İyi olduğunu düşünmeye yaptığım yatırım benim gönlümü hoş ediyor, bilmiyorum sana faydası var mı lakin beni hoş ediyor dediğim gibi. Biliyorum kaç kez seslendim, bilemiyorum kaç kez daha sesleneceğim; yazmalısın, bana yazmasan da olur. Sessizliği kâğıt ve kalemle bozmalısın, zihninden akan her tecrübe kâğıtta inşa olmalı yeni okuyacaklar için. Mesela bizden öncekiler için sıradan olan bazı şeyler bizim için nasıl da sıradışı olarak tarif edilir oldu. Onlar anlatırdı, bence sen de dinlemişsindir. “Biz birbirimize yardım ederdik. Diğerinin acısını tam olarak hissedemesek bile hafifletmek için gayret ederdik. Komşu komşunun külüne muhtaç olmasın diye özel gayret eder, yediklerimizi paylaşır, giyeceklerimizi ödünç verirdik. Yokluğun sancısını çekmesine izin vermemeye çalışırdık yoksulların. Üzüntüsüne sevinmezdik sevmesek bile, diğerinin. Ayıp diye bir kelime vardı sıkça duymadığımız ama duyduğumuz zaman başımızı önümüze eğdiğimiz. Büyüklerimize inanmak mıydı bilmiyorum ama biz büyüklerimiz bir şey söylediğinde onu gerçeğin yansıması olarak algılar ve yapmaya gayret ederdik.” Yok yok, biz çok iyiydik demek için anlatmıyorum bunları… Kaybedilenlerin nelere mal olduğunu gördükçe canım yanıyor da ondan yazıyorum inan… “Bir ailede cenaze mi var, onun hasat vaktinde tarlasını biçer ambarına koyardık. Düğün yapana yardım etmeye gayret ederken onun başına bir musibet gelse, harcama yapmayı gerektirecek bir durum hemen yardım etmeye çalışırdık. Birinin yakınına beklenmedik ani bir kaza veya buna benzer bir felaket geldiğindeimkanı olan cebine bırakırdı ikram edebileceği miktarı. Öyleydi, durumumuzdan şikâyet etmez, neyse yapılması gereken onu yapmaya özen gösterirdik. Biz büyüklerimizden öyle gördük, iyiliğin devamı ve büyümesi için gayret ettik.” Bu veya buna benzer çok şey dinledim ben, okudum da gerçeğe yakınlığına kani olduklarıma imanımla. Şimdi, senin ulaşamayacağın nesiller okuyamayacak ya senin içinde bulunduğun durumunu; nasıl, ne kadar, niçin bireyi aşıp toplumsal yaraları sarmak için neler yapmaya çalıştığını. Sancı çeken birine karşı duruşunu. Toplumsal sorumluluklarını yerine getirmemenin maliyetini. Sevinçlerini mesela, dualarını, dua etmenin zenginliğini ve güvenini nasıl yaşadığını. Musibetlere sabrındaki derinliği ve serinliği. Yanlışa hayır deyişini. Kararının dayanaklarını ve maliyetini… Düşüncelerini dile getirmek için verdiğin mücadeleyi… İşte tam da bu dönemde birçok güzelliğin kenara çekildiği dönemde sen nasıl tutundun da devam ettirebildin, nasıl besleyebildin yüreğini… Ortak dilin anlaşmak için nasıl da yetmediğini… İddiası dayanaksız olanların kimleri nasıl düşürdüğünü… Doğru bilgiye karşı takınılan tavrın nasıl bir zorluk oluşturduğunu… Görüşlerin ve görüşmelerin nasıl ertelendiğini… Görevlerini yerine getirmeye gayret etmenin tarifinin nasıl da fedakârlığa tebdil ettiğini… Sıra sıra sıradışılıkların bazen nasıl da yorucu olduğunu… Şikâyet dilinin yoğunluğunu… Haklı olma gayretinin yerini farklı olma gayretinin aldığını… Tüm bunlara karşı senin duruşunu, konuşmanı, susmanı bilemeyecekler mesela… Bu büyük bir eksiklik gibi geliyor bana, hem senin hem de okuyacak olanların mahrumiyeti hususunda.
Mesela iddiası ile hareketi örtüşmeyenlerin ne garip bir görüntü sergilediklerini. Anlamak için okumaktan öte, uydurmak için okuyanların, anlamadan anlatmaya çalışanların oluşturduğu bu gürültülü dönemde neler hissettiğini kayıt altına almazsan korkarım sen bile unutursun bir gün. O nedenle yaz, ısrarla yaz. Bir kenara not al lütfen. Yazman gerektiğini not al hiç olmazsa umulur ki o not harekete geçirir zamanın bir yerinde…
Herkesin kendisini önceliklediği zamanlarda herkes kendisinin önüne geçmiş olmaz mı? Nereden mi geliyor aklına bunlar diyeceksin? Nereden geldiğini tarif etmem zor, ben aklıma gelenleri tasnif etme gayretinde iken farkına varıyorum bunların veya bana öyle geliyor diyeyim. Sanki herkes kendisinin önünde ve yorgun. Ayna yani, arkasını göstermeyen, arkada olanlardan bihaber, kendine bakan yanıyla tüm olayları gören… Kıyas yapamayacak, diğerinin sancısının farkına varamayacak, yüzüne yansıyan yürek fotoğrafını göremeyecek kadar kendiyle meşgul olmak. Böyle olunca da azalır insan, kelimeleri azalır, duyguları azalır, ifadeleri azalır, sancısı azalır, mutluluğu azalır, açlığı-tokluğu azalır… Zordur bu durum; selamsız, kelamsız, sevgisiz bir yaşama dönüşüverir.
Bir yanıyla da önden gelmek, öncü olmak, öncü olduğun konuyu hak terazisinde tartmak önemlidir… Göze almaktır zira olası zorlukları, tepkileri, etkileri, yorulmayı, yoğrulmayı göze almaktır. Öncü olmak önemlidir tabiî ki, neyin hatırına, hangi hedefe ulaşmak adına… Diğer yandan öncü olmak önemlidir ancak kimden önde olduğuna bağlı olarak. Öyle ya; kimi, hangi gaye ile geçtiğin önemlidir sonuçta. Oturan birisini yürüyerek geçmek büyük bir başarı sayılmasa gerek. Zira oturmak da büyük bir iştir. Bazı yerlerde oturmak hele çok büyük bir iştir. Arafatta vakfe durmak büyük bir duruştur hülasa… Kal sağlıcakla… Kabul edilen duaların öyle dualar olsun ki Yaradan seni de iyilerden kabul buyursun bu dualarla…
Antonio Gramsci’nin kavramlaştırdığı “kültürel hegemonya” teorisine göre, güçlü uluslar hâkimiyetlerini yalnızca askeri ve ekonomik yollarla değil, aynı zamanda kültürel araçlarla da pekiştirerek kurarlar. Bu bakımdan genel sanat teorisi bağlamında sanatın hemen bütün dallarında olduğu gibi özellikle yazının ve yazınsal üretimin toplamı niteliğindeki edebiyatın, emperyalist düşüncenin yayılması, yerel ve genel eksenlerde dal budak salması ve giderek meşrulaştırılmasında önemli bir rol oynadığının altını çizmek gerekmektedir.
Anneden, babadan uzaklaşan çocukların (ölüm, ayrılık vs.) başat temalardan biri olduğu çocuk edebiyatında, hem yol hikâyesi anlatıp hem de temel ihtiyaçlardan mahrum kalışı duygu sağanağının altında sakince önümüze seren kitaplardan biriyle kesişti yolum.
Eski çamlar bardak olmuş, o devirler eskide kalmış, akıl almaz şeylermiş kimin umurunda, bizi hâlâ hikâyeler bağlıyor birbirimize. Mantarların toprak altına döşediği olağanüstü iletişim hattına benzer şekilde geçmişi, biz olma bilincini, birleşip ayrıştığımız nice şeyi fi tarihindeki anlatılar taşıyor belleğimize ve belleğimizin ötesine. “Hepiniz şahitsiniz işte…” denen nice olay bile çok farklı anlaşılıyor ve anlatılıyor.
Ben Rachel kırk üç yaşında
Aklımın sivri kalbinse yeğnik
Olacağı belliymiş önceden
Çıtalardan uçurtmalar yontarak
Rüzgâra karşı duracağım
Sınırları cetvelsiz çizeceğim
Nöbet yerini çocuklara bırakacağım
XI. Mektup
İyi olduğunu düşünmeye yaptığım yatırım benim gönlümü hoş ediyor, bilmiyorum sana faydası var mı lakin beni hoş ediyor dediğim gibi. Biliyorum kaç kez seslendim, bilemiyorum kaç kez daha sesleneceğim; yazmalısın, bana yazmasan da olur. Sessizliği kâğıt ve kalemle bozmalısın, zihninden akan her tecrübe kâğıtta inşa olmalı yeni okuyacaklar için. Mesela bizden öncekiler için sıradan olan bazı şeyler bizim için nasıl da sıradışı olarak tarif edilir oldu. Onlar anlatırdı, bence sen de dinlemişsindir. “Biz birbirimize yardım ederdik. Diğerinin acısını tam olarak hissedemesek bile hafifletmek için gayret ederdik. Komşu komşunun külüne muhtaç olmasın diye özel gayret eder, yediklerimizi paylaşır, giyeceklerimizi ödünç verirdik. Yokluğun sancısını çekmesine izin vermemeye çalışırdık yoksulların. Üzüntüsüne sevinmezdik sevmesek bile, diğerinin. Ayıp diye bir kelime vardı sıkça duymadığımız ama duyduğumuz zaman başımızı önümüze eğdiğimiz. Büyüklerimize inanmak mıydı bilmiyorum ama biz büyüklerimiz bir şey söylediğinde onu gerçeğin yansıması olarak algılar ve yapmaya gayret ederdik.” Yok yok, biz çok iyiydik demek için anlatmıyorum bunları… Kaybedilenlerin nelere mal olduğunu gördükçe canım yanıyor da ondan yazıyorum inan… “Bir ailede cenaze mi var, onun hasat vaktinde tarlasını biçer ambarına koyardık. Düğün yapana yardım etmeye gayret ederken onun başına bir musibet gelse, harcama yapmayı gerektirecek bir durum hemen yardım etmeye çalışırdık. Birinin yakınına beklenmedik ani bir kaza veya buna benzer bir felaket geldiğindeimkanı olan cebine bırakırdı ikram edebileceği miktarı. Öyleydi, durumumuzdan şikâyet etmez, neyse yapılması gereken onu yapmaya özen gösterirdik. Biz büyüklerimizden öyle gördük, iyiliğin devamı ve büyümesi için gayret ettik.” Bu veya buna benzer çok şey dinledim ben, okudum da gerçeğe yakınlığına kani olduklarıma imanımla. Şimdi, senin ulaşamayacağın nesiller okuyamayacak ya senin içinde bulunduğun durumunu; nasıl, ne kadar, niçin bireyi aşıp toplumsal yaraları sarmak için neler yapmaya çalıştığını. Sancı çeken birine karşı duruşunu. Toplumsal sorumluluklarını yerine getirmemenin maliyetini. Sevinçlerini mesela, dualarını, dua etmenin zenginliğini ve güvenini nasıl yaşadığını. Musibetlere sabrındaki derinliği ve serinliği. Yanlışa hayır deyişini. Kararının dayanaklarını ve maliyetini… Düşüncelerini dile getirmek için verdiğin mücadeleyi… İşte tam da bu dönemde birçok güzelliğin kenara çekildiği dönemde sen nasıl tutundun da devam ettirebildin, nasıl besleyebildin yüreğini… Ortak dilin anlaşmak için nasıl da yetmediğini… İddiası dayanaksız olanların kimleri nasıl düşürdüğünü… Doğru bilgiye karşı takınılan tavrın nasıl bir zorluk oluşturduğunu… Görüşlerin ve görüşmelerin nasıl ertelendiğini… Görevlerini yerine getirmeye gayret etmenin tarifinin nasıl da fedakârlığa tebdil ettiğini… Sıra sıra sıradışılıkların bazen nasıl da yorucu olduğunu… Şikâyet dilinin yoğunluğunu… Haklı olma gayretinin yerini farklı olma gayretinin aldığını… Tüm bunlara karşı senin duruşunu, konuşmanı, susmanı bilemeyecekler mesela… Bu büyük bir eksiklik gibi geliyor bana, hem senin hem de okuyacak olanların mahrumiyeti hususunda.
Mesela iddiası ile hareketi örtüşmeyenlerin ne garip bir görüntü sergilediklerini. Anlamak için okumaktan öte, uydurmak için okuyanların, anlamadan anlatmaya çalışanların oluşturduğu bu gürültülü dönemde neler hissettiğini kayıt altına almazsan korkarım sen bile unutursun bir gün. O nedenle yaz, ısrarla yaz. Bir kenara not al lütfen. Yazman gerektiğini not al hiç olmazsa umulur ki o not harekete geçirir zamanın bir yerinde…
Herkesin kendisini önceliklediği zamanlarda herkes kendisinin önüne geçmiş olmaz mı? Nereden mi geliyor aklına bunlar diyeceksin? Nereden geldiğini tarif etmem zor, ben aklıma gelenleri tasnif etme gayretinde iken farkına varıyorum bunların veya bana öyle geliyor diyeyim. Sanki herkes kendisinin önünde ve yorgun. Ayna yani, arkasını göstermeyen, arkada olanlardan bihaber, kendine bakan yanıyla tüm olayları gören… Kıyas yapamayacak, diğerinin sancısının farkına varamayacak, yüzüne yansıyan yürek fotoğrafını göremeyecek kadar kendiyle meşgul olmak. Böyle olunca da azalır insan, kelimeleri azalır, duyguları azalır, ifadeleri azalır, sancısı azalır, mutluluğu azalır, açlığı-tokluğu azalır… Zordur bu durum; selamsız, kelamsız, sevgisiz bir yaşama dönüşüverir.
Bir yanıyla da önden gelmek, öncü olmak, öncü olduğun konuyu hak terazisinde tartmak önemlidir… Göze almaktır zira olası zorlukları, tepkileri, etkileri, yorulmayı, yoğrulmayı göze almaktır. Öncü olmak önemlidir tabiî ki, neyin hatırına, hangi hedefe ulaşmak adına… Diğer yandan öncü olmak önemlidir ancak kimden önde olduğuna bağlı olarak. Öyle ya; kimi, hangi gaye ile geçtiğin önemlidir sonuçta. Oturan birisini yürüyerek geçmek büyük bir başarı sayılmasa gerek. Zira oturmak da büyük bir iştir. Bazı yerlerde oturmak hele çok büyük bir iştir. Arafatta vakfe durmak büyük bir duruştur hülasa… Kal sağlıcakla… Kabul edilen duaların öyle dualar olsun ki Yaradan seni de iyilerden kabul buyursun bu dualarla…
İlgili Yazılar
Emperyalizm ve Edebiyat
Antonio Gramsci’nin kavramlaştırdığı “kültürel hegemonya” teorisine göre, güçlü uluslar hâkimiyetlerini yalnızca askeri ve ekonomik yollarla değil, aynı zamanda kültürel araçlarla da pekiştirerek kurarlar. Bu bakımdan genel sanat teorisi bağlamında sanatın hemen bütün dallarında olduğu gibi özellikle yazının ve yazınsal üretimin toplamı niteliğindeki edebiyatın, emperyalist düşüncenin yayılması, yerel ve genel eksenlerde dal budak salması ve giderek meşrulaştırılmasında önemli bir rol oynadığının altını çizmek gerekmektedir.
Kaybolmamak İçin Yola Çıkanlara; Hiç Durmayanlara
Anneden, babadan uzaklaşan çocukların (ölüm, ayrılık vs.) başat temalardan biri olduğu çocuk edebiyatında, hem yol hikâyesi anlatıp hem de temel ihtiyaçlardan mahrum kalışı duygu sağanağının altında sakince önümüze seren kitaplardan biriyle kesişti yolum.
Mustafa Ökkeş Evren’den Hız Çağına “Sus İşareti”
“Az söz er öğüdüdür
Çok söz hayvan yüküdür
Bilire bir söz yeter
Sende gevher var ise”
Kosmosun Gölgesinde Dirayetli Bir Kaos Öyküsü: Evrenin Öncesi ve Şimdisi
Eski çamlar bardak olmuş, o devirler eskide kalmış, akıl almaz şeylermiş kimin umurunda, bizi hâlâ hikâyeler bağlıyor birbirimize. Mantarların toprak altına döşediği olağanüstü iletişim hattına benzer şekilde geçmişi, biz olma bilincini, birleşip ayrıştığımız nice şeyi fi tarihindeki anlatılar taşıyor belleğimize ve belleğimizin ötesine. “Hepiniz şahitsiniz işte…” denen nice olay bile çok farklı anlaşılıyor ve anlatılıyor.
Rachel’lere
Ben Rachel kırk üç yaşında
Aklımın sivri kalbinse yeğnik
Olacağı belliymiş önceden
Çıtalardan uçurtmalar yontarak
Rüzgâra karşı duracağım
Sınırları cetvelsiz çizeceğim
Nöbet yerini çocuklara bırakacağım