Bir çiçekle bahar gelmez bilirim… Bin adımlık yolun bir adımla bitmeyeceğini de…
Ama bir çiçeğin baharın mutlak geleceği müjdesinin yarattığı hissi de bilirim…
Evet, tek bir çiçekle baharın bütünü hemen gelmeyecektir elbet…
Ve belki o erken açan çiçek gelecek bahar mevsimini de göremeyecektir. Ama baharın mutlak gelecek ve yaşanılacak bir gerçek olacağının umudunu aşılayacaktır; baharı bekleyenlere…
Bir kelebeğin kanat çırpışının yarattığı etkiyi bilirim… İyimserliğin, umudun boşa kürek çekişin diğer adı olmadığını da… Bir tebessümün nasıl bulaşıcı olduğunu, bir iyiliğin hiçbir zaman unutulup gitmeyeceğini ve yarattığı kalıcı eserleri bilirim…
Sen nelere kadirsin ey Umut!
Bunca yapılacak olan işin ucundan ancak sen tutarsan başlanılır… Bunca enkaz olmuş şehirler, evler, yürekler ve zihinler elinden sen tutarsan; sen, güç ve istikrar olursan tekrar kalkabilir ve onarabilirler kendilerini… Bunca yetimin başını sen okşarsan, yüreklerinde ılgın bir sevgi eser… İstikrar, ayaklarında neşvünema bulur…
“Âtiyi karanlık görüp azmi bırakmak, alçak bir ölüm varsa eminim budur ancak” (M. Âkif ERSOY)
Karanlığa teslim olan yurtlara… Yutkunurken boğazları delip geçen suskunluklara… Çaresizce bağlanan ellere, ancak sen çare olabilirsin… Ey umut…
Ne olur! Bizlere tekrar tohumun gayretini, mermeri delen su damlalarının istikrarını… Taş ustasının doksan dokuz vuruşunun, yüzüncü vuruştaki kırılma noktalarını anlamımızı sağlayacak sabrı ve gayreti ver bizlere…
Umutsuzluğun, karanlığa teslim olmanın getirdiği kabullenişin açacağı ziyanı ve acizliği göster bize… Göster ki gözlerimiz bu acizliğe alışmasın. Her zaman bir çıkış kapısı olduğunun fevkinde olalım.
Ey umut! Günlerini eşitleyenlerin ziyanını anlat bize…
Durağanlaşan suyun nasıl koktuğunu, hareketsiz ve eylemsiz bir yaşamın nasıl ruhlara külfet getirdiğini anlat… Hakkı ve sabrı tavsiye edenlerin; Salih amellerini nasıl da bereketli kıldıklarını ve gölgelerindeki serinliği hissettir bize… Bu serinlik ve dinginliğin insanın şifası olduğunu anlayabilelim…
“Kurtulmaya azmin niye bilmem ki süreksiz, kendin mi yoksa ümidin mi yüreksiz.” (M. Âkif ERSOY)
Yaşam yolunun zorluklarla dolu olduğunu; bize vaat edilen dünyanın bir cennet olmadığını anlat bize…
Bunca hayal kırıklığının altındaki dünya beklentilerimizin nasıl da bizi yanlışlara yönlendirdiğini göster bize. Sırtımıza yüklendiğimiz yüklerin bizi asıl sorumluluklardan nasıl uzaklaştırdığını… Bunca yükün altında dünyanın geçiciliğini nasıl anlayabileceğimizi anlat bize!
Zamanından önce olan meyvenin kekremsi tadını ve zamanı geçtikten sonra toplanan meyvenin arasındaki vasat tadı tattır bize…
Olgunluğun ve hamlığın arasındaki zamanı ayarlayacak mihengi göster bize.
Ey umut, unuttuk ölçülü olmayı. Unuttuk sınırlarımızı koymayı ve sınır aşmamayı. Umudun o kendi olma yolundaki tetikleyici gücünü unuttuk.
Yaşadığımız hayatlar kendi hayatımız olmaktan öte bambaşka hayatlara dönüştü. Bizler kendi hikâyemizin dışındaki rolleri almaya başladık. Oysa bir hikâyenin kahramanı kendi hikâyesinin dışına çıkmayıp o rolün sorumluluklarını alandır. Kendi rolünden kaçmayandır. Kaçınca hikâyenizin kahramanı olamazsınız. Bizlere kendi hikâyemizin kahramanı olacak cesareti göster ey umut…
“Âtiyi karanlık görüvermekle apıştın, esbabı elinden atarak ye’se yapıştın!
Karşında ziya yoksa sağından ya da solundan, tek bir ışık buluver kalma yolundan.” (M. Âkif ERSOY)
Musibetlerin getirdiği hüznün ve korkunun arkasındaki tevekkül ve teslimiyeti göster bize ey umut. Her zorluğun içindeki kolaylığı, erdemi, öğretiyi ve müjdelenen ecri anlayabilecek idraki ver bize.
Gevşeklik ve vazgeçmenin, meyus duyguların esiri olmanın kaçınılmaz sonudur; hem bu dünyadaki bize, hem ahiretteki bize haksızlık etmenin adıdır ümitsizlik… “Allah kullarına zulüm etmez” düsturuyla kendimize yaptığımız haksızlıkların farkında olalım. Ümitsizliğe yapışmak insanın kendini kör bir kuyuya bırakması gibidir. Artık ondan sonra doğru, yanlış, iyi, kötü demeden hatalar zincirine kendini zincirlemeye başlar. Ne acıdır ki insan acziyetini bu duygu karşısında büyüttükçe acizleşir. Ve fark etmeden dünyadaki kendinden vazgeçer.
İnsanın, bir amacının olması demek bir anlamının olduğunun farkında olması demektir. İster buna ahsen-i takvim yolculuğu, ister “üstün insan, ilahi dönüşüm” yolculuğu deyin; her ikisinin altında yatan duygu umuttur. Umut hem inanç, hem anlam, hem cesaret, hem sebattır.
Ütopik, gerçek dışı olan bir iyimserlik değildir. Kendi gerçeğinin farkında olup içindeki yaşama sevincinin sönmesine izin vermemektir. Bazen coşkulu yanan bu alevler bazen mum alevine dönüşebilir, önemli olan mumu söndürmemektir.
Çünkü biz inananlar, Rabbimizden, inanmayanların beklemediğini de bekliyoruz. Elbette ki bu bekleyişin davranışı da çok farklı şekillerde tezahür etmelidir. Doğu ile batı arasındaki fark gibi. Aydınlıkla karanlık arasındaki fark gibi… Bilenle bilmeyen arasındaki fark gibi… Yolun sonunun nereye çıkacağını bilen yolcuyla bilmeyen yolcu arasındaki fark gibi… Ey umut sen bu farklılıkları farkındalık olarak göster bize…
“Ye’s öyle bataktır ki boğulursun / Ümide sarıl sımsıkı seyret ne olursun!
İnsanlık tüketmeyi öğrendiğinden beri huzura kavuşamadı. Çünkü tüketmeyi öğrenen insanın kodlarına yok etmenin temel hazları işlendi. Temel sorun yok edilenin de evrende bir yer kaplayacağını düşünmemekti. Sonsuzluk algısında meydana gelen dönüşüm de bu konuda etkili. Ebediyet fikrinde olmuş olan, olacak olan ve olan birbirinden kopmaz bir bütündür ve her şeyin bir yeri vardır bu evrende.
Şimdi tekrar ne yapsam dedirtme bana ya Rabbi
Taşınacak suyu göster, kırılacak odunu
kaldı bu yaşamak suçu üzerimde
bileyim hangi suyun sakasıyım ya Rabbel alemin
tütmesi gereken ocak nerde?
İsrail hapishanelerinde sona erdirilen binlerce umut, hayal ve hayat vardır. Bunlardan sadece birinin hikâyesi 3000 Gece’ye konu olur. İsrail’in Filistinlilere karşı uyguladığı baskı ve zulümler sebebiyle Filistinli direniş örgütleri de kimi zaman bireysel, kimi zaman da toplu eylemlerle İsraillilere karşılık vermektedirler. İşgalci İsrail askerilerinin kontrol noktasına bir eylem düzenlenmesi sonrasında Filistinli genci arabasına alan Layal, eylemin destekçisi kabul edilir. Sorgu ve işkencelere maruz bırakılır. Layal böylece İsrail hapishanelerinde sayısı bilinemeyen kadınlar arasında bir sayıyla (735) damgalanır.
“Müşrikler zorda kaldıklarında Allah’a yönelirler, Müslümanlar zorda kaldıklarında Allah’a şirk koşarlar.”
“Hayat Kaynağı Kur’an Tefsiri”nde Prof. Dr. Said Şimşek bu ifadeyi kullanmış. İlk okuduğumda biraz ağır gelmişti bana. Ama üzerinde biraz düşünüp de örnekler gözümüzün önünden geçtiğinde hak vermemek mümkün değil. Aslında bildiğimiz bir gerçek, çok net ve açık bir biçimde dile getirilmişti.
Bulunduğumuz toplumda türbelerde yapılanlar, bir hastalık ve çaresizlikte gidilen “… babalar”, cinciler üzerinden iş yürütmeler, şirkin bazı örnekleridir. Allah’tan başkasından yardım istemeler, bizim Allah’ın yardımı olarak baktığımız olaylara “şeyhlerinin kerameti” olarak bakmalar…
Günümüzde film izleme eylemi ya da video izleme hayatımızın her anını kuşatmış durumda. Hâl böyle olunca da anne ve babalar, çocukları için uygun içerikleri bulma noktasında sorun yaşayabiliyor. Nereye bakılacağı, neyin izlenebileceği, hangi mecraların çocuklar için daha elverişli olduğu önemli bir sorunsal ama bu sorunları aşabilmek adına 2025’te Nida dergisinde çocukları ve ebeveynleri ilgilendirecek film izleme alışkanlıklarını, bir filmi okumanın önemini ve en önemlisi Sinema Okuryazarlığı mefhumunu masaya yatırmanın zamanı geldi de geçti.
Bir Çiçekle Bahar Gelmez Bilirim…
Bir çiçekle bahar gelmez bilirim… Bin adımlık yolun bir adımla bitmeyeceğini de…
Ama bir çiçeğin baharın mutlak geleceği müjdesinin yarattığı hissi de bilirim…
Evet, tek bir çiçekle baharın bütünü hemen gelmeyecektir elbet…
Ve belki o erken açan çiçek gelecek bahar mevsimini de göremeyecektir. Ama baharın mutlak gelecek ve yaşanılacak bir gerçek olacağının umudunu aşılayacaktır; baharı bekleyenlere…
Bir kelebeğin kanat çırpışının yarattığı etkiyi bilirim… İyimserliğin, umudun boşa kürek çekişin diğer adı olmadığını da… Bir tebessümün nasıl bulaşıcı olduğunu, bir iyiliğin hiçbir zaman unutulup gitmeyeceğini ve yarattığı kalıcı eserleri bilirim…
Sen nelere kadirsin ey Umut!
Bunca yapılacak olan işin ucundan ancak sen tutarsan başlanılır… Bunca enkaz olmuş şehirler, evler, yürekler ve zihinler elinden sen tutarsan; sen, güç ve istikrar olursan tekrar kalkabilir ve onarabilirler kendilerini… Bunca yetimin başını sen okşarsan, yüreklerinde ılgın bir sevgi eser… İstikrar, ayaklarında neşvünema bulur…
“Âtiyi karanlık görüp azmi bırakmak, alçak bir ölüm varsa eminim budur ancak” (M. Âkif ERSOY)
Karanlığa teslim olan yurtlara… Yutkunurken boğazları delip geçen suskunluklara… Çaresizce bağlanan ellere, ancak sen çare olabilirsin… Ey umut…
Ne olur! Bizlere tekrar tohumun gayretini, mermeri delen su damlalarının istikrarını… Taş ustasının doksan dokuz vuruşunun, yüzüncü vuruştaki kırılma noktalarını anlamımızı sağlayacak sabrı ve gayreti ver bizlere…
Umutsuzluğun, karanlığa teslim olmanın getirdiği kabullenişin açacağı ziyanı ve acizliği göster bize… Göster ki gözlerimiz bu acizliğe alışmasın. Her zaman bir çıkış kapısı olduğunun fevkinde olalım.
Ey umut! Günlerini eşitleyenlerin ziyanını anlat bize…
Durağanlaşan suyun nasıl koktuğunu, hareketsiz ve eylemsiz bir yaşamın nasıl ruhlara külfet getirdiğini anlat… Hakkı ve sabrı tavsiye edenlerin; Salih amellerini nasıl da bereketli kıldıklarını ve gölgelerindeki serinliği hissettir bize… Bu serinlik ve dinginliğin insanın şifası olduğunu anlayabilelim…
“Kurtulmaya azmin niye bilmem ki süreksiz, kendin mi yoksa ümidin mi yüreksiz.” (M. Âkif ERSOY)
Yaşam yolunun zorluklarla dolu olduğunu; bize vaat edilen dünyanın bir cennet olmadığını anlat bize…
Bunca hayal kırıklığının altındaki dünya beklentilerimizin nasıl da bizi yanlışlara yönlendirdiğini göster bize. Sırtımıza yüklendiğimiz yüklerin bizi asıl sorumluluklardan nasıl uzaklaştırdığını… Bunca yükün altında dünyanın geçiciliğini nasıl anlayabileceğimizi anlat bize!
Zamanından önce olan meyvenin kekremsi tadını ve zamanı geçtikten sonra toplanan meyvenin arasındaki vasat tadı tattır bize…
Olgunluğun ve hamlığın arasındaki zamanı ayarlayacak mihengi göster bize.
Ey umut, unuttuk ölçülü olmayı. Unuttuk sınırlarımızı koymayı ve sınır aşmamayı. Umudun o kendi olma yolundaki tetikleyici gücünü unuttuk.
Yaşadığımız hayatlar kendi hayatımız olmaktan öte bambaşka hayatlara dönüştü. Bizler kendi hikâyemizin dışındaki rolleri almaya başladık. Oysa bir hikâyenin kahramanı kendi hikâyesinin dışına çıkmayıp o rolün sorumluluklarını alandır. Kendi rolünden kaçmayandır. Kaçınca hikâyenizin kahramanı olamazsınız. Bizlere kendi hikâyemizin kahramanı olacak cesareti göster ey umut…
“Âtiyi karanlık görüvermekle apıştın, esbabı elinden atarak ye’se yapıştın!
Karşında ziya yoksa sağından ya da solundan, tek bir ışık buluver kalma yolundan.” (M. Âkif ERSOY)
Musibetlerin getirdiği hüznün ve korkunun arkasındaki tevekkül ve teslimiyeti göster bize ey umut. Her zorluğun içindeki kolaylığı, erdemi, öğretiyi ve müjdelenen ecri anlayabilecek idraki ver bize.
Gevşeklik ve vazgeçmenin, meyus duyguların esiri olmanın kaçınılmaz sonudur; hem bu dünyadaki bize, hem ahiretteki bize haksızlık etmenin adıdır ümitsizlik… “Allah kullarına zulüm etmez” düsturuyla kendimize yaptığımız haksızlıkların farkında olalım. Ümitsizliğe yapışmak insanın kendini kör bir kuyuya bırakması gibidir. Artık ondan sonra doğru, yanlış, iyi, kötü demeden hatalar zincirine kendini zincirlemeye başlar. Ne acıdır ki insan acziyetini bu duygu karşısında büyüttükçe acizleşir. Ve fark etmeden dünyadaki kendinden vazgeçer.
İnsanın, bir amacının olması demek bir anlamının olduğunun farkında olması demektir. İster buna ahsen-i takvim yolculuğu, ister “üstün insan, ilahi dönüşüm” yolculuğu deyin; her ikisinin altında yatan duygu umuttur. Umut hem inanç, hem anlam, hem cesaret, hem sebattır.
Ütopik, gerçek dışı olan bir iyimserlik değildir. Kendi gerçeğinin farkında olup içindeki yaşama sevincinin sönmesine izin vermemektir. Bazen coşkulu yanan bu alevler bazen mum alevine dönüşebilir, önemli olan mumu söndürmemektir.
Çünkü biz inananlar, Rabbimizden, inanmayanların beklemediğini de bekliyoruz. Elbette ki bu bekleyişin davranışı da çok farklı şekillerde tezahür etmelidir. Doğu ile batı arasındaki fark gibi. Aydınlıkla karanlık arasındaki fark gibi… Bilenle bilmeyen arasındaki fark gibi… Yolun sonunun nereye çıkacağını bilen yolcuyla bilmeyen yolcu arasındaki fark gibi… Ey umut sen bu farklılıkları farkındalık olarak göster bize…
“Ye’s öyle bataktır ki boğulursun / Ümide sarıl sımsıkı seyret ne olursun!
Azmiyle ümidiyle yaşar hep yaşayanlar; meyus olanın ruhunu, vicdanını bağlar.” (M. Âkif ERSOY)
İlgili Yazılar
Baumanın Iskarta Hayatlar Kavramı Üzerinden ‘İsraf Atık Ve Getto’
İnsanlık tüketmeyi öğrendiğinden beri huzura kavuşamadı. Çünkü tüketmeyi öğrenen insanın kodlarına yok etmenin temel hazları işlendi. Temel sorun yok edilenin de evrende bir yer kaplayacağını düşünmemekti. Sonsuzluk algısında meydana gelen dönüşüm de bu konuda etkili. Ebediyet fikrinde olmuş olan, olacak olan ve olan birbirinden kopmaz bir bütündür ve her şeyin bir yeri vardır bu evrende.
Üzerimde Kalan Yaşamak Suçu mu?
Şimdi tekrar ne yapsam dedirtme bana ya Rabbi
Taşınacak suyu göster, kırılacak odunu
kaldı bu yaşamak suçu üzerimde
bileyim hangi suyun sakasıyım ya Rabbel alemin
tütmesi gereken ocak nerde?
Filistin Sinemasına 3000 Gece’den Bakmak: Hapishane Ve Kopuş
İsrail hapishanelerinde sona erdirilen binlerce umut, hayal ve hayat vardır. Bunlardan sadece birinin hikâyesi 3000 Gece’ye konu olur. İsrail’in Filistinlilere karşı uyguladığı baskı ve zulümler sebebiyle Filistinli direniş örgütleri de kimi zaman bireysel, kimi zaman da toplu eylemlerle İsraillilere karşılık vermektedirler. İşgalci İsrail askerilerinin kontrol noktasına bir eylem düzenlenmesi sonrasında Filistinli genci arabasına alan Layal, eylemin destekçisi kabul edilir. Sorgu ve işkencelere maruz bırakılır. Layal böylece İsrail hapishanelerinde sayısı bilinemeyen kadınlar arasında bir sayıyla (735) damgalanır.
Gaflet mi, Cehalet mi?
“Müşrikler zorda kaldıklarında Allah’a yönelirler, Müslümanlar zorda kaldıklarında Allah’a şirk koşarlar.”
“Hayat Kaynağı Kur’an Tefsiri”nde Prof. Dr. Said Şimşek bu ifadeyi kullanmış. İlk okuduğumda biraz ağır gelmişti bana. Ama üzerinde biraz düşünüp de örnekler gözümüzün önünden geçtiğinde hak vermemek mümkün değil. Aslında bildiğimiz bir gerçek, çok net ve açık bir biçimde dile getirilmişti.
Bulunduğumuz toplumda türbelerde yapılanlar, bir hastalık ve çaresizlikte gidilen “… babalar”, cinciler üzerinden iş yürütmeler, şirkin bazı örnekleridir. Allah’tan başkasından yardım istemeler, bizim Allah’ın yardımı olarak baktığımız olaylara “şeyhlerinin kerameti” olarak bakmalar…
Bir Film Nasıl İzlenir?‘Kısa’dan ‘Uzun’a Çocuklar ve Aileler için Film Rehberine Giriş
Günümüzde film izleme eylemi ya da video izleme hayatımızın her anını kuşatmış durumda. Hâl böyle olunca da anne ve babalar, çocukları için uygun içerikleri bulma noktasında sorun yaşayabiliyor. Nereye bakılacağı, neyin izlenebileceği, hangi mecraların çocuklar için daha elverişli olduğu önemli bir sorunsal ama bu sorunları aşabilmek adına 2025’te Nida dergisinde çocukları ve ebeveynleri ilgilendirecek film izleme alışkanlıklarını, bir filmi okumanın önemini ve en önemlisi Sinema Okuryazarlığı mefhumunu masaya yatırmanın zamanı geldi de geçti.