Hz. Muhammed’in genel hayat hikâyesine bakıldığında yaşadığı dönemin toplumsal sorunları karşısındaki duruşunun sadece İslam davetine düşmanlık gösteren veya tarafsız kalmayı tercih edenler değil; sahabesinden de belirli ölçüde ayrıştığı görülmektedir. Onun içinde yetiştiği toplumun değer yargılarıyla çelişen çok sayıda davranışına şahit olunmasında, nübüvvet vazifesini üstlenmiş olmasının yanı sıra kendine özgü kişiliğinin etkisi büyüktür. İslâmî kaynaklarda Hz. Muhammed’in neredeyse yaşadığı toplumun tüm kesimlerinden ayrışan bu duruşunu gözler önüne seren çok sayıda örnekle karşılaşmak mümkündür.
“Sünnet”in Hz. Muhammed’in genel hayat karşısındaki “duruşu” olarak da tanımlanabileceği kanaatindeyiz. Buna göre sünnet; Hz. Muhammed’in mücadelelerle dolu hayatında karşılaştığı olaylar karşısındaki genel duruşunu ifade eden bir terim olmaktadır.
Başka bir deyişle Hz. Muhammed’in sünnetini bilmek, onun hangi durumlar karşısında hangi davranışları sergileyip sergilemeyeceği hususunda bir farkındalığa sahip olmak anlamına gelmektedir. Bu yüzden Hz. Muhammed’in çağları aşan mesajı ve örnekliğinin izleri daha çok gündelik işlerinde sergilediği tikel davranışlarından ziyade, sözünü ettiğimiz bu türden külli tutum ve davranışlarında tebarüz etmektedir.
Hz. Muhammed’in Hicaz toplumunun genel kabullerinden ayrıştığı vasıflarının başında asabiyete dayalı toplumsal hiyerarşiye karşı takındığı mesafeli tutumun geldiği söylenebilir. Buradan hareketle soy-sopla övünme, salt kabile mensubiyetine dayalı dayanışma ve buradan hareketle aralarında kan bağı olanlara iltimas geçme gibi uygulamalara karşı son derece hassas bir tavır takındığı gözlenmektedir. Bundan dolayı Medine’de en güçlü olduğu dönemlerde dahi eşlerinin de aralarında bulunduğu yakın akrabalarının her türden mal ve makam isteğini geri çevirmiştir.
Yine onun hayatında gözlemlenen toplumdaki zayıf kesimlerin (kadın, yaşlı, köle, çocuk) durumunu olabildiğince iyi bir seviyeye çıkarma çabası bu ayrıcalıklı hassasiyetinden kaynaklanmaktadır. Bu bağlamda Hz. Muhammed’in en önemli sünnetlerinden birisinin, hiçbir toplumsal hiyerarşiyi gözetmeden, insanı, sadece “Allah’ın” kulu olması hasebiyle saygıya ve hürmete layık görmesi olduğu ifade edilebilir. Bu, aynı zamanda toplumun güçlü kesimlerine karşı zayıftan yana bir tavır sergilemesi anlamına gelmektedir. Gerek Kur’an gerekse diğer tarihî bilgiler bu olguyu farklı yönleriyle tasvir etmektedir.
Hz. Muhammed’in toplumsal hiyerarşiye mesafeli bu tutumu aynı zamanda engin bir merhamet ve tevazu duygusundan beslenmektedir. Mekke’nin en önemli kabilelerinden birine mensup olması ve sonrasında peygamberlik sorumluluğunu üstlenmesine rağmen bu derin merhameti ve alçak gönüllülüğünden hayatı boyunca ödün vermemiştir.
Hz. Muhammed’in tevazusu ve abartılı methiyelere karşı tavrına dair kaynaklarda birbirinden çarpıcı örnekler sunulmaktadır. Bu çalışmada Hz. Muhammed’in, kendisine “seyyid/efendi” denilmesini nehyetmesinden bahseden bazı haberleri merkeze alarak günümüzde Peygamber’e (as) nispet edilen bazı ifade kalıplarıyla bu olgu arasındaki birtakım çarpıklıklara dikkati çekmek istiyoruz.
Kaynaklarda Hz. Muhammed’in kendisine “seyyid/efendi” denmesini neyhetmesi ʿÂmir b. Ṡaʿṡaaʿ heyetini kabulüyle ilişkilendirilmektedir. Haberin bazı varyantlarında muhtasar ifadelere yer verilirken mufassal varyantlarında konu hakkında daha detaylı bilgilere rastlamak mümkündür.
Şimdi, sırasıyla haberin birkaç farklı varyantında yer alan ifadeleri görelim:
Ḥasan el-Baṡrî’ye nispet edilen bir haberde onun şöyle dediği aktarılmaktadır: “Bir adam Nebî’yle (as) karşılaştı ve ona ‘Merhaba efendimiz ve efendimizin oğlu’ diye hitap etti. Bunun üzerine Allah Resulü: ‘Efendi, Allah tebâreke ve teʿâlâdır’ dedi.”[2]
Ḥasan el-Baṡrî’den senedinde sahâbî ravî zikredilmeden mürsel olarak nakledilen bu haberde bir adamın Peygamber’e (as) gelerek methiyeler düzdüğü ve bunun üzerine uyarıldığı bilgisine yer verilmektedir. Haberde şahsın kimliği ve olayın diğer detaylarına ise değinilmemektedir.
Yezîd b. ʿAbdillâh Ebîʾ’l-ʿAlâʾ’ya nispet edilen bir haberde onun şöyle dediği nakledilmektedir: “Babam (ʿAbdullâh b. Şiḥḥîr) Benî ʿAmir (Ṡaʿṡaaʿ)[3] heyetinin Nebî’yi (as) ziyaretine katılmıştı. Ona ‘Sen efendimizsin, üzerimizde kudret ve kerem sahibisin’ dedi. Bunun üzerine Nebî (as) ona: ‘Ağır ol! Ağır ol! Sözünüzü söyleyin ama şeytan sizi aldatmasın. Efendi ancak Allah’tır, Efendi ancak Allah’tır, Efendi ancak Allah’tır.’ dedi.”[4]
Yezîd b. ʿAbdillâh Ebîʾ’l-ʿAlâʾnın haberinde ilgili olayın Benî ʿÂmir heyetinin Hz. Muhammed’i ziyaretiyle ilişkilendirildiği ve bir önceki Ḥasan el-Baṡrî haberinden farklı olarak “bir adam” denilerek ismi zikredilmeyen kişinin Yezîd b. ʿAbdillâh Ebîʾ’l-ʿAlâʾnın babası ʿAbdullâh b. Şiḥḥîr olduğu anlaşılmaktadır.
Bu haber bazı kaynaklarda Yezîd b. ʿAbdillâh Ebîʾ’l-ʿAlâ’nın kardeşi Muṭarrif b. ʿAbdillâh kanalıyla bazı ifade farklılıklarına yer verilerek nakledilmektedir. Bu haberin birkaç tarîkine değinmenin konunun anlaşılması bakımından faydalı olacağı kanaatindeyiz.
ʿAbdullâh b. Şiḥḥîr Haberinin Muṭarrif b. ʿAbdillâhTarîki:
Muṭarrif b. ʿAbdillâh babası ʿAbdullâh b. Şiḥḥîr’in Benî ʿÂmir heyetiyle Nebî’yi (as) ziyaret etmesi hakkında kendisine şunları naklettiğini ifade etmiştir: “Peygamber’in yanına geldik ve selam verdikten sonra ona şöyle dedik: ‘Sen babamızsın, sen efendimizsin, üzerimizde kerem ve kudret sahibisin. Sen izzet-i ikramı en çok olansın.’ Bunun üzerine Nebî (as) bize şunları söyledi: ‘Sözünüzü söyleyin ama şeytan sizi aldatmasın. Ben Allah’ın kulu ve resulü Muhammedim. Beni Allah Azze ve Celle’nin layık gördüğü konumdan daha yükseklere çıkarmanızdan hoşlanmıyorum.’” [5]
Muṭarrif b. ʿAbdillâh’in babasından naklettiği bu haberde Hz. Muhammed’in şahsına yöneltilen methiyeleri mübalağalı bulduğu ve kendisine Allah’ın kulu ve resulü olması dışında bir sıfatla hitap edilmemesini salık verdiği görülmektedir.
Ḥaccâc’dan nakledilen bir haberde Muṭarrif b. ʿAbdillâh’ın babasından şunları aktardığı ifade edilmiştir: “Bir adam Nebî’ye (as) geldi ve ‘Sen Kureyş’in efendisisin.’ dedi. Bunun üzerine Nebî (as) adama: ‘Efendi, Allah’tır’ dedi. Adam bunun üzerine: ‘Sen söz olarak onların en faziletlisi, kerem ve kudret bakımından en büyüğüsün’ dedi. Bunun üzerine Allah resulü: ‘Sizden biri sözünü söylesin ancak şeytan ya da şeytanlar onu aldatmasın’ buyurdu.”[6]
ʿAbdullâh b. Şiḥḥîr haberinin bu tarîkinde Hz. Muhammed’in kendisine Kureyş’in Efendisi denmesinden hoşnut olmadığı ve bu türden davranışları şeytanın aldatmasıyla ilişkilendirdiği görülmektedir.
Enes b. Mâlik’ten nakledilen bir haberde onun şöyle dediği ifade edilmiştir: “Bir adam Nebî’ye (as) ‘Ey en hayırlımız ve ey en hayırlımızın oğlu, ey efendimiz ve ey efendimizin oğlu’ diye hitap etti. Bunun üzerine Allah’ın resulü: ‘Ey insanlar sözlerinizi söyleyin ama şeytan size aldatmasın. Beni Allah’ın bana layık gördüğü konuma indirin. Ben Allah’ın kulu ve resulüyüm’ dedi.”[7]
Olay hakkında Enes b. Mâlik’ten nakledilen bu haberin başka bir tarîkinde ise aşağıdaki ifadelere yer verilir:
“Bir adam Nebî’ye (as) ‘Sen efendimiz ve efendimizin oğlu, sen en hayırlımız ve en hayırlımızın oğlu,’ diye hitap etti. Bunun üzerine Allah’ın resulü: ‘Ey insanlar sözünüzü söyleyin ama şeytan sizi alaya almasın. Ben Abdullah’ın oğlu Muhammed’im.’ dedi.”[8]
Kaynaklarda Enes b. Mâlik, ʿAbdillâh b. Şiḥḥîr’in Yezîd ve Muṭarrif isimli iki oğlu ve Ḥasan el-Baṡrî kanalıyla nakledilen Hz. Muhammed’in kendisine yönelik methiyeleri neyhetmesinden bahseden bu haberlerde olayın Benî ʿÂmir Ṡaʿṡaaʿ heyetinin Hz. Muhammed’i ziyareti esnasında gerçekleştiği görülmektedir. Heyetten birinin ya da birilerinin Hz. Muhammed’e “efendi, baba, en hayırlı vb.” sıfatlarla hitap etmesi üzerine onun bundan rahatsızlık duyduğu ve kendisine sadece Allah’ın kulu ve resulü denmesini istediği anlaşılmaktadır. Hz. Muhammed bu bağlamda maksadını aşan övgü ifadelerini şeytanın aldatması olarak nitelemektedir.
Hz. Muhammed’in tevazusu ve alçak gönüllülüğüne dair kaynaklarda bunun dışında çok sayıda örnek bulmak mümkündür. Önemine binaen burada birkaçına değinmenin faydalı olacağı kanaatindeyiz.
Ḳays b. Ebî Ḥâzım Haberi:
أَخبَرنا يَزيدُ بن هارونَ، وعَبدُ الله بن نُمَيرٍ، قالاَ: أَخبَرنا إِسماعيلُ بن أَبي خالِدٍ، عَن قَيس بن أَبي حازِم؛ أَنَّ رَجُلاً أَتَى رَسولَ الله صَلى الله عَلَيه وسَلم، فَقامَ بَينَ يَدَيه، فَأَخَذَهُ مِنَ الرِّعدَة أَفكَلُ، فَقالَ رَسولُ الله صَلى الله عَليه وسَلم: هَوِّن عَلَيكَ، فَإِنِّي لَستُ بِمَلكٍ، إِنَّما أَنا ابن امرَأَةٍ مِن قُرَيشٍ كانَت تَأكُلُ القَديدَ.
Ḳays b. Ebî Ḥâzım’dan nakledildiğine göre “Adamın biri Nebî’nin (as) yanına geldi. Adam Rasûlullah’ın karşısında korkuya kapıldı. Bunun üzerine Nebî (as): ‘Rahat ol, endişelenme. Ben bir melik/kral değilim. Kureyş’ten kuru et yiyen bir kadının oğluyum’ dedi.”[9]
Bu haberin diğer râvîler kanalıyla nakledilen versiyonlarında olayın Mekke’nin fethedildiği güne denk geldiği ifade edilmektedir.[10] Bu bağlamda Hz. Muhammed’in karşısında korkuya kapılan kişiye “Ben kral değilim” vurgusu yapmasının daha önemli hâle geldiği söylenebilir. Bu olay ayrıca Hz. Muhammed’in zafer sarhoşluğundan uzak, vakur ve mütevazı duruşunu hayatının her döneminde koruduğunu gösteren önemli bir delildir.
Enes b. Mâlik’ten nakledildiğine göre “Bir adam Allah’ın Resulü’ne ‘Ey yeryüzünün en hayırlısı’ diye hitap etti. Bunun üzerine Allah’ın Resulü adama: ‘O dediğin İbrahim aleyhisselâmdı’ diye cevap verdi.”[11]
Enes b. Mâlik’ten aktarılan bu haberde Hz. Muhammed kendisine “Yeryüzünün en hayırlısı” diye hitap eden birisine Hz. İbrahim’i adres göstermiş ve övgü dolu sözlere muhatap olmaktan duyduğu hoşnutsuzluğu dolaylı yoldan ifade etmiştir.
İbn ʿUmer Haberi:
وروى الزبير، من طريق عبد العزيز بن أبان، عن خالد بن سعيد عن أبيه، عن ابن عمر، قال: جاءت امرأة إلى النبي صلّى اللَّه عليه وسلم ببردة، فقالت: إني نذرت أن أعطى هذه البردة لأكرم العرب، فقال: أعطيها لهذا الغلام، وهو واقف، يعنى سعيدا هذا.
İbn ʿUmer’den nakledildiğine göre “Kadının biri elinde bir hırka ile Nebî‘ye (as) gelerek şöyle dedi: ‘Ben bu hırkayı Arapların en şereflisine vermeyi adadım.’ Bunun üzerine Rasûlullah, kadına yanında duran Saʿîd isimli genci işaret ederek: ‘Onu bu gence ver’ dedi.”[12]
İbn ʿUmer yoluyla nakledilen bu haberde Hz. Muhammed kendisine methiyede bulunup değerli bir hırka hediye etmek isteyen kişiyi hemen yanı başında duran bir gence yönlendirmiş, böylece söz konusu övgüye karşı hassasiyetini farklı bir üslupla göstermiştir.
İbn ʿAbbâs’tan nakledilen bir haberde ʿUmer b. el-Ḫaṭṭâb’ın minberden şöyle dediği rivâyet olunmuştur: “Allah’ın Resulü’nü şöyle derken işittim: ‘Beni Hristiyanların Meryem oğlu İsa’yı övdükleri gibi övmeyin. Ben ancak Allah’ın kuluyum. Öyleyse benim için Allah’ın kulu ve Resulü deyin.’”[13]
Bu haberde Hz. Muhammed’in müminleri kendisini övmede aşırıya gitmemeleri hususunda uyardığı, Hristiyanların ʿÎsâ b. Meryem’e (as) isnat ettikleri uluhiyete varan yakıştırmalarını da buna örnek olarak gösterdiği ifade edilmektedir. Bu haber önceki haberlerde Hz. Muhammed’in şahsına yönelik her türden methiyeyi geri çevirmesinin altında engin tevazusunun yanında hangi endişelere sahip olduğunu göstermesi bakımından önemli vurgular ihtiva etmektedir.
Buraya kadarki bölümde Hz. Muhammed’in tevazusu ve şahsına yönelik methiyeleri boşa çıkaran tutumunu farklı açılardan gözler önüne seren bazı örnekler sunduk. Bu örnekler dikkatlice incelendiğinde onun bu hassasiyetinin yalnızca kişisel tevazusundan kaynaklanmadığı, nübüvvet misyonuyla da doğrudan ilişkilendirilebilecek boyutlara sahip olduğu görülmektedir.
İslam’ın en temel ilkesinin tevhid inancı olduğu bilinmektedir. Hz. Muhammed’in şahsına yönelik abartılı methiyeleri geri çevirmesi bu inancın kökleşmesi uğrunda verdiği mücadelenin bir parçası olarak okunabilir.
Böylece kendisine insanüstü nitelikler izafe edilmemesi için bir nevi ön almış olmaktadır.
Burada hayatından verdiğimiz farklı kesitler, Hz. Muhammed’in, kendisine Allah’ın elçisi ve kulu olma vasıfları dışında bir sıfat nispet edilmemesi hususundaki hassasiyetini tüm çıplaklığıyla gözler önüne sermektedir. Nitekim o, kendisine farklı zamanlarda yöneltilen “efendi, baba, en hayırlı, en şerefli vb.” nitelemeleri kabul etmemiş ve bu nevi yaklaşımları şeytanın aldatması olarak nitelemiştir. Hz. Muhammed’in bu tutumu günümüzde Peygamber’i nitelemek için kullanılan “Efendimiz, Kâinatın Efendisi, Fahr-i Kâinat Efendimiz, Fahr-i Âlem, İki Cihan Güneşi, İki Cihan Serveri, Resûlü’ŝ-Ŝeḳaleyn vb.” ifadelere ek olarak “Nûr-u Muhammedî” gibi inanışlara karşı temkinli olunması gerektiğine işaret etmektedir. Buna ek olarak bazı dualarda zikri geçen ‘efendimiz’ anlamındaki ‘seyyiduna’ türü ifadelerin gelenekteki izlerinin sürülmesinin ve tarihsel süreçte salavat, mevlid vd. metinlere hangi süreçlerde kimler tarafından dâhil edildiğinin ortaya çıkarılmasının, konunun daha iyi anlaşılmasına katkı sağlayacağı açıktır.[14]
Sonuç olarak; verilen örneklerden, İslam Peygamberi Hz. Muhammed’in, Allah’ın kulu ve Resulü olmakla iftihar ve iktifa ettiği, bunların dışında maksadı aşan yakıştırmaları hoş görmediği görülmektedir. Bu durum, günümüzde Hz. Muhammed hakkında tedavülde olan sözlü ve yazılı nitelemelerin tekrar gözden geçirilmesi gerektiğine işaret etmektedir.
KAYNAKÇA
Aḥmed b. Ḥanbel, Ebû ʿAbdullâh Aḥmed b. Muḥammed b. Ḥanbel eş-Şeybânî (ö.241/856), el-Musned (nşr. Heyet), I-XII, Cemʿiyyetu’l-Meknez, 1431/2010.
ʿAlî b. el-Caʿd, ʿAlî b. el-Caʿd b. ʿUbeyd el-Cevherî (ö.230/845), Musnedu İbni’l-Caʿd (nşr. ʿÂmir Aḥmed Ḥaydar), Muessesetu Nâdir, Beyrut 1410/1990.
el-Beyhaḳî, Ebû Bekr Aḥmed b. el-Ḥuseyn b. ʿAlî el-Ḫusrevcirdî (ö.458/1066), el-Âdâb (nşr. ), Ebū Abdullāh es-Saʿîd el-Mendûh, Muessesetu’l-Kutubi’ŝ-Ŝeḳâfiyye, Beyrut 1408/1988.
el-Beyhaḳî, Ebû Bekr Aḥmed b. el-Ḥuseyn b. ʿAlî Ḫusrevcirdî (ö.458/1066), Delâʾilu’n-Nubuvve (nşr. ʿAbdu’lmuʿṭî Ḳalʿacî), I-VII, Dâru’l-Kutubi’l-ʿİlmiyye, 1408/1988.
Ebû Nuʿaym, Aḥmed b. ʿAbdullâh b. Aḥmed el-Iṡbehânî (ö.430/1039), Ḥilyetu’l-Evliyâʾ ve Ṭabaḳâtu’l-Aṡfiyâʾ (nşr. ), I-X, es-Saʿade, Mıṡır 1394/1974.
[14] Örnek vermek gerekirse “salavat âyeti” olarak bilinen Ahzâb 33/56. âyetiyle ilişkilendirilen ve namazlarda okunan “Salli Bârik duası”nı içeren bazı haberlerde “seyyiduna/efendimiz” ifadesine yer verilmemektedir:
Mâlik b. Enes, el-Muvaṭṭaʾ (Rivâyetu’ş-Şeybânî), s. 104. Bu haberin izinin sürülmesi durumunda konuya dair daha sağlıklı neticelere ulaşılması mümkündür.
İbn Haldun’un Mukaddime adlı eserini üzerine kurguladığı üç temel kavramsallaştırma vardır. Bu kavramsallaştırmalar; ümran ilmi, tavırlar nazariyesi ve asabiyettir. İbn Haldun’un ümran ilmini kuruş sebebi yukarıda bahsettiğimiz meraklı kişiliğiyle yakından ilgilidir.
Âlemdeki düzenin en başında Allah vardır. Allah âlemi düzenli ve ahenkli bir şekilde var etmiş ve ona varlığını sürdürecek nitelikleri vermiştir. Bunun yanında insanlara da düzenli bir şekilde yaşamaları ve ortak bir amaca yönelmeleri için vahiy göndermiştir. Nasıl ki âlemin bir yöneticisi varsa gönderilen bu vahyi insanların uygulamasını sağlayacak bir yönetici olmalıdır. Aksi takdirde düzenli ve ortak amaca yönelmiş bir topluluk ortaya çıkamaz.
Yabancı ile olan ilişkilerin pamuk ipliğine bağlı doğası onun aidiyetsizliğinden gelir. Aidiyetsizlik vurgusu yabancının kökeninedir. Yabancının kökleri, yerlinin mekânsal sınırları dışında olduğundan doğası gereği belirsiz ve öngörülemezdir. Bu nedenle yabancı, bireysel olarak değil belli bir tipte yabancı olarak algılanır.
Güçlü, sağlıklı ve çalışma potansiyeli olanların dışındaki tüm insanları yok sayan kapitalist sistem ve güçlü tüm yapıları eritmeye kararlı modern sömürgeci dünya düzeninde hasta, yaşlı ve bakıma muhtaç çocuklar asla öncelenmez. Hatta bu insanların bakımı da sömürgeci sisteme hizmet eden bir sektöre dönüştürülür.
Çağdaş dünyada, manipülasyon bireylerin veya toplumların düşünce, duygu ve davranışlarını yönlendirme sanatı olarak ele alınırken; sosyal medya, siyaset ve kültür endüstrisi gibi alanlarda etkisini hissettirir. Zira böylesi bir yönelimi yorumlamak ise felsefenin sınırlarına dahil olan özgür irade, etik ve toplumsal dinamikler üzerine derin sorular doğurur.
Hz. Muhammed’in Kendisine “Seyyid/Efendi” Denilmesini Nehyetmesinden Bahseden Haberler Üzerine Bir Değerlendirme
Hz. Muhammed’in genel hayat hikâyesine bakıldığında yaşadığı dönemin toplumsal sorunları karşısındaki duruşunun sadece İslam davetine düşmanlık gösteren veya tarafsız kalmayı tercih edenler değil; sahabesinden de belirli ölçüde ayrıştığı görülmektedir. Onun içinde yetiştiği toplumun değer yargılarıyla çelişen çok sayıda davranışına şahit olunmasında, nübüvvet vazifesini üstlenmiş olmasının yanı sıra kendine özgü kişiliğinin etkisi büyüktür. İslâmî kaynaklarda Hz. Muhammed’in neredeyse yaşadığı toplumun tüm kesimlerinden ayrışan bu duruşunu gözler önüne seren çok sayıda örnekle karşılaşmak mümkündür.
Başka bir deyişle Hz. Muhammed’in sünnetini bilmek, onun hangi durumlar karşısında hangi davranışları sergileyip sergilemeyeceği hususunda bir farkındalığa sahip olmak anlamına gelmektedir. Bu yüzden Hz. Muhammed’in çağları aşan mesajı ve örnekliğinin izleri daha çok gündelik işlerinde sergilediği tikel davranışlarından ziyade, sözünü ettiğimiz bu türden külli tutum ve davranışlarında tebarüz etmektedir.
Hz. Muhammed’in Hicaz toplumunun genel kabullerinden ayrıştığı vasıflarının başında asabiyete dayalı toplumsal hiyerarşiye karşı takındığı mesafeli tutumun geldiği söylenebilir. Buradan hareketle soy-sopla övünme, salt kabile mensubiyetine dayalı dayanışma ve buradan hareketle aralarında kan bağı olanlara iltimas geçme gibi uygulamalara karşı son derece hassas bir tavır takındığı gözlenmektedir. Bundan dolayı Medine’de en güçlü olduğu dönemlerde dahi eşlerinin de aralarında bulunduğu yakın akrabalarının her türden mal ve makam isteğini geri çevirmiştir.
Yine onun hayatında gözlemlenen toplumdaki zayıf kesimlerin (kadın, yaşlı, köle, çocuk) durumunu olabildiğince iyi bir seviyeye çıkarma çabası bu ayrıcalıklı hassasiyetinden kaynaklanmaktadır. Bu bağlamda Hz. Muhammed’in en önemli sünnetlerinden birisinin, hiçbir toplumsal hiyerarşiyi gözetmeden, insanı, sadece “Allah’ın” kulu olması hasebiyle saygıya ve hürmete layık görmesi olduğu ifade edilebilir. Bu, aynı zamanda toplumun güçlü kesimlerine karşı zayıftan yana bir tavır sergilemesi anlamına gelmektedir. Gerek Kur’an gerekse diğer tarihî bilgiler bu olguyu farklı yönleriyle tasvir etmektedir.
Hz. Muhammed’in toplumsal hiyerarşiye mesafeli bu tutumu aynı zamanda engin bir merhamet ve tevazu duygusundan beslenmektedir. Mekke’nin en önemli kabilelerinden birine mensup olması ve sonrasında peygamberlik sorumluluğunu üstlenmesine rağmen bu derin merhameti ve alçak gönüllülüğünden hayatı boyunca ödün vermemiştir.
Hz. Muhammed’in tevazusu ve abartılı methiyelere karşı tavrına dair kaynaklarda birbirinden çarpıcı örnekler sunulmaktadır. Bu çalışmada Hz. Muhammed’in, kendisine “seyyid/efendi” denilmesini nehyetmesinden bahseden bazı haberleri merkeze alarak günümüzde Peygamber’e (as) nispet edilen bazı ifade kalıplarıyla bu olgu arasındaki birtakım çarpıklıklara dikkati çekmek istiyoruz.
Kaynaklarda Hz. Muhammed’in kendisine “seyyid/efendi” denmesini neyhetmesi ʿÂmir b. Ṡaʿṡaaʿ heyetini kabulüyle ilişkilendirilmektedir. Haberin bazı varyantlarında muhtasar ifadelere yer verilirken mufassal varyantlarında konu hakkında daha detaylı bilgilere rastlamak mümkündür.
Şimdi, sırasıyla haberin birkaç farklı varyantında yer alan ifadeleri görelim:
حَدَّثَنَا عَلِيٌّ، أنَا جِسْرُ بْنُ الْحَسَنِ، عَنِ الْحَسَنِ الْبَصْرِيِّ، أَنَّ رَجُلًا لَقِيَ النَّبِيَّ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ فَقَالَ: مَرْحَبًا بِسِيِّدِنَا وَابْنِ سَيِّدِنَا، فَقَالَ رَسُولُ اللَّهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ: «السَّيِّدُ اللَّهُ تَبَارَكَ وَتَعَالَى»
Ḥasan el-Baṡrî’ye nispet edilen bir haberde onun şöyle dediği aktarılmaktadır: “Bir adam Nebî’yle (as) karşılaştı ve ona ‘Merhaba efendimiz ve efendimizin oğlu’ diye hitap etti. Bunun üzerine Allah Resulü: ‘Efendi, Allah tebâreke ve teʿâlâdır’ dedi.”[2]
Ḥasan el-Baṡrî’den senedinde sahâbî ravî zikredilmeden mürsel olarak nakledilen bu haberde bir adamın Peygamber’e (as) gelerek methiyeler düzdüğü ve bunun üzerine uyarıldığı bilgisine yer verilmektedir. Haberde şahsın kimliği ve olayın diğer detaylarına ise değinilmemektedir.
أَخْبَرَنَا أَبُو الْحُسَيْنِ بْنُ الْفَضْلِ الْقَطَّانُ، أَخْبَرَنَا عَبْدُ اللهِ بْنُ جَعْفَرٍ، حَدَّثَنَا يَعْقُوبُ بْنُ سُفْيَانَ، حَدَّثَنَا مُسْلِمُ بْنُ إِبْرَاهِيمَ، حَدَّثَنَا الْأَسْوَدُ بْنُ شَيْبَانَ، حَدَّثَنَا أَبُو بَكْرِ بْنُ ثُمَامَةَ بْنِ النُّعْمَانِ الرَّاسِبِيُّ، عَنْ يَزِيدَ بْنِ عَبْدِ اللهِ أَبِي الْعَلَاءِ، قَالَ: وَفَدَ أَبِي فِي وَفْدِ بَنِي عَامِرٍ إِلَى النَّبِيِّ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ، فَقَالَ: أَنْتَ سَيِّدُنَا وَذُو الطَّوْلِ عَلَيْنَا، فَقَالَ: «مَهْ مَهْ، قُولُوا بِقَوْلِكُمْ وَلَا يَسْتَجِرَّنَّكُمُ الشَّيْطَانُ، إِنَّمَا السَّيِّدُ اللهُ، السَّيِّدُ اللهُ، السَّيِّدُ اللهُ»
Yezîd b. ʿAbdillâh Ebîʾ’l-ʿAlâʾ’ya nispet edilen bir haberde onun şöyle dediği nakledilmektedir: “Babam (ʿAbdullâh b. Şiḥḥîr) Benî ʿAmir (Ṡaʿṡaaʿ)[3] heyetinin Nebî’yi (as) ziyaretine katılmıştı. Ona ‘Sen efendimizsin, üzerimizde kudret ve kerem sahibisin’ dedi. Bunun üzerine Nebî (as) ona: ‘Ağır ol! Ağır ol! Sözünüzü söyleyin ama şeytan sizi aldatmasın. Efendi ancak Allah’tır, Efendi ancak Allah’tır, Efendi ancak Allah’tır.’ dedi.”[4]
Yezîd b. ʿAbdillâh Ebîʾ’l-ʿAlâʾnın haberinde ilgili olayın Benî ʿÂmir heyetinin Hz. Muhammed’i ziyaretiyle ilişkilendirildiği ve bir önceki Ḥasan el-Baṡrî haberinden farklı olarak “bir adam” denilerek ismi zikredilmeyen kişinin Yezîd b. ʿAbdillâh Ebîʾ’l-ʿAlâʾnın babası ʿAbdullâh b. Şiḥḥîr olduğu anlaşılmaktadır.
Bu haber bazı kaynaklarda Yezîd b. ʿAbdillâh Ebîʾ’l-ʿAlâ’nın kardeşi Muṭarrif b. ʿAbdillâh kanalıyla bazı ifade farklılıklarına yer verilerek nakledilmektedir. Bu haberin birkaç tarîkine değinmenin konunun anlaşılması bakımından faydalı olacağı kanaatindeyiz.
أَخْبَرَنَا أَبُو عَبْدِ اللَّهِ الْحَافِظُ، حَدَّثَنَا أَبُو الْعَبَّاسِ مُحَمَّدُ بْنُ يَعْقُوبَ، حَدَّثَنَا مُحَمَّدُ بْنُ إِسْحَاقَ الصَّغَانِيُّ، حَدَّثَنَا عَفَّانُ، حَدَّثَنَا مَهْدِيُّ بْنُ مَيْمُونٍ، حَدَّثَنَا غَيْلَانُ بْنُ جَرِيرٍ، عَنْ مُطَرِّفِ بْنِ عَبْدِ اللَّهِ بْنِ الشِّخِّيرِ، عَنْ أَبِيهِ أَنَّهُ قَدِمَ عَلَى النَّبِيِّ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ فِي رَهْطٍ مِنْ بَنِي عَامِرٍ، قَالَ: فَأَتَيْنَا فَسَلَّمْنَا عَلَيْهِ ثُمَّ قُلْنَا: أَنْتَ وَالِدُنَا، وَأَنْتَ سَيِّدُنَا، وَأَنْتَ أَطْوَلُنَا عَلَيْنَا طَوْلًا، وَأَنْتَ الْجَفْنَةُ الْغَرَّاءُ قَالَ: ” قُولُوا بِقَوْلِكُمْ: وَلَا تَسْتَجِرُّكُمُ الشَّيَاطِينُ ” – وَرُبَّمَا قَالَ غَيْلَانُ: «وَلَا تَسْتَهْوِيكُمُ الشَّيَاطِينُ» – «أَنَا مُحَمَّدٌ عَبْدُ اللَّهِ وَرَسُولُهُ، مَا أُحِبُّ أَنْ تَرْفَعُونِيَ فَوْقَ مَنْزِلَتِي الَّتِي أَنْزَلَنِي اللَّهُ عَزَّ وَجَلَّ»
Muṭarrif b. ʿAbdillâh babası ʿAbdullâh b. Şiḥḥîr’in Benî ʿÂmir heyetiyle Nebî’yi (as) ziyaret etmesi hakkında kendisine şunları naklettiğini ifade etmiştir: “Peygamber’in yanına geldik ve selam verdikten sonra ona şöyle dedik: ‘Sen babamızsın, sen efendimizsin, üzerimizde kerem ve kudret sahibisin. Sen izzet-i ikramı en çok olansın.’ Bunun üzerine Nebî (as) bize şunları söyledi: ‘Sözünüzü söyleyin ama şeytan sizi aldatmasın. Ben Allah’ın kulu ve resulü Muhammedim. Beni Allah Azze ve Celle’nin layık gördüğü konumdan daha yükseklere çıkarmanızdan hoşlanmıyorum.’” [5]
Muṭarrif b. ʿAbdillâh’in babasından naklettiği bu haberde Hz. Muhammed’in şahsına yöneltilen methiyeleri mübalağalı bulduğu ve kendisine Allah’ın kulu ve resulü olması dışında bir sıfatla hitap edilmemesini salık verdiği görülmektedir.
حَدَّثنا عَبْدُ اللهِ، حَدَّثَنِي أَبِي، حَدَّثنا مُحَمَّدُ بْنُ جَعْفَرٍ، حَدَّثنا شُعْبَةُ (ح) وَحَجَّاجٌ، قَالَ: حَدَّثَنِي شُعْبَةُ، عَنْ قَتَادَةَ وَقَالَ ابْنُ جَعْفَرٍ، قَالَ: سَمِعْتُ قَتَادَةَ عَنْ مُطَرِّفِ بْنِ عَبْدِ اللهِ قَالَ حَجَّاجٌ فِي حَدِيثِهِ، قَالَ: سَمِعْتُ مُطَرِّفًا، عَنْ أَبِيهِ، قَالَ: جَاءَ رَجُلٌ إِلَى النَّبِيِّ صَلى الله عَليه وسَلم فَقَالَ أَنْتَ سَيِّدُ قُرَيْشٍ فَقَالَ النَّبِيُّ صَلى الله عَليه وسَلم السَّيِّدُ اللهُ فَقَالَ أَنْتَ أَفْضَلُهَا فِيهَا قَوْلاً وَأَعْظَمُهَا فِيهَا طَوْلاً فَقَالَ رَسُولُ اللهِ صَلى الله عَليه وسَلم لِيَقُلْ أَحَدُكُمْ بِقَوْلِهِ، وَلاَ يَسْتَجِرَّنَّهُ الشَّيْطَانُ أَوِ الشَّيَاطِينُ.
Ḥaccâc’dan nakledilen bir haberde Muṭarrif b. ʿAbdillâh’ın babasından şunları aktardığı ifade edilmiştir: “Bir adam Nebî’ye (as) geldi ve ‘Sen Kureyş’in efendisisin.’ dedi. Bunun üzerine Nebî (as) adama: ‘Efendi, Allah’tır’ dedi. Adam bunun üzerine: ‘Sen söz olarak onların en faziletlisi, kerem ve kudret bakımından en büyüğüsün’ dedi. Bunun üzerine Allah resulü: ‘Sizden biri sözünü söylesin ancak şeytan ya da şeytanlar onu aldatmasın’ buyurdu.”[6]
ʿAbdullâh b. Şiḥḥîr haberinin bu tarîkinde Hz. Muhammed’in kendisine Kureyş’in Efendisi denmesinden hoşnut olmadığı ve bu türden davranışları şeytanın aldatmasıyla ilişkilendirdiği görülmektedir.
حَدَّثَنَا عِيسَى بْنُ عَلِيٍّ، قَالَ: أنا عَبْدُ اللَّهِ بْنُ مُحَمَّدٍ الْبَغَوِيُّ، قَالَ: نا هُدْبَةُ بْنُ خَالِدٍ، قَالَ: نا حَمَّادُ بْنُ سَلَمَةَ، عَنْ ثَابِتٍ، عَنْ أَنَسٍ، أَنَّ رَجُلًا قَالَ لِلنَّبِيِّ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ: يَا خَيْرَنَا، وَابْنَ خَيْرِنَا، وَيَا سَيِّدَنَا، وَابْنَ سَيِّدِنَا. فَقَالَ رَسُولُ اللَّهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ: «يَا أَيُّهَا النَّاسُ، قُولُوا بِقَوْلِكُمْ، وَلَا يَسْتَهْوِيَنَّكُمُ الشَّيْطَانُ، أَنْزِلُونِي حَيْثُ أَنْزَلَنِي اللَّهُ، أَنَا عَبْدُ اللَّهِ وَرَسُولُهُ»
Enes b. Mâlik’ten nakledilen bir haberde onun şöyle dediği ifade edilmiştir: “Bir adam Nebî’ye (as) ‘Ey en hayırlımız ve ey en hayırlımızın oğlu, ey efendimiz ve ey efendimizin oğlu’ diye hitap etti. Bunun üzerine Allah’ın resulü: ‘Ey insanlar sözlerinizi söyleyin ama şeytan size aldatmasın. Beni Allah’ın bana layık gördüğü konuma indirin. Ben Allah’ın kulu ve resulüyüm’ dedi.”[7]
Olay hakkında Enes b. Mâlik’ten nakledilen bu haberin başka bir tarîkinde ise aşağıdaki ifadelere yer verilir:
حَدَّثَنَا عَبْدُ اللهِ بْنُ مَسْعُودٍ، ثَنَا أَحْمَدُ بْنُ الْفُرَاتِ، ثَنَا الْحَجَّاجُ، ثَنَا حَمَّادُ بْنُ سَلَمَةَ، عَنْ ثَابِتٍ الْبُنَانِيِّ، عَنْ أَنَسِ بْنِ مَالِكٍ: أَنَّ رَجُلًا، قَالَ لِلنَّبِيِّ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ: أَنْتَ سَيِّدُنَا وَابْنُ سَيِّدِنَا وَخَيْرُنَا وَابْنُ خَيْرِنَا فَقَالَ: «يَا أَيُّهَا النَّاسُ قُولُوا بِقَوْلِكُمْ وَلَا يَسْخَرَنَّ بِكُمُ الشَّيْطَانُ أَنَا مُحَمَّدُ بْنُ عَبْدِ اللهِ»
“Bir adam Nebî’ye (as) ‘Sen efendimiz ve efendimizin oğlu, sen en hayırlımız ve en hayırlımızın oğlu,’ diye hitap etti. Bunun üzerine Allah’ın resulü: ‘Ey insanlar sözünüzü söyleyin ama şeytan sizi alaya almasın. Ben Abdullah’ın oğlu Muhammed’im.’ dedi.”[8]
Kaynaklarda Enes b. Mâlik, ʿAbdillâh b. Şiḥḥîr’in Yezîd ve Muṭarrif isimli iki oğlu ve Ḥasan el-Baṡrî kanalıyla nakledilen Hz. Muhammed’in kendisine yönelik methiyeleri neyhetmesinden bahseden bu haberlerde olayın Benî ʿÂmir Ṡaʿṡaaʿ heyetinin Hz. Muhammed’i ziyareti esnasında gerçekleştiği görülmektedir. Heyetten birinin ya da birilerinin Hz. Muhammed’e “efendi, baba, en hayırlı vb.” sıfatlarla hitap etmesi üzerine onun bundan rahatsızlık duyduğu ve kendisine sadece Allah’ın kulu ve resulü denmesini istediği anlaşılmaktadır. Hz. Muhammed bu bağlamda maksadını aşan övgü ifadelerini şeytanın aldatması olarak nitelemektedir.
Hz. Muhammed’in tevazusu ve alçak gönüllülüğüne dair kaynaklarda bunun dışında çok sayıda örnek bulmak mümkündür. Önemine binaen burada birkaçına değinmenin faydalı olacağı kanaatindeyiz.
أَخبَرنا يَزيدُ بن هارونَ، وعَبدُ الله بن نُمَيرٍ، قالاَ: أَخبَرنا إِسماعيلُ بن أَبي خالِدٍ، عَن قَيس بن أَبي حازِم؛ أَنَّ رَجُلاً أَتَى رَسولَ الله صَلى الله عَلَيه وسَلم، فَقامَ بَينَ يَدَيه، فَأَخَذَهُ مِنَ الرِّعدَة أَفكَلُ، فَقالَ رَسولُ الله صَلى الله عَليه وسَلم: هَوِّن عَلَيكَ، فَإِنِّي لَستُ بِمَلكٍ، إِنَّما أَنا ابن امرَأَةٍ مِن قُرَيشٍ كانَت تَأكُلُ القَديدَ.
Ḳays b. Ebî Ḥâzım’dan nakledildiğine göre “Adamın biri Nebî’nin (as) yanına geldi. Adam Rasûlullah’ın karşısında korkuya kapıldı. Bunun üzerine Nebî (as): ‘Rahat ol, endişelenme. Ben bir melik/kral değilim. Kureyş’ten kuru et yiyen bir kadının oğluyum’ dedi.”[9]
Bu haberin diğer râvîler kanalıyla nakledilen versiyonlarında olayın Mekke’nin fethedildiği güne denk geldiği ifade edilmektedir.[10] Bu bağlamda Hz. Muhammed’in karşısında korkuya kapılan kişiye “Ben kral değilim” vurgusu yapmasının daha önemli hâle geldiği söylenebilir. Bu olay ayrıca Hz. Muhammed’in zafer sarhoşluğundan uzak, vakur ve mütevazı duruşunu hayatının her döneminde koruduğunu gösteren önemli bir delildir.
وَأَخْبَرَنَا أَبُو عَلِيٍّ الرُّوذْبَارِيُّ، أَنْبَأَنَا أَبُو بَكْرِ بْنُ دَاسَةَ، حَدَّثَنَا أَبُو دَاوُدَ، حَدَّثَنَا زِيَادُ بْنُ أَيُّوبَ، حَدَّثَنَا عَبْدُ اللهِ بْنُ إِدْرِيسَ، عَنْ مُخْتَارِ بْنِ فُلْفُلٍ، يَذْكُرُ عَنْ أَنَسِ بْنِ مَالِكٍ، قَالَ: قَالَ رَجُلٌ لِرَسُولِ اللهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ: يَا خَيْرَ الْبَرِيَّةِ، فَقَالَ رَسُولُ اللهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ: «ذَاكَ إِبْرَاهِيمُ عَلَيْهِ السَّلَامُ»
Enes b. Mâlik’ten nakledildiğine göre “Bir adam Allah’ın Resulü’ne ‘Ey yeryüzünün en hayırlısı’ diye hitap etti. Bunun üzerine Allah’ın Resulü adama: ‘O dediğin İbrahim aleyhisselâmdı’ diye cevap verdi.”[11]
Enes b. Mâlik’ten aktarılan bu haberde Hz. Muhammed kendisine “Yeryüzünün en hayırlısı” diye hitap eden birisine Hz. İbrahim’i adres göstermiş ve övgü dolu sözlere muhatap olmaktan duyduğu hoşnutsuzluğu dolaylı yoldan ifade etmiştir.
وروى الزبير، من طريق عبد العزيز بن أبان، عن خالد بن سعيد عن أبيه، عن ابن عمر، قال: جاءت امرأة إلى النبي صلّى اللَّه عليه وسلم ببردة، فقالت: إني نذرت أن أعطى هذه البردة لأكرم العرب، فقال: أعطيها لهذا الغلام، وهو واقف، يعنى سعيدا هذا.
İbn ʿUmer’den nakledildiğine göre “Kadının biri elinde bir hırka ile Nebî‘ye (as) gelerek şöyle dedi: ‘Ben bu hırkayı Arapların en şereflisine vermeyi adadım.’ Bunun üzerine Rasûlullah, kadına yanında duran Saʿîd isimli genci işaret ederek: ‘Onu bu gence ver’ dedi.”[12]
İbn ʿUmer yoluyla nakledilen bu haberde Hz. Muhammed kendisine methiyede bulunup değerli bir hırka hediye etmek isteyen kişiyi hemen yanı başında duran bir gence yönlendirmiş, böylece söz konusu övgüye karşı hassasiyetini farklı bir üslupla göstermiştir.
حَدَّثَنَا الْحُمَيْدِىُّ حَدَّثَنَا سُفْيَانُ قَالَ سَمِعْتُ الزُّهْرِىَّ يَقُولُ أَخْبَرَنِى عُبَيْدُ اللَّهِ بْنُ عَبْدِ اللَّهِ عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ أَنَّهُ سَمِعَ عُمَرَ بْنَ الْخَطَّابِ عَلَى الْمِنْبَرِ يَقُولُ سَمِعْتُ رَسُولَ اللَّهِ -صلى الله عليه وسلم- يَقُولُ :« لاَ تُطْرُونِى كَمَا أَطْرَتِ النَّصَارَى ابْنَ مَرْيَمَ ، فَإِنَّمَا أَنَا عَبْدُهُ ، فَقُولُوا : عَبْدُهُ وَرَسُولُهُ ».
İbn ʿAbbâs’tan nakledilen bir haberde ʿUmer b. el-Ḫaṭṭâb’ın minberden şöyle dediği rivâyet olunmuştur: “Allah’ın Resulü’nü şöyle derken işittim: ‘Beni Hristiyanların Meryem oğlu İsa’yı övdükleri gibi övmeyin. Ben ancak Allah’ın kuluyum. Öyleyse benim için Allah’ın kulu ve Resulü deyin.’”[13]
Bu haberde Hz. Muhammed’in müminleri kendisini övmede aşırıya gitmemeleri hususunda uyardığı, Hristiyanların ʿÎsâ b. Meryem’e (as) isnat ettikleri uluhiyete varan yakıştırmalarını da buna örnek olarak gösterdiği ifade edilmektedir. Bu haber önceki haberlerde Hz. Muhammed’in şahsına yönelik her türden methiyeyi geri çevirmesinin altında engin tevazusunun yanında hangi endişelere sahip olduğunu göstermesi bakımından önemli vurgular ihtiva etmektedir.
Buraya kadarki bölümde Hz. Muhammed’in tevazusu ve şahsına yönelik methiyeleri boşa çıkaran tutumunu farklı açılardan gözler önüne seren bazı örnekler sunduk. Bu örnekler dikkatlice incelendiğinde onun bu hassasiyetinin yalnızca kişisel tevazusundan kaynaklanmadığı, nübüvvet misyonuyla da doğrudan ilişkilendirilebilecek boyutlara sahip olduğu görülmektedir.
Böylece kendisine insanüstü nitelikler izafe edilmemesi için bir nevi ön almış olmaktadır.
Burada hayatından verdiğimiz farklı kesitler, Hz. Muhammed’in, kendisine Allah’ın elçisi ve kulu olma vasıfları dışında bir sıfat nispet edilmemesi hususundaki hassasiyetini tüm çıplaklığıyla gözler önüne sermektedir. Nitekim o, kendisine farklı zamanlarda yöneltilen “efendi, baba, en hayırlı, en şerefli vb.” nitelemeleri kabul etmemiş ve bu nevi yaklaşımları şeytanın aldatması olarak nitelemiştir. Hz. Muhammed’in bu tutumu günümüzde Peygamber’i nitelemek için kullanılan “Efendimiz, Kâinatın Efendisi, Fahr-i Kâinat Efendimiz, Fahr-i Âlem, İki Cihan Güneşi, İki Cihan Serveri, Resûlü’ŝ-Ŝeḳaleyn vb.” ifadelere ek olarak “Nûr-u Muhammedî” gibi inanışlara karşı temkinli olunması gerektiğine işaret etmektedir. Buna ek olarak bazı dualarda zikri geçen ‘efendimiz’ anlamındaki ‘seyyiduna’ türü ifadelerin gelenekteki izlerinin sürülmesinin ve tarihsel süreçte salavat, mevlid vd. metinlere hangi süreçlerde kimler tarafından dâhil edildiğinin ortaya çıkarılmasının, konunun daha iyi anlaşılmasına katkı sağlayacağı açıktır.[14]
Sonuç olarak; verilen örneklerden, İslam Peygamberi Hz. Muhammed’in, Allah’ın kulu ve Resulü olmakla iftihar ve iktifa ettiği, bunların dışında maksadı aşan yakıştırmaları hoş görmediği görülmektedir. Bu durum, günümüzde Hz. Muhammed hakkında tedavülde olan sözlü ve yazılı nitelemelerin tekrar gözden geçirilmesi gerektiğine işaret etmektedir.
KAYNAKÇA
Aḥmed b. Ḥanbel, Ebû ʿAbdullâh Aḥmed b. Muḥammed b. Ḥanbel eş-Şeybânî (ö.241/856), el-Musned (nşr. Heyet), I-XII, Cemʿiyyetu’l-Meknez, 1431/2010.
ʿAlî b. el-Caʿd, ʿAlî b. el-Caʿd b. ʿUbeyd el-Cevherî (ö.230/845), Musnedu İbni’l-Caʿd (nşr. ʿÂmir Aḥmed Ḥaydar), Muessesetu Nâdir, Beyrut 1410/1990.
el-Beyhaḳî, Ebû Bekr Aḥmed b. el-Ḥuseyn b. ʿAlî el-Ḫusrevcirdî (ö.458/1066), el-Âdâb (nşr. ), Ebū Abdullāh es-Saʿîd el-Mendûh, Muessesetu’l-Kutubi’ŝ-Ŝeḳâfiyye, Beyrut 1408/1988.
el-Beyhaḳî, Ebû Bekr Aḥmed b. el-Ḥuseyn b. ʿAlî Ḫusrevcirdî (ö.458/1066), Delâʾilu’n-Nubuvve (nşr. ʿAbdu’lmuʿṭî Ḳalʿacî), I-VII, Dâru’l-Kutubi’l-ʿİlmiyye, 1408/1988.
Ebû Nuʿaym, Aḥmed b. ʿAbdullâh b. Aḥmed el-Iṡbehânî (ö.430/1039), Ḥilyetu’l-Evliyâʾ ve Ṭabaḳâtu’l-Aṡfiyâʾ (nşr. ), I-X, es-Saʿade, Mıṡır 1394/1974.
el-Ḥâkim, Ebû ʿAbdullâh Muḥammed b. ʿAbdullâh en-Nîsâbûrî (ö.405/1015), el-Mustedrek âle’s-Ṡaḥiḥayn (nşr. Heyet), I-VIII, Dâru’t-Teʾṡîl, 1435/2014.
el-Ḥumeydî, Ebû Bekr ʿAbdullâh b. ez-Zubeyr el-Ḳureşî el-Esedî (ö.219/834), el-Musned.
İbn Saʿd, Ebû ʿAbdullâh Muḥammed b. Saʿd b. Menîʿ (ö.230/845), eṭ-Ṭabaḳât (nşr. ʿAlî Muḥammed ʿOmer), I-XI, Mektebetu’l-Ḫancî, Kahire 1421/2001.
el-Lâlekâʾî, Ebû’l-Ḳâsım Hibetullâh b. el-Ḥasan b. Manṡûr eṭ-Ṭaberî er-Râzî (ö.418/1027), Şerḥu ʾUsûli ʾİʿtiḳâdi ʾEhli’s-Sunne ve’l-Cemâʿa (nşr. Aḥmed b. Saʿd b. Ḥamdân el-Ğâmidî), IX, Dâru Ṭaybe, Suudi Arabistan 1423/2003.
el-Maḳrîzî, Ebu’l-ʿAbbâs Aḥmed b. ʿAlî el-Ḥuseynî (ö.845/1441), İmtâʿu’l-Esmâʿ (nşr. Muḥammed ʿAbdulḥamîd en-Nemîsî), I-XV, Dâru’l-Kutubi’l-ʿİlmiyye, Beyrut 1420/1999.
Mâlik b. Enes, Ebû ʿAbdullâh Mâlik b. Enes b. Mâlik el-Medenî (ö.179/796), el-Muvaṭṭaʾ (Rivâyetu’ş-Şeybânî) (nşr. ʿAbdulvehhâb ʿAbdullaṭîf), el-Mektebetu’l-ʿİlmiyye.
Dipnotlar:
[1] Dr. Orhan Güvel Öğretim Üyesi, Osmaniye Korkut Ata Üniv. İlahiyat Fak.
[2] ʿAlî b. el-Caʿd, el-Musned, I/473.
[3] İbn Saʿd (ö.230/845) bu habere “وفدُ عامِر بن صَعصَعَةَ” (Benî ʿAmir Ṡaʿṡaaʿ Heyeti) başlığı altında değinmektedir. İbn Saʿd, eṭ-Ṭabaḳât, I/268.
[4] el-Beyhaḳî, Delâʾilu’n-Nubuvve, V/318.
[5] el-Beyhaḳî, el-Âdâb, s. 128.
[6] Aḥmed b. Ḥanbel, el-Musned, VI/710.
[7] el-Lâlekâʾî, Şerḥu ʾUsûli ʾİʿtiḳâd, s. 1478. Ayrıca bk. en-Nesâʾî, es-Sunenu’l-Kubrâ, XII/152.
[8] Ebû Nuʿaym, Ḥilyetu’l-Evliyâʾ ve Ṭabaḳâtu’l-Aṡfiyâʾ, VI/252.
[9] İbn Saʿd, eṭ-Ṭabaḳât, I/7.
[10] el-Ḥâkim, el-Mustedrek, V/204.
[11] el-Beyhaḳî, Delâʾilu’n-Nubuvve, V/497.
[12] el-Maḳrîzî, İmtâʿu’l-Esmâʿ, VI/240.
[13] el-Ḥumeydî, el-Musned, s. 25.
[14] Örnek vermek gerekirse “salavat âyeti” olarak bilinen Ahzâb 33/56. âyetiyle ilişkilendirilen ve namazlarda okunan “Salli Bârik duası”nı içeren bazı haberlerde “seyyiduna/efendimiz” ifadesine yer verilmemektedir:
“أَخْبَرَنَا مَالِكٌ، حَدَّثَنَا عَبْدُ اللَّهِ بْنُ أَبِي بَكْرٍ، عَنْ أَبِيهِ، عَنْ عَمْرِو بْنِ سُلَيْمٍ الزُّرَقِيِّ، أَخْبَرَنِي أَبُو حُمَيْدٍ السَّاعِدِيُّ، قَالَ: قَالُوا: يَا رَسُولَ اللَّهِ، كَيْفَ نُصَلِّي عَلَيْكَ؟ قَالَ: قُولُوا:
اللَّهُمَّ صَلِّ عَلَى مُحَمَّدٍ، وَعَلَى أَزْوَاجِهِ وَذُرِّيَّتِهِ، كَمَا صَلَّيْتَ عَلَى إِبْرَاهِيمَ، وَبَارِكْ عَلَى مُحَمَّدٍ، وَعَلَى أَزْوَاجِهِ وَذُرِّيَّتِهِ، كَمَا بَارَكْتَ عَلَى إِبْرَاهِيمَ، إِنَّكَ حَمِيدٌ مَجِيدٌ”
Mâlik b. Enes, el-Muvaṭṭaʾ (Rivâyetu’ş-Şeybânî), s. 104. Bu haberin izinin sürülmesi durumunda konuya dair daha sağlıklı neticelere ulaşılması mümkündür.
İlgili Yazılar
İbn Haldun’un Düşüncesinde Asabiyet
İbn Haldun’un Mukaddime adlı eserini üzerine kurguladığı üç temel kavramsallaştırma vardır. Bu kavramsallaştırmalar; ümran ilmi, tavırlar nazariyesi ve asabiyettir. İbn Haldun’un ümran ilmini kuruş sebebi yukarıda bahsettiğimiz meraklı kişiliğiyle yakından ilgilidir.
Kitâbü’l-Mille Çerçevesinde Fârâbî’de Şehrin Meşruiyeti
Âlemdeki düzenin en başında Allah vardır. Allah âlemi düzenli ve ahenkli bir şekilde var etmiş ve ona varlığını sürdürecek nitelikleri vermiştir. Bunun yanında insanlara da düzenli bir şekilde yaşamaları ve ortak bir amaca yönelmeleri için vahiy göndermiştir. Nasıl ki âlemin bir yöneticisi varsa gönderilen bu vahyi insanların uygulamasını sağlayacak bir yönetici olmalıdır. Aksi takdirde düzenli ve ortak amaca yönelmiş bir topluluk ortaya çıkamaz.
Yabancılarla Dolu Bir Dünyada Zenofobi ve Birlikte Yaşamının İmkânı Üzerine
Yabancı ile olan ilişkilerin pamuk ipliğine bağlı doğası onun aidiyetsizliğinden gelir. Aidiyetsizlik vurgusu yabancının kökeninedir. Yabancının kökleri, yerlinin mekânsal sınırları dışında olduğundan doğası gereği belirsiz ve öngörülemezdir. Bu nedenle yabancı, bireysel olarak değil belli bir tipte yabancı olarak algılanır.
Aile Kurumunun Sömürgeci Zihnin Güdümünde Geçirdiği Değişim ve Dönüşüm
Güçlü, sağlıklı ve çalışma potansiyeli olanların dışındaki tüm insanları yok sayan kapitalist sistem ve güçlü tüm yapıları eritmeye kararlı modern sömürgeci dünya düzeninde hasta, yaşlı ve bakıma muhtaç çocuklar asla öncelenmez. Hatta bu insanların bakımı da sömürgeci sisteme hizmet eden bir sektöre dönüştürülür.
Çağdaş Dünyada Manipülasyonun İnşası
Çağdaş dünyada, manipülasyon bireylerin veya toplumların düşünce, duygu ve davranışlarını yönlendirme sanatı olarak ele alınırken; sosyal medya, siyaset ve kültür endüstrisi gibi alanlarda etkisini hissettirir. Zira böylesi bir yönelimi yorumlamak ise felsefenin sınırlarına dahil olan özgür irade, etik ve toplumsal dinamikler üzerine derin sorular doğurur.