mümkün olamamaktadır.
Kadını savunmak, erkeği sırf erkek olduğu için şeytanlaştırmak anlamına gelmemelidir. Bu bakış açısı haksız birçok uygulamanın meşrulaştırılmasına zemin hazırlamaktadır. Eğer doğru ve âdil olanın peşinde isek bu manipülatif dili bırakmak durumundayız. Toplumsal rolleri toplumsal cinsiyet eşitliği çerçevesinde değil; Kur’an’ın her defasında vurguladığı adalet ve hakkaniyet çerçevesinde inşa etmek zorundayız.
Müslüman toplum, adalet ve hakkaniyet çerçevesinde değerler üretip bu değerleri toplumsallaştırabilir. Kadın ve erkek, aile çerçevesinde kendi geleneğini üretebilir ve üretmelidir de. Başka türlü her geçen gün artan şiddetin önüne geçebilmemiz, daha da önemlisi zarar gören aile kurumunu amacına uygun bir şekilde kurabilmemiz ve bu kurumun devamını sağlayabilmemiz imkânsızdır. Ailenin olmadığı bir toplumda ise gelecekten umutla söz edebilmemiz mümkün değildir.
İlgili Yazılar
Beklemenin Ontolojik Derinliği
Beklemek, insan varoluşunun en temel fakat çoğu zaman en az fark edilen tecrübelerinden biridir. İnsan, yaşamı boyunca bir dizi bekleme ânının kıyısında durur: doğumu bekleyen bir anne, haber bekleyen bir âşık, kurtuluşu bekleyen bir toplum… Beklemek, görünürde zamanın akışına boyun eğmek gibi dururken, aslında insanın gelecekle, umutla ve zamanla kurduğu derin bir ilişki biçimidir.
Acılarından Filizlenir İnsan
Peki, acı kelimesi yüzümüzde gülücükler açmaya neden olmasın ama hayatın gerçeği değilmiş, hiç önemi yokmuş, gereksizmiş gibi algılanmasına da itirazımız, söyleyeceklerimiz olmasın mı? O halde acı, hüzün; mutluluk, haz, bu kavramlardan ne anlıyoruz, ne anlayabiliriz ya da ne anlamalıyız?
Yeniden Başlamak Üzerine: Varoluşsal, Psikolojik ve Toplumsal Bir İnceleme
İnsan, sabit bir eksen etrafında dönen mekanik bir yapıdan çok, her adımda kendini yenileyen ve dönüşüm içinde olan dinamik bir varlıktır. Bu dinamizm, kimi zaman sarsıcı bir farkındalıkla, kimi zaman da sessizce ve derinden ilerler. Bu nedenle “yeniden başlamak”, basit bir karar olmaktan ziyade insanın hem içsel hem de toplumsal gerçekliğinde yaşadığı bir eşik durumudur.
İçtihat Etme Sorumluluğumuz
Medeniyet kurma sorumluluğu içerisinde olan insana diğer yaratılmışlardan farklı olarak
düşünme, fıkhetme, yorum yapma ve itaat etme kabiliyeti verilmiştir. Bunun için ona
yapay zekâ gibi sabit bir program yüklenmemiş, bırakılan boşlukları ihtiyaca binaen dol-
durması istenmiştir. Bu boşlukları doldurma amelinin keyfilikten korunması için de ona bir
takım kriterler verilmiş ve naslar çerçevesinde hareket etmesi ondan istenmiştir.