Zaman, mekân, olgular gibi insanlık da bir değişim süreci içindedir. Bazen iyiye, güzele bazen de fesada doğru bir değişim söz konusu olabilmektedir. Bir zaman dilimindeki insanın ve toplumun düşünce ve davranışlarıyla başka bir zaman dilimindeki insanın ve toplumun düşünce ve davranışları bir değildir. Bu, yalnızca zaman bakımından değil elbette, aynı zaman diliminde olsa bile farklı coğrafya ve toplumlarda da düşünce ve davranışlar değişiklik gösterir. Değerler ve hayata bakış açıları zamana, coğrafyalara ve toplumlara göre değişmektedir çünkü.
Her şeyden önce insanlar biyolojik olarak değişmektedir. Yalnızca biyolojik yön değil; düşünceler, hayaller, hedefler, araçlar… İnsanın insanla, toplumla, eşyayla olan ilişkileri… Bilgi düzeyleri, kültürleri…
Değişmeyen hiçbir şey yoktur. Bu değişikliklerin hukuku, ahlakı, sosyal ve siyasal hayatı etkilememesi mümkün değildir. Her zamana, her coğrafyaya ve her topluma hitap eden İslam, söz konusu değişim gerçekliğini dikkate alıp genel ilkeler ortaya koyarak insanlığın bu ilkeler çerçevesinde hayat sürmesini ister. İnsanın yaşadığı ortamda meydana gelen toplumsal değişimlerden uzak kalması, etkilenmemesi mümkün değildir. Bu nedenle İslam söz konusu değişimleri hesaba katarak toplumsal düzeni sağlayıcı kurallar koymuştur.
Sürekli değişen toplum hayatında yeni sorunların ortaya çıkması doğaldır. Yeni sorunlar ise yeni kuralların kapılarını aralar. Bir hukuk sisteminin söz konusu değişimler karşısında donuk kalması toplumsal çöküşün önünü açar. Bu nedenle toplumdaki değişimlerle birlikte hukuksal normların da değişmesi, yenilenmesi, ortaya çıkan sorunlara çözüm üretmesi gerekir. Bu da söz konusu hukuk sisteminin canlı, dinamik bir yapıda olmasını zorunlu kılar.
Müslümanların hayatlarını düzenleyecek kurallar Kur’an ve sünnette bulunmaktadır. Kur’an ve sünnette açık hüküm bulunamaması hâlinde ise içtihat yoluna başvurulabilir. Bu yol ile müçtehitler Kur’an ve sünnetin ışığında Müslümanların hayatlarını düzenleyecek hükümleri saptarlar. Bu şekilde hem Müslümanların sorunları çözülür hem de İslam hukuku gelişir. Zira İslam statik değil, dinamik ve canlı bir dindir. İslam bir dönemi değil, kıyamete kadar her dönemi; bir bölgeyi değil, her bölgeyi kuşatan evrensel bir dindir. Dolayısıyla içtihat, önemsenmeyecek bir konu değildir.
İçtihat konusundaki çok sesliliğe bakılacak olursa bazı kesimlerin onu önemsemedikleri görülecektir: İçtihat kapısı kapalı diyenler… Açık olduğunu, ama girenlerin olmadığını ileri sürenler… Koşulların ağırlığından yakınanlar… Her şeyin Kur’an’da açıkça belli olduğunu, içtihada gerek olmadığını dillendirenler… İçtihatla çözüm bulunamayacağını, bu nedenle bilimsel gelişmeler dikkate alınarak İslam’ın çağa uyarlanması için reform yapılmasının daha uygun olacağını söyleyenler…
Gerek değişik dönem ve coğrafyalarda düşünce farklılıklarının ortaya çıkması gerekse toplumsal olay ve sorunlardaki farklılık, Kur’an’da belirlenen hükümlerin genel olması nedeniyle içtihat yolunu açmıştır. Dini bir görev ve zorunluluk olarak kabul edilen içtihat, toplumsal hayatı düzene koymada, dinamikliği sağlamada önemli etkendir. Öyle ki, Kur’an ve sünnette hüküm bulunamamışsa veya hükmün genel ilkeleri belirtilmekle birlikte boşluklar bırakılmışsa böyle durumlarda içtihatta bulunularak uygun bir görüş belirlenir. Bu belirleme işini müçtehitler yaparlar. İslam hukuku durağanlık, donukluk hâline düşmeden ona pratikte uygulanabilirlik ve dinamizm sağlanmaktadır bu şekilde. Dolayısıyla içtihat İslam hukukunun temel yapı taşlarından biridir.
Kur’an ve sünnette hakkında açık ve kesin hüküm bulunmayan fıkhi bir sorunun hükmünü ilgili delilden çeşitli yöntemler kullanarak çıkarabilmek için bütün gücün harcanmasıdır içtihat. Değişen koşullar karşısında İslam hukukuna dinamiklik kazandırmak adına en isabetli sonucu çıkarmak için gösterilen azami çaba…Araştırma, inceleme, eleştirme süzgecinden geçirerek pratiği ortaya koymak…İlim, amel ve tefekkürle…
Geçmiş dönemlerde müçtehitler kendi dönemlerinin koşullarına uygun değer yargıları üretmişlerdir. İslam hukukuna büyük katkıda bulunmuşlardır böylece. Değer yargılarının günümüz dünyasına ışık tutacağı, bir yansıtıcı görevi göreceği kuşkusuzdur. Deneyimlerle kazanılan her birikim tekâmülün sağlanması için önemlidir. Bununla birlikte zaman, ortam ve koşullar yeni imkânlar, fırsatlar sunar. Meydana gelen değişimlerin İslam hukukçuları tarafından ele alınması, ortaya çıkan sorunlara müdahale edilmesi kaçınılmazdır. Hiçbir olay dünün aynısı olamaz çünkü. İçtihat yapılmadığı için dışarıdan gelen reformlar olduğu gibi kabul edilmiştir maalesef.
İslam, Kur’an ve sünnetin ışığında çözüm üretilerek yaşanmıştır. İçtihadın olmadığı yerde İslami hayattan söz edilemez ve içtihadı durdurmak İslam’ı toplum hayatından çıkarmak demektir.Çözümler, her zaman Kur’an ve sünnetin genel hükümlerine göre olmaz; söz konusu genel hükümlerin özel olaylara uygulanması şeklinde de olabilir.
İslam hukukuna dinamizm kazandıran etmenlere bakıldığında onların çok güçlü etmenler oldukları görülecektir. En güçlü etmen, başvurulacak ilk kaynak Kur’an’dır elbette. İslam hukukuna evrenselliği sağlayan onun vahiy kaynaklı olmasıdır. Farklı kültür ve coğrafyalardaki insanlar Kur’an’ın ortaya koyduğu genel ilkeler etrafında bir bütün olarak, birlikte hayatlarını devam ettirme imkânına sahip olmaktadır.
İslam hukukuna dinamizm kazandıran ikinci etmen ve kaynak sünnettir kuşkusuz. Kur’an’da belirlenen temel ilkelerin pratiğe aktarılmasında ve hükümlerin açıklanmasında sünnetin önemi büyüktür.
Yine, sadaka-i fıtır ve vitir namazını teşri kılan hadisler sünnetin Kur’an’da hüküm bulunmayan konular hakkında hüküm getirdiğini göstermektedir.
Kur’an, en temel kaynaktır ve en temel kurallar ondadır. Namaz kılmak, oruç tutmak, zekât vermek, cihat etmek gibi emirlerle içki içmek, kumar oynamak, faiz alıp vermek, adam öldürmek, hırsızlık yapmak gibi yasaklar Kur’an’dan öğrenilir. Rasulullah’ın ağzından çıkan her söz ise Müslümanlar için birer emirdir ve selim akıl sahibi hiçbir Müslüman bundan kuşku duymaz.
Naslar lafız itibarıyla sınırlı, olaylar ise sonsuzdur. Sonsuz olayların naslardan çıkarılması, içtihatla mümkündür ancak. İçtihat sayesinde her koşula, her zamana ve her coğrafyaya uygun hükümler verilebilmektedir. Bu nedenle, içtihat da İslam hukukuna dinamizm kazandıran bir etmendir.
İçtihadın epistemolojik değeri “zannı galib”i ifade eder. Yani, bütün güç harcanarak ulaşılan hüküm kesin bilgiyi değil, kuvvetli ihtimali belirler. Yine, bir içtihadın diğer içtihada üstünlüğü yoktur. Aynı konu üzerinde müçtehitlerin farklı yorumları olabilir. Bu nedenle bir müçtehidin içtihadı diğer müçtehidin içtihadını ortadan kaldırmaz ve her iki görüşün de epistemolojik değeri “zannı” ifade etmeleri nedeniyle birbiriyle aynı değerdedir.
Mevcut sabitelerden hareket edilerek çıkarılan hükmün doğru olduğu yönünde baskın bir kanaat oluşsa da bir müçtehit her zaman isabetli görüş ortaya koyamayabilir. Hata edilebilir elbette. Ebu Hanife, “Bu bizim vardığımız en iyi sonuçtur. Kim bundan daha iyisini bulursa ona uysun.” derken, İmam Şafi, “Bir hadis görürseniz ona sarılın ve benim görüşüme uymayın.” diyor. Bu nedenle içtihatta bulunacak kişinin hata yapabileceği dikkate alınarak onun çıkaracağı hükme kesin doğru gözüyle bakılmaz. Bu, o hükmün terk edilmesi anlamına da gelmez. Zira hüküm bağlayıcıdır ve o hükmün amel edilebilir özelliği haizdir. Aksi hâlde hayat yaşanabilir olmaktan çıkar. İçtihat eden kişi ve onun içtihadına muhatap olanların söz konusu hüküm ile amel etmeleri, ama daha güçlü bir içtihat ile karşılaştıkları zaman öncekini terk edip güçlü olan içtihada yönelmeleri gerekir. Böylece toplum düşünce bakımından yükseliş sürecini yaşar. Donuk kalan kişi ve toplumlar ise hayatın dışına itilmeye mahkûmdur. Yalnızca kişi ve toplumlar değil onların savundukları düşünceler de, din de.
İçtihatla ulaşılan sonuçlar kabul ve redde açık olduğu gibi değişimler yaşandıkça içtihatlar da değişir. Aksi hâlde kulların görüşleri dinin değişmez kuralları hâline gelir. Dinin sabiteleri ve değişkenleri vardır. Kur’an-ı Kerim ve sahih hadislerde yer alan tüm konular dinin sabiteleridir. Bunlar değiştirilemez hükümlerdir. Yani, bir konuda Kur’an’ın bir ayeti veya Rasulullah’ın sahih bir hadisi var ise o konu tartışma alanının dışındadır ve o konunun içtihatla değiştirilmesi mümkün değildir. Bunlar kıyamete kadar İslam’ın temel ve değişmez esaslarıdır.
Değişenler, Allah’ın böyle istemesi nedeniyle değişir. Bu da içtihat yoluyla gerçekleştirilir. İman konusunda bir değişiklik olmaz; değişecek şey delillerde olabilir ancak. İbadetlerde de bir değişiklik olmaz. Hiçbir müçtehit farz bir ibadet hakkında içtihatta bulunarak o ibadeti azaltmaya ya da çoğaltmaya yetkili değildir. Yine, hiçbir müçtehit haramların alanını daraltıp genişletemez. Çünkü bunlar Şari tarafından belirlenmiş, kesin delillerle açıklanmıştır. Değişiklikler ancak muamelat alanında olabilir. Her şey içtihadın konusu değildir çünkü. Ortaya çıkan yeni bir sorun… Daha önce çözümlenmeyen, çözümlenmiş ise de bugün uygulanması mümkün olmayan bir sorun… Üzerinde hiç durulmamış bir sorun… Bunlardır içtihadı gerektiren konular.
Kimileri bilim, çağın değerleri ve ihtiyaçları gözetilerek dinde reform yapılması gerektiğini dillendirirler. Onlara göre değişmez alan ya hiç yoktur ya da çok azdır. Yine, onlara göre ibadetler de dâhil olmak üzere helal-haram alanıyla sosyal, siyasal, hukuksal alanın bilime ve çağın değerlerine göre yeniden dizayn edilmesi gerekir.
İslam tarihine bakıldığında Müslümanların özellikle iki büyük meydan okumayla karşı karşıya kaldıkları görülür: Emevilerin dini tahrip etme çabaları ile Batı’nın seküler düşüncesinin etkisinde kalan bazı kesimlerin dinde reform istemleridir. Müslümanların yenilgilere uğradığı ve sömürgeciliğin kol gezdiği dönemde olayları, olguları Müslümanca değerlendirebilen ehliyetli insanlar içtihat, mağlubiyet psikolojisinin etkisi altında kalanlar ise reform yolunu tercih etmişlerdir. Bugün de durum bundan farklı değildir.
Hayata ve olaylara, bilim ve teknolojide geri kalmışlığın vermiş olduğu eziklik nedeniyle olsa gerek, Batı perspektifinden bakma zavallılığına düşenler Luther’in kilise öğretisine karşı başlattığı reform hareketini örnek göstererek İslam’da da reform yapılması gerektiğini ileri sürerler. Tahrif edilmiş İncil… Hükmü kalmayan Hıristiyanlık… Luther’in reform hareketiyle birlikte tümüyle hayatın dışına atılan din…
İslam’ı çağın değerlerine uyarlamaya çalışanlar iyi niyetliler mi gerçekten? İçtihadın peşinden koşanlar Kur’an ve sünnette ilahi iradeyi arama amacı güderlerken reform arayışında olanlar dini çağın değerlerine uyarlama gayretindedirler. Batı modernizminin oryantalist, hegemonik varlığını İslam’da reform çabaları üzerinden yürütmeye çalıştığını görmezden gelen sözde Müslüman entelektüeller… Onların modern dünyaya dinde reform yaparak eklemlenme gayretleri İslam’ın değişime açık olma özelliğinin suistimal edilmesinden başka bir şey değildir. Kur’an ve sünnete dönüş idealinin arka plana atılması… İçtihat yoluna uğramadan liberal politikaların benimsenmesi…
Modern dünyanın hiçbir eleştiri yapılmadan benimsenmesinin arka planında yatan nedenlerden en önemlisi inatla savunulan içtihat kapılarının kapalı olduğu düşüncesidir. Bir çıkmaz sokağa girilmiştir böylece. İslam’ın akan nehrinin önüne engeller konularak… Müslüman toplumun içtihat talepleri yerine getirilmediği için modern dünyanın dayatmalarına boyun eğilmiştir. Gelişip büyüme yolları da tıkanmıştır maalesef. Ya sıkı bir taassuba ya da kör bir teslimiyete yönelim olmuştur. İçtihat kapısının kapalı olduğu ısrarla savunulduğu için uzun süreden beri Müslümanlar düşünme yeteneğini yitirdiler, yeni şeyler üretemediler, her bakımdan geri kaldılar. Oysa içtihat etmek kimsenin tekelinde değildir ve kimsenin içtihadın önünü kapatma gücü ve yetkisi yoktur. İçtihat yolu her zaman açıktır. Müslümanlar kıyamete kadar karşılaştıkları konularda içtihat yapabilir ve kendi dönemlerinin sorunlarını temel naslar ekseninde çözebilirler.
İçtihat kapısının kapalı olduğunu ileri sürmek İslami hükümlerin uygulanmasının önünü kapatmak, Müslümanları çözümsüzlük girdabına sürükleyip başkalarının hukuk normlarına yöneltmek demektir. İnsan, toplum, evren sürekli değişip dönüşür. Yeni koşullar ortaya çıkar, yeni ihtiyaçlar oluşur. “Düşünülmesi gerekenlerin hepsi düşünüldü.” demek doğru değildir. Bu, düşünmeyi çöpe atmaktır. İslam’ın hayata uygulanmasını zorlaştırmak… Müslümanları kör bir taklitçiliğe kurban edip çıkacak sorunlar karşısında onları dilsiz olmaya zorlamak… Müslüman aklı mühürlemek…
Müslümanların çağın getirdiği yığınla sorunu çözebilmeleri ve geri gidişi durdurup atağa geçebilmeleri için içtihada ihtiyaçları vardır. İçtihatta bulunmak ise müçtehitlerin işidir. Bir konudaki hükmü gereği gibi bilmek o konuya ait olan alt ve yan bilgileri bilmeyi, bu bilgilerle ele alınan konu arasında doğasına uygun ilişki kurabilmeyi ve sağlıklı bir mukayese ve muhakeme yapabilmeyi gerektirir. Hangi konuda hüküm çıkarılacaksa o konuyla ilgili doğrudan veya dolaylı ayet ve hadislerin bir araya getirilmesi, bu ayet ve hadislerle ilgili tarihi, siyasi, sosyal ve ekonomik bilgilere sahip olunması gerekir. Yine, konuşulan dilin özelliklerinin, inceliklerinin iyi bilinmesi de önemlidir.
Bir konuyu detaylı bilmek içtihatta bulunabilmek için yeterli değildir. Kimi zaman daha az bilgisi olan, ama sağlıklı düşünebilen kimselerin daha isabetli görüşler ortaya koydukları bir gerçektir. Feraset, basiret, kavrayış herkeste aynı düzeyde değildir. Anlayışı yüzeysel, kavrayışı dar, basiret ve feraseti düşük düzeyde olan kişilerin isabetli görüş bildirmeleri mümkün değildir.
İçtihat edebilmek için sayılamayacak kadar bilgileri bilmeye de gerek yoktur. Birçoklarının müçtehitler için aradıkları koşullar oldukça ağırdır. O koşullara bakıldığı zaman içtihat yapabilecek kimse bulunmaz. Bu da “İçtihat yapmayın!” anlamını taşımaktadır. “Fakihler içtihat yapabilmek için öyle kayıtlar getirmişlerdir ki bunların bir kişide gerçekleşmesi mümkün değildir.” diyor, Muhammed İkbal.
İçtihat, herkesin yapabileceği bir iş de değildir elbette. Bazı özelliklerle donanmak gerek: Arapçayı ve Arapçanın dil özelliklerini iyice bilmek… Kur’an’ı, nüzul nedenlerini vs. bilmek… Konu ile ilgili yakın, uzak hadisleri bilmek… İcma ile ittifak edilen konuları bilmek… Her sorunun delilini ortaya koymak… Hüküm çıkarma metodolojisi olan fıkıh usulünü bilmek… Bilimsel altyapıya sahip olmak… Yaşanılan çağı tanımak… Her şeyden önce muhlis olmak…
İçtihat her zaman yapılabilir. İçtihat yapacak bir müçtehit bulunmadığı hâllerde ilim sahibi yetkin kişilerden oluşan bir kurul bu işi yapabilir. Her ne kadar bu kurullar için, “Dünyanın yaşadığı dönüşümü göz ardı ettikleri, metodolojik olmaması nedeniyle gerçekçi ve kalıcı çözümler getirmekten uzak oldukları, açılmaya çalışılan içtihat kapısını yeniden kapatma potansiyelini içinde barındırdıkları” eleştirileri gelse de karşılaşılan sorunların çözümü için bu yola başvurulması bir zorunluluk olarak görülmektedir.
Kur’an-ı Kerim’de dolaylı veya dolaysız olarak içtihadın emredildiği görülmektedir. (Bakara, 2/150; Nisa, 4/59; Şura, 42/38) Rasulullah’ın ise ashabını içtihat etmeye teşvik ettiği bilinmektedir. Nitekim Rasulullah Muaz bin Cebel’i Yemen’e kadı olarak görevlendirirken “Hangi kurala göre hüküm vereceksin ya Muaz?” diye sorduğunda Muaz bin Cebel, “Allah’ın kitabına göre, onda bulamazsam sünnet ile onda da bulamazsam kendi reyimle içtihat ederim.” şeklinde cevap vermiş, bu cevaptan Rasulullah memnun kalmıştır.
Nas ile pratik hayat arasındaki uyumu sağlayacak dinamik bağ içtihat üzerinden kurulabilmektedir. Özellikle büyük musibetler sonrasında içtihada yönelişin arttığı gözlenir. Müçtehit imamların şeriatın tamamında içtihat ettikleri, fıkhın tedvin edildiği tabiin dönemi İslam hukuk tarihinde kilit rol oynamaktadır. Onlar, kurucu müçtehitler dönemini temsil ederler. Ebu Hanife döneminde içtihat zirveye ulaşmıştır.
Kendi içtihat usullerini oluşturan mezhep imamları, Asrı Saadet ile sonraki dönemler arasında kilit halkayı temsil ederler. Bu dönemde Asrı Saadet’teki içtihadın usulü saptanmıştır. Bu usulün günümüze kadar genel çerçevesi pek değişmemiştir. Bu dönem doğru bir şekilde anlaşılmadan yapılan içtihat tartışmaları ilmi olmayacaktır.
Hicri ilk üç yüzyıl oldukça dinamik olan, dördüncü yüzyılda zayıf bir şekilde ilerleyen içtihat çabaları beşinci yüzyıldan sonra tek tük kendini gösterse de, yerini taklide bırakmıştır. Öyle ki, çok güçlü deliller ileri sürülse de mezhep imamlarının görüşleri o delillerin önüne geçmiştir çoğu zaman. İçtihat kapısının kapandığı sanısına varılmıştır çünkü. İbn-i Kayyım, bir müçtehidin peşinden giderek onun fetvalarını Şari’in nasları yerine koyma ve hatta onların önüne alma ve taklitle yetinme geleneğinin ortaya çıktığını söylüyor, mezhep imamlarından sonra.
İçtihatta bulunulurken ağırlıklı olarak “kıyas” yönteminden yararlanılmıştır. Kur’an ve sünnetin lafzi hükümleri esas alınarak yapılan yorumlar artan sosyal, siyasal değişimlere cevap vermede yetersiz kalmış ve bu da yeni içtihat yöntemlerinin doğmasına ortam hazırlamıştır. Sosyal, siyasal değişimlerle ortaya çıkan yeni sorunların çözümünde önce kıyas yöntemi geliştirilmiş ve bu yöntemle İslam hukukunun yeni sorunlara çözüm üretmesi sağlanmıştır.
Kıyas, İslam hukukçularının geliştirdikleri hukuka yardımcı yöntemlerden ilkidir. Klasik hukuk metodolojisi kıyas üzerine bina edilmiştir, dense yanlış olmaz. Kıyas yoluyla normlardaki boşluklar doldurulmaya, hukuka yürürlük kazandırılmaya çalışılmıştır.
Başlangıçta pratik hayatın sorunlarını çözme yöntemi olarak geliştirilen kıyas, bir süre sonra katı bir formelliğe dönüşmüştür. Ütopik kalan içtihat kavramı gibi… Kutsallaştırılıp duygusallığa terk edilen…
İslam, öz olarak kıyamete kadar tüm sorunlara cevap verebilecek kapasite, potansiyel ve dinamizme sahiptir. İçtihat kapısının kapalı tutulup taklidin yaygınlaşması İslam dünyasının geri kalmışlığının nedenlerinin başında gelir. İçtihat yalnızca önceki nesillerin hakkı değildir. Kaldı ki içtihat, bir hak olmaktan ziyade dini bir yükümlülüktür.
Müçtehitlerin veya onların görevini üstlenecek kurulların içtihadına ihtiyaç vardır. Modern kültürün, değişen hayat koşullarının etkisinde kalan ve yığınla ekonomik ve sosyal sorunla boğuşup bunalan Müslümanlar için yeni içtihatlar gerek. Daha önce elde edilen bilgi ve deneyimlerden de yararlanılarak…
Can ölümle mukayyet bir oluştur ve her can ölümü tadacaktır”
Ölüme yumar o derin kederli gözlerini bir damla huzur için
Varlığa açar nemli gözlerini yeniden O’labilmek için
İçi insan dışı insan…
“Oruçlu doğar insan ölümün iftar sofrasına”
Güçlü, sağlıklı ve çalışma potansiyeli olanların dışındaki tüm insanları yok sayan kapitalist sistem ve güçlü tüm yapıları eritmeye kararlı modern sömürgeci dünya düzeninde hasta, yaşlı ve bakıma muhtaç çocuklar asla öncelenmez. Hatta bu insanların bakımı da sömürgeci sisteme hizmet eden bir sektöre dönüştürülür.
Tıpkı dilde lehçe, şive ve ağızların ortadan kalkması gibi farklı kültürel zamanların yok olması, bizi zamanın “zaten” böyle bir şey olduğunu düşünmeye sevk eder ve Kevin K. Birth’in “zaman körlüğü” dediği şeye yol açar. Zamansal deneyimin olumsallığı ortadan kalktığında ise giderek bütün zamanlarımız manipüle edilebilir, paraya çevrilebilir bir şeye dönüşmüş olur. Tüketimin konusu kılınamayan geriye bir tek uyku kalır. 7/24 tüketim dünyasında uyku vakti bile çeşitli şekillerde aşılmaya çalışılır.
Kutsallaştırılıp Duygusallığa Terk Edilen Kavram: İçtihat
Zaman, mekân, olgular gibi insanlık da bir değişim süreci içindedir. Bazen iyiye, güzele bazen de fesada doğru bir değişim söz konusu olabilmektedir. Bir zaman dilimindeki insanın ve toplumun düşünce ve davranışlarıyla başka bir zaman dilimindeki insanın ve toplumun düşünce ve davranışları bir değildir. Bu, yalnızca zaman bakımından değil elbette, aynı zaman diliminde olsa bile farklı coğrafya ve toplumlarda da düşünce ve davranışlar değişiklik gösterir. Değerler ve hayata bakış açıları zamana, coğrafyalara ve toplumlara göre değişmektedir çünkü.
Her şeyden önce insanlar biyolojik olarak değişmektedir. Yalnızca biyolojik yön değil; düşünceler, hayaller, hedefler, araçlar… İnsanın insanla, toplumla, eşyayla olan ilişkileri… Bilgi düzeyleri, kültürleri…
Değişmeyen hiçbir şey yoktur. Bu değişikliklerin hukuku, ahlakı, sosyal ve siyasal hayatı etkilememesi mümkün değildir. Her zamana, her coğrafyaya ve her topluma hitap eden İslam, söz konusu değişim gerçekliğini dikkate alıp genel ilkeler ortaya koyarak insanlığın bu ilkeler çerçevesinde hayat sürmesini ister. İnsanın yaşadığı ortamda meydana gelen toplumsal değişimlerden uzak kalması, etkilenmemesi mümkün değildir. Bu nedenle İslam söz konusu değişimleri hesaba katarak toplumsal düzeni sağlayıcı kurallar koymuştur.
Sürekli değişen toplum hayatında yeni sorunların ortaya çıkması doğaldır. Yeni sorunlar ise yeni kuralların kapılarını aralar. Bir hukuk sisteminin söz konusu değişimler karşısında donuk kalması toplumsal çöküşün önünü açar. Bu nedenle toplumdaki değişimlerle birlikte hukuksal normların da değişmesi, yenilenmesi, ortaya çıkan sorunlara çözüm üretmesi gerekir. Bu da söz konusu hukuk sisteminin canlı, dinamik bir yapıda olmasını zorunlu kılar.
Müslümanların hayatlarını düzenleyecek kurallar Kur’an ve sünnette bulunmaktadır. Kur’an ve sünnette açık hüküm bulunamaması hâlinde ise içtihat yoluna başvurulabilir. Bu yol ile müçtehitler Kur’an ve sünnetin ışığında Müslümanların hayatlarını düzenleyecek hükümleri saptarlar. Bu şekilde hem Müslümanların sorunları çözülür hem de İslam hukuku gelişir. Zira İslam statik değil, dinamik ve canlı bir dindir. İslam bir dönemi değil, kıyamete kadar her dönemi; bir bölgeyi değil, her bölgeyi kuşatan evrensel bir dindir. Dolayısıyla içtihat, önemsenmeyecek bir konu değildir.
İçtihat konusundaki çok sesliliğe bakılacak olursa bazı kesimlerin onu önemsemedikleri görülecektir: İçtihat kapısı kapalı diyenler… Açık olduğunu, ama girenlerin olmadığını ileri sürenler… Koşulların ağırlığından yakınanlar… Her şeyin Kur’an’da açıkça belli olduğunu, içtihada gerek olmadığını dillendirenler… İçtihatla çözüm bulunamayacağını, bu nedenle bilimsel gelişmeler dikkate alınarak İslam’ın çağa uyarlanması için reform yapılmasının daha uygun olacağını söyleyenler…
Gerek değişik dönem ve coğrafyalarda düşünce farklılıklarının ortaya çıkması gerekse toplumsal olay ve sorunlardaki farklılık, Kur’an’da belirlenen hükümlerin genel olması nedeniyle içtihat yolunu açmıştır. Dini bir görev ve zorunluluk olarak kabul edilen içtihat, toplumsal hayatı düzene koymada, dinamikliği sağlamada önemli etkendir. Öyle ki, Kur’an ve sünnette hüküm bulunamamışsa veya hükmün genel ilkeleri belirtilmekle birlikte boşluklar bırakılmışsa böyle durumlarda içtihatta bulunularak uygun bir görüş belirlenir. Bu belirleme işini müçtehitler yaparlar. İslam hukuku durağanlık, donukluk hâline düşmeden ona pratikte uygulanabilirlik ve dinamizm sağlanmaktadır bu şekilde. Dolayısıyla içtihat İslam hukukunun temel yapı taşlarından biridir.
Kur’an ve sünnette hakkında açık ve kesin hüküm bulunmayan fıkhi bir sorunun hükmünü ilgili delilden çeşitli yöntemler kullanarak çıkarabilmek için bütün gücün harcanmasıdır içtihat. Değişen koşullar karşısında İslam hukukuna dinamiklik kazandırmak adına en isabetli sonucu çıkarmak için gösterilen azami çaba…Araştırma, inceleme, eleştirme süzgecinden geçirerek pratiği ortaya koymak…İlim, amel ve tefekkürle…
Geçmiş dönemlerde müçtehitler kendi dönemlerinin koşullarına uygun değer yargıları üretmişlerdir. İslam hukukuna büyük katkıda bulunmuşlardır böylece. Değer yargılarının günümüz dünyasına ışık tutacağı, bir yansıtıcı görevi göreceği kuşkusuzdur. Deneyimlerle kazanılan her birikim tekâmülün sağlanması için önemlidir. Bununla birlikte zaman, ortam ve koşullar yeni imkânlar, fırsatlar sunar. Meydana gelen değişimlerin İslam hukukçuları tarafından ele alınması, ortaya çıkan sorunlara müdahale edilmesi kaçınılmazdır. Hiçbir olay dünün aynısı olamaz çünkü. İçtihat yapılmadığı için dışarıdan gelen reformlar olduğu gibi kabul edilmiştir maalesef.
İslam, Kur’an ve sünnetin ışığında çözüm üretilerek yaşanmıştır. İçtihadın olmadığı yerde İslami hayattan söz edilemez ve içtihadı durdurmak İslam’ı toplum hayatından çıkarmak demektir.Çözümler, her zaman Kur’an ve sünnetin genel hükümlerine göre olmaz; söz konusu genel hükümlerin özel olaylara uygulanması şeklinde de olabilir.
İslam hukukuna dinamizm kazandıran etmenlere bakıldığında onların çok güçlü etmenler oldukları görülecektir. En güçlü etmen, başvurulacak ilk kaynak Kur’an’dır elbette. İslam hukukuna evrenselliği sağlayan onun vahiy kaynaklı olmasıdır. Farklı kültür ve coğrafyalardaki insanlar Kur’an’ın ortaya koyduğu genel ilkeler etrafında bir bütün olarak, birlikte hayatlarını devam ettirme imkânına sahip olmaktadır.
Yine, sadaka-i fıtır ve vitir namazını teşri kılan hadisler sünnetin Kur’an’da hüküm bulunmayan konular hakkında hüküm getirdiğini göstermektedir.
Kur’an, en temel kaynaktır ve en temel kurallar ondadır. Namaz kılmak, oruç tutmak, zekât vermek, cihat etmek gibi emirlerle içki içmek, kumar oynamak, faiz alıp vermek, adam öldürmek, hırsızlık yapmak gibi yasaklar Kur’an’dan öğrenilir. Rasulullah’ın ağzından çıkan her söz ise Müslümanlar için birer emirdir ve selim akıl sahibi hiçbir Müslüman bundan kuşku duymaz.
Naslar lafız itibarıyla sınırlı, olaylar ise sonsuzdur. Sonsuz olayların naslardan çıkarılması, içtihatla mümkündür ancak. İçtihat sayesinde her koşula, her zamana ve her coğrafyaya uygun hükümler verilebilmektedir. Bu nedenle, içtihat da İslam hukukuna dinamizm kazandıran bir etmendir.
İçtihadın epistemolojik değeri “zannı galib”i ifade eder. Yani, bütün güç harcanarak ulaşılan hüküm kesin bilgiyi değil, kuvvetli ihtimali belirler. Yine, bir içtihadın diğer içtihada üstünlüğü yoktur. Aynı konu üzerinde müçtehitlerin farklı yorumları olabilir. Bu nedenle bir müçtehidin içtihadı diğer müçtehidin içtihadını ortadan kaldırmaz ve her iki görüşün de epistemolojik değeri “zannı” ifade etmeleri nedeniyle birbiriyle aynı değerdedir.
Mevcut sabitelerden hareket edilerek çıkarılan hükmün doğru olduğu yönünde baskın bir kanaat oluşsa da bir müçtehit her zaman isabetli görüş ortaya koyamayabilir. Hata edilebilir elbette. Ebu Hanife, “Bu bizim vardığımız en iyi sonuçtur. Kim bundan daha iyisini bulursa ona uysun.” derken, İmam Şafi, “Bir hadis görürseniz ona sarılın ve benim görüşüme uymayın.” diyor. Bu nedenle içtihatta bulunacak kişinin hata yapabileceği dikkate alınarak onun çıkaracağı hükme kesin doğru gözüyle bakılmaz. Bu, o hükmün terk edilmesi anlamına da gelmez. Zira hüküm bağlayıcıdır ve o hükmün amel edilebilir özelliği haizdir. Aksi hâlde hayat yaşanabilir olmaktan çıkar. İçtihat eden kişi ve onun içtihadına muhatap olanların söz konusu hüküm ile amel etmeleri, ama daha güçlü bir içtihat ile karşılaştıkları zaman öncekini terk edip güçlü olan içtihada yönelmeleri gerekir. Böylece toplum düşünce bakımından yükseliş sürecini yaşar. Donuk kalan kişi ve toplumlar ise hayatın dışına itilmeye mahkûmdur. Yalnızca kişi ve toplumlar değil onların savundukları düşünceler de, din de.
İçtihatla ulaşılan sonuçlar kabul ve redde açık olduğu gibi değişimler yaşandıkça içtihatlar da değişir. Aksi hâlde kulların görüşleri dinin değişmez kuralları hâline gelir. Dinin sabiteleri ve değişkenleri vardır. Kur’an-ı Kerim ve sahih hadislerde yer alan tüm konular dinin sabiteleridir. Bunlar değiştirilemez hükümlerdir. Yani, bir konuda Kur’an’ın bir ayeti veya Rasulullah’ın sahih bir hadisi var ise o konu tartışma alanının dışındadır ve o konunun içtihatla değiştirilmesi mümkün değildir. Bunlar kıyamete kadar İslam’ın temel ve değişmez esaslarıdır.
Değişenler, Allah’ın böyle istemesi nedeniyle değişir. Bu da içtihat yoluyla gerçekleştirilir. İman konusunda bir değişiklik olmaz; değişecek şey delillerde olabilir ancak. İbadetlerde de bir değişiklik olmaz. Hiçbir müçtehit farz bir ibadet hakkında içtihatta bulunarak o ibadeti azaltmaya ya da çoğaltmaya yetkili değildir. Yine, hiçbir müçtehit haramların alanını daraltıp genişletemez. Çünkü bunlar Şari tarafından belirlenmiş, kesin delillerle açıklanmıştır. Değişiklikler ancak muamelat alanında olabilir. Her şey içtihadın konusu değildir çünkü. Ortaya çıkan yeni bir sorun… Daha önce çözümlenmeyen, çözümlenmiş ise de bugün uygulanması mümkün olmayan bir sorun… Üzerinde hiç durulmamış bir sorun… Bunlardır içtihadı gerektiren konular.
Kimileri bilim, çağın değerleri ve ihtiyaçları gözetilerek dinde reform yapılması gerektiğini dillendirirler. Onlara göre değişmez alan ya hiç yoktur ya da çok azdır. Yine, onlara göre ibadetler de dâhil olmak üzere helal-haram alanıyla sosyal, siyasal, hukuksal alanın bilime ve çağın değerlerine göre yeniden dizayn edilmesi gerekir.
İslam tarihine bakıldığında Müslümanların özellikle iki büyük meydan okumayla karşı karşıya kaldıkları görülür: Emevilerin dini tahrip etme çabaları ile Batı’nın seküler düşüncesinin etkisinde kalan bazı kesimlerin dinde reform istemleridir. Müslümanların yenilgilere uğradığı ve sömürgeciliğin kol gezdiği dönemde olayları, olguları Müslümanca değerlendirebilen ehliyetli insanlar içtihat, mağlubiyet psikolojisinin etkisi altında kalanlar ise reform yolunu tercih etmişlerdir. Bugün de durum bundan farklı değildir.
Hayata ve olaylara, bilim ve teknolojide geri kalmışlığın vermiş olduğu eziklik nedeniyle olsa gerek, Batı perspektifinden bakma zavallılığına düşenler Luther’in kilise öğretisine karşı başlattığı reform hareketini örnek göstererek İslam’da da reform yapılması gerektiğini ileri sürerler. Tahrif edilmiş İncil… Hükmü kalmayan Hıristiyanlık… Luther’in reform hareketiyle birlikte tümüyle hayatın dışına atılan din…
İslam’ı çağın değerlerine uyarlamaya çalışanlar iyi niyetliler mi gerçekten? İçtihadın peşinden koşanlar Kur’an ve sünnette ilahi iradeyi arama amacı güderlerken reform arayışında olanlar dini çağın değerlerine uyarlama gayretindedirler. Batı modernizminin oryantalist, hegemonik varlığını İslam’da reform çabaları üzerinden yürütmeye çalıştığını görmezden gelen sözde Müslüman entelektüeller… Onların modern dünyaya dinde reform yaparak eklemlenme gayretleri İslam’ın değişime açık olma özelliğinin suistimal edilmesinden başka bir şey değildir. Kur’an ve sünnete dönüş idealinin arka plana atılması… İçtihat yoluna uğramadan liberal politikaların benimsenmesi…
Modern dünyanın hiçbir eleştiri yapılmadan benimsenmesinin arka planında yatan nedenlerden en önemlisi inatla savunulan içtihat kapılarının kapalı olduğu düşüncesidir. Bir çıkmaz sokağa girilmiştir böylece. İslam’ın akan nehrinin önüne engeller konularak… Müslüman toplumun içtihat talepleri yerine getirilmediği için modern dünyanın dayatmalarına boyun eğilmiştir. Gelişip büyüme yolları da tıkanmıştır maalesef. Ya sıkı bir taassuba ya da kör bir teslimiyete yönelim olmuştur. İçtihat kapısının kapalı olduğu ısrarla savunulduğu için uzun süreden beri Müslümanlar düşünme yeteneğini yitirdiler, yeni şeyler üretemediler, her bakımdan geri kaldılar. Oysa içtihat etmek kimsenin tekelinde değildir ve kimsenin içtihadın önünü kapatma gücü ve yetkisi yoktur. İçtihat yolu her zaman açıktır. Müslümanlar kıyamete kadar karşılaştıkları konularda içtihat yapabilir ve kendi dönemlerinin sorunlarını temel naslar ekseninde çözebilirler.
İçtihat kapısının kapalı olduğunu ileri sürmek İslami hükümlerin uygulanmasının önünü kapatmak, Müslümanları çözümsüzlük girdabına sürükleyip başkalarının hukuk normlarına yöneltmek demektir. İnsan, toplum, evren sürekli değişip dönüşür. Yeni koşullar ortaya çıkar, yeni ihtiyaçlar oluşur. “Düşünülmesi gerekenlerin hepsi düşünüldü.” demek doğru değildir. Bu, düşünmeyi çöpe atmaktır. İslam’ın hayata uygulanmasını zorlaştırmak… Müslümanları kör bir taklitçiliğe kurban edip çıkacak sorunlar karşısında onları dilsiz olmaya zorlamak… Müslüman aklı mühürlemek…
Müslümanların çağın getirdiği yığınla sorunu çözebilmeleri ve geri gidişi durdurup atağa geçebilmeleri için içtihada ihtiyaçları vardır. İçtihatta bulunmak ise müçtehitlerin işidir. Bir konudaki hükmü gereği gibi bilmek o konuya ait olan alt ve yan bilgileri bilmeyi, bu bilgilerle ele alınan konu arasında doğasına uygun ilişki kurabilmeyi ve sağlıklı bir mukayese ve muhakeme yapabilmeyi gerektirir. Hangi konuda hüküm çıkarılacaksa o konuyla ilgili doğrudan veya dolaylı ayet ve hadislerin bir araya getirilmesi, bu ayet ve hadislerle ilgili tarihi, siyasi, sosyal ve ekonomik bilgilere sahip olunması gerekir. Yine, konuşulan dilin özelliklerinin, inceliklerinin iyi bilinmesi de önemlidir.
Bir konuyu detaylı bilmek içtihatta bulunabilmek için yeterli değildir. Kimi zaman daha az bilgisi olan, ama sağlıklı düşünebilen kimselerin daha isabetli görüşler ortaya koydukları bir gerçektir. Feraset, basiret, kavrayış herkeste aynı düzeyde değildir. Anlayışı yüzeysel, kavrayışı dar, basiret ve feraseti düşük düzeyde olan kişilerin isabetli görüş bildirmeleri mümkün değildir.
İçtihat edebilmek için sayılamayacak kadar bilgileri bilmeye de gerek yoktur. Birçoklarının müçtehitler için aradıkları koşullar oldukça ağırdır. O koşullara bakıldığı zaman içtihat yapabilecek kimse bulunmaz. Bu da “İçtihat yapmayın!” anlamını taşımaktadır. “Fakihler içtihat yapabilmek için öyle kayıtlar getirmişlerdir ki bunların bir kişide gerçekleşmesi mümkün değildir.” diyor, Muhammed İkbal.
İçtihat, herkesin yapabileceği bir iş de değildir elbette. Bazı özelliklerle donanmak gerek: Arapçayı ve Arapçanın dil özelliklerini iyice bilmek… Kur’an’ı, nüzul nedenlerini vs. bilmek… Konu ile ilgili yakın, uzak hadisleri bilmek… İcma ile ittifak edilen konuları bilmek… Her sorunun delilini ortaya koymak… Hüküm çıkarma metodolojisi olan fıkıh usulünü bilmek… Bilimsel altyapıya sahip olmak… Yaşanılan çağı tanımak… Her şeyden önce muhlis olmak…
İçtihat her zaman yapılabilir. İçtihat yapacak bir müçtehit bulunmadığı hâllerde ilim sahibi yetkin kişilerden oluşan bir kurul bu işi yapabilir. Her ne kadar bu kurullar için, “Dünyanın yaşadığı dönüşümü göz ardı ettikleri, metodolojik olmaması nedeniyle gerçekçi ve kalıcı çözümler getirmekten uzak oldukları, açılmaya çalışılan içtihat kapısını yeniden kapatma potansiyelini içinde barındırdıkları” eleştirileri gelse de karşılaşılan sorunların çözümü için bu yola başvurulması bir zorunluluk olarak görülmektedir.
Kur’an-ı Kerim’de dolaylı veya dolaysız olarak içtihadın emredildiği görülmektedir. (Bakara, 2/150; Nisa, 4/59; Şura, 42/38) Rasulullah’ın ise ashabını içtihat etmeye teşvik ettiği bilinmektedir. Nitekim Rasulullah Muaz bin Cebel’i Yemen’e kadı olarak görevlendirirken “Hangi kurala göre hüküm vereceksin ya Muaz?” diye sorduğunda Muaz bin Cebel, “Allah’ın kitabına göre, onda bulamazsam sünnet ile onda da bulamazsam kendi reyimle içtihat ederim.” şeklinde cevap vermiş, bu cevaptan Rasulullah memnun kalmıştır.
Nas ile pratik hayat arasındaki uyumu sağlayacak dinamik bağ içtihat üzerinden kurulabilmektedir. Özellikle büyük musibetler sonrasında içtihada yönelişin arttığı gözlenir. Müçtehit imamların şeriatın tamamında içtihat ettikleri, fıkhın tedvin edildiği tabiin dönemi İslam hukuk tarihinde kilit rol oynamaktadır. Onlar, kurucu müçtehitler dönemini temsil ederler. Ebu Hanife döneminde içtihat zirveye ulaşmıştır.
Kendi içtihat usullerini oluşturan mezhep imamları, Asrı Saadet ile sonraki dönemler arasında kilit halkayı temsil ederler. Bu dönemde Asrı Saadet’teki içtihadın usulü saptanmıştır. Bu usulün günümüze kadar genel çerçevesi pek değişmemiştir. Bu dönem doğru bir şekilde anlaşılmadan yapılan içtihat tartışmaları ilmi olmayacaktır.
Hicri ilk üç yüzyıl oldukça dinamik olan, dördüncü yüzyılda zayıf bir şekilde ilerleyen içtihat çabaları beşinci yüzyıldan sonra tek tük kendini gösterse de, yerini taklide bırakmıştır. Öyle ki, çok güçlü deliller ileri sürülse de mezhep imamlarının görüşleri o delillerin önüne geçmiştir çoğu zaman. İçtihat kapısının kapandığı sanısına varılmıştır çünkü. İbn-i Kayyım, bir müçtehidin peşinden giderek onun fetvalarını Şari’in nasları yerine koyma ve hatta onların önüne alma ve taklitle yetinme geleneğinin ortaya çıktığını söylüyor, mezhep imamlarından sonra.
İçtihatta bulunulurken ağırlıklı olarak “kıyas” yönteminden yararlanılmıştır. Kur’an ve sünnetin lafzi hükümleri esas alınarak yapılan yorumlar artan sosyal, siyasal değişimlere cevap vermede yetersiz kalmış ve bu da yeni içtihat yöntemlerinin doğmasına ortam hazırlamıştır. Sosyal, siyasal değişimlerle ortaya çıkan yeni sorunların çözümünde önce kıyas yöntemi geliştirilmiş ve bu yöntemle İslam hukukunun yeni sorunlara çözüm üretmesi sağlanmıştır.
Kıyas, İslam hukukçularının geliştirdikleri hukuka yardımcı yöntemlerden ilkidir. Klasik hukuk metodolojisi kıyas üzerine bina edilmiştir, dense yanlış olmaz. Kıyas yoluyla normlardaki boşluklar doldurulmaya, hukuka yürürlük kazandırılmaya çalışılmıştır.
Başlangıçta pratik hayatın sorunlarını çözme yöntemi olarak geliştirilen kıyas, bir süre sonra katı bir formelliğe dönüşmüştür. Ütopik kalan içtihat kavramı gibi… Kutsallaştırılıp duygusallığa terk edilen…
İslam, öz olarak kıyamete kadar tüm sorunlara cevap verebilecek kapasite, potansiyel ve dinamizme sahiptir. İçtihat kapısının kapalı tutulup taklidin yaygınlaşması İslam dünyasının geri kalmışlığının nedenlerinin başında gelir. İçtihat yalnızca önceki nesillerin hakkı değildir. Kaldı ki içtihat, bir hak olmaktan ziyade dini bir yükümlülüktür.
Müçtehitlerin veya onların görevini üstlenecek kurulların içtihadına ihtiyaç vardır. Modern kültürün, değişen hayat koşullarının etkisinde kalan ve yığınla ekonomik ve sosyal sorunla boğuşup bunalan Müslümanlar için yeni içtihatlar gerek. Daha önce elde edilen bilgi ve deneyimlerden de yararlanılarak…
İlgili Yazılar
Ölen Kim’dir
Can ölümle mukayyet bir oluştur ve her can ölümü tadacaktır”
Ölüme yumar o derin kederli gözlerini bir damla huzur için
Varlığa açar nemli gözlerini yeniden O’labilmek için
İçi insan dışı insan…
“Oruçlu doğar insan ölümün iftar sofrasına”
E. W. Saıd ve Filistin’ in Kayıp Halkası: Self Determinasyon
Ben barbarların atlarını iyi bilirim.
Bir ben dururum onların karşısında,
Bir ben, gençliğin yüreğiyim her daim,
Yüreğiyim beyaz kanatlı atlıların.
Aile Kurumunun Sömürgeci Zihnin Güdümünde Geçirdiği Değişim ve Dönüşüm
Güçlü, sağlıklı ve çalışma potansiyeli olanların dışındaki tüm insanları yok sayan kapitalist sistem ve güçlü tüm yapıları eritmeye kararlı modern sömürgeci dünya düzeninde hasta, yaşlı ve bakıma muhtaç çocuklar asla öncelenmez. Hatta bu insanların bakımı da sömürgeci sisteme hizmet eden bir sektöre dönüştürülür.
Zamanın Sömürgeleştirilmesine Karşı Bir Direniş Eylemi Olarak Namaz
Tıpkı dilde lehçe, şive ve ağızların ortadan kalkması gibi farklı kültürel zamanların yok olması, bizi zamanın “zaten” böyle bir şey olduğunu düşünmeye sevk eder ve Kevin K. Birth’in “zaman körlüğü” dediği şeye yol açar. Zamansal deneyimin olumsallığı ortadan kalktığında ise giderek bütün zamanlarımız manipüle edilebilir, paraya çevrilebilir bir şeye dönüşmüş olur. Tüketimin konusu kılınamayan geriye bir tek uyku kalır. 7/24 tüketim dünyasında uyku vakti bile çeşitli şekillerde aşılmaya çalışılır.