Bir secde gayretinde, hayatı yorumlayıp yaşayabilmek… Bir secde yakınlığıyla kendisini yaratanı Halık bilip; mahlûk olmanın mütevazılığını anlayabilmek… Her günün gecesinde bir muhasip gibi kendini sorguya çekebilmek… Ve gözlerini yumarken karanlıkların içinde yarının aydınlığının kendine rahmet getireceği ve getirmesi ümidiyle; sabahlara uyanabilmek…
Doğum ve ölüm… İkisi arasında geçen zaman yolculuğumuza hayat ya da diğer ismiyle yaşam diyoruz. Ne doğmamalıyım diyebiliyor insan ne de ölmemeliyim… İnsanın kaçınılmaz kaderi… Yaşamın döngüsünü oluşturan iki önemli husus. İki kaçınılmaz son.
Her doğum bir umut, bir heyecan, bir neşe katarken etrafındaki insanlara; her ölüm bir ayrılık, bir hüzün, gözlerden dökülen yaşlar bırakır avuçlara. Aslında her doğum ölümünü kucağında taşır ve her ölüm de cennetini avuçlarında götürür. Ve kimse hatırlamaz doğduğu günü ama herkes bilir yolun sonunda bir ölüm olduğunu.
Her insan bir gün bu dünyadaki yolculuğunun biteceğini; günlerinin, aylarının, yıllarının sayılı olduğunu bilir. Her insan fani bir dünyada faniliğinin farkındadır. Ölüm, sınırları olan bir varlık olduğumuzu her daim hatırlatır. Ama insanın şöyle de bir gerçeği vardır: Kendisine ve yakınlarına ölüm gelinceye kadar içsel olarak bu ölümlerden kendisine paye biçmek istemez veya etkilenmez. Başkasının ölümü, başkasının hayat hikâyesinin son bulması… Başkasının artık yeryüzünde olmaması; onun kendi dünyasında çok şey değiştirmeyebilir. Ta ki kendi dünyasındaki insanların ölümüne şahitlik ettiğinde ölümün idrakine varır.
Ağızların tadını bozan ölüm… Nasihat olarak yeten ölüm… Küçük kıyametin kopması olarak tarif edilen ölüm… Sağlam kaleler içinde dahi olunsa gelip bizi bulacak olan ölüm… Vakti geldiğinde ne bir an geri ne de ileri gitmeyen; vakti, saati, salisesi şaşmayan ölüm… Zengin-fakir, güçlü-zayıf, güzel-çirkin ayırmayan ölüm… Ve oyun bittiğinde şah ve piyonun aynı kutuya girdiği ölüm… Bir vuslat, bir kavuşma; yeniden diriliş ve sonsuza doğru bir akıştır ölüm.
Ölüm, insanın kendi varlığı kadar gerçek ve reddedilemeyecek kadar kesindir. İkna edilecek bir alan değil; direk varlığına iman edilmesi gereken bir durak… İster ölümü kabullenin ister kabullenmeyin, ister gündeminize alın isterseniz almayın. Ölüm her halükarda gelip sahibini bulacaktır. Ve “Her nefis ölümü tadacaktır.” (3:185)
Ölümün bu dünyadaki hüznü, acısı elbette büyüktür. Ama ölümden sonraki hayatın doğuşu için bu kaçınılmazdır. Bedenin faniliği ruhun ölümsüzlüğünü kısıtlayamaz. İnsan imtihan olarak bulunduğu bu dünyayı aslında yurt edinemez. Ne kadar dünyayı ve içindekileri sevse de benimsese de iç dünyasında sürekli onu rahatsız eden; “dünyalı” olmadığını, olamayacağını haykıran bir ses ve bir his duyacaktır.
Seküler anlamda çok gelişen toplumlara baktığımızda ‘dünya seviciliğinin’ bir yerden sonra anlam kayması ya da insanın asıl amacından saptırdığı için kalıcı bir mutluluk ve neşe getirmediği görülmüştür. Çünkü ölümlü bir dünyada insan en konforlu, en mutlu, bütün enlerin buluştuğu bir hayatı da yaşasa yine de o istediği, arzuladığı dünya tatminliğini yakalayamayacaktır. Fanilik duygusu, ölümlü olduğu bilgisi ne kadar insan zihninden ve yaşamından uzak tutulmaya çalışılırsa çalışılsın, hiçbir zaman insan o duygudan bağımsız olmayacaktır. Son kertede yine ölümün o soğuk yüzü gelip hayatın orta yerinde varlığını gösterecektir.
Akıllı bir insanın dünyada ölümsüzlük peşine takılarak kendini oyalayıp zamanını ziyan etmek yerine; ölümün arkasındaki hakikatleri keşfedip oraya yoğunlaşması gerekir. Oradaki güzellikleri görüp ruhunu bu geçici dünyanın hazlarında köreltmemelidir. “Bedenin ölümsüzlüğü peşinde koşmak suretiyle ruhun en derin özlemlerine körleşebilir ve bu hayatı daha iyi yaşama fırsatını da kaçırabiliriz. Ölümlülüğü kabul etmekle insan, ‘yaşama ödevini’ hatırlamış olur.” (Kemal Sayar)
İnsan bu dünyanın geçiciliğini, bedenin faniliğini kabul ettiği anda hem sorumluluklarının farkına varır hem de dünyadaki sorunların içerisinde kaybolmaz. Aslında ölüm, insan için büyük bir kılavuzdur. Bazen dünyanın sıkıntıları, zorlukları, bazen refahı, konforu insanı asıl amacından saptırabiliyor. Ama öyle bir şey ki ölüm; bu iki duyguyu da dengede tutmayı insana öğretiyor. Her sıkıntının ölümle biteceği ve her konfor ve seküler hayatın da ölümle yüzleşeceği; her mazlumun hakkını alacağı, her zalimin hesap vereceği bir mizanın olması, insana ölümü sevimli kılıyor.
Dünyanın bir gölgelik olduğu, bir uğrak yeri, mutlak saadeti kazanmak için verilen bir imtihan olduğu; günlük gaile ve endişeler arasında kaybolup gidiyor. Ölüm, insana geçici olduğunu, değer ve anlam kattığı her şeyin bir gün yok olacağını haber veriyor. Ama bu yok oluş gerçek bir yok oluş değil; aksine, tekrar bir dirilmenin habercisidir. Ölümden sonra bir hayatın olması kimi zihinlere çok uzak gelebiliyor. Çünkü başkasının ölümü denildiğinde ‘ölüm ötekileşiyor.’ Oysa her ölüm biraz da bizim ölümümüz değil midir? Bize ölümlü olduğumuzu hatırlatmaz mı? Ölümü inkâr hiçbir zaman için insanı ölümden uzaklaştırmıyor ya da ölümsüzleştirmiyor.
Ama ölümden önce bir hayat var. Ölümden sonra nasıl yaşayacağımız, ölümden önce nasıl yaşadığımızla paralellik arz ediyor. Burada edindiğimiz karakter, ahlâk ve erdemlerle uhrevi hayatımızı da inşa ediyoruz. Yanı başımızda duran hayata kıymet biçmemizi istiyor ölüm. Aslında bu dünyada iyilik adına, kulluk adına yaptığımız her eylem, sonsuzluk diyarında bize göz aydınlığı nimetler olacaktır. Yeter ki yaşadığımız her günü ‘takva azığı’ ile rızıklandırmak için çabalayalım. Ölümün bizi nerede, ne zaman karşılayacağını bilmiyoruz. Seneca’nın dediği gibi; ‘en iyisi biz onu her yerde bekleyelim.’
Saatlerimizi doğru kuralım, zamanımızı doğru yerlere, salih ve yararlı işler için kullanalım. Bir salisemizi bile boşa geçirecek bir dünya değil burası. Dünyadan ayrılmak asıl kederimiz, hüznümüz, kaygımız olmamalı. Asıl kaygımız; ‘Bu dünyadan nasıl ayrılıyoruz, yanımızda neleri götürüyoruz? Neleri götürmeliyiz? Ardımızda neleri bırakıyoruz?’ olmalı. Dünyayı doğru konumlandırma kılavuzunu -vahyi- okuyup anlayarak, ona göre birikim ve yatırımlarımızı yapabilmeliyiz.
“İnsan ne zaman ölür bilir misin, tembellikten, inançsızlıktan ve hayatı yaşamaya değer kılmayı becerememekten…” (Bernard Shaw)
Asıl ölüm; insanın, yaşarken yaşamıyor gibi davranması; bitkisel bir hayatın içinde her an fişi çekilecekmiş gibi, kendini aciz, yetersiz ve işe yaramaz hissettiğinde gerçekleşmiş oluyor.
Ölümden sonraki hayatın güzelliği, iyiliği şu anda yanında durduğumuz, elde etmek için gayret ettiğimiz iyilik ve güzelliklerle ilgilidir. Fâni bir âlemden bâki bir âleme giderken kontrolü kaybetmemek için ölümü sürekli zihnimizde taze tutmaya çalışalım. Ölüme ibret nazarıyla bakıp ‘Bu ölen ben de olabilirdim!’ diyerek, ölümün bizi terbiye etmesine izin verelim.
Ölümün bir vuslat, bir kavuşma, bir yeniden doğuş olduğunu ve imtihanı doğru verirsek bâki bir saadetle ikram olunacağımızı unutmayalım. Biz, ölüme, ölümün de öleceği bir güne iman ettik. Her ölümle gözümüz yaşarır, kalbimiz hüzünlenir ama asıl yurdumuzda vuslatın olacağı ruhumuza sekinet verir.
Arap edebiyatının önemli ekollerinden biri olan Mehcer Edebiyatına değinmeden evvel “Mehcer” kelimesini tanımlamakta fayda görüyorum. Mehcer; Arapça bir kelime olup hicret edilen yer manasına gelir.Bugün artık Türkçede sıklıkla duyduğumuz göç kelimesi ile eş anlamlı olarak kullanılmaktadır. Hicret (göç) ve muhacir (göç eden kimse) kelimeleri ile de aynı kökten gelmektedir.
Bilirsiniz; insana en kolay ve en bol verebildiğimiz şeydir nasihat. “Biz eskiden..” der başlarız anlatmaya ama artık “o dediğin eskide kaldı” deyip Batı’dan ithal tecrübeleriyle bilgiçlik taslarlar. Tabiî ki gençler ve çocuklar.. Haklılık payları var elbet, dünden bugüne dediğin 20 yılda, eskiye oranla ‘haddini aşmış bilgi’ye ulaştık ve devam ediyor bu hazır bilgiye direncimizin yetersizliği. Çocuklarda kalıcı hasara sebep olmakta. Toplumun her an gelen bilgi yığını karşısında ‘ayırt etme bilinci’ne sahip olmaması bugünkü sıkıntılarımızın temelidir.
Yazmak insanlık tarihi kadar eski midir diye düşünenler için cevap olsun burada, ilk insana her şeyi öğreten Rabbim yazıyı da öğretmiştir muhakkak. Yazıya yemin eden Rabbim’e hamdolsun ki yazabilme imkânına sahibiz, okuma imkânına da. Yazı mektubun can damarıdır ya, ondan böyle başladım bu mektuba… Ne kadar açıklama yapma ihtiyacı hissediyorum, bu da anlaşılmama yorgunluğumun göstergesi sayılıversin, öyle ya anlaşılma sancım olmasa niye yazayım ki…
Yüzündeki öfkeyi kim görmüş başka bir yüzde?
Başka yüzlerin öfkesi, anlata anlata bitirilemeyecek borçlar çıkarır.
Küsmüş suratlar dökülür insanların öfkelerinden.
Haklı ile haksız birbirine girer.
Alacaklı çıkarır bizim alışık olduğumuz öfkeler.
Hiçbir yüzde göremediğimiz bu öfke hâlbuki,
Kaşını malayani görünceye çatan pirifânininki sanki.
Temiz yüzlü, pak.
Sürgün’ün bir diğer anlamıysa, çiçeğin filizlenmesi ve filiz yerlerinden yeniden boy vermesidir. Hz. Âdem de, tövbesi ile yeni bir sürgün vermiştir. Hz. Âdem ve Hz. Havva’nın düştükleri yer olan dünya için, “sürgün veren sürgün” benzetmesini yapabiliriz.
Ölümü Anlayabilmek…
Öleceğiz; müjdeler olsun, müjdeler olsun!
Ölümü de öldüren Rabbe secdeler olsun!
N.Fazıl Kısakürek
Bir secde gayretinde, hayatı yorumlayıp yaşayabilmek… Bir secde yakınlığıyla kendisini yaratanı Halık bilip; mahlûk olmanın mütevazılığını anlayabilmek… Her günün gecesinde bir muhasip gibi kendini sorguya çekebilmek… Ve gözlerini yumarken karanlıkların içinde yarının aydınlığının kendine rahmet getireceği ve getirmesi ümidiyle; sabahlara uyanabilmek…
Doğum ve ölüm… İkisi arasında geçen zaman yolculuğumuza hayat ya da diğer ismiyle yaşam diyoruz. Ne doğmamalıyım diyebiliyor insan ne de ölmemeliyim… İnsanın kaçınılmaz kaderi… Yaşamın döngüsünü oluşturan iki önemli husus. İki kaçınılmaz son.
Her doğum bir umut, bir heyecan, bir neşe katarken etrafındaki insanlara; her ölüm bir ayrılık, bir hüzün, gözlerden dökülen yaşlar bırakır avuçlara. Aslında her doğum ölümünü kucağında taşır ve her ölüm de cennetini avuçlarında götürür. Ve kimse hatırlamaz doğduğu günü ama herkes bilir yolun sonunda bir ölüm olduğunu.
Her insan bir gün bu dünyadaki yolculuğunun biteceğini; günlerinin, aylarının, yıllarının sayılı olduğunu bilir. Her insan fani bir dünyada faniliğinin farkındadır. Ölüm, sınırları olan bir varlık olduğumuzu her daim hatırlatır. Ama insanın şöyle de bir gerçeği vardır: Kendisine ve yakınlarına ölüm gelinceye kadar içsel olarak bu ölümlerden kendisine paye biçmek istemez veya etkilenmez. Başkasının ölümü, başkasının hayat hikâyesinin son bulması… Başkasının artık yeryüzünde olmaması; onun kendi dünyasında çok şey değiştirmeyebilir. Ta ki kendi dünyasındaki insanların ölümüne şahitlik ettiğinde ölümün idrakine varır.
Ağızların tadını bozan ölüm… Nasihat olarak yeten ölüm… Küçük kıyametin kopması olarak tarif edilen ölüm… Sağlam kaleler içinde dahi olunsa gelip bizi bulacak olan ölüm… Vakti geldiğinde ne bir an geri ne de ileri gitmeyen; vakti, saati, salisesi şaşmayan ölüm… Zengin-fakir, güçlü-zayıf, güzel-çirkin ayırmayan ölüm… Ve oyun bittiğinde şah ve piyonun aynı kutuya girdiği ölüm… Bir vuslat, bir kavuşma; yeniden diriliş ve sonsuza doğru bir akıştır ölüm.
Ölüm, insanın kendi varlığı kadar gerçek ve reddedilemeyecek kadar kesindir. İkna edilecek bir alan değil; direk varlığına iman edilmesi gereken bir durak… İster ölümü kabullenin ister kabullenmeyin, ister gündeminize alın isterseniz almayın. Ölüm her halükarda gelip sahibini bulacaktır. Ve “Her nefis ölümü tadacaktır.” (3:185)
Ölümün bu dünyadaki hüznü, acısı elbette büyüktür. Ama ölümden sonraki hayatın doğuşu için bu kaçınılmazdır. Bedenin faniliği ruhun ölümsüzlüğünü kısıtlayamaz. İnsan imtihan olarak bulunduğu bu dünyayı aslında yurt edinemez. Ne kadar dünyayı ve içindekileri sevse de benimsese de iç dünyasında sürekli onu rahatsız eden; “dünyalı” olmadığını, olamayacağını haykıran bir ses ve bir his duyacaktır.
Seküler anlamda çok gelişen toplumlara baktığımızda ‘dünya seviciliğinin’ bir yerden sonra anlam kayması ya da insanın asıl amacından saptırdığı için kalıcı bir mutluluk ve neşe getirmediği görülmüştür. Çünkü ölümlü bir dünyada insan en konforlu, en mutlu, bütün enlerin buluştuğu bir hayatı da yaşasa yine de o istediği, arzuladığı dünya tatminliğini yakalayamayacaktır. Fanilik duygusu, ölümlü olduğu bilgisi ne kadar insan zihninden ve yaşamından uzak tutulmaya çalışılırsa çalışılsın, hiçbir zaman insan o duygudan bağımsız olmayacaktır. Son kertede yine ölümün o soğuk yüzü gelip hayatın orta yerinde varlığını gösterecektir.
Akıllı bir insanın dünyada ölümsüzlük peşine takılarak kendini oyalayıp zamanını ziyan etmek yerine; ölümün arkasındaki hakikatleri keşfedip oraya yoğunlaşması gerekir. Oradaki güzellikleri görüp ruhunu bu geçici dünyanın hazlarında köreltmemelidir. “Bedenin ölümsüzlüğü peşinde koşmak suretiyle ruhun en derin özlemlerine körleşebilir ve bu hayatı daha iyi yaşama fırsatını da kaçırabiliriz. Ölümlülüğü kabul etmekle insan, ‘yaşama ödevini’ hatırlamış olur.” (Kemal Sayar)
İnsan bu dünyanın geçiciliğini, bedenin faniliğini kabul ettiği anda hem sorumluluklarının farkına varır hem de dünyadaki sorunların içerisinde kaybolmaz. Aslında ölüm, insan için büyük bir kılavuzdur. Bazen dünyanın sıkıntıları, zorlukları, bazen refahı, konforu insanı asıl amacından saptırabiliyor. Ama öyle bir şey ki ölüm; bu iki duyguyu da dengede tutmayı insana öğretiyor. Her sıkıntının ölümle biteceği ve her konfor ve seküler hayatın da ölümle yüzleşeceği; her mazlumun hakkını alacağı, her zalimin hesap vereceği bir mizanın olması, insana ölümü sevimli kılıyor.
Dünyanın bir gölgelik olduğu, bir uğrak yeri, mutlak saadeti kazanmak için verilen bir imtihan olduğu; günlük gaile ve endişeler arasında kaybolup gidiyor. Ölüm, insana geçici olduğunu, değer ve anlam kattığı her şeyin bir gün yok olacağını haber veriyor. Ama bu yok oluş gerçek bir yok oluş değil; aksine, tekrar bir dirilmenin habercisidir. Ölümden sonra bir hayatın olması kimi zihinlere çok uzak gelebiliyor. Çünkü başkasının ölümü denildiğinde ‘ölüm ötekileşiyor.’ Oysa her ölüm biraz da bizim ölümümüz değil midir? Bize ölümlü olduğumuzu hatırlatmaz mı? Ölümü inkâr hiçbir zaman için insanı ölümden uzaklaştırmıyor ya da ölümsüzleştirmiyor.
Ama ölümden önce bir hayat var. Ölümden sonra nasıl yaşayacağımız, ölümden önce nasıl yaşadığımızla paralellik arz ediyor. Burada edindiğimiz karakter, ahlâk ve erdemlerle uhrevi hayatımızı da inşa ediyoruz. Yanı başımızda duran hayata kıymet biçmemizi istiyor ölüm. Aslında bu dünyada iyilik adına, kulluk adına yaptığımız her eylem, sonsuzluk diyarında bize göz aydınlığı nimetler olacaktır. Yeter ki yaşadığımız her günü ‘takva azığı’ ile rızıklandırmak için çabalayalım. Ölümün bizi nerede, ne zaman karşılayacağını bilmiyoruz. Seneca’nın dediği gibi; ‘en iyisi biz onu her yerde bekleyelim.’
Saatlerimizi doğru kuralım, zamanımızı doğru yerlere, salih ve yararlı işler için kullanalım. Bir salisemizi bile boşa geçirecek bir dünya değil burası. Dünyadan ayrılmak asıl kederimiz, hüznümüz, kaygımız olmamalı. Asıl kaygımız; ‘Bu dünyadan nasıl ayrılıyoruz, yanımızda neleri götürüyoruz? Neleri götürmeliyiz? Ardımızda neleri bırakıyoruz?’ olmalı. Dünyayı doğru konumlandırma kılavuzunu -vahyi- okuyup anlayarak, ona göre birikim ve yatırımlarımızı yapabilmeliyiz.
“İnsan ne zaman ölür bilir misin, tembellikten, inançsızlıktan ve hayatı yaşamaya değer kılmayı becerememekten…” (Bernard Shaw)
Ölümden sonraki hayatın güzelliği, iyiliği şu anda yanında durduğumuz, elde etmek için gayret ettiğimiz iyilik ve güzelliklerle ilgilidir. Fâni bir âlemden bâki bir âleme giderken kontrolü kaybetmemek için ölümü sürekli zihnimizde taze tutmaya çalışalım. Ölüme ibret nazarıyla bakıp ‘Bu ölen ben de olabilirdim!’ diyerek, ölümün bizi terbiye etmesine izin verelim.
Ölümün bir vuslat, bir kavuşma, bir yeniden doğuş olduğunu ve imtihanı doğru verirsek bâki bir saadetle ikram olunacağımızı unutmayalım. Biz, ölüme, ölümün de öleceği bir güne iman ettik. Her ölümle gözümüz yaşarır, kalbimiz hüzünlenir ama asıl yurdumuzda vuslatın olacağı ruhumuza sekinet verir.
Öleceğiz, öleceğiz müjdeler olsun!
Ölümü de öldüren Rabbe secdeler olsun!
Bu kıvamda olmak gayretiyle…
İlgili Yazılar
Mehcerde Bir Hayat Ozanı Cibran Halil Cibran
Arap edebiyatının önemli ekollerinden biri olan Mehcer Edebiyatına değinmeden evvel “Mehcer” kelimesini tanımlamakta fayda görüyorum. Mehcer; Arapça bir kelime olup hicret edilen yer manasına gelir.Bugün artık Türkçede sıklıkla duyduğumuz göç kelimesi ile eş anlamlı olarak kullanılmaktadır. Hicret (göç) ve muhacir (göç eden kimse) kelimeleri ile de aynı kökten gelmektedir.
Bir An Önce
Bilirsiniz; insana en kolay ve en bol verebildiğimiz şeydir nasihat. “Biz eskiden..” der başlarız anlatmaya ama artık “o dediğin eskide kaldı” deyip Batı’dan ithal tecrübeleriyle bilgiçlik taslarlar. Tabiî ki gençler ve çocuklar.. Haklılık payları var elbet, dünden bugüne dediğin 20 yılda, eskiye oranla ‘haddini aşmış bilgi’ye ulaştık ve devam ediyor bu hazır bilgiye direncimizin yetersizliği. Çocuklarda kalıcı hasara sebep olmakta. Toplumun her an gelen bilgi yığını karşısında ‘ayırt etme bilinci’ne sahip olmaması bugünkü sıkıntılarımızın temelidir.
Mektup IV
Yazmak insanlık tarihi kadar eski midir diye düşünenler için cevap olsun burada, ilk insana her şeyi öğreten Rabbim yazıyı da öğretmiştir muhakkak. Yazıya yemin eden Rabbim’e hamdolsun ki yazabilme imkânına sahibiz, okuma imkânına da. Yazı mektubun can damarıdır ya, ondan böyle başladım bu mektuba… Ne kadar açıklama yapma ihtiyacı hissediyorum, bu da anlaşılmama yorgunluğumun göstergesi sayılıversin, öyle ya anlaşılma sancım olmasa niye yazayım ki…
Sinvar’ın Âsası
Yüzündeki öfkeyi kim görmüş başka bir yüzde?
Başka yüzlerin öfkesi, anlata anlata bitirilemeyecek borçlar çıkarır.
Küsmüş suratlar dökülür insanların öfkelerinden.
Haklı ile haksız birbirine girer.
Alacaklı çıkarır bizim alışık olduğumuz öfkeler.
Hiçbir yüzde göremediğimiz bu öfke hâlbuki,
Kaşını malayani görünceye çatan pirifânininki sanki.
Temiz yüzlü, pak.
Yaşı zindanlara sığmayan bir öfke.
Sezai Karakoç’un Diriliş Düşüncesi’nde Ölüm Metaforu
Sürgün’ün bir diğer anlamıysa, çiçeğin filizlenmesi ve filiz yerlerinden yeniden boy vermesidir. Hz. Âdem de, tövbesi ile yeni bir sürgün vermiştir. Hz. Âdem ve Hz. Havva’nın düştükleri yer olan dünya için, “sürgün veren sürgün” benzetmesini yapabiliriz.