Filler neye benzer bilir misiniz? İnsan gibidirler; hatta insandan daha insan gibidirler.
Peter Corneille
Meşrubat fabrikasının önünde sağıma soluma bakınırken, yanıma gelen adama söylediğim söz daha dün gibi aklımda: “Dedem kayboldu!”
Kaybolmak öznenin değişimiyle anlam kazanıyor. Sonuçta herkes bir yerlerde, kimseyi kara delik yutmuyor, uzaylılar kadavra malzemesi olarak kullanmıyor, ecinni taifesiyle pişpirik âlemlerine gömüldüklerini de zannetmiyorum. Duyularımızın sınırıyla belirlenen bir nitelik “kayıp”, bir yerlerde olanla mesafemiz abartılı bir şekilde açıldığında kaplıyor her yeri kayıp ilanları.
Anneden, babadan uzaklaşan çocukların (ölüm, ayrılık vs.) başat temalardan biri olduğu çocuk edebiyatında, hem yol hikâyesi anlatıp hem de temel ihtiyaçlardan mahrum kalışı duygu sağanağının altında sakince önümüze seren kitaplardan biriyle kesişti yolum. Güvenlik algısını ters çevirip; polisin eline geçmemeye, sosyal hizmetler görevlilerinin eline koz vermemeye ve her şeyden önemlisi açlıktan, susuzluktan ölmemeye çalışan Jack’in hikâyesi, eskilerin tabiriyle pek “firaklı” değil. Hatta pembeden, beyazdan başlayıp turuncuya, kahverengiye vardırdığı yalanlarla hali vakti yerinde bir stratejist on bir yaşındaki Jack! “Yanardöner halleri” şeklinde nitelenen annesinin sinir krizleri ve duygusal istikrarsızlığına rağmen annesinden büyük ölçüde memnun olan Jack, kamp yerinde anneyle uyuyup annesiz uyanınca başlıyor borazanlar ötmeye. İç dünyasındaki panik havasını adım adım giderek dengelemeye çalışıyor kahramanımız. Yardan geçmiyor besbelli ama serden geçmenin hep kıyılarında dolanıyor. Anneye, hayata dair açlık metaforu, fiziki açlıkla paslaşıyor, başkalarının çöpü midesinin hazinesi oluyor.
Kamp alanında, ormanın içinde, küçük kasabalarda karşısına çıkanlarla çeşitli yoğunluklarda ilişkiler kuruyor, güvenle tedirginlik iç içe, yardım almak için bir miktar sızdırdığı hayat öyküsü, amacı ve stratejileri bir sonraki aşamaya geçmesini kolaylaştırıyor. Annem hasta, annem ilaç almaya gitmiş, annem kampta daha iyi bir yer keşfetmeye gitmiş derken “Annem beni gene terk mi etmiş?” kaygısı derinlerden yüzeye çıkıyor. Yanardöner annenin oğluna verdiği hayat dersleri onu tekdüze bir roman tipi değil de kanlı canlı, sevilesi bir karakter kılıyor. Okul merkezli eğitime eleştirel yaklaşacak denli renkli, hayvanlı sirklere yüz vermeyecek denli doğrucu, annesiyle çatışmasını oğluna yansıtacak hatta o çatışmadan oğluna istikamet biçecek denli içimizden biri.
Annesi “gitmiş” olsa da, hep kitabın, hikâyenin ve Jack’in merkezinde. Jack’in annesine kavuşup kavuşmayacağı merakıyla okuyoruz satırları ama bir yandan, annenin yanardönerliğiyle Jack’in selametinin hangi paydada birleşeceği problemiyle kaşıyoruz başımızı. İyi bir romanda olması gereken; anlattıkları ve anlatmadıklarıyla; gösterdikleri ve ima ettikleriyle zenginleşen evrenin bir modeli burada da var. Taraf tutarken, empati kurarken fanatikleştirmiyor bizi. Özdeşliğimiz, eleştirel bakışı berhava etmiyor. Belki büyükannesine karşı manipüle ediyor bizi kitap, ona karşı soğukkanlılığımızı korumakta güçlük çekiyoruz. Annenin bakışı Jack’e, Jack’in bakışı bize transfer ediliyor ve biz (kaptan Spock değilsek) büyükanneyi kılıç kalkan kovalarken buluyoruz kendimizi. Bakış açılarının ve anlatıcıların bir noktada mahkûmu olan okurun hemen her zaman tekinsiz bir istikamette ilerlediğini bir kez daha hatırlıyoruz.
Jack’in yolu ivmeler kazanıyor, bu zaten yolda olmanın gereği ama bir noktadan sonra rota değişiyor, amaç birkaç kez daha gözden geçiriliyor.
Annesini mi bulacak, eve mi gidecek yoksa Lydia ile mi buluşacak? Büyükannesinin, polisin, sosyal hizmet görevlilerinin ve açlığın pençesine düşmemek kaydıyla hem de!
Ailenin yıprandığı, yeniden yapılandırıldığı günümüz dünyasında, aileyle ya da ailesiz bir türlü iki yakasını bir araya getiremeyen çocukların varoluş sancıları, paramparça edilmiş bu resme doğru bakma imkânımızı sorgulatıyor.
Kurulu düzende bile kimin ne olduğunu bilmek zorken, kervanı, hayatı yolda düzen Jack’in, ansızın gördüğü, azıcık konuştuğu, büyüklü küçüklü kişilerle kurduğu ilişkiler çok canlı ve gerçekçi yansıtılmış. Kamp yerindeki Aiden’la sıcak sohbetleri, Aiden’ı ileriye taşımaya yetmiyor. Mukim olanla seferi olanın kesişimi ancak bu kadar olur diyorsunuz. Öte yandan çılgın geçmişi sezdirilen görmüş geçirmiş büyük Jack, adaşına birkaç dönemeçte yardımcı oluyor. Bankadan bozma kitapevinde, kasanın içinde mahsur kaldığı Sylvie, Jack’i darlıktan ferahlığa çıkarıyor. Üstelik Jack, vahşi hayvan tedirginliği içinde ona birkaç kez kötü davranmışken.
Evi olmayanın evi her yerdir: Dört duvarın çevrelediği binalar, kaleler, ağaç altları, kuytular, kamyonet arkaları, kapatılmış marketler, kaleler vs. Her yerde kalıp her şeyi yemek, herkesten, her şeyden tedirgin olmak, susuzluğun son sularında kana kana içip dirilmek… bugünün tüketim dünyasında, istifleme vasatında, haz ve konfor ekseninde bunlar anlaşılabilir mi? Yazar ve Jack sağ olsunlar, anlatıyorlar.
Yirmi beş bölümden oluşan kitabın her bölüm başında tatlı bir fil vinyeti ve filin altında ya filler hakkında veciz bir söz ya da çarpıcı bir paragraf var.
Kitabın adının “Fil Kadar Küçük” olduğunu da hesaba katarsak, nedir bunların fille, fillerle derdi diye sormadan edemiyoruz.
Jack’in güzel dünyasında en güzel köşelerden biri fillere ayrılmış. Hayranlığın son aşaması desek yeridir. Kitabı okurken aynı hayranlık okura da geçiyor (bana geçmiyor çünkü ben nicedir fillerin iflah olmaz bir hayranıyım). Fillerin ne muhteşem canlılar olduklarını, bölüm başlarındaki bilgiler ve metin içine yedirilen anı-hayallerle tasdik ediyoruz. Unutmayan, işbirliği yapan, şakalaşan, şahsiyet sahibi olan ve cenaze töreni düzenleyen bu devler gönlümüzde kırk gün kırk gece tepinse yeridir. Unuttuğumuz güzel sıfatlardan birini; heybeti hatırlatıyor hortumlu taifesi.
Son zamanlarda nörolojik çalışmalarla anlatıbilimin işbirlikleri artınca, metnin resimleştirilmesi gündeme geldi. Jack’in çöplükten beslendiği kısımda ıstakoz kabuğunu kırıp içindeki eti yerken ağzımın sulandığını fark ettim. Çöplük ve ziyafet ikilisini bir araya getirip beni de ortak edebildiğine göre yazarın başarısından şüpheye mahal yok!
Arayan değil de aranan tarafta olduğumuz için bulunmamak istiyoruz. Saklambaç oyununun hayata uyarlandığı müthiş bir kovalamaca. Peter Gray, evrimsel olarak kaçmanın her zaman daha geliştirici, eğlenceli olduğunu söyler ve kovalamanın, kovalayan tarafta olmanın sıkıcılığından dem vurur. Polisler binayı sardığında ve Jack’in etrafındaki halka iyice daraldığında neredeyse biz de kaçacak delik arıyoruz.
Karakterin gücü onun dramatik kırılganlığıyla paralel ilerler. Her şeye kadir biri ancak masallarda ya da kadim anlatılarda karşınıza çıkar. Modern bir metinde böyle biriyle karşılaştıysanız oradan hızla uzaklaşın. Muhtemelen aklınız küçümseniyordur. Jack olanca zekâsına karşın polisin basit numarasını yutuyor, az evvel farklı biriymiş pozu kesmesine rağmen, kendisine Jack diye seslenen polise “efendim” deyip yakayı ele veriyor. Böylece, kusurları ve çelişkileriyle kusursuza yakın bir karakter çiziliyor.
Yolun sonsuz imkânı, hayata dair tercihlerimizi yansıtıyor. Birileri yolları kapattıkça, daralttıkça, bozdukça seçeneklerimiz azalıyor. Başlardaki sınırsızlıktan söz edemez hale geliyoruz. Hatta biz daha yolu göremeden birisi önümüze geçip iki yoldan hangisini seçeceğimizi soruyor; üstüne üstlük kaş gözle o “seçimi” de elimizden alıyor. Aynı eseri on dokuz ayrı kişiden dinleyen ortaçağ bilginleri, bir sözün selametinden emin olmak adına elbiselerini paralayıp sağlıklarından olan dervişane yolcular geliyor aklıma. Arz geniş, yollar sayılamayacak çok. Talep edenlere, vazgeçmeyenlere selam olsun!
Karakterler, iyiler ve kötüler şeklinde çıkmıyor karşımıza. Neredeyse tek bir kötü ve bile isteye yapılmış kötülük yok! Bazı ahlâki dilemmalarla aklımızla oynuyor yazar: Jack’in bisikleti çalındı diye tam kızacakken, bir dakika Jack’in bisikleti yok ki; Jack çalmıştı onu diyorsunuz. Mülkiyet, ah o tuhaf, müphem şey!
En büyük düğümlerden biri büyükanne etrafında çözülüyor. Anne-büyükanne geriliminin tersyüz edilmesiyle koordinatları baştan hesaplıyorsunuz. Konumlar ve davranışlar var ve o davranışlara yüklenen anlamlar. Anne ve çocuk rolünün aynı yerde mükemmel bir şekilde çözüme kavuşması pek mümkün değil.
Final yukarıda değindiğim; yolların, seçeneklerin akıl almaz sayıda olmasına nazire yapıyor. Öyle mi olacak yoksa böyle mi derken, Jack’in yakası, o bir araya gelmez sandığımız yakası, öyle bir kaynaşıyor ki öncesini bilmeyen, bizim gibi okumayan, o yakayı hep öyle bir, Jack’in dünyasını dertsiz tasasız, pütürsüz kılçıksız sanıyor.
Ailenin “ne”liğine dair bir çeşit uzlaşma da sayabiliriz bu son tercihini. Birileri kısmen uzakta kalıyor, birileri yaşamsal ihtiyaçları karşılıyor; birileri aklıselimle anayolu çiziyor, birileri de çılgınlık dolu patikaları, eğimli, engebeli yolları yedekte tutuyor.
Kitabın müthiş bir denge ve sakinlik içinde geçen yirmi dört bölümünden sonra öyle bir yirmi beşinci bölüm geliyor ki; kalemimle yanına yıldızlar, ünlemler konduruyorum. Sulu gözlülük yazan yerde gözlerim sulanmış, “Başardım annecim, tüm o yolu aşıp Lydia ile buluştum!” diyen Jack’e adeta sarılıyorum. Lydia, beni de unutmasın diye usulca hortumuna üflüyorum.
Hem bilir misiniz, filler yolculuklarında yanlarına hortumlarından başka bir şey almazlar, seyahatin en güzeli hafif olanıdır.
Tevfikbey Mahallesi’nin ara sokaklarında yeni aldığı Chelsea botunun kaldırımı döven sesiyle yürüyordu. Otobüsten iner inmez akşam ezanı kulaklarına dolmuştu. Etrafı şöyle bir kolaçan etti, Sefaköy’ün boğuk, tıkış tıkış binaları arasında tek bir minare yükselmiyordu. Geçen arabaların yanıp sönen farları ve sıra sıra dükkânların spot lambaları, caddeyi ışıl ışıl parlatıyordu.
Sorular soruldu zeytin ağacına. Uzunca süre ağzını açmadı. Çağlar açıldı çağlar kapandı. Kimse ağzından bir şey alamadı. Mikrofon, kamera icat edildi. Artık dayanamaz konuşur denildi. Yine bıçak açmadı ağzını. Nihayet. Bir gün konuşmaya karar verdi.
– Ne zaman?
– Dalına çıkacak tek bir çocuk kalınca.
Çocukların olduğu yerde umutlar, meraklı bakışlar vardır. Kahkahaların ve gülümsemelerin bulaşıcılığı söz konusudur çocukların olduğu yerlerde. Eğitimci Mösyö Lazhar, çocukların masumiyetinin mükemmel bir tasvirinin olduğu yerde çalışan, değişim talebini maskeleyen bir sığınak olarak okullarda “insan olmayı öğrenme” sürecine kafa yormaktadır.
İnsana dair önde gelen çelişkilerden biridir: Kazanmış olduğu şeyi görmemek ve sürekli kazanmadığına gözünü dikip kahır çekmek. Sağlıklı bedeni öyle ahım şahım variyet değildir, tek şu boğaza nazır köşkte oturma nimetine kavuşabilse! Boğazda köşk kulağa hoş geliyor da, İsviçre’deki torunların on yıldır uğradıkları yok!
Kaybolmamak İçin Yola Çıkanlara; Hiç Durmayanlara
Filler neye benzer bilir misiniz? İnsan gibidirler; hatta insandan daha insan gibidirler.
Peter Corneille
Meşrubat fabrikasının önünde sağıma soluma bakınırken, yanıma gelen adama söylediğim söz daha dün gibi aklımda: “Dedem kayboldu!”
Kaybolmak öznenin değişimiyle anlam kazanıyor. Sonuçta herkes bir yerlerde, kimseyi kara delik yutmuyor, uzaylılar kadavra malzemesi olarak kullanmıyor, ecinni taifesiyle pişpirik âlemlerine gömüldüklerini de zannetmiyorum. Duyularımızın sınırıyla belirlenen bir nitelik “kayıp”, bir yerlerde olanla mesafemiz abartılı bir şekilde açıldığında kaplıyor her yeri kayıp ilanları.
Anneden, babadan uzaklaşan çocukların (ölüm, ayrılık vs.) başat temalardan biri olduğu çocuk edebiyatında, hem yol hikâyesi anlatıp hem de temel ihtiyaçlardan mahrum kalışı duygu sağanağının altında sakince önümüze seren kitaplardan biriyle kesişti yolum. Güvenlik algısını ters çevirip; polisin eline geçmemeye, sosyal hizmetler görevlilerinin eline koz vermemeye ve her şeyden önemlisi açlıktan, susuzluktan ölmemeye çalışan Jack’in hikâyesi, eskilerin tabiriyle pek “firaklı” değil. Hatta pembeden, beyazdan başlayıp turuncuya, kahverengiye vardırdığı yalanlarla hali vakti yerinde bir stratejist on bir yaşındaki Jack! “Yanardöner halleri” şeklinde nitelenen annesinin sinir krizleri ve duygusal istikrarsızlığına rağmen annesinden büyük ölçüde memnun olan Jack, kamp yerinde anneyle uyuyup annesiz uyanınca başlıyor borazanlar ötmeye. İç dünyasındaki panik havasını adım adım giderek dengelemeye çalışıyor kahramanımız. Yardan geçmiyor besbelli ama serden geçmenin hep kıyılarında dolanıyor. Anneye, hayata dair açlık metaforu, fiziki açlıkla paslaşıyor, başkalarının çöpü midesinin hazinesi oluyor.
Kamp alanında, ormanın içinde, küçük kasabalarda karşısına çıkanlarla çeşitli yoğunluklarda ilişkiler kuruyor, güvenle tedirginlik iç içe, yardım almak için bir miktar sızdırdığı hayat öyküsü, amacı ve stratejileri bir sonraki aşamaya geçmesini kolaylaştırıyor. Annem hasta, annem ilaç almaya gitmiş, annem kampta daha iyi bir yer keşfetmeye gitmiş derken “Annem beni gene terk mi etmiş?” kaygısı derinlerden yüzeye çıkıyor. Yanardöner annenin oğluna verdiği hayat dersleri onu tekdüze bir roman tipi değil de kanlı canlı, sevilesi bir karakter kılıyor. Okul merkezli eğitime eleştirel yaklaşacak denli renkli, hayvanlı sirklere yüz vermeyecek denli doğrucu, annesiyle çatışmasını oğluna yansıtacak hatta o çatışmadan oğluna istikamet biçecek denli içimizden biri.
Annesi “gitmiş” olsa da, hep kitabın, hikâyenin ve Jack’in merkezinde. Jack’in annesine kavuşup kavuşmayacağı merakıyla okuyoruz satırları ama bir yandan, annenin yanardönerliğiyle Jack’in selametinin hangi paydada birleşeceği problemiyle kaşıyoruz başımızı. İyi bir romanda olması gereken; anlattıkları ve anlatmadıklarıyla; gösterdikleri ve ima ettikleriyle zenginleşen evrenin bir modeli burada da var. Taraf tutarken, empati kurarken fanatikleştirmiyor bizi. Özdeşliğimiz, eleştirel bakışı berhava etmiyor. Belki büyükannesine karşı manipüle ediyor bizi kitap, ona karşı soğukkanlılığımızı korumakta güçlük çekiyoruz. Annenin bakışı Jack’e, Jack’in bakışı bize transfer ediliyor ve biz (kaptan Spock değilsek) büyükanneyi kılıç kalkan kovalarken buluyoruz kendimizi. Bakış açılarının ve anlatıcıların bir noktada mahkûmu olan okurun hemen her zaman tekinsiz bir istikamette ilerlediğini bir kez daha hatırlıyoruz.
Annesini mi bulacak, eve mi gidecek yoksa Lydia ile mi buluşacak? Büyükannesinin, polisin, sosyal hizmet görevlilerinin ve açlığın pençesine düşmemek kaydıyla hem de!
Ailenin yıprandığı, yeniden yapılandırıldığı günümüz dünyasında, aileyle ya da ailesiz bir türlü iki yakasını bir araya getiremeyen çocukların varoluş sancıları, paramparça edilmiş bu resme doğru bakma imkânımızı sorgulatıyor.
Kurulu düzende bile kimin ne olduğunu bilmek zorken, kervanı, hayatı yolda düzen Jack’in, ansızın gördüğü, azıcık konuştuğu, büyüklü küçüklü kişilerle kurduğu ilişkiler çok canlı ve gerçekçi yansıtılmış. Kamp yerindeki Aiden’la sıcak sohbetleri, Aiden’ı ileriye taşımaya yetmiyor. Mukim olanla seferi olanın kesişimi ancak bu kadar olur diyorsunuz. Öte yandan çılgın geçmişi sezdirilen görmüş geçirmiş büyük Jack, adaşına birkaç dönemeçte yardımcı oluyor. Bankadan bozma kitapevinde, kasanın içinde mahsur kaldığı Sylvie, Jack’i darlıktan ferahlığa çıkarıyor. Üstelik Jack, vahşi hayvan tedirginliği içinde ona birkaç kez kötü davranmışken.
Evi olmayanın evi her yerdir: Dört duvarın çevrelediği binalar, kaleler, ağaç altları, kuytular, kamyonet arkaları, kapatılmış marketler, kaleler vs. Her yerde kalıp her şeyi yemek, herkesten, her şeyden tedirgin olmak, susuzluğun son sularında kana kana içip dirilmek… bugünün tüketim dünyasında, istifleme vasatında, haz ve konfor ekseninde bunlar anlaşılabilir mi? Yazar ve Jack sağ olsunlar, anlatıyorlar.
Kitabın adının “Fil Kadar Küçük” olduğunu da hesaba katarsak, nedir bunların fille, fillerle derdi diye sormadan edemiyoruz.
Jack’in güzel dünyasında en güzel köşelerden biri fillere ayrılmış. Hayranlığın son aşaması desek yeridir. Kitabı okurken aynı hayranlık okura da geçiyor (bana geçmiyor çünkü ben nicedir fillerin iflah olmaz bir hayranıyım). Fillerin ne muhteşem canlılar olduklarını, bölüm başlarındaki bilgiler ve metin içine yedirilen anı-hayallerle tasdik ediyoruz. Unutmayan, işbirliği yapan, şakalaşan, şahsiyet sahibi olan ve cenaze töreni düzenleyen bu devler gönlümüzde kırk gün kırk gece tepinse yeridir. Unuttuğumuz güzel sıfatlardan birini; heybeti hatırlatıyor hortumlu taifesi.
Son zamanlarda nörolojik çalışmalarla anlatıbilimin işbirlikleri artınca, metnin resimleştirilmesi gündeme geldi. Jack’in çöplükten beslendiği kısımda ıstakoz kabuğunu kırıp içindeki eti yerken ağzımın sulandığını fark ettim. Çöplük ve ziyafet ikilisini bir araya getirip beni de ortak edebildiğine göre yazarın başarısından şüpheye mahal yok!
Arayan değil de aranan tarafta olduğumuz için bulunmamak istiyoruz. Saklambaç oyununun hayata uyarlandığı müthiş bir kovalamaca. Peter Gray, evrimsel olarak kaçmanın her zaman daha geliştirici, eğlenceli olduğunu söyler ve kovalamanın, kovalayan tarafta olmanın sıkıcılığından dem vurur. Polisler binayı sardığında ve Jack’in etrafındaki halka iyice daraldığında neredeyse biz de kaçacak delik arıyoruz.
Karakterin gücü onun dramatik kırılganlığıyla paralel ilerler. Her şeye kadir biri ancak masallarda ya da kadim anlatılarda karşınıza çıkar. Modern bir metinde böyle biriyle karşılaştıysanız oradan hızla uzaklaşın. Muhtemelen aklınız küçümseniyordur. Jack olanca zekâsına karşın polisin basit numarasını yutuyor, az evvel farklı biriymiş pozu kesmesine rağmen, kendisine Jack diye seslenen polise “efendim” deyip yakayı ele veriyor. Böylece, kusurları ve çelişkileriyle kusursuza yakın bir karakter çiziliyor.
Yolun sonsuz imkânı, hayata dair tercihlerimizi yansıtıyor. Birileri yolları kapattıkça, daralttıkça, bozdukça seçeneklerimiz azalıyor. Başlardaki sınırsızlıktan söz edemez hale geliyoruz. Hatta biz daha yolu göremeden birisi önümüze geçip iki yoldan hangisini seçeceğimizi soruyor; üstüne üstlük kaş gözle o “seçimi” de elimizden alıyor. Aynı eseri on dokuz ayrı kişiden dinleyen ortaçağ bilginleri, bir sözün selametinden emin olmak adına elbiselerini paralayıp sağlıklarından olan dervişane yolcular geliyor aklıma. Arz geniş, yollar sayılamayacak çok. Talep edenlere, vazgeçmeyenlere selam olsun!
Karakterler, iyiler ve kötüler şeklinde çıkmıyor karşımıza. Neredeyse tek bir kötü ve bile isteye yapılmış kötülük yok! Bazı ahlâki dilemmalarla aklımızla oynuyor yazar: Jack’in bisikleti çalındı diye tam kızacakken, bir dakika Jack’in bisikleti yok ki; Jack çalmıştı onu diyorsunuz. Mülkiyet, ah o tuhaf, müphem şey!
En büyük düğümlerden biri büyükanne etrafında çözülüyor. Anne-büyükanne geriliminin tersyüz edilmesiyle koordinatları baştan hesaplıyorsunuz. Konumlar ve davranışlar var ve o davranışlara yüklenen anlamlar. Anne ve çocuk rolünün aynı yerde mükemmel bir şekilde çözüme kavuşması pek mümkün değil.
Final yukarıda değindiğim; yolların, seçeneklerin akıl almaz sayıda olmasına nazire yapıyor. Öyle mi olacak yoksa böyle mi derken, Jack’in yakası, o bir araya gelmez sandığımız yakası, öyle bir kaynaşıyor ki öncesini bilmeyen, bizim gibi okumayan, o yakayı hep öyle bir, Jack’in dünyasını dertsiz tasasız, pütürsüz kılçıksız sanıyor.
Ailenin “ne”liğine dair bir çeşit uzlaşma da sayabiliriz bu son tercihini. Birileri kısmen uzakta kalıyor, birileri yaşamsal ihtiyaçları karşılıyor; birileri aklıselimle anayolu çiziyor, birileri de çılgınlık dolu patikaları, eğimli, engebeli yolları yedekte tutuyor.
Kitabın müthiş bir denge ve sakinlik içinde geçen yirmi dört bölümünden sonra öyle bir yirmi beşinci bölüm geliyor ki; kalemimle yanına yıldızlar, ünlemler konduruyorum. Sulu gözlülük yazan yerde gözlerim sulanmış, “Başardım annecim, tüm o yolu aşıp Lydia ile buluştum!” diyen Jack’e adeta sarılıyorum. Lydia, beni de unutmasın diye usulca hortumuna üflüyorum.
Hem bilir misiniz, filler yolculuklarında yanlarına hortumlarından başka bir şey almazlar, seyahatin en güzeli hafif olanıdır.
İlgili Yazılar
Kaymak
Tevfikbey Mahallesi’nin ara sokaklarında yeni aldığı Chelsea botunun kaldırımı döven sesiyle yürüyordu. Otobüsten iner inmez akşam ezanı kulaklarına dolmuştu. Etrafı şöyle bir kolaçan etti, Sefaköy’ün boğuk, tıkış tıkış binaları arasında tek bir minare yükselmiyordu. Geçen arabaların yanıp sönen farları ve sıra sıra dükkânların spot lambaları, caddeyi ışıl ışıl parlatıyordu.
Küçürek Öyküler
Sorular soruldu zeytin ağacına. Uzunca süre ağzını açmadı. Çağlar açıldı çağlar kapandı. Kimse ağzından bir şey alamadı. Mikrofon, kamera icat edildi. Artık dayanamaz konuşur denildi. Yine bıçak açmadı ağzını. Nihayet. Bir gün konuşmaya karar verdi.
– Ne zaman?
– Dalına çıkacak tek bir çocuk kalınca.
Diasporaki “Canım Öğretmenim” Dertlere Deva Olabilir Mi?
Çocukların olduğu yerde umutlar, meraklı bakışlar vardır. Kahkahaların ve gülümsemelerin bulaşıcılığı söz konusudur çocukların olduğu yerlerde. Eğitimci Mösyö Lazhar, çocukların masumiyetinin mükemmel bir tasvirinin olduğu yerde çalışan, değişim talebini maskeleyen bir sığınak olarak okullarda “insan olmayı öğrenme” sürecine kafa yormaktadır.
Her Şeye Rağmen Hayat Güzel
İnsana dair önde gelen çelişkilerden biridir: Kazanmış olduğu şeyi görmemek ve sürekli kazanmadığına gözünü dikip kahır çekmek. Sağlıklı bedeni öyle ahım şahım variyet değildir, tek şu boğaza nazır köşkte oturma nimetine kavuşabilse! Boğazda köşk kulağa hoş geliyor da, İsviçre’deki torunların on yıldır uğradıkları yok!