İlk örneğini 1970’de kurulan Milli Nizam Partisi’nin marşı olan ama esas olarak 1986’da çıkarılan Mûte Destanı isimli bant tiyatrosundaki marşlarla gördüğümüz, bugün “protest dinî müzik” adını verdiğimiz eserler klasik dinî musikiden hem beste hem de güfte açısından oldukça farklıydı. Allah’ın varlığı, birliği ve sıfatları, Allah’a yakarış, vahdet-i vücut gibi anlayışlar, Hz. Muhammed’e övgü ve sevgi, dünyanın faniliği, ölümün hak oluşu, tevbe gibi zühd ve takva konuları, hicri aylar, özellikle Ramazan ve Muharrem, kandil geceleri, bayramlar, tarikat tâcı giyme, zikretme gibi tasavvufi uygulamalar vs. ilahilerin ana temalarıydı.[1] Marş ve ezgilerde ise Hz. Muhammed’in önderliği, zulüm, cihat, şehadet, Allah aşkı, İslâm davası, kentin kötülenmesi, dağların yüceltilmesi, kardeşlik gibi temalar yer alır. Eserlerde sık sık eylem, kıyam, direniş, sabır, adalet, özgürlük gibi kavramlar; karanlık, güneş, ışık, bahar, kuş gibi metaforlar; umut, yalnızlık, hüzün gibi duygular geçer.[2]
Geleneksel dinî musikide Yunus Emre, Pir Sultan Abdal, Aziz Mahmut Hüdai gibi isimler görülürken yeni müzik Necip Fazıl Kısakürek, Sezai Karakoç, Abdürrahim Karakoç, Erdem Bayazıt, Osman Sarı, Akif İnan, Ahmet Mercan, Süleyman Arif Emre gibi isimlerin şiirleri üzerine kurulacaktır. Bu şairlerin hepsi İslâmî düşünceyi şiirlerinin merkezine koymuş, mevcut ideolojilere, sosyal ve teknik gelişmelere ciddi eleştirileri olan kişilerdir. Bu açıdan protest dinî müziğin hem düşünsel hem de edebi açıdan İslamcı düşüncenin takipçisi olduğunu iddia etmek mümkündür.
Bu yazıda protest dinî müzikteki kıyam ve cihat temaları yakın dönem İslam düşüncesi ve edebiyatı çerçevesinde ele alınacaktır. Konu ettiğimiz marş ve ezgiler 1986-1999 yılları arasında çıkarılan albümlerde yer almıştır.
Kıyam Teması
Protest dinî müzik söyleminin hâkim teması olan zulümdür ve zulme karşı önerilen şey, kıyam ve cihattır. Şüphesiz zaman zaman sabırdan da bahsedilir ancak bu, kıyam ve cihat esnasında karşılaşılan acı ve işkencelere karşı sabretmek demektir. “Hayat iman ve cihat, alnımızın yazısı” denilerek cihada mahkûmiyet anlatılır.
Günümüz Türkçesinde pek kullanılmayan “kıyam” kavramı Arapçada ayağa kalkmak, bir şeyi yapmaya azmetmek veya bir işin bütün şartlarını yerine getirmek gibi anlamlara sahiptir. Nitekim namaz esnasında ayakta durmaya “kıyam” denir. Fakat Arapçada kıyam karşı çıkma, isyan etme gibi bir anlama da sahiptir. Osmanlıcada da diğer anlamların yanı sıra karşı durma, ayaklanma anlamında kullanılmaktaydı. Protest dinî kültürdeki “kıyam” kavramı Kur’anî temelini, Ashab-ı Kehf’in putlara tapınmayı emreden imparatora karşı tutumlarından alır: “Ve onların kalplerini kuvvetlendirdik. O vakit kıyam ettiler ve ‘Bizim rabbimiz göklerin ve yeryüzünün rabbidir. Ondan bir başkasına tanrı diye tapmayız,’ dediler.” (Kehf sûresi: 14). Âyetteki kıyam genel olarak hükümdarın karşısında ayağa kalkmak şeklinde açıklanmıştır ancak isyan etmek anlamı da ikinci görüş olarak tefsirlerde görülür.[4]
Kıyam kavramını Erdem Bayazıt’ın bir şiirinde görmekteyiz. Dikkat çekici olan husus, Sezai Karakoç çizgisindeki şairlerin genelde arı Türkçeyi tercih etmelerine rağmen (örneğin Bayazıt “mücahit” yerine “savaşçı” der) burada Osmanlıca bir kelime kullanılmasıdır:
Çün defterler açılıp hesaplar soruldukta Yetimin hakkı soruldukta yoksulun hakkı soruldukta Milletim omuz omuza verip Kıyama duruldukta[5]
Benzer bir şekilde Akif İnan’ın ezgi olarak da bestelenen “Bir adım atarsak kafes kırılır/ Belki birden erir zincirlerimiz”[6] dizeleri artık pasif bir şekilde durmanın zamanının geçtiğini gösterir. Fiiliyata bakıldığında Cumhuriyet döneminde İslâmcı literatürde “kıyam” olarak isimlendirilen tek kitlesel hareket Şeyh Said ayaklanmasıdır. Bunun dışında başka hiçbir silahlı kitlesel eylem olmamasının temel sebebi geleneksel Sünnî görüştür. Buna göre devlet başkanı adaletten ayrıldığı takdirde meşruiyetini kaybeder. Fakat onu görevden almak için silaha sarılmak, anarşi ve kaosa, dolayısıyla çok daha fazla kan dökülmesine sebep olacağı için uygun görülmez.[7]
Konuya daha detaylı olarak baktığımızda, örneğin Türkiye’nin en geniş dinî gruplarından Nurculuğun silahlı eylemlere karşı özel bir yaklaşımı olduğunu görürüz. Bu noktada tarihi referansları, Said Nursi’nin Van’da olmasına rağmen Şeyh Said’in 1925’teki ayaklanmasına destek vermemesi, hatta olumsuz bakmasıdır.[8] Kavramsal çerçeve olarak ise Risale-i Nur’da geçen “müspet hareket”e dayanılır. Müspet hareket Müslüman bir toplumda kamu düzenini bozmaksızın, tedhiş ve terör eylemlerine girmeksizin, tebliğ ile toplumun irşat edilmesidir. “Üstad Bediüzzaman’ın vefatından önce vermiş olduğu en son derstir” notuyla yayımlanan mektupta Said Nursi, “Bizim vazifemiz müsbet hareket etmektir. Menfi hareket değildir… Harici tecavüze karşı kuvvetle mukabele edilir… Dâhilde ise öyle değildir. Dâhildeki hareket müsbet bir şekilde manevi tahribata karşı manevi, ihlas sırrı ile hareket etmektir. Hariçteki cihad başka, dâhildeki cihad başkadır… Biz bütün kuvvetimizle dâhilde ancak asayişi muhafaza için müsbet hareket edeceğiz.” der.[9]
1980 öncesinde Akıncılar silah taşımalarına rağmen silahlı bir mücadele taraftarı değildiler. Diğer ideolojiler ile fiili çatışmalara girdiler, ancak söylemlerinin merkezine silahlı mücadeleyi koymadılar. Erbakan ve MSP yöneticileri, ayrıca Mehmet Zahit Kotku, Mahmut Sami Ramazanoğlu, Mahmut Ustaosmanoğlu, Sadreddin Yüksel gibi âlim ve şeyhler, Akıncıları şiddetten uzak tutmaya çalıştılar ve genel anlamda başarılı oldular.[10]
İslâm’ın yeni yorumlarında ise farklı perspektiften de olsa Sünnî yaklaşımla aynı sonuca varıldığı görülür. Örneğin geleneğe ciddi eleştiriler getiren Ercümend Özkan, “Siyasal bir hedefe ulaşmak amacıyla devlete, halka ya da bireylere karşı sistemli şiddet eylemlerine başvurma”yı terör olarak nitelendirir.[11] 1980 sonrasında, kendilerini devrimci olarak tanımlayan İslâmcı gençlik gruplarında da şiddet yaklaşımı görülmez. Onlar halkın özgür iradesiyle, herhangi bir zorlama olmaksızın İslamî yaşantıya girmesini istiyorlardı. Kendilerine düşenin Kur’an’ın topluma aktarılması olduğunu düşünüyorlardı. Buna göre, “İslâmî devrim” şiddetle değil, Kur’an okumalarıyla gerçekleşecekti.[12]
Şüphesiz kıyamı ve cihadı fiili bir ayaklanma ve çatışma olarak gören insanlar da vardı.[13] Ancak bunlar marjinal olmaktan öteye gidemediler, bir kısmı da zamanla demokratik sistem içinde kendi düşüncelerini gerçekleştirme yolunu seçtiler. Süleyman Arslantaş’ın ifadeleriyle, “Türkiyeli Müslümanlar tarih boyunca hiçbir zaman kendiliğinden veya din algılarından kaynaklanan bir şiddet olayını asla ortaya koymadılar… Ve belki de Türkiye’de en çok devlete bağımlılık gösteren, en çok devletle iç içe olan kesim… İslâmî kesimdir. Hiçbir zaman için İslâmî kesim devlete toz kondurmamıştır.”[14]
Dolayısıyla kıyam sembolik bir kullanımdan öteye gitmedi ve daha çok hak arama ve protesto eylemleri şeklinde kendini gösterdi. Bu çerçevede ülke içindeki uygulamaları protesto için 80’lerin ikinci yarısında, 90’lı yıllarda ve 28 Şubat (1997) sürecinde başörtüsü eylemleri yapılırken, küresel çapta (Filistin, Bosna, Çeçenistan) Müslümanların karşılaştıkları hemen her tür problem için ise ayrı protestolar yapıldı. İstanbul’da bu tür eylemlerin merkezi Beyazıt Meydanı idi. Eylemler Cuma namazından sonra yapılıyordu. “Beyazıt Meydanında” başlıklı marşta bu durum, “Hayat bitse ne çıkar, zulüm gelse ne çıkar/ Kavgamızın şehrinde ölüm yağsa ne çıkar”[15] dizeleriyle anlatılır.
Cihat Teması
Dönemin protest kültür ürünlerinde cihat kavramı kıyamdan daha geniş bir yer tutar. Osman Sarı Ortadoğu coğrafyasındaki savaşlara atıfla yazdığı -ve ezgi olarak da okunan- “Şehit Söylevi”nde zulme karşı savaşı anlatır. Şiir, şairin ifadesiyle “Üstümüze Haksızca saldıranlara” karşı yazılmıştır:
Biz de yaşamak için gelmişiz İnsanlar Biz de yaşamak için
Savaşa/cihada yapılan bu aşırı vurgu sadece zulümden kurtulma isteğine dayanmaz. Aslında İslâm coğrafyasının pek çok yeri fiilen savaş içindeydi. 1950-60’lı yıllar İslâm dünyasındaki bağımsızlık mücadelelerinin olduğu yıllardı. Özellikle Fransa’ya karşı yapılan Cezayir Bağımsızlık Savaşı (1954-1962) Müslüman kamuoyunda derin izler bırakmıştı. 1948’de İsrail’in Filistin coğrafyasında kurulmasından bu yana çatışma ve savaşlar eksik olmadı. Beyrut on altı yıl süren (1975-1991) bir iç savaş yaşadı. 1978’deki Marksist devrimden sonra 1979’da Afganistan Sovyetler Birliği’nce işgal edildi ve dokuz yıl süren bir savaş yaşandı. “Afgan Cihadı” Türk kamuoyunda çok önemli bir yere sahiptir. Bu uzun savaşı Bosna İç Savaşı (1992-1995) ve Cahar Dudayev önderliğindeki (1995-1996) Çeçen direnişi takip etti. Bu arada Türkiye’ye uzak coğrafyalardaki, örneğin Eritre’deki, Sudan’daki, Açe’deki İslamî hareketler gündeme getirilmekteydi. 1990’larda Türkiye’deki dindar kamuoyu bütün bu coğrafya ile ilgiliydi. Yazılı basında konu ediliyor, şiirler yazılıyor, marşlar besteleniyor, mitingler ve yardım kampanyaları düzenleniyordu. Bunların içerisinde özellikle 6 Eylül 1980’de Konya’da düzenlenen Kudüs’ü Kurtarma Mitingi ile 31 Aralık 1996’da Sincan’da düzenlenen Kudüs Gecesi yakın dönem Türkiye’sinde önemli bir yere sahiptir. Bütün dünyadan olduğu gibi Türkiye’den de Afganistan’a, Kafkasya’ya, Bosna’ya savaşmak için gidenler söz konusuydu.
Bu dönemdeki ezgiler içinde “Şeyh Şamil”[17] marşı Çeçenistan’daki savaşa, “Bağdat”[18] isimli ezgi Birinci Körfez Savaşı’na bir atıftı. Ayrıca Bosna savaşı üzerine Ah Bosna (1992) isimli müstakil bir albüm hazırlanmış, pek çok albümde Afgan mücahitlerine ithaf edilen ezgiler yer almıştı.
Kudüs ve Filistin ise her zaman için gündemdeydi. Ömer Karaoğlu’nun Gökyüzü Depremleri (1992) isimli albümü, ismini “Filistin Direnişi”ne atfedilen aynı isimli şiirden alır. Şiirde silahlı İsrail askerlerine taş atarak direnen Ammar anlatılır ve bu taşların Ebabil kuşları tarafından Ebrehe’nin ordusuna atılan taşlarla eşdeğer olduğu vurgulanır:
Kudüs göklerinde kara bulutlar Bulutlar içinde ışık saçarlar Filistin’de küçük beyaz yumruklar
Anne feryatları gökleri tutar Hadi Ammar hadi Ammar durma at Ebabiller sana kanat çırparlar[19]
Türkiye’deki dindar kamuoyunda intifada görüntüleri kartpostal, afiş, web sayfası gibi herhangi bir yerde yayınlandığında akla gelen ilk dizeler Necip Fazıl’a aittir. Necip Fazıl’ın 1964’te kaleme aldığı “Şarkımız” şiiri, özellikle de “Sapan taşlarının yanında füze/ Başka âlemlerle farkımız bizim”[20] dizeleri Filistin direnişi için âdeta slogan haline gelmişti. Çünkü Filistinliler İsrail askerlerine sapanlarla karşılık veriyordu. Bu şiir bestelenerek bir albüme (Şarkımız, 1994) isim verdi, Filistin temalı bir başka albümde (Rüzgâr, 1919) de ezgi olarak yer aldı.
Cihat ve mücahit temaları protest dinî kültürde en fazla yer alan kavramlardandır. Bunun temel sebeplerinden biri ilk çıkan bant tiyatrolarında Mûte Savaşı, Hendek Savaşı, Tebük Seferi ve Mekke’nin fethinin yer almasıydı. Bu kasetlerde yer alan marşlar daha sonra ayrıca albüm haline getirildi ve böylelikle cihat ve mücahit temaları önemli bir yekûn tuttu. İkinci bir sebep, yukarıda değindiğimiz üzere Afganistan, Bosna ve Çeçenistan savaşlarının bu döneme denk gelmesiydi. Bu savaşları ele alan pek çok albüm yapıldı. Örneğin Eşref Ziya Terzi, İbrahim Tanrıkulu ve Taner Yüncüoğlu’nun 1992’de çıkardığı albümün adı Dayan Mücahidim’dir. Kapağında karaltı şeklinde eli silahlı bir kişi vardır. Silahın kalaşnikof olması bu siluetin bir Afgan mücahidi olduğu intibaını uyandırır.
Üçüncü olarak cihat kavramının İslâm’daki önemini zikretmeliyiz. Türkler en son I. Dünya Savaşı ve Kurtuluş Savaşı’nda bu kavramı kullanmıştı. Modern Cumhuriyet, cihat gibi dinî kavramları kullanmamaya özen göstermişse de tamamen ortadan kaldırmadı. Örneğin askeriyede ve emniyet teşkilatında hukuki bir statüsü de olan şehitlik ve gazilik unvanları söz konusudur. “Mücahit” kavramı ise 1957-1974 yılları arasında Kıbrıs’taki Rumlara karşı mücadele veren Türk Mukavemet Teşkilatı’nın üyeleri için kullanıldı. Daha sonra kavram Türkiye’nin gündemine Afgan mücahitleri ile tekrar girdi.
Gerçek Cihat Ne?
İslâmcı edebiyatta daha metaforik kullanımlar görürüz. Örneğin Erdem Bayazıt mücahitlere bazen “güneşçağ savaşçısı” der,[21] bazen de “diriliş eri.” Bayazıt’ın hicretin 1400. yılına armağan olarak yazdığı Savaş Risalesi şöyle başlar:
Güneşin Mızrakların ucuna takılıp kaldığı bir vakitte Diriliş erlerinin yüreklerinden yayılan Bir depremle sarsılıyordu arz[22]
Protest dinî kültürde ise cihat çoğunlukla literal olarak ele alınır; tasvirler ve çağrılar yapılır. Peki, cihattan kast edilen gerçekten fiili savaş mıdır?
Bir ezgide, “Bazen mavzer, bazen kalem/ Bazen Boşnak, bazen Çeçen”[23] denilerek kalemle tüfek bir tutulur. Bu sözler öylesine söylenmiş değildir, zira protest dinî kültürün ilham kaynağı olan Edebiyat Dergisi şairlerinde benzer ifadeler görürüz. Osman Sarı “Bir Savaşçının Başlayışı” isimli şiirinde, “Yeniden yontuyorum kalemi/ Savaşa çıkacak şimdi/ Dev bir/ Savaş eri gibi.” der.[24] Osman Sarı’nın marş olarak de bestelenen[25] “Kurşun Gazeli”ndeki dizeler yine savaşın farklı bir yönüne işaret eder:
Savaşa girdin kalbim bin yara aldı beni Ne denli acı varsa aradı buldu beni
Seni bir bomba gibi taşımak bu göğüste Bir Ebubekir kıldı bir Ömer kıldı beni
Kurmak bize düştü kalbi sökülmüş çağı Buyruk en ağır yükün altına saldı beni[26]
Dizelerden de anlaşılacağı üzere “savaş” bir metafordur. Zira savaş fiili bir düşmanla değil, İslâm’ın değerlerine karşı olan modern çağ ile yapılmaktadır. Bu yüzden fiilen bir çatışma olmasa bile savaş ruhu devam etmelidir:
Savaşı özledin kalbim savaşı Sabırsız bir ordu yürür içimde[27]
Burada savaş ya da daha özel ismiyle cihadın yeni bir anlama sahip olduğunu görürüz. Cihat mutlak anlamda fiili bir çatışma olarak düşünülmez. İslâm’ı yaymak ve hâkim kılmak üzere yapılan her türlü faaliyet cihat kapsamına girmektedir. Dindar camianın genelinde mal, kalem veya siyaset ile mücadelenin de cihat olduğu şeklinde bir anlayışın olduğunu söyleyebiliriz.[28] Türkiye’deki etkinliği açısından iki önemli liderin yaklaşımları bunu açıkça gösterir. Said Nursi her mü’minin i’la-yı kelimetullah ile mükellef olduğunu ancak modern dönemde bunun en güzel şekilde bilim ve sanat yönünden ilerlemekle yapılabileceğini söyler. Harici cihat ise birer “elmas kılıç” olan kalemle yapılacaktır. “Zira medenilere galebe çalmak ikna iledir, söz anlamayan vahşiler gibi icbar ile değildir.”[29] Yakın dönemin siyasî liderlerinden Necmettin Erbakan da, içinde bulunduğu siyasî faaliyetlerin bir cihat olduğunu düşünüyordu. Bu anlayış gereği partisinin mitinglerinde “Mücahit Erbakan!” sloganları ile karşılanıyordu.
Şüphesiz cihat üzerinde tam bir uzlaşıdan bahsetmek mümkün değildir. Örneğin Cihada Davet isimli risalesi 1969’da Türkçeye tercüme edilen Hasan el-Benna cihadı silah ile yapılan savaş olarak ele alır. Ona göre, cihad-ı ekber (nefisle yapılan cihat) şeklindeki hadis sıhhat açısından şüphelidir ve mü’minleri gerçek cihattan uzaklaştırmaktadır.[30] Hasan el-Benna’nın (öl. 1949) yaşadığı dönemde bugünkü İslâm ülkelerinin çoğunun Batılı devletler tarafından işgal edilmiş olduğu göz önüne alınırsa cihat anlayışı daha iyi kavranacaktır. 1970’lerin başlarında konuyla ilgili küçük bir kitabı Türkçeye çevrilen Mevdudi ise İslâm yolunda kalem kullanmayı da cihat kapsamı içinde değerlendirir.[31]
Rasim Özdenören yazmak, hitabet, dernekçilik ya da siyaset faaliyetlerinin mecazî anlamda bir cihat olduğunu, İslâm fıkhındaki ibadetle aynı olmadığını ifade eder. Hatta ona göre bu tür kullanımlar bu İslâmî kavramı “ucuzlatmakta,” dergi, dernek ya da siyaset faaliyetlerine katılmayanların haksız bir şekilde suçlanmasına neden olmaktadır.[32] Özdenören’in konuyu dinin temel kaynaklarına bağlı kalarak ve yaşadığı dönemdeki tecrübelerden hareketle ele aldığı bellidir. Sezai Karakoç ise “cihad”a yeni bir anlam katmak için özel bir çaba sarf eder. Diriliş Neslinin Amentüsü isimli eserinin ilk bölümünde bir Diriliş Cephesi’nin bulunduğunu, kendisinin de bir “diriliş eri” olduğunu söyler ama ardından içinde bulundukları savaşın, silahla yapılan bir savaş olmadığını ekler. Ona göre ruhlar arasında bir savaş vardır; bu bir zihniyet, hayat tarzı, dünya görüşü, kısaca medeniyet savaşıdır. O cephede vatanı savunmakla, yurt içinde medeniyeti savunmanın aynı şeyler olduğunu söyler. Cihat cephede silah ile savaşmak şeklinde dar bir yoruma tâbi tutulmamalı, aynı zamanda bir kültür ve medeniyet savaşı olarak kabul edilmelidir.[33]
Dipnotlar:
[1] Bkz. Ahmet Şahin Ak, Türk Din Musikisi, Akçağ Yayınları, Ankara, 2011, s. 116-137.
[2] Bkz. Vejdi Bilgin, Adım Müslüman: Protest Dinî Müziğin Edebî ve Sosyo-Politik Bağlamı, Beyan Yayınları, İstanbul, 2020, s. 69.
[4] Bkz. Fahruddin er-Râzi, Tefsîru’l-Fahri’r-Râzî Mefâtîhu’l-Ğayb, Dâru’l-Fikr, Beyrut, 1981, c. 25, s. 99.
[5] Erdem Bayazıt, Sebeb Ey, Edebiyat Dergisi Yayınları, Ankara, 1973, s. 30.
[6] Mehmet Akif İnan, Hicret, Edebiyat Dergisi Yayınları, Ankara, 1974, s. 15. Ezgi için bkz. Seninle Beklenen, Taner Yüncüoğlu, Ender Doğan, Mesut Yabanigül, Record, 1990.
[7] M. Akif Aydın, “İmamet, Fıkıh,” DİA, TDV Yayınları, İstanbul, 2000, c. 22, s. 196.
[8] Bkz. Necmeddin Şahiner, Bilinmeyen Taraflariyle Bediüzzaman Said Nursi, Yeni Asya Yayınları, İstanbul, 1974, s. 236-241.
[9] Said Nursi, Emirdağ Lâhikası, Sinan Matbaası, İstanbul, 1960, c.2, s. 213-214.
[10] Bkz. Ertuğrul Zengin, Bir Toplumsal Hareket Olarak Akıncılar: Türkiye’de İslamcı Öznenin Kurulumu ve Eylemi, Doktora Tezi, Galatasaray Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, İstanbul, 2017, s. 311-314.
[11] Ercümend Özkan, “İslâm ve Terör (Şiddet),” İktibas, Sayı: 164, Ağustos 1992, s. 11.
[12] Emeti Saruhan, “Sakarya İslamcıları: İslami Devrim Heyecanımız Vardı,” Gerçek Hayat, 6 Kasım 2017.
[13] Bkz. Mehmet Metiner, Yemyeşil Şeriat Bembeyaz Demokrasi, Elips Kitap, Ankara, 2015, s.64; Hamza Türkmen, Türkiye’de İslamcılık ve Özeleştiri, Ekin Yayınları, İstanbul, 2014, s. 104.
[14] Süleyman Arslantaş, Ankara’da Kırk Beş Yıl, Beyan Yayınları, İstanbul, 2013, s. 395.
[15]Sen Ağlama, Eşref Ziya Terzi, Marmara Müzik, 1999.
[16] Osman Sarı, Bir Savaşçıdır Kalbim, Edebiyat Dergisi Yayınları, Ankara, 1975, s. 35. Ezgi formu için bkz. Andolsun, Taner Yüncüoğlu, Mesut Yabanigül, Azim Dağıtım, 1989.
İbn Haldun’un Mukaddime adlı eserini üzerine kurguladığı üç temel kavramsallaştırma vardır. Bu kavramsallaştırmalar; ümran ilmi, tavırlar nazariyesi ve asabiyettir. İbn Haldun’un ümran ilmini kuruş sebebi yukarıda bahsettiğimiz meraklı kişiliğiyle yakından ilgilidir.
“Sil” diyor “eğer bunu kabul etmiş olsaydık, savaşmazdık!”
Biri silmiyor, öteki bakıyor.
Sitem ve öfke; hücum ettiği gözlerde bir noktaya sabitlenmiş.
Bekliyorlar ama o, kendisi siliyor; artık anlaşma sağlanabilir…
Umutsuzluk ve ikilem.
Filozoflar, hem içinde yaşadıkları toplumlarının bir parçasıdırlar hem de söyledikleri yani felsefeleri ile çağın ruhu olan kişilerdir. Batılı filozoflar, her ne kadar “filozof” olsalar da Batılı kültürel kodun izlerini taşıdıkları için diğer toplumları “yabancı,” öteki”, “barbar”, “az gelişmiş” olarak görürler. Nitekim Kıta Avrupası felsefesi ve filozofları etno-santrik olarak görülmüşlerdir. Bu ruh hâlâ çakılı olarak devam etmektedir.
İslam’a göre tevhid olmadan, vahye dayanmadan bütüncül ve sahici adaletin sağlanması mümkün değildir. Adalet; hikmet, şecaat ve iffet faziletlerinin gerçekleşmesi ile kazanılan ve bunların üçünü de içine alan dördüncü temel fazilettir,
Protest Dinî Müzikte Kıyam ve Cihat Temaları
Giriş
İlk örneğini 1970’de kurulan Milli Nizam Partisi’nin marşı olan ama esas olarak 1986’da çıkarılan Mûte Destanı isimli bant tiyatrosundaki marşlarla gördüğümüz, bugün “protest dinî müzik” adını verdiğimiz eserler klasik dinî musikiden hem beste hem de güfte açısından oldukça farklıydı. Allah’ın varlığı, birliği ve sıfatları, Allah’a yakarış, vahdet-i vücut gibi anlayışlar, Hz. Muhammed’e övgü ve sevgi, dünyanın faniliği, ölümün hak oluşu, tevbe gibi zühd ve takva konuları, hicri aylar, özellikle Ramazan ve Muharrem, kandil geceleri, bayramlar, tarikat tâcı giyme, zikretme gibi tasavvufi uygulamalar vs. ilahilerin ana temalarıydı.[1] Marş ve ezgilerde ise Hz. Muhammed’in önderliği, zulüm, cihat, şehadet, Allah aşkı, İslâm davası, kentin kötülenmesi, dağların yüceltilmesi, kardeşlik gibi temalar yer alır. Eserlerde sık sık eylem, kıyam, direniş, sabır, adalet, özgürlük gibi kavramlar; karanlık, güneş, ışık, bahar, kuş gibi metaforlar; umut, yalnızlık, hüzün gibi duygular geçer.[2]
Geleneksel dinî musikide Yunus Emre, Pir Sultan Abdal, Aziz Mahmut Hüdai gibi isimler görülürken yeni müzik Necip Fazıl Kısakürek, Sezai Karakoç, Abdürrahim Karakoç, Erdem Bayazıt, Osman Sarı, Akif İnan, Ahmet Mercan, Süleyman Arif Emre gibi isimlerin şiirleri üzerine kurulacaktır. Bu şairlerin hepsi İslâmî düşünceyi şiirlerinin merkezine koymuş, mevcut ideolojilere, sosyal ve teknik gelişmelere ciddi eleştirileri olan kişilerdir. Bu açıdan protest dinî müziğin hem düşünsel hem de edebi açıdan İslamcı düşüncenin takipçisi olduğunu iddia etmek mümkündür.
Bu yazıda protest dinî müzikteki kıyam ve cihat temaları yakın dönem İslam düşüncesi ve edebiyatı çerçevesinde ele alınacaktır. Konu ettiğimiz marş ve ezgiler 1986-1999 yılları arasında çıkarılan albümlerde yer almıştır.
Kıyam Teması
[3]
Günümüz Türkçesinde pek kullanılmayan “kıyam” kavramı Arapçada ayağa kalkmak, bir şeyi yapmaya azmetmek veya bir işin bütün şartlarını yerine getirmek gibi anlamlara sahiptir. Nitekim namaz esnasında ayakta durmaya “kıyam” denir. Fakat Arapçada kıyam karşı çıkma, isyan etme gibi bir anlama da sahiptir. Osmanlıcada da diğer anlamların yanı sıra karşı durma, ayaklanma anlamında kullanılmaktaydı. Protest dinî kültürdeki “kıyam” kavramı Kur’anî temelini, Ashab-ı Kehf’in putlara tapınmayı emreden imparatora karşı tutumlarından alır: “Ve onların kalplerini kuvvetlendirdik. O vakit kıyam ettiler ve ‘Bizim rabbimiz göklerin ve yeryüzünün rabbidir. Ondan bir başkasına tanrı diye tapmayız,’ dediler.” (Kehf sûresi: 14). Âyetteki kıyam genel olarak hükümdarın karşısında ayağa kalkmak şeklinde açıklanmıştır ancak isyan etmek anlamı da ikinci görüş olarak tefsirlerde görülür.[4]
Kıyam kavramını Erdem Bayazıt’ın bir şiirinde görmekteyiz. Dikkat çekici olan husus, Sezai Karakoç çizgisindeki şairlerin genelde arı Türkçeyi tercih etmelerine rağmen (örneğin Bayazıt “mücahit” yerine “savaşçı” der) burada Osmanlıca bir kelime kullanılmasıdır:
Çün defterler açılıp hesaplar soruldukta
Yetimin hakkı soruldukta yoksulun hakkı soruldukta
Milletim omuz omuza verip
Kıyama duruldukta[5]
Benzer bir şekilde Akif İnan’ın ezgi olarak da bestelenen “Bir adım atarsak kafes kırılır/ Belki birden erir zincirlerimiz”[6] dizeleri artık pasif bir şekilde durmanın zamanının geçtiğini gösterir. Fiiliyata bakıldığında Cumhuriyet döneminde İslâmcı literatürde “kıyam” olarak isimlendirilen tek kitlesel hareket Şeyh Said ayaklanmasıdır. Bunun dışında başka hiçbir silahlı kitlesel eylem olmamasının temel sebebi geleneksel Sünnî görüştür. Buna göre devlet başkanı adaletten ayrıldığı takdirde meşruiyetini kaybeder. Fakat onu görevden almak için silaha sarılmak, anarşi ve kaosa, dolayısıyla çok daha fazla kan dökülmesine sebep olacağı için uygun görülmez.[7]
Konuya daha detaylı olarak baktığımızda, örneğin Türkiye’nin en geniş dinî gruplarından Nurculuğun silahlı eylemlere karşı özel bir yaklaşımı olduğunu görürüz. Bu noktada tarihi referansları, Said Nursi’nin Van’da olmasına rağmen Şeyh Said’in 1925’teki ayaklanmasına destek vermemesi, hatta olumsuz bakmasıdır.[8] Kavramsal çerçeve olarak ise Risale-i Nur’da geçen “müspet hareket”e dayanılır. Müspet hareket Müslüman bir toplumda kamu düzenini bozmaksızın, tedhiş ve terör eylemlerine girmeksizin, tebliğ ile toplumun irşat edilmesidir. “Üstad Bediüzzaman’ın vefatından önce vermiş olduğu en son derstir” notuyla yayımlanan mektupta Said Nursi, “Bizim vazifemiz müsbet hareket etmektir. Menfi hareket değildir… Harici tecavüze karşı kuvvetle mukabele edilir… Dâhilde ise öyle değildir. Dâhildeki hareket müsbet bir şekilde manevi tahribata karşı manevi, ihlas sırrı ile hareket etmektir. Hariçteki cihad başka, dâhildeki cihad başkadır… Biz bütün kuvvetimizle dâhilde ancak asayişi muhafaza için müsbet hareket edeceğiz.” der.[9]
1980 öncesinde Akıncılar silah taşımalarına rağmen silahlı bir mücadele taraftarı değildiler. Diğer ideolojiler ile fiili çatışmalara girdiler, ancak söylemlerinin merkezine silahlı mücadeleyi koymadılar. Erbakan ve MSP yöneticileri, ayrıca Mehmet Zahit Kotku, Mahmut Sami Ramazanoğlu, Mahmut Ustaosmanoğlu, Sadreddin Yüksel gibi âlim ve şeyhler, Akıncıları şiddetten uzak tutmaya çalıştılar ve genel anlamda başarılı oldular.[10]
İslâm’ın yeni yorumlarında ise farklı perspektiften de olsa Sünnî yaklaşımla aynı sonuca varıldığı görülür. Örneğin geleneğe ciddi eleştiriler getiren Ercümend Özkan, “Siyasal bir hedefe ulaşmak amacıyla devlete, halka ya da bireylere karşı sistemli şiddet eylemlerine başvurma”yı terör olarak nitelendirir.[11] 1980 sonrasında, kendilerini devrimci olarak tanımlayan İslâmcı gençlik gruplarında da şiddet yaklaşımı görülmez. Onlar halkın özgür iradesiyle, herhangi bir zorlama olmaksızın İslamî yaşantıya girmesini istiyorlardı. Kendilerine düşenin Kur’an’ın topluma aktarılması olduğunu düşünüyorlardı. Buna göre, “İslâmî devrim” şiddetle değil, Kur’an okumalarıyla gerçekleşecekti.[12]
Şüphesiz kıyamı ve cihadı fiili bir ayaklanma ve çatışma olarak gören insanlar da vardı.[13] Ancak bunlar marjinal olmaktan öteye gidemediler, bir kısmı da zamanla demokratik sistem içinde kendi düşüncelerini gerçekleştirme yolunu seçtiler. Süleyman Arslantaş’ın ifadeleriyle, “Türkiyeli Müslümanlar tarih boyunca hiçbir zaman kendiliğinden veya din algılarından kaynaklanan bir şiddet olayını asla ortaya koymadılar… Ve belki de Türkiye’de en çok devlete bağımlılık gösteren, en çok devletle iç içe olan kesim… İslâmî kesimdir. Hiçbir zaman için İslâmî kesim devlete toz kondurmamıştır.”[14]
Dolayısıyla kıyam sembolik bir kullanımdan öteye gitmedi ve daha çok hak arama ve protesto eylemleri şeklinde kendini gösterdi. Bu çerçevede ülke içindeki uygulamaları protesto için 80’lerin ikinci yarısında, 90’lı yıllarda ve 28 Şubat (1997) sürecinde başörtüsü eylemleri yapılırken, küresel çapta (Filistin, Bosna, Çeçenistan) Müslümanların karşılaştıkları hemen her tür problem için ise ayrı protestolar yapıldı. İstanbul’da bu tür eylemlerin merkezi Beyazıt Meydanı idi. Eylemler Cuma namazından sonra yapılıyordu. “Beyazıt Meydanında” başlıklı marşta bu durum, “Hayat bitse ne çıkar, zulüm gelse ne çıkar/ Kavgamızın şehrinde ölüm yağsa ne çıkar”[15] dizeleriyle anlatılır.
Cihat Teması
Dönemin protest kültür ürünlerinde cihat kavramı kıyamdan daha geniş bir yer tutar. Osman Sarı Ortadoğu coğrafyasındaki savaşlara atıfla yazdığı -ve ezgi olarak da okunan- “Şehit Söylevi”nde zulme karşı savaşı anlatır. Şiir, şairin ifadesiyle “Üstümüze Haksızca saldıranlara” karşı yazılmıştır:
Biz de yaşamak için gelmişiz
İnsanlar
Biz de yaşamak için
Önce TOPRAK dedik
Çöl de olsa toprak dedik
Sonra DEVLET dedik
Zor da olsa devlet dedik
SAVAŞ dedik sonra
Yok olsak da savaş dedik[16]
Savaşa/cihada yapılan bu aşırı vurgu sadece zulümden kurtulma isteğine dayanmaz. Aslında İslâm coğrafyasının pek çok yeri fiilen savaş içindeydi. 1950-60’lı yıllar İslâm dünyasındaki bağımsızlık mücadelelerinin olduğu yıllardı. Özellikle Fransa’ya karşı yapılan Cezayir Bağımsızlık Savaşı (1954-1962) Müslüman kamuoyunda derin izler bırakmıştı. 1948’de İsrail’in Filistin coğrafyasında kurulmasından bu yana çatışma ve savaşlar eksik olmadı. Beyrut on altı yıl süren (1975-1991) bir iç savaş yaşadı. 1978’deki Marksist devrimden sonra 1979’da Afganistan Sovyetler Birliği’nce işgal edildi ve dokuz yıl süren bir savaş yaşandı. “Afgan Cihadı” Türk kamuoyunda çok önemli bir yere sahiptir. Bu uzun savaşı Bosna İç Savaşı (1992-1995) ve Cahar Dudayev önderliğindeki (1995-1996) Çeçen direnişi takip etti. Bu arada Türkiye’ye uzak coğrafyalardaki, örneğin Eritre’deki, Sudan’daki, Açe’deki İslamî hareketler gündeme getirilmekteydi. 1990’larda Türkiye’deki dindar kamuoyu bütün bu coğrafya ile ilgiliydi. Yazılı basında konu ediliyor, şiirler yazılıyor, marşlar besteleniyor, mitingler ve yardım kampanyaları düzenleniyordu. Bunların içerisinde özellikle 6 Eylül 1980’de Konya’da düzenlenen Kudüs’ü Kurtarma Mitingi ile 31 Aralık 1996’da Sincan’da düzenlenen Kudüs Gecesi yakın dönem Türkiye’sinde önemli bir yere sahiptir. Bütün dünyadan olduğu gibi Türkiye’den de Afganistan’a, Kafkasya’ya, Bosna’ya savaşmak için gidenler söz konusuydu.
Bu dönemdeki ezgiler içinde “Şeyh Şamil”[17] marşı Çeçenistan’daki savaşa, “Bağdat”[18] isimli ezgi Birinci Körfez Savaşı’na bir atıftı. Ayrıca Bosna savaşı üzerine Ah Bosna (1992) isimli müstakil bir albüm hazırlanmış, pek çok albümde Afgan mücahitlerine ithaf edilen ezgiler yer almıştı.
Kudüs ve Filistin ise her zaman için gündemdeydi. Ömer Karaoğlu’nun Gökyüzü Depremleri (1992) isimli albümü, ismini “Filistin Direnişi”ne atfedilen aynı isimli şiirden alır. Şiirde silahlı İsrail askerlerine taş atarak direnen Ammar anlatılır ve bu taşların Ebabil kuşları tarafından Ebrehe’nin ordusuna atılan taşlarla eşdeğer olduğu vurgulanır:
Kudüs göklerinde kara bulutlar
Bulutlar içinde ışık saçarlar
Filistin’de küçük beyaz yumruklar
Anne feryatları gökleri tutar
Hadi Ammar hadi Ammar durma at
Ebabiller sana kanat çırparlar[19]
Türkiye’deki dindar kamuoyunda intifada görüntüleri kartpostal, afiş, web sayfası gibi herhangi bir yerde yayınlandığında akla gelen ilk dizeler Necip Fazıl’a aittir. Necip Fazıl’ın 1964’te kaleme aldığı “Şarkımız” şiiri, özellikle de “Sapan taşlarının yanında füze/ Başka âlemlerle farkımız bizim”[20] dizeleri Filistin direnişi için âdeta slogan haline gelmişti. Çünkü Filistinliler İsrail askerlerine sapanlarla karşılık veriyordu. Bu şiir bestelenerek bir albüme (Şarkımız, 1994) isim verdi, Filistin temalı bir başka albümde (Rüzgâr, 1919) de ezgi olarak yer aldı.
Cihat ve mücahit temaları protest dinî kültürde en fazla yer alan kavramlardandır. Bunun temel sebeplerinden biri ilk çıkan bant tiyatrolarında Mûte Savaşı, Hendek Savaşı, Tebük Seferi ve Mekke’nin fethinin yer almasıydı. Bu kasetlerde yer alan marşlar daha sonra ayrıca albüm haline getirildi ve böylelikle cihat ve mücahit temaları önemli bir yekûn tuttu. İkinci bir sebep, yukarıda değindiğimiz üzere Afganistan, Bosna ve Çeçenistan savaşlarının bu döneme denk gelmesiydi. Bu savaşları ele alan pek çok albüm yapıldı. Örneğin Eşref Ziya Terzi, İbrahim Tanrıkulu ve Taner Yüncüoğlu’nun 1992’de çıkardığı albümün adı Dayan Mücahidim’dir. Kapağında karaltı şeklinde eli silahlı bir kişi vardır. Silahın kalaşnikof olması bu siluetin bir Afgan mücahidi olduğu intibaını uyandırır.
Üçüncü olarak cihat kavramının İslâm’daki önemini zikretmeliyiz. Türkler en son I. Dünya Savaşı ve Kurtuluş Savaşı’nda bu kavramı kullanmıştı. Modern Cumhuriyet, cihat gibi dinî kavramları kullanmamaya özen göstermişse de tamamen ortadan kaldırmadı. Örneğin askeriyede ve emniyet teşkilatında hukuki bir statüsü de olan şehitlik ve gazilik unvanları söz konusudur. “Mücahit” kavramı ise 1957-1974 yılları arasında Kıbrıs’taki Rumlara karşı mücadele veren Türk Mukavemet Teşkilatı’nın üyeleri için kullanıldı. Daha sonra kavram Türkiye’nin gündemine Afgan mücahitleri ile tekrar girdi.
Gerçek Cihat Ne?
İslâmcı edebiyatta daha metaforik kullanımlar görürüz. Örneğin Erdem Bayazıt mücahitlere bazen “güneşçağ savaşçısı” der,[21] bazen de “diriliş eri.” Bayazıt’ın hicretin 1400. yılına armağan olarak yazdığı Savaş Risalesi şöyle başlar:
Güneşin
Mızrakların ucuna takılıp
kaldığı
bir vakitte
Diriliş erlerinin yüreklerinden
yayılan
Bir depremle sarsılıyordu arz[22]
Bir ezgide, “Bazen mavzer, bazen kalem/ Bazen Boşnak, bazen Çeçen”[23] denilerek kalemle tüfek bir tutulur. Bu sözler öylesine söylenmiş değildir, zira protest dinî kültürün ilham kaynağı olan Edebiyat Dergisi şairlerinde benzer ifadeler görürüz. Osman Sarı “Bir Savaşçının Başlayışı” isimli şiirinde, “Yeniden yontuyorum kalemi/ Savaşa çıkacak şimdi/ Dev bir/ Savaş eri gibi.” der.[24] Osman Sarı’nın marş olarak de bestelenen[25] “Kurşun Gazeli”ndeki dizeler yine savaşın farklı bir yönüne işaret eder:
Savaşa girdin kalbim bin yara aldı beni
Ne denli acı varsa aradı buldu beni
Seni bir bomba gibi taşımak bu göğüste
Bir Ebubekir kıldı bir Ömer kıldı beni
Kurmak bize düştü kalbi sökülmüş çağı
Buyruk en ağır yükün altına saldı beni[26]
Dizelerden de anlaşılacağı üzere “savaş” bir metafordur. Zira savaş fiili bir düşmanla değil, İslâm’ın değerlerine karşı olan modern çağ ile yapılmaktadır. Bu yüzden fiilen bir çatışma olmasa bile savaş ruhu devam etmelidir:
Savaşı özledin kalbim savaşı
Sabırsız bir ordu yürür içimde[27]
Burada savaş ya da daha özel ismiyle cihadın yeni bir anlama sahip olduğunu görürüz. Cihat mutlak anlamda fiili bir çatışma olarak düşünülmez. İslâm’ı yaymak ve hâkim kılmak üzere yapılan her türlü faaliyet cihat kapsamına girmektedir. Dindar camianın genelinde mal, kalem veya siyaset ile mücadelenin de cihat olduğu şeklinde bir anlayışın olduğunu söyleyebiliriz.[28] Türkiye’deki etkinliği açısından iki önemli liderin yaklaşımları bunu açıkça gösterir. Said Nursi her mü’minin i’la-yı kelimetullah ile mükellef olduğunu ancak modern dönemde bunun en güzel şekilde bilim ve sanat yönünden ilerlemekle yapılabileceğini söyler. Harici cihat ise birer “elmas kılıç” olan kalemle yapılacaktır. “Zira medenilere galebe çalmak ikna iledir, söz anlamayan vahşiler gibi icbar ile değildir.”[29] Yakın dönemin siyasî liderlerinden Necmettin Erbakan da, içinde bulunduğu siyasî faaliyetlerin bir cihat olduğunu düşünüyordu. Bu anlayış gereği partisinin mitinglerinde “Mücahit Erbakan!” sloganları ile karşılanıyordu.
Şüphesiz cihat üzerinde tam bir uzlaşıdan bahsetmek mümkün değildir. Örneğin Cihada Davet isimli risalesi 1969’da Türkçeye tercüme edilen Hasan el-Benna cihadı silah ile yapılan savaş olarak ele alır. Ona göre, cihad-ı ekber (nefisle yapılan cihat) şeklindeki hadis sıhhat açısından şüphelidir ve mü’minleri gerçek cihattan uzaklaştırmaktadır.[30] Hasan el-Benna’nın (öl. 1949) yaşadığı dönemde bugünkü İslâm ülkelerinin çoğunun Batılı devletler tarafından işgal edilmiş olduğu göz önüne alınırsa cihat anlayışı daha iyi kavranacaktır. 1970’lerin başlarında konuyla ilgili küçük bir kitabı Türkçeye çevrilen Mevdudi ise İslâm yolunda kalem kullanmayı da cihat kapsamı içinde değerlendirir.[31]
Rasim Özdenören yazmak, hitabet, dernekçilik ya da siyaset faaliyetlerinin mecazî anlamda bir cihat olduğunu, İslâm fıkhındaki ibadetle aynı olmadığını ifade eder. Hatta ona göre bu tür kullanımlar bu İslâmî kavramı “ucuzlatmakta,” dergi, dernek ya da siyaset faaliyetlerine katılmayanların haksız bir şekilde suçlanmasına neden olmaktadır.[32] Özdenören’in konuyu dinin temel kaynaklarına bağlı kalarak ve yaşadığı dönemdeki tecrübelerden hareketle ele aldığı bellidir. Sezai Karakoç ise “cihad”a yeni bir anlam katmak için özel bir çaba sarf eder. Diriliş Neslinin Amentüsü isimli eserinin ilk bölümünde bir Diriliş Cephesi’nin bulunduğunu, kendisinin de bir “diriliş eri” olduğunu söyler ama ardından içinde bulundukları savaşın, silahla yapılan bir savaş olmadığını ekler. Ona göre ruhlar arasında bir savaş vardır; bu bir zihniyet, hayat tarzı, dünya görüşü, kısaca medeniyet savaşıdır. O cephede vatanı savunmakla, yurt içinde medeniyeti savunmanın aynı şeyler olduğunu söyler. Cihat cephede silah ile savaşmak şeklinde dar bir yoruma tâbi tutulmamalı, aynı zamanda bir kültür ve medeniyet savaşı olarak kabul edilmelidir.[33]
Dipnotlar:
[1] Bkz. Ahmet Şahin Ak, Türk Din Musikisi, Akçağ Yayınları, Ankara, 2011, s. 116-137.
[2] Bkz. Vejdi Bilgin, Adım Müslüman: Protest Dinî Müziğin Edebî ve Sosyo-Politik Bağlamı, Beyan Yayınları, İstanbul, 2020, s. 69.
[3] İlk Cemre, Aykut Kuşkaya, Abdulbaki Kömür, Asır Ajans, 1990.
[4] Bkz. Fahruddin er-Râzi, Tefsîru’l-Fahri’r-Râzî Mefâtîhu’l-Ğayb, Dâru’l-Fikr, Beyrut, 1981, c. 25, s. 99.
[5] Erdem Bayazıt, Sebeb Ey, Edebiyat Dergisi Yayınları, Ankara, 1973, s. 30.
[6] Mehmet Akif İnan, Hicret, Edebiyat Dergisi Yayınları, Ankara, 1974, s. 15. Ezgi için bkz. Seninle Beklenen, Taner Yüncüoğlu, Ender Doğan, Mesut Yabanigül, Record, 1990.
[7] M. Akif Aydın, “İmamet, Fıkıh,” DİA, TDV Yayınları, İstanbul, 2000, c. 22, s. 196.
[8] Bkz. Necmeddin Şahiner, Bilinmeyen Taraflariyle Bediüzzaman Said Nursi, Yeni Asya Yayınları, İstanbul, 1974, s. 236-241.
[9] Said Nursi, Emirdağ Lâhikası, Sinan Matbaası, İstanbul, 1960, c.2, s. 213-214.
[10] Bkz. Ertuğrul Zengin, Bir Toplumsal Hareket Olarak Akıncılar: Türkiye’de İslamcı Öznenin Kurulumu ve Eylemi, Doktora Tezi, Galatasaray Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, İstanbul, 2017, s. 311-314.
[11] Ercümend Özkan, “İslâm ve Terör (Şiddet),” İktibas, Sayı: 164, Ağustos 1992, s. 11.
[12] Emeti Saruhan, “Sakarya İslamcıları: İslami Devrim Heyecanımız Vardı,” Gerçek Hayat, 6 Kasım 2017.
[13] Bkz. Mehmet Metiner, Yemyeşil Şeriat Bembeyaz Demokrasi, Elips Kitap, Ankara, 2015, s.64; Hamza Türkmen, Türkiye’de İslamcılık ve Özeleştiri, Ekin Yayınları, İstanbul, 2014, s. 104.
[14] Süleyman Arslantaş, Ankara’da Kırk Beş Yıl, Beyan Yayınları, İstanbul, 2013, s. 395.
[15] Sen Ağlama, Eşref Ziya Terzi, Marmara Müzik, 1999.
[16] Osman Sarı, Bir Savaşçıdır Kalbim, Edebiyat Dergisi Yayınları, Ankara, 1975, s. 35. Ezgi formu için bkz. Andolsun, Taner Yüncüoğlu, Mesut Yabanigül, Azim Dağıtım, 1989.
[17] İlk Cemre.
[18] Kalksam ve Dirilsem, İbrahim Tanrıkulu, Eşref Ziya Terzi, İslamoğlu Yayıncılık, 1991.
[19] Ahmet Mercan, Sürgün Özlemler, Denge Yayınları, İstanbul, 1994, s. 46.
[20] Necip Fazıl Kısakürek, Çile, Büyük Doğu Yayınları, İstanbul, 2012, s. 412.
[21] Bayazıt, Sebeb Ey, s. 27-28.
[22] Erdem Bayazıt, Şiirler, İz Yayıncılık, İstanbul, 2015, s. 117.
[23] Azade, Ömer Karaoğlu, Anlam Ajans, 1997.
[24] Osman Sarı, Şiirler, İz Yayıncılık, İstanbul, 1995, s. 62.
[25] Dayan Mücahidim.
[26] Sarı, Şiirler, s. 14-15.
[27] Sarı, Şiirler, s. 60. Şiir ezgi olarak da okunmuştur ancak “savaş” kelimesi “cihat” olarak değiştirilmiştir. Bkz. Andolsun.
[28] Örnek olarak bkz. Metiner, Yemyeşil Şeriat Bembeyaz Demokrasi, s.72-73.
[29] Bkz. Said Nursi, “Makalat,” Eski Said Dönemi Eserleri, Yeni Asya Neşriyat, İstanbul, 2010, s. 51.
[30] Hasan el-Bennâ, Cihada Davet, Çev. Ali Arslan, Sinan Yayınevi, İstanbul, 1969, s. 59-60.
[31] Mevdudi ve S. Kutub, İslâm’da Cihad, Çev. Akif Nuri Karcıoğlu, Dava Yayınları, İstanbul, trs., s. 109.
[32] Rasim Özdenören, Kafa Karıştıran Kelimeler, İz Yayıncılık, İstanbul, 2012, s. 127-129.
[33] Sezai Karakoç, Diriliş Neslinin Amentüsü, Diriliş Yayınları, İstanbul, 2012, s. 7, 31-32.
İlgili Yazılar
İbn Haldun’un Düşüncesinde Asabiyet
İbn Haldun’un Mukaddime adlı eserini üzerine kurguladığı üç temel kavramsallaştırma vardır. Bu kavramsallaştırmalar; ümran ilmi, tavırlar nazariyesi ve asabiyettir. İbn Haldun’un ümran ilmini kuruş sebebi yukarıda bahsettiğimiz meraklı kişiliğiyle yakından ilgilidir.
Diplomatik Tavır: İlkesiz İlişkiler
“Sil” diyor “eğer bunu kabul etmiş olsaydık, savaşmazdık!”
Biri silmiyor, öteki bakıyor.
Sitem ve öfke; hücum ettiği gözlerde bir noktaya sabitlenmiş.
Bekliyorlar ama o, kendisi siliyor; artık anlaşma sağlanabilir…
Umutsuzluk ve ikilem.
Palyatif ve Yorgun Toplumların Palyatif ve Yorgun Filozofları
Filozoflar, hem içinde yaşadıkları toplumlarının bir parçasıdırlar hem de söyledikleri yani felsefeleri ile çağın ruhu olan kişilerdir. Batılı filozoflar, her ne kadar “filozof” olsalar da Batılı kültürel kodun izlerini taşıdıkları için diğer toplumları “yabancı,” öteki”, “barbar”, “az gelişmiş” olarak görürler. Nitekim Kıta Avrupası felsefesi ve filozofları etno-santrik olarak görülmüşlerdir. Bu ruh hâlâ çakılı olarak devam etmektedir.
İnsan Odaklı Bir Yönetim Anlayışı
İslam’a göre tevhid olmadan, vahye dayanmadan bütüncül ve sahici adaletin sağlanması mümkün değildir. Adalet; hikmet, şecaat ve iffet faziletlerinin gerçekleşmesi ile kazanılan ve bunların üçünü de içine alan dördüncü temel fazilettir,