Türk müziğinin önemli isimlerinden hânendeliği, hocalığı ve özellikle bestekârlığı ile ünlü İsmail Dede Efendi: “Musikî öyle bir denizdir ki; ben paçaları sıvadım, ama hâlâ içine girmedim.” der. Bu söz, müziğin sınırlarının ne kadar uçsuz bucaksız olduğuna işaret eder. TDK sözlüğünde müzik: ‘birtakım duygu ve düşünceleri belli kurallar çerçevesinde uyumlu seslerle anlatma sanatı, musiki; bu biçimde düzenlenmiş seslerden oluşan eserlerin okunması veya çalınması’ olarak tanımlansa da bu kısa tanım, müziğin etimolojisini, ontolojisini, oluşumunu ve işlevlerini bilmemiz açısından yeterli değildir.
Günümüzde resim, karikatür, hat, minyatür, fotoğraf Yüzey Sanatları, heykel seramik, kabartma Hacim Sanatları, mimari, iç mimari ve peyzaj, mimari Mekân Sanatları, şiir, hikâye, roman, tiyatro ve film senaryosu Dil Sanatları, bale, pandomim ve danslar Hareket Sanatları, tiyatro, sinema, opera, gölge oyunu Dramatik Sanatlar olarak tasnif edilmektedir. Müzik ise Ses Sanatları olarak kategorize edilir. Müziğin ses sanatları içinde tek başınalığını muhafaza ederken tiyatro, sinema, opera, dans gibi birçok sanat dalında kullanılması etki alanının ne kadar geniş olduğunu gösterir. İnsan birçok sanat dalından habersiz ve ilgisiz yaşayabilirken, musikiyle her daim iç içedir. İnsan yaşadığı coğrafyanın kültürüyle birlikte kendisini müziğin içinde bulur ve o kültürün müziği ile beraber yaşar. Bir makamla, ritimle, ahenkle, çalınan, söylenen ve okunan, çan sesinden, ezan sesinden, şarkıdan, türküden, ninniden kaçamaz. Onlardan kaçsa bile tabiatın müziği olan, yağmurun, rüzgârın, ırmağın, denizin ve kuşların müziğinden kaçması imkânsızdır. Bir deniz yahut bir okyanus olarak imgelenen müziği, çatısı ve duvarları ahenkli seslerle inşa edilmiş büyük bir saraya da benzetebiliriz. Öyle bir saray ki kapısından içeri girdiğimizde içeride açılmayı bekleyen yüzlerce kapının olduğunu görürüz. Yalnızca müziğin türleri bile müzik sarayının ne kadar geniş bir yapısının olduğunu anlamamıza yeterlidir.
Fon müziği olarak da bilinen EnstrümantalMüzik herhangi bir sözün eşlik etmediği ahenkli seslerin ritme dönüştüğü bir müzik türüdür. Klasik Müzik ve Halk Müziği ki çıktığı coğrafyanın yerel tını ve sözleriyle varlığını hissettirler. Yine en eski müzik türlerinden biri olan Blues Müziği’nin kökeni Afrika’ya dayanır ve içinde Amerika’ya sürgün edilen siyahi halkın özgürlük mücadelesinin izleri vardır. Gelişen teknolojiyle birlikte müzik ve elektroniğin harmanlandığı müzik, günümüzde Elektronik Müzik olarak adlandırmaktadır. Caz Müziği’nin kökeni de Afrika’ya dayanır ve genellikle saksafon gibi bakır üflemeli çalgılarla oluşturulan bir müzik türüdür. Müzik türleri arasına sonradan sokulan ve küresel bir sektöre dönüştürülen Pop Müzik ise günümüzde kitleleri uyuşturan, kendisine bağımlı hale getiren, en fazla üretilen ve en fazla tüketilen müzik türlerinden biridir. Rock, Hard Rock ve Heavy Metal,Hip Hop ve Rap gibi yüksek tempolu müzikler de Pop Müziği’nin alt türleri olarak değerlendirilir. Düşük tempolu müzikler arasında yer alan, dini müzik diye tabir edilen ve her nedense bazı ülkelerde müzik türü olarak kabul edilmeyen ilahiler, kilise müzikleri gibi müzikler de varlığını sürdürmektedir.
Müzik sarayının kapılarından biri de müzik aletlerinin olduğu odaya açılır. Günümüzde icra edilen müziklere eşlik eden çalgı türlerinin beş gruba ayrıldığını ve bu çalgıların büyük çoğunluğunu yediden yetmişe hemen herkesin bildiğini, bilmese de çalgıları bir şeklide gördüğünü söyleyebiliriz. Yine de hatırlatalım. Çalgılar; Vurmalı, Nefesli, Tuşlu, Telli ve Yaylı olmak üzere beş gruba ayrılır. En çok bilinen vurmalı çalgılar davul, darbuka, bendir, tef, kaşık, bateri, çan ve zillerdir. Ney, kaval, flüt, obua, klarnet, zurna, saksafon, mızıka nefesli çalgılar olarak bilinirler. Özellikle Türk müziğinin başat çalgıları olan bağlama, kanun, ut, cümbüş, tar ve tambur’un yanında gitar, elektrogitar, basgitar, arp ve mandolin telli çalgılar arasında yer alırken keman ve kemençe ise yaylı çalgılar sınıfındadır. Tuşlu çalgının en bilinen örneği ise piyanodur.
Yalnızca müzik türleri ve çalgılarla ilgili genel sınıflandırma bile işin içine girince çıkamayacağımız korkusunu yaşatıyor. Çünkü ölçülü ve ahenkli sesler, ölçüsüz ve ahenksiz sesler, sesin yüksekliği, şiddeti, tınısı, seslerin süresi, kadın ve erkek sesleri, notalar, makamlar, basit makamlar açılmayı bekleyen müzik kapılarındandır. Ayrıca bize ait musikide kullanılan taksim, peşrev, saz semaisi, beste, güfte, ağır semai, yürük semai, şarkı, türkü, ezan, kamet, sala ve salat, tekbir, telbiye, temcit ve münacaat, kaside, gazel, nefes, deyiş, semah, ağıt, barak, bozlak ve benzeri formlara dair bir pencere açmak ancak musiki denizinde boğulmayı göze alanların işidir. Türk müziğinde bir eğitim aracı olarak görülen meşk konusuna değinmek bile ustalık gerektiriyor. İşte bu nedenle İsmail Dede Efendi’nin “Musikî öyle bir denizdir ki; ben paçaları sıvadım, ama hâlâ içine girmedim.” Sözünden, müziğin bir okyanus olduğunu anlıyorum.
Müziğin Oluşumunu “Big Bang” İle İlişkilendirsek Ne Olur?
Müzik, sesin bestelenip icra edilen ve böylelikle üretilip tüketilen bir kültür öğesinden ziyade, üzerinde felsefi düşüncelerin kabuk bağladığı, aynı zamanda kültürel, sosyolojik, psikolojik, siyasal ve ekonomik bağlamları olan bir fenomendir.
Her ne kadar müziğin oluşumunda temel değer, ses ve sese eşlik eden çalgı aletleri olsa da, çalgı aletinden çıkanlar da bir tür ses olduğundan, müziğin temel unsuru yalnızca sestir. Tevrat’ta geçen “Önce söz vardı” sözü tabiatıyla “ses”i de kapsar. Sesin dolayısıyla müziğin ilahi bir yönünün olması buradan kaynaklanır. Müzikologlar müziğin ortaya çıkış tarihini bilimsel çerçevede ele alırlar. Arkeologların yaptığı çalışmalar sonucunda tarihi geçmişi tahmini 43.000 yıl öncesine dayanan kemiklerden yapılmış ilkel flütlerin keşfedilmesiyle müziğin doğum tarihini belirlerler. Ayrıca Antik Mısır, Sümer ve Hitit Dönemleri, Antik Yunan, Antik Roma, Erken Dönem Asya Toplumları, Ortaçağ, Rönesans, Barok, Klasik Dönem, Romantik Dönem ve en nihayetinde Modern ve Popüler Dönem olarak müziğin tarihsel gelişim süreçlerini incelerler. Oysa sanatçılar/filozlar başka açılardan bakarlar müziğe, bambaşka şeyler söylerler. “Doğrusunu söylemek gerekirse, müzik meleklerin dilidir.” diyen İskoç asıllı tarihçi Thomas Carlyle, insanın yaratılmadan önce müziğin bir dil olarak varlığına işaret eder. Caryle’nin sözünden cesaret alarak müziğin ortaya çıkışının insanın doğumundan hatta insanlığın yaratılışından önce olduğunu söyleyebiliriz. Çünkü bilimin dar kalıpları içinde değerlendirdiğimiz her şey anlam kaybına uğramakta ve bir süre sonra da anlamsızlaşmaktadır. Aslında fizik ötesi her bakış, baktığımız her şeyi anlamlı kılar. Bu sebeple ve daha açık bir ifadeyle müziğin oluşumunu kâinatın yaratılma süreciyle ilişkilendirebiliriz. Büyük Patlama (Big Bang) ile birlikte çıkan sesin mahiyetini bilmesek de ahengi konusunda şüphemiz yoktur ve bu ahenkli ses niçin müziğin ilk sesi olmasın?
Bir Kelime Olarak Müziğin Kökeni
Müziğin ne olduğu hususunu müzik kelimesinin kökeni üzerinden anlamaya çalışabiliriz. “Müzik kelimesi Yunan mitolojisindeki ilmin ve güzel sanatların Tanrıçaları sayılan ve Jüpiter’in Mnemosyne’den doğma dokuz kızı “Müz”lerden gelmektedir. Müzük, Batı dillerine Yunancadan geçmiş ve ona yakın kelimelerle ifade edilmiştir: Grekçe “musikhe”, Latince “musika”, İngilizce “music”, Fransızca “musigue”, Arapçaya ise “musiki” olarak geçen bu kelime Türkçede “musiki” ve “müzik” kelimeleriyle telaffuz edilmektedir.[1]
Banu Mustan Dönmez, Müziğin Kökeni Üzerine isimli kitabında “Müz”leri “Musa” olarak isimlendirerek onlar hakkında detay bilgiler aktarır. Musaların akılda tutma işlevini önemli ölçüde ‘müzik’ aracılığıyla gerçekleştirdikleri için Musa sözcüğünün müzik sözcüğünün kökenini oluşturduğunu söyler. “Musaların temel işlevi sözlü kültürün akılda tutulmasını sağlamak olduğuna göre, bunu yalnızca müzikle yapabilmeleri beklenemez. Dolayısıyla biri destan şairi, biri tarihçi, biri komedyacı ve diğeri tragedyacı olmak üzere ikisi tiyatrocu, biri pandomimci ve dinsel ilahi okuyucu iken biri de astronomdur. Dikkat edilirse Musalar içinde müzikle direk ilintili olanlar Euterphe, Terpsikhore ve Erato’dur ki onların bu ilintileri de yine sözlü kültürden ve edebiyattan bağımsız değildir.”[2]
Kitabın ikinci bölümünde ise Müziğin Ontolojisi ve Tanımı: Ses, Gürültü, Müzik başlığı altında sesin ontolojisinden hareketle sesin oluşumunu ve algılanış koşullarını, ardından müziğin fiziksel ve kültürel ontolojisini ele alarak bir tanımlama yapar: “Gereksinimimiz olan tanım, müziğin ‘esteik’, ‘bilişsel’, ‘kültürel’, ‘ayinsel’, ‘duygu betimsel’,’tedavi edici’,’hafıza güçlendirici’ ve bu nedenle de ‘eğitsel’ işlevlerinden hiç birini saf dışı bırakmamalıdır. Müziği; estetik, ayinsel, semiyolojik (sesler, göstergelerle ifade), eğitsel (bellek açıcı ve öğretici), tedavi edici vb. amaçlarla; toplumsal gelenek ve kişisel yaratıcılığın birleştirildiği bir denge ile ritmik, ezgisel, modal, armonik, sözsel ses öğeleriyle düzenlenen, insana özgü kültürel bir edim ve olgudur şeklinde tanımlayabiliriz.”[3]Müziğin Oluşumuna üçüncü bölümde yer veren yazar, kitabın dördüncü bölümünde ise müziğin kültürel, sosyolojik, psikolojik, sağlık, eğitsel, politik ve ekonomik bağlamlarını ele alarak okuyucuya aktarır.
“Ağır Ağır Ölür Müzik Dinlemeyenler…”
Müzik estetiğinin tarihi konusunda en yetkin isimlerden bir olan Enrico Fubini’nin Müzikte Estetik isimli kitabını okurken “Müzik ve Şiir” başlıklı bölümden şu cümlelerin altını çizdim. “Müzik ve şiir arasında belki tam da bu tanımlanması ve ele geçirilmesi pek de kolay olmayan yakınlık/farklılık tarafından yaratılmış bir gerilim vardır. Müzikle şiir arasındaki karşılaşma, kimi zaman da çarpışma ve rekabet, çok çeşitli düzeylerde doğrulanmış ve her zaman için gerek şairler gerek müzisyenler tarafından gizli ya da açık çatışma ortamı olarak değerlendirilirmiştir. Şiirin ve müziğin argümanları arasındaki tartışma biraz da Antik Yunan’dan günümüze tüm müzik tarihi boyunca uzanan kırmızı hat, hiçbir zaman için ne kazananı ne de kaybedeni olmuş bir çatışma gibidir; nitekim böylesi bir çatışma bu iki sanat dalının uygulayıcılarından ibaret değildir, kökleri şeylerin doğasında yatar. Şairin dili müzisyeninkiyle kuvvetli bir gerilim, yok edilemez bir rekabet içindedir.”[4] Bu cümleleri okuduktan sonra nedense Şilili Şair Pablo Neruda’nın Ağır Ölüm isimli şiirini hatırladım. Neruda bu şiirinde bazı eylemleri yapmadıkları takdirde ağır ağır ölüme yaklaşan insanları sıralar. Onlarca eylemin içinde müzik de vardır. “Ağır ağır ölür yolculuğa çıkmayanlar, okumayanlar, müzik dinlemeyenler, gönlünde incelik barındırmayanlar.” der şiirin ortalarında. Müziğin hatırına ve özellikle bu güzel şiirin müziğini de duymamız açısından Neruda’nın şiirini baştan sona tekrar okudum.
“Ağır ağır ölür alışkanlığının kölesi olanlar,
her gün aynı yoldan yürüyenler,
yürüyüş biçimini hiç değiştirmeyenler,
giysilerinin rengini değiştirmeyenler,
tanımadıklarıyla konuşmayanlar.
Ağır ağır ölür tutkudan ve duygulanımdan kaçanlar,
beyaz üzerinde siyahı tercih edenler,
gözleri ışıldatan ve esnemeyi gülümseyişe çeviren ve yanlışlıklarla duygulanımların karşısında onarılmış yüreği
küt küt attıran bir demet duygu yerine
“i” harflerinin üzerine nokta koymayı yeğleyenler.
Ağır ağır ölür işlerinde ve sevdalarında mutsuz olup da
bu durumu tersine çevirmeyenler,
bir düşü gerçekleştirmek adına kesinlik yerine belirsizliğe kalkışmayanlar,
hayatlarında bir kez bile mantıklı bir öğüde aldırış etmeyenler.
Ağır ağır ölür yolculuğa çıkmayanlar,
okumayanlar, müzik dinlemeyenler,
gönlünde incelik barındırmayanlar.
Ağır ağır ölür özsaygılarını ağır ağır yok edenler,
kendilerine yardım edilmesine izin vermeyenler,
ne kadar şanssız oldukları
ve sürekli yağan yağmur hakkında bütün hayatlarınca yakınanlar,
daha bir işe koyulmadan o işten el çekenler,
bilmedikleri şeyler hakkında soru sormayanlar,
bildikleri şeyler hakkındaki soruları yanıtlamayanlar.
Deneyelim ve kaçınalım küçük dozdaki ölümlerden,
anımsayalım her zaman: yaşıyor olmak yalnızca nefes alıp vermekten çok daha büyük bir çabayı gerektirir.
Yalnızca ateşli bir sabır ulaştırır bizi muhteşem bir mutluluğun kapısına.”
Ardından kendi şiirimi hatırladım:
Dilim kekeme
Hitabetimse zayıf
Susmam ondandır
Adım bilinmez
Şairler meclisinde
Susmam ondandır
Hiç şarkı bilmem
Sesimin perdesi tiz
Susmam ondandır
İçimde hüzün
Dudağımda tebessüm
Susmam ondandır
Hava karardı
Gelecek olan geldi
Susmam ondandır
Bu kadar susma gerekçemin olması şiirdeki müziğin ortaya çıkması içindir.
Müzik tıpkı şiir gibi insana fizik ötesi alanda estetik bir duyuş ve söyleyiş tecrübesi kazandırıyor.
Edindiğim bu tecrübeyle şunu rahatlıkla söyleyebilirim ki insanın sonsuzluk duygusunu kamçılayan müzik, ıslık, çığlık, fısıltı, vızıltı, uğultu, inilti bazen de homurtu, gürültü, gümbürtü, takırtı, tıkırtı ve benzeri şekilde çıkan tüm sesleri imar ederek bir makamla ahenge dönüştüren boyutsuz bir ses yapısıdır.
Bu yapıyı inşa eden ses mimarı ise müzisyendir. Müzik bazen yeryüzünden gökyüzüne bazen de gökyüzünden yeryüzüne yayılır. Denizlerde dalgalanır, dağlarda yankılanır ovalarda dinlenir. Müzik, bir bebeği de yaşlı bir insanı da aynı oranda etkisi altına alır ve harekete geçirir. Müzik cinsiyet ayrımı da yapmaz, ırk ve inanç ayrımı yapmadığı gibi. Müzik bulaşıcıdır. Salgın bir hastalık gibi bütün insanlığın hem bedenine hem de ruhuna sirayet eder. Dans etmek vücudun ateşler içinde kaldığına işarettir.
Müziğin Nefesi Yahut Nefesin Müziği: Ney
Bir zamanlar bir musiki meclisinde gözlerimi kapayarak dinlediğim ney taksiminden sonra beş yedi beş hece ölçüsüyle haiku tarzı bir şiir yazmış ve şiirde insan nefesinin dokuz boğumlu bir kamıştan çıkarken nasıl müziğe dönüşüp ruhumu etkileyebildiğinin olağanüstülüğünü dile getirmiştim.
Ney
Dokuz boğumlu
Uzun sarı kamışın
Eteğinde su
Can olur çıkar
Neye değse dudağı
Bir solukta hu
Ve ardından gözümü açıp gözün yalnızca gördüğünü, gözün görmeyince kulakların gözün yerine geçtiğini anladım. Ya işitme engelim olsaydı neyi duyarak görecektim peki? Sonra içim(iz)de başka bir kulağın olduğunu söyledi neyden çıkan nağmeler. İçimizdeki kulak devreye girince yeni bir bakış ve yeni bir duyuş biçimi kazanır ve görülmeyeni görür, duyulmayanı duyabiliriz. Bu kulağın müzik kulağı olduğunu düşündüm, yanlış mı düşündüm bilmiyorum. Sonra başka bir şiir doğdu aynı hece ölçüsüyle.
Makam
Hayret makamı
Âmânın bakışında
Gizliymiş meğer
Hicaz makamı
Dilsizin söylediği
İçli şarkıymış
Müzikle İlgili Söylenenler
İnternette her türlü gereksiz bilgiyle beraber kaynağı belli olan bilgiye de ulaşma imkânına sahibiz. “Müzik Üzerine Değiniler” başlıklı bir yazı yazmaya niyet edince internete girip arama motoruna “Müzikle…” kelimesini yazar yazmaz bir yığın sayfanın linki sıralandı. İçinden birini seçerek sayfaya girdim. Birçok filozof, devlet adamı ve müzisyenin müzikle ilgili söylediği aforizmaları okudum. Hoşuma gidenleri ve ilginç bulduklarımı bu yazı için kaydettim.
“Duygularımı şiirle anlatamam, çünkü şair değilim. Kendimi gölgeler ve ışıkla ifade edemem, çünkü ressam değilim. Düşüncelerimi hareketlerde açıklayamam, çünkü dansçı değilim. Ama bunların hepsini müzikle yapabilirim, çünkü ben bir müzisyenim.” Mozart
“Daha üstünü olamaz. Müzik yoluyla Tanrı’ya yaklaşmak ve oradan insanlığa seslenmek.” Beethoven
“Musikinin ritminde bir sır saklıdır; eğer onu ifşa etseydim dünya alt üst olurdu.” Şems-i Tebrizi
“Müzik, ruhun gıdasıdır.” Mendelson
“Müzik, gökle toprak arasında bir ahenktir.” Konfüçyus
“İnsan her gün bir parça müzik dinlemeli, iyi bir şiir okumalı, güzel bir tablo görmeli ve mümkünse birkaç mantıklı cümle söylemelidir.” Goethe
“Bir milleti tutsak etmek isterseniz, onun müziğini çürütün.” Konfüçyus
“Bir ülkenin türkülerini yapanlar, kanunlarını yapanlardan daha değerlidir.” Tales
“Bir memleketin ahlâk bakımından nasıl idare edildiğini anlamak isterseniz, o ülkenin müziğini inceleyiniz.” Konfüçyüs
“Öyle sanıyorum ki her şeye ve her sanat duygusuna müzik duygusu eşlik etmelidir; İddiamı teori ve deneyimlerimle desteklemek isterdim.” Goethe
“Müzik… Her bilgelik ve felsefeden daha yüksek esin verir.” Beethoven.[5]
Müziğe Filozofça Bakış
İlginçtir ki birçok konuda olduğu gibi müzik konusunda da sanki bütün teoriler, görüşler, yalnızca Batılı filozoflar tarafından söylenmiş gibi algılanır. Gerek internet ortamında ve basılı kaynaklardaki referanslar genellikle Batılı filozoflar üzerinden verilmektedir.
Yaptığım taramalarda çok genel ifadelerle Batı felsefesinin temel taşları niteliğinde olan filozofların müzikle ilgi genel görüşlerinin şu şekilde olduğunu söyleyebiliriz. Konfüçyüs’e göre müzik yer ile gök arasındaki uyumdur. Müzik, bir tür haz meydana getirir ki, insan doğası onsuz olamaz. Pisagor, matematik ile müziğin bağlantısını bilimsel bir zeminde araştırarak sayıların ve seslerin uyumuna dikkat çeker. Platon, müziğin insan ruhunu dinginleştiren ruhani boyutu olduğunu; müzik eğitiminin insanı yüceltip insanın birliğini sağladığını; evrene ruh, zihne kanat, hayallere uçma gücü, hayata ve her şeye neşe ve tılsım veren ahlâki bir yasa olduğu fikrini ortaya koyar. Aristoteles, müziğin insanın duygularına doğrudan etki ettiğini öne sürerek, ruhsal açıdan arınabileceğini yahut kasvetli bir müzikle kirlenebileceğini söyler. Hegel de müziğin ifade araçlarının ölçü, uyum ve melodi olduğunu, doğrudan ruha meylettiğini ve ruhu harekete geçirdiği görüşünü savunur. Schopenhauer ise müziği duygu sanatı olarak tanımlayıp sanatların en üstünü olarak görür.
Müslüman Filozofların Müziğe Teorik ve Pratik Katkıları
İslâm filozofu Ya‘kūb b. İshak el-Kindî, müzik teorisi üzerinde çalışan en önemli filozoflardandır. Mûsikiye dair on risâlesinden ancak dört tanesi günümüze ulaşan Kindî, Arap mûsikisinde ilmî ekolün kurucusu kabul edilir. Kindî ebced harflerine dayalı bir nota sistemi kurmuş, mûsikiyi mantık, felsefe, hesap, hendese ve hey’et ilimleriyle birlikte değerlendirmiştir. Kindî, udda her bir telin dört temel ses üzerinde tesis edildiği ve “dörtlü sistem” adını verdiği bir ses sistemi kurmuş, iki oktavlık bir diziyi elde edebilmek için nazarî olarak o döneme kadar dört telli olan uda “hâdd” (zîr-i sânî) ismini verdiği beşinci bir tel ilâve etmiştir. Kindî ayrıca Ethos doktrini çerçevesinde udun dört teliyle (bam, mesles, mesnâ, zîr) gök cisimleri, burçlar, ay, rüzgâr, mevsimler, günler ve dört unsur arasında bağ kurduktan sonra bunların insan vücuduna etkilerini açıklamıştır. İyi bir müzik icracısı olan Fârâbî’nin mûsiki konusunda telif ettiği üç eserinden en kapsamlısı el-Mûsîḳa’l-Kebîr isimli eseri Batı’da ve İslâm dünyasında mûsiki teorisi ve özellikle mûsiki felsefesi hakkında yazılmış en sistemli eserlerden biridir. Kitapta mûsikinin fizyolojik esaslarını ele alma şekli bakımından Grekler aşılmış, ayrıca çalgılar hakkında hiçbir eser bırakmayan Grekler’in aksine bu alanda ilk çalışmalar ortaya konmuş; ud, şehrûd, Horasan ve Bağdat tamburlarının perde bağları ve akort sistemleri hakkında geniş bilgi verilmiştir. Muhammed b. Ahmed el-Hârizmî ile trigonometri ilminin kurucusu Ebü’l-Vefâ el-Bûzcânî, Fârâbî’den sonra mûsiki teorisi üzerine eser yazmış müelliflerin en önemlileridir. Hârizmî Mefâtîḥu’l ʿulûm adlı ansiklopedik eserinin mûsikiye ait bölümlerinde aralıklar, perdeler ve tellerin taksimatı gibi ses sistemiyle ilgili konularla mûsiki aletleri hakkındaki bilgilere yer vermiştir. Özellikle mûsikinin ruha tesiri, sesin özellikleri, aralıklar, mûsiki-kosmos münasebeti, seslerin uyumu, mizaç-ses ilişkisi, çalgılar ve îkā‘ konularının ele alındığı risâle Hermes, Pisagor ve Konfüçyüs’ün ilâhî derinliğe sahip müzik yorumlarının İslâm dünyasına aktarılmasında büyük ölçüde etkili olmuştur.
Ortaçağ tıbbının önde gelen temsilcisi olan ve mûsikiyi riyâzî ve eğitici ilimler arasında sayan İbn Sînâ mûsiki konusunda müstakil eser yazmamış, ancak eş-Şifâʾ, en-Necât ve Dânişnâme-i ʿAlâʾî adlı kitaplarında konuyla ilgili bölümlere yer vermiştir. İbn Sînâ’nın yaptığı mûsiki tarifinden ortaya çıkan ses ve îkā‘ unsuru fizik, aritmetik ve geometriyle doğrudan ilgilidir. Ona göre ses, aynı zamanda hayat mücadelesinde ve çeşitli ihtiyaçların karşılanmasında canlılara bahşedilen bir haberleşme aracıdır. Sesler arasındaki orantıları matematiksel olarak açıklarken uyumlu iki sesin daima sayısal bir oran içinde bulunduğunu ifade eder. İbn Sînâ’nın talebesi İbn Zeyle, el-Kâfî fi’l-mûsîḳā adlı eserinde hocasının eş-Şifâʾdaki tertibini ve metodunu takip etmiş, îkā‘ konusunda ise Kindî ve Fârâbî’den faydalanmıştır. Kitap, diğer eserlerde bulunmayan pek çok teorik konuya yer vermesi bakımından ayrıca önemlidir.
XIII. yüzyılda fizik âlimi Safiyyüddin el-Urmevî’nin ortaya koyduğu ses sistemi çok geniş bir coğrafyada benimsenmiş ve üzerinde çeşitli çalışmalar yapılmıştır. Mûsiki nazariyatı alanında yeni bir dönem başlatan Safiyyüddin, eski Yunan nota sistemini aynen alıp Arap harfleriyle bu notalara karşılık bulan önceki nazariyecilerden farklı olarak yaşayan mûsikiyi de inceleyip bir oktavı 17 aralığa bölmüş ve perdeleri ebced sistemine göre harflerle göstermiştir. Urmevî, Avrupa’da XIV. yüzyıldan sonra halledilmeye başlanan notadaki zaman problemini notaya aldığı bestelerinde çözüp pratik şekilde uygulamış, ayrıca müzisyenlerin kendi üslûplarında icra etme geleneğini aşıp akort ve üslûp birliği temin ederek müzisyenlerin bir arada uyum içerisinde icra yapmaları âdetini yerleştirmiştir.[6]
İslam filozoflarından İbn Miskeveyh, lezzet ve elem üzerine yazdığı felsefi metinde musikinin kozmik düzenle olan ilişkisine dair şunları söyler: “Musiki nağmeleri, âlemdeki düzenle (ahenkle), ruhani ve tabiî varlıklarda yaygın olan ilahi yönetimle ilişkisi olan seslerdir. Bu değerli suretler ki bununla ilahi düzen ve yönetimdeki uyumu kastediyorum, şanı yüce Yaratıcı’nın yarattıkları üzerindeki feyzidir. Her ne kadar bazı nefislerde tabiatın etkisi baskın gelse de, kimilerinin nefsi latif ve yüksek ideale sahip olduğundan, ilahi ahengin yansıması olan musiki nağmelerini dinlerken tamamen tabiatın etkisinden kurtulur; öyle ki, bazen nefsi coşar, ruhunun çıkıp öldüğü olur. Nitekim biz, musiki dinlerken ölen insanları görmüş ve duymuşuzdur. Bazen de bayılmalar olur; bayılma musiki nağmelerine sirayet eden ilahi ahengin nefsi kuşatıp sarması ve musiki devam ettiği sürece onu tabiatın etkisinden koparmasıdır. İlahi ve nefsani güçlerin etkisi sona erer. Şanı yüce Yaratıcı, yarattıklarına nazar ederek ve kendi katına cezbederek bize musiki vasıtasıyla sevabın tadını ve ahiretin lezzetlerinden birazcık tattırarak lütufta bulunmuştur.”[7]
Müziğin Notası kadar Rotası da Önemli
“Çok insan anlayamaz eski musikimizden / Ve ondan anlamayan bir şey anlamaz bizden” diye başlar Yahya Kemal’in “Eski Musiki” isimli şiiri. Maalesef hiçbir şey olduğu gibi kalmıyor. Yerel ve milli kültürler zamanla küresel kültürün etkisiyle değişime ve dönüşüme uğrayarak başkalaşabiliyor.
Müzikte yozlaşma yahut evrensellik konusu netameli bir konu. Bir kültüre ait müziğin başka kültüre ait müzikle etkileşimi sonunda yeni formların oluşması bir yozlaşma mı yoksa bir zenginlik midir bu tartışılması gereken bir konu.
Herhangi bir kültüre ait müziğin yozlaşması bana göre metalaşan, sektöre dönüşen ve alınıp satılan bir duruma gelmesidir. Müziğin bir sektör haline gelmesi, müzik endüstrisi oluşturularak fabrikasyon müzik üretimi yapılıp ticari bir faaliyete dönmesidir. Bu ticari faaliyetin reklam ve pazarlama yöntemleriyle desteklenmesi ve müziği tüketecek kitlenin oluşturulması yozlaşmayı daha da hızlandırmaktadır. Bunun sonucunda müzikteki kalite ve nitelik göz ardı edilmektedir. Böyle bir müzik piyasa müziğinden başka bir şey değildir. Yapılan bu tür müziklerde sözlerin, basit, anlamsız ve çirkin olmasının hiçbir mahzuru da yoktur. Bilakis tercih edilerek toplumsal kirlenmenin ve yozlaşmanın hızının artması sağlanmaktadır. Neyin piyanoya eşlik etmesi yahut bir türküyü başka bir formda söylenmesi değildir yozlaşma. Hangi formda olursa olsun müziğin oluşumuna katkı sağlayan sözlerin, insani değerlerden yoksun, ahlaki bakımdan düşük, estetik açıdan zayıf olması o müziği yozlaştırır. Sözün kirlenmesi müziğin kirlenmesine, müziğin kirlenmesi de toplumun kirlenmesine yol açar. Türk müziğindeki yozlaşma, yüzyıllar boyunca oluşturulan kültür ve medeniyetin, cumhuriyet devrimleriyle yasaklanması yahut budanmasıyla başlamıştır. Harf devrimi, dil devrimi, kılık kıyafet devrimi gibi daha birçok devrimlerin hayata geçirilmesi adına milli kültürün bir unsuru olan müziğimiz yasaklanarak yozlaşmasına çanak tutulmuştur. “1923’te eski musiki eserlerinin kayıt altına alınması yasaklanmış, Türk müziği dersleri veren Musiki Encümen kaldırılıp yerine batı müziği eğitimi veren okul açılmıştır. 1926’da ise İstanbul’daki Daru’l Elhan’da klasik Türk müziği yasaklanmıştır. Yine aynı yıl Milli Eğitim Bakanlığına bağlı okullarda sanat müziği ders müfredatından çıkarılmış, öğrencilerin batı müziğini ders olarak okumaları sağlanmış. 1934’te Cumhurbaşkanının meclis açış konuşmasında klasik sanat müziğini eleştirmesinden sonra radyolardan Türk müziği kaldırılarak yalnızca batı müziği çalınmaya başlanmıştır.”[8]
Yazımızı İsmet Özel’in müziğimizle ilgili söylediği bir anekdotla bitirelim:
Ankara’daki bir konferansta şöyle demiştiniz: Müziğimizin (Türk Müziği) elimizden alınması, yazımızın elimizden alınmasından daha ileri bir hamledir.
İsmet ÖZEL: Demişimdir doğru. Şu mânâda tabiki yani bir millet ritmini kaybettiği zaman bir daha kendini bulamaz. Bak ama biz ne diyoruz yazımızı geri alacağız diyoruz bu olabilir. Ama mûsikîmizi geri alamayız. Ancak ona dönebiliriz. Anlatabiliyor muyum? Onun için bizim de İstiklâl Korosu olarak yaptığımız dönülecek bir yer olduğuna işarettir. Yoksa biz Türk Müziğinin müdafaasında bulunmak üzere hareket etmiyoruz. Çünkü Türk Müziği müdafaa edilebilecek bir şey değil. Çünkü batılılaşmamızın bir mahsûlü. Biz eğer batılılaşmaya dalmasaydık bize Kur’ân yetiyordu yani her şey olarak. Bütün sanatlar olarak. Kur’ân’ın kendisi teganni ve terennüme kapalıdır fakat Kur’ân’dan aldığınla teganni ve terennüm edersin. Yani Kur’ân’ı doğru okumak esastır; sanatlı okumak değil.
[2] Banu Mustan Dönmez, Müziğin Kökeni Üzerine -Müziğin Etimolojisi, Ontolojisi, Tanımı, Oluşumu, Bağlamları ve İşlevleri Üzerine Bir Değerlendirme- Gece Kitaplığı, Ankara.
[7] Mahmut Kaya, İslam Filozoflarından Felsefe Metinleri, s. 265-266.
[8] Dünya Bülteni, Haber Merkezi. https://www.facebook.com/people/%C4%B0smet-%C3%96zel-ve-%C5%9Eiirleri/100044308305312/?comment_id=Y29tbWVudDoyODI4OTI5MTE3MzgzNDE1XzI4MzEzNTc5OTcxNDA1Mjc%3D
Batı’nın Doğu’ya ve daha özelinde ise Müslümanlara yönelik bakışını oluşturan oryantalizmin tezlerini üretirken hangi ‘akademik akl’ı nasıl kurduğu ve bu akademik aklın nasıl kendi cemaatini yaratarak bir ‘oryantalizm skolastisizmi’ oluşturduğunun tahlil edilmesi ve incelenmesi gerekmektedir.
Sağlığın en temel manipülasyonu herkesin bir şekilde hasta olduğu ya da hasta olmaya çok müsait olduğunu vurgulamak üzerine kuruludur. Burada gerçek acılardan çok, bilimsel verilere dayandırılmış sentetik semptomlar söz konusudur. Nitekim bilimin kendisi olanca çelişki ve muğlaklığına rağmen mutlaklaştırılıyor.
Doğruluk ve iyilik, her ne kadar akıl aracılığıyla edinilse de, edinilen doğruluk ve iyiliğin gerçek doğruluk ve iyilik olduğu ancak vahyin süzgecinden geçirilmekle anlaşılabilir. Akıl-vahiy bütünlüğü bozulduğu takdirde akıl ilahlaştırılmaya müsait hale gelir. Nitekim milyonlarca insanı öldürmek için üretilen bombalar bir akıl işidir. Gazze’deki soykırımı gerçekleştirenler de bir akılla hareket etmektedir.
Pek çok yaklaşım ilk insan, ilk toplum ve ilk(el) devlet organizasyonu gibi evrimci bir paradigma ile tanımlama yapsa da bilinen tarihi bilgide devlet mefhumu neredeyse insan ile yaşıt durumdadır. Tarihte pek çok devlet bugün anlaşılan aşkın bir yapıda olmasa da siyasal bir organizasyon olarak her daim varlığını devam ettirmiştir.
Müzik Üzerine Değiniler
Musiki Denizinin Seyrine Dalmak
Türk müziğinin önemli isimlerinden hânendeliği, hocalığı ve özellikle bestekârlığı ile ünlü İsmail Dede Efendi: “Musikî öyle bir denizdir ki; ben paçaları sıvadım, ama hâlâ içine girmedim.” der. Bu söz, müziğin sınırlarının ne kadar uçsuz bucaksız olduğuna işaret eder. TDK sözlüğünde müzik: ‘birtakım duygu ve düşünceleri belli kurallar çerçevesinde uyumlu seslerle anlatma sanatı, musiki; bu biçimde düzenlenmiş seslerden oluşan eserlerin okunması veya çalınması’ olarak tanımlansa da bu kısa tanım, müziğin etimolojisini, ontolojisini, oluşumunu ve işlevlerini bilmemiz açısından yeterli değildir.
Günümüzde resim, karikatür, hat, minyatür, fotoğraf Yüzey Sanatları, heykel seramik, kabartma Hacim Sanatları, mimari, iç mimari ve peyzaj, mimari Mekân Sanatları, şiir, hikâye, roman, tiyatro ve film senaryosu Dil Sanatları, bale, pandomim ve danslar Hareket Sanatları, tiyatro, sinema, opera, gölge oyunu Dramatik Sanatlar olarak tasnif edilmektedir. Müzik ise Ses Sanatları olarak kategorize edilir. Müziğin ses sanatları içinde tek başınalığını muhafaza ederken tiyatro, sinema, opera, dans gibi birçok sanat dalında kullanılması etki alanının ne kadar geniş olduğunu gösterir. İnsan birçok sanat dalından habersiz ve ilgisiz yaşayabilirken, musikiyle her daim iç içedir. İnsan yaşadığı coğrafyanın kültürüyle birlikte kendisini müziğin içinde bulur ve o kültürün müziği ile beraber yaşar. Bir makamla, ritimle, ahenkle, çalınan, söylenen ve okunan, çan sesinden, ezan sesinden, şarkıdan, türküden, ninniden kaçamaz. Onlardan kaçsa bile tabiatın müziği olan, yağmurun, rüzgârın, ırmağın, denizin ve kuşların müziğinden kaçması imkânsızdır. Bir deniz yahut bir okyanus olarak imgelenen müziği, çatısı ve duvarları ahenkli seslerle inşa edilmiş büyük bir saraya da benzetebiliriz. Öyle bir saray ki kapısından içeri girdiğimizde içeride açılmayı bekleyen yüzlerce kapının olduğunu görürüz. Yalnızca müziğin türleri bile müzik sarayının ne kadar geniş bir yapısının olduğunu anlamamıza yeterlidir.
Fon müziği olarak da bilinen Enstrümantal Müzik herhangi bir sözün eşlik etmediği ahenkli seslerin ritme dönüştüğü bir müzik türüdür. Klasik Müzik ve Halk Müziği ki çıktığı coğrafyanın yerel tını ve sözleriyle varlığını hissettirler. Yine en eski müzik türlerinden biri olan Blues Müziği’nin kökeni Afrika’ya dayanır ve içinde Amerika’ya sürgün edilen siyahi halkın özgürlük mücadelesinin izleri vardır. Gelişen teknolojiyle birlikte müzik ve elektroniğin harmanlandığı müzik, günümüzde Elektronik Müzik olarak adlandırmaktadır. Caz Müziği’nin kökeni de Afrika’ya dayanır ve genellikle saksafon gibi bakır üflemeli çalgılarla oluşturulan bir müzik türüdür. Müzik türleri arasına sonradan sokulan ve küresel bir sektöre dönüştürülen Pop Müzik ise günümüzde kitleleri uyuşturan, kendisine bağımlı hale getiren, en fazla üretilen ve en fazla tüketilen müzik türlerinden biridir. Rock, Hard Rock ve Heavy Metal, Hip Hop ve Rap gibi yüksek tempolu müzikler de Pop Müziği’nin alt türleri olarak değerlendirilir. Düşük tempolu müzikler arasında yer alan, dini müzik diye tabir edilen ve her nedense bazı ülkelerde müzik türü olarak kabul edilmeyen ilahiler, kilise müzikleri gibi müzikler de varlığını sürdürmektedir.
Müzik sarayının kapılarından biri de müzik aletlerinin olduğu odaya açılır. Günümüzde icra edilen müziklere eşlik eden çalgı türlerinin beş gruba ayrıldığını ve bu çalgıların büyük çoğunluğunu yediden yetmişe hemen herkesin bildiğini, bilmese de çalgıları bir şeklide gördüğünü söyleyebiliriz. Yine de hatırlatalım. Çalgılar; Vurmalı, Nefesli, Tuşlu, Telli ve Yaylı olmak üzere beş gruba ayrılır. En çok bilinen vurmalı çalgılar davul, darbuka, bendir, tef, kaşık, bateri, çan ve zillerdir. Ney, kaval, flüt, obua, klarnet, zurna, saksafon, mızıka nefesli çalgılar olarak bilinirler. Özellikle Türk müziğinin başat çalgıları olan bağlama, kanun, ut, cümbüş, tar ve tambur’un yanında gitar, elektrogitar, basgitar, arp ve mandolin telli çalgılar arasında yer alırken keman ve kemençe ise yaylı çalgılar sınıfındadır. Tuşlu çalgının en bilinen örneği ise piyanodur.
Yalnızca müzik türleri ve çalgılarla ilgili genel sınıflandırma bile işin içine girince çıkamayacağımız korkusunu yaşatıyor. Çünkü ölçülü ve ahenkli sesler, ölçüsüz ve ahenksiz sesler, sesin yüksekliği, şiddeti, tınısı, seslerin süresi, kadın ve erkek sesleri, notalar, makamlar, basit makamlar açılmayı bekleyen müzik kapılarındandır. Ayrıca bize ait musikide kullanılan taksim, peşrev, saz semaisi, beste, güfte, ağır semai, yürük semai, şarkı, türkü, ezan, kamet, sala ve salat, tekbir, telbiye, temcit ve münacaat, kaside, gazel, nefes, deyiş, semah, ağıt, barak, bozlak ve benzeri formlara dair bir pencere açmak ancak musiki denizinde boğulmayı göze alanların işidir. Türk müziğinde bir eğitim aracı olarak görülen meşk konusuna değinmek bile ustalık gerektiriyor. İşte bu nedenle İsmail Dede Efendi’nin “Musikî öyle bir denizdir ki; ben paçaları sıvadım, ama hâlâ içine girmedim.” Sözünden, müziğin bir okyanus olduğunu anlıyorum.
Müziğin Oluşumunu “Big Bang” İle İlişkilendirsek Ne Olur?
Her ne kadar müziğin oluşumunda temel değer, ses ve sese eşlik eden çalgı aletleri olsa da, çalgı aletinden çıkanlar da bir tür ses olduğundan, müziğin temel unsuru yalnızca sestir. Tevrat’ta geçen “Önce söz vardı” sözü tabiatıyla “ses”i de kapsar. Sesin dolayısıyla müziğin ilahi bir yönünün olması buradan kaynaklanır. Müzikologlar müziğin ortaya çıkış tarihini bilimsel çerçevede ele alırlar. Arkeologların yaptığı çalışmalar sonucunda tarihi geçmişi tahmini 43.000 yıl öncesine dayanan kemiklerden yapılmış ilkel flütlerin keşfedilmesiyle müziğin doğum tarihini belirlerler. Ayrıca Antik Mısır, Sümer ve Hitit Dönemleri, Antik Yunan, Antik Roma, Erken Dönem Asya Toplumları, Ortaçağ, Rönesans, Barok, Klasik Dönem, Romantik Dönem ve en nihayetinde Modern ve Popüler Dönem olarak müziğin tarihsel gelişim süreçlerini incelerler. Oysa sanatçılar/filozlar başka açılardan bakarlar müziğe, bambaşka şeyler söylerler. “Doğrusunu söylemek gerekirse, müzik meleklerin dilidir.” diyen İskoç asıllı tarihçi Thomas Carlyle, insanın yaratılmadan önce müziğin bir dil olarak varlığına işaret eder. Caryle’nin sözünden cesaret alarak müziğin ortaya çıkışının insanın doğumundan hatta insanlığın yaratılışından önce olduğunu söyleyebiliriz. Çünkü bilimin dar kalıpları içinde değerlendirdiğimiz her şey anlam kaybına uğramakta ve bir süre sonra da anlamsızlaşmaktadır. Aslında fizik ötesi her bakış, baktığımız her şeyi anlamlı kılar. Bu sebeple ve daha açık bir ifadeyle müziğin oluşumunu kâinatın yaratılma süreciyle ilişkilendirebiliriz. Büyük Patlama (Big Bang) ile birlikte çıkan sesin mahiyetini bilmesek de ahengi konusunda şüphemiz yoktur ve bu ahenkli ses niçin müziğin ilk sesi olmasın?
Bir Kelime Olarak Müziğin Kökeni
Müziğin ne olduğu hususunu müzik kelimesinin kökeni üzerinden anlamaya çalışabiliriz. “Müzik kelimesi Yunan mitolojisindeki ilmin ve güzel sanatların Tanrıçaları sayılan ve Jüpiter’in Mnemosyne’den doğma dokuz kızı “Müz”lerden gelmektedir. Müzük, Batı dillerine Yunancadan geçmiş ve ona yakın kelimelerle ifade edilmiştir: Grekçe “musikhe”, Latince “musika”, İngilizce “music”, Fransızca “musigue”, Arapçaya ise “musiki” olarak geçen bu kelime Türkçede “musiki” ve “müzik” kelimeleriyle telaffuz edilmektedir.[1]
Banu Mustan Dönmez, Müziğin Kökeni Üzerine isimli kitabında “Müz”leri “Musa” olarak isimlendirerek onlar hakkında detay bilgiler aktarır. Musaların akılda tutma işlevini önemli ölçüde ‘müzik’ aracılığıyla gerçekleştirdikleri için Musa sözcüğünün müzik sözcüğünün kökenini oluşturduğunu söyler. “Musaların temel işlevi sözlü kültürün akılda tutulmasını sağlamak olduğuna göre, bunu yalnızca müzikle yapabilmeleri beklenemez. Dolayısıyla biri destan şairi, biri tarihçi, biri komedyacı ve diğeri tragedyacı olmak üzere ikisi tiyatrocu, biri pandomimci ve dinsel ilahi okuyucu iken biri de astronomdur. Dikkat edilirse Musalar içinde müzikle direk ilintili olanlar Euterphe, Terpsikhore ve Erato’dur ki onların bu ilintileri de yine sözlü kültürden ve edebiyattan bağımsız değildir.”[2]
Kitabın ikinci bölümünde ise Müziğin Ontolojisi ve Tanımı: Ses, Gürültü, Müzik başlığı altında sesin ontolojisinden hareketle sesin oluşumunu ve algılanış koşullarını, ardından müziğin fiziksel ve kültürel ontolojisini ele alarak bir tanımlama yapar: “Gereksinimimiz olan tanım, müziğin ‘esteik’, ‘bilişsel’, ‘kültürel’, ‘ayinsel’, ‘duygu betimsel’,’tedavi edici’,’hafıza güçlendirici’ ve bu nedenle de ‘eğitsel’ işlevlerinden hiç birini saf dışı bırakmamalıdır. Müziği; estetik, ayinsel, semiyolojik (sesler, göstergelerle ifade), eğitsel (bellek açıcı ve öğretici), tedavi edici vb. amaçlarla; toplumsal gelenek ve kişisel yaratıcılığın birleştirildiği bir denge ile ritmik, ezgisel, modal, armonik, sözsel ses öğeleriyle düzenlenen, insana özgü kültürel bir edim ve olgudur şeklinde tanımlayabiliriz.”[3] Müziğin Oluşumuna üçüncü bölümde yer veren yazar, kitabın dördüncü bölümünde ise müziğin kültürel, sosyolojik, psikolojik, sağlık, eğitsel, politik ve ekonomik bağlamlarını ele alarak okuyucuya aktarır.
“Ağır Ağır Ölür Müzik Dinlemeyenler…”
Müzik estetiğinin tarihi konusunda en yetkin isimlerden bir olan Enrico Fubini’nin Müzikte Estetik isimli kitabını okurken “Müzik ve Şiir” başlıklı bölümden şu cümlelerin altını çizdim. “Müzik ve şiir arasında belki tam da bu tanımlanması ve ele geçirilmesi pek de kolay olmayan yakınlık/farklılık tarafından yaratılmış bir gerilim vardır. Müzikle şiir arasındaki karşılaşma, kimi zaman da çarpışma ve rekabet, çok çeşitli düzeylerde doğrulanmış ve her zaman için gerek şairler gerek müzisyenler tarafından gizli ya da açık çatışma ortamı olarak değerlendirilirmiştir. Şiirin ve müziğin argümanları arasındaki tartışma biraz da Antik Yunan’dan günümüze tüm müzik tarihi boyunca uzanan kırmızı hat, hiçbir zaman için ne kazananı ne de kaybedeni olmuş bir çatışma gibidir; nitekim böylesi bir çatışma bu iki sanat dalının uygulayıcılarından ibaret değildir, kökleri şeylerin doğasında yatar. Şairin dili müzisyeninkiyle kuvvetli bir gerilim, yok edilemez bir rekabet içindedir.”[4] Bu cümleleri okuduktan sonra nedense Şilili Şair Pablo Neruda’nın Ağır Ölüm isimli şiirini hatırladım. Neruda bu şiirinde bazı eylemleri yapmadıkları takdirde ağır ağır ölüme yaklaşan insanları sıralar. Onlarca eylemin içinde müzik de vardır. “Ağır ağır ölür yolculuğa çıkmayanlar, okumayanlar, müzik dinlemeyenler, gönlünde incelik barındırmayanlar.” der şiirin ortalarında. Müziğin hatırına ve özellikle bu güzel şiirin müziğini de duymamız açısından Neruda’nın şiirini baştan sona tekrar okudum.
“Ağır ağır ölür alışkanlığının kölesi olanlar,
her gün aynı yoldan yürüyenler,
yürüyüş biçimini hiç değiştirmeyenler,
giysilerinin rengini değiştirmeyenler,
tanımadıklarıyla konuşmayanlar.
Ağır ağır ölür tutkudan ve duygulanımdan kaçanlar,
beyaz üzerinde siyahı tercih edenler,
gözleri ışıldatan ve esnemeyi gülümseyişe çeviren ve yanlışlıklarla duygulanımların karşısında onarılmış yüreği
küt küt attıran bir demet duygu yerine
“i” harflerinin üzerine nokta koymayı yeğleyenler.
Ağır ağır ölür işlerinde ve sevdalarında mutsuz olup da
bu durumu tersine çevirmeyenler,
bir düşü gerçekleştirmek adına kesinlik yerine belirsizliğe kalkışmayanlar,
hayatlarında bir kez bile mantıklı bir öğüde aldırış etmeyenler.
Ağır ağır ölür yolculuğa çıkmayanlar,
okumayanlar, müzik dinlemeyenler,
gönlünde incelik barındırmayanlar.
Ağır ağır ölür özsaygılarını ağır ağır yok edenler,
kendilerine yardım edilmesine izin vermeyenler,
ne kadar şanssız oldukları
ve sürekli yağan yağmur hakkında bütün hayatlarınca yakınanlar,
daha bir işe koyulmadan o işten el çekenler,
bilmedikleri şeyler hakkında soru sormayanlar,
bildikleri şeyler hakkındaki soruları yanıtlamayanlar.
Deneyelim ve kaçınalım küçük dozdaki ölümlerden,
anımsayalım her zaman: yaşıyor olmak yalnızca nefes alıp vermekten çok daha büyük bir çabayı gerektirir.
Yalnızca ateşli bir sabır ulaştırır bizi muhteşem bir mutluluğun kapısına.”
Ardından kendi şiirimi hatırladım:
Dilim kekeme
Hitabetimse zayıf
Susmam ondandır
Adım bilinmez
Şairler meclisinde
Susmam ondandır
Hiç şarkı bilmem
Sesimin perdesi tiz
Susmam ondandır
İçimde hüzün
Dudağımda tebessüm
Susmam ondandır
Hava karardı
Gelecek olan geldi
Susmam ondandır
Bu kadar susma gerekçemin olması şiirdeki müziğin ortaya çıkması içindir.
Müzik tıpkı şiir gibi insana fizik ötesi alanda estetik bir duyuş ve söyleyiş tecrübesi kazandırıyor.
Bu yapıyı inşa eden ses mimarı ise müzisyendir. Müzik bazen yeryüzünden gökyüzüne bazen de gökyüzünden yeryüzüne yayılır. Denizlerde dalgalanır, dağlarda yankılanır ovalarda dinlenir. Müzik, bir bebeği de yaşlı bir insanı da aynı oranda etkisi altına alır ve harekete geçirir. Müzik cinsiyet ayrımı da yapmaz, ırk ve inanç ayrımı yapmadığı gibi. Müzik bulaşıcıdır. Salgın bir hastalık gibi bütün insanlığın hem bedenine hem de ruhuna sirayet eder. Dans etmek vücudun ateşler içinde kaldığına işarettir.
Müziğin Nefesi Yahut Nefesin Müziği: Ney
Bir zamanlar bir musiki meclisinde gözlerimi kapayarak dinlediğim ney taksiminden sonra beş yedi beş hece ölçüsüyle haiku tarzı bir şiir yazmış ve şiirde insan nefesinin dokuz boğumlu bir kamıştan çıkarken nasıl müziğe dönüşüp ruhumu etkileyebildiğinin olağanüstülüğünü dile getirmiştim.
Ney
Dokuz boğumlu
Uzun sarı kamışın
Eteğinde su
Can olur çıkar
Neye değse dudağı
Bir solukta hu
Ve ardından gözümü açıp gözün yalnızca gördüğünü, gözün görmeyince kulakların gözün yerine geçtiğini anladım. Ya işitme engelim olsaydı neyi duyarak görecektim peki? Sonra içim(iz)de başka bir kulağın olduğunu söyledi neyden çıkan nağmeler. İçimizdeki kulak devreye girince yeni bir bakış ve yeni bir duyuş biçimi kazanır ve görülmeyeni görür, duyulmayanı duyabiliriz. Bu kulağın müzik kulağı olduğunu düşündüm, yanlış mı düşündüm bilmiyorum. Sonra başka bir şiir doğdu aynı hece ölçüsüyle.
Makam
Hayret makamı
Âmânın bakışında
Gizliymiş meğer
Hicaz makamı
Dilsizin söylediği
İçli şarkıymış
Müzikle İlgili Söylenenler
İnternette her türlü gereksiz bilgiyle beraber kaynağı belli olan bilgiye de ulaşma imkânına sahibiz. “Müzik Üzerine Değiniler” başlıklı bir yazı yazmaya niyet edince internete girip arama motoruna “Müzikle…” kelimesini yazar yazmaz bir yığın sayfanın linki sıralandı. İçinden birini seçerek sayfaya girdim. Birçok filozof, devlet adamı ve müzisyenin müzikle ilgili söylediği aforizmaları okudum. Hoşuma gidenleri ve ilginç bulduklarımı bu yazı için kaydettim.
“Duygularımı şiirle anlatamam, çünkü şair değilim. Kendimi gölgeler ve ışıkla ifade edemem, çünkü ressam değilim. Düşüncelerimi hareketlerde açıklayamam, çünkü dansçı değilim. Ama bunların hepsini müzikle yapabilirim, çünkü ben bir müzisyenim.” Mozart
“Daha üstünü olamaz. Müzik yoluyla Tanrı’ya yaklaşmak ve oradan insanlığa seslenmek.” Beethoven
“Musikinin ritminde bir sır saklıdır; eğer onu ifşa etseydim dünya alt üst olurdu.” Şems-i Tebrizi
“Müzik, ruhun gıdasıdır.” Mendelson
“Müzik, gökle toprak arasında bir ahenktir.” Konfüçyus
“İnsan her gün bir parça müzik dinlemeli, iyi bir şiir okumalı, güzel bir tablo görmeli ve mümkünse birkaç mantıklı cümle söylemelidir.” Goethe
“Bir milleti tutsak etmek isterseniz, onun müziğini çürütün.” Konfüçyus
“Bir ülkenin türkülerini yapanlar, kanunlarını yapanlardan daha değerlidir.” Tales
“Bir memleketin ahlâk bakımından nasıl idare edildiğini anlamak isterseniz, o ülkenin müziğini inceleyiniz.” Konfüçyüs
“Öyle sanıyorum ki her şeye ve her sanat duygusuna müzik duygusu eşlik etmelidir; İddiamı teori ve deneyimlerimle desteklemek isterdim.” Goethe
“Müzik… Her bilgelik ve felsefeden daha yüksek esin verir.” Beethoven.[5]
Müziğe Filozofça Bakış
Yaptığım taramalarda çok genel ifadelerle Batı felsefesinin temel taşları niteliğinde olan filozofların müzikle ilgi genel görüşlerinin şu şekilde olduğunu söyleyebiliriz. Konfüçyüs’e göre müzik yer ile gök arasındaki uyumdur. Müzik, bir tür haz meydana getirir ki, insan doğası onsuz olamaz. Pisagor, matematik ile müziğin bağlantısını bilimsel bir zeminde araştırarak sayıların ve seslerin uyumuna dikkat çeker. Platon, müziğin insan ruhunu dinginleştiren ruhani boyutu olduğunu; müzik eğitiminin insanı yüceltip insanın birliğini sağladığını; evrene ruh, zihne kanat, hayallere uçma gücü, hayata ve her şeye neşe ve tılsım veren ahlâki bir yasa olduğu fikrini ortaya koyar. Aristoteles, müziğin insanın duygularına doğrudan etki ettiğini öne sürerek, ruhsal açıdan arınabileceğini yahut kasvetli bir müzikle kirlenebileceğini söyler. Hegel de müziğin ifade araçlarının ölçü, uyum ve melodi olduğunu, doğrudan ruha meylettiğini ve ruhu harekete geçirdiği görüşünü savunur. Schopenhauer ise müziği duygu sanatı olarak tanımlayıp sanatların en üstünü olarak görür.
Müslüman Filozofların Müziğe Teorik ve Pratik Katkıları
İslâm filozofu Ya‘kūb b. İshak el-Kindî, müzik teorisi üzerinde çalışan en önemli filozoflardandır. Mûsikiye dair on risâlesinden ancak dört tanesi günümüze ulaşan Kindî, Arap mûsikisinde ilmî ekolün kurucusu kabul edilir. Kindî ebced harflerine dayalı bir nota sistemi kurmuş, mûsikiyi mantık, felsefe, hesap, hendese ve hey’et ilimleriyle birlikte değerlendirmiştir. Kindî, udda her bir telin dört temel ses üzerinde tesis edildiği ve “dörtlü sistem” adını verdiği bir ses sistemi kurmuş, iki oktavlık bir diziyi elde edebilmek için nazarî olarak o döneme kadar dört telli olan uda “hâdd” (zîr-i sânî) ismini verdiği beşinci bir tel ilâve etmiştir. Kindî ayrıca Ethos doktrini çerçevesinde udun dört teliyle (bam, mesles, mesnâ, zîr) gök cisimleri, burçlar, ay, rüzgâr, mevsimler, günler ve dört unsur arasında bağ kurduktan sonra bunların insan vücuduna etkilerini açıklamıştır. İyi bir müzik icracısı olan Fârâbî’nin mûsiki konusunda telif ettiği üç eserinden en kapsamlısı el-Mûsîḳa’l-Kebîr isimli eseri Batı’da ve İslâm dünyasında mûsiki teorisi ve özellikle mûsiki felsefesi hakkında yazılmış en sistemli eserlerden biridir. Kitapta mûsikinin fizyolojik esaslarını ele alma şekli bakımından Grekler aşılmış, ayrıca çalgılar hakkında hiçbir eser bırakmayan Grekler’in aksine bu alanda ilk çalışmalar ortaya konmuş; ud, şehrûd, Horasan ve Bağdat tamburlarının perde bağları ve akort sistemleri hakkında geniş bilgi verilmiştir. Muhammed b. Ahmed el-Hârizmî ile trigonometri ilminin kurucusu Ebü’l-Vefâ el-Bûzcânî, Fârâbî’den sonra mûsiki teorisi üzerine eser yazmış müelliflerin en önemlileridir. Hârizmî Mefâtîḥu’l ʿulûm adlı ansiklopedik eserinin mûsikiye ait bölümlerinde aralıklar, perdeler ve tellerin taksimatı gibi ses sistemiyle ilgili konularla mûsiki aletleri hakkındaki bilgilere yer vermiştir. Özellikle mûsikinin ruha tesiri, sesin özellikleri, aralıklar, mûsiki-kosmos münasebeti, seslerin uyumu, mizaç-ses ilişkisi, çalgılar ve îkā‘ konularının ele alındığı risâle Hermes, Pisagor ve Konfüçyüs’ün ilâhî derinliğe sahip müzik yorumlarının İslâm dünyasına aktarılmasında büyük ölçüde etkili olmuştur.
Ortaçağ tıbbının önde gelen temsilcisi olan ve mûsikiyi riyâzî ve eğitici ilimler arasında sayan İbn Sînâ mûsiki konusunda müstakil eser yazmamış, ancak eş-Şifâʾ, en-Necât ve Dânişnâme-i ʿAlâʾî adlı kitaplarında konuyla ilgili bölümlere yer vermiştir. İbn Sînâ’nın yaptığı mûsiki tarifinden ortaya çıkan ses ve îkā‘ unsuru fizik, aritmetik ve geometriyle doğrudan ilgilidir. Ona göre ses, aynı zamanda hayat mücadelesinde ve çeşitli ihtiyaçların karşılanmasında canlılara bahşedilen bir haberleşme aracıdır. Sesler arasındaki orantıları matematiksel olarak açıklarken uyumlu iki sesin daima sayısal bir oran içinde bulunduğunu ifade eder. İbn Sînâ’nın talebesi İbn Zeyle, el-Kâfî fi’l-mûsîḳā adlı eserinde hocasının eş-Şifâʾdaki tertibini ve metodunu takip etmiş, îkā‘ konusunda ise Kindî ve Fârâbî’den faydalanmıştır. Kitap, diğer eserlerde bulunmayan pek çok teorik konuya yer vermesi bakımından ayrıca önemlidir.
XIII. yüzyılda fizik âlimi Safiyyüddin el-Urmevî’nin ortaya koyduğu ses sistemi çok geniş bir coğrafyada benimsenmiş ve üzerinde çeşitli çalışmalar yapılmıştır. Mûsiki nazariyatı alanında yeni bir dönem başlatan Safiyyüddin, eski Yunan nota sistemini aynen alıp Arap harfleriyle bu notalara karşılık bulan önceki nazariyecilerden farklı olarak yaşayan mûsikiyi de inceleyip bir oktavı 17 aralığa bölmüş ve perdeleri ebced sistemine göre harflerle göstermiştir. Urmevî, Avrupa’da XIV. yüzyıldan sonra halledilmeye başlanan notadaki zaman problemini notaya aldığı bestelerinde çözüp pratik şekilde uygulamış, ayrıca müzisyenlerin kendi üslûplarında icra etme geleneğini aşıp akort ve üslûp birliği temin ederek müzisyenlerin bir arada uyum içerisinde icra yapmaları âdetini yerleştirmiştir.[6]
İslam filozoflarından İbn Miskeveyh, lezzet ve elem üzerine yazdığı felsefi metinde musikinin kozmik düzenle olan ilişkisine dair şunları söyler: “Musiki nağmeleri, âlemdeki düzenle (ahenkle), ruhani ve tabiî varlıklarda yaygın olan ilahi yönetimle ilişkisi olan seslerdir. Bu değerli suretler ki bununla ilahi düzen ve yönetimdeki uyumu kastediyorum, şanı yüce Yaratıcı’nın yarattıkları üzerindeki feyzidir. Her ne kadar bazı nefislerde tabiatın etkisi baskın gelse de, kimilerinin nefsi latif ve yüksek ideale sahip olduğundan, ilahi ahengin yansıması olan musiki nağmelerini dinlerken tamamen tabiatın etkisinden kurtulur; öyle ki, bazen nefsi coşar, ruhunun çıkıp öldüğü olur. Nitekim biz, musiki dinlerken ölen insanları görmüş ve duymuşuzdur. Bazen de bayılmalar olur; bayılma musiki nağmelerine sirayet eden ilahi ahengin nefsi kuşatıp sarması ve musiki devam ettiği sürece onu tabiatın etkisinden koparmasıdır. İlahi ve nefsani güçlerin etkisi sona erer. Şanı yüce Yaratıcı, yarattıklarına nazar ederek ve kendi katına cezbederek bize musiki vasıtasıyla sevabın tadını ve ahiretin lezzetlerinden birazcık tattırarak lütufta bulunmuştur.”[7]
Müziğin Notası kadar Rotası da Önemli
“Çok insan anlayamaz eski musikimizden / Ve ondan anlamayan bir şey anlamaz bizden” diye başlar Yahya Kemal’in “Eski Musiki” isimli şiiri. Maalesef hiçbir şey olduğu gibi kalmıyor. Yerel ve milli kültürler zamanla küresel kültürün etkisiyle değişime ve dönüşüme uğrayarak başkalaşabiliyor.
Herhangi bir kültüre ait müziğin yozlaşması bana göre metalaşan, sektöre dönüşen ve alınıp satılan bir duruma gelmesidir. Müziğin bir sektör haline gelmesi, müzik endüstrisi oluşturularak fabrikasyon müzik üretimi yapılıp ticari bir faaliyete dönmesidir. Bu ticari faaliyetin reklam ve pazarlama yöntemleriyle desteklenmesi ve müziği tüketecek kitlenin oluşturulması yozlaşmayı daha da hızlandırmaktadır. Bunun sonucunda müzikteki kalite ve nitelik göz ardı edilmektedir. Böyle bir müzik piyasa müziğinden başka bir şey değildir. Yapılan bu tür müziklerde sözlerin, basit, anlamsız ve çirkin olmasının hiçbir mahzuru da yoktur. Bilakis tercih edilerek toplumsal kirlenmenin ve yozlaşmanın hızının artması sağlanmaktadır. Neyin piyanoya eşlik etmesi yahut bir türküyü başka bir formda söylenmesi değildir yozlaşma. Hangi formda olursa olsun müziğin oluşumuna katkı sağlayan sözlerin, insani değerlerden yoksun, ahlaki bakımdan düşük, estetik açıdan zayıf olması o müziği yozlaştırır. Sözün kirlenmesi müziğin kirlenmesine, müziğin kirlenmesi de toplumun kirlenmesine yol açar. Türk müziğindeki yozlaşma, yüzyıllar boyunca oluşturulan kültür ve medeniyetin, cumhuriyet devrimleriyle yasaklanması yahut budanmasıyla başlamıştır. Harf devrimi, dil devrimi, kılık kıyafet devrimi gibi daha birçok devrimlerin hayata geçirilmesi adına milli kültürün bir unsuru olan müziğimiz yasaklanarak yozlaşmasına çanak tutulmuştur. “1923’te eski musiki eserlerinin kayıt altına alınması yasaklanmış, Türk müziği dersleri veren Musiki Encümen kaldırılıp yerine batı müziği eğitimi veren okul açılmıştır. 1926’da ise İstanbul’daki Daru’l Elhan’da klasik Türk müziği yasaklanmıştır. Yine aynı yıl Milli Eğitim Bakanlığına bağlı okullarda sanat müziği ders müfredatından çıkarılmış, öğrencilerin batı müziğini ders olarak okumaları sağlanmış. 1934’te Cumhurbaşkanının meclis açış konuşmasında klasik sanat müziğini eleştirmesinden sonra radyolardan Türk müziği kaldırılarak yalnızca batı müziği çalınmaya başlanmıştır.”[8]
Yazımızı İsmet Özel’in müziğimizle ilgili söylediği bir anekdotla bitirelim:
Ankara’daki bir konferansta şöyle demiştiniz: Müziğimizin (Türk Müziği) elimizden alınması, yazımızın elimizden alınmasından daha ileri bir hamledir.
İsmet ÖZEL: Demişimdir doğru. Şu mânâda tabiki yani bir millet ritmini kaybettiği zaman bir daha kendini bulamaz. Bak ama biz ne diyoruz yazımızı geri alacağız diyoruz bu olabilir. Ama mûsikîmizi geri alamayız. Ancak ona dönebiliriz. Anlatabiliyor muyum? Onun için bizim de İstiklâl Korosu olarak yaptığımız dönülecek bir yer olduğuna işarettir. Yoksa biz Türk Müziğinin müdafaasında bulunmak üzere hareket etmiyoruz. Çünkü Türk Müziği müdafaa edilebilecek bir şey değil. Çünkü batılılaşmamızın bir mahsûlü. Biz eğer batılılaşmaya dalmasaydık bize Kur’ân yetiyordu yani her şey olarak. Bütün sanatlar olarak. Kur’ân’ın kendisi teganni ve terennüme kapalıdır fakat Kur’ân’dan aldığınla teganni ve terennüm edersin. Yani Kur’ân’ı doğru okumak esastır; sanatlı okumak değil.
Dipnotlar:
[1] Ahmet Çakır, Müziğe Giriş, Dem Yay. s.7
[2] Banu Mustan Dönmez, Müziğin Kökeni Üzerine -Müziğin Etimolojisi, Ontolojisi, Tanımı, Oluşumu, Bağlamları ve İşlevleri Üzerine Bir Değerlendirme- Gece Kitaplığı, Ankara.
[3] Dönmez, A.g.e., s.18.
[4] Enrico Fubini, Müzikte Estetik, Dost Kitabevi, s. 27
[5] https://www.neoldu.com/muzik-ile-ilgili-sozler-40992h.htm
[6] https://islamansiklopedisi.org.tr/musiki
[7] Mahmut Kaya, İslam Filozoflarından Felsefe Metinleri, s. 265-266.
[8] Dünya Bülteni, Haber Merkezi. https://www.facebook.com/people/%C4%B0smet-%C3%96zel-ve-%C5%9Eiirleri/100044308305312/?comment_id=Y29tbWVudDoyODI4OTI5MTE3MzgzNDE1XzI4MzEzNTc5OTcxNDA1Mjc%3D
İlgili Yazılar
İslam Felsefesi Tarihinin Bir Düşüncesizlik Çalışması Olarak Oryantalist Yazımı
Batı’nın Doğu’ya ve daha özelinde ise Müslümanlara yönelik bakışını oluşturan oryantalizmin tezlerini üretirken hangi ‘akademik akl’ı nasıl kurduğu ve bu akademik aklın nasıl kendi cemaatini yaratarak bir ‘oryantalizm skolastisizmi’ oluşturduğunun tahlil edilmesi ve incelenmesi gerekmektedir.
Sağlığın Manipülasyonu: İyileşmeye Çalışmak Nasıl Kötüleştirir?
Sağlığın en temel manipülasyonu herkesin bir şekilde hasta olduğu ya da hasta olmaya çok müsait olduğunu vurgulamak üzerine kuruludur. Burada gerçek acılardan çok, bilimsel verilere dayandırılmış sentetik semptomlar söz konusudur. Nitekim bilimin kendisi olanca çelişki ve muğlaklığına rağmen mutlaklaştırılıyor.
İslam’ın Ahlâki İlkeleri Bir Hukuka Dönüşsün Yeter ki
Doğruluk ve iyilik, her ne kadar akıl aracılığıyla edinilse de, edinilen doğruluk ve iyiliğin gerçek doğruluk ve iyilik olduğu ancak vahyin süzgecinden geçirilmekle anlaşılabilir. Akıl-vahiy bütünlüğü bozulduğu takdirde akıl ilahlaştırılmaya müsait hale gelir. Nitekim milyonlarca insanı öldürmek için üretilen bombalar bir akıl işidir. Gazze’deki soykırımı gerçekleştirenler de bir akılla hareket etmektedir.
İnsanın Laneti ve Hikmeti Arasında Devletin Modern Hali
Pek çok yaklaşım ilk insan, ilk toplum ve ilk(el) devlet organizasyonu gibi evrimci bir paradigma ile tanımlama yapsa da bilinen tarihi bilgide devlet mefhumu neredeyse insan ile yaşıt durumdadır. Tarihte pek çok devlet bugün anlaşılan aşkın bir yapıda olmasa da siyasal bir organizasyon olarak her daim varlığını devam ettirmiştir.