“Orta Çağda biri ‘kilise şunu öğretiyor…’ demişse, bu söz odadaki herkesin sesini keserdi. Fakat günümüzde bir Büyük Hakikat adayı varsa, o da bilimdir. Bilim bizim gorilimizdir. Biri ‘bilim diyor ki…’ dediğinde, sohbetin bittiğini düşünürüz. Yani biz postmodernist hermönetler, gözü kara olmalıyız; hem piskoposların, hem de fizikçilerin veya daha kesin bir ifadeyle Tanrı’yı istismar eden bazı dindarların ve fiziği istismar eden Aydınlanma türlerinin karşısında durmalıyız.”
Postmodern Hristiyanlık ve kıtasal din felsefesi alanlarında söz sahibi olan Amerikalı filozof John D. Caputo, zayıf teoloji olarak bilinen teolojik hareketinde kurucusudur. Türkçeye kazandırılan tek kitabı ‘Hakikat’ te Postmodern bir düşünür olduğunu ifade etmekle beraber moderniteye de içten bir vefa duygusuna sahip olduğunu belirtmektedir. O modern öncesinden öğrenebileceğimiz şeyler olduğunu ama modern öncesi nostaljiye de direnmeyi teklif etmektedir. Ona göre Aydınlanma hakikati batıl inançların kıskacından kurtarmış ama diğer yandan bilimi dogmalaştırıp hakikatin yerine koyarak salt akılla fetişleştirmekten de kendini alamamıştır. Dolayısıyla Aydınlanma aşırılığa kaçmış ve hakikati matematiksel kesinliğe indirgemiştir. Bu Caputo’ya göre aslında Batının evrensellik iddiasının temelini oluşturmaktadır. Bu bağlamda postmodern düşünürlerin bu katı hakikat anlayışını asla kabul etmeyeceklerini bunun yerine ‘‘devinim’’ halinde bir hakikat anlayışını benimsediklerini söylemekte ve evrenselin yerine farkı, istisnailiği ve tekilliği öne çıkarmaktadır. Postmodernitenin devinim halindeki hakikat anlayışı için öne sürdüğü rehber ise hermenötiktir. O bununla hakikatin bir yorum meselesi olduğunu söylemekte (ama salt/saf bir yorum meselesi değil) tek bir hakikatin değil birden fazla hakikat iddiasının mümkün olduğunu söylemektedir. Ama önüne geçilmez bir göreliliğe karşı olduğunu da ilave etmektedir. Çünkü görelilik bazı şeylerin yanlış olduğunu söyleme hakkımızı elimizden almaktadır ki bu kabul edilebilir bir şey değildir.
Ravi
Muhammed Enes Topgül / Ketebe Yayınları
“Olsun, yine de rivayetlerin hepsini yazdım. Onları belki başka kimselerden de dinleyebilirim. Başım yine kazan gibi. Etrafımdaki herkes bana imrenerek baksa da hala yolculuk hedefime dair gönlümde net bir cevap yok. Onlara göre sadece ilim uğruna buradayım. Bir yanım da aynı kanaatte aslında ama diğer yanım ise sürekli niyetimdeki zayıflıları ortaya koyuyor. Sanıyorum hadislerle uğraşarak, iyice yorularak ve düşünmeye fırsat bırakmayacak bir tempoyla yaşayarak kendimi uyuşturuyorum. Muhaddislerin ilim talebindeki niyetle ilgili sözlerinin üzeri ara ara tozlanıyor. Ama sorular yine orada. Beynimin içinde yatmam gerek artık.”
Tarihsel sosyoloji alanında vazgeçilmez olan seyahatnameler, yazıldığı dönemin sosyoekonomik, sosyokültürel, siyasi ve düşünce tarihi bakımından son derece önemli metinlerdir. Bu anlamda hadis ilminin en önemli tarihi ve kültürel olaylarından biri olan, bir ravinin rivayet toplamak için çıktığı ilim serüvenini/seyahatini tanımlamak için kullanılan rıhlelerin öyküsünü anlatan bir eser ortaya konulmamıştır. Bu alanda ki boşluğu doldurmak adına yazarımız Muhammed Enes Topgül hicri ikinci asırda yaşadığı kurgulanan ve yalnızca Semerkantlı ve et-Temimi kabilesine mensup olduğu bilinen ravinin, bir bakıma günlüğü mesabesinde olan, rıhle ile rahle arasındaki serüvenini anlatmaktadır. Yer yer akademik bilgiler de içeren metin pedagojik yönü yüksek bir anlatı ortaya koymaktadır. Kitap söz konusu ravinin çıkmış olduğu Semerkant’tan Tirmiz’e, Merv’e, Nişabur’a, Bağdat’a ve ta ki Mekke, Medine ve San’a’ya kadar uzanan, farklı güzergahlarla şekillenen üç ayrı yolculuğu, yolculuğun ileri safhalarında isimlerin artmasıyla karmaşıklaşan ama diğer yandan da yolculuğun olgunlaşan yönleriyle didaktik bir dille anlatmaktadır. Yer yer seyahate ara verip dönemin siyasi ve sosyal koşullarına dair bilgiler de veren kitap, sayfa aralarında verdiği çizimlerle de dönemin toplumuna dokunmak ve o havayı solumak amacı taşımaktadır.
İbn Tufeyl’in Modern Batı Düşüncesi Üzerindeki Etkisi
Samar Attar / AlBaraka Yayınları
“Siyasi perspektiften bakıldığında İbn Tufeyl çoğulcu bir toplum teklif eder. Ki bu, onun içinde yaşadığı toplumun en parlak dönemindeki halidir. Müslüman İspanya’da, yani İbn Tufeyl’in yaşadığı toplumda; Araplar, Berberiler, İspanyollar, diğer Avrupalılar, Müslümanlar, Hristiyanlar, Yahudiler ve ateistler yan yana ya da gayet birbirlerinden ayrı yaşadılar. Bu toplumun ortaya koyduğu modelin muazzam tesiri yalnızca Avrupa Rönesans’ında değil, genel olarak Avrupa entelektüel hayatında; bilhassa da dönemin düşünürlerinin eşitlik, özgürlük ve tolerans gibi değerleri öne çıkardığı Aydınlanma sürecinde derin bir karşılık buldu.”
İngiliz ve Arap Dili ve Edebiyatı araştırmacısı olan yazarımız, Samar Attar, çeşitli ülkelerde de Karşılaştırmalı Edebiyat Dersleri vermiştir. Samar Attar’ın, bu kitabında bir bakıma İslam Düşüncesinin Modern Batı Düşüncesine etkisini izlemek için seçmiş olduğu eser ise, İbn Tufeyl’in meşhur, alegorik felsefi roman tarzında yazılmış olan eseri Hayy b. Yakzan. Döngüsel/Aktarımsal medeniyet tasavvuru bağlamında, insanlığın ‘küresel bir köyde’ yaşadığı düşüncesine sahip olan yazar Batı merkezli düşünce tarihi okumasına sert eleştiriler getiriyor. Bu bağlamda tarihte hiçbir zaman bir şeyi ilk bizim keşfettiğimizi veya onu keşfedebilecek tek kişinin biz olduğumuz iddiasında olmamamız gerektiğini belirtiyor. Yazar söz konusu eserin, Avrupa’nın edebiyat ve düşünce dünyasına etkisinin olabileceğinin izini öncelikle eserin muhtelif çevirileri üzerinden sürüyor. Daha sonra bir başka eser olan Robinson Crusoe ile bir karşılaştırma içine giren yazar, Crusoe’nun Hayy b. Yakzan’ın temel mesajının önüne geçilerek yazılmış kötü bir kopyası olduğunu, iki eserin kahramanlarının karakter analizleri üzerinden tespit ediyor. Yazarın kitap boyunca asıl vurguladığı husus ise Hayy b. Yakzan’ın dini ve felsefi yönünü takdir ve tebyin etmekle beraber, siyasi yönüne odaklanılmadığı hususudur. Yazar buradan hareketle Hayy’ın yazıldığı dönemin olumsuz siyasi ve toplumsal yönlerine bir cevap niteliğinde olduğunu belirtmekte ve dini hoşgörü/tolerans kavramlarını ısrarla vurgulamaktadır.
Toplumsal Hafıza
Faruk Karaarslan / Ketebe Yayınları
‘‘Çünkü bizim algılama biçimimiz salt kendi zihin dünyamızla ilgili değildir. Biz o süreye kadar zihnimize yerleştirdiklerimizle ve sosyalleşme sürecinde edindiğimiz her türlü edinim ile birlikte algılarız. Yani bizim neyi nasıl algıladığımız, içinde yaşadığımız toplumsal yapıdan siyasal sisteme, oturduğumuz eve, okuduğumuz kitaplara kadar bir dizi unsura göre değişkenlik göstermektedir”
Sosyolojiyi insanın kendi hikâyesinin arka planındaki örüntüleri deşifre etme çabası olarak, ontolojik bir kaygı mesabesinde gören sosyolog yazar Faruk Karaarslan, bu bağlamda kitabının hikayesini adeta kendi hikayesiyle birleştirerek kitaba başlıyor. Yazar Auschwitz’i gezmeye gittiğinde, İsrail’den gelen bir gurup öğrenci ile kendisinin mekânı tecrübe etmesi arasında bir fark olduğunu anlar. Unutmama gayreti ya da bir şeyleri tekrar tekrar hatırlama çabası, bir devlet için neden bu kadar önemlidir? Sorusundan hareketle, toplumsal hafıza bağlamında hatırlama/hatırlatma, unutma/unutturma üzerine sorunsallaştırıcı bir dille kitabını kaleme alır. Yazar son zamanlarda toplumsal hafıza araştırmaları bağlamında ivme kazanan sözlü tarih çalışmalarının siyasi alanla politik hesaplaşmanın zemini olarak, ideolojik hesaplaşmadan kendisini alamadığını, bu durumun ise toplumsal hafızaya dair teorik bir dil yakalamayı zorlaştırdığını belirtmektedir. Buradan hareketle işe girişen yazar, toplumsal hafıza üzerine, terkibe söz konusu olan kavramların disiplinler arası çalışmayı elzem kıldığını belirtmekte ve disiplinler arası teorik bir tartışma açmaktadır. Yazar modernitenin, rolü gereği geleneğin taşıyıcısı olan hafızayı dışladığını, bundan dolayı da unutturucu bir işlevi olduğunu söylemektedir. Psikolojiden hareketle bir şeyi tamamıyla unutmanın veya hatırlamanın mümkün olmadığını ortaya koyan yazar, modernitenin unutturucu misyonunu, hafızanın dönüştürülmesi üzerinden yürüttüğünü ve hatırlananların ve unutulanların bu dönüşümle birlikte hatırlanabileceğini belirtiyor.
“Müslümanların birlik içinde olduğu inancı da tarihi temelleri bulunmayan bir yanılgıdır. Hatta bunun tam tersi doğrudur; şöyle ki, aslında sömürgeciliğin yarattığı kötü koşulların saikiyle Müslümanlar arasında küresel bir dayanışma fikrinin ilk tohumları yeşermeye başladı ve Avrupa ırkçılığına karşı ortak bir İslam medeniyeti tahayyülü zaman içinde gelişti. Yani on dokuzuncu yüzyılın sonlarında Avrupa hegemonyasının zirve yapmasına dek, Müslüman toplumlar dünya çapında siyasi bir birliğe sahip olmayı hayal dahi etmemişti.”
“Bilimsel Devrim bilimi dinden kurtardı. Yeni bilim ruhu maddeden kurtardı. Dünya bilgisinin kaynağı olarak vahyin yerine akıl ve deney aldı. Bilimsel Devrim’den sonra Tanrı’nın en sonunda doğadan tamamen dışlanması ve bilimin Tanrı’nın varlığını inkâr etmesi kaçınılmazdı. Bu mesnetsiz iddialar popüler bilim tarihinin içine işleyerek sık sık tekrarlanır hale geldi. Evrim ve yaradılış üstüne yazan gazeteciler, küresel ısınmanın kaynaklarını araştıran çevreciler, bilim üstüne eleştiriler yazan feministler ve modern dünyanın yarattığı düş kırıklığına ağıtlar yakan New Age’in peygamber özentileri -hepsi bu mantrayı tekrarlamakta ve on yedinci yüzyılın bilimin dinden boşanmasına tanık olduğu inancını tekrarlamaktadır.
“Edward Said, entelektüeli, bir müçtehit olarak görüyor ve ondan içtihat yapmasını bekliyor; tabii ki entelektüel bir bakışla… Her ne kadar İslam’ın din olduğundan söz etse bile laik entelektüel zihni gereği İslam’ı bir “düşünce” olarak algılıyor. Daha doğrusu şu: Müslüman entelektüel hem naslara iman edip hem de iman ettiği bu sınırları entelektüel cüretle aşabilir mi? Edward Said de sanırım daha çok Müslüman entelektüelleri kastederek şöyle demez mi zaten: “Entelektüel, her zaman bağlılık sorununun amansız meydan okuması ile kuşatılmış durumda.” Yukarıda andığım iki adın da (Nuri Pakdil ve Atasoy Müftüoğlu) birer insan, Müslüman, yazar ve sanatçı olarak hayatlarına, entelektüel çabalarına yakından tanık oldum. Her iki insanın da konuşurken, yazarken, tartışırken ve toplumsal, siyasal anlamda tavır alırken, Müslüman ve entelektüel olmanın, daha doğrusu olamamanın “çelişkisini” kaçınılmaz olarak yaşadıkları kanaatindeyim; bu çelişkileri gördüm.”
İSLAM DÜŞÜNCE GELENEKLERİ
ÖMER TÜRKER
KETEBE YAYINLARI
“İslam dünyası genel olarak bilimlerde ve teknolojide Batı karşısında geri kalmışlığın bedelini önce peyderpey sömürgeleşerek sonra da değerler krizine duçar olmakla ödemeye başlamıştır. Hala da bu kriz, bütün acımasızlığıyla Müslüman dünyayı kasıp kavurmaktadır. Bu bakımdan İslam dünyasının krizi, fıkıh ve tefsir gibi uygulamalı dini bilimlerden ziyade düşünce ve teorik bilimlerdedir. Müslümanlar dünyaya açıklama, isim verme, anlamlandırma ve müeyyide koyma gücünü yitirmiştir. Kuşkusuz bu durum hayatın bütün alanlarına sirayet ettiğinden dini ve felsefi pratik ilimler de krizden derinlemesine etkilenmektedir. Krizin kaynaklarını doğru tespit etmediğimiz sürece çözüm arayışlarımız da sorunlu olacaktır. İğneyi karanlıkta kaybedip aydınlıkta arama işini tadını kaçıracak şekilde uzattığımız söylemek abartı olmaz.”
Bir argüman mantık kriterini sağlamasa da kimi zaman sadece doğru öncülleri olduğu için iyi argüman olabilir. Evet en iyi argüman olamaz ancak sadece en iyi argümanları kabul edecek olursak zihni kapasitemizi epeyce kapatmış oluruz ve yaşadığımız pek çok şeyi rasyonel bir şekilde anlamlandıramayız. Çünkü hayatta tüme vardığımız nokta, elimizdeki imkânlarla kısıtlıdır.
Kitap Seçkisi
Hakikat, Postmodern Çağda Bilgelik Arayışı
“Orta Çağda biri ‘kilise şunu öğretiyor…’ demişse, bu söz odadaki herkesin sesini keserdi. Fakat günümüzde bir Büyük Hakikat adayı varsa, o da bilimdir. Bilim bizim gorilimizdir. Biri ‘bilim diyor ki…’ dediğinde, sohbetin bittiğini düşünürüz. Yani biz postmodernist hermönetler, gözü kara olmalıyız; hem piskoposların, hem de fizikçilerin veya daha kesin bir ifadeyle Tanrı’yı istismar eden bazı dindarların ve fiziği istismar eden Aydınlanma türlerinin karşısında durmalıyız.”
Postmodern Hristiyanlık ve kıtasal din felsefesi alanlarında söz sahibi olan Amerikalı filozof John D. Caputo, zayıf teoloji olarak bilinen teolojik hareketinde kurucusudur. Türkçeye kazandırılan tek kitabı ‘Hakikat’ te Postmodern bir düşünür olduğunu ifade etmekle beraber moderniteye de içten bir vefa duygusuna sahip olduğunu belirtmektedir. O modern öncesinden öğrenebileceğimiz şeyler olduğunu ama modern öncesi nostaljiye de direnmeyi teklif etmektedir. Ona göre Aydınlanma hakikati batıl inançların kıskacından kurtarmış ama diğer yandan bilimi dogmalaştırıp hakikatin yerine koyarak salt akılla fetişleştirmekten de kendini alamamıştır. Dolayısıyla Aydınlanma aşırılığa kaçmış ve hakikati matematiksel kesinliğe indirgemiştir. Bu Caputo’ya göre aslında Batının evrensellik iddiasının temelini oluşturmaktadır. Bu bağlamda postmodern düşünürlerin bu katı hakikat anlayışını asla kabul etmeyeceklerini bunun yerine ‘‘devinim’’ halinde bir hakikat anlayışını benimsediklerini söylemekte ve evrenselin yerine farkı, istisnailiği ve tekilliği öne çıkarmaktadır. Postmodernitenin devinim halindeki hakikat anlayışı için öne sürdüğü rehber ise hermenötiktir. O bununla hakikatin bir yorum meselesi olduğunu söylemekte (ama salt/saf bir yorum meselesi değil) tek bir hakikatin değil birden fazla hakikat iddiasının mümkün olduğunu söylemektedir. Ama önüne geçilmez bir göreliliğe karşı olduğunu da ilave etmektedir. Çünkü görelilik bazı şeylerin yanlış olduğunu söyleme hakkımızı elimizden almaktadır ki bu kabul edilebilir bir şey değildir.
Ravi
“Olsun, yine de rivayetlerin hepsini yazdım. Onları belki başka kimselerden de dinleyebilirim. Başım yine kazan gibi. Etrafımdaki herkes bana imrenerek baksa da hala yolculuk hedefime dair gönlümde net bir cevap yok. Onlara göre sadece ilim uğruna buradayım. Bir yanım da aynı kanaatte aslında ama diğer yanım ise sürekli niyetimdeki zayıflıları ortaya koyuyor. Sanıyorum hadislerle uğraşarak, iyice yorularak ve düşünmeye fırsat bırakmayacak bir tempoyla yaşayarak kendimi uyuşturuyorum. Muhaddislerin ilim talebindeki niyetle ilgili sözlerinin üzeri ara ara tozlanıyor. Ama sorular yine orada. Beynimin içinde yatmam gerek artık.”
Tarihsel sosyoloji alanında vazgeçilmez olan seyahatnameler, yazıldığı dönemin sosyoekonomik, sosyokültürel, siyasi ve düşünce tarihi bakımından son derece önemli metinlerdir. Bu anlamda hadis ilminin en önemli tarihi ve kültürel olaylarından biri olan, bir ravinin rivayet toplamak için çıktığı ilim serüvenini/seyahatini tanımlamak için kullanılan rıhlelerin öyküsünü anlatan bir eser ortaya konulmamıştır. Bu alanda ki boşluğu doldurmak adına yazarımız Muhammed Enes Topgül hicri ikinci asırda yaşadığı kurgulanan ve yalnızca Semerkantlı ve et-Temimi kabilesine mensup olduğu bilinen ravinin, bir bakıma günlüğü mesabesinde olan, rıhle ile rahle arasındaki serüvenini anlatmaktadır. Yer yer akademik bilgiler de içeren metin pedagojik yönü yüksek bir anlatı ortaya koymaktadır. Kitap söz konusu ravinin çıkmış olduğu Semerkant’tan Tirmiz’e, Merv’e, Nişabur’a, Bağdat’a ve ta ki Mekke, Medine ve San’a’ya kadar uzanan, farklı güzergahlarla şekillenen üç ayrı yolculuğu, yolculuğun ileri safhalarında isimlerin artmasıyla karmaşıklaşan ama diğer yandan da yolculuğun olgunlaşan yönleriyle didaktik bir dille anlatmaktadır. Yer yer seyahate ara verip dönemin siyasi ve sosyal koşullarına dair bilgiler de veren kitap, sayfa aralarında verdiği çizimlerle de dönemin toplumuna dokunmak ve o havayı solumak amacı taşımaktadır.
İbn Tufeyl’in Modern Batı Düşüncesi Üzerindeki Etkisi
“Siyasi perspektiften bakıldığında İbn Tufeyl çoğulcu bir toplum teklif eder. Ki bu, onun içinde yaşadığı toplumun en parlak dönemindeki halidir. Müslüman İspanya’da, yani İbn Tufeyl’in yaşadığı toplumda; Araplar, Berberiler, İspanyollar, diğer Avrupalılar, Müslümanlar, Hristiyanlar, Yahudiler ve ateistler yan yana ya da gayet birbirlerinden ayrı yaşadılar. Bu toplumun ortaya koyduğu modelin muazzam tesiri yalnızca Avrupa Rönesans’ında değil, genel olarak Avrupa entelektüel hayatında; bilhassa da dönemin düşünürlerinin eşitlik, özgürlük ve tolerans gibi değerleri öne çıkardığı Aydınlanma sürecinde derin bir karşılık buldu.”
İngiliz ve Arap Dili ve Edebiyatı araştırmacısı olan yazarımız, Samar Attar, çeşitli ülkelerde de Karşılaştırmalı Edebiyat Dersleri vermiştir. Samar Attar’ın, bu kitabında bir bakıma İslam Düşüncesinin Modern Batı Düşüncesine etkisini izlemek için seçmiş olduğu eser ise, İbn Tufeyl’in meşhur, alegorik felsefi roman tarzında yazılmış olan eseri Hayy b. Yakzan. Döngüsel/Aktarımsal medeniyet tasavvuru bağlamında, insanlığın ‘küresel bir köyde’ yaşadığı düşüncesine sahip olan yazar Batı merkezli düşünce tarihi okumasına sert eleştiriler getiriyor. Bu bağlamda tarihte hiçbir zaman bir şeyi ilk bizim keşfettiğimizi veya onu keşfedebilecek tek kişinin biz olduğumuz iddiasında olmamamız gerektiğini belirtiyor. Yazar söz konusu eserin, Avrupa’nın edebiyat ve düşünce dünyasına etkisinin olabileceğinin izini öncelikle eserin muhtelif çevirileri üzerinden sürüyor. Daha sonra bir başka eser olan Robinson Crusoe ile bir karşılaştırma içine giren yazar, Crusoe’nun Hayy b. Yakzan’ın temel mesajının önüne geçilerek yazılmış kötü bir kopyası olduğunu, iki eserin kahramanlarının karakter analizleri üzerinden tespit ediyor. Yazarın kitap boyunca asıl vurguladığı husus ise Hayy b. Yakzan’ın dini ve felsefi yönünü takdir ve tebyin etmekle beraber, siyasi yönüne odaklanılmadığı hususudur. Yazar buradan hareketle Hayy’ın yazıldığı dönemin olumsuz siyasi ve toplumsal yönlerine bir cevap niteliğinde olduğunu belirtmekte ve dini hoşgörü/tolerans kavramlarını ısrarla vurgulamaktadır.
Toplumsal Hafıza
‘‘Çünkü bizim algılama biçimimiz salt kendi zihin dünyamızla ilgili değildir. Biz o süreye kadar zihnimize yerleştirdiklerimizle ve sosyalleşme sürecinde edindiğimiz her türlü edinim ile birlikte algılarız. Yani bizim neyi nasıl algıladığımız, içinde yaşadığımız toplumsal yapıdan siyasal sisteme, oturduğumuz eve, okuduğumuz kitaplara kadar bir dizi unsura göre değişkenlik göstermektedir”
Sosyolojiyi insanın kendi hikâyesinin arka planındaki örüntüleri deşifre etme çabası olarak, ontolojik bir kaygı mesabesinde gören sosyolog yazar Faruk Karaarslan, bu bağlamda kitabının hikayesini adeta kendi hikayesiyle birleştirerek kitaba başlıyor. Yazar Auschwitz’i gezmeye gittiğinde, İsrail’den gelen bir gurup öğrenci ile kendisinin mekânı tecrübe etmesi arasında bir fark olduğunu anlar. Unutmama gayreti ya da bir şeyleri tekrar tekrar hatırlama çabası, bir devlet için neden bu kadar önemlidir? Sorusundan hareketle, toplumsal hafıza bağlamında hatırlama/hatırlatma, unutma/unutturma üzerine sorunsallaştırıcı bir dille kitabını kaleme alır. Yazar son zamanlarda toplumsal hafıza araştırmaları bağlamında ivme kazanan sözlü tarih çalışmalarının siyasi alanla politik hesaplaşmanın zemini olarak, ideolojik hesaplaşmadan kendisini alamadığını, bu durumun ise toplumsal hafızaya dair teorik bir dil yakalamayı zorlaştırdığını belirtmektedir. Buradan hareketle işe girişen yazar, toplumsal hafıza üzerine, terkibe söz konusu olan kavramların disiplinler arası çalışmayı elzem kıldığını belirtmekte ve disiplinler arası teorik bir tartışma açmaktadır. Yazar modernitenin, rolü gereği geleneğin taşıyıcısı olan hafızayı dışladığını, bundan dolayı da unutturucu bir işlevi olduğunu söylemektedir. Psikolojiden hareketle bir şeyi tamamıyla unutmanın veya hatırlamanın mümkün olmadığını ortaya koyan yazar, modernitenin unutturucu misyonunu, hafızanın dönüştürülmesi üzerinden yürüttüğünü ve hatırlananların ve unutulanların bu dönüşümle birlikte hatırlanabileceğini belirtiyor.
İlgili Yazılar
Kitap Seçkisi
“Müslümanların birlik içinde olduğu inancı da tarihi temelleri bulunmayan bir yanılgıdır. Hatta bunun tam tersi doğrudur; şöyle ki, aslında sömürgeciliğin yarattığı kötü koşulların saikiyle Müslümanlar arasında küresel bir dayanışma fikrinin ilk tohumları yeşermeye başladı ve Avrupa ırkçılığına karşı ortak bir İslam medeniyeti tahayyülü zaman içinde gelişti. Yani on dokuzuncu yüzyılın sonlarında Avrupa hegemonyasının zirve yapmasına dek, Müslüman toplumlar dünya çapında siyasi bir birliğe sahip olmayı hayal dahi etmemişti.”
Kitap Seçkisi
“Bilimsel Devrim bilimi dinden kurtardı. Yeni bilim ruhu maddeden kurtardı. Dünya bilgisinin kaynağı olarak vahyin yerine akıl ve deney aldı. Bilimsel Devrim’den sonra Tanrı’nın en sonunda doğadan tamamen dışlanması ve bilimin Tanrı’nın varlığını inkâr etmesi kaçınılmazdı. Bu mesnetsiz iddialar popüler bilim tarihinin içine işleyerek sık sık tekrarlanır hale geldi. Evrim ve yaradılış üstüne yazan gazeteciler, küresel ısınmanın kaynaklarını araştıran çevreciler, bilim üstüne eleştiriler yazan feministler ve modern dünyanın yarattığı düş kırıklığına ağıtlar yakan New Age’in peygamber özentileri -hepsi bu mantrayı tekrarlamakta ve on yedinci yüzyılın bilimin dinden boşanmasına tanık olduğu inancını tekrarlamaktadır.
Kitap Seçkisi
“Edward Said, entelektüeli, bir müçtehit olarak görüyor ve ondan içtihat yapmasını bekliyor; tabii ki entelektüel bir bakışla… Her ne kadar İslam’ın din olduğundan söz etse bile laik entelektüel zihni gereği İslam’ı bir “düşünce” olarak algılıyor. Daha doğrusu şu: Müslüman entelektüel hem naslara iman edip hem de iman ettiği bu sınırları entelektüel cüretle aşabilir mi? Edward Said de sanırım daha çok Müslüman entelektüelleri kastederek şöyle demez mi zaten: “Entelektüel, her zaman bağlılık sorununun amansız meydan okuması ile kuşatılmış durumda.” Yukarıda andığım iki adın da (Nuri Pakdil ve Atasoy Müftüoğlu) birer insan, Müslüman, yazar ve sanatçı olarak hayatlarına, entelektüel çabalarına yakından tanık oldum. Her iki insanın da konuşurken, yazarken, tartışırken ve toplumsal, siyasal anlamda tavır alırken, Müslüman ve entelektüel olmanın, daha doğrusu olamamanın “çelişkisini” kaçınılmaz olarak yaşadıkları kanaatindeyim; bu çelişkileri gördüm.”
Kitap Seçkisi
İSLAM DÜŞÜNCE GELENEKLERİ
ÖMER TÜRKER
KETEBE YAYINLARI
“İslam dünyası genel olarak bilimlerde ve teknolojide Batı karşısında geri kalmışlığın bedelini önce peyderpey sömürgeleşerek sonra da değerler krizine duçar olmakla ödemeye başlamıştır. Hala da bu kriz, bütün acımasızlığıyla Müslüman dünyayı kasıp kavurmaktadır. Bu bakımdan İslam dünyasının krizi, fıkıh ve tefsir gibi uygulamalı dini bilimlerden ziyade düşünce ve teorik bilimlerdedir. Müslümanlar dünyaya açıklama, isim verme, anlamlandırma ve müeyyide koyma gücünü yitirmiştir. Kuşkusuz bu durum hayatın bütün alanlarına sirayet ettiğinden dini ve felsefi pratik ilimler de krizden derinlemesine etkilenmektedir. Krizin kaynaklarını doğru tespit etmediğimiz sürece çözüm arayışlarımız da sorunlu olacaktır. İğneyi karanlıkta kaybedip aydınlıkta arama işini tadını kaçıracak şekilde uzattığımız söylemek abartı olmaz.”
Kitap Seçkisi
Bir argüman mantık kriterini sağlamasa da kimi zaman sadece doğru öncülleri olduğu için iyi argüman olabilir. Evet en iyi argüman olamaz ancak sadece en iyi argümanları kabul edecek olursak zihni kapasitemizi epeyce kapatmış oluruz ve yaşadığımız pek çok şeyi rasyonel bir şekilde anlamlandıramayız. Çünkü hayatta tüme vardığımız nokta, elimizdeki imkânlarla kısıtlıdır.