İnsanlık tüketmeyi öğrendiğinden beri huzura kavuşamadı. Çünkü tüketmeyi öğrenen insanın kodlarına yok etmenin temel hazları işlendi. Temel sorun yok edilenin de evrende bir yer kaplayacağını düşünmemekti. Sonsuzluk algısında meydana gelen dönüşüm de bu konuda etkili. Ebediyet fikrinde olmuş olan, olacak olan ve olan birbirinden kopmaz bir bütündür ve her şeyin bir yeri vardır bu evrende. Bauman’a göre yaşayan ile ölmüş olan arasında bir fark yoktur. ‘Buna yer yok’ düşüncesine yer yoktur. Yer bulamama diye bir sorun yoktur.
İnsan ömrü kısıtlı olduğundan, ebediyetin sınırlarını kavramak ve onda hiçbir şeyin gereksiz olmadığı fikrine erişmek kolay değil. Modern insan soyut sonsuzluğu ve ölümü anlayabilmek için günlere sayılar verdi, onu anlamlı bir zincirin parçası haline getirmeye çalıştı. Somutlaştırılan soyutun anlaşılması ve sorunlara çözüm bulması gerekti. Daha büyük bir soruna sebep olacağı düşünülmeden…
Ebediyeti Yendik mi?
Byung-Chul Han’ın ‘Zamanın Kokusu’ kitabında bahsettiği atomlaşmış zaman, Bauman’ın bahsettiği ebediyetin güvenilir kollarından kendimizi cebren kurtarmamızdan kaynaklanıyor olabilir. Chul Han’a göre geçmiş ve gelecek arasındaki bağ koptuğundan, zamanın hızlanması ile sonuçlanan bir sürece girildi. Bu dünyanın görünürlüğünü kısıtlamakla kalmayıp pencerenin önünden karanlık odalara girme vakti geldi. Geçmişle yaşamak ya da ebediyete inanmak, insanı küçük düşüren, acı çektiren bir reddiye idi artık. Belki de reddedilmek, kara listeye alınmak, snopluğu reddetmek bunu gerektirirdi. Akışkan modernitenin içinde insan, bu reddiyeden korktuğundan, yaratıcı fikrini de flulaştırmaya çalıştı.
İnsanın soyut olanı somut olanla anlama davranışı, işine yaramayan her şeye karşı tavrını da etkiler. Çünkü işe yaramayan ‘şey’ler de anlaşılması güç bir yığındır. Bauman bu kavramı ıskarta/atık olarak niteler. Çünkü anlaşılamayan şeyler atılmaya ya da göz önünden uzaklaştırılmaya mahkûmdur. Bu da atık dediğimiz bir yekûnu oluşturur. Bauman, 2004 yılında bu durumun ciddiyetini şu cümlelerle açıklar: “Atık, tüm üretimlerin karanlık ve utanç verici sırrıdır. Sır olarak kalması tercih edilir. Sanayiye yön verenler ondan söz etmemeyi yeğler-kabul etmekte zorlanır. Fakat tasarıma yönelmiş bir yaşamda kaçınılmaz olan, üretim çabasını ve atık üretimini özendirip güçlendirerek kamçılayan aşırılık stratejisi, bu gizlemeyi zorlaştırır. Atığın muazzam boyutları onun önemsiz gösterilip örtbas edilmesini imkânsız kılar. Böylece atık tasfiye sanayisi (örtbas etme politikasının devamı olan ve ezilenlerin bertaraf edilmesini hedefleyen güvenlik sanayisiyle birlikte) modern üretimin vazgeçilmez bir parçası olarak yerini alır. Modern yaşam -modern yaşam biçimi- varlığını, çöplerin toplanmasındaki gelişmişliğe ve ustalığa borçludur.”
İsrafın Atığı
Atık; modern insanın akışkan serüveninde, her zaman önüne çıkan en büyük engel olmuştur. Atıklar, kapitalist ekonominin etkisiyle kişilerin itkisel satın alma davranışıyla birleşebildiği gibi, bazen de devletler arası meydana gelen göç dalgaları, savaşlar ya da hedonizmi içselleştiren insanların tüketme güdülerinin etkisiyle açığa çıkar. Olaya gıda mesabesinden bakınca, Amerika’da 1 yılda meydana gelen yenilebilir gıda atığı, sahra altı Afrika’nın 5 yıllık gıda tüketimine eşdeğerdir.[1] Toplam gıda atığının üretilebilmesi için kullanılan su miktarının 8 milyar insanın su ihtiyacını karşılayabileceği[2] gerçeği de göz önünde bulundurulmalı. İnsanın ebediyeti somutlaştırması, atık adında bir sorunla yüzleşmesini gerektirir. Atıkların somut tarafına göz yumulması yüzünden son 58 yılda dünya yörüngesinde 100 milyon irili ufaklı cisim cisim, 300 bin ton atık metal yığını birikti. Hem de büyük bir ikilemin parçası olarak; gökyüzüne her baktığında göreceği nazarlık bir boncuk gibi, devamlı etrafında dönen. Bauman’a göre “Akışkan modernite; fazlalıkların, ıskartaların, atıkların ve atık tasfiyesinin uygarlığıdır.”
Somutluk ve Snowpiercer
Somutluğun çözüm yolları daha kolay bulunabilir. Gözle görünene verilen tepki her zaman gizli olandan farklı oldu. Ama burada asıl problem somut olana, göz önünde olana yüz çevirmemekti. Somutlaştırmanın verdiği kolaylık içinden çıkılamayacak bir atık sorununa neden oldu. Modernite insanın hazlarına somut çözümler buldukça atık sorunu daha da içinden çıkılmaz bir hal aldı. Göz yummaktan başka bir çare kalmayınca, gıda atıklarımız gözle görülmeyecek yerlere gönderildi. Israrla uzak tuttuğumuz atık dağları görebileceğimiz bir yerde tutulsaydı, belki de bu sorun daha kolay çözülebilirdi.
Snowpiercer filminde, insanın sonsuzluk treninde önce olayları soyut olandan kopardığı, ardından görünen ile bağını kopararak ıskartalarında boğulmaya başladığı bir süreci izleriz. Tanrının mantıklı bir şekilde somutlaştırılmaya çalışıldığı trende makinenin hükümranlığı göze çarpar. Makine artık ete kemiğe bürünmüş bir yaratıcıdır. Bir buzul çağı. İnsanlığın küresel ısınmayı önlerken meydana gelen bir atık sorunu. Buzul çağında ölenler mi atık? Yoksa trenin kendisi mi? Ya da insanın tüm dünyayı bir atık haline getirmesini izliyoruz?
Suçun 5N 1K’sı
Sanayi devrimiyle birlikte 1800’lerin başından itibaren yeni meslekler ortaya çıkar. Yeni meslekler eski mesleklerin etkisini kaybetmesini sağlarken, daha büyük bir problemi beraberinde getirir; atık insanlar! O güne kadar icra edilen meslekler birer birer bittikçe o mesleklerin sahiplerinden işlevli olanlar sürece ayak uydurur. İşlevsizler ise ıskartaya çıkarılır. Bu sayı tahmin edilenden çok daha fazla.
Köylerden kente yoğun göç dalgaları ile birlikte bu yeni işlere gücü yetmeyecek olanlar ıskartaya çıkarıldı. Aslında her şey yolundadır; somut olan makine, somut olan enerji kaynaklarıyla çalıştırılır, bilim somut ve soğuk mekaniğine nihayet kavuşur. Tanrının soyut tarafı hayatın temel dinamiklerinden koparılıp; nihayet olmuş olandan, görünmeyenden ve sonsuzluktan bahis açılamayacak hale gelinir.
Henüz ‘her şeyin yolunda’ olmasının mahvına duçar olunmaz. Sanayi devrimi yerini enerjinin gereksinimine bıraktığında ise bütün dünya enerjinin peşinde kovalamaca oynamaya başlayacaktır.
Sanayi devrimiyle birlikte, Bauman’ın ıskarta olarak nitelediği insanlar ya başka ülkelere ihraç edildi ya da o ülkenin sınırları içinde özgürlüklerinden kısıtlanarak yaşamaya başladı. Bu durumda geçmiş yüzyılın atık, israf ve dünyanın öz kaynaklarına zarar verme sorunu, göz yumulmaktan başka bir çareden yoksun kaldı. İhraçlarla meydana gelen sorunlar, konsüllerin devamlı sınırlarla oynamasına sebep oldu. Atıkları hayali çizgilerle görmezden gelmenin karmaşası ile kurtarılmış alanlar oluştuğu gibi gettolaşan alanlar da meydana geldi.
Geçtiğimiz yüzyıl dünyanın şekline en çok çalakalem çizgilerin çekildiği dönem olma özelliğini korumaktadır.
Iskartaya çıkarılanlar anormal bir grup değil aslında. Sistemin bir gereği olarak, sistemi koruyan ve meşrulaştıran bir kavram. Standart dışılık, sistemin dişlilerine uymama hali ‘gözden çıkarılmışlığın’ yanında aynı zamanda bir külfet.
Üretim ve tüketim dengesizliğinin yanında, bir de üretim ve tüketim sisteminin dışına itilen bu toplumsal sınıf, aynı zamanda bir güvenlik tehdidi haline geldi. Yani sistem kendi canavarını oluşturarak, yem masrafından kurtulmayı amaçladı. Bu canavar bir fenomen haline geldiğinde ise ıskarta hayatlar artık edebiyatın da bir malzemesiydi. Toplumsal sınıf farklarından bile münezzeh olan bu ıskartalar gizli ve saklı dehlizlerinde kendi hayatlarını yaşamaktan başka çare bulamadı.
Getto kavramı da bu noktada devreye girer. ‘Getto gün gelir öcünü alır.’ Bu sloganı, Ortaçağ Avrupa’sında gettolarda yaşamak zorunda kalan Yahudiler, Holokost ayaklanmasından sonra kullanır. Bugün aynı Yahudilerin kendi gettolarını daha vahşice oluşturdukları da görülür. Yahudilerin yaptığı bu gettolaştırma faaliyetleri mekân hafızalarının bir ürünüdür. Kendi geçmişlerinden kopamama hali belki de. Ruhları ya fiilen ya da sebep olarak gettoda sıkışmış kalacak. Yıllarca dünyada yollarını kaybederek yaşayan İsrailoğulları, bu kodları sonsuza kadar taşıyacak gibi duruyor.
Patlama noktasına gelen küresel çöplük, düzenin inşasında büyük bir problemi beraberinde getirir. Atığın göz önünde tutulması kaosu da besleyen bir unsur haline gelmektedir. Bauman, “düzen beklentisinin kaos öcüsüyle beslendiğini; ‘öteki’nin doğru yerde olmayışının ve doğru işlevi yerine getiremeyişinin” sorununa değinir.
Yeri ve işlevi olmayan ötekinin sistemin dışında tutulması işlevsellere daha rahat alanlar açacak. Böylece hizmette kusur etmeyecekler; mızmızlanmaya sebep bulamayacaklardır.
Memleket Sathında
Türkiye’deki Suriyeliler için de benzer bir durum geçerli. Kendi gettolarında düzenin çarkına dokunmadan yaşamaya çalışmaktadırlar. Amaç onları kazanmak değil, seçkin işlevsellerin işini kolaylaştırmak. Öğrenciler tek bir okulda okutularak topluma entegrasyonu zorlaştırılır. Kendi içlerinden seçkin olan küçük bir azınlık entegrasyona alınsa da rahat bir hayat sürmeden bu dönüşüme ortak olurlar.
Manavları, marketleri ayrıdır. Manevra alanları kısıtlanır. Yaşamın terk ettiği, yaşamanın uzaktan izlediği bu insanlar, küresel ve merkezi ekonominin işleyişine engel olurlar. Giderler durmaksızın artarken gelirler aynı kalır. Hep almayı öğrendiklerinden, çalışmak bir işkenceye dönüşür. Böylece işlevsizlikleri pekişmeye devam eder. Uyum süreçleri sağlanamayan çocuklar, kendi dillerini unuttuğu gibi gettosunda bulunduğu ülkenin diline de vakıf olamazlar.
Ortaçağdan beri aktörleri değişse bile senaryosu aynı olan bir filmi izlemekteyiz. Yakıcı, dehşetengiz. Ama ne yaşayan ne de uzaktan izleyen için bu durum çözümsüzdür. Bu gettoları oluşturanların politikaları sayesinde çözümsüz bir yolun ucunda beklenmekte. Yitik cennetlerini bulmaya çalışan insanlar, somutluktan göz yummaya giden serüvenin bir parçasını izlemekte ve yaşamakta.
Steril mekânlarında huzurla hayatına devam eden işlevliler, korunaklı ve güvenlikli sitelerinde bu yitik insanların rahatlarını bozma korkusunu büyüttüler içlerinde. Canavarlarına şekil bile vermekten çekinmediler. Çünkü düşmanı da somutlaştırmak gerekirdi. Yok etmenin birinci aşaması buydu çünkü. Önce somutlaştırma, sonra görmezden gelme. Iskarta hayatların ruh hali, sosyal konumları ve işlevlilerin onlara bakış açısı bu düzlemdedir.
Olayın daha ileri noktasında, iktidarlar için hem sapkın öteki hem de özenle yerleştirilmiş propaganda malzemesi olduklarının kendileri bile farkında değildirler.
Süreç hep aynı işler hem çöpler hem de atık insanlar için. Kapitalist sistemin biricik tüketicileri ve politikacıların eline bulaşmaması gerekenlerdir artık ‘ıskarta hayatlar’. İşleri bitince atılacak bir çöp gibi. Iskarta hayatların büyüleyici geçmişi, geleceğin nasıl bir yer olacağı hakkında notlar vermekte. Iskarta hayatlar, buruşturularak atılmanın yok ediciliğini hissetmeden yaşar. Yeniyi eskitmenin verdiği hazza tutunan dürtüsel hayatlar ise bu yaşamların varlığını bile duymak istemez. Çöp ve insan aynı düzlemde, aynı mekânda tutuldukça, görünmeyeni görmek bir o kadar zor hale gelmektedir.
Evet, tek bir çiçekle baharın bütünü hemen gelmeyecektir elbet…
Ve belki o erken açan çiçek gelecek bahar mevsimini de göremeyecektir. Ama baharın mutlak gelecek ve yaşanılacak bir gerçek olacağının umudunu aşılayacaktır; baharı bekleyenlere…
Bir kelebeğin kanat çırpışının yarattığı etkiyi bilirim… İyimserliğin, umudun boşa kürek çekişin diğer adı olmadığını da… Bir tebessümün nasıl bulaşıcı olduğunu, bir iyiliğin hiçbir zaman unutulup gitmeyeceğini ve yarattığı kalıcı eserleri bilirim…
Sen nelere kadirsin ey Umut!
Yüzündeki öfkeyi kim görmüş başka bir yüzde?
Başka yüzlerin öfkesi, anlata anlata bitirilemeyecek borçlar çıkarır.
Küsmüş suratlar dökülür insanların öfkelerinden.
Haklı ile haksız birbirine girer.
Alacaklı çıkarır bizim alışık olduğumuz öfkeler.
Hiçbir yüzde göremediğimiz bu öfke hâlbuki,
Kaşını malayani görünceye çatan pirifânininki sanki.
Temiz yüzlü, pak.
Ben Rachel kırk üç yaşında
Aklımın sivri kalbinse yeğnik
Olacağı belliymiş önceden
Çıtalardan uçurtmalar yontarak
Rüzgâra karşı duracağım
Sınırları cetvelsiz çizeceğim
Nöbet yerini çocuklara bırakacağım
Yine yeni bir mektup… Okuman ümidi kelimelerin sığınağı gibi… Yazma gayreti benim işim. İyi olman ümidim ve duamla. Nasıl da hızlı geçiyor zaman, gözden kaçırdıklarımız, farkına varamadıklarımız için bazen telaşlanır yüreğim. Her saniye biricik, bir daha asla yaşanmayacak, bunu düşününce zamanı ve zamanda ikram edilen her nimeti görememekten insan endişe ediyor, en azından ben endişeliyim. Öyle ya çözebileceğim bir sorunu, mutlu edebileceğim bir çocuğu, ümit ekebileceğim bir yüreği farkında olmadan kaçırmak onun için de benim için de büyük ziyan.
Gösterişten hemen her zaman kaçınan metin, ayrıntıya verdiği değeri gözler önüne sermekten çekinmiyor. Seranın içinde, okura rehberli tur yaptıran satırlarda, renkli camların ışık oyunlarını görür gibi oluyorsunuz. Sanki o camların her birinden sakince bakıp, sarıyla, kırmızıyla, yeşille, siyahla ve morla kuşatılıyorsunuz.
Baumanın Iskarta Hayatlar Kavramı Üzerinden ‘İsraf Atık Ve Getto’
İnsanlık tüketmeyi öğrendiğinden beri huzura kavuşamadı. Çünkü tüketmeyi öğrenen insanın kodlarına yok etmenin temel hazları işlendi. Temel sorun yok edilenin de evrende bir yer kaplayacağını düşünmemekti. Sonsuzluk algısında meydana gelen dönüşüm de bu konuda etkili. Ebediyet fikrinde olmuş olan, olacak olan ve olan birbirinden kopmaz bir bütündür ve her şeyin bir yeri vardır bu evrende. Bauman’a göre yaşayan ile ölmüş olan arasında bir fark yoktur. ‘Buna yer yok’ düşüncesine yer yoktur. Yer bulamama diye bir sorun yoktur.
İnsan ömrü kısıtlı olduğundan, ebediyetin sınırlarını kavramak ve onda hiçbir şeyin gereksiz olmadığı fikrine erişmek kolay değil. Modern insan soyut sonsuzluğu ve ölümü anlayabilmek için günlere sayılar verdi, onu anlamlı bir zincirin parçası haline getirmeye çalıştı. Somutlaştırılan soyutun anlaşılması ve sorunlara çözüm bulması gerekti. Daha büyük bir soruna sebep olacağı düşünülmeden…
Ebediyeti Yendik mi?
Byung-Chul Han’ın ‘Zamanın Kokusu’ kitabında bahsettiği atomlaşmış zaman, Bauman’ın bahsettiği ebediyetin güvenilir kollarından kendimizi cebren kurtarmamızdan kaynaklanıyor olabilir. Chul Han’a göre geçmiş ve gelecek arasındaki bağ koptuğundan, zamanın hızlanması ile sonuçlanan bir sürece girildi. Bu dünyanın görünürlüğünü kısıtlamakla kalmayıp pencerenin önünden karanlık odalara girme vakti geldi. Geçmişle yaşamak ya da ebediyete inanmak, insanı küçük düşüren, acı çektiren bir reddiye idi artık. Belki de reddedilmek, kara listeye alınmak, snopluğu reddetmek bunu gerektirirdi. Akışkan modernitenin içinde insan, bu reddiyeden korktuğundan, yaratıcı fikrini de flulaştırmaya çalıştı.
İnsanın soyut olanı somut olanla anlama davranışı, işine yaramayan her şeye karşı tavrını da etkiler. Çünkü işe yaramayan ‘şey’ler de anlaşılması güç bir yığındır. Bauman bu kavramı ıskarta/atık olarak niteler. Çünkü anlaşılamayan şeyler atılmaya ya da göz önünden uzaklaştırılmaya mahkûmdur. Bu da atık dediğimiz bir yekûnu oluşturur. Bauman, 2004 yılında bu durumun ciddiyetini şu cümlelerle açıklar: “Atık, tüm üretimlerin karanlık ve utanç verici sırrıdır. Sır olarak kalması tercih edilir. Sanayiye yön verenler ondan söz etmemeyi yeğler-kabul etmekte zorlanır. Fakat tasarıma yönelmiş bir yaşamda kaçınılmaz olan, üretim çabasını ve atık üretimini özendirip güçlendirerek kamçılayan aşırılık stratejisi, bu gizlemeyi zorlaştırır. Atığın muazzam boyutları onun önemsiz gösterilip örtbas edilmesini imkânsız kılar. Böylece atık tasfiye sanayisi (örtbas etme politikasının devamı olan ve ezilenlerin bertaraf edilmesini hedefleyen güvenlik sanayisiyle birlikte) modern üretimin vazgeçilmez bir parçası olarak yerini alır. Modern yaşam -modern yaşam biçimi- varlığını, çöplerin toplanmasındaki gelişmişliğe ve ustalığa borçludur.”
İsrafın Atığı
Atık; modern insanın akışkan serüveninde, her zaman önüne çıkan en büyük engel olmuştur. Atıklar, kapitalist ekonominin etkisiyle kişilerin itkisel satın alma davranışıyla birleşebildiği gibi, bazen de devletler arası meydana gelen göç dalgaları, savaşlar ya da hedonizmi içselleştiren insanların tüketme güdülerinin etkisiyle açığa çıkar. Olaya gıda mesabesinden bakınca, Amerika’da 1 yılda meydana gelen yenilebilir gıda atığı, sahra altı Afrika’nın 5 yıllık gıda tüketimine eşdeğerdir.[1] Toplam gıda atığının üretilebilmesi için kullanılan su miktarının 8 milyar insanın su ihtiyacını karşılayabileceği[2] gerçeği de göz önünde bulundurulmalı. İnsanın ebediyeti somutlaştırması, atık adında bir sorunla yüzleşmesini gerektirir. Atıkların somut tarafına göz yumulması yüzünden son 58 yılda dünya yörüngesinde 100 milyon irili ufaklı cisim cisim, 300 bin ton atık metal yığını birikti. Hem de büyük bir ikilemin parçası olarak; gökyüzüne her baktığında göreceği nazarlık bir boncuk gibi, devamlı etrafında dönen. Bauman’a göre “Akışkan modernite; fazlalıkların, ıskartaların, atıkların ve atık tasfiyesinin uygarlığıdır.”
Somutluk ve Snowpiercer
Somutluğun çözüm yolları daha kolay bulunabilir. Gözle görünene verilen tepki her zaman gizli olandan farklı oldu. Ama burada asıl problem somut olana, göz önünde olana yüz çevirmemekti. Somutlaştırmanın verdiği kolaylık içinden çıkılamayacak bir atık sorununa neden oldu. Modernite insanın hazlarına somut çözümler buldukça atık sorunu daha da içinden çıkılmaz bir hal aldı. Göz yummaktan başka bir çare kalmayınca, gıda atıklarımız gözle görülmeyecek yerlere gönderildi. Israrla uzak tuttuğumuz atık dağları görebileceğimiz bir yerde tutulsaydı, belki de bu sorun daha kolay çözülebilirdi.
Snowpiercer filminde, insanın sonsuzluk treninde önce olayları soyut olandan kopardığı, ardından görünen ile bağını kopararak ıskartalarında boğulmaya başladığı bir süreci izleriz. Tanrının mantıklı bir şekilde somutlaştırılmaya çalışıldığı trende makinenin hükümranlığı göze çarpar. Makine artık ete kemiğe bürünmüş bir yaratıcıdır. Bir buzul çağı. İnsanlığın küresel ısınmayı önlerken meydana gelen bir atık sorunu. Buzul çağında ölenler mi atık? Yoksa trenin kendisi mi? Ya da insanın tüm dünyayı bir atık haline getirmesini izliyoruz?
Suçun 5N 1K’sı
Sanayi devrimiyle birlikte 1800’lerin başından itibaren yeni meslekler ortaya çıkar. Yeni meslekler eski mesleklerin etkisini kaybetmesini sağlarken, daha büyük bir problemi beraberinde getirir; atık insanlar! O güne kadar icra edilen meslekler birer birer bittikçe o mesleklerin sahiplerinden işlevli olanlar sürece ayak uydurur. İşlevsizler ise ıskartaya çıkarılır. Bu sayı tahmin edilenden çok daha fazla.
Köylerden kente yoğun göç dalgaları ile birlikte bu yeni işlere gücü yetmeyecek olanlar ıskartaya çıkarıldı. Aslında her şey yolundadır; somut olan makine, somut olan enerji kaynaklarıyla çalıştırılır, bilim somut ve soğuk mekaniğine nihayet kavuşur. Tanrının soyut tarafı hayatın temel dinamiklerinden koparılıp; nihayet olmuş olandan, görünmeyenden ve sonsuzluktan bahis açılamayacak hale gelinir.
Henüz ‘her şeyin yolunda’ olmasının mahvına duçar olunmaz. Sanayi devrimi yerini enerjinin gereksinimine bıraktığında ise bütün dünya enerjinin peşinde kovalamaca oynamaya başlayacaktır.
Sanayi devrimiyle birlikte, Bauman’ın ıskarta olarak nitelediği insanlar ya başka ülkelere ihraç edildi ya da o ülkenin sınırları içinde özgürlüklerinden kısıtlanarak yaşamaya başladı. Bu durumda geçmiş yüzyılın atık, israf ve dünyanın öz kaynaklarına zarar verme sorunu, göz yumulmaktan başka bir çareden yoksun kaldı. İhraçlarla meydana gelen sorunlar, konsüllerin devamlı sınırlarla oynamasına sebep oldu. Atıkları hayali çizgilerle görmezden gelmenin karmaşası ile kurtarılmış alanlar oluştuğu gibi gettolaşan alanlar da meydana geldi.
Geçtiğimiz yüzyıl dünyanın şekline en çok çalakalem çizgilerin çekildiği dönem olma özelliğini korumaktadır.
Iskartaya çıkarılanlar anormal bir grup değil aslında. Sistemin bir gereği olarak, sistemi koruyan ve meşrulaştıran bir kavram. Standart dışılık, sistemin dişlilerine uymama hali ‘gözden çıkarılmışlığın’ yanında aynı zamanda bir külfet.
Üretim ve tüketim dengesizliğinin yanında, bir de üretim ve tüketim sisteminin dışına itilen bu toplumsal sınıf, aynı zamanda bir güvenlik tehdidi haline geldi. Yani sistem kendi canavarını oluşturarak, yem masrafından kurtulmayı amaçladı. Bu canavar bir fenomen haline geldiğinde ise ıskarta hayatlar artık edebiyatın da bir malzemesiydi. Toplumsal sınıf farklarından bile münezzeh olan bu ıskartalar gizli ve saklı dehlizlerinde kendi hayatlarını yaşamaktan başka çare bulamadı.
Getto kavramı da bu noktada devreye girer. ‘Getto gün gelir öcünü alır.’ Bu sloganı, Ortaçağ Avrupa’sında gettolarda yaşamak zorunda kalan Yahudiler, Holokost ayaklanmasından sonra kullanır. Bugün aynı Yahudilerin kendi gettolarını daha vahşice oluşturdukları da görülür. Yahudilerin yaptığı bu gettolaştırma faaliyetleri mekân hafızalarının bir ürünüdür. Kendi geçmişlerinden kopamama hali belki de. Ruhları ya fiilen ya da sebep olarak gettoda sıkışmış kalacak. Yıllarca dünyada yollarını kaybederek yaşayan İsrailoğulları, bu kodları sonsuza kadar taşıyacak gibi duruyor.
Patlama noktasına gelen küresel çöplük, düzenin inşasında büyük bir problemi beraberinde getirir. Atığın göz önünde tutulması kaosu da besleyen bir unsur haline gelmektedir. Bauman, “düzen beklentisinin kaos öcüsüyle beslendiğini; ‘öteki’nin doğru yerde olmayışının ve doğru işlevi yerine getiremeyişinin” sorununa değinir.
Yeri ve işlevi olmayan ötekinin sistemin dışında tutulması işlevsellere daha rahat alanlar açacak. Böylece hizmette kusur etmeyecekler; mızmızlanmaya sebep bulamayacaklardır.
Memleket Sathında
Türkiye’deki Suriyeliler için de benzer bir durum geçerli. Kendi gettolarında düzenin çarkına dokunmadan yaşamaya çalışmaktadırlar. Amaç onları kazanmak değil, seçkin işlevsellerin işini kolaylaştırmak. Öğrenciler tek bir okulda okutularak topluma entegrasyonu zorlaştırılır. Kendi içlerinden seçkin olan küçük bir azınlık entegrasyona alınsa da rahat bir hayat sürmeden bu dönüşüme ortak olurlar.
Manavları, marketleri ayrıdır. Manevra alanları kısıtlanır. Yaşamın terk ettiği, yaşamanın uzaktan izlediği bu insanlar, küresel ve merkezi ekonominin işleyişine engel olurlar. Giderler durmaksızın artarken gelirler aynı kalır. Hep almayı öğrendiklerinden, çalışmak bir işkenceye dönüşür. Böylece işlevsizlikleri pekişmeye devam eder. Uyum süreçleri sağlanamayan çocuklar, kendi dillerini unuttuğu gibi gettosunda bulunduğu ülkenin diline de vakıf olamazlar.
Ortaçağdan beri aktörleri değişse bile senaryosu aynı olan bir filmi izlemekteyiz. Yakıcı, dehşetengiz. Ama ne yaşayan ne de uzaktan izleyen için bu durum çözümsüzdür. Bu gettoları oluşturanların politikaları sayesinde çözümsüz bir yolun ucunda beklenmekte. Yitik cennetlerini bulmaya çalışan insanlar, somutluktan göz yummaya giden serüvenin bir parçasını izlemekte ve yaşamakta.
Steril mekânlarında huzurla hayatına devam eden işlevliler, korunaklı ve güvenlikli sitelerinde bu yitik insanların rahatlarını bozma korkusunu büyüttüler içlerinde. Canavarlarına şekil bile vermekten çekinmediler. Çünkü düşmanı da somutlaştırmak gerekirdi. Yok etmenin birinci aşaması buydu çünkü. Önce somutlaştırma, sonra görmezden gelme. Iskarta hayatların ruh hali, sosyal konumları ve işlevlilerin onlara bakış açısı bu düzlemdedir.
Olayın daha ileri noktasında, iktidarlar için hem sapkın öteki hem de özenle yerleştirilmiş propaganda malzemesi olduklarının kendileri bile farkında değildirler.
Süreç hep aynı işler hem çöpler hem de atık insanlar için. Kapitalist sistemin biricik tüketicileri ve politikacıların eline bulaşmaması gerekenlerdir artık ‘ıskarta hayatlar’. İşleri bitince atılacak bir çöp gibi. Iskarta hayatların büyüleyici geçmişi, geleceğin nasıl bir yer olacağı hakkında notlar vermekte. Iskarta hayatlar, buruşturularak atılmanın yok ediciliğini hissetmeden yaşar. Yeniyi eskitmenin verdiği hazza tutunan dürtüsel hayatlar ise bu yaşamların varlığını bile duymak istemez. Çöp ve insan aynı düzlemde, aynı mekânda tutuldukça, görünmeyeni görmek bir o kadar zor hale gelmektedir.
Dipnotlar:
[1] Dölekoğlu, 2017
[2] FAO
İlgili Yazılar
Bir Çiçekle Bahar Gelmez Bilirim…
Evet, tek bir çiçekle baharın bütünü hemen gelmeyecektir elbet…
Ve belki o erken açan çiçek gelecek bahar mevsimini de göremeyecektir. Ama baharın mutlak gelecek ve yaşanılacak bir gerçek olacağının umudunu aşılayacaktır; baharı bekleyenlere…
Bir kelebeğin kanat çırpışının yarattığı etkiyi bilirim… İyimserliğin, umudun boşa kürek çekişin diğer adı olmadığını da… Bir tebessümün nasıl bulaşıcı olduğunu, bir iyiliğin hiçbir zaman unutulup gitmeyeceğini ve yarattığı kalıcı eserleri bilirim…
Sen nelere kadirsin ey Umut!
Sinvar’ın Âsası
Yüzündeki öfkeyi kim görmüş başka bir yüzde?
Başka yüzlerin öfkesi, anlata anlata bitirilemeyecek borçlar çıkarır.
Küsmüş suratlar dökülür insanların öfkelerinden.
Haklı ile haksız birbirine girer.
Alacaklı çıkarır bizim alışık olduğumuz öfkeler.
Hiçbir yüzde göremediğimiz bu öfke hâlbuki,
Kaşını malayani görünceye çatan pirifânininki sanki.
Temiz yüzlü, pak.
Yaşı zindanlara sığmayan bir öfke.
Rachel’lere
Ben Rachel kırk üç yaşında
Aklımın sivri kalbinse yeğnik
Olacağı belliymiş önceden
Çıtalardan uçurtmalar yontarak
Rüzgâra karşı duracağım
Sınırları cetvelsiz çizeceğim
Nöbet yerini çocuklara bırakacağım
Mektup-X
Yine yeni bir mektup… Okuman ümidi kelimelerin sığınağı gibi… Yazma gayreti benim işim. İyi olman ümidim ve duamla. Nasıl da hızlı geçiyor zaman, gözden kaçırdıklarımız, farkına varamadıklarımız için bazen telaşlanır yüreğim. Her saniye biricik, bir daha asla yaşanmayacak, bunu düşününce zamanı ve zamanda ikram edilen her nimeti görememekten insan endişe ediyor, en azından ben endişeliyim. Öyle ya çözebileceğim bir sorunu, mutlu edebileceğim bir çocuğu, ümit ekebileceğim bir yüreği farkında olmadan kaçırmak onun için de benim için de büyük ziyan.
Zaman Yok Artık: Duvar Saatinin On Üçüncü Gongu
Gösterişten hemen her zaman kaçınan metin, ayrıntıya verdiği değeri gözler önüne sermekten çekinmiyor. Seranın içinde, okura rehberli tur yaptıran satırlarda, renkli camların ışık oyunlarını görür gibi oluyorsunuz. Sanki o camların her birinden sakince bakıp, sarıyla, kırmızıyla, yeşille, siyahla ve morla kuşatılıyorsunuz.