İçtihat sorunu, günümüzde İslam dünyasında önemli bir tartışma konusu olmaya devam etmektedir. Modernleşme, küreselleşme ve toplumsal değişimler karşısında İslam hukukunun nasıl güncellenmesi gerektiği meselesi, özellikle Türkiye ve diğer Müslüman toplumlarda sıkça gündeme gelmektedir. Geleneksel fıkhi yorumların çağdaş meseleler karşısında yetersiz kaldığına dair eleştiriler, içtihat kapısının yeniden açılması gerektiğini savunanları cesaretlendirirken, dinî otoriteler arasında bu konuda ciddi bir görüş ayrılığı bulunmaktadır.
Türkiye özelinde içtihat meselesi, laiklik ve din ilişkisi çerçevesinde farklı bir boyut kazanmaktadır. Bir yandan, bireysel dini yorumlara alan açan sekülerleşme süreci, toplumda dinin nasıl yaşanacağına dair çeşitli yaklaşımları beraberinde getirirken, diğer yandan içtihat mekanizmasının nasıl işlemesi gerektiği üzerine akademik ve entelektüel tartışmalar sürmektedir. İlahiyat çevreleri, geleneksel mezheplerin içtihat anlayışlarını koruma eğilimindeyken, bazı modernist düşünürler, değişen toplumsal ve ekonomik koşullara uygun yeni yorumlar geliştirilmesi gerektiğini savunmaktadır.
Müslüman dünyada ise içtihat tartışmaları, hukuki, siyasi ve toplumsal bağlamlarda farklı şekillerde ele alınmaktadır. Reformist ve selefi yaklaşımlar arasında süregelen gerilim, içtihat yetkisinin kimde olduğu ve hangi yöntemlerle yapılması gerektiği konusunda fikir ayrılıklarını derinleştirmektedir.
Özellikle Batı’da yaşayan Müslüman topluluklar, çokkültürlü toplumlarda dinin nasıl yorumlanacağına dair yeni içtihatlara ihtiyaç duymakta ve bu bağlamda içtihat meselesi güncelliğini korumaktadır. Dolayısıyla içtihat sorunu, yalnızca fıkhi bir mesele olmaktan çıkıp çağdaş Müslüman kimliğinin inşasında da merkezi bir rol oynamaktadır.
İçtihat Tartışmasının Başlangıcı
İçtihat sorunu, modern dönemde ilk kez 19. yüzyılın sonları ve 20. yüzyılın başlarında, İslam dünyasının Batı karşısındaki gerileyişini sorgulayan düşünürler tarafından gündeme getirilmiştir. Osmanlı İmparatorluğu’nun zayıflaması, Avrupa’nın bilim, teknoloji ve hukuk alanındaki ilerlemeleri karşısında Müslüman toplumların nasıl bir yol izlemesi gerektiği sorusunu doğurmuştur. Bu bağlamda, içtihat meselesi, İslam hukukunun durağanlaşıp durağanlaşmadığı ve değişen dünya koşullarına uyarlanıp uyarlanamayacağı çerçevesinde tartışılmaya başlanmıştır.
Meşrutiyet döneminde (1876 ve 1908), İslamcı yazarlar ve düşünürler içtihat meselesini, İslam’ın dinamik bir yapıya sahip olduğu ve toplumun ihtiyaçlarına uygun şekilde güncellenmesi gerektiği fikriyle ele almışlardır. Bu dönemde içtihadın yeniden canlandırılması gerektiğini savunan isimler arasında Namık Kemal, Mehmed Akif, Said Halim Paşa ve özellikle de Mehmet Şerafettin Yaltkaya gibi düşünürler yer almıştır. Onlara göre, Osmanlı’nın çöküşünü durdurmanın yolu, İslam’ı geçmişin katı yorumlarından kurtarıp yeniden yorumlamak ve çağın şartlarına uygun bir şekilde tatbik etmekten geçiyordu.
Said Halim Paşa, içtihadın ihmal edilmesini Müslüman toplumların geri kalmasının ana sebeplerinden biri olarak görmüştür. Ona göre, İslam sadece geçmişin hükümleriyle sınırlı kalmamalı, aksine değişen sosyal, ekonomik ve siyasal koşullara uyum sağlayacak şekilde dinamik bir yorum çerçevesinde ele alınmalıdır. Mehmet Akif ve diğer İslamcı aydınlar ise Batı’nın bilimsel ve hukuki ilerlemelerini göz önünde bulundurarak, İslam hukukunun da yeniden yorumlanması gerektiğini savunmuşlardır. Ancak bu yorumların geleneksel ulema tarafından büyük ölçüde tepkiyle karşılandığı da unutulmamalıdır.
Bu süreçte, içtihat yalnızca hukuki bir tartışma olmaktan çıkmış, aynı zamanda İslam’ın modern dünyada nasıl bir rol oynayacağına dair bir kimlik meselesine dönüşmüştür. Meşrutiyet döneminin İslamcı yazarları, içtihat mekanizmasının yeniden işler hale gelmesini Osmanlı’nın ve genel olarak İslam dünyasının kurtuluşu için bir zorunluluk olarak görmüş, ancak bu konuda fikir birliği sağlanamamıştır. Bu tartışmalar, günümüzde de İslam’ın modern toplumlarla nasıl bütünleşeceği sorusu etrafında devam etmektedir.
Çağdaş İslam Düşüncesinde Mısır, Türkiye ve İran’da İçtihat Yaklaşımları
Günümüzde çağdaş İslamcı düşünürler, içtihat konusunu farklı perspektiflerden ele almakta ve İslam hukukunun güncellenmesi meselesini tartışmaktadır. Mısır, Türkiye ve İran gibi Müslüman ülkelerde bu tartışmalar, tarihsel, siyasi ve toplumsal bağlamlarına göre değişiklik göstermektedir. Genel olarak, modern İslamcı düşünürler içtihadın gerekliliğini vurgularken, bu sürecin kimler tarafından ve nasıl yürütülmesi gerektiği konusunda farklı görüşlere sahiptirler.
Mısır’da, içtihat tartışmaları genellikle reformist ve gelenekçi yaklaşımlar arasında bir gerilim içinde ele alınmaktadır. Muhammed Abduh ve Reşid Rıza’nın açtığı reformist çizgi, günümüzde Yusuf el-Karadavi ve Tarık Ramazan gibi isimler tarafından sürdürülmüştür. Karadavi, içtihadın toplumun güncel ihtiyaçlarına göre yapılması gerektiğini savunurken, geleneksel yöntemlerden tamamen kopulmasını da eleştirmektedir. Tarık Ramazan ise özellikle Batı’da yaşayan Müslümanlar için yeni içtihatların gerekliliğini vurgulamakta ve İslam’ın evrensel ilkeleriyle çağdaş normlar arasında bir denge kurulmasını önermektedir.
Türkiye’de ise içtihat tartışmaları daha çok modernleşme, sekülerleşme ve din-devlet ilişkileri çerçevesinde ele alınmaktadır. Ali Bulaç, İslam hukukunun sadece geçmişin hükümlerini tekrarlamak yerine, çağdaş sorunları çözmek için yeni yorumlara açık olması gerektiğini savunmaktadır. Hayrettin Karaman gibi ilahiyatçılar ise içtihadın sadece yetkin âlimler tarafından yapılabileceğini ve bu sürecin kontrolsüz bir biçimde gerçekleşmemesi gerektiğini öne sürmektedir. Türkiye’deki tartışmalar, laik hukuk sisteminin varlığı nedeniyle daha çok akademik ve entelektüel düzeyde sürmekte, devletin içtihadi bir rol üstlenip üstlenmemesi meselesi de zaman zaman gündeme gelmektedir.
İran’da içtihat meselesi, doğrudan Şiî ulemanın yetkisiyle bağlantılı bir şekilde ele alınmaktadır. Şiî İslam’da içtihat hakkı yalnızca müçtehitlere tanındığından, bu konudaki tartışmalar daha çok dinî otoritenin nasıl şekillenmesi gerektiği üzerinde yoğunlaşmaktadır. Ruhullah Humeyni’nin “Velayet-i Fakih” teorisi, içtihadı siyasi otoriteyle birleştiren bir model sunarken, günümüz İran’ında Muhammed Müctehid Şebisteri gibi reformist düşünürler, içtihat kapısının daha geniş bir toplumsal katılımla ele alınması gerektiğini savunmaktadır. Şebisteri, İslam hukukunun modern insan hakları ve demokrasiyle uyumlu bir şekilde yeniden yorumlanması gerektiğini ileri sürerek, geleneksel içtihat anlayışına eleştirel bir yaklaşım getirmektedir.
Genel olarak, çağdaş İslamcı düşünürler içtihat meselesini İslam’ın çağdaş dünyada nasıl bir yer edineceği sorusuyla birlikte ele almaktadır. Reformist yaklaşımlar, içtihadın daha geniş bir katılımla yapılmasını ve modern hukuki sistemlerle uyum içinde olmasını savunurken, gelenekçi yaklaşımlar, bu yetkinin yalnızca ulema sınıfında kalması gerektiğini öne sürmektedir. Her üç ülkedeki tartışmalar, İslam’ın modern toplumla nasıl bütünleşeceği sorusuna verilen farklı cevapları yansıtmaktadır.
Tartışmanın Yeniden Tanımlanması
Abdülkerim Sürûş, İran’daki içtihat tartışmalarına özgün bir perspektif getiren önemli bir çağdaş düşünürdür. Sürûş, içtihadın yalnızca fıkhi bir mesele değil, aynı zamanda dinî bilginin doğasıyla ilgili epistemolojik bir sorun olduğunu ileri sürmektedir. Ona göre, dinî bilgi mutlak ve değişmez değildir; aksine, tarihsel, kültürel ve toplumsal koşullara bağlı olarak gelişen ve değişen bir yapıdadır. Bu bağlamda, içtihat kapısının sürekli açık olması gerektiğini ve dinî bilginin modern bilim, felsefe ve insan haklarıyla etkileşim halinde yenilenmesi gerektiğini savunmaktadır.
Sürûş, İslam hukukunun geçmişin katı kurallarıyla sınırlı kalmaması gerektiğini ve müçtehitlerin sadece klasik metinlere bağlı kalarak değil, çağdaş sosyal bilimlerden de yararlanarak yeni yorumlar geliştirmesi gerektiğini öne sürmektedir. Özellikle “Dini Bilginin Genişlemesi” teorisiyle, vahiy ve dinin kendisinin sabit, ancak dinî yorumun değişken olduğunu vurgulamaktadır. Bu görüş, geleneksel Şiî uleması tarafından eleştirilmiş ve İran’daki teokratik yönetim tarafından tehlikeli bulunmuştur. Sürûş, din ile devletin ayrılması gerektiğini savunmakta ve içtihadın yalnızca fakihlerin değil, modern entelektüellerin ve toplumun geniş kesimlerinin katılımıyla gerçekleştirilmesi gerektiğini dile getirmektedir.
Bu çerçevede, Sürûş’un içtihat anlayışı, klasik İslam hukukunun sınırlarını aşarak, dinî yorumun bireysel özgürlükler, demokrasi ve insan haklarıyla nasıl uyumlu hale getirilebileceği sorusunu da içermektedir. İran’da onun görüşleri reformist ve seküler düşünürler tarafından ilgiyle karşılanırken, muhafazakâr dini çevreler tarafından reddedilmektedir. Ancak Sürûş’un fikirleri, İslam dünyasında içtihat kavramının nasıl daha geniş ve dinamik bir hale gelebileceği konusunda önemli bir katkı sunmaktadır.
İçtihat meselesi günümüzde sosyolojik olarak şöyle bir soru üzerinden yeniden kurgulanabilir: Çağımızda nas ile olgu arasındaki ilişkiler hangi zeminde ele alınmalıdır? Bir başka deyişle ilahi ve değişmez bir kurallar bütünü olarak algılanan fıkhi normlar/kurallar, değişen toplumsal olguları ne kadar hesaba katmalıdır? Burada “nas” terimi, teknik anlamda kural, norm ya da hüküm ihtiva eden ayetler ve hadisler olarak anlaşılmalıdır. “Olgu” ise, bize dışardan etki eden ve davranışlarımızı yönlendiren olaylar bütünü olarak tanımlanabilir.
Şu bir gerçektir ki Sanayi Devrimi’nden bu yana olgular dünyasında köklü değişmeler meydana gelmiştir. “Modernleşme” olarak adlandırılan çağımıza özgü toplumsal değişme süreci (sanayileşme, kentleşme, farklılaşma, sekülerleşme, bireyselleşme, rasyonelleşme vs.) geleneksel toplumsal yapıları çözmüş ve modern bir toplum yapısı ortaya çıkarmıştır. Modernleşme süreçleri Batı dünyasında başlamış olmakla birlikte tüm dünyaya yayılmıştır. Bugün küreselleşme nedeniyle dünya yeniden şekillenmektedir.
Küreselleşme, olgusal olarak hiçbir ülke ve toplumun kendisinden bağımsız kalabileceği bir süreç değildir. Bu değişen dünya şartlarında Müslüman toplumlar kendi kaynaklarından hareketle nasıl bir inşa ve düzenleme yapacaklardır?
Burada üç yol karşımıza çıkmaktadır:
Gelenekçilik: Değişen dünyaya rağmen geleneksel fıkhı ve içtihatları izlemek, çoğu zaman ve pratikte başvurulan bir yoldur. Osmanlı uleması önemli oranda bu yolu izlediği için gelişmelerin dışında kalmış ve Müslüman dünya seküler ve laik çözümler peşine düşmüştür. Batılılaşma, sanıldığı gibi bize dışardan dayatılan bir şey değil, içeriden çözümler üretilmemesinden dolayı içine girilen bir taklit sürecidir.
Modernizm: Bu yol, ilkinin zıddı ve genellikle ona bir tepki olarak doğan ve gelenekten savrulan bir yaklaşımdır. Modernistler, kendi kaynaklarımıza dayalı bir çözüm bulmak yerine Batı’dan hazır modeller ve yöntemler almayı tercih etmişlerdir. Modernizm sadece “dışarda” bir akım değildir, İslam’ı da içerden etkileyen, tefsir başta olmak üzere İslami ilimlere de sızan bir etkinin adıdır.
Yenilikçilik: İslamcılar, gelenekçilik ve modernize alternatif olarak İslam’da içtihat kapısının açılarak bir yenilenmenin yapılmasını savunan bir grup aydın ve ulemadır. Onlar yoluyla temsil edilen İslamcılık, kaynaklara dönüş, emperyalizme karşı cihat ve içtihat kapısının açılması gibi çözümleri öne süren bir akımdan başka bir şey değildir.
İslamcıların Zaafları ve Çözüm Önerileri
İslamcıların zaaflarından biri içtihat kapısının açılmasını savundukları halde bunun nasıl yapılacağının yol ve yöntemlerini (metodolojisini) ortaya koymamış olmalarıdır. Bilakis Said Nursi örneğinde görüldüğü üzere içtihadın ne tür engellerle karşı karşıya olduklarını saymaktan öte bir şey yapmamışlardır.
Said Nursî, içtihat meselesini önemseyen ancak onun önündeki engellere odaklanarak meseleyi daha çok teorik düzlemde ele alan bir düşünürdür. Ona göre, içtihat kapısının açılması gereklidir ancak bunun için gerekli olan şartlar henüz oluşmamıştır. Nursî, içtihat yapmanın ciddi bir ilmi yetkinlik gerektirdiğini ve bu yetkinliğe sahip olmayan kimselerin yanlış yorumlarla dini tahrif edebileceğini düşünmüştür. Özellikle modern dönemde, dinî bilgiye sahip olmayan veya yeterince derinlik kazanmamış kişilerin içtihat yapmaya kalkışmasının, İslam’ın ruhuna zarar vereceğini savunmuştur.
Said Nursî, içtihat meselesinin önündeki engelleri sıralarken, Müslüman toplumların içinde bulunduğu cehalet, ahlâki bozulma ve dinî bilgideki yetersizlik gibi faktörleri vurgulamıştır. Ona göre, içtihat yapabilmek için yalnızca İslamî ilimlerde değil, aynı zamanda fen bilimlerinde ve çağdaş düşüncede de derin bir birikime sahip olmak gereklidir. Ancak yaşadığı dönemde, Müslüman toplumların bu seviyeye ulaşamadığını ve bu yüzden içtihat kapısının ehil olmayan kişilerce zorlanmasının faydadan çok zarar getireceğini belirtmiştir.
Bununla birlikte, Said Nursî, içtihat meselesinin yöntemine dair somut bir model geliştirmekten ziyade, onun önündeki engelleri sıralamakla yetinmiştir. Bu bağlamda, içtihadın nasıl yapılması gerektiği konusunda açık bir metodoloji önermemesi, İslamcı düşünürlerin genel zafiyetlerinden biri olarak değerlendirilebilir. Nursî’nin yaklaşımı, içtihat kapısının açılmasını savunan ancak onun pratiğe nasıl döküleceği konusunda yeterince net çözümler sunmayan bir çizgiye işaret etmektedir. Onun bu tutumu, modern İslamcı düşünürler arasında içtihat meselesinin teorik bir tartışma olarak kalmasına ve pratik bir model haline dönüşememesine yol açan temel sebeplerden biri olarak görülebilir.
Çağdaş Müslüman toplumlar ve âlimler, derin bir ikilemle karşı karşıyadır. Bir yanda, dinî kaynaklara hâkim ancak modern dünyanın dinamiklerini ve sorunlarını yeterince tanımayan geleneksel ilahiyatçılar bulunmaktadır.
Diğer yanda ise çağdaş düşünceye, bilimsel gelişmelere ve küresel meselelere vakıf olan ancak dinî metinleri derinlemesine inceleme yetkinliğinden yoksun entelektüeller mevcuttur. Bu ikili yapı, bilgi ve yorum yetisinin iki farklı alanda sıkışıp kalmasına neden olmuş, din ile hayat arasındaki köprüyü zayıflatmıştır.
Bu durumun temelinde, modern seküler eğitim sisteminin bilgiyi bölerek disiplinlere ayırması yatmaktadır. Dinî ilimler ve modern bilimler arasında organik bir bağ kurulamadığı için, düşünce dünyasında bütüncül bir yaklaşım eksik kalmıştır. Sonuç olarak, kutsal metinlerin çağdaş bağlamda nasıl yorumlanması gerektiği sorusu, her iki taraf için de aşılması zor bir meseledir. Bir taraf dinin değişmez yönlerine tutunurken, diğer taraf değişen dünyanın gerçekliklerine odaklanmaktadır. Böylece, hayat ile Kitap arasındaki mesafe her geçen gün daha da açılmakta ve İslam toplumlarında derin bir zihinsel ve epistemolojik kriz yaşanmaktadır.
Bu sorunun geçici ancak önemli bir çözümü, ulema ile aydınları ortak bir bilimsel işbirliği modeli çerçevesinde bir araya getirmek ve çağdaş meseleler üzerinde birlikte düşünmelerini sağlamaktır. Bu model, geleneksel dinî bilgi ile modern bilim ve sosyal teori arasında bir sentez oluşturmayı hedeflemelidir. Ulema, dinî metinlerin içtihadi yorumlarını ve İslam hukukunun temel prensiplerini ortaya koyarken, modern entelektüeller de bu bilgileri günümüzün siyasi, ekonomik, teknolojik ve kültürel bağlamlarıyla ilişkilendirerek uygulanabilir çözümler geliştirmelidir. Böyle bir işbirliği, içtihat mekanizmasının dar bir ilmi çevrenin tekelinde kalmasını önleyerek, İslam’ın evrensel ilkelerinin çağdaş dünyaya nasıl adapte edilebileceği konusunda daha geniş bir ufuk açacaktır. Aynı zamanda, din ile seküler bilgi arasındaki kopukluğu gidermeye katkıda bulunarak, İslam toplumlarının kendilerini hem gelenekle hem de moderniteyle sağlıklı bir ilişki içinde konumlandırmalarına yardımcı olacaktır.
Uzun vadede, Tarık Ramazan’ın önerdiği eğitim modeli, İslam dünyasının karşı karşıya olduğu bilgi parçalanması sorununa kalıcı bir çözüm sunabilir. Ramazan, İslam toplumlarının içinde bulunduğu entelektüel krizden çıkabilmesi için, olgu bilimleri (fen bilimleri, sosyal bilimler, ekonomi, siyaset vb.) ile metin ya da nas bilimleri (Kur’an, hadis, fıkıh, kelam vb.) arasında güçlü bir entegrasyon sağlanması gerektiğini savunmaktadır. Ona göre, bu iki bilgi alanı birbiriyle rekabet eden ya da birbirinden kopuk iki ayrı kategori olarak değil, birbirini tamamlayan ve besleyen bir bütünlük içinde ele alınmalıdır.
Ramazan’ın eğitim modeli, İslami ilimlerle çağdaş bilimleri aynı çatı altında buluşturarak, dinî düşüncenin modern dünyaya uyarlanmasına katkı sunmayı amaçlamaktadır. Ona göre, dini bilgi, tarihsel bağlamı içinde anlaşılmalı, ancak çağın şartlarına göre yeniden yorumlanabilmelidir. Aynı şekilde, modern bilimlerin sunduğu veriler de ahlâki ve etik bir çerçevede ele alınmalı, insanlığın ortak değerleri ile uyumlu bir şekilde yönlendirilmelidir. Bu yaklaşım, Hayat ile Kitap arasındaki mesafenin kapanmasını, Müslüman bireyin hem dinî kimliğini koruyarak hem de çağdaş dünyayla bütünleşerek düşünce üretmesini sağlayacaktır. Sonuç olarak, Tarık Ramazan’ın önerdiği bu bütüncül eğitim modeli, içtihat sürecini daha sağlıklı ve işler hale getirebilecek uzun vadeli bir çözüm olarak öne çıkmaktadır.
Makasıd Yöntemi: İçtihadın Yeniden İnşası İçin Bir Model
Geleneksel İslam hukukunda içtihat süreçlerinin temel araçlarından biri olan kıyas, eksik tümevarım yöntemiyle geçmiş hükümleri mevcut tekil olaylara uyarlamayı amaçlamıştır. Bu yöntem, İslam toplumlarının uzun süre durağan bir yapıya sahip olduğu ve toplumsal değişimin İbn Haldun’un ifadesiyle “görünmez bir illet” olarak çok yavaş gerçekleştiği dönemlerde yeterli bir çözüm sunmuştur. Ancak modern dünyada değişimin hızı, kapsamı ve karmaşıklığı kıyas yönteminin sınırlarını zorlamış, içtihat için daha esnek ve kapsayıcı bir yaklaşıma olan ihtiyacı artırmıştır. Bu noktada, geçmişte teorik çerçevesi oluşturulmuş ancak uygulamada yeterince işletilmemiş Makasıdü’ş-Şeria (Şeriatın Gayeleri) yöntemi, içtihadın yeniden inşası için güçlü bir model olarak öne çıkmaktadır.
Makasıd yöntemi, İslam hukukunun yalnızca metinsel hükümlerle sınırlı kalmayıp bu hükümlerin temel gayelerini ve toplumsal işlevlerini esas alarak yorumlanmasını hedefler. Bu yaklaşım, klasik fıkhın hükümlerini değişen zaman ve mekâna uyarlamak yerine, İslam’ın evrensel ilke ve amaçlarını merkeze alarak yeni hükümlerin üretilmesini mümkün kılar. Geleneksel fıkıh, büyük ölçüde belirli olaylar karşısında verilen hükümleri korumaya odaklanırken, makasıd yöntemi olaylardan bağımsız olarak adalet, kamu yararı, özgürlük, insan onuru, çevresel duyarlılık ve ahlâki sorumluluk gibi temel ilkeleri dikkate alarak içtihat yapmayı önerir. Bu da onu, modern dünyanın hızla değişen ve öngörülemeyen sorunları karşısında daha esnek ve sürdürülebilir bir yöntem haline getirir.
Makasıd yönteminin öncülerinden biri olan Ebu İshak eş-Şatibi, bu yöntemin fıkıh usulünün temel bir parçası olması gerektiğini savunmuş ve beş temel ilkeyi belirlemiştir: Dinin korunması (hıfz ed-din), canın korunması (hıfz en-nefs), aklın korunması (hıfz el-akl), neslin korunması (hıfz en-nesl) ve malın korunması (hıfz el-mal). Bu ilkeler, zamanın şartlarına göre yeniden yorumlanabilecek geniş bir çerçeve sunar. Örneğin, geleneksel dönemde “aklın korunması” ilkesinin en temel uygulamalarından biri içki yasağı iken, günümüzde bu ilke eleştirel düşüncenin, bilimsel gelişimin ve özgür eğitimin korunması gibi daha geniş bir bağlamda değerlendirilebilir. Benzer şekilde, “canın korunması” ilkesi sadece fiziksel güvenliği değil, modern toplumda insan hakları, sağlık hizmetlerine erişim ve çevresel sürdürülebilirlik gibi konuları da kapsayacak şekilde genişletilebilir.
Makasıd yöntemi, modern İslam toplumlarının karşılaştığı yeni meseleleri çözüme kavuşturmak için hem Kur’an ve Sünnet’e bağlı kalmayı hem de aklın rehberliğinde çağdaş gerçeklikleri dikkate almayı mümkün kılar. Özellikle insan hakları, ekonomi, siyaset ve teknoloji gibi alanlarda İslam’ın temel değerlerine sadık kalarak yenilikçi yaklaşımlar geliştirilmesini teşvik eder. Günümüzde Yusuf el-Karadavi, Tarık Ramazan ve Cemaleddin Atiyye gibi çağdaş İslam düşünürleri, makasıd yönteminin içtihat süreçlerinde daha etkin bir şekilde kullanılmasını savunarak bu yöntemin İslam dünyasındaki zihinsel durağanlığı aşmada önemli bir araç olabileceğini vurgulamaktadırlar.
Sonuç olarak, modern dünyada olgular dünyasının hızla değişmesi, geleneksel içtihat yöntemlerinin yetersizliğini ortaya çıkarmıştır. Kıyas gibi eksik tümevarımsal yöntemler, geçmişin koşullarında yeterli çözümler sunmuş olabilir, ancak günümüzün karmaşık sorunlarına cevap üretmekte yetersiz kalmaktadır. Makasıd yöntemi, İslam’ın temel değerlerini koruyarak dinin geleneksel kalıplara sıkışmadan, hayatın içinde yeniden yorumlanmasını mümkün kılabilecek en kapsamlı içtihat modeli olarak öne çıkmaktadır. Bu yöntem, Hayat ile Kitap arasındaki açılan mesafeyi kapatma potansiyeline sahip bir yaklaşım sunmakta ve İslam dünyasında içtihat kapısının gerçek anlamda açılmasına zemin hazırlamaktadır.
[1] Prof. Dr.Kadir Canatan İstanbul Sabahattin Zaim Üniv.
Aziz İslam varoluşsal önceliğini kaybettiği için, iktidarlar, emperyalistlerle ittifak içerisinde yer almayı tercih ediyor. İslam dünyası ulus-devletleri, varlıklarını, İslami dayanışma yoluyla değil, birbirlerini dışlayarak ve rekabetle sürdürüyor. Sözünü ettiğimiz ulus-devletler, ahlâki birliği değil, çıkarların birliğini esas alan ilişkiler kurmaya çalışıyor. Ahlâki birlik, ötekine karşı sorumlu olmayı gerektirirken; çıkarların birliği, ötekine karşı mutlak sorumsuzluğu öncelikli hâle getiriyor.
Nitekim bu sapkın düşünce onu, kendisinin de borcu olduğu yaşlı bir tefeci kadını ve cinayeti gören yardımcı komşu kadını öldürmeye yöneltmiş, kendinden sonra gelecek bütün edebiyat tarihine indirilmiş haldeki baltasıyla bir cinayet işlemiş, ancak cinayeti işledikten sonra, her ne kadar kendisini bir Napolyon gibi görmeye çalışmışsa da vicdanı bu role itiraz etmiş, evvela işlemiş olduğu suçun cenderesinde dönmeye başlayıp vicdanıyla baş başa kaldığı her dakika boyunca da dayanılmaz bir gerilimin ortasında kalmıştır.
Fıkhın, kendini güncelleme kabiliyeti sayesinde Müslüman toplumlarda ortaya çıkan birçok probleme asırlar boyunca etkin çözümler ürettiğini ifade etmek hakkaniyetli bir değerlendirme olur. Ancak özellikle son iki asra gelindiğinde bu durumun belirli ölçüde değişiklik arz ettiği gözlenmektedir. Tek bir nedene indirgenemeyecek kadar girift olan bu değişimin temelinde Müslüman toplumların Batı karşısında siyasi hâkimiyetlerini kaybetmesi yatmaktadır.
Batı’nın Doğu’ya ve daha özelinde ise Müslümanlara yönelik bakışını oluşturan oryantalizmin tezlerini üretirken hangi ‘akademik akl’ı nasıl kurduğu ve bu akademik aklın nasıl kendi cemaatini yaratarak bir ‘oryantalizm skolastisizmi’ oluşturduğunun tahlil edilmesi ve incelenmesi gerekmektedir.
İslam’da Yenilenme Kapısı Olarak İçtihat Üzerine Düşünceler
İçtihat sorunu, günümüzde İslam dünyasında önemli bir tartışma konusu olmaya devam etmektedir. Modernleşme, küreselleşme ve toplumsal değişimler karşısında İslam hukukunun nasıl güncellenmesi gerektiği meselesi, özellikle Türkiye ve diğer Müslüman toplumlarda sıkça gündeme gelmektedir. Geleneksel fıkhi yorumların çağdaş meseleler karşısında yetersiz kaldığına dair eleştiriler, içtihat kapısının yeniden açılması gerektiğini savunanları cesaretlendirirken, dinî otoriteler arasında bu konuda ciddi bir görüş ayrılığı bulunmaktadır.
Türkiye özelinde içtihat meselesi, laiklik ve din ilişkisi çerçevesinde farklı bir boyut kazanmaktadır. Bir yandan, bireysel dini yorumlara alan açan sekülerleşme süreci, toplumda dinin nasıl yaşanacağına dair çeşitli yaklaşımları beraberinde getirirken, diğer yandan içtihat mekanizmasının nasıl işlemesi gerektiği üzerine akademik ve entelektüel tartışmalar sürmektedir. İlahiyat çevreleri, geleneksel mezheplerin içtihat anlayışlarını koruma eğilimindeyken, bazı modernist düşünürler, değişen toplumsal ve ekonomik koşullara uygun yeni yorumlar geliştirilmesi gerektiğini savunmaktadır.
Müslüman dünyada ise içtihat tartışmaları, hukuki, siyasi ve toplumsal bağlamlarda farklı şekillerde ele alınmaktadır. Reformist ve selefi yaklaşımlar arasında süregelen gerilim, içtihat yetkisinin kimde olduğu ve hangi yöntemlerle yapılması gerektiği konusunda fikir ayrılıklarını derinleştirmektedir.
Özellikle Batı’da yaşayan Müslüman topluluklar, çokkültürlü toplumlarda dinin nasıl yorumlanacağına dair yeni içtihatlara ihtiyaç duymakta ve bu bağlamda içtihat meselesi güncelliğini korumaktadır. Dolayısıyla içtihat sorunu, yalnızca fıkhi bir mesele olmaktan çıkıp çağdaş Müslüman kimliğinin inşasında da merkezi bir rol oynamaktadır.
İçtihat Tartışmasının Başlangıcı
İçtihat sorunu, modern dönemde ilk kez 19. yüzyılın sonları ve 20. yüzyılın başlarında, İslam dünyasının Batı karşısındaki gerileyişini sorgulayan düşünürler tarafından gündeme getirilmiştir. Osmanlı İmparatorluğu’nun zayıflaması, Avrupa’nın bilim, teknoloji ve hukuk alanındaki ilerlemeleri karşısında Müslüman toplumların nasıl bir yol izlemesi gerektiği sorusunu doğurmuştur. Bu bağlamda, içtihat meselesi, İslam hukukunun durağanlaşıp durağanlaşmadığı ve değişen dünya koşullarına uyarlanıp uyarlanamayacağı çerçevesinde tartışılmaya başlanmıştır.
Meşrutiyet döneminde (1876 ve 1908), İslamcı yazarlar ve düşünürler içtihat meselesini, İslam’ın dinamik bir yapıya sahip olduğu ve toplumun ihtiyaçlarına uygun şekilde güncellenmesi gerektiği fikriyle ele almışlardır. Bu dönemde içtihadın yeniden canlandırılması gerektiğini savunan isimler arasında Namık Kemal, Mehmed Akif, Said Halim Paşa ve özellikle de Mehmet Şerafettin Yaltkaya gibi düşünürler yer almıştır. Onlara göre, Osmanlı’nın çöküşünü durdurmanın yolu, İslam’ı geçmişin katı yorumlarından kurtarıp yeniden yorumlamak ve çağın şartlarına uygun bir şekilde tatbik etmekten geçiyordu.
Said Halim Paşa, içtihadın ihmal edilmesini Müslüman toplumların geri kalmasının ana sebeplerinden biri olarak görmüştür. Ona göre, İslam sadece geçmişin hükümleriyle sınırlı kalmamalı, aksine değişen sosyal, ekonomik ve siyasal koşullara uyum sağlayacak şekilde dinamik bir yorum çerçevesinde ele alınmalıdır. Mehmet Akif ve diğer İslamcı aydınlar ise Batı’nın bilimsel ve hukuki ilerlemelerini göz önünde bulundurarak, İslam hukukunun da yeniden yorumlanması gerektiğini savunmuşlardır. Ancak bu yorumların geleneksel ulema tarafından büyük ölçüde tepkiyle karşılandığı da unutulmamalıdır.
Bu süreçte, içtihat yalnızca hukuki bir tartışma olmaktan çıkmış, aynı zamanda İslam’ın modern dünyada nasıl bir rol oynayacağına dair bir kimlik meselesine dönüşmüştür. Meşrutiyet döneminin İslamcı yazarları, içtihat mekanizmasının yeniden işler hale gelmesini Osmanlı’nın ve genel olarak İslam dünyasının kurtuluşu için bir zorunluluk olarak görmüş, ancak bu konuda fikir birliği sağlanamamıştır. Bu tartışmalar, günümüzde de İslam’ın modern toplumlarla nasıl bütünleşeceği sorusu etrafında devam etmektedir.
Çağdaş İslam Düşüncesinde Mısır, Türkiye ve İran’da İçtihat Yaklaşımları
Günümüzde çağdaş İslamcı düşünürler, içtihat konusunu farklı perspektiflerden ele almakta ve İslam hukukunun güncellenmesi meselesini tartışmaktadır. Mısır, Türkiye ve İran gibi Müslüman ülkelerde bu tartışmalar, tarihsel, siyasi ve toplumsal bağlamlarına göre değişiklik göstermektedir. Genel olarak, modern İslamcı düşünürler içtihadın gerekliliğini vurgularken, bu sürecin kimler tarafından ve nasıl yürütülmesi gerektiği konusunda farklı görüşlere sahiptirler.
Mısır’da, içtihat tartışmaları genellikle reformist ve gelenekçi yaklaşımlar arasında bir gerilim içinde ele alınmaktadır. Muhammed Abduh ve Reşid Rıza’nın açtığı reformist çizgi, günümüzde Yusuf el-Karadavi ve Tarık Ramazan gibi isimler tarafından sürdürülmüştür. Karadavi, içtihadın toplumun güncel ihtiyaçlarına göre yapılması gerektiğini savunurken, geleneksel yöntemlerden tamamen kopulmasını da eleştirmektedir. Tarık Ramazan ise özellikle Batı’da yaşayan Müslümanlar için yeni içtihatların gerekliliğini vurgulamakta ve İslam’ın evrensel ilkeleriyle çağdaş normlar arasında bir denge kurulmasını önermektedir.
Türkiye’de ise içtihat tartışmaları daha çok modernleşme, sekülerleşme ve din-devlet ilişkileri çerçevesinde ele alınmaktadır. Ali Bulaç, İslam hukukunun sadece geçmişin hükümlerini tekrarlamak yerine, çağdaş sorunları çözmek için yeni yorumlara açık olması gerektiğini savunmaktadır. Hayrettin Karaman gibi ilahiyatçılar ise içtihadın sadece yetkin âlimler tarafından yapılabileceğini ve bu sürecin kontrolsüz bir biçimde gerçekleşmemesi gerektiğini öne sürmektedir. Türkiye’deki tartışmalar, laik hukuk sisteminin varlığı nedeniyle daha çok akademik ve entelektüel düzeyde sürmekte, devletin içtihadi bir rol üstlenip üstlenmemesi meselesi de zaman zaman gündeme gelmektedir.
İran’da içtihat meselesi, doğrudan Şiî ulemanın yetkisiyle bağlantılı bir şekilde ele alınmaktadır. Şiî İslam’da içtihat hakkı yalnızca müçtehitlere tanındığından, bu konudaki tartışmalar daha çok dinî otoritenin nasıl şekillenmesi gerektiği üzerinde yoğunlaşmaktadır. Ruhullah Humeyni’nin “Velayet-i Fakih” teorisi, içtihadı siyasi otoriteyle birleştiren bir model sunarken, günümüz İran’ında Muhammed Müctehid Şebisteri gibi reformist düşünürler, içtihat kapısının daha geniş bir toplumsal katılımla ele alınması gerektiğini savunmaktadır. Şebisteri, İslam hukukunun modern insan hakları ve demokrasiyle uyumlu bir şekilde yeniden yorumlanması gerektiğini ileri sürerek, geleneksel içtihat anlayışına eleştirel bir yaklaşım getirmektedir.
Genel olarak, çağdaş İslamcı düşünürler içtihat meselesini İslam’ın çağdaş dünyada nasıl bir yer edineceği sorusuyla birlikte ele almaktadır. Reformist yaklaşımlar, içtihadın daha geniş bir katılımla yapılmasını ve modern hukuki sistemlerle uyum içinde olmasını savunurken, gelenekçi yaklaşımlar, bu yetkinin yalnızca ulema sınıfında kalması gerektiğini öne sürmektedir. Her üç ülkedeki tartışmalar, İslam’ın modern toplumla nasıl bütünleşeceği sorusuna verilen farklı cevapları yansıtmaktadır.
Tartışmanın Yeniden Tanımlanması
Abdülkerim Sürûş, İran’daki içtihat tartışmalarına özgün bir perspektif getiren önemli bir çağdaş düşünürdür. Sürûş, içtihadın yalnızca fıkhi bir mesele değil, aynı zamanda dinî bilginin doğasıyla ilgili epistemolojik bir sorun olduğunu ileri sürmektedir. Ona göre, dinî bilgi mutlak ve değişmez değildir; aksine, tarihsel, kültürel ve toplumsal koşullara bağlı olarak gelişen ve değişen bir yapıdadır. Bu bağlamda, içtihat kapısının sürekli açık olması gerektiğini ve dinî bilginin modern bilim, felsefe ve insan haklarıyla etkileşim halinde yenilenmesi gerektiğini savunmaktadır.
Sürûş, İslam hukukunun geçmişin katı kurallarıyla sınırlı kalmaması gerektiğini ve müçtehitlerin sadece klasik metinlere bağlı kalarak değil, çağdaş sosyal bilimlerden de yararlanarak yeni yorumlar geliştirmesi gerektiğini öne sürmektedir. Özellikle “Dini Bilginin Genişlemesi” teorisiyle, vahiy ve dinin kendisinin sabit, ancak dinî yorumun değişken olduğunu vurgulamaktadır. Bu görüş, geleneksel Şiî uleması tarafından eleştirilmiş ve İran’daki teokratik yönetim tarafından tehlikeli bulunmuştur. Sürûş, din ile devletin ayrılması gerektiğini savunmakta ve içtihadın yalnızca fakihlerin değil, modern entelektüellerin ve toplumun geniş kesimlerinin katılımıyla gerçekleştirilmesi gerektiğini dile getirmektedir.
Bu çerçevede, Sürûş’un içtihat anlayışı, klasik İslam hukukunun sınırlarını aşarak, dinî yorumun bireysel özgürlükler, demokrasi ve insan haklarıyla nasıl uyumlu hale getirilebileceği sorusunu da içermektedir. İran’da onun görüşleri reformist ve seküler düşünürler tarafından ilgiyle karşılanırken, muhafazakâr dini çevreler tarafından reddedilmektedir. Ancak Sürûş’un fikirleri, İslam dünyasında içtihat kavramının nasıl daha geniş ve dinamik bir hale gelebileceği konusunda önemli bir katkı sunmaktadır.
İçtihat meselesi günümüzde sosyolojik olarak şöyle bir soru üzerinden yeniden kurgulanabilir: Çağımızda nas ile olgu arasındaki ilişkiler hangi zeminde ele alınmalıdır? Bir başka deyişle ilahi ve değişmez bir kurallar bütünü olarak algılanan fıkhi normlar/kurallar, değişen toplumsal olguları ne kadar hesaba katmalıdır? Burada “nas” terimi, teknik anlamda kural, norm ya da hüküm ihtiva eden ayetler ve hadisler olarak anlaşılmalıdır. “Olgu” ise, bize dışardan etki eden ve davranışlarımızı yönlendiren olaylar bütünü olarak tanımlanabilir.
Şu bir gerçektir ki Sanayi Devrimi’nden bu yana olgular dünyasında köklü değişmeler meydana gelmiştir. “Modernleşme” olarak adlandırılan çağımıza özgü toplumsal değişme süreci (sanayileşme, kentleşme, farklılaşma, sekülerleşme, bireyselleşme, rasyonelleşme vs.) geleneksel toplumsal yapıları çözmüş ve modern bir toplum yapısı ortaya çıkarmıştır. Modernleşme süreçleri Batı dünyasında başlamış olmakla birlikte tüm dünyaya yayılmıştır. Bugün küreselleşme nedeniyle dünya yeniden şekillenmektedir.
Burada üç yol karşımıza çıkmaktadır:
İslamcıların Zaafları ve Çözüm Önerileri
İslamcıların zaaflarından biri içtihat kapısının açılmasını savundukları halde bunun nasıl yapılacağının yol ve yöntemlerini (metodolojisini) ortaya koymamış olmalarıdır. Bilakis Said Nursi örneğinde görüldüğü üzere içtihadın ne tür engellerle karşı karşıya olduklarını saymaktan öte bir şey yapmamışlardır.
Said Nursî, içtihat meselesini önemseyen ancak onun önündeki engellere odaklanarak meseleyi daha çok teorik düzlemde ele alan bir düşünürdür. Ona göre, içtihat kapısının açılması gereklidir ancak bunun için gerekli olan şartlar henüz oluşmamıştır. Nursî, içtihat yapmanın ciddi bir ilmi yetkinlik gerektirdiğini ve bu yetkinliğe sahip olmayan kimselerin yanlış yorumlarla dini tahrif edebileceğini düşünmüştür. Özellikle modern dönemde, dinî bilgiye sahip olmayan veya yeterince derinlik kazanmamış kişilerin içtihat yapmaya kalkışmasının, İslam’ın ruhuna zarar vereceğini savunmuştur.
Said Nursî, içtihat meselesinin önündeki engelleri sıralarken, Müslüman toplumların içinde bulunduğu cehalet, ahlâki bozulma ve dinî bilgideki yetersizlik gibi faktörleri vurgulamıştır. Ona göre, içtihat yapabilmek için yalnızca İslamî ilimlerde değil, aynı zamanda fen bilimlerinde ve çağdaş düşüncede de derin bir birikime sahip olmak gereklidir. Ancak yaşadığı dönemde, Müslüman toplumların bu seviyeye ulaşamadığını ve bu yüzden içtihat kapısının ehil olmayan kişilerce zorlanmasının faydadan çok zarar getireceğini belirtmiştir.
Bununla birlikte, Said Nursî, içtihat meselesinin yöntemine dair somut bir model geliştirmekten ziyade, onun önündeki engelleri sıralamakla yetinmiştir. Bu bağlamda, içtihadın nasıl yapılması gerektiği konusunda açık bir metodoloji önermemesi, İslamcı düşünürlerin genel zafiyetlerinden biri olarak değerlendirilebilir. Nursî’nin yaklaşımı, içtihat kapısının açılmasını savunan ancak onun pratiğe nasıl döküleceği konusunda yeterince net çözümler sunmayan bir çizgiye işaret etmektedir. Onun bu tutumu, modern İslamcı düşünürler arasında içtihat meselesinin teorik bir tartışma olarak kalmasına ve pratik bir model haline dönüşememesine yol açan temel sebeplerden biri olarak görülebilir.
Diğer yanda ise çağdaş düşünceye, bilimsel gelişmelere ve küresel meselelere vakıf olan ancak dinî metinleri derinlemesine inceleme yetkinliğinden yoksun entelektüeller mevcuttur. Bu ikili yapı, bilgi ve yorum yetisinin iki farklı alanda sıkışıp kalmasına neden olmuş, din ile hayat arasındaki köprüyü zayıflatmıştır.
Bu durumun temelinde, modern seküler eğitim sisteminin bilgiyi bölerek disiplinlere ayırması yatmaktadır. Dinî ilimler ve modern bilimler arasında organik bir bağ kurulamadığı için, düşünce dünyasında bütüncül bir yaklaşım eksik kalmıştır. Sonuç olarak, kutsal metinlerin çağdaş bağlamda nasıl yorumlanması gerektiği sorusu, her iki taraf için de aşılması zor bir meseledir. Bir taraf dinin değişmez yönlerine tutunurken, diğer taraf değişen dünyanın gerçekliklerine odaklanmaktadır. Böylece, hayat ile Kitap arasındaki mesafe her geçen gün daha da açılmakta ve İslam toplumlarında derin bir zihinsel ve epistemolojik kriz yaşanmaktadır.
Bu sorunun geçici ancak önemli bir çözümü, ulema ile aydınları ortak bir bilimsel işbirliği modeli çerçevesinde bir araya getirmek ve çağdaş meseleler üzerinde birlikte düşünmelerini sağlamaktır. Bu model, geleneksel dinî bilgi ile modern bilim ve sosyal teori arasında bir sentez oluşturmayı hedeflemelidir. Ulema, dinî metinlerin içtihadi yorumlarını ve İslam hukukunun temel prensiplerini ortaya koyarken, modern entelektüeller de bu bilgileri günümüzün siyasi, ekonomik, teknolojik ve kültürel bağlamlarıyla ilişkilendirerek uygulanabilir çözümler geliştirmelidir. Böyle bir işbirliği, içtihat mekanizmasının dar bir ilmi çevrenin tekelinde kalmasını önleyerek, İslam’ın evrensel ilkelerinin çağdaş dünyaya nasıl adapte edilebileceği konusunda daha geniş bir ufuk açacaktır. Aynı zamanda, din ile seküler bilgi arasındaki kopukluğu gidermeye katkıda bulunarak, İslam toplumlarının kendilerini hem gelenekle hem de moderniteyle sağlıklı bir ilişki içinde konumlandırmalarına yardımcı olacaktır.
Uzun vadede, Tarık Ramazan’ın önerdiği eğitim modeli, İslam dünyasının karşı karşıya olduğu bilgi parçalanması sorununa kalıcı bir çözüm sunabilir. Ramazan, İslam toplumlarının içinde bulunduğu entelektüel krizden çıkabilmesi için, olgu bilimleri (fen bilimleri, sosyal bilimler, ekonomi, siyaset vb.) ile metin ya da nas bilimleri (Kur’an, hadis, fıkıh, kelam vb.) arasında güçlü bir entegrasyon sağlanması gerektiğini savunmaktadır. Ona göre, bu iki bilgi alanı birbiriyle rekabet eden ya da birbirinden kopuk iki ayrı kategori olarak değil, birbirini tamamlayan ve besleyen bir bütünlük içinde ele alınmalıdır.
Ramazan’ın eğitim modeli, İslami ilimlerle çağdaş bilimleri aynı çatı altında buluşturarak, dinî düşüncenin modern dünyaya uyarlanmasına katkı sunmayı amaçlamaktadır. Ona göre, dini bilgi, tarihsel bağlamı içinde anlaşılmalı, ancak çağın şartlarına göre yeniden yorumlanabilmelidir. Aynı şekilde, modern bilimlerin sunduğu veriler de ahlâki ve etik bir çerçevede ele alınmalı, insanlığın ortak değerleri ile uyumlu bir şekilde yönlendirilmelidir. Bu yaklaşım, Hayat ile Kitap arasındaki mesafenin kapanmasını, Müslüman bireyin hem dinî kimliğini koruyarak hem de çağdaş dünyayla bütünleşerek düşünce üretmesini sağlayacaktır. Sonuç olarak, Tarık Ramazan’ın önerdiği bu bütüncül eğitim modeli, içtihat sürecini daha sağlıklı ve işler hale getirebilecek uzun vadeli bir çözüm olarak öne çıkmaktadır.
Makasıd Yöntemi: İçtihadın Yeniden İnşası İçin Bir Model
Geleneksel İslam hukukunda içtihat süreçlerinin temel araçlarından biri olan kıyas, eksik tümevarım yöntemiyle geçmiş hükümleri mevcut tekil olaylara uyarlamayı amaçlamıştır. Bu yöntem, İslam toplumlarının uzun süre durağan bir yapıya sahip olduğu ve toplumsal değişimin İbn Haldun’un ifadesiyle “görünmez bir illet” olarak çok yavaş gerçekleştiği dönemlerde yeterli bir çözüm sunmuştur. Ancak modern dünyada değişimin hızı, kapsamı ve karmaşıklığı kıyas yönteminin sınırlarını zorlamış, içtihat için daha esnek ve kapsayıcı bir yaklaşıma olan ihtiyacı artırmıştır. Bu noktada, geçmişte teorik çerçevesi oluşturulmuş ancak uygulamada yeterince işletilmemiş Makasıdü’ş-Şeria (Şeriatın Gayeleri) yöntemi, içtihadın yeniden inşası için güçlü bir model olarak öne çıkmaktadır.
Makasıd yöntemi, İslam hukukunun yalnızca metinsel hükümlerle sınırlı kalmayıp bu hükümlerin temel gayelerini ve toplumsal işlevlerini esas alarak yorumlanmasını hedefler. Bu yaklaşım, klasik fıkhın hükümlerini değişen zaman ve mekâna uyarlamak yerine, İslam’ın evrensel ilke ve amaçlarını merkeze alarak yeni hükümlerin üretilmesini mümkün kılar. Geleneksel fıkıh, büyük ölçüde belirli olaylar karşısında verilen hükümleri korumaya odaklanırken, makasıd yöntemi olaylardan bağımsız olarak adalet, kamu yararı, özgürlük, insan onuru, çevresel duyarlılık ve ahlâki sorumluluk gibi temel ilkeleri dikkate alarak içtihat yapmayı önerir. Bu da onu, modern dünyanın hızla değişen ve öngörülemeyen sorunları karşısında daha esnek ve sürdürülebilir bir yöntem haline getirir.
Makasıd yönteminin öncülerinden biri olan Ebu İshak eş-Şatibi, bu yöntemin fıkıh usulünün temel bir parçası olması gerektiğini savunmuş ve beş temel ilkeyi belirlemiştir: Dinin korunması (hıfz ed-din), canın korunması (hıfz en-nefs), aklın korunması (hıfz el-akl), neslin korunması (hıfz en-nesl) ve malın korunması (hıfz el-mal). Bu ilkeler, zamanın şartlarına göre yeniden yorumlanabilecek geniş bir çerçeve sunar. Örneğin, geleneksel dönemde “aklın korunması” ilkesinin en temel uygulamalarından biri içki yasağı iken, günümüzde bu ilke eleştirel düşüncenin, bilimsel gelişimin ve özgür eğitimin korunması gibi daha geniş bir bağlamda değerlendirilebilir. Benzer şekilde, “canın korunması” ilkesi sadece fiziksel güvenliği değil, modern toplumda insan hakları, sağlık hizmetlerine erişim ve çevresel sürdürülebilirlik gibi konuları da kapsayacak şekilde genişletilebilir.
Makasıd yöntemi, modern İslam toplumlarının karşılaştığı yeni meseleleri çözüme kavuşturmak için hem Kur’an ve Sünnet’e bağlı kalmayı hem de aklın rehberliğinde çağdaş gerçeklikleri dikkate almayı mümkün kılar. Özellikle insan hakları, ekonomi, siyaset ve teknoloji gibi alanlarda İslam’ın temel değerlerine sadık kalarak yenilikçi yaklaşımlar geliştirilmesini teşvik eder. Günümüzde Yusuf el-Karadavi, Tarık Ramazan ve Cemaleddin Atiyye gibi çağdaş İslam düşünürleri, makasıd yönteminin içtihat süreçlerinde daha etkin bir şekilde kullanılmasını savunarak bu yöntemin İslam dünyasındaki zihinsel durağanlığı aşmada önemli bir araç olabileceğini vurgulamaktadırlar.
Sonuç olarak, modern dünyada olgular dünyasının hızla değişmesi, geleneksel içtihat yöntemlerinin yetersizliğini ortaya çıkarmıştır. Kıyas gibi eksik tümevarımsal yöntemler, geçmişin koşullarında yeterli çözümler sunmuş olabilir, ancak günümüzün karmaşık sorunlarına cevap üretmekte yetersiz kalmaktadır. Makasıd yöntemi, İslam’ın temel değerlerini koruyarak dinin geleneksel kalıplara sıkışmadan, hayatın içinde yeniden yorumlanmasını mümkün kılabilecek en kapsamlı içtihat modeli olarak öne çıkmaktadır. Bu yöntem, Hayat ile Kitap arasındaki açılan mesafeyi kapatma potansiyeline sahip bir yaklaşım sunmakta ve İslam dünyasında içtihat kapısının gerçek anlamda açılmasına zemin hazırlamaktadır.
[1] Prof. Dr.Kadir Canatan İstanbul Sabahattin Zaim Üniv.
İlgili Yazılar
En Büyük Kötülükle Uzlaşmak
Aziz İslam varoluşsal önceliğini kaybettiği için, iktidarlar, emperyalistlerle ittifak içerisinde yer almayı tercih ediyor. İslam dünyası ulus-devletleri, varlıklarını, İslami dayanışma yoluyla değil, birbirlerini dışlayarak ve rekabetle sürdürüyor. Sözünü ettiğimiz ulus-devletler, ahlâki birliği değil, çıkarların birliğini esas alan ilişkiler kurmaya çalışıyor. Ahlâki birlik, ötekine karşı sorumlu olmayı gerektirirken; çıkarların birliği, ötekine karşı mutlak sorumsuzluğu öncelikli hâle getiriyor.
Raskolnikov, Ahlâk, Adalet ve Günümüz: Suçun Vicdani Anatomisi
Nitekim bu sapkın düşünce onu, kendisinin de borcu olduğu yaşlı bir tefeci kadını ve cinayeti gören yardımcı komşu kadını öldürmeye yöneltmiş, kendinden sonra gelecek bütün edebiyat tarihine indirilmiş haldeki baltasıyla bir cinayet işlemiş, ancak cinayeti işledikten sonra, her ne kadar kendisini bir Napolyon gibi görmeye çalışmışsa da vicdanı bu role itiraz etmiş, evvela işlemiş olduğu suçun cenderesinde dönmeye başlayıp vicdanıyla baş başa kaldığı her dakika boyunca da dayanılmaz bir gerilimin ortasında kalmıştır.
Nas Bağımlılığı ve Metin Erksan’ın “Sevmek Zamanı” Filmi
Fıkhın, kendini güncelleme kabiliyeti sayesinde Müslüman toplumlarda ortaya çıkan birçok probleme asırlar boyunca etkin çözümler ürettiğini ifade etmek hakkaniyetli bir değerlendirme olur. Ancak özellikle son iki asra gelindiğinde bu durumun belirli ölçüde değişiklik arz ettiği gözlenmektedir. Tek bir nedene indirgenemeyecek kadar girift olan bu değişimin temelinde Müslüman toplumların Batı karşısında siyasi hâkimiyetlerini kaybetmesi yatmaktadır.
İslam Felsefesi Tarihinin Bir Düşüncesizlik Çalışması Olarak Oryantalist Yazımı
Batı’nın Doğu’ya ve daha özelinde ise Müslümanlara yönelik bakışını oluşturan oryantalizmin tezlerini üretirken hangi ‘akademik akl’ı nasıl kurduğu ve bu akademik aklın nasıl kendi cemaatini yaratarak bir ‘oryantalizm skolastisizmi’ oluşturduğunun tahlil edilmesi ve incelenmesi gerekmektedir.