Yaratılmış en değerli varlık olan insan neslinin kader, ecel ve rızık konusunda hem Yüce Allah’ın ve hem de kendisinin hatta diğer varlıklar ile eşyanın gerekli yetenek, kazanım ve koşullarını bilmesi elzem bir husustur. Ancak görüldüğü kadarıyla bazı insanlar nezdinde hem olgusal aşamaları ve hem de sorumluluk ve irade basamaklarını olduğu gibi anlamasının bazı engelleri olduğu muhakkaktır. Bilindiği kadarıyla bu engelin insandan kaynaklanan irade ve tercih değişikliklerinden ürediği açık bir olgu gibi durmaktadır. Hatta irade sahibi olan insanın kendi sorumluluk alanına göre vereceği hesaptan kaçınma tercihi olduğu daha yakından görülmektedir. Oysaki kendisini sorumlu tutan eylem ve tercihlerinden hem güç ve hem de irade açısından mutlak mânâda sorumlu olan insanın kader, ecel ve rızık algısı, her aşamada olması gereken ile olanın sağlıklı anlaşılmasına vesile olacaktır. Hatta bu algının sağlıklı işlemesi adına her aşama için önemli esasları ya da yasaların olduğu tespiti, öteden beri beşer çabası olan her durumda mutlak mânâda bilinen bir varlık yasası olgusudur.
Kâinat düzeninde yaratılan her olgu için onu yaratan tarafından belirli ve değişmez bir sistem oluşturulduğu bilinen bir husustur. Üstelik bu yasallığın insan için “anlama” diğer varlıklar için “tecrübe etme” gibi bir kazanımı bulunmaktadır. Meseleyi insan ve sorumluluk açısından ele aldığımızda Cenâb-ı Allah’ın varlığı idare etmek için ezelde takdir etmiş olduğu bazı genel yasaların olduğu düşüncesi, eylemlerinden hesap verecek olan bizler için artık bilinen bir husustur. Genelde evren içerisinde var edilmiş olan her şey, özelde ise insanoğlu, hayatını devam ettirebilmesi için konulmuş olan bu yasaların zorunlu sonuçlarıyla kuşatılmış bulunmaktadır. Hayatın idâmesi için varlık sahasına çıkarılmış olan her yasa, aslında Yüce Yaratıcı’nın evrene doğrudan bir müdahalesi olarak anlaşılmalıdır. Bu nedenledir ki kâinatta varlık sahasına çıkarılmış olan hiçbir şey, kendisini mutlak mânâda ilgilendiren bu yasal durumun doğrudan ve dolaylı sonuçları dışında düşünülemez. Hakikate ulaşma adına gerek yaratıcılık ve gerekse de sorumluluk alanları bu iki aşamadan bağımsız olarak düşünülemez.
Muhatap kılınmış olan insanı “sorumlu varlık” yeteneği üzerinden tanımlayan bu meselenin Yüce Allah katından ele alınması akabinde görülecek ve dahi bilinecek olan en değerli aşama, O’nun Kâinata yerleştirilmiş olan bazı hayatî değerlerinin olması ve dahi bu sürecin yasal bir tedariki olmasıdır. Bize göre bu işlemin hem sistem açısından ve hem de eylem ve tercihlerinden sorumlu varlık olan insan bakımından değişmez kanunları bulunmaktadır. Nitekim yasal durumun tanrısal literatürü durumunda olan kader sayesinde sorumlu kılınan varlık, bu değerler sayesinde rızık denilen kazanımlar üzerinden kendine bir yaşam alanı açmakta, hatta kendisi için konulmuş olan bir ecele yani varlığın ömrü dediğimiz yaşanan süreye ulaşabilmektedir. Bir nevi “genetik kod” olarak görülebilecek olan bu gibi hayatî değerlerin kader olarak adlandırılması, temelinde hayatın devamı için konulmuş olan yaşamsal bir ölçünün olması hasebiyledir. Bahsedilen yasallığın izahı şu ayette sistematik duruma işaret etmektedir: “Düzen veÖlçüye göre yarattık şüphesiz her şeyi.” (Kamer, 54/49; Ra’d, 13/8;Talâk, 65/3). Zaten kader kavramının, Kur’an-ı Kerim’de bu anlam genişliğinde ele alınmış olduğunu da görmekteyiz. (Hicr, 15/ 19, 21; Zuhrûf, 43/21; Rahmân, 55/7).
Buna göre insan için takdir edilmiş olan kader, ecel ve rızk olguları, onun kendi iradesiyle fiil işleyip, neticesine katlanması şeklinde düzenlenmiş olan genel bir kanunî yapı ve onunla hayat bulan ölçüden başka bir şey değildir. Bu meyanda insanın fiilinin boynuna dolanmış olmasını da bir kader olarak algılamalıyız. Kur’an-ı Kerim’de eşyanın boyun eğmesi, onun içerisine yerleştirilmiş olan varlık kanunları sayesinde olduğu ifade edilirken (Ra’d, 13/2; Nahl, 16/79; Enbiyâ, 21/79), buna karşılık olarak, insanın boyun eğmesi ya da eğmemesinin ise kendi kişisel iradesiyle olduğu vurgulanmaktadır. (Âl-i İmrân, 3/180; Tûr, 52/21). Kanaatimizce bu algının insanı hem değerli ve hem de sorumlu kılacak yapısının olduğu unutulmamalıdır.
Sorumluluk ve hesap değerleri üzerinde inşa edilen bir düzeni bunun dışında anlamaya çalışmak, mutlak mânâda temel esaslardan uzak düşmeye neden olacaktır.
Bu düşüşün silinen yapısından uzak durmak, eylemlerinden sorumlu varlık olan insan için son derece anlamlı bir kazanımdır. Varlık sisteminin sağlıklı bir şekilde anlaşılması adına herhâlde kader kavramını, tekil eylemlerimizi kapsar şekilde değil de bireysel yaratılışın sürekli oluşunu ifade eder şekilde anlamak, Kur’an’ın kişisel eylemlerimizde sorumluluk kodlamış olan ruhuna daha uygun olacaktır kanaatindeyiz. Nitekim şu ayet, sünnetullah yasaları gereği oluşan kişisel yeteneğe vurgu yapmakla, insanoğlunu mutlak mânâda bağlayıcı olan kaderlerinin, esasında sorumluluk değeri taşımayan alanlarda kesinleştirildiğini deklere etmiş gibidir: “O, onu bir nutfeden yaratmış ve onun (doğasını) belirlemiştir. Sonrada ona yolu kolaylaştırmıştır. Sonunda onu öldürecek ve kabre koyacaktır. En sonunda da dilerse onu diriltecektir.” (Abese, 80/19-22). Buna göre insanın hayatında işler olan sistemin olgu ve yetenek ile tercih ve eylem üzerinden iki basamaktan oluştuğu unutulmamalıdır.
Gelinen bu aşamada bizleri sorumlu kılan kader olgusunu Yüce Allah’ın irade, yasa, eylem ve değinilerini görmeden anlamak mümkün değildir. O kadar ki Yüce Allah, Kur’an-ı Kerim’in sorumlu varlık olan insan ile onun yaşamsal alanlarda karşılaştığı yasal durumun açıklaması olan kader izahına göre, topraktan yaratmış olduğu insana, dünya üzerinde kalışı için belli bir süre de takdir etmiştir. Sorumluluk alanlarında muhatap kılınan Âdemoğlu için ulaşılması hedeflenen ya da yaşayabileceği zamanı bildiren değişmez bir “kader” ile yaşanan zamanı betimleyen “ecel” veya insanın yaşayabildiği bu zaman dilimini ifade eden “ömür” olarak görülebilecek olan bu süreler, bilindiği kadarıyla temelinde biyolojik süreçlerle bezenmiş olan bir “değerler sistemi” içerisinde kurgulanmıştır. Görüldüğü kadarıyla kendisi tarafından hayat bulan eylemlerin hesabını verecek olan insanoğlu için genel geçer bir durum olarak ifade edilmiş olan bu yasal durum, şu ayette insan cinsi için ezelde konulmuş olan bir ecel, yani varlığın devamını sağlayan belirli bir müddet olarak gösterilmektedir: “Sizi çamurdan yaratmış ve sonra da size bir ecel takdir etmiş olan da O’dur; ancak O’nun katında belirlenmiş olan bir (başka) ecel de vardır…” (En’âm, 6/2). Bu ayete göre bize dokunan iki ecelin olması, birinin irade ve tercihler sayesinde ulaşılabilecek olan kader anlamındaki “yasal durumu”, diğerinin ise yaşanan ecel mânâsındaki “işlem alanları” seçeneğini tedarik ettiği açıktır.
Bahsedilen bu durumun daha yakından anlaşılması adına, bedensel özelliklerine binaen insanın dünyadaki kalış sürecine dair ezelde belirlenmiş olan potansiyel bir ecelin olması, devamında ömür değerleri ile ilgili kesin kıstasların da belirlenmiş olmasını tazammum eder. Aşağıdaki ayette ömür değerlerinin yasal içeriklerinin bir kitapta bulunduğu ifade edilmiştir. Bu durumun “kitap” olarak tanımlanmış olması demek, tek tek bireysel yaşantıları değil, herkes için ortak kanunî bir içerikle düzenlenmiş olmasını ifade eder kanaatindeyiz. Bahsedilen bu konunun daha sağlıklı bir şekilde anlaşılması adına insanoğlu için kendi iradesi dışında düzenlenmiş olan bir kader ve ecelden bahsedilecekse, esas olarak bu temel algıdan hareket edilmesi gerekmektedir. Zira ayette belirtilmiş olan yaratma, doğum ve ömür değerleri, Yüce Allah’ın varlık için yaratmış olduğu biyolojik yasaların işlevselliğinden neşet eden maddî gerçeklikler olarak tavsif edilmişlerdir. Nitekim de bu yasal durumun açık bir izahı olan şu ayet, insanın biyolojik kaderinin ne olması gerektiğini de gözler önüne sermektedir: “Allah sizi [önce] topraktan, sonra bir nutfeden yaratmış ve sonra eşler hâline getirmiştir. Hiçbir kadın, O’nun bilgisi olmadan ne hamile kalabilir ne de doğurabilir. Ömrü uzatılan ya da ömrü kısaltılan hiç kimse yoktur ki, [durumları ile ilgili bilgi] bir kitapta bulunmasın. Bu kuşkusuz Allah’a çok kolaydır.” (Fâtır, 35/11). Bu ayeti sağlıklı bir şekilde anlamak ise, yapıp ettiklerinden sorumlu varlık olan insan için neyin kanun ve neyin de tercih olduğunu bilmek demektir.
İnsanın hayat sürecine daha yakından değinen Kur’anî ifadeler, ölümlü yaratılmanın belli bir süre ile donatıldığını da açıklamaktadır.
Konuyu daha somut kılan şu ayete göre hem yasa ve hem de insanın sorumluluğu aynı iradenin muhatap ve olgu bazında işler olan tezahürü gibi durmaktadır: “Aranızda ölümün devam etmesini belirleyen Biziz; ancak hiç kimse, Bizi, sizin varoluşunuzun doğasını değiştirmekten ve sizi bilmediğiniz yeni bir varoluş biçimine getirmekten alıkoyamaz!” (Vâkıa, 56/ 60-61). Bu şekliyledir ki takdir edilmiş olan sürenin sonucunda ölümün oluşması, varlık için ezelde konulmuş olan maddî bir ecel olarak da ifade edilebilir. Dünya hayatında kişilerin yaşadığı ömür, ölüm vakasıyla nihayetlendiği içindir ki kendileri için ezelde konulmuş olan ecellere ulaşma şansı, her birey için güçlü bir seçenek olarak yaratılmıştır. Öyle ki temel esasları ihtiva eden Kutsal Kitap’ta bu yasal durumun genel bir karakteristiği şu şekilde vurgulanmıştır: “Hiç kimse, Allah’ın izni olmadan, belirli süre dışında, ölemez.” (Al-i İmrân, 3/145). Bize göre olgusal durum ile sorumluluk alanları Yüce Allah’ın irade ve kanun yani sorumluluk yapısını tedarik eden olgusal durumlara işaret eden kaderiyle eşdeğer bir bilince götürmelidir.
Bu mesele, “erzel-i ömür” yani sünnetullah olarak adlandırılabilecek yaşam kanunları çerçevesinde, insanoğlu için değişmez bir içerikle hayatın verili olan kanunu, yani hiçbir insanın kendisinden kaçamayacağı “yaşlılık kanunu” olarak yasalaştırılmıştır. Nitekim bahsedilen bu kanunu dile getiren ayetin izahı ise şu mealdedir: “Biz, kime uzun ömür vermiş isek, onun güç ve yeteneklerinde bir azalma meydana getiririz. Hâlâ akıllarını kullanmayacaklar mı?” (Yâsîn, 36/ 68). İhtiyarlık ya da Kur’an-ı Kerim’deki ifadesiyle erzel-i ömür şeklinde tesmiye edilmiş olan bu biyolojik yasa, ilâhî nizam içerisinde dünya hayatında sürekli tekrarlanan bir yaşam döngüsü olarak insanın önüne konulmuş zorunlu, mutlak ve mecburî bir istikamet şeklinde ifade edilmektedir. Nitekim bir başka ayette bu kaçınılmaz hâl, şu şekilde ifade edilmektedir: “Allah, sizi yaratmıştır; sonra [zamanı gelince de] sizi öldürecektir. Bununla birlikte içinizden bir kısmı, bildiği şeylerin hiçbirini bilemez hale geldiği ömrün en kötü dönemine kadar yaşatılacaktır. Gerçekten de Allah, her şeyi bilen, her şeye gücü yetendir.” (Nahl, 16/70; Hac, 22/5).
Kur’an-ı Kerim’de de sıklıkla ifade edildiği gibi, ölüm, şartlarla donatılmış olan biyolojik bir gerçekliktir. Bu nedenledir ki ölüm için gerekli olan şartların oluşmaması durumunda ölüm vakası gerçekleşemez. Başka bir deyişle ölüm, sırf ölümü istemekle oluşmaz. Zira ölümün fiilî nedenleri vardır. Yani ölüm, pek çok nedene bağlı olarak var kılınmış bir hayat gerçeğidir. Münafıkların sıklıkla dile getirmiş olduğu gibi, ölümün daha ziyade gerçekleştiği cihat yani savaş ortamından kaçmakla da ölümden kaçılmaz. Çünkü savaş, doğrudan ölüm sebebi değildir. Sadece sebeplerden birisidir. Bu nedenle bazı insanlar savaşın ertelenmesini istiyor ki uzun yaşasınlar. (Nisâ, 4/77). Bu algının muhalif değeri olarak Kur’an’ın vurguladığı esas şey ise, eğer ölüm gerçekleşecekse bu savaş olmayan durumlarda da olabilir. Hiçbir durumda ölümden kaçış yoktur. Zira ölüm, temenni edilmekle gerçekleşmez. (Bakara, 2/94, 95; Âl-i İmrân, 3/143; Cum’a, 62/6). Devamında ise ölüm, ahlakî sorumluluklardan kaçınmanın bahanesi olarak ileri sürülemeyeceği, münafıkların savaş konusunda isteksizlikleri ve savaş ile ölümü birebir eşitlemeleri üzerinden eleştirilmektedir. (Bkz: Âl-i ʿİmrân, 3/168).
Bahsedilen olgusal durumu dile getiren ifadelerin devamında denilebilir ki, savaş ve ölüm bağıntısını merkeze alan ilgili ayetlerdeki eleştirel vurgu, ezelde takdir edilmiş olan nokta belirlemeleri değil, ölümün biyolojik bir sürece bağlı olduğuna atıf yapmaktadır. Ayetlerdeki vurgunun sertliği, sürecin anlaşılmasının önüne geçmemelidir. Kanaatimizce savaş-ölüm denkleminin mutlaklığını savunan determinist zihniyete karşı güçlü bir manifesto şeklinde deklere edilmiş olan bu durum, daha ziyade ahlâkî bir ölçünün yerleştirilmesine yönelik temel bir ilâhî eleştiridir. Hatta bu durum, ölümün bireyler için tek tek takdir edilmişliğinin ifadesi değil, münafıkların ölüm korkusu nedeniyle mü’minleri düşman karşısında savunmasız ve desteksiz bırakmaları üzerinden anlaşılması daha doğru bir yaklaşım olabilir. Zira bu yaklaşımın insanın sorumluluk alanlarının anlaşılmasında son derece gerekli bir kazanım olduğu rahatlıkla söylenebilir.
Farklı kazanımları hayatına kazandıran insanın bunu yaparken pek çok yasal durumu kavraması gerektiği söylenmelidir. Sünnetullah adı altında ifade edilen bu yasal durum, bizlerin kazanımlarını işlevsel kılmaktadır. Bu hususta netice olarak denilebilir ki, beşeriyetin karşı karşıya kalmış olduğu ölüm gerçeği, bütünüyle biyolojik bir mekanizmanın üzerine bina edilmiştir. Kur’an’da defaatle ifade edilmiş olan “ölüm meleği” olgusu, (En’âm, 6/61; Secde, 32/11), ölümün doğrudan nedeni değil, ölüm vakasının oluşması sonrasında işlevsel kılınmış olan bir görevlendirme işlemi olarak görülmelidir. Yani ölüm meleği, biyolojik bir süreç içerisinde oluşmuş olan değişmez bir olgunun, herkes için işlevsel olan bir mekanizma sonucundaki mutlak durumuyla ilgili bir hususiyettir. Nitekim bu olgusal durum Kur’an’da “ölüm belirtilerinin gelmesi” olarak ifade edilmiştir. (Bkz: Bakara, 2/180; Mâide, 5/106; Münafikûn, 63/10). Ayrıca Kur’an’da insanların canlarının doğrudan Allah tarafından alınmış olduğunu beyan eden ifadelerdeki vurguları, ölüm meleği bağlamında ele almalıyız. Zira Yüce Allah, ölüden “can alma” işlevini, bu işle görevli kıldığı melekleri vasıtasıyla yapmaktadır. Uyku ve ölüm benzerliğini ifade eden şu ayette bu durum şöylece izah edilmiştir: “Allah, insanların canlarını, ölüm anında; ölmeyenlerin canlarını ise uykuda iken alır. Ölümlerine hükmettiklerinin canlarını yanında tutar; uykuda olanlarınkini ise belli bir süreye kadar salıverir…” (Zümer, 39/42). Nitekim onun görevi, doğrudan can almak değil, çıkmak üzere olan canı alıp, sahibine teslim etmekle tanımlanabilir.
Bahsedilen izahların sağlıklı bir şekilde anlaşılması, insanın yaşamını daha kolaylaştırmaktadır. Bu nedenledir ki, ölüm meleği için söylenebilecek en doğru ifade, onun fiziksel olarak ölüm olayı gerçekleşince canları aldığıdır. Beşeri sorumlu kılan asıl şey ise, biyolojik sürece bağlı olarak işleyen ölüm anında canını kimin aldığı değil, canının çıkması öncesindeki iradî süreçlerde ne yaptığıdır. Nitekim bu kesinlikli durum, Kur’an-ı Kerim’deki ayetlerden birisinde şöylece ifade edilmiştir: “O, kulları üzerinde egemen olandır. O, sizi gözetlemek üzere, size melekler gönderir (ve bu melekler) sizden birine ölüm anı gelene dek (onun bütün davranışlarını kaydederler); ölüm anı gelince de, elçilerimiz-görevlerinde hiçbir kusur göstermeden-onun canını alırlar…” (En’âm, 61-62). Bir başka ayette de aynı gerçeklik şöylece ifade edilmektedir. “De ki: “Canınızı almakla görevlendirilen ölüm meleği canınızı alacaktır. Sonra da siz, Rabbinize döndürüleceksiniz.” (Secde, 32/11).
Bizler için açıklayıcı olan duruma “kişisel sorumluluk ve kader” olgusu diyebileceksek, bahsedilen durumun insan için belirli bir güç ve hesap verebileceği yeteneği, Allah için ise yaratma kudret ve tercihini öne almaktadır. Bunun sayesinde insanın kaderi denilebilecek olan şey, kişisel iradesinin müdahalesiyle değişmeyen gerçeklikler olmalıdır. Değişebilen değerlerde insanın müdahalesi söz konusu olduğundandır ki bu alan ezeldeki belirlenime tâbi bir alan değildir. Zira adalet ve sorgulama iradesi bu kazanımları gerekli ve de zorunlu kılmaktadır. Bu yüzdendir ki hesap verecek olduğumuz her alan, önceden takdirli olan bir alanı değil, yapıp etmelerimiz akabindeki kesin bir tespiti içermelidir. (Câsiye, 45/29; İnfitâr, 82/10-12). Ancak bu durumda kişisel sorumluluk değerlerinden bahsedilebilir.
Denilebilir ki insanoğlu, iradeli bir varlık olarak yaratılmış olmakla, kendi kaderini belirleyebilecek donanımda dünya hayatına gönderilmiştir. Onun kaderini tanımlayan yegâne değer, yaptığından hesap verecek olmasıdır. (Lokmân, 31/23).
Bunun dışında insan için ezelî bir takdir alanından bahsetmek, Âhiretteki hesabın adil oluşuna gölge düşürür. (A’râf, 7/147). Buna göre eylem yapan insanoğlu, sadece ve sadece yaptıklarından sorumludur. Üstelik de yaptıkları anında kayıt altına alınmaktadır. Nitekim Kur’an’da insanın kaderi, aşağıdaki ayette açık bir şekilde ifade edildiği gibi bahsedilen dışındaki olgusal bir durumla ifade edilmemiştir. “Ancak yaptıklarınızın karşılığını göreceksiniz…” (Âl-i İmrân, 3/185), “…Çok yakıcı olan azabı tadın! Bu, sizin ellerinizin sunmuş olduğunun karşılığıdır.” diyeceğiz. [çünkü iyi bilin ki], Allah, kullarına asla zulmedici değildir.” (Âl-i İmrân, 3/181-182). Hasılı Kur’an’da bu mealdeki ayetlerin sayısının çokluğu, Kur’an’ın temel mottosu, insanın sadece ve sadece yaptıklarının karşılığıyla ceza yani ödül seçeneğiyle karşı karşıya bulunmuş olduğudur. Bu meyanda dile getirilen elliye yakın ayette ilgili mânâlar açıkça zikredilmiştir. (Bkz. Tâ-Hâ, 20/15; Kasas, 28/84; Sebe’, 34/33…) Bilinmelidir ki dile getirilen ayetler insan lehine olan şartlı bir durumun kader olarak belirlenmiş olduğunun da habercisi gibidir.
Gelinen bu aşamada açıkça denilmelidir ki Müslüman toplumun hâlihazır kader anlayışına göre ezelde yazılmış olan kadere teslim olmak, kişisel ve toplumsal kurtuluşumuzun yegâne şartıdır. Zira bütün fiillerimizi kapsamı içerisine almış olan ilahî kaderimiz, ezelde takdir edildiğinden bütünüyle iman meselesidir. Bu yaklaşıma göre, kaderinde yazanlara itaat etmek, bizi çok iyi tanıyan Yüce Allah’ın ezelde yazdıklarına boyun eğmekle olmaktadır. Zira hem ezelde ve hem de insanın iradesi dışında takdir edilmiş olan bir kaderi sorgulamak insanoğluna yakışmaz. İlgili eğilimin ana fikrine göre, kişisel sorumluluk değerini ön plana çıkarmış olan herkes, kaderi inkâr etmekle suçlandığından dolayıdır ki, mevcut kader anlayışını eleştirenler toplumda sürekli olarak azınlık bir küme olarak görülmektedir. Üstelik bu negatif algı, yalnızca kişisel sorumluluk değerlerinin doğru bir şekilde anlaşılmasının önünde bir engel olarak durmuyor, insan tasavvurlarımızı da şekillendirerek, özgürlük düşüncesini itaat kavramı çerçevesine indirgemiş oluyor. Galiba insanlık dediğimiz olgunun büyük bir kesimi kutsal metinlerde bulunmayan bu yaklaşımdan uzak durmamaktadır.
Kader konusunu netice olarak ifade edebiliriz ki varlığın kaderi; iş ve eylemlerinden “sorumlu olan varlıkların kaderi” ile “sorumsuz olan varlıkların kaderi” olarak tanımlanmalıdır. Sorumsuz alanda doğrudan ezelî tespitin olduğu alanlar iken, sorumlu varlıkların yani insanların kaderi ise ezelî tespitin çeşitli şartlarla düzenlenmiş olduğu alandır. Buna göre “cansız varlıkların kaderi” denilince aklımıza “evrenin kaderi” gelmelidir. Öyle ki bu kader yani yasallık hâli, ezelde takdir edilmiş olan çekim, itme, genişleme, yörünge vb. gibi genel yasalarla idare edilir. İkinci basamağı teşkil eden “eşyanın kaderi” ise, yumuşaklık, sertlik, ıslaklık, kuruluk, çürüme, erime vb. gibi ezelde takdir edilmiş olan genel yasalarla idare edilir. “İnsan dışı canlıların kaderi” yani “bitkilerin kaderi” ise, fotosentez, büyüme, çiçeklenme, sararma vb. gibi genel canlılık yasalarıyla idare edilir. Takdir edilmiş olan duruma değinen “hayvanların kaderi” de içgüdü, acıkma, avlanma, korunma, saldırma vb. gibi genel canlılık yasalarıyla idare edilir. Bunun yanında insanın doğrudan kendi iradesine dayalı olmayan fiillerinin adı olan “bireysel sorumsuzluk alanı” onun doğduğu yer, ana-babası, beden yapısı, dili, cinsiyeti, milliyeti vb. gibi irade dışı olguları tarif etmektedir. Buna karşın onun “bireysel sorumluluk alanı” ise, insanın doğrudan kendi iradesine dayalı olan fiilleri olan düşünme, yeme, içme, konuşma, evlenme, çalışma vb. tercihleri üzerinden kayıt altına alınmaktadır.
Kader konusuyla doğrudan ilişkili olan ecel ve ömür kavramları Allah’ın yasalarının bilinmesi sayesinde mümkündür. Nitekim ecel kavramı sözlüklerde genel olarak; “Bir şey için konulmuş olan son sınır, belirlenmiş olan süre” anlamında kullanılmıştır. Müslüman düşüncesinde insanın dünyadaki yaşam süresiyle eşdeğer olarak anlaşılmış olan ecel kavramını, kişiler için ezelde takdir edilmiş olan bu süre, başı ve sonu ilahî yasayla belirlenmiş olan bir vakit olarak görülmelidir. Ecel kavramının doğru bir şekilde anlaşılabilmesi için ilgili kavramın Kur’an’daki kullanımlarının öncelikli olarak ortaya çıkarılması gerekmektedir. Görüldüğü kadarıyla ecel kavramı dâhil olmak üzere kelimenin kökünden gelen kelimeler, Kur’an’da 56 yerde geçmektedir. Kavram; bazen, ezelde yapılmış olan bir süre tayinini, bazen insanlar arasındaki ilişkilerde ortaya çıkmış olan karşılıklı süre tayinini, bazen de olası şartlarla donatılmış olan kesin bir yaşam süresini ifade etmektedir. Teknik bir kavramsallaştırma ile canlı veya cansız varlıkların iç yeteneklerine dair olası yaşam sürelerini de ifade eder tarzda dile getirilmiş olan bu kullanımlar, Yüce Kitabımızda genel olarak birkaç şekilde detaylandırılmıştır. Bu detaylı durumun ışığında söyleyebiliriz ki ecel olgusu, Kur’an-ı Kerim’de; ertelemek, (Mürselât, 77/12), belirlemek, (En’âm, 6/128), neden, sebep, (Mâide, 5/32), süre-vakit, (Kasas, 28/28) ve ecel-ölümiçin konulmuş olan vakit, hayatın müddeti (Münafikûn, 63/11) anlamlarını tazammum eder şekilde geniş bir anlam yelpazesinde ele alınmıştır. Üstelik Kur’an’da ecel kavramının gerek beşer tarafından karşılıklı olarak gerekse de Yüce Allah tarafından tek taraflı olarak belirlenmiş olan “vakit” ve “süre” anlamındaki diğer kullanımları da bulunmaktadır. Konunun detayı için bu ayetlere bakılmalıdır.
Dinsel kavramları sağlıklı bir şekilde anlama iradesine katkı sunan sistemin tanımlayıcısı olan Kur’an’ın ifade ettiğine göre, varlık için daha bidayette konulmuş olan eceller, onların her durumunu kapsamış olan ezelî bir ilme göre şekillenmiştir. Bu durumda her varlık, bir süreye kadar hayat sürme şansına sahip olarak halk edildiğinden, onların her biri için bir yaşam süresinin de tanımlanmış olması normal bir durum olarak ele alınmalıdır. Diğer bir deyişle, halk edilmiş olan her varlığa bir ecel tayin edilmiş olması, Yüce Yaratıcı’nın genel geçer bir yaşam kanunudur diyebiliriz. Nitekim Yüce Allah’ın varlık hakkındaki bilgisi kesin olduğuna göre, ezelde varlık için konulmuş olan ecellerde sonradan herhangi bir değişme de olamaz. Ecele ulaşma, yaratılmış olan her varlık için temel bir seçenek olarak irade edildiğindendir ki, müdahaleyle değişebilir olan alanlardan sorguya çekilecek olmamız, insan için bütünüyle adil bir durumun tesis edildiğini de göstermektedir. Beşerin müdahaleleriyle değişebilir olan durum ise, hayatı yaşayan organizmaların hayatta kalış süreçleridir ki, insanoğlu, bu iradeli eylemlerinden mutlaka hesaba çekilecektir. Mamafih beşer müdahalesi sonunda değişen yaşam süreleri, kişiler için belirlenmiş olan ecel sürelerine ulaşımı engellemektedir. Bu tercihin yapılması ise, bu tür eylemleri doğrudan sorumluluk yüklenmiş fiiller basamağına nakleder. Denilebilir ki, insanlar, ancak ezelî bir bilgiye göre konulmuş olan ecele ulaşımı engelleyebilir. Nitekim bu konudaki bir ayette Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Allah, eceli geldiğinde, asla hiç kimse[nin ölümünü] ertelemez. Allah, gerçekten de yaptıklarınızdan çok iyi haberdar olandır.” (Münafikûn, 63/11).
Görüldüğü kadarıyla Kur’an’da yapılan tarifin bir kısmını oluşturan bu ayette ecel, varlık için “ölüm vakti” olarak kullanılmıştır. Bu durumda kişisel yaşamlar için ezelde kesinleşmiş olan şartlı ecellerden bahsedilebilir. Kanaatimizce bu kesinlik, şartlar oluşunca tezâhür eden ölüm vaktinin gelmesi olarak kullanılmaktadır. Ancak bu durumun hilafına olarak bazı ayetlerde de ecellerin ertelenmesinden bahsedilmektedir. Bize göre, her iki durum da farklı olgusal gerçeklikleri ifade etmektedir. Zira Nûh sûresinin 4. ayetinde bahsedilen “ecele erteleme” olgusu, henüz ölüm vakasının kesinlik kazanmadığı durumlarla ilgili olmalıdır. Buna nazaran Münafikûn sûresinin 11. ayetinde ise, var oluş şartları oluşmuş olan bir ölümün yani ecelin artık ertelenemeyeceği ifade edilmektedir. Konuyu, yukarıdaki değerlendirmeler doğrultusunda daha açık bir hâle getirecek olan şu ayetler, bizler için daha açıklayıcı olabilir kanaatindeyiz: “Hayır, hayır! Can köprücük kemiklerine dayandığında, “Kim onu kurtarabilir?” denildiğinde, (ölecek olan da) artık ayrılma zamanının geldiğini anladığında, ölüm sancıları içinde kıvrandığında, işte o gün gidiş Rabbinedir!” (İnsân/Dehr, 76/26-30). “Can boğaza dayanmışken, siz de [çaresiz bir şekilde] bakınıp dururken, siz görmeseniz de Biz ona sizden daha yakın iken, eğer hâlâ Bize bağımlı olmadığınızı [düşünüyorsanız] ve bu [düşüncelerinizde de] samimi iseniz; o hâlde çıkmakta olan canı niçin geri getirmiyorsunuz ki?” (Vâkıa, 56/83-87).
Haddizatında En’âm sûresinin 2. ayetinde belirtilmiş olan legal durum; birinci aşamada, insan cinsi için genel bir ecel tespitinin oluşması, ikinci aşamada ise, kişisel yaşam süreçleri içerisindeki çeşitli aşamalara bağlı olarak belirlenecek olan şartlı önerme içeriklerini ifade etmektedir. Aşağıdaki ayette bu alternatifli sürecin gerekli bir iktizası sayılabilecek olan kesin durum şu şekilde izah edilmiştir: “Sizi çamurdan yaratmış ve sonra da size bir ecel takdir etmiş olan da O’dur; ancak O’nun katında belirlenmiş olan bir [başka] ecel de vardır. Ancak siz, O, göklerde ve yerde olan Allah olduğu, gizlediğinizi, açığa vurduklarınızı ve kazandıklarınızı bildiği hâlde, yine de [O’nun gücü hakkında] kuşkuya düşmekten kendinizi alamamaktasınız.” (En’âm, 6/2). Bu ayette de ifade edildiği üzere, insan denilen varlık önce çamurdan yaratılmakta, ardından da beşer denilen bu oluşuma belli bir yaşam süresi tayin edilmektedir. Kanaatimizce “kadâ ecelen” yani “ecel-i kaza” lafzından kasıt da tam olarak budur.
İnsanoğlunun dünya hayatındaki varlık değeri olarak değişmez bir ecelinin olmuş olması, onun hakkında vaz edilmiş olan biyolojik bir kader şeklinde görülmelidir.
Topraktan meydana getirilme şeklindeki maddî bir oluşumun hemen ardından, insan için tayin edilmiş olan bir yaşam süresinin olduğunun belirtilmesi de bu gerçekliği ifade ediyor gibidir. İnsan denilen varlığa takdir edilmiş olan ikinci eceli belirten kavramsal ifade ise “ecelün müsemma” yani “müsemma ecel” lafzıdır ki, bize göre bu durum, kişisel hayatlarımız için şartlı önermeler şeklinde düzenlenmiş olan seçimler ve sonuçlar ilişkisine işaret etmektedir. Zira bu ikinci ecel, kişisel sorumluluklar üzerine bina edildiği içindir ki, ilgili ayette de belirtildiği gibi, böyle bir takdir alanı doğrudan kişisel sorumluluk alanında tanımlanmıştır.
Şimdi yukarıda genel bir çerçevesi verilmiş olan bu iki durumun olası bir değerlendirmesini, Kur’an’da geçen diğer ecel ayetlerini de dikkate alarak aşağıdaki bölümlerde iki ana başlık altında şöylece detaylandırmak istiyoruz. Ecel-i kaza, kanaatimizce bu kavram, öncelikle çamurdan halk edilen sorumluluk sahibi bir varlığa sunulmuş olan potansiyel bir yaşam imkânıdır. Yani bu ecelden kasıt, tek tek bireyler için tam noktayı belirleme şeklinde değil, insan cinsine tayin edilmiş olan bir ecel demektir. Diğer bir deyişle, ecel-i kaza denilince, insan cinsi için ezelde konulmuş olan maksimum bir yaşam süresini anlamaktayız. İlgili ayetlerde de kesin bir şekilde dile getirildiği gibi, vakti zamanı gelince ertelenmeyen ecel de budur. Zira bu ecel, hiçbir durumda ertelenemez. İnsanoğlu bu ecelin maksimum sınırlarını aşabilecek bir beden değeriyle halk edilmediğindendir ki tıbbî gelişmelerle ancak bu ecelin olası sınırlarına gelinebilir.
Gerek varlığın hepsi için ve gerekse de insanoğlu için bağlayıcı bir sistemin olması Yüce Allah’ın kanunlarından birisidir. O sebepledir ki özellikle insanlık özelinde kaza ecelinin kıyılarına ulaşabilme bir imkân olarak tanımlandığı içindir ki beşer için takdir edilmiş olan bu vakitten önceki her türlü ölüm vakasında, kişisel sorumluluk gereği bir hesap sormadan bahsedilebilir. Nitekim insan toplulukları zulümleri yüzünden cezalandırılmadığı zamanlarda, kendileri için takdir edilmiş olan bu ecelin sonuna ulaşma şansını kullanabilirler. Bu ecel gelince, kişi ve toplumlar için artık yaşayabilecekleri başka bir süre kalmadığından dolayıdır ki biyolojik yaşam kanunları gereğince varlık için mutlak bir sondan bahsedilebilir. Çünkü bu ecel, dünya üzerinde her türlü varlığın yaşamı için bir “son süre-belirlenmiş sınır” olarak takdir edilmiştir. Mamafih varlık, hiçbir durumda bu sınırı aşamaz. Mesela insana 200 yıl, kaplumbağaya 300 yıl, ağaca 2000 yıl, taşa 3 milyon yıl, gezegene 5 milyar yıl, Kâinata 15 milyar yıl vb. gibi bir ecelin tayin edilmesi gibi seçenekler bulunmaktadır. Böyle bir ecel takdir edilme işlemi, genel bir yasa içeriğiyle ifade edilir ki bugün itibariyle artık bu yasanın ilgili kanunlarını da bilim insanları bulup ortaya çıkarmaktadır. Öyle ki kaza ecelinin takdiri insanların eylemleriyle doğrudan bağlantılı bir yaşamsal durum olmasa bile, varlık yasaları gereği vakti gelmiş olan bu ecelin tehirinden hiçbir durumda bahsedilemez. Bu durum, dünya üzerindeki yaşamımızın çizgisel anlamdaki son sınırıdır.
Bilindiği kadarıyla kaza ecelinin insan dışındaki varlıklar için de düzenli şekilde işleyen başka bir yönü de vardır.
Bugün itibariyle denilebilir ki toplumların helakiyle ilgili her türlü yasal içerik, Hz. Peygamber’den sonraki olası durumlar için farklı bir düzlemde icra edilmektedir.
Bilindiği gibi geçmiş toplumlarda bütünüyle işlevsel olan doğrudan helak süreci, kişisel eylemlere bağlı olarak gelişen ve sonunda da kesin bir helakten bahsedilen olgusal bir durumu ifade etmekteydi. Artık bilindiği üzere, son elçiyle birlikte bu helak durumu “kıyamet süreci” olarak kesin kayıt altına alınmıştır. İnsanlığın yaşamsal mânâda dünyada kalışının son vakti olarak görülebilecek olan bu süre, aynı zamanda içerisinde yaşamakta olduğumuz dünyamız için de bir ecel olarak görülmelidir. Bu demektir ki bizlere kesin bir dille haber verilmiş olan son yasa gereği, bundan böyle toplumları doğrudan helak etme işlemi kıyamete ertelenerek son devir insanı için konulmuş olan genel ecele ulaşma fırsatı tanınmaktadır. İlahî yasalarla kesinleşmiş olan bu alanda artık herhangi bir tehirden bahsedilemez. Çünkü bu süre, genel kurallarla kanunî hale getirilmiştir.
Eğer ki bu yasanın açık hükümleri olmasaydı, içerisinde yaşadığımız bu son nesil de Nûh, Hûd, Sâlih… kavimleri gibi ansızın yok edilebilirdi. Nitekim ilgili kanunu ifade eden pek çok Kur’an ayetleri de bulunmaktadır. Bunlardan bazılarının anlamı şöyledir: “…Eğer Rabbinin belli bir süreye kadar [azabın erteleneceğine dair] verilmiş sözü olmasaydı, aralarında hemen karar verilirdi…” (Şûrâ, 42/14), “…Allah da [yapmış olduklarından dolayı zaten hak etmiş oldukları] kötülükleri başlarına musallat etme konusunda aceleci davranmış olsaydı…”, (Yûnus, 10/11, “…Eğer önceden belirlenmiş olan bir süre olmasaydı…” (Ankebût, 29/53).
Din ve onu izah eden değerlerin hepsi özelinde denilebilir ki, varlık için konulmuş olan bu gibi ilâhî yasalar, vahyin bilinen tarihsel süreci içerisinde helak dilen kavimler de dâhil olmak üzere, elçilerin davet sürecinin ana eksenini oluşturmuştur. Her insan için ezelde belirlenmiş olan bu maksimum süreye ulaşma hedefi, bizzat elçilerin tebliğiyle yasal bir durum olarak ifade edilmiştir. Eğer insan, kendisine söylendiği şekilde hareket edecek olursa, Yüce Allah da onu ezelde tayin ve takdir etmiş olduğu belli bir süreye kadar, yani ecellerinin sonuna kadar güzel bir şekilde yaşatır. (İbrahim, 14/10, Hûd, 11/3). Bu itibarladır ki, doğumun da ölümün de uzun ya da kısa yaşamanın da Allah tarafından konulmuş olan genel bir kanunu bulunmaktadır. Bu kanun, Yüce Allah’ın sünnetullah da denilen varlık yasaları çerçevesinde her şey için değişmez bir yasal durum olarak düzenlenmiştir. (Fâtır, 35/11).
Kişisel hesabın bütünüyle rasyonel değerler üzerinde inşa edildiğinin bir göstergesi olarak, her insan eceline ulaşabilme şansına sahip olarak dünyaya gönderilmektedir. Tutum ve davranışlarımıza bağlı olarak belirlediğimiz yaşam sürelerimiz, bizler için ecel olarak konulmuş olan maksimum süreye ulaşabilme imkânıyla düzenlenmiştir. Kur’an’da gelip çattığında artık ertelenmesinin imkân dâhilinde olmadığı söylenen ecel de kaza ecelidir. Nitekim ertelenme opsiyonunu ortadan kaldıran şu ayet, bizler için artık yeni bir olgusal durum olarak anlaşılmalıdır: “Bilinmelidir ki Yüce Allah’ın ezelde belirlemiş olduğu bu süre/ecel gelince artık ertelenemez.” (Münafikûn, 63/11).
Konunun daha iyi bir şekilde anlaşılması için ecel-i müsemma yani müsemma ecel kavramı da bütünlüğü içinde izah edilmelidir. Öyle ki bu durum, kaza eceli gibi ezelde bir canlı türünün bireyleri için belirlenmiş bir zaman diliminden değil, şartlar muvacehesinde gelişen olasılıklı durumlar üzerinden kayıt altına alınmaktadır. Zira bu gibi açıklamalar, kişisel yaşamlar için şartlarla bezenmiş olan olası durumların yaratıldığından bahsetmektedir. Denilebilir ki bireylerin tekil olarak yaşadığı ömür anlamında ifade edebileceğimiz bu ecel, kişisel hayatlarımızda noktasal olarak belirlenmiş olan bir süreyi ifade etmektedir. Çeşitli faktörlerin toplam belirleyiciliğinden neşet etmiş olan bu sürenin başlangıç ve sonu, ezeldeki doğrudan belirlenim dışında ele alınmalıdır. Diğer bir deyişle, müsemma ecel kavramı, kişisel hayatlarımızın idamesi için pek çok şarta bağlı olarak gelişen şartlı bir durum gibidir. Bu nedenledir ki müsemma ecel denilince; mevcut şartlar içerisinde geçirilmiş ve sona erdirilmiş olan bir ömürden bahsedilmektedir. İlgili ayet ve hadislerde açık bir şekilde ifade edildiği gibi, bütünüyle beşerî faktörlerle donatılmış olan bu ecel, insanın eylemlerine bağlı olarak ertelenebilir ya da öne alınabilir bir karakterde vaz edilmiştir.
Artık vahyin açıkça işaret ettiği gibi müsemma ecel denilince, bütünüyle iradî eylemlere bağlı olarak gelişen bir olasılıklı durumu anlamak gerekmektedir. Çünkü beşerî değerlerin değişkenliği üzerinde kurgulanmış bir yaşam kanununu ifade eden müsemma ecel kavramı, hayat süreleri bağlamında öncelikli olarak kişisel sorumluluğu dikte ettirmiş bir içerikle takdir alanına dâhil edilmiştir. Bu itibarla müsemma ecel, doğrudan iradî eylem sahamızda belirleyici olan en önemli yaşam kanunudur denilebilir. Öyle ki, kendi hayatındaki bütün değişimlerden hesaba çekilecek olan insanoğlu, kişisel olarak sürdürmüş olduğu hayatının olası süresinden de hesap verebilmelidir ki, bu durum adil bir yargılamayı tazammum edebilsin. Mamafih müsemma ecel kapsamında denilebilir ki, insanlar, yeryüzünde işlemiş oldukları zulümleri yüzünden helâk edilirse bunun sorumluluğu yalnızca kendilerine ait olacaktır. Zira ilahî adalet gereği kişiler, olası sınırlarını ancak kendilerinin belirlemiş oldukları bir yaşam süresi içerisinde ödül veya ceza alırlar.
Bilindiği kadarıyla Kur’an sistematiğinde ifade edilmiş olan müsemma ecel olgusu, insan fiillerine dayalı olarak “ertelenebilir” ya da “öne alınabilir” bir içerikle tanımlanmıştır. Nitekim ilgili kavram bütünüyle bu tanımla açıklandığındandır ki, (Nûh, 71/2-4) ilgili ecelin olası süresi de çeşitli eylemlerine binaen insanoğlu tarafından belirlenmektedir. Öyle ki bu ecel, insanların fiillerine göre ertelenip öne alınabilir bir karakterdedir. Artık kişiler, iradî eylemleriyle yapmış oldukları fiiller vasıtasıyla, ilk grupta ifade edilmiş olan ecellerine yani kaza eceline kadar ertelenebilir veya o ecel gelmeden önce yaşama şansını kaybederler. Hesabın adil olması endişesinden dolayıdır ki bu sürenin işlevsel olan sürekliliği tamamen kişilerin uhdesine bırakılmıştır. Çeşitli şartlarla bezenmiş olan bu süre, zaman zaman Yüce Allah’ın açık müdahalesini celb ederse de ezelde verilmiş söz gereği artık doğrudan bir yok etmeden bahsedilemez. Ancak insanların tercihlerine göre ezelde takdir edilmiş olan ecele ulaşılmadan kişisel helâk ve ölüm yasaları işlevsel hâle gelir ki, bu durumumdaki sorumluluk bütünüyle insana bırakılmıştır.
Müsemma ecel de denilen ve doğrudan kişisel iradenin kapsama alanı içerisinde ele alınabilecek şartlı önermelerle bezenmiş olan bu alanda, herhangi bir takdim ve tehirin mümkün olması demek, kişilerin daha huzurlu yaşamalarının kaynağı olan iradelerini devreye sokacağındandır ki, kanaatimizce Yüce Allah’ın da muradı bu yönde işlemektedir. Tıpkı bunun gibi bazı hadislerde de kişi ve toplumlar için eceli geciktirmeden bahsedilmektedir. Zira kişi ve toplumları daha iyi davranmaya sevk edecek olan bu seçenek, insanın doğrudan eylemleriyle bağlantılı bir konu olarak deklere edilmiştir.
Mamafih müsemma ecelin ertelenebilmesi imkânını açık bir şekilde izhar etmiş olan bu durum, sıla-i rahm, taat ve ibadet bağlamında “uzun ömür yaşama imkânı/şansı” ile bileşik bir olgu olarak takdim edilmiştir.
Nitekim şu rivayet, yaşam kanunlarının işlevsel olan bir yönünün bulunduğunu nebevî bir ifadeyle gözler önüne sermektedir: “Kim rızkının bollaşmasını ve ömrünün uzamasını isterse sıla-i rahim yapsın.” (Buharî, Edeb, 18).
Gerek bu izahlardan ve gerekse de sünnetullahı ifade eden yasal süreçlerden anlaşıldığı kadarıyla insanların uzun ya da kısa ömür yaşamaları doğrudan veya dolaylı olarak ellerine verilmiştir. Müslüman gelenekte insan yaşamındaki olası müdahalelerin bir veçhesini ifade eden her türlü rivayet, şartlarla düzenlenmiş olan bir ömür değerini gösterir şekilde anlaşılmalıdır kanaatindeyiz. Nitekim yukarıda anlamı verilen hadis rivayeti, bu gerçekçi durumun şartlı bir ifadesi olarak görülebilir. Bunun aksi durumlar, kişisel sorumluluğu iptal edeceğinden, ezelî tespitin kapsama alanı içerisinde görülemez. Tövbe, huzur, adalet, iyilik, mutluluk… gibi pozitif enerji kaynağı olan eylemler, aynı zamanda uzun yaşamın da anahtarıdır ve aynı zamanda müsemma ecelin uzayıp kısalmasının da gerçeklik ifade eden bağımlı bir nedenidir. İnsanoğluna böyle bir imkânın tanınmış olması demek, sağlıklı bir hesap değeri için her bireye önceden sunulmuş olan seçenekli bir durum olarak görülmelidir.
Bahsedilen ayet ve rivayetlerin sünnetullah bağlantısı özelinde açıkladığına göre eğer insanlar, kendilerine söylendiği şekilde yaşamazlarsa, daha önce takdir edilmiş olan maksimum ecellerine ulaşmadan ölme riskiyle karşı karşıya kalacaktır. Nitekim bu durumun izahında şu kutsal uyarılar öne alınmış gibidir: “Bunun üzerine elçileri [onlara]: “…O, sizi, günahlarınızı bağışlamaya ve [O’nun tarafından] belirlenmiş olan bir süreye kadar sizi yaşatmaya çağırmaktadır…” (İbrahim, 14/10, Hûd, 11/3.) Binaenaleyh bu olası durum, ilgili ayetlerde de ifade edildiği üzere, yalnızca elçilerle muhatap olmuş olan eski kavimler için değil, kıyamet sürecini ensesinde hisseden bizim neslimiz için de geçerlidir. Bu yüzden iman etme hâli, dolaylı da olsa kişisel helâk yasalarının ertelenmesi için gerçekçi bir argüman olarak görülebilir. Çünkü iman; huzurlu yaşamın, zulüm ve dalâlet ise sıkıntılı bir yaşamın habercisidir. (Bkz: Tâ-Hâ, 20/124, Nahl, 16, 45-47, Mü’min/Ğâfir, 40/46). Haddizatında Yüce Allah’ın da işaret etmiş olduğu ‘mutlu olma’ hâli ile ‘uzun yaşam’ arasındaki korelasyon, günümüz dünyasında bilim insanlarının da sıklıkla dile getirmiş olduğu temel bir yaşam kanunudur.
Bahsedilen yasal durumun beşer tarafından anlaşılma imkânı olduğu hatırdan çıkarılmamalıdır. O nedenle bilindiği üzere ilahî yasalar gereği; yeniden yaratılma, hamile kalma, doğum, ölüm, uzun veya kısa yaşamanın belli kanunları vardır. Kişiler, bu kanunlar çerçevesinde hayat sürmekte, uzun ya da kısa ömür yaşamaktadır. Aynı şekilde, dünya üzerindeki kalıcılığımızı sağlayan üremenin de yasal bir prosedürü vardır, tıpkı ölüm vakasının açık seçik kanunları olduğu gibi. Aynı şekilde, yasal düzenlemelerle uzun veya kısa ömrün kesin kanunları da belirlenmiştir ki eylemi tercih eden kişiler, seçtikleri eylemlere göre adil bir şekilde yargılanma durumuyla karşı karşıya kalabilsinler. Mamafih böylesi ilkelerin açık bir şekilde önceden deklere edilmiş olması, insanoğlu için vazgeçilmez bir sorumluluk alanını oluşturmaktadır. Tabir caiz ise Yüce Allah, oyunun kurallarını baştan belirlemekte, oyun başladığında kuralı değiştirmemektedir. İnsanoğlundan alınmış olan misak değeri de bu ilkesel durumun bir açıklaması olarak görülmelidir. Bilinmelidir ki, bu gibi kuralların açık seçik olarak belirtilmesi, aynı zamanda beşerin eylemlerine olan güvenin de bir işareti sayılmalıdır. Akıldan çıkarılmamalıdır ki, insan yaşamını ilgilendiren ilkelerin bazıları kevnî kanunlar şeklinde varlığın özüne yerleştirilmişlerdir. Unutulmamalıdır ki, bunların bilinip tanınması ise, varlık yasalarını bilmek ve tanımaktan geçmektedir.
Hayatı değerlendirirken yalnızca literal ifadeler üzerinden değil, yaşam kanunları üzerinden de hareket etmek zorundayız. İşte o zaman yaşam bütünlüğü denilen bir kavramsal çerçeve oluşturabiliriz.
Aşağıdaki ayet, kendi hayatı konusunda insan sorumluluğunu dışarıda bırakacak şekilde değil, varlığın yaşamsal devamını sağlayan ve bu şekilde gerçekleşecek olayın işlevsel her türlü kanununu yaratma şeklinde anlaşılmalıdır: “…Ömrü uzatılan ya da ömrü kısaltılan hiç kimse yoktur ki, [durumları ile ilgili bilgi] bir kitapta bulunmasın…” (Fâtır, 35/11). Kanaatimizce kâinatta halk edilmiş olan her varlığın kendi hayatını idâme ettirebilmesi için ezelde takdir edilmiş bulunan kanunlar, Kur’anî kavramsallaştırma ile “müeccel” yani “belirlenmiş bir süre” kavramı çerçevesinde ele alınmalıdır. Bu nedenledir ki, işleyen yasal durum, Kur’an ayetinde açıkça ifade edildiği gibidir: “[Nûh, halkına]: “Ey halkım! Ben, size, [gönderilmiş olan] apaçık bir uyarıcıyım. O hâlde, Allah’a ibadet edin, O’nun bilincinde olun ve bana uyun ki, O, sizin günahlarınızı bağışlasın ve sizi belli bir süreye kadar ertelesin! Ancak Allah’ın belirlemiş olduğu süre geldiğinde, ertelenmez. Keşke bilseydiniz!” demişti.” (Nûh, 71/2-4).
Buna göredir ki doğru bir hayat süren kişilerin ecellerine kadar ertelenmiş olduğu gerçeği, insan için kullanılabilir bir imkân olarak anlaşılmalıdır. Zira ilgili ayetin temel vurgusuna göre, sağlıklı ve doğru bir şekilde yaşayan herkesin, ömür değeri olarak belli bir süreye kadar ertelenmesi, yani ezelde kendi cinsleri için konulmuş olan ecele kadar tehir edilmesi, imkân dâhilinde bir seçenek olarak tanımlanmaktadır. Diğer bir deyişle, bu gibi yasal durumlar baş göstermeden herkes için eceline kadar ertelenme opsiyonunu kullanma iradesi güçlü bir vurguyla dillendirilmiştir. Mamafih kişi veya toplumlar için kullanılabilir bir seçenek olarak takdir edilmiş olan ‘ecele ertelenme’nin bir başka anlaşılma biçimi de, insanların işlemiş oldukları fiiller doğrultusunda kendileri hakkında daha önceden belirlenmiş olan bir cezayı ortadan kaldırmanın hatırlatılmasıdır. Çünkü kişi veya topluluklar için carî olan yasal durum gereği, eğer toplu bir ceza gelirse, bu cezaî durumun iktizasınca insan veya toplumlar için ezelde konulmuş olan ecele ulaşılamaz. Zira iş önceden bitirilir. Ancak insan, iyilik yapar, Yüce Allah’a itaat ederse, Nûh Kavminde olduğu gibi ecellerinin sonuna dek normal bir hayat yaşayarak, kendileri için konulmuş olan sürenin sonunda normal yollardan ölme imkânına kavuşur. Aksi durumlarda ise, daha süre dolmadan ilahî ceza gelir ki bu durumda hiç kimse konulmuş olan ecellerine ulaşamaz. Bunun için de ömürleri kısa olmuş olur.
Bahsedilen yasal durumun tatbikatı hayatın işlevsel kılınması için bir gerekliliktir. Buna göre yasallığın doğrudan muhatabı olan insanlar, normal şartlarda kendileri için konulmuş olan ecellerinin maksimum sürelerine ulaşabilir. Ancak bu süre, hayatın çeşitli aşamalarında Yüce Allah’ın veya başka birisinin müdahalesiyle erkene alınır veya vaktinden önce kesilebilir. Eğer onlar, Yüce Allah’ın koymuş olduğu ilkelere itaat ederse, kendileri için ezelde belirlenmiş olan ecellerine ulaşabilir, etmezlerse ilahî müdahale gelir ve kişi veya toplumların ecellerine ulaşması engellenmiş olur. Tıpkı trafik kazası, katletme, kanser, boğulma, sel baskını, deprem vb. gibi olayların, insanın kendisi için ezelde konulmuş olan eceline ulaşmasını engellemiş olduğu gibi. Bu demektir ki, kişisel ve toplumsal hayatımızı doğrudan etkisi altına almış olan bazı tabiat olayları, tek tek kişilerin kendi cinsleri için konulmuş olan ecellerine ulaşmalarının önünde engel olarak durmaktadır. Kişi veya toplumlara düşen şey, kendileri için ezelde konulmuş olan ecellerine ulaşmalarının önündeki maddî engelleri ortadan kaldırmak için daha çok çalışmalarıdır. Onların kişisel sorumluluklarının son sınırı, bu bilinç değerinin hayat düsturu hâline getirilebilmesiyle doğrudan bağlantılıdır. Bu gibi bağlantıları görüp ona göre karar vermenin imkânı ise insanın kaderi denilen bir tercihi öne çıkarmaktadır.
Sağlıklı bir kader anlayışını öne alan ve bu yasanın işlevsel bir muhatabı olan ömür değerinin kişisel tercihlerle doğrudan bağlantılı olduğu unutulmamalıdır. Her türlü yasal işleyişe doğrudan muhatap olan kişiler, böylesi her durumda iki seçenekle karşı karşıya bırakılmışlardır. Bilinçli kişiler, bunlardan ilki olan durumlarda genel sağlık kurallarına uyar, daima iyiyi benimser, güzel ilişkiler içerisinde olur, herkesle mutlu bir yaşam sürer ve de insanlar nezdinde adil bir hayat yaşarsa, kendi cinsleri için ezelde belirlenmiş olan ecellerinin son sürelerine dek ulaşabilir. Bu durumda ecel kavramı, kişilerin ömürlerinin uzandığı son nokta olmaktadır. Herkes için bu ecele ulaşmanın imkânı kullanılabilir bir seçenek olarak var kılınmıştır. Eğer kişiler, bazı sebeplere binaen ecellerine ulaşamadan ölürse, ömür olarak kısa bir hayat yaşamış olmakla kalmaz, takdir edilmiş olan ecellerine ulaşmadan hayattan çekilirler. Bu demektir ki, Kur’an’da sıklıkla kullanılmış olan “eceliyle ölmek” (Hûd, 11/3) ifadesinden kasıt, insanın kişisel sorumluluğunu iktiza ettirmeyen ve de katletme, hastalık, zelzele… gibi iç ve dış müdahalelerin olmadığı bir ölüm anlaşılmalıdır.
Tanrısal iradenin mutlak bir işleyişi akabinde belirli yasal düzeni işler kılan toplumlar için konulmuş olan eceller, yasallığın adı olan sünnetullah yasaları gereği “şartlı önermeler” şeklinde düzenlenmiş süreleri içermektedir. Toplumların yaşam süresi olarak ifade edilebilecek olan bu durum, yine o toplumu oluşturan bireylerin eylemlerine bağlı olarak gelişen bir süre olarak görülmelidir. Diğer bir deyişle, toplumların ecellerini belirleyen temel ölçü, bireylerin davranış kalıplarıdır. Ancak bazı kişilere göre, insanın ecelinde olduğu gibi, kişisel sorumluluğu devre dışı bırakır tarzda toplumların da ezelde belirlenmiş olan bir eceli olduğu söylenmektedir. Kanaatimizce toplumlar için belirlenmiş olan bu eceller, kurallı önermeler şeklinde düzenlenmiştir. Zaten aşağıdaki ayet de bu gerçeklik üzerine bina edilmiş bir tarzda şöylece ifade edilmiştir: “Her ümmetin takdir edilmiş olan bir eceli vardır.” (Hicr, 15/5). Sağlıklı bir neticeye ulaşmak için gerek takdiri ve gerekse de tercihleri Yüce Allah’ın iradesi ile insanın seçimleri dışında anlamamak gerekmektedir.
Kader, ecel ve rızık oluşumlarının mahiyeti bağlamında unutulmamalıdır ki, işleyen sistemin matematik diline değinen bu gibi ilâhî önermeler, toplumların eceli kavramsallaştırmasını, bireysel eylemlere bağlı olarak gelişen yasal durumların oluşması şeklinde algılamamıza imkân vermektedir. Bu iddiamıza güzel bir örnek sayılabilecek şu olay, bizler için ufuk açıcı olacaktır kanaatindeyiz. Nitekim Şam’da baş göstermiş olan taun salgınında Hz. Ömer’in yerleştirmek istemiş olduğu değer anlayışı, kişisel sorumluluklar içerisinde kabul edilebilecek bir kader ifadesi olarak değil, dünyadaki kişisel sorumluluklarımızın inkârı üzerinden tedavüle çıkarılmış bir kader anlayışı olarak ifade edilmiştir. (Bkz: İbn Saad, Tabakatu’l-Kubra, Beyrut ts., III, 332, Mustafa Öztürk, Kur’an ve Aşırı Yorum-Tefsirde Bâtınilik ve Bâtıni Te’vil Geleneği, Ankara 2003, s. 159). Üstelik de geleneksel algı, ilgili olayda Hz. Ömer’in anlayışı yanında değil, ona itiraz edenlerin argümanları yanında bir duruş sergilemiştir. Hâlbuki bu örnek olay, onların ifade ettiklerinin aksine, kişisel sorumluluklarımızı merkeze alıp, olaylar karşısında akılcı bir tavır sergilememiz yönünde değerli bir örnek olay olarak algılanmalıdır. Modern dünya için bu gibi iradeli adımların atılması ise insan ve toplumların kolayına gelen bilimsel kazanımlarla ifade edilmektedir. Her iki durumun da beşer için bir kazanım olduğu asla unutulmamalıdır.
Bahsedilen sistemin işlerliğinin daha yakından anlaşılması adına buraya kadar ifade etmiş olduğumuz temel gerçekliklerden hareketle, ecel olgusunu anlamamızı daha kolaylaştıracak tabloid bir aşamaya geçmek istiyoruz. Buna göre varlığın eceli denilen durum, “sorumluluk değeri taşımayan varlıkların eceli” şıkkıyla evrenin eceli, eşyanın eceli, bitkilerin eceli ve hayvanların eceli olarak izah edilebilir. İkinci bir durumda ise, “sorumluluk değeri taşıyan varlıkların eceli” de toplumların eceli, insanların eceli şeklinde anlaşılmalıdır. Nitekim insanların ecelini ifade eden kavramlardan “ecel-i kaza” yani kaza ecelini insan türünün azamî yaşam süresinin sonucu olarak bilmek gereklidir. Diğer bir kavram olan “ecel-i müsemma” ya da “şartlı ecel” olgusunu da; “müşahhas insan bireylerinin ölüm vakti olarak işleyen bir ecel” şeklinde bilmek lazımdır. Üçüncü şıkkın ismi olan “varlıkların eceli” olgusunu da “insanın dışındaki diğer varlıkların eceli” tanımıyla açıklamak gerekmektedir. İnsanın dışında ele alınan bu izahın öznesi durumunda olan şeytan, cin, melek vb. varlıkların eceline de ilahî bir düzeni ifade eden sünnetullahın sistemleşmiş halidir diyebiliriz.
Kurulmuş olan ilahî sistemin beşer tarafından anlaşılma isteği akabinde unutmamak gereklidir ki ecel kavramını, insan cinsine verilmiş olan “potansiyel bir yaşama imkânı” olarak ele alabilirsek, insanoğluna takdir edilmiş olan bu sürenin, “dünya hayatında yaşanması gereken muhtemel süre” olduğu kanaatine de varabiliriz. Buna göre, Kur’an düzleminde ifadesini bulmuş olan ecel olgusu, tek tek bireylerin yaşam sürelerini değil, cinsin yaşam sınırının son noktasını ifade eden küllî bir kanundur. Bu şekliyle Yüce Allah, insan nesli için ezelde bir ecel tayin ederken, biyolojik ve çevresel faktörleri de hesaba katarak böyle bir genel düzenlemeye gitmiş olmalıdır. Zira insanoğlu, yaşam süresi için takdir edilmiş olan ucu açık bu seçenekle, ecele ulaşma opsiyonunu dilediği gibi yönlendirme şansına da sahip olmaktadır. Bu itibarladır ki yaşanmış olan bir hayatın doğrudan sorumlusu insandan başka bir obje değildir. Zira Âhirette verilmesi mutlak olan bir hesabının, bu tip kişisel harcamalarla birlikte ele alınmış olması gerekmektedir ki adil bir yargılamadan bahsedilebilsin. Gelinen bu noktanın hem Yüce Allah ve hem de irade sahibi insan için gerekli bir nitelik olduğu da yakından bilinmelidir.
Daha yakından bilinmelidir ki iradeli her varlık için ezelde takdir edilmiş olan genel bir ecel süresi olduğu kanaatimiz, temelde iki kavram üzerinde inşa edilmiştir. Bunlardan ilki olan “kaza eceli” kavramı, “insan cinsi için konulmuş olan maksimum ecel süresini” ifade etmektedir. Diğer bir deyişle “kâdâ ecelen” lafzı, beşerin yaşam seçeneği olarak ifade edilmiş olan bir genel süre anlamında ele alınmıştır. Bu sürenin son raddesi ise insan için ecel olarak takdir edilmiştir. Bu süreye ulaşmak çevresel bazı koşullarla beraber insanlığın uhdesine bırakılmış bir hususiyettir. Herkes, hem kendisi hem de bir başkasının eceline ulaşması için gerekli koşulları sağlamakla mükellef olarak dünyaya gönderilmiştir. Kendisine düşen sorumluluğu yerine getirmeyip başkasının eceline ulaşmasını önünde bir engel olarak duran her kişi, yaptığından mutlak olarak hesaba çekilecektir.
Kader, ecel ve rızık olgularının ilahî yasalar bağlamında hem Yüce Allah’ın ve hem de insanın iradesiyle tanımlanır yönleri olduğu unutulmamalıdır.
Hâsılı, bahsedilen durumların özelinde artık bilinmelidir ki, bu meyanda başkasını haksız yere öldüren kişiler, anne karnında iken sebepsiz yere çocuğun öldüren ebeveynler, fakir ve güçsüz halkları sömüren emperyalist devletler, gereksiz yere savaş çıkaran zorbalar, hastasını tedavi etmeyen hekimler, sağlık koşullarını bilerek iyileştirmeyen hükümetler, tedaviyi reddeden hastalar, kendi yaşamına bilerek son veren kişiler, sağlığa zararlı maddeleri kullanan şahıslar… kendileri için takdir edilmiş olan ecel sürelerini öne aldıkları için yaptıklarından mutlaka hesaba çekileceklerdir. Bu nedenledir ki, tıpkı kader kavramı gibi ecel kavramı da doğrudan insan sorumluluğuyla ilgili olan başat bir kavram olarak bilinmektedir. Bu bilginin olguyu anlama adına son derece verimli olduğu hatırdan çıkarılmamalıdır.
Yüce Allah’ın temel yasaları gereği işlevsel kılınan bazı durumların olduğunu bilmek, sorumlu varlık olarak yaratılıp doğrudan muhatap alınan insan için en gerekli kazanımdır.
Buna göre insan cinsine ezelde takdir edilmiş olan ecel süresinden, Âhiret hayatında mutlak mânâda bir hesabın olması da bize gösteriyor ki ecel konusunda insan hayatını doğrudan ilgilendirir mahiyette bir noktasal belirlemeden bahsedilemez. Kanaatimizce ilahî adalet değeri açısından ifade edilecek olursa, ecel ve ömür konusunda bireyin tercih değeri taşıyan eylemlerine bağlı olarak değişebilen seçenekli bir durum yaratılmıştır. Bu demektir ki yasal halin doğrudan muhatabı olan insanoğlu, kendi hayatı hususunda yaşamsal bir kriter olarak takdir edilmiş olan bir sürenin kullanımı sonucunda, iradî seçenekleri muvacehesinde genel bir yargılamadan geçecektir. Unutulmamalıdır ki yargılamanın adaleti gereği olan bir kazanıma göre ecel ve ömür olgusunu bilecek şuurlu varlık olan insan muhatap kılınmıştır.
Gelinen bu aşamada ifade etmek gereklidir ki, ecel olgusunun olası sınırlarını belirlemede kullanmış olduğumuz ikinci terim ise “ömür” kavramıdır. Yaşam süreçlerindeki kişisel sorumluluğu ifade edebilmek için bu iki kavramın içsel bütünlüğünü sağlamamız gerekmektedir. Bu nedenledir ki, kavramsal çatımızın ikinci terimi olan ömür lafzı, dünya hayatımızda yaşanması gereken “maksimum bir süre” olan ecel lafzının dışında, yine dünya hayatımızda yaşanmış ve bitmiş olan “minimum bir süre”yi ifade etmektedir denilebilir. (Bkz: En’âm, 6/ 60, Fâtır, 35/11, 37, Yâsîn, 36/68). Bu ifadeden hareketle diyebiliriz ki, Kur’an-ı Kerim’de ömür kavramı, ecel kavramının anlam genişliğinde kullanılmamıştır. Denilebilir ki, ilgili kavramların hepsi, kudret sahibi varlık olan Yüce Allah’ın iradesi ile denetimi altındadır. Bahsedilen nizam gereği O’nun doğrudan muhatabı durumunda olan ve adına insan denilen varlık diğer varlıklardan bir adım öndedir. Görüldüğü kadarıyla insanı muhatap alan her ifade, onun irade ve kudretini öne almakla yine onun hesabına uygun bir şekilde dile getirilmiştir.
Bilindiği kadarıyla ömür kavramı, Kur’an-ı Kerim’de yaşam değerlerini ifade eder tarzda yaklaşık 10 yerde geçmektedir. Kavram, genellikle ‘dünya hayatında yaşanmış veya yaşanmakta olan bir süreyi’ ifade ederken (Bkz: Bakara, 2/96; En’âm, 6/60; Yûnus, 10/16; Hicr, 15/72; Enbiyâ, 21/44; Şuarâ, 26/18; Fâtır, 35/37), kavram, bazen de şu ayette vurgulandığı gibi, ‘halk arasında olası bir yaşam beklentisini de ifade eder’ şekilde kullanılmıştır: “Müşriklerin her biri bin yıl yaşamak ister, ömrünün bin yıl olmasını ister.” (Bakara, 2/96). Ömür kavramı, bu kullanımlarının dışında bazen de, ‘yaşanılmış olan bir ömrün sonu olan ihtiyarlık, en kötü çağ’ şeklinde de kullanıldığı olmuştur. (Bkz: Nahl, 16/70; Yâsîn, 36/68). Kavramın klasik kader algısı içerisinde değerlendirilen kullanımları ise; “ömrünü uzattığımız kimse” (Yâsîn, 36/68), “ömrü olana ömür verilmesi de, ömründen azaltılması da şüphesiz Kitab-ı Mübin’dedir…” (Fâtır, 35/11) şeklinde ifade edilmişlerdir. Aksine ömür terimi, şartlar muvacehesinde insanın dünya üzerinde yaşadığı süre olarak bilinmelidir. Bu şekildeki bir tasnif, insanın bu yaşamış olduğu bu süreden mutlak mânâda sorumlu olduğu fikrine ulaşmamızın da yeter sebebi olarak görülmelidir.
Yüce Allah’ın irade ve kudreti ile insanın irade ve kudreti bağlamında netice olarak bilinmelidir ki dünyadaki yaşamları içerisinde muhtemel olan ecellerine ulaşamayan her insan, hayat sürelerinin kısalığına doğrudan etki eden olası menfî sebeplerden yargılanacaktır. Mamafih bu durum, ilgili kavramın insanın yapıp etmesi dairesi içerisinde değerlendirilmesi gerektiğinin de yeter koşuludur. İşte bu nedenlere mebnî olmak üzere denilebilir ki ecel ve ömür kavramları, insanın biyolojik yaşam sürecini ilgilendiren temel bir hususiyet olmalıdır. Bunun gereği olarak, ilâhî kudret, bilgi ve adalet gereği yaşam sürecek olan insan bununla ilgili olarak icra etmiş olduğu fiillerinin olası sonuçlarından yargılanabilsin. Yoksa klâsik ecel ve ömür düşüncesinin ifade etmiş olduğu gibi, yaşamlarımızın her saniyesi ezelde takdir edilmiş olan mutlak bir olgu ise, bu gibi durumlarda kişisel hesabın anlamından bahsedilemez. Çünkü bu tasavvura göre işlenmiş olan fiillerde öncelik takdir alanına kaymakta, sonradan oluşan tespit ve bireysel irade alanı ise dışarıda bırakılmaktadır. Hatta insanın iyi ve kötü kazanımlarının kendi çapında elde edilen bir rızık olduğunu da unutmamak lazımdır. Varlığın yaşama süreçlerine katkı sunan rızık olgusunu onun seçimlerinden uzak düşünmek, kader ve ecel olgusunu insanın hesabıyla ilişkili olması gerektiğinden uzak tutan bir yaklaşım olacaktır.
Artık açıkça bilinmelidir ki, insan iradesinin özgürlük kazanımı olan kader ve ecel olgusu ile onu yaşanan hayatta uzun bir süre devreye alan ecel ve ömür olgusunu birlikte ele almalıyız. Hatta bu kazanımların kârı durumunda olan takdir ve rızk konusunu da beşerin seçimleri bağlamında görmek lazımdır. Unutmamak lazımdır ki, rızkın takdiri eşyanın yaratılış kanunlarının ihdas edilmesidir. İnsanın iradesiyle hayat bulan bazı rızıkların bu irade bağlamında hayat bulduğunu da asla unutmamak lazımdır. Buna göre kader, ecel ve rızık konularında doğrudan muhatap alınan insana yapıp etmelerinde özgürlük tanımayan hiçbir çözümün Kur’anî olmadığı ifade edilmelidir. Bu yaklaşımın devamında ise, bahsedilen olgu ve kazanımların bu nedenle de öncelikli olarak Müslüman bireyin hafsalasında yeterli bir karşılığının olamayacağı bilinmelidir. Zira Yüce Allah’ın doğrudan muhatap kabul ederek sözleşme yapıp ondan söz ve sözleşme hatta irade beyanı anlamında misak (A’râf, 7/169-172) aldığı bir varlığın, kendi yaşamı hakkında karar verememesinden bahsedilemez diye düşünmekteyiz. Adalet ve kudretle uyumsuz olan aksi bir durumun ise, akıl ve irade sahibi insanı “gerekçe sunan” ve bununla haklılığını ispatlamaya çalışan bir yönelime ittiği söylenebilir.
Bahsedilen bu yasal durum ve bu durumu hayata taşıyan insan iradesi sayesinde dünyada iş gören insan denilen varlık, yalnızca kendi eylemleriyle değil, pek çok bileşenin ihatası neticesinde uzun ya da kısa olarak tanımlanabilecek bir ömür sürme imkânına kavuşmaktadır. Bu yüzdendir ki, her insan, insan cinsi içerisinde olması hasebiyle, kendisi için ezelde takdir edilmiş olan eceline ulaşamadığında bunun bir sorumluluğunun da olması gerekmektedir. Diğer bir deyişle, insanın dünya hayatında yaşadığı bu süre; onun için değişmez bir ecel değil, yaşanan bir ömür olmakta; hatta ecelinin son sınırına ulaşıp ölen kişinin yaşadığı süre de kendisi için mecazî anlamda bir ömür olarak tanımlanmaktadır. Zira Kur’an’da birey için ecel olarak tanımlanmış olan değer, kavramın çift kullanımı gereği bazen yaşanılan süreyi ifade eden ömür kavramının yerinde de ifade edilmiştir. Aslında ecel denildiğinde anlaşılması gereken esas süre, ölüm vakasından önce yaşanmış olan süre değil, şartlar çerçevesinde yaşanılması gereken süredir. Bu sürenin Yüce Allah katında varlığın ‘zaman tayini’ olarak, insan katında ise ‘zamanı yaşamak’ tarzında ilerlediğini görmek lazımdır.
Aşağıdaki vermiş olduğumuz tablo, kanaatimizce ilgili ayetlerde de açık bir şekilde ifadesini bulmuş olan ecel ve ömür ayırdını (En’âm, 6/2) daha net bir şekilde açıklayacaktır. Tablonun ana teması, beşerî yükümlülük alanı ile kişisel hesap alanının değişkenlik göstermediği, bilakis bu iki alanın da aynı ilkelerle bezenmiş olduğunun ihsası şeklindeki bir yaklaşım üzerinde kurgulanmış olmasıdır. Bütünüyle kişisel sorumluluk değeri içermesi bakımından her iki alanın da bilinçli ve dahi şuurlu hatta iradî eylemler alanı olarak tahsis edilmiş olması gerekmektedir. İlâhî adâletin iktizası ise bu sorumluluk değerinin beşer tarafından kullanımını imkânlı hâle getirmesine bağlıdır. Şimdi bu aşamada insanın ecelinin ömrüyle olan ilişkisini işleyen sistem üzerinde şu şekilde gösterebiliriz. İnsan cinsinin azamî ecel alanı mesela 250 yıl ise ecel çizgisini “insan cinsinin yaşayabileceği maksimum süre” olarak tanımlamak gereklidir. Buna uygun olarak insanın yaşadığı süre de tekil olarak “her bireyin yaşadığı ömür alanı” ise; 0, 5, 10, 50, 100, 140, 160…yıl gibi görülen ömür noktaları şeklinde bilinmelidir. İnsanın dünya hayatında yaşadığı süre olan bu zaman seçeneği ise gerek Yüce Allah’ın sistem belirlemesine ve gerekse de iradeli insanın bu sistemi tercih etmesine örnek verebilmeliyiz.
Bütün varlığın geneli için sistemleştirilen kader, ecel ve rızık ile bunların sistematiğinin bilinmesi noktasında devrede olan insanın farklı bir kazanımla muhatap olduğu söylenmelidir.
Kudret, irade ve hesap olgusunu devreye alan insan için netice olarak denilebilir ki, kişilerin yaşamış oldukları ömür süreleri, ezelde takdir edilmiş olan bir alanı değil, yaşam alanları içerisinde kişisel ve çevresel faktörlere bağlı olarak değişen bağımlı bir süreyi kapsamaktadır. Bu alanın kişisel iradenin kapsamında değerlendirilmiş olması, insana verilmiş olan büyük bir değerin göstergesi olarak da algılanmalıdır. Aksi durumlar ise, insan sorumluluğuna halel getirici sonuçlara gebe bir durumun ortaya çıkmasının da habercisi gibidir. Buna göre Tanrı ve insanın kudret ve sorumluluk alanlarını bilmek yetenek sahibi insanın bilgi ve donanımıyla eşdeğer bir kazanıma işaret edecektir.
Bahsedilen bu sistemin sünnetullah adıyla Yüce Allah’ın takdir etmesiyle hayat bulduğu akıldan çıkarılmamalıdır. O nedenle günümüzde sağlık alanındaki gelişmeleri bilen herkes, insan ömründeki olası artışlardan da haberdar olmaktadır. Sistemin matematik işleyişine değinen TÜİK’in yıllık verilerini okuyan bir kişi bile, insanımızın ömrünün her geçen yılda nasıl da değiştiğini istatistiksel verilerle açıkça görebilmektedir. Bu nesnel durumun kendisine anlatılan dinsel durumla örtüşmediğini gören her akıllı insan, tabiidir ki çeşitli sorular da sormaya başlamaktadır. Nitekim: “Biri sigara içse ya da içmese aynı zaman da mı vefat eder? Sigara veya içki içenlerin ömürleri kısalmaz mı?” tarzındaki sorular da bu endişeden neşet etmiş olan sorular olarak algılanmalıdır. Yüce Allah’ın yaratmış olduğu hayat kanunlarını bilen bir kişi ise, sağlığa zararlı olan şeylerin ömrü kısalttığını, buna mukabil, sağlık için yaralı olan her şeyin de ömrü artırıcı bir etkisinin olduğunu yaşayarak görmekte olduğundan, bu kişiler için ömür artar veya eksilir şeklindeki bir açıklama daha muteber gelecektir. İnsanın kaderi olarak takdir edilmiş olan şeyin doğrudan ömürler değil, ömür sürmenin şartları olması gerekir. Yüce Allah’ın asıl maksadı olarak görülmelidir. Nitekim insan yaşamını uzatıp kısaltan bu gibi şartların var edilmiş olması da yine Allah’ın halk etmesiyle vücuda gelmektedir. Bu gibi durumları yakinen bilen akıl sahibi insanın hayat denilen yaşama tarzındaki kazanımları da o derece artış gösterecektir.
Sorumlu ve fiil sahibi insan özelinde devreye giren her adımı yakından bilmek gereklidir. Haddizatında yapılan çalışmaların ardından daha yakından görülüyor ki, insanı kutsal yasalara bağlayan biyolojik ve kimyasal düzenin kuralları gereği yine beşerin bazı kazanımları elde ettiği unutulmamalıdır. Buna yatkın bir kazanım süreci olarak onun yasalarının genel adı olan ilahî düzenin kaderi konusunda halkın kafasının karışık olmasının birincil nedeni, kader ve onun türevi olan ecel ile ömür konusunun Yüce Allah’ın ezelî ilmiyle doğrudan bağlantılı bir konu olarak ileri sürülmüş olmasıdır. Hâlbuki ecel ve kader konusunun Yüce Allah’ın ezelî ilmiyle olan ilişkisi, insan için seçenekli bir durumun yaratılmış olmasından öte bir şey değildir. Ecellerin uzaması ya da kısalmasını kanunları, bidayetten beri Yüce Allah’ın ilmiyle düzenlenmiş olan gerçekliklerdir. Ancak kimin uzun ya da kimin kısa yaşayacağının tespiti ise, işlerin oluşum süreçlerinde kayıt altına alınmaktadır. Buradaki ezelî bilgi, insan hayatındaki nokta tayin şeklindeki bir tespiti değil, küllî kanunlar şeklindeki yasal bir durumu ifade etmektedir. Bu durumun böyle geniş bir takdir alanını kapsamış olması, hem Yüce Allah’ın adil oluşu için, hem de insanın sorumluluğu için daha elverişli bir ortamın yaratılmasının da yeterli nedeni olarak görülmelidir. Kişisel sorumluluğun ahlâkî kodları da bu şekil bir takdirin olmasını tazammum eder. Zira bu oluşumun her basamağını bilerek ona göre eylem gerçekleştirmek de sorumlu varlık olarak halk edilen insanın güçlü bir yeteneğidir.
Buraya kadar bahsedilen sistematik durumun insanoğlu tarafından doğru bir şekilde anlaşılması adına şu ifadeleri kullanmamız gerekli görülmektedir. Zira ayetlerde bildirilen “tek ecel” ya da “ecel-i kaza” tabiri, insan cinsine takdir edilmiş olan ömür opsiyonunu ifade etmektedir. Yoksa bu kesinlikli durum, “müeccel” de denilmiş olan ve şartlı durumlar için belirlenmiş “müsemma ecel” kavramı için kesin bir tanımlama değildir. (En’âm, 6/2). Vahyin düzene koyduğu bu noktalar bağlamında denilebilir ki, Yüce Allah, küllî iradesiyle yaratmış olduğu sorumlu bir varlık olan insanı, kendi fiillerini yapabilme gücüyle donatmış olmakla, fiillerdeki muhtemel takdir safhasını eylem sonrasına kadar ertelemiştir. Süreç içerisindeki bütün iradî fiiller ise, insandan sorulacak olan geniş bir sorgu alanının olası malzemeleri olarak görülmelidir. Bu anlayış, adil bir şekilde hesap verebilirliği açısından insanın iradeli yapıp etmelerini merkeze alacağından ötürü, insan denilen varlığı Yüce Allah karşısında sorumlu bir muhatap derecesine çıkaracaktır. Bunu görmemek ya da bilinçli şekilde atlamak ise bilinçli hatta Müslümanca bir yaklaşımın doğal kazanımı sayılmamalıdır.
Gelinen bu noktada unutmamak lazımdır ki, Kur’an’a göre insanın Yüce Allah karşısındaki muhataplığı, bir tür yetki devriyle ifade edilebilir. Kişisel sorumluluğu eder kılan yetenek olan “halifelik” şeklinde tanımlanmış olan bu süreç, insana olan güvenin bir eseri olarak da lanse edilmiştir. Bu meyanda insanın yeryüzünde yapıp etmelerinden sorumlu olmasının yanında, diğer varlıklardan da sorumlu olan bir halife olarak tayin edilmiş olması (En’âm, 6/165), halifelik makamıyla izah edilebilecek bir görev alanı olarak görülebilir.
Halife olarak dünya üzerine atanmış bir varlık olan insan, aynı zamanda yaptıklarından da mutlak olarak hesap verebilecek bir sorumlulukla donatılmış olmasıyla, atama yetkilerine haiz bir varlık olarak görülmektedir. (Necm, 53/31).
Nitekim daha tayin aşamasında düzenlenmiş bir yetki devriyle, insanın yaratılmış olan bütün varlıklardan farklı olduğu hususu ilgili ayetlerde kesin bir dille ifade edilmiştir. Kanaatimizce diğer varlıkların fevkinde yeryüzünde halife olmanın gerek şartı da bu donanım değeri olmalıdır. Yoksa insanı toprakla eşitleyen bir noktaya ulaşılır ki, bu yaklaşımın din denilen olguyu tahrik edeceği unutulmamalıdır.
Bahsedilen takdir seçeneğinde iradeli insan için olası kazanımlara değinen en belirgin alanın tedavi malzemesi ile onun süreçleri olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Zira hastalıklarda tedavi sürecinin ölümü geciktirip ömrü artırdığı sünnetullah yasaları gereği bilinen bir husustur. Bunun için tedavi olmak da bir kader yasası olarak görülmelidir. Yaşamın gizli ve açık bütün koşulları bu sürecin ertelenmesi için kullanılabilir. Diğer bir deyişle, insanlar, kendi ömürlerini yaşamları esnasındaki tercihlerine binaen artırıp eksiltme şansına sahip varlıklardır. Binaenaleyh insanın bilinçli tercihleri, cins için konulmuş olan ecel süresini değiştiremese de, pejoratif anlamda kişinin yaşamış olduğu hayat sürecinin sonu anlamında kullanılmış olan yaşanan ömür ve onu ifade eden ecelini değiştirme şansına sahiptir. Netice olarak bu devrelerin hayat bulmasında insanın sorumluluk alanına hayat veren bir iradeli tercih isteği olması da yüce Allah’ın adaleti gereğidir diyebiliriz. Hatta bu adaletin işler olması da insan denilen varlığı kader, ecel ve rızık konusunda doğrudan muhatap ve hesaba çekilebilecek bir özne safhasına yükseltmiştir.
Gelinen bu noktada geleneksel kader algısının büsbütün dışında söyleyebiliriz ki, Kur’an sistematiğinde ecel kavramı, insanın yaşam noktalarının bütününü ezelde tayin ve tespit eden bir kesinlikte değil, yaşam koşullarına bağlı olarak gelişen “ucu açık bir ilke” olarak kodlanmıştır. Son olarak ifade edilmelidir ki, yaratılmış olan her varlığın yaşam süreleri ile ilgili olarak konulmuş olan genel kurallar, hesaba müteallik olan “tekil–mevzî” sahaların içeriğini değil, “küllî-global” düzlemdeki işleyişi belirler kanaatindeyiz. Yoksa belirli bir güçle donatılmakla kalmayıp iradeli eylemlerinden sorumlu kılınan ve hesaba çekilecek olan insanın kaderiyle ecelini hatta sistemin işleyişi olan yasaları ile süresini bilmekle ilahi yasalarla karşı karşıya kaldığı bilinmelidir. Tıpkı bunun gibi rızık denilen kazanımların da insan iradesiyle bağlantılı olduğu ve insanın sorumluluğunun onun rızık kazanımlarıyla belirginleşeceği unutulmamalıdır. Netice olarak kişisel hesabı noktasında devrede olan akıl ve sorumluluk sahibi insanın kader, ecel ve rızık konusunda insan iradesi dışında halk edilen olgular dünyasında hesaba çekilmeyip bahsedilen üç alanda kendi eylemleri akabinde sorumlu tutulacağı asla unutulmamalıdır. Yüce Allah’ın doğrudan muhatabı durumunda olan insanın da bu ayrıma hayat veren bilinçli fertler olduğu akıldan çıkarılmamalıdır.
İslam hukukunun dinamik ve özgün ruhunun yeniden canlandırılmasında ise, günümüz yapay zekâ hukuku tartışmalarını incelemek, ilham verici olabilir. Bu bağlamda, medeni hukuku yakından ilgilendiren ve aynı zamanda sorumluluk gibi en temel hukuki konuları da şekillendirebilecek olan yapay zekâya kişilik verilmesiyle ilgili tartışmalara kısaca değinmek, ufuk açıcı olabilir
Fıkhın, kendini güncelleme kabiliyeti sayesinde Müslüman toplumlarda ortaya çıkan birçok probleme asırlar boyunca etkin çözümler ürettiğini ifade etmek hakkaniyetli bir değerlendirme olur. Ancak özellikle son iki asra gelindiğinde bu durumun belirli ölçüde değişiklik arz ettiği gözlenmektedir. Tek bir nedene indirgenemeyecek kadar girift olan bu değişimin temelinde Müslüman toplumların Batı karşısında siyasi hâkimiyetlerini kaybetmesi yatmaktadır.
Şu soruların yöneltilmesi gerek: Kendimiz olmamız için ne kadar izin verilmektedir? Kendi kararlarımızla mı yoksa başkalarının kararlarıyla mı hareket ediyoruz? Özgür irademizle mi meylettiğimiz şeylere yöneliyoruz? Sosyal medyayı sürekli takip eden birisi takip ettiklerini kendi tercihleri ile mi gerçekleştiriyor?
Haçlı-siyonist soykırımcı emperyalizmin
masum Gazze halkına uyguladığı, eşi ve
benzeri görülmemiş soykırıma rağmen,
İslam dünyası ulus-devletlerinin Filistin
sorununun dâvasını yalnızlığa terketme-
leri, eşi ve benzeri görülmemiş bir tesli-
miyetçiliğin ve ihanetin ifadesidir.
İnsanın Varlık Yasasının Sünnetullah Bağlamında Teşekkül Esasları
Yaratılmış en değerli varlık olan insan neslinin kader, ecel ve rızık konusunda hem Yüce Allah’ın ve hem de kendisinin hatta diğer varlıklar ile eşyanın gerekli yetenek, kazanım ve koşullarını bilmesi elzem bir husustur. Ancak görüldüğü kadarıyla bazı insanlar nezdinde hem olgusal aşamaları ve hem de sorumluluk ve irade basamaklarını olduğu gibi anlamasının bazı engelleri olduğu muhakkaktır. Bilindiği kadarıyla bu engelin insandan kaynaklanan irade ve tercih değişikliklerinden ürediği açık bir olgu gibi durmaktadır. Hatta irade sahibi olan insanın kendi sorumluluk alanına göre vereceği hesaptan kaçınma tercihi olduğu daha yakından görülmektedir. Oysaki kendisini sorumlu tutan eylem ve tercihlerinden hem güç ve hem de irade açısından mutlak mânâda sorumlu olan insanın kader, ecel ve rızık algısı, her aşamada olması gereken ile olanın sağlıklı anlaşılmasına vesile olacaktır. Hatta bu algının sağlıklı işlemesi adına her aşama için önemli esasları ya da yasaların olduğu tespiti, öteden beri beşer çabası olan her durumda mutlak mânâda bilinen bir varlık yasası olgusudur.
Kâinat düzeninde yaratılan her olgu için onu yaratan tarafından belirli ve değişmez bir sistem oluşturulduğu bilinen bir husustur. Üstelik bu yasallığın insan için “anlama” diğer varlıklar için “tecrübe etme” gibi bir kazanımı bulunmaktadır. Meseleyi insan ve sorumluluk açısından ele aldığımızda Cenâb-ı Allah’ın varlığı idare etmek için ezelde takdir etmiş olduğu bazı genel yasaların olduğu düşüncesi, eylemlerinden hesap verecek olan bizler için artık bilinen bir husustur. Genelde evren içerisinde var edilmiş olan her şey, özelde ise insanoğlu, hayatını devam ettirebilmesi için konulmuş olan bu yasaların zorunlu sonuçlarıyla kuşatılmış bulunmaktadır. Hayatın idâmesi için varlık sahasına çıkarılmış olan her yasa, aslında Yüce Yaratıcı’nın evrene doğrudan bir müdahalesi olarak anlaşılmalıdır. Bu nedenledir ki kâinatta varlık sahasına çıkarılmış olan hiçbir şey, kendisini mutlak mânâda ilgilendiren bu yasal durumun doğrudan ve dolaylı sonuçları dışında düşünülemez. Hakikate ulaşma adına gerek yaratıcılık ve gerekse de sorumluluk alanları bu iki aşamadan bağımsız olarak düşünülemez.
Muhatap kılınmış olan insanı “sorumlu varlık” yeteneği üzerinden tanımlayan bu meselenin Yüce Allah katından ele alınması akabinde görülecek ve dahi bilinecek olan en değerli aşama, O’nun Kâinata yerleştirilmiş olan bazı hayatî değerlerinin olması ve dahi bu sürecin yasal bir tedariki olmasıdır. Bize göre bu işlemin hem sistem açısından ve hem de eylem ve tercihlerinden sorumlu varlık olan insan bakımından değişmez kanunları bulunmaktadır. Nitekim yasal durumun tanrısal literatürü durumunda olan kader sayesinde sorumlu kılınan varlık, bu değerler sayesinde rızık denilen kazanımlar üzerinden kendine bir yaşam alanı açmakta, hatta kendisi için konulmuş olan bir ecele yani varlığın ömrü dediğimiz yaşanan süreye ulaşabilmektedir. Bir nevi “genetik kod” olarak görülebilecek olan bu gibi hayatî değerlerin kader olarak adlandırılması, temelinde hayatın devamı için konulmuş olan yaşamsal bir ölçünün olması hasebiyledir. Bahsedilen yasallığın izahı şu ayette sistematik duruma işaret etmektedir: “Düzen ve Ölçüye göre yarattık şüphesiz her şeyi.” (Kamer, 54/49; Ra’d, 13/8;Talâk, 65/3). Zaten kader kavramının, Kur’an-ı Kerim’de bu anlam genişliğinde ele alınmış olduğunu da görmekteyiz. (Hicr, 15/ 19, 21; Zuhrûf, 43/21; Rahmân, 55/7).
Buna göre insan için takdir edilmiş olan kader, ecel ve rızk olguları, onun kendi iradesiyle fiil işleyip, neticesine katlanması şeklinde düzenlenmiş olan genel bir kanunî yapı ve onunla hayat bulan ölçüden başka bir şey değildir. Bu meyanda insanın fiilinin boynuna dolanmış olmasını da bir kader olarak algılamalıyız. Kur’an-ı Kerim’de eşyanın boyun eğmesi, onun içerisine yerleştirilmiş olan varlık kanunları sayesinde olduğu ifade edilirken (Ra’d, 13/2; Nahl, 16/79; Enbiyâ, 21/79), buna karşılık olarak, insanın boyun eğmesi ya da eğmemesinin ise kendi kişisel iradesiyle olduğu vurgulanmaktadır. (Âl-i İmrân, 3/180; Tûr, 52/21). Kanaatimizce bu algının insanı hem değerli ve hem de sorumlu kılacak yapısının olduğu unutulmamalıdır.
Bu düşüşün silinen yapısından uzak durmak, eylemlerinden sorumlu varlık olan insan için son derece anlamlı bir kazanımdır. Varlık sisteminin sağlıklı bir şekilde anlaşılması adına herhâlde kader kavramını, tekil eylemlerimizi kapsar şekilde değil de bireysel yaratılışın sürekli oluşunu ifade eder şekilde anlamak, Kur’an’ın kişisel eylemlerimizde sorumluluk kodlamış olan ruhuna daha uygun olacaktır kanaatindeyiz. Nitekim şu ayet, sünnetullah yasaları gereği oluşan kişisel yeteneğe vurgu yapmakla, insanoğlunu mutlak mânâda bağlayıcı olan kaderlerinin, esasında sorumluluk değeri taşımayan alanlarda kesinleştirildiğini deklere etmiş gibidir: “O, onu bir nutfeden yaratmış ve onun (doğasını) belirlemiştir. Sonrada ona yolu kolaylaştırmıştır. Sonunda onu öldürecek ve kabre koyacaktır. En sonunda da dilerse onu diriltecektir.” (Abese, 80/19-22). Buna göre insanın hayatında işler olan sistemin olgu ve yetenek ile tercih ve eylem üzerinden iki basamaktan oluştuğu unutulmamalıdır.
Gelinen bu aşamada bizleri sorumlu kılan kader olgusunu Yüce Allah’ın irade, yasa, eylem ve değinilerini görmeden anlamak mümkün değildir. O kadar ki Yüce Allah, Kur’an-ı Kerim’in sorumlu varlık olan insan ile onun yaşamsal alanlarda karşılaştığı yasal durumun açıklaması olan kader izahına göre, topraktan yaratmış olduğu insana, dünya üzerinde kalışı için belli bir süre de takdir etmiştir. Sorumluluk alanlarında muhatap kılınan Âdemoğlu için ulaşılması hedeflenen ya da yaşayabileceği zamanı bildiren değişmez bir “kader” ile yaşanan zamanı betimleyen “ecel” veya insanın yaşayabildiği bu zaman dilimini ifade eden “ömür” olarak görülebilecek olan bu süreler, bilindiği kadarıyla temelinde biyolojik süreçlerle bezenmiş olan bir “değerler sistemi” içerisinde kurgulanmıştır. Görüldüğü kadarıyla kendisi tarafından hayat bulan eylemlerin hesabını verecek olan insanoğlu için genel geçer bir durum olarak ifade edilmiş olan bu yasal durum, şu ayette insan cinsi için ezelde konulmuş olan bir ecel, yani varlığın devamını sağlayan belirli bir müddet olarak gösterilmektedir: “Sizi çamurdan yaratmış ve sonra da size bir ecel takdir etmiş olan da O’dur; ancak O’nun katında belirlenmiş olan bir (başka) ecel de vardır…” (En’âm, 6/2). Bu ayete göre bize dokunan iki ecelin olması, birinin irade ve tercihler sayesinde ulaşılabilecek olan kader anlamındaki “yasal durumu”, diğerinin ise yaşanan ecel mânâsındaki “işlem alanları” seçeneğini tedarik ettiği açıktır.
Bahsedilen bu durumun daha yakından anlaşılması adına, bedensel özelliklerine binaen insanın dünyadaki kalış sürecine dair ezelde belirlenmiş olan potansiyel bir ecelin olması, devamında ömür değerleri ile ilgili kesin kıstasların da belirlenmiş olmasını tazammum eder. Aşağıdaki ayette ömür değerlerinin yasal içeriklerinin bir kitapta bulunduğu ifade edilmiştir. Bu durumun “kitap” olarak tanımlanmış olması demek, tek tek bireysel yaşantıları değil, herkes için ortak kanunî bir içerikle düzenlenmiş olmasını ifade eder kanaatindeyiz. Bahsedilen bu konunun daha sağlıklı bir şekilde anlaşılması adına insanoğlu için kendi iradesi dışında düzenlenmiş olan bir kader ve ecelden bahsedilecekse, esas olarak bu temel algıdan hareket edilmesi gerekmektedir. Zira ayette belirtilmiş olan yaratma, doğum ve ömür değerleri, Yüce Allah’ın varlık için yaratmış olduğu biyolojik yasaların işlevselliğinden neşet eden maddî gerçeklikler olarak tavsif edilmişlerdir. Nitekim de bu yasal durumun açık bir izahı olan şu ayet, insanın biyolojik kaderinin ne olması gerektiğini de gözler önüne sermektedir: “Allah sizi [önce] topraktan, sonra bir nutfeden yaratmış ve sonra eşler hâline getirmiştir. Hiçbir kadın, O’nun bilgisi olmadan ne hamile kalabilir ne de doğurabilir. Ömrü uzatılan ya da ömrü kısaltılan hiç kimse yoktur ki, [durumları ile ilgili bilgi] bir kitapta bulunmasın. Bu kuşkusuz Allah’a çok kolaydır.” (Fâtır, 35/11). Bu ayeti sağlıklı bir şekilde anlamak ise, yapıp ettiklerinden sorumlu varlık olan insan için neyin kanun ve neyin de tercih olduğunu bilmek demektir.
Konuyu daha somut kılan şu ayete göre hem yasa ve hem de insanın sorumluluğu aynı iradenin muhatap ve olgu bazında işler olan tezahürü gibi durmaktadır: “Aranızda ölümün devam etmesini belirleyen Biziz; ancak hiç kimse, Bizi, sizin varoluşunuzun doğasını değiştirmekten ve sizi bilmediğiniz yeni bir varoluş biçimine getirmekten alıkoyamaz!” (Vâkıa, 56/ 60-61). Bu şekliyledir ki takdir edilmiş olan sürenin sonucunda ölümün oluşması, varlık için ezelde konulmuş olan maddî bir ecel olarak da ifade edilebilir. Dünya hayatında kişilerin yaşadığı ömür, ölüm vakasıyla nihayetlendiği içindir ki kendileri için ezelde konulmuş olan ecellere ulaşma şansı, her birey için güçlü bir seçenek olarak yaratılmıştır. Öyle ki temel esasları ihtiva eden Kutsal Kitap’ta bu yasal durumun genel bir karakteristiği şu şekilde vurgulanmıştır: “Hiç kimse, Allah’ın izni olmadan, belirli süre dışında, ölemez.” (Al-i İmrân, 3/145). Bize göre olgusal durum ile sorumluluk alanları Yüce Allah’ın irade ve kanun yani sorumluluk yapısını tedarik eden olgusal durumlara işaret eden kaderiyle eşdeğer bir bilince götürmelidir.
Bu mesele, “erzel-i ömür” yani sünnetullah olarak adlandırılabilecek yaşam kanunları çerçevesinde, insanoğlu için değişmez bir içerikle hayatın verili olan kanunu, yani hiçbir insanın kendisinden kaçamayacağı “yaşlılık kanunu” olarak yasalaştırılmıştır. Nitekim bahsedilen bu kanunu dile getiren ayetin izahı ise şu mealdedir: “Biz, kime uzun ömür vermiş isek, onun güç ve yeteneklerinde bir azalma meydana getiririz. Hâlâ akıllarını kullanmayacaklar mı?” (Yâsîn, 36/ 68). İhtiyarlık ya da Kur’an-ı Kerim’deki ifadesiyle erzel-i ömür şeklinde tesmiye edilmiş olan bu biyolojik yasa, ilâhî nizam içerisinde dünya hayatında sürekli tekrarlanan bir yaşam döngüsü olarak insanın önüne konulmuş zorunlu, mutlak ve mecburî bir istikamet şeklinde ifade edilmektedir. Nitekim bir başka ayette bu kaçınılmaz hâl, şu şekilde ifade edilmektedir: “Allah, sizi yaratmıştır; sonra [zamanı gelince de] sizi öldürecektir. Bununla birlikte içinizden bir kısmı, bildiği şeylerin hiçbirini bilemez hale geldiği ömrün en kötü dönemine kadar yaşatılacaktır. Gerçekten de Allah, her şeyi bilen, her şeye gücü yetendir.” (Nahl, 16/70; Hac, 22/5).
Kur’an-ı Kerim’de de sıklıkla ifade edildiği gibi, ölüm, şartlarla donatılmış olan biyolojik bir gerçekliktir. Bu nedenledir ki ölüm için gerekli olan şartların oluşmaması durumunda ölüm vakası gerçekleşemez. Başka bir deyişle ölüm, sırf ölümü istemekle oluşmaz. Zira ölümün fiilî nedenleri vardır. Yani ölüm, pek çok nedene bağlı olarak var kılınmış bir hayat gerçeğidir. Münafıkların sıklıkla dile getirmiş olduğu gibi, ölümün daha ziyade gerçekleştiği cihat yani savaş ortamından kaçmakla da ölümden kaçılmaz. Çünkü savaş, doğrudan ölüm sebebi değildir. Sadece sebeplerden birisidir. Bu nedenle bazı insanlar savaşın ertelenmesini istiyor ki uzun yaşasınlar. (Nisâ, 4/77). Bu algının muhalif değeri olarak Kur’an’ın vurguladığı esas şey ise, eğer ölüm gerçekleşecekse bu savaş olmayan durumlarda da olabilir. Hiçbir durumda ölümden kaçış yoktur. Zira ölüm, temenni edilmekle gerçekleşmez. (Bakara, 2/94, 95; Âl-i İmrân, 3/143; Cum’a, 62/6). Devamında ise ölüm, ahlakî sorumluluklardan kaçınmanın bahanesi olarak ileri sürülemeyeceği, münafıkların savaş konusunda isteksizlikleri ve savaş ile ölümü birebir eşitlemeleri üzerinden eleştirilmektedir. (Bkz: Âl-i ʿİmrân, 3/168).
Bahsedilen olgusal durumu dile getiren ifadelerin devamında denilebilir ki, savaş ve ölüm bağıntısını merkeze alan ilgili ayetlerdeki eleştirel vurgu, ezelde takdir edilmiş olan nokta belirlemeleri değil, ölümün biyolojik bir sürece bağlı olduğuna atıf yapmaktadır. Ayetlerdeki vurgunun sertliği, sürecin anlaşılmasının önüne geçmemelidir. Kanaatimizce savaş-ölüm denkleminin mutlaklığını savunan determinist zihniyete karşı güçlü bir manifesto şeklinde deklere edilmiş olan bu durum, daha ziyade ahlâkî bir ölçünün yerleştirilmesine yönelik temel bir ilâhî eleştiridir. Hatta bu durum, ölümün bireyler için tek tek takdir edilmişliğinin ifadesi değil, münafıkların ölüm korkusu nedeniyle mü’minleri düşman karşısında savunmasız ve desteksiz bırakmaları üzerinden anlaşılması daha doğru bir yaklaşım olabilir. Zira bu yaklaşımın insanın sorumluluk alanlarının anlaşılmasında son derece gerekli bir kazanım olduğu rahatlıkla söylenebilir.
Farklı kazanımları hayatına kazandıran insanın bunu yaparken pek çok yasal durumu kavraması gerektiği söylenmelidir. Sünnetullah adı altında ifade edilen bu yasal durum, bizlerin kazanımlarını işlevsel kılmaktadır. Bu hususta netice olarak denilebilir ki, beşeriyetin karşı karşıya kalmış olduğu ölüm gerçeği, bütünüyle biyolojik bir mekanizmanın üzerine bina edilmiştir. Kur’an’da defaatle ifade edilmiş olan “ölüm meleği” olgusu, (En’âm, 6/61; Secde, 32/11), ölümün doğrudan nedeni değil, ölüm vakasının oluşması sonrasında işlevsel kılınmış olan bir görevlendirme işlemi olarak görülmelidir. Yani ölüm meleği, biyolojik bir süreç içerisinde oluşmuş olan değişmez bir olgunun, herkes için işlevsel olan bir mekanizma sonucundaki mutlak durumuyla ilgili bir hususiyettir. Nitekim bu olgusal durum Kur’an’da “ölüm belirtilerinin gelmesi” olarak ifade edilmiştir. (Bkz: Bakara, 2/180; Mâide, 5/106; Münafikûn, 63/10). Ayrıca Kur’an’da insanların canlarının doğrudan Allah tarafından alınmış olduğunu beyan eden ifadelerdeki vurguları, ölüm meleği bağlamında ele almalıyız. Zira Yüce Allah, ölüden “can alma” işlevini, bu işle görevli kıldığı melekleri vasıtasıyla yapmaktadır. Uyku ve ölüm benzerliğini ifade eden şu ayette bu durum şöylece izah edilmiştir: “Allah, insanların canlarını, ölüm anında; ölmeyenlerin canlarını ise uykuda iken alır. Ölümlerine hükmettiklerinin canlarını yanında tutar; uykuda olanlarınkini ise belli bir süreye kadar salıverir…” (Zümer, 39/42). Nitekim onun görevi, doğrudan can almak değil, çıkmak üzere olan canı alıp, sahibine teslim etmekle tanımlanabilir.
Bahsedilen izahların sağlıklı bir şekilde anlaşılması, insanın yaşamını daha kolaylaştırmaktadır. Bu nedenledir ki, ölüm meleği için söylenebilecek en doğru ifade, onun fiziksel olarak ölüm olayı gerçekleşince canları aldığıdır. Beşeri sorumlu kılan asıl şey ise, biyolojik sürece bağlı olarak işleyen ölüm anında canını kimin aldığı değil, canının çıkması öncesindeki iradî süreçlerde ne yaptığıdır. Nitekim bu kesinlikli durum, Kur’an-ı Kerim’deki ayetlerden birisinde şöylece ifade edilmiştir: “O, kulları üzerinde egemen olandır. O, sizi gözetlemek üzere, size melekler gönderir (ve bu melekler) sizden birine ölüm anı gelene dek (onun bütün davranışlarını kaydederler); ölüm anı gelince de, elçilerimiz-görevlerinde hiçbir kusur göstermeden-onun canını alırlar…” (En’âm, 61-62). Bir başka ayette de aynı gerçeklik şöylece ifade edilmektedir. “De ki: “Canınızı almakla görevlendirilen ölüm meleği canınızı alacaktır. Sonra da siz, Rabbinize döndürüleceksiniz.” (Secde, 32/11).
Bizler için açıklayıcı olan duruma “kişisel sorumluluk ve kader” olgusu diyebileceksek, bahsedilen durumun insan için belirli bir güç ve hesap verebileceği yeteneği, Allah için ise yaratma kudret ve tercihini öne almaktadır. Bunun sayesinde insanın kaderi denilebilecek olan şey, kişisel iradesinin müdahalesiyle değişmeyen gerçeklikler olmalıdır. Değişebilen değerlerde insanın müdahalesi söz konusu olduğundandır ki bu alan ezeldeki belirlenime tâbi bir alan değildir. Zira adalet ve sorgulama iradesi bu kazanımları gerekli ve de zorunlu kılmaktadır. Bu yüzdendir ki hesap verecek olduğumuz her alan, önceden takdirli olan bir alanı değil, yapıp etmelerimiz akabindeki kesin bir tespiti içermelidir. (Câsiye, 45/29; İnfitâr, 82/10-12). Ancak bu durumda kişisel sorumluluk değerlerinden bahsedilebilir.
Bunun dışında insan için ezelî bir takdir alanından bahsetmek, Âhiretteki hesabın adil oluşuna gölge düşürür. (A’râf, 7/147). Buna göre eylem yapan insanoğlu, sadece ve sadece yaptıklarından sorumludur. Üstelik de yaptıkları anında kayıt altına alınmaktadır. Nitekim Kur’an’da insanın kaderi, aşağıdaki ayette açık bir şekilde ifade edildiği gibi bahsedilen dışındaki olgusal bir durumla ifade edilmemiştir. “Ancak yaptıklarınızın karşılığını göreceksiniz…” (Âl-i İmrân, 3/185), “…Çok yakıcı olan azabı tadın! Bu, sizin ellerinizin sunmuş olduğunun karşılığıdır.” diyeceğiz. [çünkü iyi bilin ki], Allah, kullarına asla zulmedici değildir.” (Âl-i İmrân, 3/181-182). Hasılı Kur’an’da bu mealdeki ayetlerin sayısının çokluğu, Kur’an’ın temel mottosu, insanın sadece ve sadece yaptıklarının karşılığıyla ceza yani ödül seçeneğiyle karşı karşıya bulunmuş olduğudur. Bu meyanda dile getirilen elliye yakın ayette ilgili mânâlar açıkça zikredilmiştir. (Bkz. Tâ-Hâ, 20/15; Kasas, 28/84; Sebe’, 34/33…) Bilinmelidir ki dile getirilen ayetler insan lehine olan şartlı bir durumun kader olarak belirlenmiş olduğunun da habercisi gibidir.
Gelinen bu aşamada açıkça denilmelidir ki Müslüman toplumun hâlihazır kader anlayışına göre ezelde yazılmış olan kadere teslim olmak, kişisel ve toplumsal kurtuluşumuzun yegâne şartıdır. Zira bütün fiillerimizi kapsamı içerisine almış olan ilahî kaderimiz, ezelde takdir edildiğinden bütünüyle iman meselesidir. Bu yaklaşıma göre, kaderinde yazanlara itaat etmek, bizi çok iyi tanıyan Yüce Allah’ın ezelde yazdıklarına boyun eğmekle olmaktadır. Zira hem ezelde ve hem de insanın iradesi dışında takdir edilmiş olan bir kaderi sorgulamak insanoğluna yakışmaz. İlgili eğilimin ana fikrine göre, kişisel sorumluluk değerini ön plana çıkarmış olan herkes, kaderi inkâr etmekle suçlandığından dolayıdır ki, mevcut kader anlayışını eleştirenler toplumda sürekli olarak azınlık bir küme olarak görülmektedir. Üstelik bu negatif algı, yalnızca kişisel sorumluluk değerlerinin doğru bir şekilde anlaşılmasının önünde bir engel olarak durmuyor, insan tasavvurlarımızı da şekillendirerek, özgürlük düşüncesini itaat kavramı çerçevesine indirgemiş oluyor. Galiba insanlık dediğimiz olgunun büyük bir kesimi kutsal metinlerde bulunmayan bu yaklaşımdan uzak durmamaktadır.
Kader konusunu netice olarak ifade edebiliriz ki varlığın kaderi; iş ve eylemlerinden “sorumlu olan varlıkların kaderi” ile “sorumsuz olan varlıkların kaderi” olarak tanımlanmalıdır. Sorumsuz alanda doğrudan ezelî tespitin olduğu alanlar iken, sorumlu varlıkların yani insanların kaderi ise ezelî tespitin çeşitli şartlarla düzenlenmiş olduğu alandır. Buna göre “cansız varlıkların kaderi” denilince aklımıza “evrenin kaderi” gelmelidir. Öyle ki bu kader yani yasallık hâli, ezelde takdir edilmiş olan çekim, itme, genişleme, yörünge vb. gibi genel yasalarla idare edilir. İkinci basamağı teşkil eden “eşyanın kaderi” ise, yumuşaklık, sertlik, ıslaklık, kuruluk, çürüme, erime vb. gibi ezelde takdir edilmiş olan genel yasalarla idare edilir. “İnsan dışı canlıların kaderi” yani “bitkilerin kaderi” ise, fotosentez, büyüme, çiçeklenme, sararma vb. gibi genel canlılık yasalarıyla idare edilir. Takdir edilmiş olan duruma değinen “hayvanların kaderi” de içgüdü, acıkma, avlanma, korunma, saldırma vb. gibi genel canlılık yasalarıyla idare edilir. Bunun yanında insanın doğrudan kendi iradesine dayalı olmayan fiillerinin adı olan “bireysel sorumsuzluk alanı” onun doğduğu yer, ana-babası, beden yapısı, dili, cinsiyeti, milliyeti vb. gibi irade dışı olguları tarif etmektedir. Buna karşın onun “bireysel sorumluluk alanı” ise, insanın doğrudan kendi iradesine dayalı olan fiilleri olan düşünme, yeme, içme, konuşma, evlenme, çalışma vb. tercihleri üzerinden kayıt altına alınmaktadır.
Kader konusuyla doğrudan ilişkili olan ecel ve ömür kavramları Allah’ın yasalarının bilinmesi sayesinde mümkündür. Nitekim ecel kavramı sözlüklerde genel olarak; “Bir şey için konulmuş olan son sınır, belirlenmiş olan süre” anlamında kullanılmıştır. Müslüman düşüncesinde insanın dünyadaki yaşam süresiyle eşdeğer olarak anlaşılmış olan ecel kavramını, kişiler için ezelde takdir edilmiş olan bu süre, başı ve sonu ilahî yasayla belirlenmiş olan bir vakit olarak görülmelidir. Ecel kavramının doğru bir şekilde anlaşılabilmesi için ilgili kavramın Kur’an’daki kullanımlarının öncelikli olarak ortaya çıkarılması gerekmektedir. Görüldüğü kadarıyla ecel kavramı dâhil olmak üzere kelimenin kökünden gelen kelimeler, Kur’an’da 56 yerde geçmektedir. Kavram; bazen, ezelde yapılmış olan bir süre tayinini, bazen insanlar arasındaki ilişkilerde ortaya çıkmış olan karşılıklı süre tayinini, bazen de olası şartlarla donatılmış olan kesin bir yaşam süresini ifade etmektedir. Teknik bir kavramsallaştırma ile canlı veya cansız varlıkların iç yeteneklerine dair olası yaşam sürelerini de ifade eder tarzda dile getirilmiş olan bu kullanımlar, Yüce Kitabımızda genel olarak birkaç şekilde detaylandırılmıştır. Bu detaylı durumun ışığında söyleyebiliriz ki ecel olgusu, Kur’an-ı Kerim’de; ertelemek, (Mürselât, 77/12), belirlemek, (En’âm, 6/128), neden, sebep, (Mâide, 5/32), süre-vakit, (Kasas, 28/28) ve ecel-ölüm için konulmuş olan vakit, hayatın müddeti (Münafikûn, 63/11) anlamlarını tazammum eder şekilde geniş bir anlam yelpazesinde ele alınmıştır. Üstelik Kur’an’da ecel kavramının gerek beşer tarafından karşılıklı olarak gerekse de Yüce Allah tarafından tek taraflı olarak belirlenmiş olan “vakit” ve “süre” anlamındaki diğer kullanımları da bulunmaktadır. Konunun detayı için bu ayetlere bakılmalıdır.
Dinsel kavramları sağlıklı bir şekilde anlama iradesine katkı sunan sistemin tanımlayıcısı olan Kur’an’ın ifade ettiğine göre, varlık için daha bidayette konulmuş olan eceller, onların her durumunu kapsamış olan ezelî bir ilme göre şekillenmiştir. Bu durumda her varlık, bir süreye kadar hayat sürme şansına sahip olarak halk edildiğinden, onların her biri için bir yaşam süresinin de tanımlanmış olması normal bir durum olarak ele alınmalıdır. Diğer bir deyişle, halk edilmiş olan her varlığa bir ecel tayin edilmiş olması, Yüce Yaratıcı’nın genel geçer bir yaşam kanunudur diyebiliriz. Nitekim Yüce Allah’ın varlık hakkındaki bilgisi kesin olduğuna göre, ezelde varlık için konulmuş olan ecellerde sonradan herhangi bir değişme de olamaz. Ecele ulaşma, yaratılmış olan her varlık için temel bir seçenek olarak irade edildiğindendir ki, müdahaleyle değişebilir olan alanlardan sorguya çekilecek olmamız, insan için bütünüyle adil bir durumun tesis edildiğini de göstermektedir. Beşerin müdahaleleriyle değişebilir olan durum ise, hayatı yaşayan organizmaların hayatta kalış süreçleridir ki, insanoğlu, bu iradeli eylemlerinden mutlaka hesaba çekilecektir. Mamafih beşer müdahalesi sonunda değişen yaşam süreleri, kişiler için belirlenmiş olan ecel sürelerine ulaşımı engellemektedir. Bu tercihin yapılması ise, bu tür eylemleri doğrudan sorumluluk yüklenmiş fiiller basamağına nakleder. Denilebilir ki, insanlar, ancak ezelî bir bilgiye göre konulmuş olan ecele ulaşımı engelleyebilir. Nitekim bu konudaki bir ayette Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Allah, eceli geldiğinde, asla hiç kimse[nin ölümünü] ertelemez. Allah, gerçekten de yaptıklarınızdan çok iyi haberdar olandır.” (Münafikûn, 63/11).
Görüldüğü kadarıyla Kur’an’da yapılan tarifin bir kısmını oluşturan bu ayette ecel, varlık için “ölüm vakti” olarak kullanılmıştır. Bu durumda kişisel yaşamlar için ezelde kesinleşmiş olan şartlı ecellerden bahsedilebilir. Kanaatimizce bu kesinlik, şartlar oluşunca tezâhür eden ölüm vaktinin gelmesi olarak kullanılmaktadır. Ancak bu durumun hilafına olarak bazı ayetlerde de ecellerin ertelenmesinden bahsedilmektedir. Bize göre, her iki durum da farklı olgusal gerçeklikleri ifade etmektedir. Zira Nûh sûresinin 4. ayetinde bahsedilen “ecele erteleme” olgusu, henüz ölüm vakasının kesinlik kazanmadığı durumlarla ilgili olmalıdır. Buna nazaran Münafikûn sûresinin 11. ayetinde ise, var oluş şartları oluşmuş olan bir ölümün yani ecelin artık ertelenemeyeceği ifade edilmektedir. Konuyu, yukarıdaki değerlendirmeler doğrultusunda daha açık bir hâle getirecek olan şu ayetler, bizler için daha açıklayıcı olabilir kanaatindeyiz: “Hayır, hayır! Can köprücük kemiklerine dayandığında, “Kim onu kurtarabilir?” denildiğinde, (ölecek olan da) artık ayrılma zamanının geldiğini anladığında, ölüm sancıları içinde kıvrandığında, işte o gün gidiş Rabbinedir!” (İnsân/Dehr, 76/26-30). “Can boğaza dayanmışken, siz de [çaresiz bir şekilde] bakınıp dururken, siz görmeseniz de Biz ona sizden daha yakın iken, eğer hâlâ Bize bağımlı olmadığınızı [düşünüyorsanız] ve bu [düşüncelerinizde de] samimi iseniz; o hâlde çıkmakta olan canı niçin geri getirmiyorsunuz ki?” (Vâkıa, 56/83-87).
Haddizatında En’âm sûresinin 2. ayetinde belirtilmiş olan legal durum; birinci aşamada, insan cinsi için genel bir ecel tespitinin oluşması, ikinci aşamada ise, kişisel yaşam süreçleri içerisindeki çeşitli aşamalara bağlı olarak belirlenecek olan şartlı önerme içeriklerini ifade etmektedir. Aşağıdaki ayette bu alternatifli sürecin gerekli bir iktizası sayılabilecek olan kesin durum şu şekilde izah edilmiştir: “Sizi çamurdan yaratmış ve sonra da size bir ecel takdir etmiş olan da O’dur; ancak O’nun katında belirlenmiş olan bir [başka] ecel de vardır. Ancak siz, O, göklerde ve yerde olan Allah olduğu, gizlediğinizi, açığa vurduklarınızı ve kazandıklarınızı bildiği hâlde, yine de [O’nun gücü hakkında] kuşkuya düşmekten kendinizi alamamaktasınız.” (En’âm, 6/2). Bu ayette de ifade edildiği üzere, insan denilen varlık önce çamurdan yaratılmakta, ardından da beşer denilen bu oluşuma belli bir yaşam süresi tayin edilmektedir. Kanaatimizce “kadâ ecelen” yani “ecel-i kaza” lafzından kasıt da tam olarak budur.
Topraktan meydana getirilme şeklindeki maddî bir oluşumun hemen ardından, insan için tayin edilmiş olan bir yaşam süresinin olduğunun belirtilmesi de bu gerçekliği ifade ediyor gibidir. İnsan denilen varlığa takdir edilmiş olan ikinci eceli belirten kavramsal ifade ise “ecelün müsemma” yani “müsemma ecel” lafzıdır ki, bize göre bu durum, kişisel hayatlarımız için şartlı önermeler şeklinde düzenlenmiş olan seçimler ve sonuçlar ilişkisine işaret etmektedir. Zira bu ikinci ecel, kişisel sorumluluklar üzerine bina edildiği içindir ki, ilgili ayette de belirtildiği gibi, böyle bir takdir alanı doğrudan kişisel sorumluluk alanında tanımlanmıştır.
Şimdi yukarıda genel bir çerçevesi verilmiş olan bu iki durumun olası bir değerlendirmesini, Kur’an’da geçen diğer ecel ayetlerini de dikkate alarak aşağıdaki bölümlerde iki ana başlık altında şöylece detaylandırmak istiyoruz. Ecel-i kaza, kanaatimizce bu kavram, öncelikle çamurdan halk edilen sorumluluk sahibi bir varlığa sunulmuş olan potansiyel bir yaşam imkânıdır. Yani bu ecelden kasıt, tek tek bireyler için tam noktayı belirleme şeklinde değil, insan cinsine tayin edilmiş olan bir ecel demektir. Diğer bir deyişle, ecel-i kaza denilince, insan cinsi için ezelde konulmuş olan maksimum bir yaşam süresini anlamaktayız. İlgili ayetlerde de kesin bir şekilde dile getirildiği gibi, vakti zamanı gelince ertelenmeyen ecel de budur. Zira bu ecel, hiçbir durumda ertelenemez. İnsanoğlu bu ecelin maksimum sınırlarını aşabilecek bir beden değeriyle halk edilmediğindendir ki tıbbî gelişmelerle ancak bu ecelin olası sınırlarına gelinebilir.
Gerek varlığın hepsi için ve gerekse de insanoğlu için bağlayıcı bir sistemin olması Yüce Allah’ın kanunlarından birisidir. O sebepledir ki özellikle insanlık özelinde kaza ecelinin kıyılarına ulaşabilme bir imkân olarak tanımlandığı içindir ki beşer için takdir edilmiş olan bu vakitten önceki her türlü ölüm vakasında, kişisel sorumluluk gereği bir hesap sormadan bahsedilebilir. Nitekim insan toplulukları zulümleri yüzünden cezalandırılmadığı zamanlarda, kendileri için takdir edilmiş olan bu ecelin sonuna ulaşma şansını kullanabilirler. Bu ecel gelince, kişi ve toplumlar için artık yaşayabilecekleri başka bir süre kalmadığından dolayıdır ki biyolojik yaşam kanunları gereğince varlık için mutlak bir sondan bahsedilebilir. Çünkü bu ecel, dünya üzerinde her türlü varlığın yaşamı için bir “son süre-belirlenmiş sınır” olarak takdir edilmiştir. Mamafih varlık, hiçbir durumda bu sınırı aşamaz. Mesela insana 200 yıl, kaplumbağaya 300 yıl, ağaca 2000 yıl, taşa 3 milyon yıl, gezegene 5 milyar yıl, Kâinata 15 milyar yıl vb. gibi bir ecelin tayin edilmesi gibi seçenekler bulunmaktadır. Böyle bir ecel takdir edilme işlemi, genel bir yasa içeriğiyle ifade edilir ki bugün itibariyle artık bu yasanın ilgili kanunlarını da bilim insanları bulup ortaya çıkarmaktadır. Öyle ki kaza ecelinin takdiri insanların eylemleriyle doğrudan bağlantılı bir yaşamsal durum olmasa bile, varlık yasaları gereği vakti gelmiş olan bu ecelin tehirinden hiçbir durumda bahsedilemez. Bu durum, dünya üzerindeki yaşamımızın çizgisel anlamdaki son sınırıdır.
Bilindiği kadarıyla kaza ecelinin insan dışındaki varlıklar için de düzenli şekilde işleyen başka bir yönü de vardır.
Bilindiği gibi geçmiş toplumlarda bütünüyle işlevsel olan doğrudan helak süreci, kişisel eylemlere bağlı olarak gelişen ve sonunda da kesin bir helakten bahsedilen olgusal bir durumu ifade etmekteydi. Artık bilindiği üzere, son elçiyle birlikte bu helak durumu “kıyamet süreci” olarak kesin kayıt altına alınmıştır. İnsanlığın yaşamsal mânâda dünyada kalışının son vakti olarak görülebilecek olan bu süre, aynı zamanda içerisinde yaşamakta olduğumuz dünyamız için de bir ecel olarak görülmelidir. Bu demektir ki bizlere kesin bir dille haber verilmiş olan son yasa gereği, bundan böyle toplumları doğrudan helak etme işlemi kıyamete ertelenerek son devir insanı için konulmuş olan genel ecele ulaşma fırsatı tanınmaktadır. İlahî yasalarla kesinleşmiş olan bu alanda artık herhangi bir tehirden bahsedilemez. Çünkü bu süre, genel kurallarla kanunî hale getirilmiştir.
Eğer ki bu yasanın açık hükümleri olmasaydı, içerisinde yaşadığımız bu son nesil de Nûh, Hûd, Sâlih… kavimleri gibi ansızın yok edilebilirdi. Nitekim ilgili kanunu ifade eden pek çok Kur’an ayetleri de bulunmaktadır. Bunlardan bazılarının anlamı şöyledir: “…Eğer Rabbinin belli bir süreye kadar [azabın erteleneceğine dair] verilmiş sözü olmasaydı, aralarında hemen karar verilirdi…” (Şûrâ, 42/14), “…Allah da [yapmış olduklarından dolayı zaten hak etmiş oldukları] kötülükleri başlarına musallat etme konusunda aceleci davranmış olsaydı…”, (Yûnus, 10/11, “…Eğer önceden belirlenmiş olan bir süre olmasaydı…” (Ankebût, 29/53).
Din ve onu izah eden değerlerin hepsi özelinde denilebilir ki, varlık için konulmuş olan bu gibi ilâhî yasalar, vahyin bilinen tarihsel süreci içerisinde helak dilen kavimler de dâhil olmak üzere, elçilerin davet sürecinin ana eksenini oluşturmuştur. Her insan için ezelde belirlenmiş olan bu maksimum süreye ulaşma hedefi, bizzat elçilerin tebliğiyle yasal bir durum olarak ifade edilmiştir. Eğer insan, kendisine söylendiği şekilde hareket edecek olursa, Yüce Allah da onu ezelde tayin ve takdir etmiş olduğu belli bir süreye kadar, yani ecellerinin sonuna kadar güzel bir şekilde yaşatır. (İbrahim, 14/10, Hûd, 11/3). Bu itibarladır ki, doğumun da ölümün de uzun ya da kısa yaşamanın da Allah tarafından konulmuş olan genel bir kanunu bulunmaktadır. Bu kanun, Yüce Allah’ın sünnetullah da denilen varlık yasaları çerçevesinde her şey için değişmez bir yasal durum olarak düzenlenmiştir. (Fâtır, 35/11).
Kişisel hesabın bütünüyle rasyonel değerler üzerinde inşa edildiğinin bir göstergesi olarak, her insan eceline ulaşabilme şansına sahip olarak dünyaya gönderilmektedir. Tutum ve davranışlarımıza bağlı olarak belirlediğimiz yaşam sürelerimiz, bizler için ecel olarak konulmuş olan maksimum süreye ulaşabilme imkânıyla düzenlenmiştir. Kur’an’da gelip çattığında artık ertelenmesinin imkân dâhilinde olmadığı söylenen ecel de kaza ecelidir. Nitekim ertelenme opsiyonunu ortadan kaldıran şu ayet, bizler için artık yeni bir olgusal durum olarak anlaşılmalıdır: “Bilinmelidir ki Yüce Allah’ın ezelde belirlemiş olduğu bu süre/ecel gelince artık ertelenemez.” (Münafikûn, 63/11).
Konunun daha iyi bir şekilde anlaşılması için ecel-i müsemma yani müsemma ecel kavramı da bütünlüğü içinde izah edilmelidir. Öyle ki bu durum, kaza eceli gibi ezelde bir canlı türünün bireyleri için belirlenmiş bir zaman diliminden değil, şartlar muvacehesinde gelişen olasılıklı durumlar üzerinden kayıt altına alınmaktadır. Zira bu gibi açıklamalar, kişisel yaşamlar için şartlarla bezenmiş olan olası durumların yaratıldığından bahsetmektedir. Denilebilir ki bireylerin tekil olarak yaşadığı ömür anlamında ifade edebileceğimiz bu ecel, kişisel hayatlarımızda noktasal olarak belirlenmiş olan bir süreyi ifade etmektedir. Çeşitli faktörlerin toplam belirleyiciliğinden neşet etmiş olan bu sürenin başlangıç ve sonu, ezeldeki doğrudan belirlenim dışında ele alınmalıdır. Diğer bir deyişle, müsemma ecel kavramı, kişisel hayatlarımızın idamesi için pek çok şarta bağlı olarak gelişen şartlı bir durum gibidir. Bu nedenledir ki müsemma ecel denilince; mevcut şartlar içerisinde geçirilmiş ve sona erdirilmiş olan bir ömürden bahsedilmektedir. İlgili ayet ve hadislerde açık bir şekilde ifade edildiği gibi, bütünüyle beşerî faktörlerle donatılmış olan bu ecel, insanın eylemlerine bağlı olarak ertelenebilir ya da öne alınabilir bir karakterde vaz edilmiştir.
Artık vahyin açıkça işaret ettiği gibi müsemma ecel denilince, bütünüyle iradî eylemlere bağlı olarak gelişen bir olasılıklı durumu anlamak gerekmektedir. Çünkü beşerî değerlerin değişkenliği üzerinde kurgulanmış bir yaşam kanununu ifade eden müsemma ecel kavramı, hayat süreleri bağlamında öncelikli olarak kişisel sorumluluğu dikte ettirmiş bir içerikle takdir alanına dâhil edilmiştir. Bu itibarla müsemma ecel, doğrudan iradî eylem sahamızda belirleyici olan en önemli yaşam kanunudur denilebilir. Öyle ki, kendi hayatındaki bütün değişimlerden hesaba çekilecek olan insanoğlu, kişisel olarak sürdürmüş olduğu hayatının olası süresinden de hesap verebilmelidir ki, bu durum adil bir yargılamayı tazammum edebilsin. Mamafih müsemma ecel kapsamında denilebilir ki, insanlar, yeryüzünde işlemiş oldukları zulümleri yüzünden helâk edilirse bunun sorumluluğu yalnızca kendilerine ait olacaktır. Zira ilahî adalet gereği kişiler, olası sınırlarını ancak kendilerinin belirlemiş oldukları bir yaşam süresi içerisinde ödül veya ceza alırlar.
Bilindiği kadarıyla Kur’an sistematiğinde ifade edilmiş olan müsemma ecel olgusu, insan fiillerine dayalı olarak “ertelenebilir” ya da “öne alınabilir” bir içerikle tanımlanmıştır. Nitekim ilgili kavram bütünüyle bu tanımla açıklandığındandır ki, (Nûh, 71/2-4) ilgili ecelin olası süresi de çeşitli eylemlerine binaen insanoğlu tarafından belirlenmektedir. Öyle ki bu ecel, insanların fiillerine göre ertelenip öne alınabilir bir karakterdedir. Artık kişiler, iradî eylemleriyle yapmış oldukları fiiller vasıtasıyla, ilk grupta ifade edilmiş olan ecellerine yani kaza eceline kadar ertelenebilir veya o ecel gelmeden önce yaşama şansını kaybederler. Hesabın adil olması endişesinden dolayıdır ki bu sürenin işlevsel olan sürekliliği tamamen kişilerin uhdesine bırakılmıştır. Çeşitli şartlarla bezenmiş olan bu süre, zaman zaman Yüce Allah’ın açık müdahalesini celb ederse de ezelde verilmiş söz gereği artık doğrudan bir yok etmeden bahsedilemez. Ancak insanların tercihlerine göre ezelde takdir edilmiş olan ecele ulaşılmadan kişisel helâk ve ölüm yasaları işlevsel hâle gelir ki, bu durumumdaki sorumluluk bütünüyle insana bırakılmıştır.
Müsemma ecel de denilen ve doğrudan kişisel iradenin kapsama alanı içerisinde ele alınabilecek şartlı önermelerle bezenmiş olan bu alanda, herhangi bir takdim ve tehirin mümkün olması demek, kişilerin daha huzurlu yaşamalarının kaynağı olan iradelerini devreye sokacağındandır ki, kanaatimizce Yüce Allah’ın da muradı bu yönde işlemektedir. Tıpkı bunun gibi bazı hadislerde de kişi ve toplumlar için eceli geciktirmeden bahsedilmektedir. Zira kişi ve toplumları daha iyi davranmaya sevk edecek olan bu seçenek, insanın doğrudan eylemleriyle bağlantılı bir konu olarak deklere edilmiştir.
Nitekim şu rivayet, yaşam kanunlarının işlevsel olan bir yönünün bulunduğunu nebevî bir ifadeyle gözler önüne sermektedir: “Kim rızkının bollaşmasını ve ömrünün uzamasını isterse sıla-i rahim yapsın.” (Buharî, Edeb, 18).
Gerek bu izahlardan ve gerekse de sünnetullahı ifade eden yasal süreçlerden anlaşıldığı kadarıyla insanların uzun ya da kısa ömür yaşamaları doğrudan veya dolaylı olarak ellerine verilmiştir. Müslüman gelenekte insan yaşamındaki olası müdahalelerin bir veçhesini ifade eden her türlü rivayet, şartlarla düzenlenmiş olan bir ömür değerini gösterir şekilde anlaşılmalıdır kanaatindeyiz. Nitekim yukarıda anlamı verilen hadis rivayeti, bu gerçekçi durumun şartlı bir ifadesi olarak görülebilir. Bunun aksi durumlar, kişisel sorumluluğu iptal edeceğinden, ezelî tespitin kapsama alanı içerisinde görülemez. Tövbe, huzur, adalet, iyilik, mutluluk… gibi pozitif enerji kaynağı olan eylemler, aynı zamanda uzun yaşamın da anahtarıdır ve aynı zamanda müsemma ecelin uzayıp kısalmasının da gerçeklik ifade eden bağımlı bir nedenidir. İnsanoğluna böyle bir imkânın tanınmış olması demek, sağlıklı bir hesap değeri için her bireye önceden sunulmuş olan seçenekli bir durum olarak görülmelidir.
Bahsedilen ayet ve rivayetlerin sünnetullah bağlantısı özelinde açıkladığına göre eğer insanlar, kendilerine söylendiği şekilde yaşamazlarsa, daha önce takdir edilmiş olan maksimum ecellerine ulaşmadan ölme riskiyle karşı karşıya kalacaktır. Nitekim bu durumun izahında şu kutsal uyarılar öne alınmış gibidir: “Bunun üzerine elçileri [onlara]: “…O, sizi, günahlarınızı bağışlamaya ve [O’nun tarafından] belirlenmiş olan bir süreye kadar sizi yaşatmaya çağırmaktadır…” (İbrahim, 14/10, Hûd, 11/3.) Binaenaleyh bu olası durum, ilgili ayetlerde de ifade edildiği üzere, yalnızca elçilerle muhatap olmuş olan eski kavimler için değil, kıyamet sürecini ensesinde hisseden bizim neslimiz için de geçerlidir. Bu yüzden iman etme hâli, dolaylı da olsa kişisel helâk yasalarının ertelenmesi için gerçekçi bir argüman olarak görülebilir. Çünkü iman; huzurlu yaşamın, zulüm ve dalâlet ise sıkıntılı bir yaşamın habercisidir. (Bkz: Tâ-Hâ, 20/124, Nahl, 16, 45-47, Mü’min/Ğâfir, 40/46). Haddizatında Yüce Allah’ın da işaret etmiş olduğu ‘mutlu olma’ hâli ile ‘uzun yaşam’ arasındaki korelasyon, günümüz dünyasında bilim insanlarının da sıklıkla dile getirmiş olduğu temel bir yaşam kanunudur.
Bahsedilen yasal durumun beşer tarafından anlaşılma imkânı olduğu hatırdan çıkarılmamalıdır. O nedenle bilindiği üzere ilahî yasalar gereği; yeniden yaratılma, hamile kalma, doğum, ölüm, uzun veya kısa yaşamanın belli kanunları vardır. Kişiler, bu kanunlar çerçevesinde hayat sürmekte, uzun ya da kısa ömür yaşamaktadır. Aynı şekilde, dünya üzerindeki kalıcılığımızı sağlayan üremenin de yasal bir prosedürü vardır, tıpkı ölüm vakasının açık seçik kanunları olduğu gibi. Aynı şekilde, yasal düzenlemelerle uzun veya kısa ömrün kesin kanunları da belirlenmiştir ki eylemi tercih eden kişiler, seçtikleri eylemlere göre adil bir şekilde yargılanma durumuyla karşı karşıya kalabilsinler. Mamafih böylesi ilkelerin açık bir şekilde önceden deklere edilmiş olması, insanoğlu için vazgeçilmez bir sorumluluk alanını oluşturmaktadır. Tabir caiz ise Yüce Allah, oyunun kurallarını baştan belirlemekte, oyun başladığında kuralı değiştirmemektedir. İnsanoğlundan alınmış olan misak değeri de bu ilkesel durumun bir açıklaması olarak görülmelidir. Bilinmelidir ki, bu gibi kuralların açık seçik olarak belirtilmesi, aynı zamanda beşerin eylemlerine olan güvenin de bir işareti sayılmalıdır. Akıldan çıkarılmamalıdır ki, insan yaşamını ilgilendiren ilkelerin bazıları kevnî kanunlar şeklinde varlığın özüne yerleştirilmişlerdir. Unutulmamalıdır ki, bunların bilinip tanınması ise, varlık yasalarını bilmek ve tanımaktan geçmektedir.
Aşağıdaki ayet, kendi hayatı konusunda insan sorumluluğunu dışarıda bırakacak şekilde değil, varlığın yaşamsal devamını sağlayan ve bu şekilde gerçekleşecek olayın işlevsel her türlü kanununu yaratma şeklinde anlaşılmalıdır: “…Ömrü uzatılan ya da ömrü kısaltılan hiç kimse yoktur ki, [durumları ile ilgili bilgi] bir kitapta bulunmasın…” (Fâtır, 35/11). Kanaatimizce kâinatta halk edilmiş olan her varlığın kendi hayatını idâme ettirebilmesi için ezelde takdir edilmiş bulunan kanunlar, Kur’anî kavramsallaştırma ile “müeccel” yani “belirlenmiş bir süre” kavramı çerçevesinde ele alınmalıdır. Bu nedenledir ki, işleyen yasal durum, Kur’an ayetinde açıkça ifade edildiği gibidir: “[Nûh, halkına]: “Ey halkım! Ben, size, [gönderilmiş olan] apaçık bir uyarıcıyım. O hâlde, Allah’a ibadet edin, O’nun bilincinde olun ve bana uyun ki, O, sizin günahlarınızı bağışlasın ve sizi belli bir süreye kadar ertelesin! Ancak Allah’ın belirlemiş olduğu süre geldiğinde, ertelenmez. Keşke bilseydiniz!” demişti.” (Nûh, 71/2-4).
Buna göredir ki doğru bir hayat süren kişilerin ecellerine kadar ertelenmiş olduğu gerçeği, insan için kullanılabilir bir imkân olarak anlaşılmalıdır. Zira ilgili ayetin temel vurgusuna göre, sağlıklı ve doğru bir şekilde yaşayan herkesin, ömür değeri olarak belli bir süreye kadar ertelenmesi, yani ezelde kendi cinsleri için konulmuş olan ecele kadar tehir edilmesi, imkân dâhilinde bir seçenek olarak tanımlanmaktadır. Diğer bir deyişle, bu gibi yasal durumlar baş göstermeden herkes için eceline kadar ertelenme opsiyonunu kullanma iradesi güçlü bir vurguyla dillendirilmiştir. Mamafih kişi veya toplumlar için kullanılabilir bir seçenek olarak takdir edilmiş olan ‘ecele ertelenme’nin bir başka anlaşılma biçimi de, insanların işlemiş oldukları fiiller doğrultusunda kendileri hakkında daha önceden belirlenmiş olan bir cezayı ortadan kaldırmanın hatırlatılmasıdır. Çünkü kişi veya topluluklar için carî olan yasal durum gereği, eğer toplu bir ceza gelirse, bu cezaî durumun iktizasınca insan veya toplumlar için ezelde konulmuş olan ecele ulaşılamaz. Zira iş önceden bitirilir. Ancak insan, iyilik yapar, Yüce Allah’a itaat ederse, Nûh Kavminde olduğu gibi ecellerinin sonuna dek normal bir hayat yaşayarak, kendileri için konulmuş olan sürenin sonunda normal yollardan ölme imkânına kavuşur. Aksi durumlarda ise, daha süre dolmadan ilahî ceza gelir ki bu durumda hiç kimse konulmuş olan ecellerine ulaşamaz. Bunun için de ömürleri kısa olmuş olur.
Bahsedilen yasal durumun tatbikatı hayatın işlevsel kılınması için bir gerekliliktir. Buna göre yasallığın doğrudan muhatabı olan insanlar, normal şartlarda kendileri için konulmuş olan ecellerinin maksimum sürelerine ulaşabilir. Ancak bu süre, hayatın çeşitli aşamalarında Yüce Allah’ın veya başka birisinin müdahalesiyle erkene alınır veya vaktinden önce kesilebilir. Eğer onlar, Yüce Allah’ın koymuş olduğu ilkelere itaat ederse, kendileri için ezelde belirlenmiş olan ecellerine ulaşabilir, etmezlerse ilahî müdahale gelir ve kişi veya toplumların ecellerine ulaşması engellenmiş olur. Tıpkı trafik kazası, katletme, kanser, boğulma, sel baskını, deprem vb. gibi olayların, insanın kendisi için ezelde konulmuş olan eceline ulaşmasını engellemiş olduğu gibi. Bu demektir ki, kişisel ve toplumsal hayatımızı doğrudan etkisi altına almış olan bazı tabiat olayları, tek tek kişilerin kendi cinsleri için konulmuş olan ecellerine ulaşmalarının önünde engel olarak durmaktadır. Kişi veya toplumlara düşen şey, kendileri için ezelde konulmuş olan ecellerine ulaşmalarının önündeki maddî engelleri ortadan kaldırmak için daha çok çalışmalarıdır. Onların kişisel sorumluluklarının son sınırı, bu bilinç değerinin hayat düsturu hâline getirilebilmesiyle doğrudan bağlantılıdır. Bu gibi bağlantıları görüp ona göre karar vermenin imkânı ise insanın kaderi denilen bir tercihi öne çıkarmaktadır.
Sağlıklı bir kader anlayışını öne alan ve bu yasanın işlevsel bir muhatabı olan ömür değerinin kişisel tercihlerle doğrudan bağlantılı olduğu unutulmamalıdır. Her türlü yasal işleyişe doğrudan muhatap olan kişiler, böylesi her durumda iki seçenekle karşı karşıya bırakılmışlardır. Bilinçli kişiler, bunlardan ilki olan durumlarda genel sağlık kurallarına uyar, daima iyiyi benimser, güzel ilişkiler içerisinde olur, herkesle mutlu bir yaşam sürer ve de insanlar nezdinde adil bir hayat yaşarsa, kendi cinsleri için ezelde belirlenmiş olan ecellerinin son sürelerine dek ulaşabilir. Bu durumda ecel kavramı, kişilerin ömürlerinin uzandığı son nokta olmaktadır. Herkes için bu ecele ulaşmanın imkânı kullanılabilir bir seçenek olarak var kılınmıştır. Eğer kişiler, bazı sebeplere binaen ecellerine ulaşamadan ölürse, ömür olarak kısa bir hayat yaşamış olmakla kalmaz, takdir edilmiş olan ecellerine ulaşmadan hayattan çekilirler. Bu demektir ki, Kur’an’da sıklıkla kullanılmış olan “eceliyle ölmek” (Hûd, 11/3) ifadesinden kasıt, insanın kişisel sorumluluğunu iktiza ettirmeyen ve de katletme, hastalık, zelzele… gibi iç ve dış müdahalelerin olmadığı bir ölüm anlaşılmalıdır.
Tanrısal iradenin mutlak bir işleyişi akabinde belirli yasal düzeni işler kılan toplumlar için konulmuş olan eceller, yasallığın adı olan sünnetullah yasaları gereği “şartlı önermeler” şeklinde düzenlenmiş süreleri içermektedir. Toplumların yaşam süresi olarak ifade edilebilecek olan bu durum, yine o toplumu oluşturan bireylerin eylemlerine bağlı olarak gelişen bir süre olarak görülmelidir. Diğer bir deyişle, toplumların ecellerini belirleyen temel ölçü, bireylerin davranış kalıplarıdır. Ancak bazı kişilere göre, insanın ecelinde olduğu gibi, kişisel sorumluluğu devre dışı bırakır tarzda toplumların da ezelde belirlenmiş olan bir eceli olduğu söylenmektedir. Kanaatimizce toplumlar için belirlenmiş olan bu eceller, kurallı önermeler şeklinde düzenlenmiştir. Zaten aşağıdaki ayet de bu gerçeklik üzerine bina edilmiş bir tarzda şöylece ifade edilmiştir: “Her ümmetin takdir edilmiş olan bir eceli vardır.” (Hicr, 15/5). Sağlıklı bir neticeye ulaşmak için gerek takdiri ve gerekse de tercihleri Yüce Allah’ın iradesi ile insanın seçimleri dışında anlamamak gerekmektedir.
Kader, ecel ve rızık oluşumlarının mahiyeti bağlamında unutulmamalıdır ki, işleyen sistemin matematik diline değinen bu gibi ilâhî önermeler, toplumların eceli kavramsallaştırmasını, bireysel eylemlere bağlı olarak gelişen yasal durumların oluşması şeklinde algılamamıza imkân vermektedir. Bu iddiamıza güzel bir örnek sayılabilecek şu olay, bizler için ufuk açıcı olacaktır kanaatindeyiz. Nitekim Şam’da baş göstermiş olan taun salgınında Hz. Ömer’in yerleştirmek istemiş olduğu değer anlayışı, kişisel sorumluluklar içerisinde kabul edilebilecek bir kader ifadesi olarak değil, dünyadaki kişisel sorumluluklarımızın inkârı üzerinden tedavüle çıkarılmış bir kader anlayışı olarak ifade edilmiştir. (Bkz: İbn Saad, Tabakatu’l-Kubra, Beyrut ts., III, 332, Mustafa Öztürk, Kur’an ve Aşırı Yorum-Tefsirde Bâtınilik ve Bâtıni Te’vil Geleneği, Ankara 2003, s. 159). Üstelik de geleneksel algı, ilgili olayda Hz. Ömer’in anlayışı yanında değil, ona itiraz edenlerin argümanları yanında bir duruş sergilemiştir. Hâlbuki bu örnek olay, onların ifade ettiklerinin aksine, kişisel sorumluluklarımızı merkeze alıp, olaylar karşısında akılcı bir tavır sergilememiz yönünde değerli bir örnek olay olarak algılanmalıdır. Modern dünya için bu gibi iradeli adımların atılması ise insan ve toplumların kolayına gelen bilimsel kazanımlarla ifade edilmektedir. Her iki durumun da beşer için bir kazanım olduğu asla unutulmamalıdır.
Bahsedilen sistemin işlerliğinin daha yakından anlaşılması adına buraya kadar ifade etmiş olduğumuz temel gerçekliklerden hareketle, ecel olgusunu anlamamızı daha kolaylaştıracak tabloid bir aşamaya geçmek istiyoruz. Buna göre varlığın eceli denilen durum, “sorumluluk değeri taşımayan varlıkların eceli” şıkkıyla evrenin eceli, eşyanın eceli, bitkilerin eceli ve hayvanların eceli olarak izah edilebilir. İkinci bir durumda ise, “sorumluluk değeri taşıyan varlıkların eceli” de toplumların eceli, insanların eceli şeklinde anlaşılmalıdır. Nitekim insanların ecelini ifade eden kavramlardan “ecel-i kaza” yani kaza ecelini insan türünün azamî yaşam süresinin sonucu olarak bilmek gereklidir. Diğer bir kavram olan “ecel-i müsemma” ya da “şartlı ecel” olgusunu da; “müşahhas insan bireylerinin ölüm vakti olarak işleyen bir ecel” şeklinde bilmek lazımdır. Üçüncü şıkkın ismi olan “varlıkların eceli” olgusunu da “insanın dışındaki diğer varlıkların eceli” tanımıyla açıklamak gerekmektedir. İnsanın dışında ele alınan bu izahın öznesi durumunda olan şeytan, cin, melek vb. varlıkların eceline de ilahî bir düzeni ifade eden sünnetullahın sistemleşmiş halidir diyebiliriz.
Kurulmuş olan ilahî sistemin beşer tarafından anlaşılma isteği akabinde unutmamak gereklidir ki ecel kavramını, insan cinsine verilmiş olan “potansiyel bir yaşama imkânı” olarak ele alabilirsek, insanoğluna takdir edilmiş olan bu sürenin, “dünya hayatında yaşanması gereken muhtemel süre” olduğu kanaatine de varabiliriz. Buna göre, Kur’an düzleminde ifadesini bulmuş olan ecel olgusu, tek tek bireylerin yaşam sürelerini değil, cinsin yaşam sınırının son noktasını ifade eden küllî bir kanundur. Bu şekliyle Yüce Allah, insan nesli için ezelde bir ecel tayin ederken, biyolojik ve çevresel faktörleri de hesaba katarak böyle bir genel düzenlemeye gitmiş olmalıdır. Zira insanoğlu, yaşam süresi için takdir edilmiş olan ucu açık bu seçenekle, ecele ulaşma opsiyonunu dilediği gibi yönlendirme şansına da sahip olmaktadır. Bu itibarladır ki yaşanmış olan bir hayatın doğrudan sorumlusu insandan başka bir obje değildir. Zira Âhirette verilmesi mutlak olan bir hesabının, bu tip kişisel harcamalarla birlikte ele alınmış olması gerekmektedir ki adil bir yargılamadan bahsedilebilsin. Gelinen bu noktanın hem Yüce Allah ve hem de irade sahibi insan için gerekli bir nitelik olduğu da yakından bilinmelidir.
Daha yakından bilinmelidir ki iradeli her varlık için ezelde takdir edilmiş olan genel bir ecel süresi olduğu kanaatimiz, temelde iki kavram üzerinde inşa edilmiştir. Bunlardan ilki olan “kaza eceli” kavramı, “insan cinsi için konulmuş olan maksimum ecel süresini” ifade etmektedir. Diğer bir deyişle “kâdâ ecelen” lafzı, beşerin yaşam seçeneği olarak ifade edilmiş olan bir genel süre anlamında ele alınmıştır. Bu sürenin son raddesi ise insan için ecel olarak takdir edilmiştir. Bu süreye ulaşmak çevresel bazı koşullarla beraber insanlığın uhdesine bırakılmış bir hususiyettir. Herkes, hem kendisi hem de bir başkasının eceline ulaşması için gerekli koşulları sağlamakla mükellef olarak dünyaya gönderilmiştir. Kendisine düşen sorumluluğu yerine getirmeyip başkasının eceline ulaşmasını önünde bir engel olarak duran her kişi, yaptığından mutlak olarak hesaba çekilecektir.
Hâsılı, bahsedilen durumların özelinde artık bilinmelidir ki, bu meyanda başkasını haksız yere öldüren kişiler, anne karnında iken sebepsiz yere çocuğun öldüren ebeveynler, fakir ve güçsüz halkları sömüren emperyalist devletler, gereksiz yere savaş çıkaran zorbalar, hastasını tedavi etmeyen hekimler, sağlık koşullarını bilerek iyileştirmeyen hükümetler, tedaviyi reddeden hastalar, kendi yaşamına bilerek son veren kişiler, sağlığa zararlı maddeleri kullanan şahıslar… kendileri için takdir edilmiş olan ecel sürelerini öne aldıkları için yaptıklarından mutlaka hesaba çekileceklerdir. Bu nedenledir ki, tıpkı kader kavramı gibi ecel kavramı da doğrudan insan sorumluluğuyla ilgili olan başat bir kavram olarak bilinmektedir. Bu bilginin olguyu anlama adına son derece verimli olduğu hatırdan çıkarılmamalıdır.
Buna göre insan cinsine ezelde takdir edilmiş olan ecel süresinden, Âhiret hayatında mutlak mânâda bir hesabın olması da bize gösteriyor ki ecel konusunda insan hayatını doğrudan ilgilendirir mahiyette bir noktasal belirlemeden bahsedilemez. Kanaatimizce ilahî adalet değeri açısından ifade edilecek olursa, ecel ve ömür konusunda bireyin tercih değeri taşıyan eylemlerine bağlı olarak değişebilen seçenekli bir durum yaratılmıştır. Bu demektir ki yasal halin doğrudan muhatabı olan insanoğlu, kendi hayatı hususunda yaşamsal bir kriter olarak takdir edilmiş olan bir sürenin kullanımı sonucunda, iradî seçenekleri muvacehesinde genel bir yargılamadan geçecektir. Unutulmamalıdır ki yargılamanın adaleti gereği olan bir kazanıma göre ecel ve ömür olgusunu bilecek şuurlu varlık olan insan muhatap kılınmıştır.
Gelinen bu aşamada ifade etmek gereklidir ki, ecel olgusunun olası sınırlarını belirlemede kullanmış olduğumuz ikinci terim ise “ömür” kavramıdır. Yaşam süreçlerindeki kişisel sorumluluğu ifade edebilmek için bu iki kavramın içsel bütünlüğünü sağlamamız gerekmektedir. Bu nedenledir ki, kavramsal çatımızın ikinci terimi olan ömür lafzı, dünya hayatımızda yaşanması gereken “maksimum bir süre” olan ecel lafzının dışında, yine dünya hayatımızda yaşanmış ve bitmiş olan “minimum bir süre”yi ifade etmektedir denilebilir. (Bkz: En’âm, 6/ 60, Fâtır, 35/11, 37, Yâsîn, 36/68). Bu ifadeden hareketle diyebiliriz ki, Kur’an-ı Kerim’de ömür kavramı, ecel kavramının anlam genişliğinde kullanılmamıştır. Denilebilir ki, ilgili kavramların hepsi, kudret sahibi varlık olan Yüce Allah’ın iradesi ile denetimi altındadır. Bahsedilen nizam gereği O’nun doğrudan muhatabı durumunda olan ve adına insan denilen varlık diğer varlıklardan bir adım öndedir. Görüldüğü kadarıyla insanı muhatap alan her ifade, onun irade ve kudretini öne almakla yine onun hesabına uygun bir şekilde dile getirilmiştir.
Bilindiği kadarıyla ömür kavramı, Kur’an-ı Kerim’de yaşam değerlerini ifade eder tarzda yaklaşık 10 yerde geçmektedir. Kavram, genellikle ‘dünya hayatında yaşanmış veya yaşanmakta olan bir süreyi’ ifade ederken (Bkz: Bakara, 2/96; En’âm, 6/60; Yûnus, 10/16; Hicr, 15/72; Enbiyâ, 21/44; Şuarâ, 26/18; Fâtır, 35/37), kavram, bazen de şu ayette vurgulandığı gibi, ‘halk arasında olası bir yaşam beklentisini de ifade eder’ şekilde kullanılmıştır: “Müşriklerin her biri bin yıl yaşamak ister, ömrünün bin yıl olmasını ister.” (Bakara, 2/96). Ömür kavramı, bu kullanımlarının dışında bazen de, ‘yaşanılmış olan bir ömrün sonu olan ihtiyarlık, en kötü çağ’ şeklinde de kullanıldığı olmuştur. (Bkz: Nahl, 16/70; Yâsîn, 36/68). Kavramın klasik kader algısı içerisinde değerlendirilen kullanımları ise; “ömrünü uzattığımız kimse” (Yâsîn, 36/68), “ömrü olana ömür verilmesi de, ömründen azaltılması da şüphesiz Kitab-ı Mübin’dedir…” (Fâtır, 35/11) şeklinde ifade edilmişlerdir. Aksine ömür terimi, şartlar muvacehesinde insanın dünya üzerinde yaşadığı süre olarak bilinmelidir. Bu şekildeki bir tasnif, insanın bu yaşamış olduğu bu süreden mutlak mânâda sorumlu olduğu fikrine ulaşmamızın da yeter sebebi olarak görülmelidir.
Yüce Allah’ın irade ve kudreti ile insanın irade ve kudreti bağlamında netice olarak bilinmelidir ki dünyadaki yaşamları içerisinde muhtemel olan ecellerine ulaşamayan her insan, hayat sürelerinin kısalığına doğrudan etki eden olası menfî sebeplerden yargılanacaktır. Mamafih bu durum, ilgili kavramın insanın yapıp etmesi dairesi içerisinde değerlendirilmesi gerektiğinin de yeter koşuludur. İşte bu nedenlere mebnî olmak üzere denilebilir ki ecel ve ömür kavramları, insanın biyolojik yaşam sürecini ilgilendiren temel bir hususiyet olmalıdır. Bunun gereği olarak, ilâhî kudret, bilgi ve adalet gereği yaşam sürecek olan insan bununla ilgili olarak icra etmiş olduğu fiillerinin olası sonuçlarından yargılanabilsin. Yoksa klâsik ecel ve ömür düşüncesinin ifade etmiş olduğu gibi, yaşamlarımızın her saniyesi ezelde takdir edilmiş olan mutlak bir olgu ise, bu gibi durumlarda kişisel hesabın anlamından bahsedilemez. Çünkü bu tasavvura göre işlenmiş olan fiillerde öncelik takdir alanına kaymakta, sonradan oluşan tespit ve bireysel irade alanı ise dışarıda bırakılmaktadır. Hatta insanın iyi ve kötü kazanımlarının kendi çapında elde edilen bir rızık olduğunu da unutmamak lazımdır. Varlığın yaşama süreçlerine katkı sunan rızık olgusunu onun seçimlerinden uzak düşünmek, kader ve ecel olgusunu insanın hesabıyla ilişkili olması gerektiğinden uzak tutan bir yaklaşım olacaktır.
Artık açıkça bilinmelidir ki, insan iradesinin özgürlük kazanımı olan kader ve ecel olgusu ile onu yaşanan hayatta uzun bir süre devreye alan ecel ve ömür olgusunu birlikte ele almalıyız. Hatta bu kazanımların kârı durumunda olan takdir ve rızk konusunu da beşerin seçimleri bağlamında görmek lazımdır. Unutmamak lazımdır ki, rızkın takdiri eşyanın yaratılış kanunlarının ihdas edilmesidir. İnsanın iradesiyle hayat bulan bazı rızıkların bu irade bağlamında hayat bulduğunu da asla unutmamak lazımdır. Buna göre kader, ecel ve rızık konularında doğrudan muhatap alınan insana yapıp etmelerinde özgürlük tanımayan hiçbir çözümün Kur’anî olmadığı ifade edilmelidir. Bu yaklaşımın devamında ise, bahsedilen olgu ve kazanımların bu nedenle de öncelikli olarak Müslüman bireyin hafsalasında yeterli bir karşılığının olamayacağı bilinmelidir. Zira Yüce Allah’ın doğrudan muhatap kabul ederek sözleşme yapıp ondan söz ve sözleşme hatta irade beyanı anlamında misak (A’râf, 7/169-172) aldığı bir varlığın, kendi yaşamı hakkında karar verememesinden bahsedilemez diye düşünmekteyiz. Adalet ve kudretle uyumsuz olan aksi bir durumun ise, akıl ve irade sahibi insanı “gerekçe sunan” ve bununla haklılığını ispatlamaya çalışan bir yönelime ittiği söylenebilir.
Bahsedilen bu yasal durum ve bu durumu hayata taşıyan insan iradesi sayesinde dünyada iş gören insan denilen varlık, yalnızca kendi eylemleriyle değil, pek çok bileşenin ihatası neticesinde uzun ya da kısa olarak tanımlanabilecek bir ömür sürme imkânına kavuşmaktadır. Bu yüzdendir ki, her insan, insan cinsi içerisinde olması hasebiyle, kendisi için ezelde takdir edilmiş olan eceline ulaşamadığında bunun bir sorumluluğunun da olması gerekmektedir. Diğer bir deyişle, insanın dünya hayatında yaşadığı bu süre; onun için değişmez bir ecel değil, yaşanan bir ömür olmakta; hatta ecelinin son sınırına ulaşıp ölen kişinin yaşadığı süre de kendisi için mecazî anlamda bir ömür olarak tanımlanmaktadır. Zira Kur’an’da birey için ecel olarak tanımlanmış olan değer, kavramın çift kullanımı gereği bazen yaşanılan süreyi ifade eden ömür kavramının yerinde de ifade edilmiştir. Aslında ecel denildiğinde anlaşılması gereken esas süre, ölüm vakasından önce yaşanmış olan süre değil, şartlar çerçevesinde yaşanılması gereken süredir. Bu sürenin Yüce Allah katında varlığın ‘zaman tayini’ olarak, insan katında ise ‘zamanı yaşamak’ tarzında ilerlediğini görmek lazımdır.
Aşağıdaki vermiş olduğumuz tablo, kanaatimizce ilgili ayetlerde de açık bir şekilde ifadesini bulmuş olan ecel ve ömür ayırdını (En’âm, 6/2) daha net bir şekilde açıklayacaktır. Tablonun ana teması, beşerî yükümlülük alanı ile kişisel hesap alanının değişkenlik göstermediği, bilakis bu iki alanın da aynı ilkelerle bezenmiş olduğunun ihsası şeklindeki bir yaklaşım üzerinde kurgulanmış olmasıdır. Bütünüyle kişisel sorumluluk değeri içermesi bakımından her iki alanın da bilinçli ve dahi şuurlu hatta iradî eylemler alanı olarak tahsis edilmiş olması gerekmektedir. İlâhî adâletin iktizası ise bu sorumluluk değerinin beşer tarafından kullanımını imkânlı hâle getirmesine bağlıdır. Şimdi bu aşamada insanın ecelinin ömrüyle olan ilişkisini işleyen sistem üzerinde şu şekilde gösterebiliriz. İnsan cinsinin azamî ecel alanı mesela 250 yıl ise ecel çizgisini “insan cinsinin yaşayabileceği maksimum süre” olarak tanımlamak gereklidir. Buna uygun olarak insanın yaşadığı süre de tekil olarak “her bireyin yaşadığı ömür alanı” ise; 0, 5, 10, 50, 100, 140, 160…yıl gibi görülen ömür noktaları şeklinde bilinmelidir. İnsanın dünya hayatında yaşadığı süre olan bu zaman seçeneği ise gerek Yüce Allah’ın sistem belirlemesine ve gerekse de iradeli insanın bu sistemi tercih etmesine örnek verebilmeliyiz.
Bütün varlığın geneli için sistemleştirilen kader, ecel ve rızık ile bunların sistematiğinin bilinmesi noktasında devrede olan insanın farklı bir kazanımla muhatap olduğu söylenmelidir.
Kudret, irade ve hesap olgusunu devreye alan insan için netice olarak denilebilir ki, kişilerin yaşamış oldukları ömür süreleri, ezelde takdir edilmiş olan bir alanı değil, yaşam alanları içerisinde kişisel ve çevresel faktörlere bağlı olarak değişen bağımlı bir süreyi kapsamaktadır. Bu alanın kişisel iradenin kapsamında değerlendirilmiş olması, insana verilmiş olan büyük bir değerin göstergesi olarak da algılanmalıdır. Aksi durumlar ise, insan sorumluluğuna halel getirici sonuçlara gebe bir durumun ortaya çıkmasının da habercisi gibidir. Buna göre Tanrı ve insanın kudret ve sorumluluk alanlarını bilmek yetenek sahibi insanın bilgi ve donanımıyla eşdeğer bir kazanıma işaret edecektir.
Bahsedilen bu sistemin sünnetullah adıyla Yüce Allah’ın takdir etmesiyle hayat bulduğu akıldan çıkarılmamalıdır. O nedenle günümüzde sağlık alanındaki gelişmeleri bilen herkes, insan ömründeki olası artışlardan da haberdar olmaktadır. Sistemin matematik işleyişine değinen TÜİK’in yıllık verilerini okuyan bir kişi bile, insanımızın ömrünün her geçen yılda nasıl da değiştiğini istatistiksel verilerle açıkça görebilmektedir. Bu nesnel durumun kendisine anlatılan dinsel durumla örtüşmediğini gören her akıllı insan, tabiidir ki çeşitli sorular da sormaya başlamaktadır. Nitekim: “Biri sigara içse ya da içmese aynı zaman da mı vefat eder? Sigara veya içki içenlerin ömürleri kısalmaz mı?” tarzındaki sorular da bu endişeden neşet etmiş olan sorular olarak algılanmalıdır. Yüce Allah’ın yaratmış olduğu hayat kanunlarını bilen bir kişi ise, sağlığa zararlı olan şeylerin ömrü kısalttığını, buna mukabil, sağlık için yaralı olan her şeyin de ömrü artırıcı bir etkisinin olduğunu yaşayarak görmekte olduğundan, bu kişiler için ömür artar veya eksilir şeklindeki bir açıklama daha muteber gelecektir. İnsanın kaderi olarak takdir edilmiş olan şeyin doğrudan ömürler değil, ömür sürmenin şartları olması gerekir. Yüce Allah’ın asıl maksadı olarak görülmelidir. Nitekim insan yaşamını uzatıp kısaltan bu gibi şartların var edilmiş olması da yine Allah’ın halk etmesiyle vücuda gelmektedir. Bu gibi durumları yakinen bilen akıl sahibi insanın hayat denilen yaşama tarzındaki kazanımları da o derece artış gösterecektir.
Sorumlu ve fiil sahibi insan özelinde devreye giren her adımı yakından bilmek gereklidir. Haddizatında yapılan çalışmaların ardından daha yakından görülüyor ki, insanı kutsal yasalara bağlayan biyolojik ve kimyasal düzenin kuralları gereği yine beşerin bazı kazanımları elde ettiği unutulmamalıdır. Buna yatkın bir kazanım süreci olarak onun yasalarının genel adı olan ilahî düzenin kaderi konusunda halkın kafasının karışık olmasının birincil nedeni, kader ve onun türevi olan ecel ile ömür konusunun Yüce Allah’ın ezelî ilmiyle doğrudan bağlantılı bir konu olarak ileri sürülmüş olmasıdır. Hâlbuki ecel ve kader konusunun Yüce Allah’ın ezelî ilmiyle olan ilişkisi, insan için seçenekli bir durumun yaratılmış olmasından öte bir şey değildir. Ecellerin uzaması ya da kısalmasını kanunları, bidayetten beri Yüce Allah’ın ilmiyle düzenlenmiş olan gerçekliklerdir. Ancak kimin uzun ya da kimin kısa yaşayacağının tespiti ise, işlerin oluşum süreçlerinde kayıt altına alınmaktadır. Buradaki ezelî bilgi, insan hayatındaki nokta tayin şeklindeki bir tespiti değil, küllî kanunlar şeklindeki yasal bir durumu ifade etmektedir. Bu durumun böyle geniş bir takdir alanını kapsamış olması, hem Yüce Allah’ın adil oluşu için, hem de insanın sorumluluğu için daha elverişli bir ortamın yaratılmasının da yeterli nedeni olarak görülmelidir. Kişisel sorumluluğun ahlâkî kodları da bu şekil bir takdirin olmasını tazammum eder. Zira bu oluşumun her basamağını bilerek ona göre eylem gerçekleştirmek de sorumlu varlık olarak halk edilen insanın güçlü bir yeteneğidir.
Buraya kadar bahsedilen sistematik durumun insanoğlu tarafından doğru bir şekilde anlaşılması adına şu ifadeleri kullanmamız gerekli görülmektedir. Zira ayetlerde bildirilen “tek ecel” ya da “ecel-i kaza” tabiri, insan cinsine takdir edilmiş olan ömür opsiyonunu ifade etmektedir. Yoksa bu kesinlikli durum, “müeccel” de denilmiş olan ve şartlı durumlar için belirlenmiş “müsemma ecel” kavramı için kesin bir tanımlama değildir. (En’âm, 6/2). Vahyin düzene koyduğu bu noktalar bağlamında denilebilir ki, Yüce Allah, küllî iradesiyle yaratmış olduğu sorumlu bir varlık olan insanı, kendi fiillerini yapabilme gücüyle donatmış olmakla, fiillerdeki muhtemel takdir safhasını eylem sonrasına kadar ertelemiştir. Süreç içerisindeki bütün iradî fiiller ise, insandan sorulacak olan geniş bir sorgu alanının olası malzemeleri olarak görülmelidir. Bu anlayış, adil bir şekilde hesap verebilirliği açısından insanın iradeli yapıp etmelerini merkeze alacağından ötürü, insan denilen varlığı Yüce Allah karşısında sorumlu bir muhatap derecesine çıkaracaktır. Bunu görmemek ya da bilinçli şekilde atlamak ise bilinçli hatta Müslümanca bir yaklaşımın doğal kazanımı sayılmamalıdır.
Gelinen bu noktada unutmamak lazımdır ki, Kur’an’a göre insanın Yüce Allah karşısındaki muhataplığı, bir tür yetki devriyle ifade edilebilir. Kişisel sorumluluğu eder kılan yetenek olan “halifelik” şeklinde tanımlanmış olan bu süreç, insana olan güvenin bir eseri olarak da lanse edilmiştir. Bu meyanda insanın yeryüzünde yapıp etmelerinden sorumlu olmasının yanında, diğer varlıklardan da sorumlu olan bir halife olarak tayin edilmiş olması (En’âm, 6/165), halifelik makamıyla izah edilebilecek bir görev alanı olarak görülebilir.
Nitekim daha tayin aşamasında düzenlenmiş bir yetki devriyle, insanın yaratılmış olan bütün varlıklardan farklı olduğu hususu ilgili ayetlerde kesin bir dille ifade edilmiştir. Kanaatimizce diğer varlıkların fevkinde yeryüzünde halife olmanın gerek şartı da bu donanım değeri olmalıdır. Yoksa insanı toprakla eşitleyen bir noktaya ulaşılır ki, bu yaklaşımın din denilen olguyu tahrik edeceği unutulmamalıdır.
Bahsedilen takdir seçeneğinde iradeli insan için olası kazanımlara değinen en belirgin alanın tedavi malzemesi ile onun süreçleri olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Zira hastalıklarda tedavi sürecinin ölümü geciktirip ömrü artırdığı sünnetullah yasaları gereği bilinen bir husustur. Bunun için tedavi olmak da bir kader yasası olarak görülmelidir. Yaşamın gizli ve açık bütün koşulları bu sürecin ertelenmesi için kullanılabilir. Diğer bir deyişle, insanlar, kendi ömürlerini yaşamları esnasındaki tercihlerine binaen artırıp eksiltme şansına sahip varlıklardır. Binaenaleyh insanın bilinçli tercihleri, cins için konulmuş olan ecel süresini değiştiremese de, pejoratif anlamda kişinin yaşamış olduğu hayat sürecinin sonu anlamında kullanılmış olan yaşanan ömür ve onu ifade eden ecelini değiştirme şansına sahiptir. Netice olarak bu devrelerin hayat bulmasında insanın sorumluluk alanına hayat veren bir iradeli tercih isteği olması da yüce Allah’ın adaleti gereğidir diyebiliriz. Hatta bu adaletin işler olması da insan denilen varlığı kader, ecel ve rızık konusunda doğrudan muhatap ve hesaba çekilebilecek bir özne safhasına yükseltmiştir.
Gelinen bu noktada geleneksel kader algısının büsbütün dışında söyleyebiliriz ki, Kur’an sistematiğinde ecel kavramı, insanın yaşam noktalarının bütününü ezelde tayin ve tespit eden bir kesinlikte değil, yaşam koşullarına bağlı olarak gelişen “ucu açık bir ilke” olarak kodlanmıştır. Son olarak ifade edilmelidir ki, yaratılmış olan her varlığın yaşam süreleri ile ilgili olarak konulmuş olan genel kurallar, hesaba müteallik olan “tekil–mevzî” sahaların içeriğini değil, “küllî-global” düzlemdeki işleyişi belirler kanaatindeyiz. Yoksa belirli bir güçle donatılmakla kalmayıp iradeli eylemlerinden sorumlu kılınan ve hesaba çekilecek olan insanın kaderiyle ecelini hatta sistemin işleyişi olan yasaları ile süresini bilmekle ilahi yasalarla karşı karşıya kaldığı bilinmelidir. Tıpkı bunun gibi rızık denilen kazanımların da insan iradesiyle bağlantılı olduğu ve insanın sorumluluğunun onun rızık kazanımlarıyla belirginleşeceği unutulmamalıdır. Netice olarak kişisel hesabı noktasında devrede olan akıl ve sorumluluk sahibi insanın kader, ecel ve rızık konusunda insan iradesi dışında halk edilen olgular dünyasında hesaba çekilmeyip bahsedilen üç alanda kendi eylemleri akabinde sorumlu tutulacağı asla unutulmamalıdır. Yüce Allah’ın doğrudan muhatabı durumunda olan insanın da bu ayrıma hayat veren bilinçli fertler olduğu akıldan çıkarılmamalıdır.
İlgili Yazılar
Yapay Zekâ Çağında Fıkıh: Modern Tartışmaları Kadim Lensle Okumak
İslam hukukunun dinamik ve özgün ruhunun yeniden canlandırılmasında ise, günümüz yapay zekâ hukuku tartışmalarını incelemek, ilham verici olabilir. Bu bağlamda, medeni hukuku yakından ilgilendiren ve aynı zamanda sorumluluk gibi en temel hukuki konuları da şekillendirebilecek olan yapay zekâya kişilik verilmesiyle ilgili tartışmalara kısaca değinmek, ufuk açıcı olabilir
Nas Bağımlılığı ve Metin Erksan’ın “Sevmek Zamanı” Filmi
Fıkhın, kendini güncelleme kabiliyeti sayesinde Müslüman toplumlarda ortaya çıkan birçok probleme asırlar boyunca etkin çözümler ürettiğini ifade etmek hakkaniyetli bir değerlendirme olur. Ancak özellikle son iki asra gelindiğinde bu durumun belirli ölçüde değişiklik arz ettiği gözlenmektedir. Tek bir nedene indirgenemeyecek kadar girift olan bu değişimin temelinde Müslüman toplumların Batı karşısında siyasi hâkimiyetlerini kaybetmesi yatmaktadır.
Manipüle Edilmiş Zihinler ya da Başkaları için Yaşamak
Şu soruların yöneltilmesi gerek: Kendimiz olmamız için ne kadar izin verilmektedir? Kendi kararlarımızla mı yoksa başkalarının kararlarıyla mı hareket ediyoruz? Özgür irademizle mi meylettiğimiz şeylere yöneliyoruz? Sosyal medyayı sürekli takip eden birisi takip ettiklerini kendi tercihleri ile mi gerçekleştiriyor?
En Büyük Kötülükle Uzlaşmak
Haçlı-siyonist soykırımcı emperyalizmin
masum Gazze halkına uyguladığı, eşi ve
benzeri görülmemiş soykırıma rağmen,
İslam dünyası ulus-devletlerinin Filistin
sorununun dâvasını yalnızlığa terketme-
leri, eşi ve benzeri görülmemiş bir tesli-
miyetçiliğin ve ihanetin ifadesidir.