Beklemek, insan varoluşunun en temel fakat çoğu zaman en az fark edilen tecrübelerinden biridir. İnsan, yaşamı boyunca bir dizi bekleme ânının kıyısında durur: doğumu bekleyen bir anne, haber bekleyen bir âşık, kurtuluşu bekleyen bir toplum… Beklemek, görünürde zamanın akışına boyun eğmek gibi dururken, aslında insanın gelecekle, umutla ve zamanla kurduğu derin bir ilişki biçimidir.
Felsefi düşüncede bekleme, zamansallığın bir izdüşümü olarak ele alınmıştır. Heidegger için beklemek, insanın geleceğe yönelmiş “tasarı” varlığının bir ifadesidir; Kierkegaard için ise umutla ve imanla örülmüş bir varoluş tarzıdır. Camus, bu bekleyişin anlamsızlığını vurgulayarak, beklemenin absürt yönünü öne çıkarır. Bununla birlikte İslami gelenekte beklemek, sabır, tevekkül ve teslimiyetle bütünleşir; insanın içsel direncinin, olgunlaşmasının ve hakikat arayışının bir göstergesi hâline gelir.
Modern çağda bekleme deneyimi radikal biçimde dönüşmüştür. Dijital çağın hız ekonomisi, beklemeyi bir eksiklik olarak tanımlamaya başlamış; hız ve anlık tatmin kültürü, insanın zamana tahammülünü aşındırmıştır. Bu dönüşüm, Bauman’ın “akışkan modernite” kavramında somutlaşır: Artık hiçbir şey beklemeye değmez görünür, çünkü her şey anında erişilebilir hâle gelmiştir.
Varoluşsal Boyut: Zamanın Eşiğinde İnsan
Heidegger ve Zamansal Açıklık
Heidegger’e göre varoluş, zamanın kendisidir. İnsan, geçmişin deneyimlerinden ve geleceğin olanaklarından oluşan bir “zamansal yapı” içinde var olur. Beklemek, bu yapının içsel bir kipidir; insan, bekleyerek kendi geleceğine yönelir. Heidegger’in Varlık ve Zaman’da dile getirdiği “Dasein’ın geleceğe açıklığı” kavramı, beklemenin ontolojik zeminini oluşturur: Bekleyen insan, henüz gerçekleşmemiş olanın imkânına açılır. Bu durum, varoluşun dinamik doğasını da ortaya koyar; insan, henüz olmayanı bekleyerek var olur.
Kierkegaard: Umudun ve İmanın Diyalektiği
Kierkegaard, beklemeyi “imanın sabrı” olarak tanımlar. Korku ve Titreme’de Abraham’ın Tanrı’nın buyruğu karşısında yaşadığı gerilim, beklemenin varoluşsal niteliğini açıklar. İman, insan aklının ötesine geçen bir bekleyiştir; “umutsuzluğun içinde umut etmek,” Kierkegaard’ın ifadesiyle gerçek beklemenin diyalektiğidir.
Kierkegaard’a göre bekleyen kişi, belirsizlikle yaşamayı öğrenir. Bu belirsizlik, insanın Tanrı’yla, yani sonsuzla kurduğu ilişkiyi biçimlendirir. Dolayısıyla beklemek, yalnızca zamansal bir süreç değil, metafizik bir sınavdır. Kierkegaard’ın an (Øieblik) kavramı bu noktada belirleyicidir: Bekleme, sonsuzun zamana dokunduğu o varoluşsal kesittir.
Heidegger’in ‘gelassenheit’ kavramı -varlığa kendini bırakma hâli- beklemenin edilgen değil, varlığa açık bir tutum olduğunu ima eder. Bu anlamda beklemek, teslimiyet değil; varlığın kendi ritmine kulak vermektir.
Paul Ricoeur, bu düşünceyi anlatısal zaman anlayışıyla tamamlar: Her bekleyiş, bir hikâyenin oluşum sürecidir. Bekleyen kişi, geleceği beklerken aynı zamanda kendisini anlamlandırır. Bu yönüyle beklemek, bir anlam kurma süreci, yani varoluşun hermeneutik bir biçimidir.
Henri Bergson ise zamanın ölçülebilir bir nesne değil, yaşanan bir “süre” (durée) olduğunu vurgular. Beklemek, bu süre bilincinin en saf hâlidir; kronolojik zamandan ziyade yaşantısal bir akıştır. Bergson’un perspektifinden bakıldığında, beklemek insanın kendi iç zamanını duyması, yani bilincin zamana direnişidir.
Levinas: Öteki’ni Beklemek
Emmanuel Levinas’a göre beklemek, yalnızca geleceği değil, Öteki’ni beklemektir. Bu, etik bir eylemdir; çünkü bekleyen kişi, kendi zamansal sınırlarını aşarak başkasına açıklık gösterir. Beklemek burada bir sabır değil, bir sorumluluk biçimidir. Öteki’nin gelişine açık kalmak, zamanın etik boyutudur. Levinas’ın perspektifinde, beklemenin ontolojisi, öznenin merkezinden Öteki’nin yüzüne doğru genişler.
Camus ve Absürt Bekleyiş
Albert Camus’nün Sisifos Söyleni’nde dile getirdiği absürt, insanın anlam arayışıyla dünyanın anlamsızlığı arasındaki çelişkidir. Beklemek, bu çelişkinin tam merkezinde yer alır. İnsan bekler, çünkü anlam ister; fakat beklediği anlam hiçbir zaman tam olarak gelmez. Camus’nün Sisifos’u, taşını sonsuza kadar yuvarlarken bir bekleyiş halindedir ama bu bekleyiş hiçbir sonuca ulaşmaz. Yine de Camus’nün önerisi açıktır: “Sisifos’u mutlu olarak tasavvur etmek gerekir.” Çünkü beklemenin kendisi, absürt karşısında bir direniş biçimidir; bir “umutsuz umut” pratiğidir.
Jacques Derrida’nın ‘différance’ kavramıyla düşünüldüğünde, bu bekleyiş aynı zamanda bir ertelenmedir: Anlam her daim gelecekte kalır, asla tam olarak gerçekleşmez. Derrida’nın deyişiyle, “anlam, gelmekte olanın vaadidir.” Beklemek, bu ertelemenin bilinciyle yaşamak, yani varoluşun açıklığında kalmaktır.
İslami Perspektif: Sabır, Tevekkül ve İçsel Olgunlaşma
İslam düşüncesinde beklemek, sabır ve tevekkülün bir tezahürüdür. Kur’an’da sabır, neredeyse bütün varoluşsal sınavların merkezinde yer alır: “Allah sabredenlerle beraberdir.” (Bakara, 153). Gazâlî, İhyâ-u Ulûmiddîn’de sabrı ruhun olgunlaşma süreci olarak yorumlar; sabır, insanın arzu ve korkularını dengeleyerek içsel denetimi öğrenmesidir.
İbn Arabî’ye göre beklemek, insanın varoluşsal yolculuğunun vazgeçilmez bir durağıdır. “Bekleyen kişi, Tanrı’nın tecellisini sabırla gözleyen kişidir.” Beklemek, bu yönüyle edilgenlik değil; tecellinin, yani ilahî hakikatin farkına varma sürecidir. Tasavvufî gelenekte “beklemek,” insanın nefsinden soyunarak sonsuzla buluşmasının sembolü hâline gelir.
Mevlânâ Celaleddin-i Rûmî’nin ifadesiyle sabır, “vuslatın anahtarı”dır. Mesnevî’deki “Hamdım, piştim, yandım.” sözü, beklemenin zaman içinde dönüşen üç hâlini anlatır: olgunlaşma, kabullenme ve yanarak yeniden doğma. Molla Sadrâ’nın “sürekli yaratılış” anlayışıyla birlikte okunduğunda, beklemek artık bir durma değil, varlığın her an yeniden yaratılışına eşlik etme eylemidir.
Psikolojik Boyut: Belirsizlik, Umut ve Kaygı
Beklemek, insan psikolojisinde en karmaşık duygusal alanlardan birini oluşturur. Belirsizlik, kontrol kaybı ve zamanın geçmek bilmeme hissi, beklemenin içsel gerilimini yaratır. Freud’un “ertelenmiş haz” kavramı, beklemenin gelişimsel ve etik boyutuna işaret eder: İnsan, arzularını erteleyerek olgunlaşır.
Viktor Frankl’ın İnsanın Anlam Arayışı’nda tanımladığı “bekleme odası varoluşu” bu durumu açıklar: İnsan, anlamı ertelenmiş bir varlık hâline gelir. Ancak Frankl’a göre anlam, tam da bu bekleme sürecinde kurulur: “İnsan, her şeye rağmen beklemeye değer bir neden bulabildiğinde yaşamını sürdürebilir.”
Sosyolojik Boyut: Modernitede Beklemenin Dönüşümü
Modern toplum, hızın ideolojisi üzerine kuruludur. Zygmunt Bauman’ın akışkan modernite kavramı, beklemenin bu yeni çağda alışılmışın dışında nasıl bir eyleme dönüştüğünü açıklar. Artık beklemek, başarısızlığın ya da gecikmenin işareti olarak görülür. Dijital teknolojiler, anında yanıt ve sürekli erişim kültürü yaratarak sabır yetisini zayıflatmıştır.
Byung-Chul Han’ın Yorgunluk Toplumu ve Zamanın Kokusu eserlerinde belirttiği gibi, günümüz insanı artık “kendi zamanı”na sahip değildir. Bekleme ortadan kalkmıştır çünkü insanın ritmi teknoloji tarafından belirlenmektedir. Han’a göre “zamanın kokusu”nu kaybeden insan, kendine de yabancılaşmıştır.
Hartmut Rosa ise ‘rezonans’ kavramıyla beklemenin başka bir anlamını keşfeder: Beklemek, dünyanın sesini yeniden duyma imkânıdır. Hızın dünyasında yankı kurmak, bekleyişin direniş biçimidir.
Bununla birlikte, beklemek hâlâ toplumsal hayatın temel pratiklerinden biridir. Dijital çağın hız ideolojisine rağmen, insanlar hastane koridorlarında, kamu dairelerinde, göçmen kamplarında, metro istasyonlarında ya da çevrim içi sistemlerde “onay bekleyen” durumlarda zamana takılı kalırlar. İşsizlik, vize randevuları, dijital sistemlerdeki “yükleniyor” ekranları veya kuryenin konumunu gösteren haritada sabitlenen ikon… Hepsi modern dünyanın sessiz trajedilerinin sahneleridir.
Michel de Certeau’nun gündelik hayat analizlerinde belirttiği üzere, bu bekleme anları yalnızca edilgen bir duraksama değil; aksine, sistemin sürekli hız ve verimlilik talebine karşı mikro direniş biçimleridir. İnsan, beklerken farkında olmadan zamanı yeniden sahiplenir; durmanın, sabrın ve sessizliğin içinde kendine ait bir alan yaratır. Bu alan, dijital kapitalizmin “hep çevrimiçi” ritmine karşı küçük ama anlamlı bir sığınaktır.
Sanat ve Edebiyatta Beklemek
Samuel Beckett’in Godot’yu Beklerken adlı oyunu, beklemenin absürt boyutunu sahneye taşır. Vladimir ve Estragon’un hiç gelmeyecek birini beklemesi, insanın varoluşsal durumunun alegorisidir. Beckett, beklemeyi bir metafizik boşluk değil, anlamın sürekli ertelenişi olarak resmeder.
Andrei Tarkovski’nin Nostalji ve Stalker filmlerinde beklemek, zamanın şiirsel bir yoğunluğa dönüştüğü andır. Tarkovski’nin deyişiyle, “zamanın heykeli”ni yontmak, aslında beklemenin sanatıdır. Abbas Kiyarüstemi’nin Kirazın Tadı filminde de bekleyiş, varoluşun sessiz bir meditasyonuna dönüşür. Beklemek, burada yaşam ile ölüm arasındaki sınırın içsel bir yankısıdır.
Sonuç
Beklemek, insanın varoluşunun sessiz ama en yoğun sahnesidir; bir trajedinin ve aynı zamanda bir potansiyelin eşzamanlı deneyimidir. Heidegger’in zamansal açıklığı, insanın geleceğe doğru açılan varlığının sınırlarını; Kierkegaard’ın iman anlayışı, belirsizlik içinde umutla direnmeyi; Camus’nün absürtü, anlamın sürekli ertelenişine rağmen yaşamı sahiplenme cesaretini; Levinas’ın etik yaklaşımı, Öteki’ye açıklığın ve sorumluluğun derinliğini; İbn Arabî’nin sabrı ise tecelliyi bekleyen ruhun dingin olgunluğunu gösterir.
Beklemek, bu farklı boyutlarıyla yalnızca zamanın ölçülmesi değil, varlığın kendisiyle yüzleştiği bir aynadır. Modern çağın hız kültürü beklemenin inceliklerini aşındırsa da insan hâlâ bekleyerek anlam arayışını sürdürür. Beklemek, edilgen bir boşluk değil; insanın kendi içsel ritmini, umutlarını ve sınırlarını keşfettiği bir pratiktir. Her bekleyiş, bir varlığın yeniden inşası, bir anlam yaratma sürecidir. İnsan, beklerken hem kırılır hem güçlenir, hem sessizlikle yüzleşir hem içsel bir direniş geliştirir.
Beklemek, insanın kendi zamanına, kendi öz varlığına açılan bir kapıdır; burada “gelme”yi değil, “olma”yı deneyimler. Sonuçta beklemek, insanın varoluş pratiğinin en derin hakikatine dokunur. Her bekleyiş, yaşamın gizli ritmini ve zamanın metafizik dokusunu ortaya çıkarır; insan kendi sınırlarını, arzularını ve umutlarını yeniden keşfeder. Beklemek, varlığın hem sınavı hem de sahnesidir; boşluk değil, kendini ve dünyayı anlamaya açılan derin bir andır. İnsan, bekleyerek var olur ve bekleyerek olgunlaşır; çünkü beklemek, nihayetinde bir “gelme”yi değil, bir “olma”yı, varoluşun en saf ve en yoğun hâlini deneyimlemektir. Beklemek, zamanın, umudun ve direncin kesişiminde insanı en hakiki hâline taşır.
Bugün baba otoritesi, anne şefkati, aile, terbiye, ahlâk gibi tüm değer ve kurumları hedef alan topyekûn bir saldırı hatta bir toplum mühendisliği projesi ile karşı karşıyayız. Aile içinde baba otoritesinin sarsılması, anneliğin ve anne şefkatinin sanki bir yükmüş gibi algılanıyor olması, çocukların bencil ve narsist bir psikolojinin içerisine sürüklenmesi, aile ile birlikte toplumu ve insanlığı hedef alan topyekûn bir saldırıdır.
Manipülatörler, kişinin zihnini ikna edemezlerse davranışlarını, davranışlarını kontrol edemezlerse çevresini manipüle etmeye çalışırlar. Pes etmez manipülatörler çünkü kendilerini manipülasyonlara karşı korudukları gibi hakikate karşı da kör ve sağır kesilmişlerdir.
“Kitap ehlinden bir grup, ‘Mü’minlere indirilene günün başlangıcında inanın, sonunda da inkâr edin, belki onlar (size bakarak) dönerler.’ dedi.” (Âl-i ʿİmran 72)
Tarihsel olarak özgürlüğün yayılması, özellikle ekonomik ve siyasi alanlarda, egemen güçlerin çıkarlarıyla çatışmış ve bu durum daha sıkı ideolojik denetim mekanizmalarının devreye sokulmasına yol açmıştır. Günümüzde de benzer süreçler yaşanmaktadır; halkın bilgiye erişimi ve özgür düşünce pratiği genişledikçe, bu alanda müdahaleler ve baskılar çoğalmaktadır.
İddiasını kaybetmiş bir din söylemi ya tarih sahnesinden çekilecek ya da başka ideolojilerin boyunduruğuna girmekten başka bir yol bulamayacaktır. Biz İslam’ın tarih boyunca olduğu gibi bugün de insanlığın problemlerine çözüm bulma potansiyeline sahip olduğuna inanıyoruz. Bu anlamıyla İslam, misyonunu tamamlayarak tarih sahnesindeki yerini almış bir din değildir.
Beklemenin Ontolojik Derinliği
Beklemek, insan varoluşunun en temel fakat çoğu zaman en az fark edilen tecrübelerinden biridir. İnsan, yaşamı boyunca bir dizi bekleme ânının kıyısında durur: doğumu bekleyen bir anne, haber bekleyen bir âşık, kurtuluşu bekleyen bir toplum… Beklemek, görünürde zamanın akışına boyun eğmek gibi dururken, aslında insanın gelecekle, umutla ve zamanla kurduğu derin bir ilişki biçimidir.
Felsefi düşüncede bekleme, zamansallığın bir izdüşümü olarak ele alınmıştır. Heidegger için beklemek, insanın geleceğe yönelmiş “tasarı” varlığının bir ifadesidir; Kierkegaard için ise umutla ve imanla örülmüş bir varoluş tarzıdır. Camus, bu bekleyişin anlamsızlığını vurgulayarak, beklemenin absürt yönünü öne çıkarır. Bununla birlikte İslami gelenekte beklemek, sabır, tevekkül ve teslimiyetle bütünleşir; insanın içsel direncinin, olgunlaşmasının ve hakikat arayışının bir göstergesi hâline gelir.
Modern çağda bekleme deneyimi radikal biçimde dönüşmüştür. Dijital çağın hız ekonomisi, beklemeyi bir eksiklik olarak tanımlamaya başlamış; hız ve anlık tatmin kültürü, insanın zamana tahammülünü aşındırmıştır. Bu dönüşüm, Bauman’ın “akışkan modernite” kavramında somutlaşır: Artık hiçbir şey beklemeye değmez görünür, çünkü her şey anında erişilebilir hâle gelmiştir.
Heidegger ve Zamansal Açıklık
Heidegger’e göre varoluş, zamanın kendisidir. İnsan, geçmişin deneyimlerinden ve geleceğin olanaklarından oluşan bir “zamansal yapı” içinde var olur. Beklemek, bu yapının içsel bir kipidir; insan, bekleyerek kendi geleceğine yönelir. Heidegger’in Varlık ve Zaman’da dile getirdiği “Dasein’ın geleceğe açıklığı” kavramı, beklemenin ontolojik zeminini oluşturur: Bekleyen insan, henüz gerçekleşmemiş olanın imkânına açılır. Bu durum, varoluşun dinamik doğasını da ortaya koyar; insan, henüz olmayanı bekleyerek var olur.
Kierkegaard: Umudun ve İmanın Diyalektiği
Kierkegaard, beklemeyi “imanın sabrı” olarak tanımlar. Korku ve Titreme’de Abraham’ın Tanrı’nın buyruğu karşısında yaşadığı gerilim, beklemenin varoluşsal niteliğini açıklar. İman, insan aklının ötesine geçen bir bekleyiştir; “umutsuzluğun içinde umut etmek,” Kierkegaard’ın ifadesiyle gerçek beklemenin diyalektiğidir.
Kierkegaard’a göre bekleyen kişi, belirsizlikle yaşamayı öğrenir. Bu belirsizlik, insanın Tanrı’yla, yani sonsuzla kurduğu ilişkiyi biçimlendirir. Dolayısıyla beklemek, yalnızca zamansal bir süreç değil, metafizik bir sınavdır. Kierkegaard’ın an (Øieblik) kavramı bu noktada belirleyicidir: Bekleme, sonsuzun zamana dokunduğu o varoluşsal kesittir.
Heidegger’in ‘gelassenheit’ kavramı -varlığa kendini bırakma hâli- beklemenin edilgen değil, varlığa açık bir tutum olduğunu ima eder. Bu anlamda beklemek, teslimiyet değil; varlığın kendi ritmine kulak vermektir.
Paul Ricoeur, bu düşünceyi anlatısal zaman anlayışıyla tamamlar: Her bekleyiş, bir hikâyenin oluşum sürecidir. Bekleyen kişi, geleceği beklerken aynı zamanda kendisini anlamlandırır. Bu yönüyle beklemek, bir anlam kurma süreci, yani varoluşun hermeneutik bir biçimidir.
Henri Bergson ise zamanın ölçülebilir bir nesne değil, yaşanan bir “süre” (durée) olduğunu vurgular. Beklemek, bu süre bilincinin en saf hâlidir; kronolojik zamandan ziyade yaşantısal bir akıştır. Bergson’un perspektifinden bakıldığında, beklemek insanın kendi iç zamanını duyması, yani bilincin zamana direnişidir.
Levinas: Öteki’ni Beklemek
Emmanuel Levinas’a göre beklemek, yalnızca geleceği değil, Öteki’ni beklemektir. Bu, etik bir eylemdir; çünkü bekleyen kişi, kendi zamansal sınırlarını aşarak başkasına açıklık gösterir. Beklemek burada bir sabır değil, bir sorumluluk biçimidir. Öteki’nin gelişine açık kalmak, zamanın etik boyutudur. Levinas’ın perspektifinde, beklemenin ontolojisi, öznenin merkezinden Öteki’nin yüzüne doğru genişler.
Camus ve Absürt Bekleyiş
Albert Camus’nün Sisifos Söyleni’nde dile getirdiği absürt, insanın anlam arayışıyla dünyanın anlamsızlığı arasındaki çelişkidir. Beklemek, bu çelişkinin tam merkezinde yer alır. İnsan bekler, çünkü anlam ister; fakat beklediği anlam hiçbir zaman tam olarak gelmez. Camus’nün Sisifos’u, taşını sonsuza kadar yuvarlarken bir bekleyiş halindedir ama bu bekleyiş hiçbir sonuca ulaşmaz. Yine de Camus’nün önerisi açıktır: “Sisifos’u mutlu olarak tasavvur etmek gerekir.” Çünkü beklemenin kendisi, absürt karşısında bir direniş biçimidir; bir “umutsuz umut” pratiğidir.
Jacques Derrida’nın ‘différance’ kavramıyla düşünüldüğünde, bu bekleyiş aynı zamanda bir ertelenmedir: Anlam her daim gelecekte kalır, asla tam olarak gerçekleşmez. Derrida’nın deyişiyle, “anlam, gelmekte olanın vaadidir.” Beklemek, bu ertelemenin bilinciyle yaşamak, yani varoluşun açıklığında kalmaktır.
İslam düşüncesinde beklemek, sabır ve tevekkülün bir tezahürüdür. Kur’an’da sabır, neredeyse bütün varoluşsal sınavların merkezinde yer alır: “Allah sabredenlerle beraberdir.” (Bakara, 153). Gazâlî, İhyâ-u Ulûmiddîn’de sabrı ruhun olgunlaşma süreci olarak yorumlar; sabır, insanın arzu ve korkularını dengeleyerek içsel denetimi öğrenmesidir.
İbn Arabî’ye göre beklemek, insanın varoluşsal yolculuğunun vazgeçilmez bir durağıdır. “Bekleyen kişi, Tanrı’nın tecellisini sabırla gözleyen kişidir.” Beklemek, bu yönüyle edilgenlik değil; tecellinin, yani ilahî hakikatin farkına varma sürecidir. Tasavvufî gelenekte “beklemek,” insanın nefsinden soyunarak sonsuzla buluşmasının sembolü hâline gelir.
Mevlânâ Celaleddin-i Rûmî’nin ifadesiyle sabır, “vuslatın anahtarı”dır. Mesnevî’deki “Hamdım, piştim, yandım.” sözü, beklemenin zaman içinde dönüşen üç hâlini anlatır: olgunlaşma, kabullenme ve yanarak yeniden doğma. Molla Sadrâ’nın “sürekli yaratılış” anlayışıyla birlikte okunduğunda, beklemek artık bir durma değil, varlığın her an yeniden yaratılışına eşlik etme eylemidir.
Beklemek, insan psikolojisinde en karmaşık duygusal alanlardan birini oluşturur. Belirsizlik, kontrol kaybı ve zamanın geçmek bilmeme hissi, beklemenin içsel gerilimini yaratır. Freud’un “ertelenmiş haz” kavramı, beklemenin gelişimsel ve etik boyutuna işaret eder: İnsan, arzularını erteleyerek olgunlaşır.
Viktor Frankl’ın İnsanın Anlam Arayışı’nda tanımladığı “bekleme odası varoluşu” bu durumu açıklar: İnsan, anlamı ertelenmiş bir varlık hâline gelir. Ancak Frankl’a göre anlam, tam da bu bekleme sürecinde kurulur: “İnsan, her şeye rağmen beklemeye değer bir neden bulabildiğinde yaşamını sürdürebilir.”
Modern toplum, hızın ideolojisi üzerine kuruludur. Zygmunt Bauman’ın akışkan modernite kavramı, beklemenin bu yeni çağda alışılmışın dışında nasıl bir eyleme dönüştüğünü açıklar. Artık beklemek, başarısızlığın ya da gecikmenin işareti olarak görülür. Dijital teknolojiler, anında yanıt ve sürekli erişim kültürü yaratarak sabır yetisini zayıflatmıştır.
Byung-Chul Han’ın Yorgunluk Toplumu ve Zamanın Kokusu eserlerinde belirttiği gibi, günümüz insanı artık “kendi zamanı”na sahip değildir. Bekleme ortadan kalkmıştır çünkü insanın ritmi teknoloji tarafından belirlenmektedir. Han’a göre “zamanın kokusu”nu kaybeden insan, kendine de yabancılaşmıştır.
Hartmut Rosa ise ‘rezonans’ kavramıyla beklemenin başka bir anlamını keşfeder: Beklemek, dünyanın sesini yeniden duyma imkânıdır. Hızın dünyasında yankı kurmak, bekleyişin direniş biçimidir.
Bununla birlikte, beklemek hâlâ toplumsal hayatın temel pratiklerinden biridir. Dijital çağın hız ideolojisine rağmen, insanlar hastane koridorlarında, kamu dairelerinde, göçmen kamplarında, metro istasyonlarında ya da çevrim içi sistemlerde “onay bekleyen” durumlarda zamana takılı kalırlar. İşsizlik, vize randevuları, dijital sistemlerdeki “yükleniyor” ekranları veya kuryenin konumunu gösteren haritada sabitlenen ikon… Hepsi modern dünyanın sessiz trajedilerinin sahneleridir.
Michel de Certeau’nun gündelik hayat analizlerinde belirttiği üzere, bu bekleme anları yalnızca edilgen bir duraksama değil; aksine, sistemin sürekli hız ve verimlilik talebine karşı mikro direniş biçimleridir. İnsan, beklerken farkında olmadan zamanı yeniden sahiplenir; durmanın, sabrın ve sessizliğin içinde kendine ait bir alan yaratır. Bu alan, dijital kapitalizmin “hep çevrimiçi” ritmine karşı küçük ama anlamlı bir sığınaktır.
Samuel Beckett’in Godot’yu Beklerken adlı oyunu, beklemenin absürt boyutunu sahneye taşır. Vladimir ve Estragon’un hiç gelmeyecek birini beklemesi, insanın varoluşsal durumunun alegorisidir. Beckett, beklemeyi bir metafizik boşluk değil, anlamın sürekli ertelenişi olarak resmeder.
Andrei Tarkovski’nin Nostalji ve Stalker filmlerinde beklemek, zamanın şiirsel bir yoğunluğa dönüştüğü andır. Tarkovski’nin deyişiyle, “zamanın heykeli”ni yontmak, aslında beklemenin sanatıdır. Abbas Kiyarüstemi’nin Kirazın Tadı filminde de bekleyiş, varoluşun sessiz bir meditasyonuna dönüşür. Beklemek, burada yaşam ile ölüm arasındaki sınırın içsel bir yankısıdır.
Sonuç
Beklemek, insanın varoluşunun sessiz ama en yoğun sahnesidir; bir trajedinin ve aynı zamanda bir potansiyelin eşzamanlı deneyimidir. Heidegger’in zamansal açıklığı, insanın geleceğe doğru açılan varlığının sınırlarını; Kierkegaard’ın iman anlayışı, belirsizlik içinde umutla direnmeyi; Camus’nün absürtü, anlamın sürekli ertelenişine rağmen yaşamı sahiplenme cesaretini; Levinas’ın etik yaklaşımı, Öteki’ye açıklığın ve sorumluluğun derinliğini; İbn Arabî’nin sabrı ise tecelliyi bekleyen ruhun dingin olgunluğunu gösterir.
Beklemek, bu farklı boyutlarıyla yalnızca zamanın ölçülmesi değil, varlığın kendisiyle yüzleştiği bir aynadır. Modern çağın hız kültürü beklemenin inceliklerini aşındırsa da insan hâlâ bekleyerek anlam arayışını sürdürür. Beklemek, edilgen bir boşluk değil; insanın kendi içsel ritmini, umutlarını ve sınırlarını keşfettiği bir pratiktir. Her bekleyiş, bir varlığın yeniden inşası, bir anlam yaratma sürecidir. İnsan, beklerken hem kırılır hem güçlenir, hem sessizlikle yüzleşir hem içsel bir direniş geliştirir.
Beklemek, insanın kendi zamanına, kendi öz varlığına açılan bir kapıdır; burada “gelme”yi değil, “olma”yı deneyimler. Sonuçta beklemek, insanın varoluş pratiğinin en derin hakikatine dokunur. Her bekleyiş, yaşamın gizli ritmini ve zamanın metafizik dokusunu ortaya çıkarır; insan kendi sınırlarını, arzularını ve umutlarını yeniden keşfeder. Beklemek, varlığın hem sınavı hem de sahnesidir; boşluk değil, kendini ve dünyayı anlamaya açılan derin bir andır. İnsan, bekleyerek var olur ve bekleyerek olgunlaşır; çünkü beklemek, nihayetinde bir “gelme”yi değil, bir “olma”yı, varoluşun en saf ve en yoğun hâlini deneyimlemektir. Beklemek, zamanın, umudun ve direncin kesişiminde insanı en hakiki hâline taşır.
İlgili Yazılar
Meskulen Erkek, Feminen Kadın Bağlamında İnsan ve Aile
Bugün baba otoritesi, anne şefkati, aile, terbiye, ahlâk gibi tüm değer ve kurumları hedef alan topyekûn bir saldırı hatta bir toplum mühendisliği projesi ile karşı karşıyayız. Aile içinde baba otoritesinin sarsılması, anneliğin ve anne şefkatinin sanki bir yükmüş gibi algılanıyor olması, çocukların bencil ve narsist bir psikolojinin içerisine sürüklenmesi, aile ile birlikte toplumu ve insanlığı hedef alan topyekûn bir saldırıdır.
Vahiy Kılavuzluğunda Manipülasyona Dair
Manipülatörler, kişinin zihnini ikna edemezlerse davranışlarını, davranışlarını kontrol edemezlerse çevresini manipüle etmeye çalışırlar. Pes etmez manipülatörler çünkü kendilerini manipülasyonlara karşı korudukları gibi hakikate karşı da kör ve sağır kesilmişlerdir.
“Kitap ehlinden bir grup, ‘Mü’minlere indirilene günün başlangıcında inanın, sonunda da inkâr edin, belki onlar (size bakarak) dönerler.’ dedi.” (Âl-i ʿİmran 72)
Düşüncenin Evrimi
Tarihsel olarak özgürlüğün yayılması, özellikle ekonomik ve siyasi alanlarda, egemen güçlerin çıkarlarıyla çatışmış ve bu durum daha sıkı ideolojik denetim mekanizmalarının devreye sokulmasına yol açmıştır. Günümüzde de benzer süreçler yaşanmaktadır; halkın bilgiye erişimi ve özgür düşünce pratiği genişledikçe, bu alanda müdahaleler ve baskılar çoğalmaktadır.
İddiasını Kaybetmiş Bir Din Söylemi ya da İçtihadı Yeniden Düşünmek
İddiasını kaybetmiş bir din söylemi ya tarih sahnesinden çekilecek ya da başka ideolojilerin boyunduruğuna girmekten başka bir yol bulamayacaktır. Biz İslam’ın tarih boyunca olduğu gibi bugün de insanlığın problemlerine çözüm bulma potansiyeline sahip olduğuna inanıyoruz. Bu anlamıyla İslam, misyonunu tamamlayarak tarih sahnesindeki yerini almış bir din değildir.