İçtihad, müçtehitlerin Kur’an ve Sünnet ışığında İslam’ın daha iyi yaşanılır kılınması için müçtehitlerin hükümler çıkarma gayretinin adı olarak ifade edilir. İslam dini kıyamete kadar geçerli son gerçek dindir. Bu yüzden ortaya yeni çıkan ve çıkabilecek problemlere çözümler ortaya koyması kendisinden beklenir. Bu çözümün gerçekleştirilmesi için müçtehitler belirli usuller, yöntemler ve mekanizmalar geliştirmişlerdir. İslam tarihi boyunca içtihad, özellikle ilk dönemlerde önemli bir hukuki ve dini mekanizma olarak kullanılmıştır. Ancak zamanla bazı fakihler içtihad kapısının kapandığını iddia etmiş, bunun gerekçesi olarak da mezheplerin fıkhi doktrinlerinin olgunlaşmasını ve yeni içtihadlara ihtiyaç duyulmadığını öne sürmeleridir. Diğer yandan özellikle günümüz bazı İslam âlimleri içtihad kapısının kapanmadığını, aksine İslam hukukunun güncel sorunlara çözüm üretmesi için açık tutulması gerektiğini belirtmişlerdir. İçtihad konusunun günümüzde yeterince tartışılmaya açılmaması, gündeme getirilmemesi, getirilse bile oldukça yüzeysel söylemlerle geçiştirilmesi konunun önemini korumakta, araştırılma ihtiyacını muhafaza etmektedir. Buna ilaveten içtihad kapısı konusunda net ilkelerin belirlenememiş olması kafa karışıklığına neden olmakta, literatürün yetersiz olması da meselenin farklı anlaşılmasına neden olmaktadır. Bu araştırmamızda içtihad kapısı meselesi mevcut veriler göz önünde bulundurularak konu araştırma yöntemiyle tahlil edilmeye çalışılacaktır. Bu çalışmayla İslam ümmetinin çok önemli bir konusu olan içtihad kapısının durum tespiti yapılacak, literatüre katkı sağlanacaktır. Yapılan çalışmanın sonucuna göre içtihad kapısı usul, ilke ve prensipler noktasında kapalı iken; furu’, detaylar ve yeni çıkacak problemlerin çözümü konusunda kıyamete kadar açıktır.
Anahtar Kelimeler: İçtihad; İçtihad Kapısı; Müçtehit; Usul; Furu’; İslam Hukuku
Giriş:
İçtihad ve anlayışının İslam dünyası için ne kadar önemli bir kavram olduğu konusunda, adı geçtiğinde üzerinde uzun uzun düşünülmesi gereken, hakikatine vakıf olunması için ciddi araştırmaların yapılmasına ihtiyaç duyulan bir konudur. Önemine binaen sadece laf olsun diye boş yere konuşulan kavramlardan biri olarak düşünülmemesi gereken, işin ciddiyetinin farkında olarak üzerinde çalışmalar yapılması gereken bir konudur. Bu kavramın hakikatine uygun şekilde çalışmalar yapılması gerektiği ortadadır. İçtihad konusunun günümüzde yeteri kadar tartışılmaması, gündeme getirilmemesi, getirilse bile çok yüzeysel söylemlerle geçiştirilmesi, konunun önemini bir kat daha artırmakta, ciddi araştırmaların yapılmasına dair hassasiyetlerin gösterilmesine ihtiyaç her zamankinden daha fazladır.
Günümüzde içtihad meselesini tartışırken belli ölçütleri ve ilkeleri örtbas etmeden, bütün yönleri ile ele alıp, kapsamlı bir bakış açısı ile konuyu değerlendirmek gerekir. İçtihad konusunda elimizde bulunan çağdaş kitapların hemen hepsi, asrımızda içtihad kapısının kapanmadığını, kapanmasının da mümkün olmadığını ifade ederken bazı kaynakların da tam tersi olarak içtihad kapısının hicri dördüncü asırdan sonra tamamen kapandığını ve bu kapının açılmasının mümkün olmadığını, açılırsa birçok zararlarının vuku bulacağını ifade etmektedir.
İçtihad kapısı diye bir kavramın olmadığını, içtihadı herkesin her zaman hiçbir sınırlamaya ve şartlara tabi olmadan yapılabileceğini iddia edenlerin ve savunanların aşırı derecede fanatik, sınır tanımayan kimselerden oluştuğu, kapalı olduğunu iddia edenlerin ise ümmetin birlik ve beraberliğine gölge düşecek konuların gündeme gelme korkusuyla dini aşırı savunma refleksinden kaynaklandığı görülmektedir. Bu iki guruba ilaveten bir kesim daha vardır ki bu kesim her iki tarafı da içselleştirmiş, fanatizmden uzak, dinin kıyamete kadar var olduğu gerçeğinin farkında olan, orta yolu temsil eden daha gerçekçi usul ve furu‘nun ne demek olduğunu anlamış içtihad yapılabilmesi için belirli şartların olması gerektiğine inanan ilim adamlarının görüşlerini yansıttığı görülür.
Bu kısa çalışmamızla farklı görüşler kaynaklarıyla birlikte değerlendirilmeye tabi tutulmuş, içtihad anlayışının hakikati net bir şekilde ortaya konulmaya çalışılmıştır.
İçtihad Kapısı ve Mahiyeti:
İçtihad ve içtihadın uygulanma meselesi İslam hukuku ve ilimleriyle uğraşan Müslüman olsun, gayrimüslim olsun âlimler arasında merak edilen, üzerinde düşünülen bir konu olmuştur.
Kısaca sözlükte cehd (جهد) kökünden türeyen ictihad “çaba göstermek, bütün gücünü kullanmak, ısrarlı olmak, zahmet çekmek” anlamında olup “bir konuda elden gelen çabayı sarf etmek, bir şeyi elde edebilmek için olanca gücü harcamak” olarak ifade edilir. Fakihlerin ve ekollerin farklı bakış açılarına göre tanımları yapılıyor olsa da onların ortak yönlerini kapsayan ıstılâhi bir tanım “fakihin herhangi bir şer‘î hüküm hakkında zannî bilgiye ulaşabilmek için bütün gücünü harcaması” şeklinde yapılabilir.[2]
İçtihad “dini anlamak ve ameli hayata tatbik etmek” şeklinde ifade edilirken iki farklı sahada uygulanagelmiştir. İlki nassların bulunmadığı durumlarda kıyas, istihsan, maslahah, urf, istıshab gibi yollara başvurulması ile diğeri ise Şâri‘nin maksadını kavrayabilmek için sözlerin niyet ve anlamlarını tayin edecek usul ve yöntemlerle yapılagelmiş olduğudur.[3]
Her ne kadar nasslar sınırlı olsa da çözüm yolları sınırsızdır. Hâl böyle olunca hiçbir mesele çözüme kavuşturulmadan hükümsüz bırakılamaz. Zamanın değişimi ile insanların yaşamları değişmekte, değişen yaşam içerisinde problemler de beraberinde gelmektedir.
İnsan yaşamının sınırsız meselelerle dolu oluşu nassların sınırlı olmasıyla cevapsız bırakılması düşünülemez çünkü İslam kıyamete kadar geçerli son hakiki dindir.
Kıyamete kadar sürecek hüküm çıkarma yönteminin yolunu Peygamber Efendimiz(sav), Mu’az İbn Cebel(r.a) örneğinde ümmete öğretmişti. Ancak hemen belirtilmelidir ki bu yöntemi kullanabilmek için de hüküm çıkarmada, diğer bir ifade ile içtihad yapabilmede ehil sahibi olmak gerekir.
Velhasıl, Hz. Peygamber(sav) Mu‘az’ı(r.a) Yemen’e gönderirken hüküm çıkarmada aranacak yöntemi ve dikkat edilecek kaynakların sırasını da göstermişti. İslam hukukçuları diğer bir ifade ile fakihler; hukukun inceliklerini keşfetmek, yeni hükümler çıkarmada uygulayacakları metodolojiyi açıklarken özellikle Mu’az hadisini alıntılarlar. İşte Peygamber efendimiz(sav) de Mu’az İbn Cebel’i(r.a) Yemen’e göndermeyi düşündüğünde kendisine şöyle sormuştu: “Bir davayı karara bağlama fırsatı doğduğunda nasıl hükmedeceksin?” O şöyle cevap verdi: “Ben Allah’ın kitabına göre hükmedeceğim.” Hz. Peygamber(sav) şöyle sordu: “Allah’ın kitabında cevabını bulamazsan ne yapacaksın?” O şöyle cevap verdi: “Ben Allah’ın Resulünün sünnetine göre hareket edeceğim.” Hz. Peygamber(sav) şöyle sordu: “Allah’ın Resulünün sünnetinde ve Allah’ın kitabında hidayet bulamazsan ne yapacaksın?” O şöyle cevap verdi: “Bir görüş oluşturmak için elimden geleni yapacağım ve gerçeği aramada hiçbir zahmetten kaçınmayacağım (kendi görüşümle karar vereceğim).” Allah’ın Elçisi daha sonra onun göğsüne vurdu ve şöyle dedi: “Allah’ın Elçisinin elçisi, Allah’ın Elçisini memnun edecek bir cevap bulmasına yardım eden Allah’a hamdolsun.”[5]
Son dönem Batılı âlimlerden özellikle Wael Hallaq ve W. Montgomery Watt(ö.2006) da içtihad kapısının hâlâ açık olduğunu varsaymışlar ve “içtihad kapısının kapanması” tabirinin bir efsaneden ibaret olduğunu ileri sürmüşlerdir.[6] Ayrıca İslam hukuku bilginlerinden olan Joseph Schacht(ö.1969) İslam Hukukuna Giriş adlı eserinde “Bağımsız Akıl Yürütmenin Kapanışı” bölümünde akıl yürütmenin Hicretin dördüncü yüzyılının başlarından itibaren kapsamının giderek azaldığını ileri sürmüştür.[7] Buna benzer şekilde, Noel J. Coulson da içtihad kapısının gerçekten kapalı olduğunu ifade ederek, erken dönem onuncu yüzyılla birlikte Müslüman hukuk sistemi yaratıcı gücünü yitirmiş, artık tükendiğini resmen kendisi kabul etmiştir diye iddia eder.[8]
Gerçekte içtihad kapısının kapanması meselesi, değişen küresel siyasi güçle alakalı bir durumdur.
Müslüman devletler bu zamana kadar siyasi ve askeri güçlerinin çoğunu kaybetmişlerdi. Batılı uluslar güç kazanmaya, yavaş yavaş Müslüman dünyasının çoğunu boyunduruk altına alıp sömürgeleştirmeye başlamaları ile ilgilidir. Buna bağlantılı olarak hukuk sistemi de şekillenmek durumunda kalmıştır.[9]
Dihlawī’nin(ö.1762) ihya faaliyetlerinin hem Hindistan kıtasında hem de Müslüman dünyasının diğer bölgelerinde yayılması, İslam’ı kapsamlı bir yeni hukuki yöntem ve fikir sentezine tabi tutarak yeniden değerlendirme ve yorumlama konusunda gösterdiği büyük çabaları görülmektedir. Dihlawi, maslahat ve makasıd el-Şeri‘ah konusunda Şatibi’nin çizgisini sürdürdü. Ayrıca içtihad kapısının asla kapanmadığını ve körü körüne taklit etmenin terk edilmesi gerektiğini savunmuştur.[10]
Her ne kadar Müslüman âlimler içtihad kapısının açık olduğu ya da kapandığı konusunda görüş birliği içinde olmasalar da bazıları bağımsız içtihadın kesildiğini iddia etmiş, bazıları da hiçbir zaman kapanmadığını belirtmişlerdir. Hanefi mezhebinden Kemaleddin İbnü’l-Hümâm(ö. 1457) bağımsız içtihadın kesildiği görüşündeki mezhebi olmasına rağmen, kapanmadığını iddia eder. Diğer üç mezhebin aksine Hanbelîler, içtihadın tüm biçimleriyle açık kaldığını savunurlar.[11]
El-Âmidî (ö.1233), İbnü’l-Hacip (ö.1248), İbnü’l-Hümâm (ö.1457), İbnü’s-Sübkî (ö.1370) ve Zekeriyya el-Ensârî (ö.1520) gibi pek çok âlimin, ehil müçtehitlerin neslinin tükendiği yönündeki görüşlerine karşılık Hanbeliler, içtihadın ümmetin üzerine farz-ı ayn olan bir görev olduğu yönündeki karşıt görüşü ileri sürmüşler ve bunu Hz. Peygamber’in(sav) “Benim ümmetim asla bir hata üzerinde ittifak etmez”[12] ve “Ümmetimden bir grup, kıyamete kadar hakkı savunmak ve başarılı olmak üzere mücadeleye devam edecektir.”[13] hadisleriyle desteklemişlerdir.
İctihad yanlısı ve taklid karşıtı görüşleriyle tanınan İmam Şevkânî’nin (ö.1760/1834) en önemli eserlerinden biri kabul edilen İrşadü’l-Fuhul ila Tahkiki’l-Hak min İlmi’l-Usul adlı eserinde İmam Şevkânî’nin taklid karşıtı olarak düşüncesi şöyle özetlenebilir: Taklide köle olanların sözleri, Allah’ın ilim kapılarını açtığı kimseleri bağlamaz. Kim Allah’ın nimetini bazı kullarına tahsis eder ve Şeriat anlayışını sadece geçmiş asırlarda yaşayanlara tahsis ederse, o kimse Allah’a ve her bir kulu için farz kılınan Şeriatına karşı gelmeye cüret etmiş olur. İçtihad kapısını kapatmak ve bir asırda müçtehit olmamasının caiz olması, Kitab ve Sünnet’e göre amel etmenin ortadan kalkması anlamına gelir. Ve bunun sonucu olarak Kitab ve Sünnet’e göre amel eden bazı kimseleri taklit etmekten başka yol kalmamış demektir. Eğer Kitap ve Sünnete göre hareket etmek sadece geçmiş asırlarda yaşamış belirli insanlara özgü bir davranışsa ve onlara sadece onları taklid etmek düşüyorsa, Allah’ın kitabını ve Resulullah’ın(sav) sünnetinin hükümlerini öğrenemiyorlarsa bu yanlış ayrılığın ve bozuk düşüncenin delili nedir?[14]
Afganî’ye (ö.1897) göre içtihad kapısı her zaman açıktır ve gerekli niteliklere sahip olan kişi bunu uygulayabilir.[15] Son dönem günümüz fıkıh âlimlerinden olan Muhammed Ebu Zehra(ö.1974) Yüce Allah’ın (c.c) içtihad kapısını açmış olduğunu, onu kapatmanın da kabul edilemez olduğunu ifade eder. Ebu Zehra, içtihad kapısının kapatılması fikrini tamamen reddeder ve kıyamet gününe kadar açık kalması gerektiğini savunur.[16]
Yine günümüz âlimlerinden Vehbe Ez-Zuhayli(ö.1437/2015) ise Hicri 4. asırda İslam dünyasında devletlerin bölünmesiyle birlikte mezhep taassubunun ortaya çıktığını, içtihad kapısının böylece kapanmak zorunda kaldığından bahseder. Ancak bunun geçici bir durum olduğunu, içtihadın yeniden açılması gerektiğine inanmaktadır. İçtihad, sadece yeni meselelere çözüm üretmek değil, delillere doğrudan bakmayı da içeren bir ameliyedir. İşin ilginç yanının Şia mezhebinin bu konuda daha esnek davrandığından bahseder. Günümüzde mutlak içtihadın zor olmasına rağmen bu konuya ehil âlimlerin içtihad sorumluluğunu yerine getirmelerinin mümkün olduğunu belirtir.[17]
Temel ilkelerin ve kanunların yorumunun tamamlanmış olması ve klasik fıkhın artık köklü bir değişikliğe veya ayarlamaya ihtiyacı olmadığı varsayımıyla içtihad kapısının kapatıldığı düşünülmektedir.[18] Bu yüzden de artık içtihada yer olmadığı taklid döneminin varlığından söz edilmekteydi.
Müslüman toplum için içtihad ameliyesinin varlığı farz-ı ayn veya farz-ı kifayedir. Müslümanların hiçbir dönemde müçtehidsiz kalmaları düşünülemez. Bu yüzden içtihad kapısının kapatılması düşünülemez, her zaman bu kapı açıktır.[19]
İçtihad kapısının açık kalması gerektiğine inanan diğer son dönem âlimlerden biri de Şeyhülislam Mustafa Sabri Efendi’dir. Kendisinin “Mevkifu’l-Akl” adlı eserinde konu ile iglili görüşlerini ifade ederken, kendisinin de hocası olan Reşid Rıza ve Muhammed Abduh gibi âlimlerin donukluğundan şikâyette bulunur, içtihad kapısının açılması gerektiğine inanırdı.[20]
Yine son devrin ehlisünnet fıkıh âlimlerimizden Ahmed Davudoğlu’nun bu konudaki yaklaşımı önemlidir. İçtihad kapısının kapandığını iddia edenleri yaygaracı olarak ifade eden Davutoğlu şöyle devam eder sözlerine: “Bazı yaygaracıları peşinen susturmak maksadıyla şunu da belirtmek isterim. İçtihad kapısı teorik açıdan kapanmamıştır. Fakat kullanmamak kararı almak zorunda kalınmıştır. Bunda icma hâsıl olmuştur. Bu devirde iki büyük sebepten dolayı bu kapıyı açmanın tehlikeli olacağını Ehl-i Sünnet uleması beyan etmişlerdir: Birincisi, İslam âlemi büyük buhranlara ve saldırılara maruzdur. Şimdi içtihad zamanı değil, mevcûdu kurtarıp muhafaza etme zamanıdır. Diğeri ise, şu zamanda mutlak müçtehid kalmamıştır. Ayrıca bu devirde fıkhın mu‘amelat, ukûbat, münakehat, mufarakat, feraiz, evkâf, hudûdta’zir ve ahkâm-ı sultaniyye gibi hükümleri yürürlükte değildir. Hâlbuki içtihad en çok bu sahalarda yapılıyordu. Bu devir Müslümanlarına içtihad değil, taklid ve muhafaza lazımdır. Ârif olanlara fazla izahat istemez. Her şeyin zamanı vardır.”[21]
İçtihad ameliyesinin yetkin olmayan kişiler tarafından kullanılmasının verebileceği zararlar göz önünde bulundurulmasından dolayı olsa gerek farklı bir görüşün varlığını görüyoruz. Başka bir ifadeyle, günümüz koşullarında içtihad kapısının kapalı kalmasının, ilim ve irfan adına öne sürülen temelsiz ve dayanaksız görüşleri savunmaktan daha büyük bir zarar teşkil etmediği ifade edilmektedir.[22]
İçtihad Kapısının Kapanma Durumu:
İçtihad kapısının durumunu Hayrettin Karaman Hoca özetle iki yaklaşımda ele almıştır. Bazı kaynaklara göre içtihad kapısının dördüncü hicrî asırda kapatılmış veya kapanmış olabileceğine işaret eder. Kapatılmıştır (mesdûd) diyenlerin fetva ve karar ile kapatılmış demek istediklerine işaret ederek böyle bir fetvanın ve kararın da olmadığını, bu iddiayı yapanların herhangi bir delili gösteremediklerini vurgular. Kapanmıştır (münsedd) diyenlerin ise müctehid kalmadığı için içtihad ameliyesinin kendiliğinden sona ermiş olduğuna yönelik söylemlerine işaret eder. Bu iki yaklaşımın ardından konuyu şu şekilde ifade eder: “Hemen işaret edelim ki burada kapanıp kapanmadığı tartışılan içtihad “mutlak müstakil içtihad”dır ve bundan maksad, usûl ve fürû’da başkasına tâbi olmayan müçtehidin müstakil içtihadıdır. Usûlde umumiyetle bir müçtehide bağlı kalıp fürû’da yani içtihad yoluyla varılan hükümlerde müstakil olan içtihadın (mutlak müntesib ictihad) daha uzun zaman devam ettiği tarihi bir gerçektir.”[23]
Hayrettin Karaman’ın tespitine göre hiçbir dönem ve asır müçtehidsiz kalmamıştır.
Ancak siyasî, içtimai, ilmî ve ahlâkî değişmelerin bir neticesi olarak dördüncü asırdan itibaren “mutlak içtihad” yapabilecek mütehassısların azalmış olduğu, ehliyet sahiplerinin horlanmış, ihtiyaca rağmen imkânları daralmıştır.[24]
Hayrettin Karaman Hocanın düşüncesine yakın bir görüş ifade eden Ekrem Buğra Ekinci Hoca, günümüzde içtihad kapısı kapanmış mıdır? sorusuna “Modernist literatürde, hicri IV. asırdan itibaren içtihad kapısının kapatıldığı ve fıkıh dünyasının büyük bir taassuba gömüldüğü iddiası ortaya atılmıştır. Hâlbuki içtihad kapısı kapatılmış değildir. Zira bunu kapatmaya kimsenin salahiyeti yoktur. Ancak bazı sebeplerle artık Ebu Hanife, İmam Malik gibi mutlak müçtehid yetişmemiştir, yani mutlak içtihad kapısı kendiliğinden kapanmıştır. Buna ihtiyaç da kalmamıştır. Çünkü müçtehidler kıyamete kadar vuku bulacak pek çok meselenin hükmünü bildirmiştir. Ortaya çıkan yeni meseleler, müçtehidler tarafından halledilmiş meselelere kıyas edilerek hallolunmuştur. Yani mutlak müçtehid yok ise de, mezhebde müçtehid bulunmasına engel de yoktur.”[25]şeklinde cevap vermiştir.
“İçtihad kapısı kapalı mıdır? ‘İçtihad yapacak kimsenin taşıması gereken şartları taşıyan âlim, müçtehid yok, bunun için yanlışlar meydana gelir’ diyerek içtihad kapısı kapalıdır tezi doğru mudur? Yoksa iş ‘ehliyet’ noktasında mı düğümleniyor?” şeklinde bir soruya karşılık Nureddin Yıldız Hocanın cevabı şu şekildedir: “İçtihad, Kur’an ve Sünnet’i daha iyi anlama gayretinin adıdır. Bu da kıyamete kadar bütün Müslümanların görevidir.
İçtihad kapısını açan ve açık bırakan Allah Teâlâ’dır. Allah’ın açtığı da açık kalır. İçtihad edecek kimse bulamamak başka şey, içtihada gerek yok diye düşünmek başka şeydir.
Müslümanların uzun bir zamandan beri Ebu Hanife düzeyinde müçtehid yetiştiremedikleri doğrudur. Ancak bu bir daha yetiştiremeyeceklerini de belgelemez. Müslümanlar, en zeki çocuklarını Kur’an ve onun ilimlerine ayırma fedakârlığını göstermeleri hâlinde biiznillah Ebu Hanifeler hatta daha iyileri bile gelir. Şu dönemde içtihadın işlevini fıkıh konseyleri görmektedir ki evlâ olan da budur.”[26]
Diğer yandan, “İçtihad kapısının kapatılması dinî maslahatlar cümlesinden midir? Sesimin en gür tonuyla diyorum ki: İçtihad kapısı, bu dini korumak için Allah Teala’dan gelen bir ilhamla kapatılmıştır. Herhangi bir fakih, fıkıh talebesi veya bir başkası bu söylediğimi garip karşılayabilir. Evet, içtihad kapısının kapatılması maslahatlar cümlesindendir!”[27] yazısında Ebubekir Sifil Hoca yaptığı açıklamasında içtihad kapısının kapanmasının faydalı olduğuna işaret etmektedir.
Halil Günenç Hoca da içtihad yapabilmek için belli başlı dokuz şartın olduğunu ifade ederek o şartları hatırlatır ve bunları öncelikle sayar: “1. Arapça dilini ve üslûbunu bilmek. Çünkü dinin kaynağı Kur’ân-ı Kerîm ile sünnet-i seniyedir; bunlar da Arapça’dır. 2. Kur’ân-ı Kerîm’in âmm ve hâssını, mutlak ve mukayyedini, nâsih ve mensubunu bilmek. 3. Peygamber(sav)’in –kavlî, fiilî ve takriri– sünnetlerini bilmek. 4. Hakkında içtihad edilecek mesele ile ilgili icmâ veya ihtilâfı bilmek, 5. Kıyas ve kaidelerini bilmek. 6. Şer’i ahkâmın maksat ve gayesini bilmek. 7. Hak ile batılı birbirinden ayırabilecek kadar ölçülü olmak. 8. İçtihada ve İslâm’a karşı samimi olmak. 9. İnancı sağlam olup bid‘attan uzak olmaktır.”[28]
İçtihad konusunda çok önemli bir ayrımın yapılması gerektiğine vurgu yapan Orhan Çeker Hoca da konuya şu şekilde açıklık getirir: “İçtihad kapısı kapalı mı değil mi filan diye bir mesele var ya! Usul konusunda içtihad kapısı kapalıdır arkadaşlar. Bunu her yerde altını çizerek söyleriz. Yani, Allame-i Cihan bile olsan usul konusunda getireceğin bir şey yoktur. Ancak geçmişin mukayesesini yaparsın. Geçmişi tekrar edersin. Geçmişi biraz daha güzel anlatmak için yeni bir üslup bulabilirsin… Fakat ikisini karıştırmayalım. Bu usule uygun olarak yeni çıkan meselelere cevap verme şeklindeki içtihad kapısı kapalı değildir.”[29]
Bu iki ayrımın yapılmasıyla içtihad konusunun temel problemi de açıklık kazanmış olmaktadır. Sözlerine devamla Orhan Hoca “Bu ikisini birbirine karıştırmayalım. Eğer usule dayalı olarak furu dediğimiz meselelerde de içtihad kapısı kapalı olsaydı, şimdi yeni çıkan bir mesele hakkında hiç kimsenin konuşamaması gerekirdi. Ama yeni çıkan meseleler hakkında herkes aklı erdiğince bir şeyler söylüyor. Şöyle bir örnek vereyim. İbn-i Abidin diye bir âlimimiz var. Hanefi mezhebinin okyanusu, vefatı 1252 hicri (ö.1836m). Onun Redd’ül-Muhtar adlı bir kitabı var. Türkçeye de tercüme edilmiş, 16 cilt halinde. Usul kitaplarına bakarsanız İbn-i Abidin mukallidler sınıfındandır. Yani kendisi içtihad edemiyor, içtihad edenlerin içtihadını naklediyor. Ama bakınız eğer siz usul ve furu ayrımını yapmazsanız, bunu anlayamazsınız. Usul’de kapı kapalı, furu‘da açık. Mukallid diyorsak, usul koymuyor diye anlayın. Usul kitaplarında İbn-i Abidin mukallid âlimlerdendir diye geçer ama mesela sigorta konusunu araştırmaya başlayın en eski sigorta konusunda söz söyleyen kişi İbn-i Abidin’dir dersiniz. Daha eskisi yoktur. Diyelim zorladın zorladın iki asır daha geriye gittin. Dahası yok. Eğer furu’da da kapı kapalıdır denilseydi, İbn Abidin’in konuşamaması gerekirdi.”[30]
İçtihad kapısının kapatılması genel olarak yeni bir hukuk mezhebi kurulması ihtimalinin olmadığı anlamına gelirken, içtihad kapısının açılması yeni bir hukuk mezhebi kurulması anlamına gelmektedir.
Aslında içtihad kapısı hiçbir zaman kapanmadı ki açılması için bir şeyler yapılsın. Zaten belirli bir hukuk mezhebi sınırları içinde içtihad faaliyeti devam etmektedir.[31]
Gerçekte, içtihad kapısının asla kapatılmaması gerekir çünkü İslam Şeriatı ebedidir ve insanların ihtiyaçları ve koşulları çok çeşitlidir. İçtihadın uygulanmasının, Şeriat’ın ana hedefleri arasındadır ve İslam’ın kaynakları olan Kur’an, Sünnet ve İcma’nın hükümlerini ihlal etmemesi gerektiği de açıkça bilinmelidir.[32]
Birçok kişinin hicri 4. asır, miladi 11. yüzyılda kapatıldığına inandığı, sözde “içtihad kapısı” olarak adlandırılan tartışmalı konunun aslında hiç de öyle olmadığına dair Müslüman âlimlerin fikir birliği olduğunu bilmemiz gerekir. Örneğin, 1964 yılında Kahire’de düzenlenen İslam Araştırmaları Kongresi’nde, kırk ülkeden seksen iki delege, içtihad’ın ve tüm İslam mezheplerinin görüşlerinden faydalanmanın gerekli olduğuna ve bunun gerekliliğinin İslam hukuku otoritesi tarafından kabul edildiğine inandıkları belirtilmiştir. Bu bilgiler El-Ezher Üniversitesi yönetimi tarafından Kahire’de 1964’te yayınlanan “Mu’tamar el-Evvel liMecma’ el-Buhus el-Islamiyyah” dergisinin 393-395 sayfaları arasında bahsedilmiştir.[33]
İçtihad Kapısının Kapsam Alanı:
Makâsıd ilminin babası olarak bilinen İmam Şatıbi (ö.1388) içtihad yapmanın Kur’an ve Sünnette doğrulanmış bir gerçek olduğunu ifade eder. Bu yüzden İslam’ı faydalı ve insanlık için ebedi ve kesin kılmak için içtihad yapılmalıdır. Bu nedenle, Şeriat’ta içtihad için tutulan önemli bir rol vardır ve bu rol sadece nasslarda referansı olmayan konular için mümkündür. Belirli konular sonsuz olduğu ve listelenemediği veya numaralandırılamadığı için ayetlerde tüm belirli konuları bulmak imkânsızdır. Ayette geçen dinin tamamlanmış, mükemmeliyete ermiş[34]olmasının anlamı herhangi bir belirli konu için ihtiyaç duyulabilecek tüm genel ilkelerin Kur’an ve Sünnet’le belirlenmiş olmasıdır.[35]Diğer bir ifade ile ilkesel olarak, bir anayasa niteliği olarak din tamama ermiştir.
İçtihadın kapsamı, Şeriatın ilgi alanı içerisinde olan her konuda olabilir ancak Şeriat’ın açık nasslarla sabit olan cinayet, hırsızlık, zina gibi konular ve itikatla ilgili bir yaratıcının varlığı, kâinatın yaratılmışlığı, dinin rükünlerinin farz oluşu, Peygamberlerin gönderilmesi gibi imani konularda içtihada yer yoktur. Bunlar istisna tutulur.[36]
İçtihadla Kurtuluşa İnanma:
İçtihad ameliyesiyle İslam dünyasının yeniden şekillenmesi gerektiğine inanan, buna yönelik 19. asırda İslam milletlerini uyarmak, onlara kaybettikleri değerleri hatırlatmak, hürriyet ve istiklal mücadelelerini teşvik etmek üzere mücadele eden liderlerden biri olan Cemâleddin Afgâni (ö.1897) farklı coğrafyalarda etkili olmuş, mücadelelerde bulunmuştur. İçtihad ameliyesinin hayatlarında önemli bir gündemi teşkil ettiği görülenler arasında Muhammed Abduh (ö.1905), Şibli Nu’mani (ö.1914), Sa’d Zağlul (ö.1927), M. Reşit Rıza (ö.1935), Mehmet Akif (ö.1936), İsmail Hakkı İzmirli (ö.1946), Ahmet Hamdi Akseki (ö.1951) gibi şahsiyetler zikredilebilir.[37] Bu dönemde İslam ülkelerinin sömürgecilikten kurtulabilmeleri, kendi değerlerine göre yaşamlarını teşekkül ettirebilmelerinin de ancak içtihad faaliyeti ile gerçekleşebileceğinin mümkün olduğuna inanılmaktaydı.
İçtihad Ameliyesinin Gelişim Süreci:
İslam hukuku, asırlar boyunca çeşitli re’y ve içtihad yöntemleri kullanılarak geliştirilmiş, ortaya çıkan problemler bu çaba (içtihad) sayesinde çözümlenmekteydi.[38]
Kur’an ve Sünnetten içtihad yoluyla hüküm çıkarabilmek için belli usul ve ilkelerin kullanılması gerekmektedir.
Ancak vahyin canlı olduğu dönemde, Peygamber efendimiz(sav) hayatta iken içtihad ameliyesi tam olarak uygulanmıyordu. Sahabe de Peygamber efendimizin(sav) bulunduğu yerde içtihad yoluna başvurmuyordu. Bunun nedeni ise ortaya çıkan problemler doğrudan vahiy ile çözüme kavuşturuluyordu. Kimi zaman Peygamber efendimiz(sav) problemleri doğrudan kendisi çözüyor bazen de vahyin gelmesini bekliyordu. Zaten Peygamber efendimizin(sav) söylediği, uyguladığı ya da takriri olarak ortaya koyduğu hiçbir faaliyet de vahyin dışında bir şey değildi.[39] Bu gerçeği “Kişisel arzularına göre de konuşmamaktadır. O kendisine indirilmiş vahiyden başka bir şey değildir.” (وَمَا ينَْطِقُ عَنِ الْهَوَىٰ إنِْ هوَُ إلََِّّا وَحْيٌ يوُحَىٰ)[40] ayeti ile teyit edebilmekteyiz. Diğer bir ifade ile aslında vahiy iki gruba ayrılmaktadır. Birincisi el-vahy al-metlû veya vahy zâhirdir. Bu çeşit vahiy doğrudan Hz. Cebrail(a.s) aracılığı ile Peygamber efendimiz Muhammed’e(sav) gelen vahiydir ki bu da Kur’an’dır. Diğeri ise el-vahy ghair al-metlû veya vahy bâtındır. Bu, yalnızca kavramların ilhamından oluşur. Allah tarafından doğrudan Peygamber efendimize ilham edilen kavli, fiili ve takriri olarak ortaya çıkan vahiydir ki bu da Sünnet’tir.[41]
Ancak yine de ifade edilmesi gerekir ki ilk içtihad Peygamber efendimiz(sav) zamanında uygulanmış, diğer bir ifade ile uygulanması için eğitimi doğrudan Peygamber efendimiz tarafından verilmiştir. Mu‘az hadisi olarak bilinen öğretiyle ilk içtihadın da metodolojisi bizzat Peygamber efendimiz(sav) tarafından öğretilmişti.[42] Bu örnekle birlikte anlaşılacağı gibi Hz. Peygamber(sav) kendi hayatı boyunca sahabeleri içtihad yapmaya teşvik etmiştir. Yetenekli ve bilgi sahibi Sahabelerin içtihad yapmaya teşvik edilmesi, onlara sorunlara nasıl cevap bulabilecekleri yöntemi de göstermiş, asla kapanmayacak kapının da açık bırakılmasına yönelik yolu da göstermişti.
Buna ilaveten Ömer İbn Hatab(r.a), Şurayh’ı Kûfe’ye kadı olarak atadığında ona şöyle demişti: “Öncelikle, hiç kimseye sormadan sana vahyedilmiş gibi Kur’an’a bak, sonra onunla hükmet. Aradığını Kur’an’da bulamazsan, Hz. Peygamber’in sünnetini takip et. Sünnette doğru rehberliği bulamazsan, kendi şahsi görüşünle re’y yoluyla içtihad et ve salih olan (erdemli, adaletli) ve dürüstlük sahibi ehliyetli insanlarla istişare et.”[43]
Hz. Peygamber’in(sav) vefatından sonra sorunlar artarak büyümüş ve işler daha da karmaşık hâle gelmişti. Sahabe de toplumsal hayattan kaynaklanan yeni problemlerin çözümünde Kur’an ve Sünnet’i esas alıyordu.[44]
Onlar sadece Kur’an ve Sünnete başvurmaktaydılar ve eğer ortaya çıkan yeni sorunlarına cevap bulamazlarsa, Şeriatın temel hedefleri ışığında veya analoji (kıyas) yöntemi ile akıl yürütmeye başvurarak çözümler arıyorlardı.
Tabiin de Sahabenin yöntemini izledi ve devamında yeni ilke ve prensipler formüle etmediler. Sadece onlar bilgiyi yani rayiç olan fıkhı doğrudan Sahabelerden edinerek çözümler bulmaya çalıştılar.[45]
Birinci ve ikinci dönemde hukukun kaynağı Kur’an ve Sünnet ile sınırlı olmasına rağmen, üçüncü dönemde Müslüman toplumun büyümesi farklı toplumsal meseleler ve sorunlar doğurdu ve bu da nassa dayalı kaynakların anlaşılmasında olası karışıklık ve yanlış anlamalara yol açtı. Buna göre, Müslüman hukukçular, İslam’ın bölgesel alanından farklı görüşler ve tartışmalı konular getiren geniş yelpazeli sorular ve problemler nedeniyle çeşitli alanlarda içtihad yapma ihtiyacı ortaya çıktı. Farklı bölgelerdeki hukuki görüşlerin çeşitliliği ve düşüncelerin karmaşıklığı, açık bir şekilde kural ve kaidelere dayalı ilkeli düzenlemelere olan ihtiyacı daha da artırmıştır. Bunlar arasında en göze çarpanı, sırasıyla Medine ve Irak hukukçuları olarak bilinen Ehl-i Hadis ve Ehl-i Rey arasındaki anlaşmazlıklar vardı. Bu nedenle hukukçular, tartışmalı konulardaki anlaşmazlıkları gidermek ve içtihad kavramının uygunsuz kişiler tarafından kötüye kullanılmasını önlemek için belirli ilkeler formüle etmenin ve belirli kriterler koymanın gerekliliğini fark ettiler.[46]
Ayrıca âlimlerin hadis mirasını toplama ve belgeleme konusunda yaşanılan tecrübelerden dolayı Sünnet konusunda kendilerine güven duymaktaydılar. Bu güvenin onları hukuki konularda da sistemleşmeye, belirli metodolojiler geliştirmeye, ayrıntılı çalışmalar yapmaya teşvik etmesiyle içtihadın da belirli bir sisteme, metodolojiye göre yapılmasının zarureti daha da belirgin hâle geldi. Geniş hadis mirasının derlenmesi mantıksal olarak fıkıh usûlünün pekişmesini beraberinde getirmiş, formüle edilen ilkeler ve kriterler seti ise uzun yıllar süren münhasır ilmî çalışmaların ardından şeriat disiplini olarak İslam hukukunun esaslarını (fıkıh usûlü) belirlemiştir.[47]
İçtihad‘ın Taklid Karşısındaki Duruşu:
İslam hukuk tarihi boyunca içtihad ve taklid konusunda farklı anlayışlar ortaya çıkmış, tarafların birbirlerini tam anlayamama yüzünden birbirinin tersiymiş gibi gösterilmeye çalışılmıştır. Oysa içtihad ve taklid birbirinden ayrılmaz kavramlardır. İçeriğini de ona göre doldurmak gerekir. Bu iki kavramın nerede kullanılacağının ayırt edilmesi aslında bütün sorunların da çözümünü sağlayacaktır.
Tanım olarak içtihad, ilk elden yeni bir hüküm elde etmek için İslam hukukunun tüm kaynaklarını kullanan müçtehidin faaliyeti için kullanılan bir kavramdır.
Müçtehidin çabasıyla elde edilen detaylı bilgiye fıkıh denir. Belirli bir düşünce okulunun kurucusu olan mutlak müçtehidin, içtihadını yaparken belirli usul ve hukuki çıkarım metotlarına dayandığı belirtilmelidir. El-Amidi (ö.1233) İçtihad‘ı hukukçunun tüm yeteneklerini kullanarak, ya Şeriat’ın pratik kurallarını kaynaklardan çıkarsaması ya da bu kuralları uygulayıp belirli bir konuya uygulaması olarak tarif etmektedir.[48]
Taklid ise, henüz içtihad seviyesine ulaşmamış olan fakihin ya da diğer insanların faaliyetidir ki bu faaliyet bir mezhebin ilke ve prensipleri çerçevesinde diğer müçtehitlerin özel delillerinden çıkarılan hükümleri kullanma faaliyeti olarak ifade edilir. Sözlük anlamı itibariyle taklid başkasının görüşüne uymak demektir. Âlimler arasında görüş ayrılığı olsa da, meşru görülen bir faaliyettir.[49]
Sonuç yerine:
İslam hukuk tarihi boyunca içtihad faaliyetini savunanların asıl amacının Şâri‘nin kural ve kaidelerinin kıyamete kadar geçerli olduğunu ve kıyamete kadar ortaya çıkacak sorunlara çözüm üretebilme kapasitesine sahip İslam hukukunun işlevselliğinin devam ettirilmesine yönelik olduğu görülür. Taklidi savunanların da aslında bu amaçtan farklı bir amaçlarının olmadığı ortadadır. Onların öngördüğü dinin yanlış anlaşılmasına sebep olabilecek bazı korkulardan kaynaklı hassasiyetin bir sonucu olduğu görülecektir. Her iki akım da aslında aynı amaca hizmet etmektedirler. Konunun yanlış anlaşılmasına neden olan konunun usul ve furu‘ ayrımının yapılmamış olmasından kaynaklı olduğu görülür. Her iki akımın da asıl hedefinin dinin doğru bir şekilde anlaşılması, kıyamete kadar varlığının Şer‘i prensipler çerçevesinde yorumlanması olduğu görülecektir. Ancak dini hassasiyeti olmayan, ilim irfan yoksunu, ictihad ve taklid konusunda hiçbir tecrübesi ve yetkinliği olmayan heva ve heves takımlarını yukarıda bahsedilen iki akımın dışında tutmak zorundayız. Zaten ilim ve irfan ehli de bunun farkındadır.
Son cümle olarak diyebiliriz ki içtihad kapısı usul ve ilkeler olarak kapalıdır ancak furu ve yeni ortaya çıkacak meseleler konusunda kıyamete kadar açıktır. Peygamber Efendimiz’in(sav) Mu‘az bin Cebel’e(r.a) öğretmiş olduğu hukuki çıkarım yöntemine dayanarak fakih sıfatına haiz, yetkin âlimler bu sahada kıyamete kadar her zaman gerekli içtihadları yapabilirler. Zaten açık olan bu kapıyı kapatmaya da kimsenin ne gücü yeter ne bilgisi yeter ne de feraseti yeter.
Dipnotlar:
[1]Prof. Dr. Saim Kayadibi Marmara Üniversitesi İslam Ekonomisi ve Finansı Enstitüsü, Göztepe/İstanbul. E-mail: [email protected]
[3] Hayreddin Karaman, İslam Hukukunda İçtihat (Ankara: Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları, 1975), s. 22.
[4] Saim Kayadibi, (2017). “İslam Hukukunun Ulvi Amaçları: Makāṣıd el-Şerī‘ah” in editedby Hakan Sarıbaş “İslam İktisadı ve Finansı” no. 22, (Zonguldak: Bülent Ecevit University, 2017), s. 6.
[5]Saim Kayadibi, IstihsanThe Doctrine of Juristic Preference in Islamic Law, (Kuala Lumpur: Islamic Book Trust, 2010), s.2; Ebu Davud, Sünen, iii, 1019 hadis no: 3585.
[6] Wael B. Hallaq, “Was the Gate of Ijtihad Closed?” in International Journal of Middle East Studies. xvi, 1, 1984, 3-41; Montgomery Watt, “The closing of the door of ijtihād” in Oriehtakia hispanica, sive studia F M Pareja octogenariadictataedendacuravit J M Barral, Leiden 1974, I, 675-8; Saim Kayadibi, (2022). The state and policies of an Islamic Government, (Kuala Lumpur: IIUM Press, IIIT, 2022), s. 405.
[7] Joseph Schacht, An Introduction to Islamic Law(Oxford: Clarendon Press, 1964), s. 70.
[8] Noel J. Coulson, A History of Islamic Law(Edinburgh: Edinburgh University Press, 1964), s. 80.
[9] Imran Ahsan Khan Nyazee, Theories of Islamic Law the Methodology of ijtihad (Delhi: Adam Publishers, 1996), s.234.
[10] Saim Kayadibi, (2008), Ijtihadand a ModernistPerspectivetowardsIslamicLawandThought, Journal of IslamicLawStudies (IHAD), 11, (2008), 125; Dihlawī, “Iqd al-Jid”, (İctihad, taklidvetelfikϋzerinedörtrisale), tr. by Hayreddin Karaman, İstanbul, 2000, pp: 159, 160, 123-180.
[11] Muhammed Ebu Zehra, Usul el-Fıkh (Kahire: DarulFikr el-Arabi, 1958), p. 311
[12] Muslim, Sahih, s. 290, hadis no. 1095; Şevkani, İrşad, s. 253; Gazzali, Mustasfa, c. 1, s. 111
[14] Ebu Abdullah Muhammed b. Ali b. Muhammed El-Havlâni Eş-Şevkâni, İrşadü’l-Fuhul ila Tahkiki’l-Hak minİlmi’l-Usul, (Beirut: Darü’l-Kütübi’l-İlmiyye, 2009), cilt: 2, s. 215.
[15]MacidFakhri, “İslam Felsefesi Tarihi”, tr. Kasım Turhan (İstanbul: 1992), p: 304; JemaleddinAfgani ” Dini Modernizmin Üç Şövalyesi ve Türkiye’deki Takipçileri/Cemaleddin Efgani-Muhammed Abduh-Reşid Rıza”, Hasib es-Samarrai, (İstanbul: Bedir Yayınları, 1998)
[16] Muhammed Ebu Zehra, Usul el-Fıkh (Kahire: DarulFikr el-Arabi, 1958), p. 318.
[23]Bkz. Muhammed Ebû-Zehra’nın tesbitine göre “mutlak müntesib müctehidler” beşinci asra kadar azalarak bulunmuş, beşinci asırda onların yerini “ehl-i tahric” almıştır. Bunların da ilk sırasında “müctehidfi’l-mezheb” denilen fıkıh bilginleri vardır. Bunların usûl ve fürûda bir imama bağlı kalıp, onun usûlüne göre boşlukları dolduran müctehidler olduğu belirtilir. Mevsû’atü’l-fıkh, s. 58 vd. https://www.hayrettinkaraman.net/kitap/tarih/0242.htm (Erişim: 04.03.2025)
[31] Muhammad Khalid Mas’ud, Iqbal’s Reconstruction of Ijtihad (Islamabad: Islamic Research Institute, 1995), s.31.
[32] Saim Kayadibi, (2022). Thestateandpolicies of an IslamicGovernment, (Kuala Lumpur: IIUM Press, IIIT, 2022), s. 88
[33]Saim Kayadibi, (2008), An Approach to the Position of Islamic Law with the Consideration of the Reform through the Aiding Factors, Journal of Islamic Law Studies (IHAD), 12, (2008), 173.
[35]Şatıbi, “Muvafakat fi Usul el-Şeri’ah,” edt. Abdullah Diraz (Beirut: DarulMarifeh, 1997), c. 1, s. 32, 77; Şatıbi, “El-İtisam”, (Mırıs: Matbaah el-Menar, 1914), c.1, s.305.
[36]Şevkâni (ö.1250/1834), “İrşâd el-Fuhul ila Tahkik el-Hak minİlm el-Usul” (Kahire: 1937), s. 252; Bedran, “Usul el-Fıkh el-İslami“, (İskenderiye: Müessese Şebab el-Camiah, 1404/1984), s. 471; Aghnides, Nicolas P. “MuhammadanTheories of Finance,” New York, LongmansGreen&Co. 1916, reprint, (Lahore: PremierBook House, 1957), s. 91; Zuheyr, “Müzekkerat fi el-Usul el-Fıkh” (Kahire: Dar et-Te’lif Külliye el-Şeriah el-Ezher, nd), c. 4, s. 225.
[37] Hayreddin Karaman,İslâm Hukuk Tarihi(İstanbul: İz Yayıncılık, 2004), s.297-298
[38] Saim Kayadibi, IstiḥsāntheDoctrine of JuristicPreference in IslamicLaw (Selangor: IBT, 2010), p. xxviii.
[39] Saim Kayadibi (2023), “Principles of IslamicLawandTheMethods of Interpretation of theTexts, Usul al-Fiqh“, (Istanbul: Tesam Akademi, 2023), s. 18.
[43] Ibn Teymiyyeh, “El-Fetavael-Kübra,” Darul Kütübel-‘Ilmiyyeh, 19/200-201; Ibn el-Kayyim “I‘lâm”, c. 1, s. 171; Saim Kayadibi, (2022). Thestateandpolicies of an IslamicGovernment, (Kuala Lumpur: IIUM Press, IIIT, 2022), s. 385-386.
[44]Ahmad Hasan, “TheEarly Development of IslamicJurisprudence” (Islamabad: IslamicResearchInstitute, 1994), s. 117.
[45] Saim Kayadibi (2023), “Principles of IslamicLawandTheMethods of Interpretation of theTexts, Usul al-Fiqh“, (Istanbul: Tesam Akademi, 2023), s. 18-19; Ahmad Hasan, Principles of IslamicJurisprudence, TheCommand of theSharī‘ahandJuridical Norm (Islamabad: IslamicResearchInstitute, 1993), p. 16-17; Abū al-‘AynāynBadrān, “Uṣūl al-Fiqh al-Islāmī” (Alexandria: MuassasahShabāb al-Jāmi‘ah, 1404/1984), p. 12; Muhammad HashimKamali, “Principles of IslamicJurisprudence” (Cambridge: IslamicTextSociety, 1997), p. 4.
[46] Saim Kayadibi (2023), “Principles of IslamicLawandTheMethods of Interpretation of theTexts, Usul al-Fiqh“, (Istanbul: Tesam Akademi, 2023), s.19; a.g.e.
[47] Saim Kayadibi (2023), “Principles of IslamicLawandTheMethods of Interpretation of theTexts, Usul al-Fiqh“, (Istanbul: Tesam Akademi, 2023), s.19; a.g.e.
[48] Saim Kayadibi, (2007), Ijtihad by ray; the main source of inspiration behind istihsan (juristic preference), American Journal of Islamic Social Sciences, Herndon, USA, 24:1 winter (2007), 76.
[49]Saim Kayadibi, (2022). Thestateandpolicies of an IslamicGovernment, (Kuala Lumpur: IIUM Press, IIIT, 2022), s. 404; Imran Ahsan KhanNyazee, “IslamicJurisprudence,” (Kuala Lumpur: TheOtherPress, 2003), s. 25-26.
Ahlâkın toplumda bir geçerlilik ve gerçeklik kazanabilmesi için bireyin kendisinde bulunanlardan daha üstün bir değere sahip ahlâki güçler olduğu ve bu güçlere boyun eğecek şekilde yetiştirilmiş olması gerektiği kabul edilmelidir. Bunu sağlamanın yolu da otoritenin varlığını kabul etmekten geçmektedir zira hiçbir duygu otorite duygusunun içine sızamamakta ve onu etkileyememektedir
Sosyolog Zygmunt Bauman ise mutluluk konusuna oldukça farklı bir noktadan yaklaşır. Ona göre “mutluluk, dertsizlik değil; dertlerle mücadele edebilme gücüdür. Mutluluk, sorunların yokluğu değil, onlarla yüzleşip onları aşabilme cesaretidir. İnsan hayatı hiçbir zaman tamamen huzurlu değildir; ancak anlamlı bir mücadele sürdüğü sürece ‘mutlu bir yaşam’dan söz edilebilir.”
İslam hukukunun dinamik ve özgün ruhunun yeniden canlandırılmasında ise, günümüz yapay zekâ hukuku tartışmalarını incelemek, ilham verici olabilir. Bu bağlamda, medeni hukuku yakından ilgilendiren ve aynı zamanda sorumluluk gibi en temel hukuki konuları da şekillendirebilecek olan yapay zekâya kişilik verilmesiyle ilgili tartışmalara kısaca değinmek, ufuk açıcı olabilir
“[…] her iki cinsin de en iyilerinin en fazla, en kötülerinin de en az çiftleşmeleri gerekir. Ayrıca en kötülerin değil, en iyilerin çocuklarını büyütmeliyiz ki sürünün cinsi bozulmasın.”
İçtihad Kapısı Kapalı mıydı Gerçekten, Ya da Hangi İçtihad?
Özet
İçtihad, müçtehitlerin Kur’an ve Sünnet ışığında İslam’ın daha iyi yaşanılır kılınması için müçtehitlerin hükümler çıkarma gayretinin adı olarak ifade edilir. İslam dini kıyamete kadar geçerli son gerçek dindir. Bu yüzden ortaya yeni çıkan ve çıkabilecek problemlere çözümler ortaya koyması kendisinden beklenir. Bu çözümün gerçekleştirilmesi için müçtehitler belirli usuller, yöntemler ve mekanizmalar geliştirmişlerdir. İslam tarihi boyunca içtihad, özellikle ilk dönemlerde önemli bir hukuki ve dini mekanizma olarak kullanılmıştır. Ancak zamanla bazı fakihler içtihad kapısının kapandığını iddia etmiş, bunun gerekçesi olarak da mezheplerin fıkhi doktrinlerinin olgunlaşmasını ve yeni içtihadlara ihtiyaç duyulmadığını öne sürmeleridir. Diğer yandan özellikle günümüz bazı İslam âlimleri içtihad kapısının kapanmadığını, aksine İslam hukukunun güncel sorunlara çözüm üretmesi için açık tutulması gerektiğini belirtmişlerdir. İçtihad konusunun günümüzde yeterince tartışılmaya açılmaması, gündeme getirilmemesi, getirilse bile oldukça yüzeysel söylemlerle geçiştirilmesi konunun önemini korumakta, araştırılma ihtiyacını muhafaza etmektedir. Buna ilaveten içtihad kapısı konusunda net ilkelerin belirlenememiş olması kafa karışıklığına neden olmakta, literatürün yetersiz olması da meselenin farklı anlaşılmasına neden olmaktadır. Bu araştırmamızda içtihad kapısı meselesi mevcut veriler göz önünde bulundurularak konu araştırma yöntemiyle tahlil edilmeye çalışılacaktır. Bu çalışmayla İslam ümmetinin çok önemli bir konusu olan içtihad kapısının durum tespiti yapılacak, literatüre katkı sağlanacaktır. Yapılan çalışmanın sonucuna göre içtihad kapısı usul, ilke ve prensipler noktasında kapalı iken; furu’, detaylar ve yeni çıkacak problemlerin çözümü konusunda kıyamete kadar açıktır.
Anahtar Kelimeler: İçtihad; İçtihad Kapısı; Müçtehit; Usul; Furu’; İslam Hukuku
Giriş:
İçtihad ve anlayışının İslam dünyası için ne kadar önemli bir kavram olduğu konusunda, adı geçtiğinde üzerinde uzun uzun düşünülmesi gereken, hakikatine vakıf olunması için ciddi araştırmaların yapılmasına ihtiyaç duyulan bir konudur. Önemine binaen sadece laf olsun diye boş yere konuşulan kavramlardan biri olarak düşünülmemesi gereken, işin ciddiyetinin farkında olarak üzerinde çalışmalar yapılması gereken bir konudur. Bu kavramın hakikatine uygun şekilde çalışmalar yapılması gerektiği ortadadır. İçtihad konusunun günümüzde yeteri kadar tartışılmaması, gündeme getirilmemesi, getirilse bile çok yüzeysel söylemlerle geçiştirilmesi, konunun önemini bir kat daha artırmakta, ciddi araştırmaların yapılmasına dair hassasiyetlerin gösterilmesine ihtiyaç her zamankinden daha fazladır.
Günümüzde içtihad meselesini tartışırken belli ölçütleri ve ilkeleri örtbas etmeden, bütün yönleri ile ele alıp, kapsamlı bir bakış açısı ile konuyu değerlendirmek gerekir. İçtihad konusunda elimizde bulunan çağdaş kitapların hemen hepsi, asrımızda içtihad kapısının kapanmadığını, kapanmasının da mümkün olmadığını ifade ederken bazı kaynakların da tam tersi olarak içtihad kapısının hicri dördüncü asırdan sonra tamamen kapandığını ve bu kapının açılmasının mümkün olmadığını, açılırsa birçok zararlarının vuku bulacağını ifade etmektedir.
İçtihad kapısı diye bir kavramın olmadığını, içtihadı herkesin her zaman hiçbir sınırlamaya ve şartlara tabi olmadan yapılabileceğini iddia edenlerin ve savunanların aşırı derecede fanatik, sınır tanımayan kimselerden oluştuğu, kapalı olduğunu iddia edenlerin ise ümmetin birlik ve beraberliğine gölge düşecek konuların gündeme gelme korkusuyla dini aşırı savunma refleksinden kaynaklandığı görülmektedir. Bu iki guruba ilaveten bir kesim daha vardır ki bu kesim her iki tarafı da içselleştirmiş, fanatizmden uzak, dinin kıyamete kadar var olduğu gerçeğinin farkında olan, orta yolu temsil eden daha gerçekçi usul ve furu‘nun ne demek olduğunu anlamış içtihad yapılabilmesi için belirli şartların olması gerektiğine inanan ilim adamlarının görüşlerini yansıttığı görülür.
Bu kısa çalışmamızla farklı görüşler kaynaklarıyla birlikte değerlendirilmeye tabi tutulmuş, içtihad anlayışının hakikati net bir şekilde ortaya konulmaya çalışılmıştır.
İçtihad Kapısı ve Mahiyeti:
İçtihad ve içtihadın uygulanma meselesi İslam hukuku ve ilimleriyle uğraşan Müslüman olsun, gayrimüslim olsun âlimler arasında merak edilen, üzerinde düşünülen bir konu olmuştur.
Kısaca sözlükte cehd (جهد) kökünden türeyen ictihad “çaba göstermek, bütün gücünü kullanmak, ısrarlı olmak, zahmet çekmek” anlamında olup “bir konuda elden gelen çabayı sarf etmek, bir şeyi elde edebilmek için olanca gücü harcamak” olarak ifade edilir. Fakihlerin ve ekollerin farklı bakış açılarına göre tanımları yapılıyor olsa da onların ortak yönlerini kapsayan ıstılâhi bir tanım “fakihin herhangi bir şer‘î hüküm hakkında zannî bilgiye ulaşabilmek için bütün gücünü harcaması” şeklinde yapılabilir.[2]
İçtihad “dini anlamak ve ameli hayata tatbik etmek” şeklinde ifade edilirken iki farklı sahada uygulanagelmiştir. İlki nassların bulunmadığı durumlarda kıyas, istihsan, maslahah, urf, istıshab gibi yollara başvurulması ile diğeri ise Şâri‘nin maksadını kavrayabilmek için sözlerin niyet ve anlamlarını tayin edecek usul ve yöntemlerle yapılagelmiş olduğudur.[3]
Her ne kadar nasslar sınırlı olsa da çözüm yolları sınırsızdır. Hâl böyle olunca hiçbir mesele çözüme kavuşturulmadan hükümsüz bırakılamaz. Zamanın değişimi ile insanların yaşamları değişmekte, değişen yaşam içerisinde problemler de beraberinde gelmektedir.
[4]
Kıyamete kadar sürecek hüküm çıkarma yönteminin yolunu Peygamber Efendimiz(sav), Mu’az İbn Cebel(r.a) örneğinde ümmete öğretmişti. Ancak hemen belirtilmelidir ki bu yöntemi kullanabilmek için de hüküm çıkarmada, diğer bir ifade ile içtihad yapabilmede ehil sahibi olmak gerekir.
Velhasıl, Hz. Peygamber(sav) Mu‘az’ı(r.a) Yemen’e gönderirken hüküm çıkarmada aranacak yöntemi ve dikkat edilecek kaynakların sırasını da göstermişti. İslam hukukçuları diğer bir ifade ile fakihler; hukukun inceliklerini keşfetmek, yeni hükümler çıkarmada uygulayacakları metodolojiyi açıklarken özellikle Mu’az hadisini alıntılarlar. İşte Peygamber efendimiz(sav) de Mu’az İbn Cebel’i(r.a) Yemen’e göndermeyi düşündüğünde kendisine şöyle sormuştu: “Bir davayı karara bağlama fırsatı doğduğunda nasıl hükmedeceksin?” O şöyle cevap verdi: “Ben Allah’ın kitabına göre hükmedeceğim.” Hz. Peygamber(sav) şöyle sordu: “Allah’ın kitabında cevabını bulamazsan ne yapacaksın?” O şöyle cevap verdi: “Ben Allah’ın Resulünün sünnetine göre hareket edeceğim.” Hz. Peygamber(sav) şöyle sordu: “Allah’ın Resulünün sünnetinde ve Allah’ın kitabında hidayet bulamazsan ne yapacaksın?” O şöyle cevap verdi: “Bir görüş oluşturmak için elimden geleni yapacağım ve gerçeği aramada hiçbir zahmetten kaçınmayacağım (kendi görüşümle karar vereceğim).” Allah’ın Elçisi daha sonra onun göğsüne vurdu ve şöyle dedi: “Allah’ın Elçisinin elçisi, Allah’ın Elçisini memnun edecek bir cevap bulmasına yardım eden Allah’a hamdolsun.”[5]
Son dönem Batılı âlimlerden özellikle Wael Hallaq ve W. Montgomery Watt(ö.2006) da içtihad kapısının hâlâ açık olduğunu varsaymışlar ve “içtihad kapısının kapanması” tabirinin bir efsaneden ibaret olduğunu ileri sürmüşlerdir.[6] Ayrıca İslam hukuku bilginlerinden olan Joseph Schacht(ö.1969) İslam Hukukuna Giriş adlı eserinde “Bağımsız Akıl Yürütmenin Kapanışı” bölümünde akıl yürütmenin Hicretin dördüncü yüzyılının başlarından itibaren kapsamının giderek azaldığını ileri sürmüştür.[7] Buna benzer şekilde, Noel J. Coulson da içtihad kapısının gerçekten kapalı olduğunu ifade ederek, erken dönem onuncu yüzyılla birlikte Müslüman hukuk sistemi yaratıcı gücünü yitirmiş, artık tükendiğini resmen kendisi kabul etmiştir diye iddia eder.[8]
Müslüman devletler bu zamana kadar siyasi ve askeri güçlerinin çoğunu kaybetmişlerdi. Batılı uluslar güç kazanmaya, yavaş yavaş Müslüman dünyasının çoğunu boyunduruk altına alıp sömürgeleştirmeye başlamaları ile ilgilidir. Buna bağlantılı olarak hukuk sistemi de şekillenmek durumunda kalmıştır.[9]
Dihlawī’nin(ö.1762) ihya faaliyetlerinin hem Hindistan kıtasında hem de Müslüman dünyasının diğer bölgelerinde yayılması, İslam’ı kapsamlı bir yeni hukuki yöntem ve fikir sentezine tabi tutarak yeniden değerlendirme ve yorumlama konusunda gösterdiği büyük çabaları görülmektedir. Dihlawi, maslahat ve makasıd el-Şeri‘ah konusunda Şatibi’nin çizgisini sürdürdü. Ayrıca içtihad kapısının asla kapanmadığını ve körü körüne taklit etmenin terk edilmesi gerektiğini savunmuştur.[10]
Her ne kadar Müslüman âlimler içtihad kapısının açık olduğu ya da kapandığı konusunda görüş birliği içinde olmasalar da bazıları bağımsız içtihadın kesildiğini iddia etmiş, bazıları da hiçbir zaman kapanmadığını belirtmişlerdir. Hanefi mezhebinden Kemaleddin İbnü’l-Hümâm(ö. 1457) bağımsız içtihadın kesildiği görüşündeki mezhebi olmasına rağmen, kapanmadığını iddia eder. Diğer üç mezhebin aksine Hanbelîler, içtihadın tüm biçimleriyle açık kaldığını savunurlar.[11]
El-Âmidî (ö.1233), İbnü’l-Hacip (ö.1248), İbnü’l-Hümâm (ö.1457), İbnü’s-Sübkî (ö.1370) ve Zekeriyya el-Ensârî (ö.1520) gibi pek çok âlimin, ehil müçtehitlerin neslinin tükendiği yönündeki görüşlerine karşılık Hanbeliler, içtihadın ümmetin üzerine farz-ı ayn olan bir görev olduğu yönündeki karşıt görüşü ileri sürmüşler ve bunu Hz. Peygamber’in(sav) “Benim ümmetim asla bir hata üzerinde ittifak etmez”[12] ve “Ümmetimden bir grup, kıyamete kadar hakkı savunmak ve başarılı olmak üzere mücadeleye devam edecektir.”[13] hadisleriyle desteklemişlerdir.
İctihad yanlısı ve taklid karşıtı görüşleriyle tanınan İmam Şevkânî’nin (ö.1760/1834) en önemli eserlerinden biri kabul edilen İrşadü’l-Fuhul ila Tahkiki’l-Hak min İlmi’l-Usul adlı eserinde İmam Şevkânî’nin taklid karşıtı olarak düşüncesi şöyle özetlenebilir: Taklide köle olanların sözleri, Allah’ın ilim kapılarını açtığı kimseleri bağlamaz. Kim Allah’ın nimetini bazı kullarına tahsis eder ve Şeriat anlayışını sadece geçmiş asırlarda yaşayanlara tahsis ederse, o kimse Allah’a ve her bir kulu için farz kılınan Şeriatına karşı gelmeye cüret etmiş olur. İçtihad kapısını kapatmak ve bir asırda müçtehit olmamasının caiz olması, Kitab ve Sünnet’e göre amel etmenin ortadan kalkması anlamına gelir. Ve bunun sonucu olarak Kitab ve Sünnet’e göre amel eden bazı kimseleri taklit etmekten başka yol kalmamış demektir. Eğer Kitap ve Sünnete göre hareket etmek sadece geçmiş asırlarda yaşamış belirli insanlara özgü bir davranışsa ve onlara sadece onları taklid etmek düşüyorsa, Allah’ın kitabını ve Resulullah’ın(sav) sünnetinin hükümlerini öğrenemiyorlarsa bu yanlış ayrılığın ve bozuk düşüncenin delili nedir?[14]
Afganî’ye (ö.1897) göre içtihad kapısı her zaman açıktır ve gerekli niteliklere sahip olan kişi bunu uygulayabilir.[15] Son dönem günümüz fıkıh âlimlerinden olan Muhammed Ebu Zehra(ö.1974) Yüce Allah’ın (c.c) içtihad kapısını açmış olduğunu, onu kapatmanın da kabul edilemez olduğunu ifade eder. Ebu Zehra, içtihad kapısının kapatılması fikrini tamamen reddeder ve kıyamet gününe kadar açık kalması gerektiğini savunur.[16]
Yine günümüz âlimlerinden Vehbe Ez-Zuhayli(ö.1437/2015) ise Hicri 4. asırda İslam dünyasında devletlerin bölünmesiyle birlikte mezhep taassubunun ortaya çıktığını, içtihad kapısının böylece kapanmak zorunda kaldığından bahseder. Ancak bunun geçici bir durum olduğunu, içtihadın yeniden açılması gerektiğine inanmaktadır. İçtihad, sadece yeni meselelere çözüm üretmek değil, delillere doğrudan bakmayı da içeren bir ameliyedir. İşin ilginç yanının Şia mezhebinin bu konuda daha esnek davrandığından bahseder. Günümüzde mutlak içtihadın zor olmasına rağmen bu konuya ehil âlimlerin içtihad sorumluluğunu yerine getirmelerinin mümkün olduğunu belirtir.[17]
Temel ilkelerin ve kanunların yorumunun tamamlanmış olması ve klasik fıkhın artık köklü bir değişikliğe veya ayarlamaya ihtiyacı olmadığı varsayımıyla içtihad kapısının kapatıldığı düşünülmektedir.[18] Bu yüzden de artık içtihada yer olmadığı taklid döneminin varlığından söz edilmekteydi.
Müslüman toplum için içtihad ameliyesinin varlığı farz-ı ayn veya farz-ı kifayedir. Müslümanların hiçbir dönemde müçtehidsiz kalmaları düşünülemez. Bu yüzden içtihad kapısının kapatılması düşünülemez, her zaman bu kapı açıktır.[19]
İçtihad kapısının açık kalması gerektiğine inanan diğer son dönem âlimlerden biri de Şeyhülislam Mustafa Sabri Efendi’dir. Kendisinin “Mevkifu’l-Akl” adlı eserinde konu ile iglili görüşlerini ifade ederken, kendisinin de hocası olan Reşid Rıza ve Muhammed Abduh gibi âlimlerin donukluğundan şikâyette bulunur, içtihad kapısının açılması gerektiğine inanırdı.[20]
Yine son devrin ehlisünnet fıkıh âlimlerimizden Ahmed Davudoğlu’nun bu konudaki yaklaşımı önemlidir. İçtihad kapısının kapandığını iddia edenleri yaygaracı olarak ifade eden Davutoğlu şöyle devam eder sözlerine: “Bazı yaygaracıları peşinen susturmak maksadıyla şunu da belirtmek isterim. İçtihad kapısı teorik açıdan kapanmamıştır. Fakat kullanmamak kararı almak zorunda kalınmıştır. Bunda icma hâsıl olmuştur. Bu devirde iki büyük sebepten dolayı bu kapıyı açmanın tehlikeli olacağını Ehl-i Sünnet uleması beyan etmişlerdir: Birincisi, İslam âlemi büyük buhranlara ve saldırılara maruzdur. Şimdi içtihad zamanı değil, mevcûdu kurtarıp muhafaza etme zamanıdır. Diğeri ise, şu zamanda mutlak müçtehid kalmamıştır. Ayrıca bu devirde fıkhın mu‘amelat, ukûbat, münakehat, mufarakat, feraiz, evkâf, hudûdta’zir ve ahkâm-ı sultaniyye gibi hükümleri yürürlükte değildir. Hâlbuki içtihad en çok bu sahalarda yapılıyordu. Bu devir Müslümanlarına içtihad değil, taklid ve muhafaza lazımdır. Ârif olanlara fazla izahat istemez. Her şeyin zamanı vardır.”[21]
İçtihad ameliyesinin yetkin olmayan kişiler tarafından kullanılmasının verebileceği zararlar göz önünde bulundurulmasından dolayı olsa gerek farklı bir görüşün varlığını görüyoruz. Başka bir ifadeyle, günümüz koşullarında içtihad kapısının kapalı kalmasının, ilim ve irfan adına öne sürülen temelsiz ve dayanaksız görüşleri savunmaktan daha büyük bir zarar teşkil etmediği ifade edilmektedir.[22]
İçtihad Kapısının Kapanma Durumu:
İçtihad kapısının durumunu Hayrettin Karaman Hoca özetle iki yaklaşımda ele almıştır. Bazı kaynaklara göre içtihad kapısının dördüncü hicrî asırda kapatılmış veya kapanmış olabileceğine işaret eder. Kapatılmıştır (mesdûd) diyenlerin fetva ve karar ile kapatılmış demek istediklerine işaret ederek böyle bir fetvanın ve kararın da olmadığını, bu iddiayı yapanların herhangi bir delili gösteremediklerini vurgular. Kapanmıştır (münsedd) diyenlerin ise müctehid kalmadığı için içtihad ameliyesinin kendiliğinden sona ermiş olduğuna yönelik söylemlerine işaret eder. Bu iki yaklaşımın ardından konuyu şu şekilde ifade eder: “Hemen işaret edelim ki burada kapanıp kapanmadığı tartışılan içtihad “mutlak müstakil içtihad”dır ve bundan maksad, usûl ve fürû’da başkasına tâbi olmayan müçtehidin müstakil içtihadıdır. Usûlde umumiyetle bir müçtehide bağlı kalıp fürû’da yani içtihad yoluyla varılan hükümlerde müstakil olan içtihadın (mutlak müntesib ictihad) daha uzun zaman devam ettiği tarihi bir gerçektir.”[23]
Ancak siyasî, içtimai, ilmî ve ahlâkî değişmelerin bir neticesi olarak dördüncü asırdan itibaren “mutlak içtihad” yapabilecek mütehassısların azalmış olduğu, ehliyet sahiplerinin horlanmış, ihtiyaca rağmen imkânları daralmıştır.[24]
Hayrettin Karaman Hocanın düşüncesine yakın bir görüş ifade eden Ekrem Buğra Ekinci Hoca, günümüzde içtihad kapısı kapanmış mıdır? sorusuna “Modernist literatürde, hicri IV. asırdan itibaren içtihad kapısının kapatıldığı ve fıkıh dünyasının büyük bir taassuba gömüldüğü iddiası ortaya atılmıştır. Hâlbuki içtihad kapısı kapatılmış değildir. Zira bunu kapatmaya kimsenin salahiyeti yoktur. Ancak bazı sebeplerle artık Ebu Hanife, İmam Malik gibi mutlak müçtehid yetişmemiştir, yani mutlak içtihad kapısı kendiliğinden kapanmıştır. Buna ihtiyaç da kalmamıştır. Çünkü müçtehidler kıyamete kadar vuku bulacak pek çok meselenin hükmünü bildirmiştir. Ortaya çıkan yeni meseleler, müçtehidler tarafından halledilmiş meselelere kıyas edilerek hallolunmuştur. Yani mutlak müçtehid yok ise de, mezhebde müçtehid bulunmasına engel de yoktur.”[25]şeklinde cevap vermiştir.
“İçtihad kapısı kapalı mıdır? ‘İçtihad yapacak kimsenin taşıması gereken şartları taşıyan âlim, müçtehid yok, bunun için yanlışlar meydana gelir’ diyerek içtihad kapısı kapalıdır tezi doğru mudur? Yoksa iş ‘ehliyet’ noktasında mı düğümleniyor?” şeklinde bir soruya karşılık Nureddin Yıldız Hocanın cevabı şu şekildedir: “İçtihad, Kur’an ve Sünnet’i daha iyi anlama gayretinin adıdır. Bu da kıyamete kadar bütün Müslümanların görevidir.
Müslümanların uzun bir zamandan beri Ebu Hanife düzeyinde müçtehid yetiştiremedikleri doğrudur. Ancak bu bir daha yetiştiremeyeceklerini de belgelemez. Müslümanlar, en zeki çocuklarını Kur’an ve onun ilimlerine ayırma fedakârlığını göstermeleri hâlinde biiznillah Ebu Hanifeler hatta daha iyileri bile gelir. Şu dönemde içtihadın işlevini fıkıh konseyleri görmektedir ki evlâ olan da budur.”[26]
Diğer yandan, “İçtihad kapısının kapatılması dinî maslahatlar cümlesinden midir? Sesimin en gür tonuyla diyorum ki: İçtihad kapısı, bu dini korumak için Allah Teala’dan gelen bir ilhamla kapatılmıştır. Herhangi bir fakih, fıkıh talebesi veya bir başkası bu söylediğimi garip karşılayabilir. Evet, içtihad kapısının kapatılması maslahatlar cümlesindendir!”[27] yazısında Ebubekir Sifil Hoca yaptığı açıklamasında içtihad kapısının kapanmasının faydalı olduğuna işaret etmektedir.
Halil Günenç Hoca da içtihad yapabilmek için belli başlı dokuz şartın olduğunu ifade ederek o şartları hatırlatır ve bunları öncelikle sayar: “1. Arapça dilini ve üslûbunu bilmek. Çünkü dinin kaynağı Kur’ân-ı Kerîm ile sünnet-i seniyedir; bunlar da Arapça’dır. 2. Kur’ân-ı Kerîm’in âmm ve hâssını, mutlak ve mukayyedini, nâsih ve mensubunu bilmek. 3. Peygamber(sav)’in –kavlî, fiilî ve takriri– sünnetlerini bilmek. 4. Hakkında içtihad edilecek mesele ile ilgili icmâ veya ihtilâfı bilmek, 5. Kıyas ve kaidelerini bilmek. 6. Şer’i ahkâmın maksat ve gayesini bilmek. 7. Hak ile batılı birbirinden ayırabilecek kadar ölçülü olmak. 8. İçtihada ve İslâm’a karşı samimi olmak. 9. İnancı sağlam olup bid‘attan uzak olmaktır.”[28]
İçtihad konusunda çok önemli bir ayrımın yapılması gerektiğine vurgu yapan Orhan Çeker Hoca da konuya şu şekilde açıklık getirir: “İçtihad kapısı kapalı mı değil mi filan diye bir mesele var ya! Usul konusunda içtihad kapısı kapalıdır arkadaşlar. Bunu her yerde altını çizerek söyleriz. Yani, Allame-i Cihan bile olsan usul konusunda getireceğin bir şey yoktur. Ancak geçmişin mukayesesini yaparsın. Geçmişi tekrar edersin. Geçmişi biraz daha güzel anlatmak için yeni bir üslup bulabilirsin… Fakat ikisini karıştırmayalım. Bu usule uygun olarak yeni çıkan meselelere cevap verme şeklindeki içtihad kapısı kapalı değildir.”[29]
Bu iki ayrımın yapılmasıyla içtihad konusunun temel problemi de açıklık kazanmış olmaktadır. Sözlerine devamla Orhan Hoca “Bu ikisini birbirine karıştırmayalım. Eğer usule dayalı olarak furu dediğimiz meselelerde de içtihad kapısı kapalı olsaydı, şimdi yeni çıkan bir mesele hakkında hiç kimsenin konuşamaması gerekirdi. Ama yeni çıkan meseleler hakkında herkes aklı erdiğince bir şeyler söylüyor. Şöyle bir örnek vereyim. İbn-i Abidin diye bir âlimimiz var. Hanefi mezhebinin okyanusu, vefatı 1252 hicri (ö.1836m). Onun Redd’ül-Muhtar adlı bir kitabı var. Türkçeye de tercüme edilmiş, 16 cilt halinde. Usul kitaplarına bakarsanız İbn-i Abidin mukallidler sınıfındandır. Yani kendisi içtihad edemiyor, içtihad edenlerin içtihadını naklediyor. Ama bakınız eğer siz usul ve furu ayrımını yapmazsanız, bunu anlayamazsınız. Usul’de kapı kapalı, furu‘da açık. Mukallid diyorsak, usul koymuyor diye anlayın. Usul kitaplarında İbn-i Abidin mukallid âlimlerdendir diye geçer ama mesela sigorta konusunu araştırmaya başlayın en eski sigorta konusunda söz söyleyen kişi İbn-i Abidin’dir dersiniz. Daha eskisi yoktur. Diyelim zorladın zorladın iki asır daha geriye gittin. Dahası yok. Eğer furu’da da kapı kapalıdır denilseydi, İbn Abidin’in konuşamaması gerekirdi.”[30]
Aslında içtihad kapısı hiçbir zaman kapanmadı ki açılması için bir şeyler yapılsın. Zaten belirli bir hukuk mezhebi sınırları içinde içtihad faaliyeti devam etmektedir.[31]
Gerçekte, içtihad kapısının asla kapatılmaması gerekir çünkü İslam Şeriatı ebedidir ve insanların ihtiyaçları ve koşulları çok çeşitlidir. İçtihadın uygulanmasının, Şeriat’ın ana hedefleri arasındadır ve İslam’ın kaynakları olan Kur’an, Sünnet ve İcma’nın hükümlerini ihlal etmemesi gerektiği de açıkça bilinmelidir.[32]
Birçok kişinin hicri 4. asır, miladi 11. yüzyılda kapatıldığına inandığı, sözde “içtihad kapısı” olarak adlandırılan tartışmalı konunun aslında hiç de öyle olmadığına dair Müslüman âlimlerin fikir birliği olduğunu bilmemiz gerekir. Örneğin, 1964 yılında Kahire’de düzenlenen İslam Araştırmaları Kongresi’nde, kırk ülkeden seksen iki delege, içtihad’ın ve tüm İslam mezheplerinin görüşlerinden faydalanmanın gerekli olduğuna ve bunun gerekliliğinin İslam hukuku otoritesi tarafından kabul edildiğine inandıkları belirtilmiştir. Bu bilgiler El-Ezher Üniversitesi yönetimi tarafından Kahire’de 1964’te yayınlanan “Mu’tamar el-Evvel liMecma’ el-Buhus el-Islamiyyah” dergisinin 393-395 sayfaları arasında bahsedilmiştir.[33]
İçtihad Kapısının Kapsam Alanı:
Makâsıd ilminin babası olarak bilinen İmam Şatıbi (ö.1388) içtihad yapmanın Kur’an ve Sünnette doğrulanmış bir gerçek olduğunu ifade eder. Bu yüzden İslam’ı faydalı ve insanlık için ebedi ve kesin kılmak için içtihad yapılmalıdır. Bu nedenle, Şeriat’ta içtihad için tutulan önemli bir rol vardır ve bu rol sadece nasslarda referansı olmayan konular için mümkündür. Belirli konular sonsuz olduğu ve listelenemediği veya numaralandırılamadığı için ayetlerde tüm belirli konuları bulmak imkânsızdır. Ayette geçen dinin tamamlanmış, mükemmeliyete ermiş[34]olmasının anlamı herhangi bir belirli konu için ihtiyaç duyulabilecek tüm genel ilkelerin Kur’an ve Sünnet’le belirlenmiş olmasıdır.[35]Diğer bir ifade ile ilkesel olarak, bir anayasa niteliği olarak din tamama ermiştir.
İçtihadın kapsamı, Şeriatın ilgi alanı içerisinde olan her konuda olabilir ancak Şeriat’ın açık nasslarla sabit olan cinayet, hırsızlık, zina gibi konular ve itikatla ilgili bir yaratıcının varlığı, kâinatın yaratılmışlığı, dinin rükünlerinin farz oluşu, Peygamberlerin gönderilmesi gibi imani konularda içtihada yer yoktur. Bunlar istisna tutulur.[36]
İçtihadla Kurtuluşa İnanma:
İçtihad ameliyesiyle İslam dünyasının yeniden şekillenmesi gerektiğine inanan, buna yönelik 19. asırda İslam milletlerini uyarmak, onlara kaybettikleri değerleri hatırlatmak, hürriyet ve istiklal mücadelelerini teşvik etmek üzere mücadele eden liderlerden biri olan Cemâleddin Afgâni (ö.1897) farklı coğrafyalarda etkili olmuş, mücadelelerde bulunmuştur. İçtihad ameliyesinin hayatlarında önemli bir gündemi teşkil ettiği görülenler arasında Muhammed Abduh (ö.1905), Şibli Nu’mani (ö.1914), Sa’d Zağlul (ö.1927), M. Reşit Rıza (ö.1935), Mehmet Akif (ö.1936), İsmail Hakkı İzmirli (ö.1946), Ahmet Hamdi Akseki (ö.1951) gibi şahsiyetler zikredilebilir.[37] Bu dönemde İslam ülkelerinin sömürgecilikten kurtulabilmeleri, kendi değerlerine göre yaşamlarını teşekkül ettirebilmelerinin de ancak içtihad faaliyeti ile gerçekleşebileceğinin mümkün olduğuna inanılmaktaydı.
İçtihad Ameliyesinin Gelişim Süreci:
İslam hukuku, asırlar boyunca çeşitli re’y ve içtihad yöntemleri kullanılarak geliştirilmiş, ortaya çıkan problemler bu çaba (içtihad) sayesinde çözümlenmekteydi.[38]
Ancak vahyin canlı olduğu dönemde, Peygamber efendimiz(sav) hayatta iken içtihad ameliyesi tam olarak uygulanmıyordu. Sahabe de Peygamber efendimizin(sav) bulunduğu yerde içtihad yoluna başvurmuyordu. Bunun nedeni ise ortaya çıkan problemler doğrudan vahiy ile çözüme kavuşturuluyordu. Kimi zaman Peygamber efendimiz(sav) problemleri doğrudan kendisi çözüyor bazen de vahyin gelmesini bekliyordu. Zaten Peygamber efendimizin(sav) söylediği, uyguladığı ya da takriri olarak ortaya koyduğu hiçbir faaliyet de vahyin dışında bir şey değildi.[39] Bu gerçeği “Kişisel arzularına göre de konuşmamaktadır. O kendisine indirilmiş vahiyden başka bir şey değildir.” (وَمَا ينَْطِقُ عَنِ الْهَوَىٰ إنِْ هوَُ إلََِّّا وَحْيٌ يوُحَىٰ)[40] ayeti ile teyit edebilmekteyiz. Diğer bir ifade ile aslında vahiy iki gruba ayrılmaktadır. Birincisi el-vahy al-metlû veya vahy zâhirdir. Bu çeşit vahiy doğrudan Hz. Cebrail(a.s) aracılığı ile Peygamber efendimiz Muhammed’e(sav) gelen vahiydir ki bu da Kur’an’dır. Diğeri ise el-vahy ghair al-metlû veya vahy bâtındır. Bu, yalnızca kavramların ilhamından oluşur. Allah tarafından doğrudan Peygamber efendimize ilham edilen kavli, fiili ve takriri olarak ortaya çıkan vahiydir ki bu da Sünnet’tir.[41]
Ancak yine de ifade edilmesi gerekir ki ilk içtihad Peygamber efendimiz(sav) zamanında uygulanmış, diğer bir ifade ile uygulanması için eğitimi doğrudan Peygamber efendimiz tarafından verilmiştir. Mu‘az hadisi olarak bilinen öğretiyle ilk içtihadın da metodolojisi bizzat Peygamber efendimiz(sav) tarafından öğretilmişti.[42] Bu örnekle birlikte anlaşılacağı gibi Hz. Peygamber(sav) kendi hayatı boyunca sahabeleri içtihad yapmaya teşvik etmiştir. Yetenekli ve bilgi sahibi Sahabelerin içtihad yapmaya teşvik edilmesi, onlara sorunlara nasıl cevap bulabilecekleri yöntemi de göstermiş, asla kapanmayacak kapının da açık bırakılmasına yönelik yolu da göstermişti.
Buna ilaveten Ömer İbn Hatab(r.a), Şurayh’ı Kûfe’ye kadı olarak atadığında ona şöyle demişti: “Öncelikle, hiç kimseye sormadan sana vahyedilmiş gibi Kur’an’a bak, sonra onunla hükmet. Aradığını Kur’an’da bulamazsan, Hz. Peygamber’in sünnetini takip et. Sünnette doğru rehberliği bulamazsan, kendi şahsi görüşünle re’y yoluyla içtihad et ve salih olan (erdemli, adaletli) ve dürüstlük sahibi ehliyetli insanlarla istişare et.”[43]
Hz. Peygamber’in(sav) vefatından sonra sorunlar artarak büyümüş ve işler daha da karmaşık hâle gelmişti. Sahabe de toplumsal hayattan kaynaklanan yeni problemlerin çözümünde Kur’an ve Sünnet’i esas alıyordu.[44]
Tabiin de Sahabenin yöntemini izledi ve devamında yeni ilke ve prensipler formüle etmediler. Sadece onlar bilgiyi yani rayiç olan fıkhı doğrudan Sahabelerden edinerek çözümler bulmaya çalıştılar.[45]
Birinci ve ikinci dönemde hukukun kaynağı Kur’an ve Sünnet ile sınırlı olmasına rağmen, üçüncü dönemde Müslüman toplumun büyümesi farklı toplumsal meseleler ve sorunlar doğurdu ve bu da nassa dayalı kaynakların anlaşılmasında olası karışıklık ve yanlış anlamalara yol açtı. Buna göre, Müslüman hukukçular, İslam’ın bölgesel alanından farklı görüşler ve tartışmalı konular getiren geniş yelpazeli sorular ve problemler nedeniyle çeşitli alanlarda içtihad yapma ihtiyacı ortaya çıktı. Farklı bölgelerdeki hukuki görüşlerin çeşitliliği ve düşüncelerin karmaşıklığı, açık bir şekilde kural ve kaidelere dayalı ilkeli düzenlemelere olan ihtiyacı daha da artırmıştır. Bunlar arasında en göze çarpanı, sırasıyla Medine ve Irak hukukçuları olarak bilinen Ehl-i Hadis ve Ehl-i Rey arasındaki anlaşmazlıklar vardı. Bu nedenle hukukçular, tartışmalı konulardaki anlaşmazlıkları gidermek ve içtihad kavramının uygunsuz kişiler tarafından kötüye kullanılmasını önlemek için belirli ilkeler formüle etmenin ve belirli kriterler koymanın gerekliliğini fark ettiler.[46]
Ayrıca âlimlerin hadis mirasını toplama ve belgeleme konusunda yaşanılan tecrübelerden dolayı Sünnet konusunda kendilerine güven duymaktaydılar. Bu güvenin onları hukuki konularda da sistemleşmeye, belirli metodolojiler geliştirmeye, ayrıntılı çalışmalar yapmaya teşvik etmesiyle içtihadın da belirli bir sisteme, metodolojiye göre yapılmasının zarureti daha da belirgin hâle geldi. Geniş hadis mirasının derlenmesi mantıksal olarak fıkıh usûlünün pekişmesini beraberinde getirmiş, formüle edilen ilkeler ve kriterler seti ise uzun yıllar süren münhasır ilmî çalışmaların ardından şeriat disiplini olarak İslam hukukunun esaslarını (fıkıh usûlü) belirlemiştir.[47]
İçtihad‘ın Taklid Karşısındaki Duruşu:
İslam hukuk tarihi boyunca içtihad ve taklid konusunda farklı anlayışlar ortaya çıkmış, tarafların birbirlerini tam anlayamama yüzünden birbirinin tersiymiş gibi gösterilmeye çalışılmıştır. Oysa içtihad ve taklid birbirinden ayrılmaz kavramlardır. İçeriğini de ona göre doldurmak gerekir. Bu iki kavramın nerede kullanılacağının ayırt edilmesi aslında bütün sorunların da çözümünü sağlayacaktır.
Müçtehidin çabasıyla elde edilen detaylı bilgiye fıkıh denir. Belirli bir düşünce okulunun kurucusu olan mutlak müçtehidin, içtihadını yaparken belirli usul ve hukuki çıkarım metotlarına dayandığı belirtilmelidir. El-Amidi (ö.1233) İçtihad‘ı hukukçunun tüm yeteneklerini kullanarak, ya Şeriat’ın pratik kurallarını kaynaklardan çıkarsaması ya da bu kuralları uygulayıp belirli bir konuya uygulaması olarak tarif etmektedir.[48]
Taklid ise, henüz içtihad seviyesine ulaşmamış olan fakihin ya da diğer insanların faaliyetidir ki bu faaliyet bir mezhebin ilke ve prensipleri çerçevesinde diğer müçtehitlerin özel delillerinden çıkarılan hükümleri kullanma faaliyeti olarak ifade edilir. Sözlük anlamı itibariyle taklid başkasının görüşüne uymak demektir. Âlimler arasında görüş ayrılığı olsa da, meşru görülen bir faaliyettir.[49]
Sonuç yerine:
İslam hukuk tarihi boyunca içtihad faaliyetini savunanların asıl amacının Şâri‘nin kural ve kaidelerinin kıyamete kadar geçerli olduğunu ve kıyamete kadar ortaya çıkacak sorunlara çözüm üretebilme kapasitesine sahip İslam hukukunun işlevselliğinin devam ettirilmesine yönelik olduğu görülür. Taklidi savunanların da aslında bu amaçtan farklı bir amaçlarının olmadığı ortadadır. Onların öngördüğü dinin yanlış anlaşılmasına sebep olabilecek bazı korkulardan kaynaklı hassasiyetin bir sonucu olduğu görülecektir. Her iki akım da aslında aynı amaca hizmet etmektedirler. Konunun yanlış anlaşılmasına neden olan konunun usul ve furu‘ ayrımının yapılmamış olmasından kaynaklı olduğu görülür. Her iki akımın da asıl hedefinin dinin doğru bir şekilde anlaşılması, kıyamete kadar varlığının Şer‘i prensipler çerçevesinde yorumlanması olduğu görülecektir. Ancak dini hassasiyeti olmayan, ilim irfan yoksunu, ictihad ve taklid konusunda hiçbir tecrübesi ve yetkinliği olmayan heva ve heves takımlarını yukarıda bahsedilen iki akımın dışında tutmak zorundayız. Zaten ilim ve irfan ehli de bunun farkındadır.
Son cümle olarak diyebiliriz ki içtihad kapısı usul ve ilkeler olarak kapalıdır ancak furu ve yeni ortaya çıkacak meseleler konusunda kıyamete kadar açıktır. Peygamber Efendimiz’in(sav) Mu‘az bin Cebel’e(r.a) öğretmiş olduğu hukuki çıkarım yöntemine dayanarak fakih sıfatına haiz, yetkin âlimler bu sahada kıyamete kadar her zaman gerekli içtihadları yapabilirler. Zaten açık olan bu kapıyı kapatmaya da kimsenin ne gücü yeter ne bilgisi yeter ne de feraseti yeter.
Dipnotlar:
[1]Prof. Dr. Saim Kayadibi Marmara Üniversitesi İslam Ekonomisi ve Finansı Enstitüsü, Göztepe/İstanbul. E-mail: [email protected]
[2] H. Yunus Apaydın, İçtihad, Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi (DİA) https://islamansiklopedisi.org.tr/ictihad (Erişim: 07.03.2025)
[3] Hayreddin Karaman, İslam Hukukunda İçtihat (Ankara: Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları, 1975), s. 22.
[4] Saim Kayadibi, (2017). “İslam Hukukunun Ulvi Amaçları: Makāṣıd el-Şerī‘ah” in editedby Hakan Sarıbaş “İslam İktisadı ve Finansı” no. 22, (Zonguldak: Bülent Ecevit University, 2017), s. 6.
[5]Saim Kayadibi, IstihsanThe Doctrine of Juristic Preference in Islamic Law, (Kuala Lumpur: Islamic Book Trust, 2010), s.2; Ebu Davud, Sünen, iii, 1019 hadis no: 3585.
[6] Wael B. Hallaq, “Was the Gate of Ijtihad Closed?” in International Journal of Middle East Studies. xvi, 1, 1984, 3-41; Montgomery Watt, “The closing of the door of ijtihād” in Oriehtakia hispanica, sive studia F M Pareja octogenariadictataedendacuravit J M Barral, Leiden 1974, I, 675-8; Saim Kayadibi, (2022). The state and policies of an Islamic Government, (Kuala Lumpur: IIUM Press, IIIT, 2022), s. 405.
[7] Joseph Schacht, An Introduction to Islamic Law(Oxford: Clarendon Press, 1964), s. 70.
[8] Noel J. Coulson, A History of Islamic Law(Edinburgh: Edinburgh University Press, 1964), s. 80.
[9] Imran Ahsan Khan Nyazee, Theories of Islamic Law the Methodology of ijtihad (Delhi: Adam Publishers, 1996), s.234.
[10] Saim Kayadibi, (2008), Ijtihadand a ModernistPerspectivetowardsIslamicLawandThought, Journal of IslamicLawStudies (IHAD), 11, (2008), 125; Dihlawī, “Iqd al-Jid”, (İctihad, taklidvetelfikϋzerinedörtrisale), tr. by Hayreddin Karaman, İstanbul, 2000, pp: 159, 160, 123-180.
[11] Muhammed Ebu Zehra, Usul el-Fıkh (Kahire: DarulFikr el-Arabi, 1958), p. 311
[12] Muslim, Sahih, s. 290, hadis no. 1095; Şevkani, İrşad, s. 253; Gazzali, Mustasfa, c. 1, s. 111
[13] Sahih Müslim, KitâbulImâra, Hadis no: 4718.
[14] Ebu Abdullah Muhammed b. Ali b. Muhammed El-Havlâni Eş-Şevkâni, İrşadü’l-Fuhul ila Tahkiki’l-Hak minİlmi’l-Usul, (Beirut: Darü’l-Kütübi’l-İlmiyye, 2009), cilt: 2, s. 215.
[15]MacidFakhri, “İslam Felsefesi Tarihi”, tr. Kasım Turhan (İstanbul: 1992), p: 304; JemaleddinAfgani ” Dini Modernizmin Üç Şövalyesi ve Türkiye’deki Takipçileri/Cemaleddin Efgani-Muhammed Abduh-Reşid Rıza”, Hasib es-Samarrai, (İstanbul: Bedir Yayınları, 1998)
[16] Muhammed Ebu Zehra, Usul el-Fıkh (Kahire: DarulFikr el-Arabi, 1958), p. 318.
[17]Vehbe Ez-Zuhayli, Usulü’l-fıkhi’l-islam (Darü’l-Fikir El-muasır,), cilt:2, s.370-374
[18]L. Ali KhanandHisham M. Ramadan, ContemporaryIjtihadLimitsandControversies, (Edinburgh: Edinburgh UniversityPress, 2012), s.39
[19]Fahrettin Atar, Fıkıh Usulü (İstanbul: M.Ü. İlahiyat Fakültesi Vakfı Yayınları, 2021), s. 311
[20] Mustafa Sabri Efendi, Mevkıfu’l Akl (İstanbul: Dâru’lHilâfetilAliyyeMedresesi, 2020), cilt:4, s.350
[21] Ahmed Davudoğlu, Dini Tamir davasında Din Tahripçileri (İstanbul: Bedir Yayınları, 2001) s. 377-37
[22] Ömer Fâruk Korkmaz, İçtihâd Kapısı Açık mı Kapalı mı?https://darusselam.com/fikir/ictihad-kapisi-acik-mi-kapali-mi.html#ftn18 (Erişim: 03.03.2025)
[23]Bkz. Muhammed Ebû-Zehra’nın tesbitine göre “mutlak müntesib müctehidler” beşinci asra kadar azalarak bulunmuş, beşinci asırda onların yerini “ehl-i tahric” almıştır. Bunların da ilk sırasında “müctehidfi’l-mezheb” denilen fıkıh bilginleri vardır. Bunların usûl ve fürûda bir imama bağlı kalıp, onun usûlüne göre boşlukları dolduran müctehidler olduğu belirtilir. Mevsû’atü’l-fıkh, s. 58 vd. https://www.hayrettinkaraman.net/kitap/tarih/0242.htm (Erişim: 04.03.2025)
[24]İctihad kapısının kapanmasına ilişkin bkz. https://www.hayrettinkaraman.net/kitap/tarih/0242.htm Erişim: 04.03.2025)
[25] Günümüzde içtihat kapısı kapanmış mıdır? https://www.ekrembugraekinci.com/question/?ID=28734(Erişim: 04.03.2025)
[26]İçtihad Kapısı Kapalı mıdır? https://fetvameclisi.com/fetva/ictihad-kapisi-kapali-midir (Erişim: 04.03.2025)
[27]İçtihad Kapısının Kapatılması, Gazete Yazıları, 29 Eylül 2007, https://ebubekirsifil.com/gazete-yazilari/ictihad-kapisinin-kapatilmasi/ (Erişim: 04.03.2025)
[28] Halil Günenç, İçtihat / ictihad kapısı açık mıdır, kapanmış mıdır?, Sorularla İslamiyet, https://sorularlaislamiyet.com/ictihat-ictihad-kapisi-acik-midir-kapanmis-midir#:~:text=%C4%B0ctihad%20kap%C4%B1s%C4%B1%2C%20birinci%20as%C4%B1rda%20a%C3%A7%C4%B1k,veya%20kapat%C4%B1ld%C4%B1.%22%20demek%20yanl%C4%B1%C5%9Ft%C4%B1r. (Erişim: 04.03.2025)
[29] Orhan Çeker, İçtihat Kapısı Kapalı mıdır?,https://www.youtube.com/watch?v=0AQWOpjrVAI (Erişim: 04.03.2025)
[30] Orhan Çeker, İçtihat Kapısı Kapalı mıdır?,https://www.youtube.com/watch?v=0AQWOpjrVAI (Erişim: 04.03.2025)
[31] Muhammad Khalid Mas’ud, Iqbal’s Reconstruction of Ijtihad (Islamabad: Islamic Research Institute, 1995), s.31.
[32] Saim Kayadibi, (2022). Thestateandpolicies of an IslamicGovernment, (Kuala Lumpur: IIUM Press, IIIT, 2022), s. 88
[33]Saim Kayadibi, (2008), An Approach to the Position of Islamic Law with the Consideration of the Reform through the Aiding Factors, Journal of Islamic Law Studies (IHAD), 12, (2008), 173.
[34] Kur’an, Mâide, 5:3
[35]Şatıbi, “Muvafakat fi Usul el-Şeri’ah,” edt. Abdullah Diraz (Beirut: DarulMarifeh, 1997), c. 1, s. 32, 77; Şatıbi, “El-İtisam”, (Mırıs: Matbaah el-Menar, 1914), c.1, s.305.
[36]Şevkâni (ö.1250/1834), “İrşâd el-Fuhul ila Tahkik el-Hak minİlm el-Usul” (Kahire: 1937), s. 252; Bedran, “Usul el-Fıkh el-İslami“, (İskenderiye: Müessese Şebab el-Camiah, 1404/1984), s. 471; Aghnides, Nicolas P. “MuhammadanTheories of Finance,” New York, LongmansGreen&Co. 1916, reprint, (Lahore: PremierBook House, 1957), s. 91; Zuheyr, “Müzekkerat fi el-Usul el-Fıkh” (Kahire: Dar et-Te’lif Külliye el-Şeriah el-Ezher, nd), c. 4, s. 225.
[37] Hayreddin Karaman,İslâm Hukuk Tarihi(İstanbul: İz Yayıncılık, 2004), s.297-298
[38] Saim Kayadibi, IstiḥsāntheDoctrine of JuristicPreference in IslamicLaw (Selangor: IBT, 2010), p. xxviii.
[39] Saim Kayadibi (2023), “Principles of IslamicLawandTheMethods of Interpretation of theTexts, Usul al-Fiqh“, (Istanbul: Tesam Akademi, 2023), s. 18.
[40] Kur’an, Necm Suresi, 54:3-4
[41]Isma’ilSha‘ban Muhammed “Usul el-Fikh al-Müyesser” (Kahire: Kitabul Cami’ Tevfikiyye, 1994), c. 1, s. 47.
[42]Ebu Davud, Sünen, iii, 1019 hadis no: 3585.
[43] Ibn Teymiyyeh, “El-Fetavael-Kübra,” Darul Kütübel-‘Ilmiyyeh, 19/200-201; Ibn el-Kayyim “I‘lâm”, c. 1, s. 171; Saim Kayadibi, (2022). Thestateandpolicies of an IslamicGovernment, (Kuala Lumpur: IIUM Press, IIIT, 2022), s. 385-386.
[44]Ahmad Hasan, “TheEarly Development of IslamicJurisprudence” (Islamabad: IslamicResearchInstitute, 1994), s. 117.
[45] Saim Kayadibi (2023), “Principles of IslamicLawandTheMethods of Interpretation of theTexts, Usul al-Fiqh“, (Istanbul: Tesam Akademi, 2023), s. 18-19; Ahmad Hasan, Principles of IslamicJurisprudence, TheCommand of theSharī‘ahandJuridical Norm (Islamabad: IslamicResearchInstitute, 1993), p. 16-17; Abū al-‘AynāynBadrān, “Uṣūl al-Fiqh al-Islāmī” (Alexandria: MuassasahShabāb al-Jāmi‘ah, 1404/1984), p. 12; Muhammad HashimKamali, “Principles of IslamicJurisprudence” (Cambridge: IslamicTextSociety, 1997), p. 4.
[46] Saim Kayadibi (2023), “Principles of IslamicLawandTheMethods of Interpretation of theTexts, Usul al-Fiqh“, (Istanbul: Tesam Akademi, 2023), s.19; a.g.e.
[47] Saim Kayadibi (2023), “Principles of IslamicLawandTheMethods of Interpretation of theTexts, Usul al-Fiqh“, (Istanbul: Tesam Akademi, 2023), s.19; a.g.e.
[48] Saim Kayadibi, (2007), Ijtihad by ray; the main source of inspiration behind istihsan (juristic preference), American Journal of Islamic Social Sciences, Herndon, USA, 24:1 winter (2007), 76.
[49]Saim Kayadibi, (2022). Thestateandpolicies of an IslamicGovernment, (Kuala Lumpur: IIUM Press, IIIT, 2022), s. 404; Imran Ahsan KhanNyazee, “IslamicJurisprudence,” (Kuala Lumpur: TheOtherPress, 2003), s. 25-26.
İlgili Yazılar
Ahlâkın Sosyolojisi Sosyolojinin Ahlâkı
Ahlâkın toplumda bir geçerlilik ve gerçeklik kazanabilmesi için bireyin kendisinde bulunanlardan daha üstün bir değere sahip ahlâki güçler olduğu ve bu güçlere boyun eğecek şekilde yetiştirilmiş olması gerektiği kabul edilmelidir. Bunu sağlamanın yolu da otoritenin varlığını kabul etmekten geçmektedir zira hiçbir duygu otorite duygusunun içine sızamamakta ve onu etkileyememektedir
Mutluluk ve Ahlâk İlişkisi
Sosyolog Zygmunt Bauman ise mutluluk konusuna oldukça farklı bir noktadan yaklaşır. Ona göre “mutluluk, dertsizlik değil; dertlerle mücadele edebilme gücüdür. Mutluluk, sorunların yokluğu değil, onlarla yüzleşip onları aşabilme cesaretidir. İnsan hayatı hiçbir zaman tamamen huzurlu değildir; ancak anlamlı bir mücadele sürdüğü sürece ‘mutlu bir yaşam’dan söz edilebilir.”
Yapay Zekâ Çağında Fıkıh: Modern Tartışmaları Kadim Lensle Okumak
İslam hukukunun dinamik ve özgün ruhunun yeniden canlandırılmasında ise, günümüz yapay zekâ hukuku tartışmalarını incelemek, ilham verici olabilir. Bu bağlamda, medeni hukuku yakından ilgilendiren ve aynı zamanda sorumluluk gibi en temel hukuki konuları da şekillendirebilecek olan yapay zekâya kişilik verilmesiyle ilgili tartışmalara kısaca değinmek, ufuk açıcı olabilir
Felsefe Tarihinin Zakkum Ağacı: Öjenizm
“[…] her iki cinsin de en iyilerinin en fazla, en kötülerinin de en az çiftleşmeleri gerekir. Ayrıca en kötülerin değil, en iyilerin çocuklarını büyütmeliyiz ki sürünün cinsi bozulmasın.”