Modern ulus-devletlerin ufak tefek başarıları bazılarını cezbetmiş olmalı ki hayranlıklarını ballandıra ballandıra dillendirirler. Modernitenin ürettiği ideoloji ve modellerin tahribatından söz edilince susmayı tercih edenlerdir bunlar.
Modernitenin ürettiklerine sığınarak izzeti, itibarı ve kurtuluşu onda arayanlar…
İslam’la arasına mesafe koyan sistemlere meşruiyet kazandırmaya çalışanlar…
Hak-bâtıl karışımı düşüncelerini İslam düşüncesiymiş gibi yaymaya çalışanlar…
“Devlet bütün dinlere eşit uzaklıkta olmalıdır.”, “Din bireylere aittir.” Diyerek, İslam’ın vermek istediği mesajı bulandırmaya çalışanlar…
“Devletin dini adalettir.”, “Hangi sistem olursa olsun, önemli olan onun adil olmasıdır.” şeklindeki bayatlamış sözleri yeni buluşlarıymış gibi ortaya atanlar…
Kimisi İslam düşmanı, kimisi sözde Kur’an merkezli düşünenler…
Devleti esas alanlar, din ve adaleti onun bir parçası gibi görmektedir. Adalet sağlanıyorsa her şey yolundadır onlara göre. Öncelikle adalet kavramının somutlaşması gerek. Kime göre, hangi adalet? Sosyalist, liberal… Düzeltici, dağıtıcı, denkleştirici, orantılı… Hangi ideoloji ya da hangi din anlayışına göre adalet? Aşiret adaleti mi, diktatoryal yönetim adaleti mi? Adil olanı kim belirleyecek? Adil olanın ölçüsü nedir?
Yasasız devlet olmaz. Her devletin, şöyle ya da böyle, mutlaka bir anayasası ve bu anayasaya bağlı yasaları ile diğer düzenleyici kuralları vardır. Adalet anlayışı her devletin kuruluş amaç ve ilkelerine, hak ve özgürlük sınırlarının genişliğine göre değişebilmektedir. Birçok kavram gibi adalet kavramı da görecelidir. Neyin adil olduğunu belirleme yetkisi egemen olana verilmiştir.
İslam’a göre tevhid olmadan, vahye dayanmadan bütüncül ve sahici adaletin sağlanması mümkün değildir. Adalet; hikmet, şecaat ve iffet faziletlerinin gerçekleşmesi ile kazanılan ve bunların üçünü de içine alan dördüncü temel fazilettir, İbni Miskeveyh’e göre. Hz. Ömer’in “Adalet mülkün temelidir.” sözüne göndermede bulunarak, “Hangi yönetim biçimi olursa olsun yeter ki adaletli olsun.” sonucunu çıkarmak mümkün değildir. Çünkü Hz. Ömer, mülkün Allah’ın olduğunu, mülkü yönetenlerin Allah’ın murad ettiği doğrultuda yönetmesi gerektiğini, yönetirken de söz konusu irade doğrultusunda adaletli olmak gerektiğini bu kısa cümle ile belirtmektedir. Hz. Ömer’in halifelik dönemindeki uygulamalarına bakıldığı zaman onun bu sözünden başka anlamlar çıkarmanın bir zorlama olacağı görülecektir.
Hıristiyan Wael B. Hallaq gibi, modern çağda bir İslam devletinin mümkün olmadığını söyleyen sözde Müslüman araştırmacılar da var. Onlara göre:
“Belli bir dinin devlete egemen olduğu bir yerde asıl olan dindaşlık olacağı için hukuksal ve siyasal eşitlikten söz etmek zordur. Bu nedenle laiklik herkesin kendi dinini yaşaması için önemli bir ilkedir.”
“İslam Devleti ve siyaseti adı altında Müslüman toplumlar demokrasiden, hukuk devletinden, insan haklarından mahrum edilmeye çalışılmaktadır. Bu da onları modern dünyadan koparmak ve onların hayatlarını kâbusa çevirmek anlamına gelmektedir.”
“Modern ulus-devletler İslam’ın yaşanması için en uygun devletlerdir.”
Hobbes’in Leviathan’ı yeryüzündeki devlet tanrısını sembolize eder. Onun üstünde bir güç yoktur. Yasayı yapar, tanımlar, uygular… Yaptırımları belirler… Yeryüzünün tek egemen gücü olarak görür kendisini. Yaratıcıya, “Gökleri sen yönet, ama yeryüzüne karışma!” dercesine adeta. O ne yaparsa adildir. Ona itaat etmeyenlere çeşitli yaptırımlar uygulanır. Onun yaptıkları hiçbir zaman sorgulanamaz, uyulmasını istediği kurallar kesinlikle tartışma konusu edilemez. İnsan hak ve özgürlükleri bakımından oldukça ilerde olduğu söylenerek yere göğe sığdırılmayan, İslam’ın daha iyi yaşanabildiği iddiası yırtılırcasına dillendirilen bugünün ulus devletlerinin her biri birer Leviathan değil midir?
Her devletin dayandığı bir din ya da ideoloji vardır. Devlet, kurallarını bu din veya ideolojilerden alır. Bütün ideolojilere veya dinlere eşit mesafede duran bir devletin olması mümkün değildir.
Kimileri haramlar ve helallerin devletin varlığı veya yokluğuyla bir ilişkisinin bulunmadığını, herhangi bir devlette de Müslümanca yaşanabileceğini, İslam’ın bir devlet talebinin olmadığını ileri sürerler. “İslam’ın devlet talebi yok.” şeklindeki iddia, özellikle İslam dünyasındaki kukla yönetimlerin muhaliflerini bertaraf etmek ve onların söylemlerini boşa çıkarmak için sürekli tekrar ettikleri bir slogan haline gelmiştir. Batı düşünce ve kültürünün etkisinde olan bazı yazar, çizer, ilahiyatçı da aynı şekilde düşünmektedir.
Toplumsal huzura, refaha, aileye, insanların mutluluğuna önem veren ve her sorunun çözüm yolunu gösteren bir dinin, devlet yönetiminin nasıl olacağı konusunda başka dinlere, ideolojilere göndermede bulunması düşünülemez. Sosyalizm, kapitalizm gibi ideolojilerin bile kendilerini bir sistem olarak gördükleri ve her şeye cevap vermeye yeltendikleri bir gerçek iken, İslam’ın, bazı sorunların çözümünü şu ya da bu din veya ideolojilerde arayacağını düşünmek, kötü niyet yoksa eğer, saflık olacaktır. Devlet, otorite, iktidar, yönetim hakkında hiçbir talebi olmayan bir din evrensel olamaz; böyle bir din kendinden bekleneni yerine getiremez.
İnsanlar toplu halde yaşadıkları için bir devlete, hükümete ihtiyaçlar duyarlar kuşkusuz. Yapısı, niteliği, meşruiyeti, dayandığı referansı ne ise devletin yönetimi ve yönetilenlerin hakları, özgürlükleri ona göre biçimlenir. Zira bu biçimlenme aynı zamanda kendi hukuk biçimini de ortaya çıkaracak ve felsefi, ideolojik bakışını yansıtacaktır.
İslam’da canın, malın, dinin, aklın ve neslin korunması esastır. Her din ve ideoloji gibi İslam da kendi hedefleriyle örtüşen bir devlete ihtiyaç duyar ve korunması gereken değerlerini ortada bırakmak istemez.
İslam’ın devlet talebi, inanç bütünlüğünün doğal bir sonucu olarak görülmüştür. Devlet talebi olmayan bir sistem düşünülemez; çünkü hiçbir sistem böyle bir aracı kullanma hakkından vazgeçmez. Nitekim İslam, birçok hükmünü ancak kendi hedefleri ile örtüşen bir yapıyla yerine getirebilir. Yine, tevhid birlik ister. Bu birlik Kur’an’ın evrensel değerleri etrafında bir araya gelen insanlarla mümkündür. İslam, soy, dil, bölge gibi unsurlar arasında üstünlüğü kabul etmez. Bu birliğin belirleyeni vahiydir. İnsanların düşüncelerinin değeri, bu temel unsura yakınlıkları kadardır.
Kur’an’da, “Ey Davud, gerçek şu ki, biz seni yeryüzünde halife (yönetici) kıldık. Öyleyse insanlar arasında hak ile hükmet, istek ve tutkulara (hevaya) uyma; sonra seni Allah’ın yolundan saptırır. Şüphesiz Allah’ın yolundan sapanlara, hesap gününü unutmalarından dolayı şiddetli bir azap vardır.” ayeti ile yeryüzünde adaletle işleri yürüten bir yöneticiye ihtiyacın olduğu belirtilmektedir. Rasulullah’ın uygulamalarına bakıldığında da devletin gerekliliği açık bir şekilde ortadadır. Hicretten sonra Medine’de kurulan devlet ve onun anayasası olarak kabul gören Medine Sözleşmesi’nin İslam tarihindeki önemi büyüktür. Rasulullah’ın kurduğu siyasal yapı gönüllülük üzerine bina edilmiştir. Rasulullah döneminde onlarca diplomatik heyet gelmiş, zamanın krallıklarına elçiler gönderilmiş ve dışarıdan gelen elçiler kabul edilmiştir. İslam, yönetim örgütlenmesi iddiasından vazgeçmiş olsaydı bütün bunlar gerçekleşmeyecekti.
Kur’an’ın genel olarak vermek istediği mesajı anlayan ve aklını doğru kullanan hiçbir insan, İslam’ın bir devlet talebinin bulunmadığını söyleyemez. Nizâmülmülk ve Maverdi, devletin varlık nedenini ve amacını belirtirken; dinin korunması, güvenliğin sağlanması ve toplumun kamu yararı doğrultusunda yönetilmesi konularına değinmişlerdir. Devlet talebinden kastedilen, temel referans olarak İslam’ın kabul edildiği yapıdır. Bu yapıda tevhid, biat, itaat, şura, adalet, ehliyet ve emanet vardır. Saltanat sistemi bu özelliklerin birçoğuna ters düştüğü için meşru kabul edilmez.
İslam hukukunda devlet konusu ayrı bir başlık altında ele alınmaz. Bu durum devletin amaç değil, bir araç olduğunu gösterir. Yöneticilerin özellikleri, seçilmeleri, görevden alınmaları gibi hususlar ise geniş bir şekilde açıklanır.
Devlet amaç olarak görülmediği için yanlış yapıldığı takdirde yanlış yapandan hesap sorulur. Çünkü insanların onayına, rızasına bağlıdır devletin varlığı. İslam’a göre esas olan dindir, devlet ve diğer ne varsa tamamı teferruattır.
Kur’an’da toplumun yönetimi ile ilgili herhangi bir devlet modeli yer almamaktadır. Devletin modeli zamana, coğrafyalara ve insanların ihtiyaçlarına bırakılmıştır. Devletin yapı ve şekline ilişkin somut herhangi bir hüküm bulunmamasının hikmetini İslam’ın evrenselliğinde aramak gerek. Çünkü İslam bütün insanlara, zamanlara, coğrafyalara hitap etmektedir.
Kur’an’da zamanla eskimeye mahkûm belirli bir devlet modeli yerine her çağda temel ölçü ve esasların dikkate alınabileceği ve bir arada yaşayan herkesin mutlu olabileceği adalet ve meşveret gibi temel hükümler belirlenmiştir. Bu temel hükümler çerçevesinde nasıl bir yönetim biçiminin oluşturulacağı insana bırakılmıştır. Kesin emir ve yasakların dışında kalan hususlar akli ve nakli bilgilerle çözülmeye çalışılır. Bu yönetimi krallıklardan, sultanlıklardan ayıran özellikler vardır. Seçim, şura, bağımsız yargı. Toplumun devlete olan bağlılığı karşılıklı sözleşmeye dayanır. Bu sözleşme (biat) tek taraflı değil, karşılıklıdır.
Rasulullah ve ashabının Medine’de sergiledikleri yönetim bir ihtiyaçtan doğmuş olup o dönemdeki Bizans ve Sasani yönetim kalıplarıyla ya da modern devlet tasarımlarıyla bir ilgisi bulunmamaktadır. Gerçek kişilerin hukukuna daha fazla önem verilmiştir. İnsan odaklı bir yönetim anlayışı ortaya konmuştur.
Dört Halife Dönemi devlet anlayışı ve devletin kurumsallaşması bakımından sonraki dönemler için örnek kabul edilmiştir. Hz. Ebubekir döneminde yalancı peygamberlerle mücadele edilmesi ve zekât vermeyenlerin cezalandırılması devletin kurumsallaşmasında önemli rol oynamıştır.
İslam’da asıl olan insandır. Devlet, insanların ihtiyaçlarını gidermek ve iç düzeni sağlamakla sorumludur. Devlet toplumun hizmetindedir. Dört Halife Dönemi’nin devlet anlayışına bakıldığında, devletin topluma hizmet için var olması gerektiği, hâkim devlet anlayışının yerine hadim devlet anlayışının benimsendiği görülecektir.
Batıcı sözde aydınlar devlet biçimlerini iki kategoride ele alırlar genellikle: Teokratik devlet ve laik devlet. Onlara göre, İslam’ın ilk yıllarındaki devlet biçimi de teokratiktir. Teokrasi, Tanrı adına yönetmek anlamına gelmektedir. Oysa İslam’ın kendine özgü bir devlet kuramı vardır ve bu kuramın laik veya teokratik devlet anlayışıyla bir ilgisi bulunmamaktadır. İslam’a göre, insan Allah’a gereği gibi itaat ve ibadet edecek, vahiyle belirlenen emir ve yasaklara uyacak, yeryüzünü vahyin belirlediği hükümlerle adalet üzere yönetecektir. Her ne kadar Müslümanların geçmiş dönemlerinde saltanata geçişle birlikte sapmalar yaşanmışsa da bunlar İslam’dan uzaklaşmanın bir sonucudur. Özellikle Emevi sultanları kendi uygulamalarını meşrulaştırmak amacıyla birçok uydurma hadis ve bidatlerle yaptıkları zulümlerin üzerini örtmeye çalışmışlardır. Öyle ki insan, devlet karşısında adeta hiçleştirilmiş ve devlet kutsallaştırılmıştır. Oysa İslam’a göre, asıl olan, yönetimin meşruiyeti ve vahyi ölçülerle uyuşup uyuşmadığıdır.
Kutsal olan, vahiy ile bildirilen tevhid ve adalet eksenli ölçülerdir. Bunun dışında hiçbir şey kutsal değildir. Devletin kutsal kabul edilmesiyle birlikte devlet amaç haline gelir. Devletin amaç haline gelmesi halinde ise adalet, din, insan da araç haline gelir.
Müslüman yöneticiler Kur’an’da belirlenen temel ahlak ilkeleri ve bu ilkelere dayanan hukuksal yorumlar çerçevesinde hareket etmek zorundadır. İslam, keyfi yönetime karşıdır çünkü. Yöneticilerin keyfi emirlerinin değil, yasaların hâkim olduğu bir yönetim… Yönetimde kuvvetler ayrılığına yer veren… Hukukun üstünlüğünü önceleyen… Adaletin tesisini ve zulmün kaldırılmasını hedefleyen… İnsan haklarını koruyan ve yetkiyi halktan alan… Adalet, hakkaniyet, şura ve ehliyet çerçevesinde…
Bu yapı bir inanç ve düşünce sistemi üzerine kurulur. Onun görevi yalnızca güvenliği korumak değil aynı zamanda insanlara İslam’ın esaslarını öğretmek ve onları dinin öğretilerine ve ilkelerine göre yetiştirmektir. Her şeyden önce dinin en iyi şekilde yaşanması ve tebliğ edilmesinin ortamını hazırlamaktır.
İslam kamu hukukunda yönetsel yetki olarak hâkimiyetin uygulayıcısı ümmettir. Hâkimiyet Allah’a aittir ve toplumsal meşruiyetin mercii ümmettir. Halifeler ilahi bir güce sahip değildir ve yanlış yaptıklarında onlardan hesap sorulur.
Saltanat ve verasetin İslam’la bir ilgisi yoktur. Yetkisini halktan almayan halifenin yaptığı iş ve işlemler meşru kabul edilmez. Dört halifeden hiçbiri o göreve talip olmamış, onlar istişare ve seçimle halifelik görevini devralmışlardır. Devlet işlerinin ehline verilmesi büyük önem taşımaktadır çünkü.
Seçimle iş başına gelen halife kendisine verilen görev ve yetkilerden dolayı diğer insanlardan üstün değildir. Herkes halife olma hakkına sahiptir. Yönetimde meşveret esastır. Adaletsiz bir yönetici derhal görevinden alınır. Hiçbir yönetici yasalar karşısında diğer insanlardan farklı değildir. Hz. Ömer’in halifeliği döneminde Hz. Ömer ile Ubey bin Ka’b ve Hz. Ali’nin halifeliği döneminde Hz. Ali ile bir Yahudi arasında çıkan anlaşmazlık nedeniyle yapılan yargılamalarda taraflar arasında bir ayrım yapılmaması bunun örneklerindendir.
Meşveret ve adalet, halifenin halka karşı yetkilerinin sınırlarını belirler. Hz. Ömer, “Ben Allah’a ve onun Rasulüne itaat ettiğim sürece siz de bana itaat edeceksiniz. Eğer Allah’a ve Rasulüne itaatsizlik yoluna saparsam o takdirde bana itaat etme görevi üzerinizden kalkar.” diyordu.
Kur’an-ı Kerim ve hadislere bakıldığında insanların hangi temel haklara sahip oldukları görülecektir. İnsan özgürdür ve suçu sabit olmadıkça özgürlüğü elinden alınamaz. Herkes düşüncesini açıklama özgürlüğüne sahiptir; eyleme dökülmedikçe kimse düşüncelerinden dolayı suçlanamaz. Herkes din ve vicdan özgürlüğüne sahiptir; hiç kimse dinin kurallarını yerine getirmek için zorlanamaz. Hz. Ali, “Kan dökmediğiniz, yol kesmediğiniz ve zulmetmediğiniz sürece istediğiniz durumda olabilirsiniz. Eğer bunları yaparsanız size savaş ilan ederim.” diyordu.
Dört halife döneminde halifeler devleti yönetirken İslam’ın emir ve yasakları doğrultusunda hareket etmişlerdir ve Rasulullah’ın takipçileridir. Sonraki dönemlerde halife kavramının yerine Emir-ül Mü’minin unvanı kullanılmıştır. Hz. Ebubekir’in, Rasulullah’ın vefatından sonra ‘halife’ olarak kendisine biat edilmesini takiben yaptığı konuşma dikkat çekicidir: “Ey insanlar! En iyiniz olmadığım halde yöneticiniz seçildim. İyi yaparsam beni destekleyin. Kötü yapacak olursam, beni yola getirin… Zayıfınız, Allah’ın izniyle hakkını kendisine verinceye dek benim yanımda güçlüdür. Güçlü olan da, Allah’ın izniyle zayıfın hakkı ondan alınıncaya dek benim yanımdadır. Allah yolunda cihadı hiçbiriniz bırakmayın… Allah’a ve Rasulüne itaat ettiğim sürece siz de bana itaat edin. Allah’a ve Rasulüne itaat etmediğim takdirde sizin de bana itaat etmeniz gerekmez.”
Marshall G. S. Hodgson, Hz. Ömer’in, memurlarının fark edemediği muhtaç bir dul kadına kendi sırtında yiyecek götürmesi örneğinden hareketle, “Böyle bir anlayış varken ne anayasaya ne de ayrı bir kamu hukukuna gerek kalmaktadır. Çünkü kamu görevleri denebilecek görevler de özel olanları gibi yasal bakımdan hemen hemen aynı esas üzere ele alınmaktadır.” diyor.
Rasulullah ile dört halifenin temsil ettiği bu İslami gelenek fazla sürmemiş, Dört Halife Dönemi’nden sonra gerçek kişilerin hukukundan ziyade devletin bekası önemsenmiştir. Hz. Ali’nin kişilerin hukukunu ve adaletini esas tutan yaklaşımına karşı, Muaviye devletin bekasını öne çıkarmış ve saltanat dönemi başlamıştır. Ömer Bin Abdülaziz dönemi hariç, bu devrin en belirgin özelliği “Cemaatin selameti için cüz’i hukuklar feda edilir.” anlayışının hâkim olmasıdır belki de. Oysa İslami açıdan asıl olan siyaset ve saltanat değil adalet ve ibadettir. Nitekim siyaset, çoğunluğun rahatı, devletin bekası, vatanın selameti adına birçok zulme fetva verdirir. Kur’an’ın belirlediği adalet anlayışında ise masum tek bir insan bile çoğunluk lehine feda edilmez.
Önemli olan, her şeyden önce bir Müslüman kişiliğin, Müslüman ailenin ve Müslüman toplumun inşasıdır. Müslüman dünyanın, uluslararası bir rol üstlenmeye yeltenmeden önce uzun vadeli bir iç değişim sürecinden geçmesi gerekir. Müslümanların büyük sözleri sloganlaştırmayı bırakıp önce kendilerini ve ailelerini İslamlaştırmaları gerek. Zaten farklı bir yönetim sistemi konusunda toplumun büyük bir kısmının bir talebi de yoktur. Müslüman olduklarını ileri sürenlerin büyük çoğunluğunun İslam’dan ne kadar uzak olduklarını söylemeye gerek var mı? Yine, İslam coğrafyasında yaşanan gelişmeleri yalnızca Müslümanlar ve din karşıtları boyutuyla görmek doğru değildir. Bir de devletçi ve devletçi olmayanlar boyutu var bu durumun. Müslüman kesimin yalnızca az bir kısmının devletçilikten uzak oldukları; siyaseti değil adaleti, devleti değil bireyi, baskıcılığı değil özgürlüğü savundukları görülmektedir. İslam dünyası uzun süreden beri çok yönlü, derin bir kriz içindedir çünkü.
İsmini andığımızda bize uzak ve yabancı gibi gelen Ortadoğu dediğimiz bu yere ismini veren, İngiltere’dir. Bu topraklara Ortadoğu dediğimizde, esasında trajik bir şekilde İngiltere’ye göre mekânlaştırılmış bir yerden ve isimlendirmeden bahsediyoruz.
Güçlü, sağlıklı ve çalışma potansiyeli olanların dışındaki tüm insanları yok sayan kapitalist sistem ve güçlü tüm yapıları eritmeye kararlı modern sömürgeci dünya düzeninde hasta, yaşlı ve bakıma muhtaç çocuklar asla öncelenmez. Hatta bu insanların bakımı da sömürgeci sisteme hizmet eden bir sektöre dönüştürülür.
Büyük insanlık kalabalığının tarih boyunca boy gösterdiği tutuculuğun en çok sanat olayı bahsinde ortaya çıktığı bilinmektedir. Yobazlar bazen sanatın herhangi bir dalını kullanarak öteki türlerine ve tiplerine muhalefet ederken bazen de doğrudan doğruya herhangi bir sanat dalını yasaklamaya, karalamaya, kötülemeye çalışarak icraatlarını sürdürmüşlerdir. Bu tutumun en vahim yanı kanaatimce din kisvesi altında yapılmış olmasıdır; en tehlikeli hali de budur.
Gazze’de yaşananlar, halihazırda Batı hegemonyasının (veya ABD’nin) belirleyici olduğu bir küresel düzende yaşadığımızı bize bir kez daha hatırlatmıştır. Malum olduğu üzere, bir küresel düzen varsa, burada “güçler dengesi” süpergücün (veya güçlerin) belirlediği sınırlar çerçevesinde kurulur. Lokal iktidarlar, ancak bu denge sistemi içerisinde kendilerine yer bulabilirler. Sisteme itiraz ettiklerinde ise te’dip edilirler. Süpergücün konumu değişmediği sürece de bu düzen varlığını bu şekilde sürdürür.
İnsan Odaklı Bir Yönetim Anlayışı
Modern ulus-devletlerin ufak tefek başarıları bazılarını cezbetmiş olmalı ki hayranlıklarını ballandıra ballandıra dillendirirler. Modernitenin ürettiği ideoloji ve modellerin tahribatından söz edilince susmayı tercih edenlerdir bunlar.
Modernitenin ürettiklerine sığınarak izzeti, itibarı ve kurtuluşu onda arayanlar…
İslam’la arasına mesafe koyan sistemlere meşruiyet kazandırmaya çalışanlar…
Hak-bâtıl karışımı düşüncelerini İslam düşüncesiymiş gibi yaymaya çalışanlar…
“Devlet bütün dinlere eşit uzaklıkta olmalıdır.”, “Din bireylere aittir.” Diyerek, İslam’ın vermek istediği mesajı bulandırmaya çalışanlar…
“Devletin dini adalettir.”, “Hangi sistem olursa olsun, önemli olan onun adil olmasıdır.” şeklindeki bayatlamış sözleri yeni buluşlarıymış gibi ortaya atanlar…
Kimisi İslam düşmanı, kimisi sözde Kur’an merkezli düşünenler…
Devleti esas alanlar, din ve adaleti onun bir parçası gibi görmektedir. Adalet sağlanıyorsa her şey yolundadır onlara göre. Öncelikle adalet kavramının somutlaşması gerek. Kime göre, hangi adalet? Sosyalist, liberal… Düzeltici, dağıtıcı, denkleştirici, orantılı… Hangi ideoloji ya da hangi din anlayışına göre adalet? Aşiret adaleti mi, diktatoryal yönetim adaleti mi? Adil olanı kim belirleyecek? Adil olanın ölçüsü nedir?
Yasasız devlet olmaz. Her devletin, şöyle ya da böyle, mutlaka bir anayasası ve bu anayasaya bağlı yasaları ile diğer düzenleyici kuralları vardır. Adalet anlayışı her devletin kuruluş amaç ve ilkelerine, hak ve özgürlük sınırlarının genişliğine göre değişebilmektedir. Birçok kavram gibi adalet kavramı da görecelidir. Neyin adil olduğunu belirleme yetkisi egemen olana verilmiştir.
İslam’a göre tevhid olmadan, vahye dayanmadan bütüncül ve sahici adaletin sağlanması mümkün değildir. Adalet; hikmet, şecaat ve iffet faziletlerinin gerçekleşmesi ile kazanılan ve bunların üçünü de içine alan dördüncü temel fazilettir, İbni Miskeveyh’e göre. Hz. Ömer’in “Adalet mülkün temelidir.” sözüne göndermede bulunarak, “Hangi yönetim biçimi olursa olsun yeter ki adaletli olsun.” sonucunu çıkarmak mümkün değildir. Çünkü Hz. Ömer, mülkün Allah’ın olduğunu, mülkü yönetenlerin Allah’ın murad ettiği doğrultuda yönetmesi gerektiğini, yönetirken de söz konusu irade doğrultusunda adaletli olmak gerektiğini bu kısa cümle ile belirtmektedir. Hz. Ömer’in halifelik dönemindeki uygulamalarına bakıldığı zaman onun bu sözünden başka anlamlar çıkarmanın bir zorlama olacağı görülecektir.
Hıristiyan Wael B. Hallaq gibi, modern çağda bir İslam devletinin mümkün olmadığını söyleyen sözde Müslüman araştırmacılar da var. Onlara göre:
“Belli bir dinin devlete egemen olduğu bir yerde asıl olan dindaşlık olacağı için hukuksal ve siyasal eşitlikten söz etmek zordur. Bu nedenle laiklik herkesin kendi dinini yaşaması için önemli bir ilkedir.”
“İslam Devleti ve siyaseti adı altında Müslüman toplumlar demokrasiden, hukuk devletinden, insan haklarından mahrum edilmeye çalışılmaktadır. Bu da onları modern dünyadan koparmak ve onların hayatlarını kâbusa çevirmek anlamına gelmektedir.”
“Modern ulus-devletler İslam’ın yaşanması için en uygun devletlerdir.”
Hobbes’in Leviathan’ı yeryüzündeki devlet tanrısını sembolize eder. Onun üstünde bir güç yoktur. Yasayı yapar, tanımlar, uygular… Yaptırımları belirler… Yeryüzünün tek egemen gücü olarak görür kendisini. Yaratıcıya, “Gökleri sen yönet, ama yeryüzüne karışma!” dercesine adeta. O ne yaparsa adildir. Ona itaat etmeyenlere çeşitli yaptırımlar uygulanır. Onun yaptıkları hiçbir zaman sorgulanamaz, uyulmasını istediği kurallar kesinlikle tartışma konusu edilemez. İnsan hak ve özgürlükleri bakımından oldukça ilerde olduğu söylenerek yere göğe sığdırılmayan, İslam’ın daha iyi yaşanabildiği iddiası yırtılırcasına dillendirilen bugünün ulus devletlerinin her biri birer Leviathan değil midir?
Her devletin dayandığı bir din ya da ideoloji vardır. Devlet, kurallarını bu din veya ideolojilerden alır. Bütün ideolojilere veya dinlere eşit mesafede duran bir devletin olması mümkün değildir.
Kimileri haramlar ve helallerin devletin varlığı veya yokluğuyla bir ilişkisinin bulunmadığını, herhangi bir devlette de Müslümanca yaşanabileceğini, İslam’ın bir devlet talebinin olmadığını ileri sürerler. “İslam’ın devlet talebi yok.” şeklindeki iddia, özellikle İslam dünyasındaki kukla yönetimlerin muhaliflerini bertaraf etmek ve onların söylemlerini boşa çıkarmak için sürekli tekrar ettikleri bir slogan haline gelmiştir. Batı düşünce ve kültürünün etkisinde olan bazı yazar, çizer, ilahiyatçı da aynı şekilde düşünmektedir.
Toplumsal huzura, refaha, aileye, insanların mutluluğuna önem veren ve her sorunun çözüm yolunu gösteren bir dinin, devlet yönetiminin nasıl olacağı konusunda başka dinlere, ideolojilere göndermede bulunması düşünülemez. Sosyalizm, kapitalizm gibi ideolojilerin bile kendilerini bir sistem olarak gördükleri ve her şeye cevap vermeye yeltendikleri bir gerçek iken, İslam’ın, bazı sorunların çözümünü şu ya da bu din veya ideolojilerde arayacağını düşünmek, kötü niyet yoksa eğer, saflık olacaktır. Devlet, otorite, iktidar, yönetim hakkında hiçbir talebi olmayan bir din evrensel olamaz; böyle bir din kendinden bekleneni yerine getiremez.
İnsanlar toplu halde yaşadıkları için bir devlete, hükümete ihtiyaçlar duyarlar kuşkusuz. Yapısı, niteliği, meşruiyeti, dayandığı referansı ne ise devletin yönetimi ve yönetilenlerin hakları, özgürlükleri ona göre biçimlenir. Zira bu biçimlenme aynı zamanda kendi hukuk biçimini de ortaya çıkaracak ve felsefi, ideolojik bakışını yansıtacaktır.
İslam’ın devlet talebi, inanç bütünlüğünün doğal bir sonucu olarak görülmüştür. Devlet talebi olmayan bir sistem düşünülemez; çünkü hiçbir sistem böyle bir aracı kullanma hakkından vazgeçmez. Nitekim İslam, birçok hükmünü ancak kendi hedefleri ile örtüşen bir yapıyla yerine getirebilir. Yine, tevhid birlik ister. Bu birlik Kur’an’ın evrensel değerleri etrafında bir araya gelen insanlarla mümkündür. İslam, soy, dil, bölge gibi unsurlar arasında üstünlüğü kabul etmez. Bu birliğin belirleyeni vahiydir. İnsanların düşüncelerinin değeri, bu temel unsura yakınlıkları kadardır.
Kur’an’da, “Ey Davud, gerçek şu ki, biz seni yeryüzünde halife (yönetici) kıldık. Öyleyse insanlar arasında hak ile hükmet, istek ve tutkulara (hevaya) uyma; sonra seni Allah’ın yolundan saptırır. Şüphesiz Allah’ın yolundan sapanlara, hesap gününü unutmalarından dolayı şiddetli bir azap vardır.” ayeti ile yeryüzünde adaletle işleri yürüten bir yöneticiye ihtiyacın olduğu belirtilmektedir. Rasulullah’ın uygulamalarına bakıldığında da devletin gerekliliği açık bir şekilde ortadadır. Hicretten sonra Medine’de kurulan devlet ve onun anayasası olarak kabul gören Medine Sözleşmesi’nin İslam tarihindeki önemi büyüktür. Rasulullah’ın kurduğu siyasal yapı gönüllülük üzerine bina edilmiştir. Rasulullah döneminde onlarca diplomatik heyet gelmiş, zamanın krallıklarına elçiler gönderilmiş ve dışarıdan gelen elçiler kabul edilmiştir. İslam, yönetim örgütlenmesi iddiasından vazgeçmiş olsaydı bütün bunlar gerçekleşmeyecekti.
Kur’an’ın genel olarak vermek istediği mesajı anlayan ve aklını doğru kullanan hiçbir insan, İslam’ın bir devlet talebinin bulunmadığını söyleyemez. Nizâmülmülk ve Maverdi, devletin varlık nedenini ve amacını belirtirken; dinin korunması, güvenliğin sağlanması ve toplumun kamu yararı doğrultusunda yönetilmesi konularına değinmişlerdir. Devlet talebinden kastedilen, temel referans olarak İslam’ın kabul edildiği yapıdır. Bu yapıda tevhid, biat, itaat, şura, adalet, ehliyet ve emanet vardır. Saltanat sistemi bu özelliklerin birçoğuna ters düştüğü için meşru kabul edilmez.
İslam hukukunda devlet konusu ayrı bir başlık altında ele alınmaz. Bu durum devletin amaç değil, bir araç olduğunu gösterir. Yöneticilerin özellikleri, seçilmeleri, görevden alınmaları gibi hususlar ise geniş bir şekilde açıklanır.
Devlet amaç olarak görülmediği için yanlış yapıldığı takdirde yanlış yapandan hesap sorulur. Çünkü insanların onayına, rızasına bağlıdır devletin varlığı. İslam’a göre esas olan dindir, devlet ve diğer ne varsa tamamı teferruattır.
Kur’an’da toplumun yönetimi ile ilgili herhangi bir devlet modeli yer almamaktadır. Devletin modeli zamana, coğrafyalara ve insanların ihtiyaçlarına bırakılmıştır. Devletin yapı ve şekline ilişkin somut herhangi bir hüküm bulunmamasının hikmetini İslam’ın evrenselliğinde aramak gerek. Çünkü İslam bütün insanlara, zamanlara, coğrafyalara hitap etmektedir.
Kur’an’da zamanla eskimeye mahkûm belirli bir devlet modeli yerine her çağda temel ölçü ve esasların dikkate alınabileceği ve bir arada yaşayan herkesin mutlu olabileceği adalet ve meşveret gibi temel hükümler belirlenmiştir. Bu temel hükümler çerçevesinde nasıl bir yönetim biçiminin oluşturulacağı insana bırakılmıştır. Kesin emir ve yasakların dışında kalan hususlar akli ve nakli bilgilerle çözülmeye çalışılır. Bu yönetimi krallıklardan, sultanlıklardan ayıran özellikler vardır. Seçim, şura, bağımsız yargı. Toplumun devlete olan bağlılığı karşılıklı sözleşmeye dayanır. Bu sözleşme (biat) tek taraflı değil, karşılıklıdır.
Rasulullah ve ashabının Medine’de sergiledikleri yönetim bir ihtiyaçtan doğmuş olup o dönemdeki Bizans ve Sasani yönetim kalıplarıyla ya da modern devlet tasarımlarıyla bir ilgisi bulunmamaktadır. Gerçek kişilerin hukukuna daha fazla önem verilmiştir. İnsan odaklı bir yönetim anlayışı ortaya konmuştur.
Dört Halife Dönemi devlet anlayışı ve devletin kurumsallaşması bakımından sonraki dönemler için örnek kabul edilmiştir. Hz. Ebubekir döneminde yalancı peygamberlerle mücadele edilmesi ve zekât vermeyenlerin cezalandırılması devletin kurumsallaşmasında önemli rol oynamıştır.
İslam’da asıl olan insandır. Devlet, insanların ihtiyaçlarını gidermek ve iç düzeni sağlamakla sorumludur. Devlet toplumun hizmetindedir. Dört Halife Dönemi’nin devlet anlayışına bakıldığında, devletin topluma hizmet için var olması gerektiği, hâkim devlet anlayışının yerine hadim devlet anlayışının benimsendiği görülecektir.
Batıcı sözde aydınlar devlet biçimlerini iki kategoride ele alırlar genellikle: Teokratik devlet ve laik devlet. Onlara göre, İslam’ın ilk yıllarındaki devlet biçimi de teokratiktir. Teokrasi, Tanrı adına yönetmek anlamına gelmektedir. Oysa İslam’ın kendine özgü bir devlet kuramı vardır ve bu kuramın laik veya teokratik devlet anlayışıyla bir ilgisi bulunmamaktadır. İslam’a göre, insan Allah’a gereği gibi itaat ve ibadet edecek, vahiyle belirlenen emir ve yasaklara uyacak, yeryüzünü vahyin belirlediği hükümlerle adalet üzere yönetecektir. Her ne kadar Müslümanların geçmiş dönemlerinde saltanata geçişle birlikte sapmalar yaşanmışsa da bunlar İslam’dan uzaklaşmanın bir sonucudur. Özellikle Emevi sultanları kendi uygulamalarını meşrulaştırmak amacıyla birçok uydurma hadis ve bidatlerle yaptıkları zulümlerin üzerini örtmeye çalışmışlardır. Öyle ki insan, devlet karşısında adeta hiçleştirilmiş ve devlet kutsallaştırılmıştır. Oysa İslam’a göre, asıl olan, yönetimin meşruiyeti ve vahyi ölçülerle uyuşup uyuşmadığıdır.
Kutsal olan, vahiy ile bildirilen tevhid ve adalet eksenli ölçülerdir. Bunun dışında hiçbir şey kutsal değildir. Devletin kutsal kabul edilmesiyle birlikte devlet amaç haline gelir. Devletin amaç haline gelmesi halinde ise adalet, din, insan da araç haline gelir.
Müslüman yöneticiler Kur’an’da belirlenen temel ahlak ilkeleri ve bu ilkelere dayanan hukuksal yorumlar çerçevesinde hareket etmek zorundadır. İslam, keyfi yönetime karşıdır çünkü. Yöneticilerin keyfi emirlerinin değil, yasaların hâkim olduğu bir yönetim… Yönetimde kuvvetler ayrılığına yer veren… Hukukun üstünlüğünü önceleyen… Adaletin tesisini ve zulmün kaldırılmasını hedefleyen… İnsan haklarını koruyan ve yetkiyi halktan alan… Adalet, hakkaniyet, şura ve ehliyet çerçevesinde…
Bu yapı bir inanç ve düşünce sistemi üzerine kurulur. Onun görevi yalnızca güvenliği korumak değil aynı zamanda insanlara İslam’ın esaslarını öğretmek ve onları dinin öğretilerine ve ilkelerine göre yetiştirmektir. Her şeyden önce dinin en iyi şekilde yaşanması ve tebliğ edilmesinin ortamını hazırlamaktır.
Saltanat ve verasetin İslam’la bir ilgisi yoktur. Yetkisini halktan almayan halifenin yaptığı iş ve işlemler meşru kabul edilmez. Dört halifeden hiçbiri o göreve talip olmamış, onlar istişare ve seçimle halifelik görevini devralmışlardır. Devlet işlerinin ehline verilmesi büyük önem taşımaktadır çünkü.
Seçimle iş başına gelen halife kendisine verilen görev ve yetkilerden dolayı diğer insanlardan üstün değildir. Herkes halife olma hakkına sahiptir. Yönetimde meşveret esastır. Adaletsiz bir yönetici derhal görevinden alınır. Hiçbir yönetici yasalar karşısında diğer insanlardan farklı değildir. Hz. Ömer’in halifeliği döneminde Hz. Ömer ile Ubey bin Ka’b ve Hz. Ali’nin halifeliği döneminde Hz. Ali ile bir Yahudi arasında çıkan anlaşmazlık nedeniyle yapılan yargılamalarda taraflar arasında bir ayrım yapılmaması bunun örneklerindendir.
Meşveret ve adalet, halifenin halka karşı yetkilerinin sınırlarını belirler. Hz. Ömer, “Ben Allah’a ve onun Rasulüne itaat ettiğim sürece siz de bana itaat edeceksiniz. Eğer Allah’a ve Rasulüne itaatsizlik yoluna saparsam o takdirde bana itaat etme görevi üzerinizden kalkar.” diyordu.
Kur’an-ı Kerim ve hadislere bakıldığında insanların hangi temel haklara sahip oldukları görülecektir. İnsan özgürdür ve suçu sabit olmadıkça özgürlüğü elinden alınamaz. Herkes düşüncesini açıklama özgürlüğüne sahiptir; eyleme dökülmedikçe kimse düşüncelerinden dolayı suçlanamaz. Herkes din ve vicdan özgürlüğüne sahiptir; hiç kimse dinin kurallarını yerine getirmek için zorlanamaz. Hz. Ali, “Kan dökmediğiniz, yol kesmediğiniz ve zulmetmediğiniz sürece istediğiniz durumda olabilirsiniz. Eğer bunları yaparsanız size savaş ilan ederim.” diyordu.
Dört halife döneminde halifeler devleti yönetirken İslam’ın emir ve yasakları doğrultusunda hareket etmişlerdir ve Rasulullah’ın takipçileridir. Sonraki dönemlerde halife kavramının yerine Emir-ül Mü’minin unvanı kullanılmıştır. Hz. Ebubekir’in, Rasulullah’ın vefatından sonra ‘halife’ olarak kendisine biat edilmesini takiben yaptığı konuşma dikkat çekicidir: “Ey insanlar! En iyiniz olmadığım halde yöneticiniz seçildim. İyi yaparsam beni destekleyin. Kötü yapacak olursam, beni yola getirin… Zayıfınız, Allah’ın izniyle hakkını kendisine verinceye dek benim yanımda güçlüdür. Güçlü olan da, Allah’ın izniyle zayıfın hakkı ondan alınıncaya dek benim yanımdadır. Allah yolunda cihadı hiçbiriniz bırakmayın… Allah’a ve Rasulüne itaat ettiğim sürece siz de bana itaat edin. Allah’a ve Rasulüne itaat etmediğim takdirde sizin de bana itaat etmeniz gerekmez.”
Marshall G. S. Hodgson, Hz. Ömer’in, memurlarının fark edemediği muhtaç bir dul kadına kendi sırtında yiyecek götürmesi örneğinden hareketle, “Böyle bir anlayış varken ne anayasaya ne de ayrı bir kamu hukukuna gerek kalmaktadır. Çünkü kamu görevleri denebilecek görevler de özel olanları gibi yasal bakımdan hemen hemen aynı esas üzere ele alınmaktadır.” diyor.
Rasulullah ile dört halifenin temsil ettiği bu İslami gelenek fazla sürmemiş, Dört Halife Dönemi’nden sonra gerçek kişilerin hukukundan ziyade devletin bekası önemsenmiştir. Hz. Ali’nin kişilerin hukukunu ve adaletini esas tutan yaklaşımına karşı, Muaviye devletin bekasını öne çıkarmış ve saltanat dönemi başlamıştır. Ömer Bin Abdülaziz dönemi hariç, bu devrin en belirgin özelliği “Cemaatin selameti için cüz’i hukuklar feda edilir.” anlayışının hâkim olmasıdır belki de. Oysa İslami açıdan asıl olan siyaset ve saltanat değil adalet ve ibadettir. Nitekim siyaset, çoğunluğun rahatı, devletin bekası, vatanın selameti adına birçok zulme fetva verdirir. Kur’an’ın belirlediği adalet anlayışında ise masum tek bir insan bile çoğunluk lehine feda edilmez.
Önemli olan, her şeyden önce bir Müslüman kişiliğin, Müslüman ailenin ve Müslüman toplumun inşasıdır. Müslüman dünyanın, uluslararası bir rol üstlenmeye yeltenmeden önce uzun vadeli bir iç değişim sürecinden geçmesi gerekir. Müslümanların büyük sözleri sloganlaştırmayı bırakıp önce kendilerini ve ailelerini İslamlaştırmaları gerek. Zaten farklı bir yönetim sistemi konusunda toplumun büyük bir kısmının bir talebi de yoktur. Müslüman olduklarını ileri sürenlerin büyük çoğunluğunun İslam’dan ne kadar uzak olduklarını söylemeye gerek var mı? Yine, İslam coğrafyasında yaşanan gelişmeleri yalnızca Müslümanlar ve din karşıtları boyutuyla görmek doğru değildir. Bir de devletçi ve devletçi olmayanlar boyutu var bu durumun. Müslüman kesimin yalnızca az bir kısmının devletçilikten uzak oldukları; siyaseti değil adaleti, devleti değil bireyi, baskıcılığı değil özgürlüğü savundukları görülmektedir. İslam dünyası uzun süreden beri çok yönlü, derin bir kriz içindedir çünkü.
İlgili Yazılar
Filistin: Dünyayı İkiye Bölen Dünya
İsmini andığımızda bize uzak ve yabancı gibi gelen Ortadoğu dediğimiz bu yere ismini veren, İngiltere’dir. Bu topraklara Ortadoğu dediğimizde, esasında trajik bir şekilde İngiltere’ye göre mekânlaştırılmış bir yerden ve isimlendirmeden bahsediyoruz.
Aile Kurumunun Sömürgeci Zihnin Güdümünde Geçirdiği Değişim ve Dönüşüm
Güçlü, sağlıklı ve çalışma potansiyeli olanların dışındaki tüm insanları yok sayan kapitalist sistem ve güçlü tüm yapıları eritmeye kararlı modern sömürgeci dünya düzeninde hasta, yaşlı ve bakıma muhtaç çocuklar asla öncelenmez. Hatta bu insanların bakımı da sömürgeci sisteme hizmet eden bir sektöre dönüştürülür.
Kaçıncı Sanattır Müzik
Büyük insanlık kalabalığının tarih boyunca boy gösterdiği tutuculuğun en çok sanat olayı bahsinde ortaya çıktığı bilinmektedir. Yobazlar bazen sanatın herhangi bir dalını kullanarak öteki türlerine ve tiplerine muhalefet ederken bazen de doğrudan doğruya herhangi bir sanat dalını yasaklamaya, karalamaya, kötülemeye çalışarak icraatlarını sürdürmüşlerdir. Bu tutumun en vahim yanı kanaatimce din kisvesi altında yapılmış olmasıdır; en tehlikeli hali de budur.
Gazze’nin Hatırlattıkları ve Gösterdikleri
Gazze’de yaşananlar, halihazırda Batı hegemonyasının (veya ABD’nin) belirleyici olduğu bir küresel düzende yaşadığımızı bize bir kez daha hatırlatmıştır. Malum olduğu üzere, bir küresel düzen varsa, burada “güçler dengesi” süpergücün (veya güçlerin) belirlediği sınırlar çerçevesinde kurulur. Lokal iktidarlar, ancak bu denge sistemi içerisinde kendilerine yer bulabilirler. Sisteme itiraz ettiklerinde ise te’dip edilirler. Süpergücün konumu değişmediği sürece de bu düzen varlığını bu şekilde sürdürür.