Tarihten günümüze dinlerin hemen hepsi mensuplarına belirli birtakım inanışlar ve bu inanışlarla ilişkili olarak yapılması veya kaçınılması gereken davranışlar telkin etmekte ve bunları nihai kurtuluşu için gerekli görmektedir. Ancak insanlar zaman zaman, dinlerinin telkin ettiği öğretileri sürdürme, özellikle de bu öğretiler çerçevesinde uymaları gereken bazı davranışlara riayet etme hususunda ihlaller yapmakta, inançlarının telkin ettiği emir ve yasakları çiğnemektedirler. Bu ihlaller ile onlar, inandıkları yüce varlığı (yahut varlıkları) gücendirerek öfkesini celp etmekte ve bu suretle dünyevi birtakım sıkıntılara uğramanın yanında nihai kurtuluşlarını da zora sokmaktadırlar. Buna rağmen dinlerin önemli bir kısmı mensuplarının işlediği bu yanlışlar sebebiyle onları kendi haline bırakarak dinden ve dini hayattan tamamen uzaklaşmalarına izin vermemekte ve onları, bu davranışlarını terk ederek hatalarını telâfi edecek şeyler yapmaya, İslami terminolojideki karşılığıyla tövbe etmeye ve günahlarına kefaret olacak birtakım davranışları sergilemeye davet etmektedir. Bu husus, özellikle Yahudilik, Hıristiyanlık ve Zerdüştilik (Parsilik) gibi tek tanrıcı dinler açısından büyük önem taşımaktadır.
Yahudilik’te tövbeyi ifade etmek için Yahudi kutsal metni Tanah’ta “dönmek”, “geri dönmek” anlamındaki “şuv” fiili kullanılmakta ve bununla fert ve toplum olarak Yahudi halkının günahlarını terk ederek Tanrı’ya dönmesi kastedilmektedir.
Yahudi sözlü geleneğinin kaleme alınmasıyla oluşturulan Talmut’ta ise “şuv” fiil kökünden türetilen “teşuvah” veya “teşubah” kelimesi kullanılmakta ve bu kelime tövbeyi ifade etmektedir.
Yahudiler Tanrı ile aralarında bir ahdin bulunduğuna ve bu ahit çerçevesinde Tanrı’nın emir ve yasaklarına riayet etmeleri halinde, kendilerine her türlü dünyevi nimetin garanti edildiğine, aksi tür davranışların ise çeşitli felaketleri celp edeceğine inandıkları için bu ahit çizgisinden saptıkları her dönemde Tanah’ta tövbe çağrıları yinelenmiştir. Yahudiliğin en büyük peygamberi olarak kabul edilen Hz. Musa’dan son İsrail peygamberi Malaki’ye kadar onlarca peygamber tarafından dile getirilen bu tövbe çağrıları, özellikle İsrailoğullarının Tanrı ile yapmış oldukları ahdin gereğini terk ederek başka ilahların peşinden gittikleri veya toplum olarak çeşitli günahları yoğun bir biçimde işledikleri dönemlerde daha da artmıştır. Bu bağlamda özellikle M.Ö. IX. yüzyıldan Babil Sürgünü’nün yaşandığı M.Ö. VI. yüzyılın sonuna kadar olan dönemde tarih sahnesine çıkan Amos, Mika, Hoşea, İşaya, Yeremya ve Hezekiel gibi peygamberlerin mesajlarının odak noktasını tövbe ve Tanrı ile olan ahdin gereklerini yapmak oluşturmuştur. Bu peygamberler, ahirete dair herhangi bir ifadenin bulunmadığı mesajlarında, başta putperestlik olmak üzere toplumdaki çeşitli günahları sert bir biçimde eleştirmiş, yaşanan her sıkıntının nedeninin günahlar olduğunu belirtmiş ve toplumu, gelmekte olan birtakım felaketlerle korkutarak tövbeye çağırmışlardır. Peygamberlerin bu tövbe çağrılarının önceleri tamamen toplumsal olduğu ve M.Ö. VI. yüzyılda yaşadığı ifade edilen Hezekiel dönemine kadar bireysel hitapların pek söz konusu olmadığı dikkati çekmektedir.
İsrailoğulları, peygamberlerin bütün çağrılarına ve tövbe ederek Tanrı’nın istediği hayat tarzına dönmemeleri halinde gerçekleşeceğini belirttikleri dünyevi felaket uyarılarına rağmen istenen düzeyde bir tövbe ve ahlâki değişim sergilememiş, zaman zaman kısmi bir dini ve ahlaki toparlanma olsa da günahkâr tavırlarından vazgeçmemişlerdir. Bu nedenle tarihi süreç içerisinde peygamberlerin haber verdiği felaketler gerçekleşmiştir. Bu bağlamda bu tövbe çağrılarının yoğunlaştığı dönemde İsrailoğullarının, İsrail ve Yahuda adlı iki ayrı devleti varken, bunlardan İsrail, bir yüzyıl sonra yıkılmış, burada yaşayan halk sürgüne gönderilmiştir. O dönem ayakta kalan Yahuda Devleti ise aynı tarihlerden itibaren önce Asur, ardından Babil’in nüfuz alanına girmiş ve M.Ö. VI. yüzyılda yıkılarak ünlü Babil Sürgünü yaşanmıştır. Bu sürgün döneminin hemen öncesi ve sürgün döneminde yaşayan Yeremya peygamber toplumun günahlarına ceza olarak gelmekte olan işgal ve yıkım hususunda yapacak bir şeyin olmadığını ifade ederken, yıkım ve sürgünün başlamasıyla birlikte topluma ümit aşılamış ve tövbe etmeleri halinde Tanrı’nın onları toparlayıp kurtaracağını haber vermiştir.
Yahuda Devleti’nin yıkılması ve ardından yaşanan yetmiş yıllık Babil Sürgünü Yahudilerin belleğinde ve Yahudi dini hayatında derin izler bırakmıştır. Bu süreçte Yahudiler başlarına gelen bütün felaketlerin Tanrı’dan uzaklaşarak işledikleri günahlar nedeniyle gerçekleştiğini kabul etmişlerdir. Özellikle sürgün döneminin ardından II. Mabet Dönemi’nde tarih sahnesine çıkan Kâhin Ezra dini açıdan yozlaşmaya ve toplumsal yıkıma neden olan günahlardan kaçınmalarını, bunun için de yozlaşmalarına neden olan yabancılarla evliliklerden ve genel olarak yabancılardan uzak durmaları gerektiğini deklere etmiştir. Bu söylemlerin de etkisiyle II. Mabet Dönemi’nde Yahudilik kademeli bir biçimde içe kapanarak milli bir din haline gelirken, aynı süreçte Yahudi sözlü geleneği olan Talmut’un doğuşuyla birlikte ahiret inancı da ortaya çıkmıştır. Ahiret inancının ortaya çıkışıyla birlikte tövbe çağrılarında dünyevi felaket ve kaygılar yanında uhrevi ceza ve ödülle ilgili anlatılar da kullanılmaya başlanmıştır. Aynı şekilde bu dönemde bireye yönelik hitap ve bireysel dindarlık anlayışı da daha belirgin hale gelmiş ve bu nedenle toplumsal tövbe çağrıları yanında bireysel tövbe anlayışı ve çağrısı daha sık dillendirilmeye başlanmıştır.
Yahudiler Babil Sürgünü’nden, M.Ö. 539 yılında Babil’i yenen ve Babil’in topraklarına egemen olan Pers Kralı Koreş sayesinde kurtulmuş ve bu süreçten sonra uzun süre Perslerin, ardından Ptelome ve Selevkos devletlerinin idaresinde kalmış, bir yüzyıl kadar bağımsız kaldıktan sonra miladi çağların hemen öncesinde Roma egemenliğine girmişlerdir. Bütün bu dönemlerde onlar, başkalarının idaresine girmeleri dâhil, başlarına gelen sıkıntıların nedeninin Tanrı ile olan ahitlerine riayet etmemeleri ve günahkârlıkları olduğuna inandıkları için kendilerini günahkârlığa yönelttiğine inandıkları yabancılardan uzak durarak içe kapanmış ve bu suretle inançlarını milli bir din haline getirmenin yanında günahkârlıklarından kurtularak Tanrı’nın rızasını kazanmanın arayışında olmuşlardır. Onlar bunu başarmaları halinde, Tanrı’nın da kendi ahdine uyarak, başta bağımsız devletlerini tekrar kurmak olmak üzere, dünyevi nimetleri yeniden bahşedeceğine ve sıkıntılarını sona erdirecek kutsanmış kralı (Mesih’i) göndereceğine inanmışlardır. Yahudiler Davut’un soyundan gelecek olan bu kralın (Mesih’in) bir an önce gelmesinin de dindarlıklarına bağlı olduğunu, tövbe edip Tanrı’nın yoluna tam anlamıyla dönmeleri halinde Tanrı’nın bu kutsanmış kralı göndereceğini dile getirmişlerdir. Bu anlayışla Yahudilerin bir kısmı, aralarından çıkan Hz. İsa’yı beklenen Mesih olarak görmüş ve onun kendilerini, işgalci Roma idaresi başta olmak üzere her türlü sıkıntıdan kurtarmasını beklemiştir. Ancak bu ümit gerçekleşmediği gibi İsa’dan kısa süre sonra patlak veren Yahudi ayaklanması sebebiyle Roma yönetimi M.S. 70 yılında Mabed’i yıkmış ve böylece II. Mabet Dönemi sona ermiştir.
Yahudi dindarlığının merkezini oluşturan Mabet’in yıkılması, Yahudi dini hayatına büyük bir darbe vurmanın yanında, işlenen günahlara kefaret etmesi amacıyla her gün, sabah ve akşam sunulan kurbanların da ortadan kalkmasına neden olmuş ve kurbanlar vasıtasıyla günahlara kefaret etme imkânını ortadan kaldırmıştır. Bu durum bazı Yahudileri ümitsizliğe sürüklemiş, ancak din adamları hem halkı teselli etmek hem de tövbenin önemini ifade etmek için tövbe ve salih amellerin Mabet’te sunulan kurbanlardan daha değerli olduğunu ifade etmiştir. Hatta Mabet sonrası dönemde bazı Yahudi din bilginleri tövbenin önemini vurgulamak için samimi bir tövbenin yıkılan Mabet’i onararak orada kurban sunmak kadar değerli olduğunu ifade etmişlerdir. Bazıları ise tövbenin önemini daha etkili bir biçimde anlatmak için Mabet’in yıkılışını Tanrı ile Yahudi halkı arasındaki perdenin kalkması şeklinde tanımlamış ve artık günahlar için kurban sunma imkânının kalmadığı bu ortamda günahlardan kurtulmanın tek yolunun samimi bir biçimde tövbe ederek tövbeye yaraşır ameller sergilemek olduğunu dile getirmişlerdir.
Yukarıda özetlediğimiz tarihi süreç, Yahudilik’te tövbe konusunun, İsrailoğullarının tarih sahnesine çıkışından M.Ö. IV. yüzyılda yaşadığı tahmin edilen son peygamber Malaki’ye kadar gittikçe artan bir biçimde önem kazandığını, özellikle M.Ö. IX. yüzyıldan itibaren tarih sahnesine çıkan peygamberlerin önemli bir kısmının söylemlerinin odak noktasını tövbe çağrılarının teşkil ettiğini göstermektedir. Üstelik tövbenin bu önemi, peygamberler döneminin sona ermesiyle bitmemiş, aksine M.Ö. IV. – III. yüzyıllardan itibaren, önce sözlü olarak oluşmaya başlayan, M.S. V. – VI. yüzyıllarda nihai haliyle kaleme alınan Yahudi sözlü geleneği Talmut’ta da artarak devam etmiştir. Bu çerçevede daha erken dönemin dini anlayışını yansıtan Tanah’ta tövbe amacıyla Mabet’te sunulan kurbanlar ve günahı başka varlıklara nakletme gibi uygulamalar söz konusuyken, Mabet’in yıkılmasından sonraki dönemin anlayışını da yansıtan Talmut’ta günahlardan kurtuluşun yegâne vasıtası olarak tövbe zikredilmektedir. Oysa Mabet’te kurban sunma imkânının olduğu dönemlerde Yahudilik’te kefaret amaçlı kurbanlar önemli bir yer tutmakta ve hatta bu kurbanlar çeşitli günahların bedeli gibi algılanmaktaydı. Bu nedenle de tövbe çağrılarını yoğun bir biçimde dile getiren Amos, Hoşea ve İşaya gibi peygamberler bu anlayışı eleştirmiş ve Tanrı’nın kurbandan çok samimi biçimde tövbe ederek tövbeye yaraşır ameller sergilenmesini istediğini ifade etmişlerdir. Peygamberlerin bütün bu çağrılarına rağmen ritüelci din anlayışı ve günahları kurbanlarla telafi etmeye yönelik eğilim tam anlamıyla ortadan kalkmamıştır. M.S. 70 yılında Mabet’in ikinci ve son kez yıkılmasıyla birlikte Mabet’le kaim olan ibadetlerin tümü askıya alınmış ve böylece günahlar için günde iki kez sunulan kurbanların sunulamaması sebebiyle tövbe, günahları kefaret edici yegâne uygulama haline gelmiştir.
Yahudilik’te Mabet’in ortadan kalkmasıyla birlikte kefaret amaçlı kurbanlar ve günah keçisi uygulaması ortadan kalkmıştır. Yahudiler sonbaharda, Yom Kippur (Kefaret Günü) olarak adlandırdıkları en kutsal günde, örneğine antik Sümer ve Babil dinlerinde rastladığımız bir uygulamada bulunmakta ve toplumun günahlarını, ayini yöneten din adamı eliyle bir keçiye yükleyerek o keçiyi yerleşim yerinin dışına ıssız alana kadar kovmaktaydı. Böylece onlar günah keçisini yerleşim alanı dışına, Şeytanî bir varlık olan Azazel’e göndermek suretiyle ilahi azap ve felaketleri celp edecek günahları toplumdan uzaklaştırmaktaydı. Yahudiler Yom Kippur’da sadece günahlarını keçiye yüklememekte, aynı zamanda günahlarından arınmak ve ilahi azaptan kurtulmak amacıyla yirmi beş saatlik bir oruç da tutmaktaydı.
Günümüz Yahudiliğinde, Mabet’le kaim olduğu için yukarıda zikrettiğimiz günah keçisi ayini uygulanmamaktadır. Ancak oruç ve tövbe amaçlı dualarıyla Yom Kippur hala Yahudiliğin en kutsal gününü oluşturmakta ve bu gün insanlar günahlarına kefaret amacıyla yirmi beş saatlik oruç tutmaktadır. Aslında Yom Kippur, on gün önce başlayan özel bir tövbe döneminin nihai ve en önemli gününü oluşturmaktadır.
Yahudi inancına göre Tanrı sonbaharda kutlanan Roş Haşana’da (Yılbaşında) kullarını hatırlamakta ve onların bir önceki yıl boyunca yaptıklarına bakarak kaderlerini tasarlamaktadır.
Bu çerçevede günahkârları ölecekler listesine, iyileri ise hayat defterine yazmaktadır. Ancak bu yargının nihai mührünü on gün sonraya bırakmakta ve o güne kadar devam eden “on tövbe günü”nde kullarına, tövbe ederek kaderlerini değiştirme şansı vermektedir. Son günü Yom Kippur olan bu süreçte Yahudiler Roş Haşana’dan başlayarak çeşitli af ve kefaret dualarını okumakta, dindarlık düzeylerine bağlı olarak af ve kefaret amacıyla sabahtan akşama kadar oruç tutmaktadır. Bu süreçte onlar, gittikçe yoğunlaşan tövbe ve dualar yanında, bir suyun başına giderek itiraflarda bulunup pişmanlıklarını sembolize eder bir biçimde ceplerini ters çevirerek günahlarını suya atma şeklinde uyguladıkları “taşlih” ayinini ve Yom Kippur’dan bir gün önce günahlarını tavuk veya horoza yükledikleri “kaparot” ayinini yapmaktadırlar. Bu bağlamda her birey için bir tavuk veya bütün aile bireyleri için bir horoz alınarak bu hayvan, kişinin tepesinde veya bütün aile bireylerinin çevresinde üç defa döndürülmekte, böylece bireylerin ölümüne neden olacak günahlar ona yüklenmektedir. Ardından da bu tavuk ve horozlar kesilmektedir. Sonraki gün başlayan Yom Kippur’da ise dini sorumluluk çağında olan bütün Yahudiler, akşamdan başlayarak ertesi günün akşamına kadar devam eden yirmi beş saatlik bir oruç tutmakta ve çeşitli kefaret duaları okumaktadırlar. Yahudiler bütün bu oruç, dua ve kefaret uygulamalarıyla gerçekleştirdikleri samimi bir tövbenin Tanrı tarafından kabul edileceğine ve ne kadar günahkâr olursa olsun hiç kimsenin tövbenin kabulü ve Tanrı’nın bağışından ümidini kesmemesi gerektiğine inanmaktadırlar.
Tövbe konusu Yahudilik’te önemli olmakla birlikte Yahudiliğin içinden çıkarak ayrı bir din haline gelen Hıristiyanlık’ta çok daha büyük bir ehemmiyet taşımakta ve adeta bu dinin çıkış noktasını oluşturmaktadır.
Zira hem bu dinin tebliğcisi olan Hz. İsa’nın hem de Hıristiyan geleneğinde İsa’nın öncüsü ve müjdecisi olarak telakki edilen Hz. Yahya’nın mesajının özünü tövbe oluşturmaktadır. Bu bağlamda Yahudi toplumu içerisinde siyasi ve sosyal sorunların zirveye eriştiği bir dönemde, önce Yahya peygamber tarih sahnesine çıkmış ve Yahudi toplumunun beklediği kutsanmış kralın, yani Mesih’in gelmek üzere olduğunu, onun gelişiyle birlikte Tanrı’nın Krallığı’nın yeryüzünde egemen olacağını dile getirmiş ve insanları tövbe etmeye çağırmıştır. O, bu tövbe çağrısına uyarak, gelmekte olan Tanrısal Krallık’ta var olma hakkı elde etmek için tövbe eden insanları, tövbenin göstergesi olarak Şeria Irmağı’nda yıkamış, Yunanca ifadeyle “vaftiz” etmiştir. Hz. Yahya tövbe amacıyla kendisine gelenleri tövbenin sembolik bir göstergesi olarak ırmağın sularına daldırarak vaftiz ettikten sonra onlara, yaptıkları tövbeyi güzel amellerle pekiştirme talimatı vermiştir.
Hz. Yahya’nın, tövbe ve tövbenin göstergesi olan vaftizle, gelmek üzere olan Tanrısal Krallığa hazırlanma çağrısına Hz. İsa da iştirak etmiş ve Hz. Yahya eliyle vaftiz olmuştur. Hz. İsa vaftiz olduktan bir süre sonra Hz. Yahya’nın çağrısına benzer bir söylemi dillendirerek Yahudi toplumunu tövbe etmeye çağırmış ve davetinin asıl muhataplarının Yahudi toplumunun günaha düşmüş bireyleri olduğunu ifade etmiştir. Hz. İsa’nın çağrısına iştirak eden Yahudiler onun, Hz. Yahya’nın haber verdiği Tanrısal Krallığı yeryüzünde tesis edecek olan kutsanmış Yahudi kralı, yani Mesih olduğuna inanmış ve onunla birlikte ahir zamanın geldiğini, artık yeryüzünde Tanrı’nın hükümranlığının egemen olacağını düşünmüşlerdir. Bu nedenle de onlar tövbelerini hiçbir şekilde bozmamaya ve bu suretle gelmek üzere olan Tanrısal Krallık’ta pay sahibi olmaya gayret göstermişlerdir.
Hz. İsa’nın etrafında kümelenen tövbe odaklı Yahudi ihya hareketinin mensupları, kendi iddialarına göre Hz. İsa’nın çarmıha gerilip dirilmesinden ve göğe yükselmesinden sonra, onun yakın zamanda tekrar gelerek Tanrısal Krallığı kuracağına inanmış ve bu nedenle her türlü kötü eylemden uzak durarak tövbelerini korumaya çalışmışlardır. Bu nedenle onlar, vaftizden sonra tekrar günaha düşmek ve buna bağlı olarak da yeniden tövbe etmek gibi bir ihtimali kabul etmemiştir. Ancak bir süre sonra yabancı kökenli insanların da katılması ve başka birtakım faktörlerin etkisiyle Yahudilikten uzaklaşarak Hıristiyanlık adını alan bu hareketin mensupları, beklenen Tanrısal Krallığın hemen gelmeyeceğini ve günahsız bir toplum beklentisinin gerçekçi olmayacağını kabullenerek II. yüzyılın başlarında basit günahlar için tövbenin mümkün olduğuna karar vermiştir. Böylece Hıristiyanlık’ta, katılım esnasında dile getirilen ve vaftizle sembolleştirilen tövbeden sonra, işlenen basit günahlar için tövbe imkânı doğmuştur.
III. yüzyılın ortalarına gelindiğinde Hıristiyan Kilisesi’nde, sadece basit günahlar işleyen ütopik bir cemaat beklentisinin gerçekçi olmadığı görülmüş ve çeşitli gerekçelerle büyük günah işleyen kişilerin durumu Hıristiyan din adamları arasında tartışılmıştır. Bu çerçevede bazı din adamları büyük günah işleyenlerin tekrar cemaate kabul edilmeyerek aforoz edilmesini savunurken çoğunluk, bu tür günahları işleyenlerin cemaat önünde aleni itirafta bulunup ağır birtakım kefaretleri yerine getirmek kaydıyla tekrar cemaate kabul edilmesi gerektiğini savunmuştur. Sonuçta çoğunluğun savunduğu anlayış benimsenmiş ve III. yüzyılın ikinci yarısından itibaren, din adamlarının denetiminde ve onların belirlediği ağır birtakım kefaretlerin icra edildiği bir tövbe geleneği ortaya çıkmıştır. Bu tövbe ve kefaret uygulamaları için de Paskalya öncesindeki, pazarlar hariç kırk gün süren “Careme” veya diğer adıyla “Lent” dönemi seçilmiştir. Bu döneminin ilk günü olan “Kül Çarşambası’nda” günah itirafında bulunacak kişi, pişmanlık ve üzüntüsünü yansıtan ve tövbekâr olduğunu gösteren çul türü kıyafetler giyerek halkın huzurunda günahlarını açıktan itiraf eder, piskopos da onun alnına kül ile haç işareti yaparak, günahı için belirlenmiş kefaretleri yerine getirmesi için cemaatten uzaklaştırırdı. Tövbekâr kişi İsa’nın diriliş günü olarak kutlanan kırk gün sonraki Paskalya’ya kadar olan süreçte Kilise’nin kendisi için belirlediği kefaret uygulamalarını yerine getirir ve hem söylem hem de eylemleriyle yeterince kefarette bulunduktan sonra Paskalya öncesindeki perşembe günü piskopos tarafından affedilerek tekrar cemaate dâhil edilirdi.
Hıristiyan Kilisesi aleni günah itirafı ve ağır kefaretlerin tatbik edildiği tövbe uygulamasını bir kaç yüzyıl sürdürdükten sonra, önce kefaret amaçlı cezaları hafifletmiş, ardından aleni günah itirafını kaldırarak papaza yapılan gizli itirafı hayata geçirmiştir. Bu süreçte tövbeye yönelik bakış açısı da değişmiş ve kişinin geleceğe yönelik fiillerinin garantisinin olamayacağı, dolayısıyla tövbeden sonra tekrar ağır günahlar işleyebileceği, bu nedenle de sınırsız tövbe etme imkânının olması gerektiği benimsenmiştir. Aynı dönemde tövbe yahut günah itirafı Hıristiyanlığın önemli sakramentlerinden biri haline gelmiş ve Hıristiyan Kilisesi’ndeki zihniyet değişimi kapsamında XIII. yüzyılın başında herkesin, somut bir günah işlememiş olsa bile, yılda en az bir kez tövbe etmesi gerektiği benimsenmiştir. Böylece Hıristiyanlığın ortaya çıktığı dönem, bu dine katılımın göstergesi olan tövbe ve vaftizden sonra bir daha tövbeye müsaade edilmezken, yüzyıllar sonra Hıristiyanlık’taki değişimle birlikte defalarca günaha düşenler için sınırsız tövbe hakkı verilmiştir. Bunun da ötesinde, bilinen bir günahı işlememiş olsa bile bütün Hıristiyanların yılda en az bir defa Paskalya öncesindeki Careme veya Lent döneminde tövbe etmesi kural haline getirilmiştir. Bu kapsamda aynı dönem içerisinde, tövbe ve arınma amaçlı olarak, Pazarlar hariç kırk günlük oruç ve tövbe geleneği hayata geçirilmiş, ayrıca bu süreçte oruç yanında et, süt ve protein içeren yiyeceklerden uzak durulan bir perhiz de uygulanmıştır.
XIV. yüzyılın başında Papalık çeşitli gerekçelerle endüljans geleneğini resmiyete dökerek tövbe sakramentine yeni bir veçhe kazandırmıştır. Sonraki dönemde bu uygulama ciddi bir dini istismara dönüşmüş ve eleştirilere neden olmuştur. Nitekim XVI. yüzyılın başında Roma’ya hacca gelen Martin Luther bu meseleyi önemli bir eleştiri vesilesi haline getirmiş ve 1517’de yayınladığı 95 maddelik bildirisinde endülüjans belgesine ve Kilise’nin af yetkisine karşı çıkmıştır. Ayrıca o, günahları itiraf etmenin yararını kabul etmekle birlikte tövbeyi bir sakrament olarak kabul etmemiştir. Ancak Papalık, Protestan hareketin öncüsü olan Luther’e hemen her konuda olduğu gibi bu konuda da eleştiri getirmiş ve af yetkisinin Kilise’de, yani Hıristiyan din adamlarında olduğu anlayışını sürdürmüştür.
Luther ve sonrasındaki gelişmelerle Protestanlığı benimseyen topluluklar için tövbe sakrament olmaktan çıkmakla birlikte, diğer Hıristiyan grupları için tövbe sakramenti ve tövbeyle ilgili ayin ve uygulamalar devam etmiştir. Ancak XVIII. yüzyılın ikinci yarısında başlayan sanayi devrimiyle birlikte Batı toplumunda hemen her konuda büyük değişimler yaşanmış ve o döneme kadar kırsal kesimde yaşayan insanlar, ekonomik kaygılarla sanayi şehirlerine doluşmuştur. Gün doğumundan gece karanlıklarına kadar hiçbir insani hakkın gözetilmediği ortamlarda çalışarak hayatta kalma mücadelesi veren bu insanlar pek çok alanda olduğu gibi dini ve kültürel yaşayışlarından da kopmuş ve Ortaçağ’da olduğu gibi tövbe amaçlı oruç ve perhiz uygulamalarını sürdürme şansını bulamamıştır. Bunun üzerine bu tür tövbe uygulamalarını hayata geçiren ve yüzyıllar boyu devam ettiren Hıristiyan Kilisesi, artık uygulanabilir olmaktan çıktığını görünce, bu oruç ve perhiz uygulamalarının büyük bir kısmını kaldırmıştır. Böylece yüzyıllar boyu devam eden tövbe amaçlı ayin ve uygulamalar, oruç ve perhizler büyük oranda terk edilmiştir. Günümüzde sadece bazı din adamları ve bazı dindarlar tövbe ve oruç dönemi olan Lent döneminin başlangıç günü olan Kül Çarşambası ile İsa’nın çarmıha gerildiği cuma gününde yarım gün süren bir oruç ve bazı yiyecekleri yemeyerek perhiz uygulamaktadırlar.
Katolik Kilisesi tövbe anlayış ve uygulamalarında yüzyıllar içerisinde yukarıda ifade ettiğimiz türden ciddi değişimler yaşarken Ortodoks Kilisesi tövbe sakramentiyle ilgili anlayış ve uygulamalarda daha durağan bir tutum sergilemiştir. Bu çerçevede Ortodokslukta günah itirafı, günümüzde Katolik Kilisesi’nde olduğu gibi papaz ile günahkârın ayrı kabinlere geçerek, arada paravanın olduğu bir ortamda değil, yüz yüze gerçekleştirilmektedir. Papaz ile tövbekârın, kilisenin uygun bir noktasında yaptığı bu itiraf görüşmesinin sonunda papaz gerekli uyarı ve önerileri yaptıktan sonra Katoliklikteki gibi af yetkisinin kendisinde olduğuna dair bir ifade de kullanmayarak, tövbekârın başının üstüne elini koymakta af dileğinde bulunmaktadır.
Tövbe konusu antik İran dini olan Zerdüştilik ve bu dinin günümüzde Hindistan’da varlığını sürdüren mensupları olan Parsiler açısından da büyük önem taşımaktadır. Ahiret ve buna bağlı olarak cennet ve cehennem anlayışının bulunduğu bu dinde işlenen günahlar sebebiyle tövbe etmek ve günahları affettirecek davranışlarda bulunmak gerekli görülmektedir. Tövbe için günahkâr kişinin her şeyden önce kalpten gelen samimi bir pişmanlık hissetmesi ve bu pişmanlığı üst düzey din adamı olan Dastur’un önünde açık bir biçimde dile getirmesi ve onun verdiği kefaret amaçlı uygulamaları gerçekleştirmesi gerekir. Kişi, bir Dastur’a ulaşma imkânının olmadığı durumlarda salih iman sahibi olan bir Parsi’nin huzurunda da günahlarını itiraf ederek tövbe edebilir.
Parsiliğe göre günahlarını itiraf ederek tövbe eden kişinin günahlarını affettirmek için “Patet-i Peşimani” adlı pişmanlık ve af dualarını okuması ve şeytanlara karşı en etkili silah olan kefaret amaçlı birtakım davranışları gerçekleştirmesi gerekmektedir.
Bu çerçevede işlenen günahlara kefaret olması amacıyla bedensel birtakım sıkıntıları çekmenin gerekliliğine ve bunların tövbekârı cehennemden kurtaracağına inanılmaktadır. Günahlarından tövbe eden ve bunları telafi etmeye çalışan kişinin kefaret amacıyla sadece bedensel sıkıntılara katlanması değil, aynı zamanda olumlu birtakım fiilleri de yapması istenmektedir. Bu bağlamda fakir din kardeşlerini evermek, kutsal kabul edilen ateşe güzel kokulu odun taşımak, köprüler yapmak, yılan ve benzeri zararlı hayvanları öldürmek türünden güzel fiillerin önceki günahları telafi etmesi beklenmektedir. Bu şekilde tövbe ve ardından yapılan kefaret edici davranışlarla kişinin bütün günahlardan arınacağı kabul edilmektedir. Parsilik’te günahları kefaret edici davranışlar önemli olmakla birlikte esas olanın samimi bir biçimde tövbe etmek olduğu ve samimi bir tövbenin ardından herhangi bir kefaret edici eylemi yapmaya vakit bulamadan ölen kişinin bile bu tövbe vasıtasıyla cennete gideceği veya hiç olmazsa cehennemden kurtulacağına inanılmaktadır. Bunun için de kişinin her akşam yatarken veya hiç olmazsa yılda bir defa Mihr ayında tövbe etmesi istenmektedir.
Yukarıda ele aldığımız Yahudilik, Hıristiyanlık ve Zerdüştilik (Parsilik) gibi dinler işlenen günahlar sebebiyle tövbe ve tövbe amaçlı çeşitli kefaret uygulamalarını telkin ederken, ahiret anlayışı bulunmayan veya yeterince belirgin olmayan Hint ve Çin coğrafyasındaki dinler, tövbeden ziyade, kötü fiillerin sonuçlarını gidermeyi hedefleyen birtakım kefaret türü davranışlara önem vermektedir. Bunlardan Çin’in geleneksel inancı Konfüçyüsçülük’te işlenen her günahın bir karşılığının olduğu, ancak bunun, öteki âlemde değil, dünyada karşılaşılacak bir ceza olduğuna inanılmaktadır. Bu sebeple günah işleyen kişinin oruç tutup dinen arınması ve işlediği günahı telafi etmek için kurban sunması gerekli görülmektedir.
Bir başka Uzakdoğu dini olan Japon Şintoizm’inde günah, ahlâkî bir sorun olmaktan çok, ritüel bir kirlenme olarak telakki edilmekte ve bu kirlilik çeşitli ayinlerle ortadan kaldırılmaktadır. Bu çerçevede kötülük ve günahların sebep olduğu kirlilikten temizlenmek amacıyla çeşitli arınma ayinleri gerçekleştirilmektedir. Ayrıca, yılda iki defa, Haziran ve Aralık aylarının son günlerinde yapılan “Oho-Harahe (Oharae veya O-harai)” ayinleri günahların sebep olduğu kirlilikten genel olarak arınma imkânı vermektedir.
Hint yarımadasının en eski ve en yaygın dini olan Hinduizm’de günah dünyanın nizamına karşı işlenmiş bir suç olarak görülmektedir. Bu dinde işlenen her günahın karma inancı gereğince tenasüh çemberinin süresini uzatacağı ve zorlaştıracağı kabul edildiğinden Hindular, hemen her türlü sıkıntının kaynağı diye gördükleri günahlardan kurtulmaya büyük önem vermekte ve günahların sonuçlarını ortadan kaldırmak için çeşitli kefaretler uygulamaktadır. Hinduizm’de günahtan vazgeçerek arınma çok önemli görüldüğü için erken dönem Hint kutsal metinlerinden olan Samaveda’da tövbe ve kefaret konusuna temas edilmiş, sonraki dönemin metinlerinden Manu kanunlarında da günahtan pişmanlık ve arınma amaçlı kefaret uygulamaları üzerinde durulmuştur.
Günümüz Hinduizm’inde tövbe ve günahtan arınmak için Ganj ve benzeri kutsal bilinen sularda yıkanılmakta, kutsal mekânlar ziyaret edilmekte, brahminlere bağışta bulunulmaktadır.
Bazen aynı kasttan olan kişilere yemek verilmekte yahut sınırlı miktarda yemek suretiyle oruç tutulmaktadır. Hindular arasında dikkat çekici arınma uygulamalarından biri de kutsal olarak telakki edilen ineklere hizmet etmek ve günahlardan arınmak amacıyla bu hayvanlara ait süt, tereyağı, idrar ve dışkıyı tüketmektir.
M.Ö. VI. yüzyılda Hindistan’da ortaya çıkarak, Doğu Asya’da birçok ülkede yayılmış olan Budizm, tanrısal varlıklar ile bunlara yönelik ayin ve törenlerin kişinin kurtuluşunda bir rolü olmadığını savunmuştur. Bu din, Hinduizm’in karma anlayışını öğretisinin merkezine koymuş ve iyi ya da kötü yapılan her işin karşılığının mutlaka yaşanması gerektiğine inanmıştır. Buna göre işlenen her günahın karşılığı (karması) mutlaka görülecektir. Bu konuda herhangi bir ilâhî veya beşerî yardım söz konusu değildir; dolayısıyla geleneksel anlamda tövbenin de bir manası yoktur. Ancak yine de işlenen günahları affettirecek bazı davranışlar sergilenmektedir. Bu amaçla Budist rahipleri yeni ay ve dolunay günlerinde bir tür tövbe ayini diye adlandırılabilecek alenî günah itiraflarında bulunmakta ve herhangi bir günahı işlemiş olan bunun kefaretini gerçekleştirmektedir. Budist halktan günah işleyenler ise işledikleri günahları rahibe anlatarak onun kefaret olarak belirlediği cezayı çekmektedir. Bazı bölgelerde halkın Buda, dhamma ve sangha adına günahlarının affını ve kötülüklerden uzak kalmayı dilediği birtakım dualar ve ölen kişilerin günahını affettirmeye yönelik bazı uygulamalar bulunmaktadır. Bu uygulamaya göre ölen kişinin akrabaları rahiplere para, yiyecek ve giyecek türü şeyler vermekte, bu bağıştan doğacak sevabı ise ölene bağışlamaktadır.
Sonuç olarak; buraya kadar anlattıklarımızdan dinlerin hemen tamamının mensuplarına günah olarak telakki edilen davranışlardan uzak durmayı telkin etmekle birlikte, Tanrı ve ahiret tasavvurunun belirgin oluşu veya olmayışına bağlı olarak, yapılan olumsuz davranışların sonuçlarını ortadan kaldırma hususunda farklı görüşler sergilediği görülmektedir. Bu bağlamda Yahudilik, Hıristiyanlık ve Parsilik gibi tek tanrı inancı ve ahiret tasavvurunun bulunduğu dinlerde işlenen günahları, tövbe ve kefaret amaçlı birtakım davranışlarla affettirme anlayışının bulunduğu görülmektedir. Bu özellikleri sebebiyle bu dinlerin tövbe anlayışı İslam’ın tövbe anlayışıyla genel bir benzerlik sergilemekle birlikte, İslam ile bu dinlerin tövbe anlayışı hususunda ciddi farklar olduğu da görülmektedir. Zira her şeyden önce bu dinlerin tövbe anlayış ve uygulamaları tarihi süreç içerisinde, din adamlarının müdahale ve yorumlarıyla ciddi değişimlere uğramıştır. Bu çerçevede tövbe anlayış ve uygulamalarında başlangıçta olmayan birtakım hususlar hayata geçirilmiş veya başlangıçta mevcut olan bazı hususlar ortadan kaldırılmıştır. Din adamları, bu müdahalelerle tövbeyi toplumsal bir ayine dönüştürmüş ve bu ayinlerin icrasında merkezi bir rol oynayarak kontrolü ellerinde tutmuşlardır. Bu bağlamda Yahudilik’te tövbe hususunda din adamlarının kontrolü Mabet’in ikinci defa yıkıldığı M.S. 70 yılına kadar devam etmiş, Mabet’in yıkılmasıyla birlikte, Mabet’le kaim olan ibadetlerin askıya alınması sebebiyle bu kontrol büyük oranda kalkmış ve birey aracısız olarak tövbe etme imkânına kavuşmuştur. Aynı şekilde Hıristiyanlık’ta tövbe konusu başlangıçtan itibaren Kilise teşkilatının denetiminde olmuş ve din adamları zamana göre çeşitli ekleme ve çıkarmalarda bulunmuştur. Ayrıca bireye aracısız ve dilediği zaman tövbe etme imkânı verilmemiş, tövbeyi kabul yetkisi de din adamlarının elinde olmuştur. Hinduizm, Şintoizm ve Budizm gibi politeist veya başlangıçta Tanrı ile ilgilenmeyen dinlerde ise tövbeden ziyade, işlenen kötü fiillerin dünyevi sonuçlarını gidermeyi hedefleyen kefaret türü davranışlara kısmi bir önem verilmekte ve klasik türden bir tövbe anlayışına pek rastlanmamaktadır. Bunlara karşın İslam’da ise günahlarından pişman olan kişinin zaman, mekân ve başkalarının kontrolüne ihtiyaç duymadan doğrudan ve aracısız bir biçimde Allah’a yönelme ve tövbe etme imkânı bulunmaktadır. Kulun doğrudan Allah’a yönelerek samimiyetle yaptığı tövbenin kabulü konusunda da herhangi bir kurumun yetkisi veya kontrolü söz konusu olmadığı gibi herhangi bir ümitsizliğe de yer verilmemekte ve samimi bir tövbenin kabul göreceği ifade edilmektedir.
*Prof. Dr. Mehmet Katar Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dinler Tarihi Anabilim Dalı Öğretim Üyesi
Pek çok yaklaşım ilk insan, ilk toplum ve ilk(el) devlet organizasyonu gibi evrimci bir paradigma ile tanımlama yapsa da bilinen tarihi bilgide devlet mefhumu neredeyse insan ile yaşıt durumdadır. Tarihte pek çok devlet bugün anlaşılan aşkın bir yapıda olmasa da siyasal bir organizasyon olarak her daim varlığını devam ettirmiştir.
“[…] her iki cinsin de en iyilerinin en fazla, en kötülerinin de en az çiftleşmeleri gerekir. Ayrıca en kötülerin değil, en iyilerin çocuklarını büyütmeliyiz ki sürünün cinsi bozulmasın.”
Siz haddi aşan bir kavim olmayı seçtiniz diye, biz de Kur’an’dan vaz mı geçelim. Zuhruf-5 Bir şeyle mukayyetiz, serbest değiliz efendim Turgut Uyar Birkaç yüzyıldır günlük yaşamımıza hâkim olan kelime ve kavramları konuşurken, bir gerilim içerisine girdiğimiz muhakkak. Nedir bu gerilim, bir iki örnek üzerinden izah etmeye çalışalım: ‘Akıl’ dendiğinde ‘rasyonalist akıl’ mı ‘İslamî akıl’ …
Tövbe bir özgürlük manifestosudur.
İçsel bir bildiridir. Kişinin kendi iç aleminde kendisine verdiği bir manifestodur. Günah yüklerinden, hataların ağırlığından özgürleşmenin bildirisidir.
Tövbe, bir şeyden geri dönmek, dönüş yapmak, yönelmek demektir. Hatalardan, günahlardan dönerek Allah’a yönelişin eylemsel bir ifadesidir.
Tövbe, kişinin kendisini değerlendirme eylemidir. Tövbe, söylem ve eylemlerin objektif bir şekilde değerlendirilebilmesidir. Öyle ki kişinin kendisiyle karşılaşması ve kendisinin tüm yanlışlarını ortaya koyarak doğruya yönelebilme cesaretidir.
İslam hukukunun dinamik ve özgün ruhunun yeniden canlandırılmasında ise, günümüz yapay zekâ hukuku tartışmalarını incelemek, ilham verici olabilir. Bu bağlamda, medeni hukuku yakından ilgilendiren ve aynı zamanda sorumluluk gibi en temel hukuki konuları da şekillendirebilecek olan yapay zekâya kişilik verilmesiyle ilgili tartışmalara kısaca değinmek, ufuk açıcı olabilir
Dinlerde Tövbe
Tarihten günümüze dinlerin hemen hepsi mensuplarına belirli birtakım inanışlar ve bu inanışlarla ilişkili olarak yapılması veya kaçınılması gereken davranışlar telkin etmekte ve bunları nihai kurtuluşu için gerekli görmektedir. Ancak insanlar zaman zaman, dinlerinin telkin ettiği öğretileri sürdürme, özellikle de bu öğretiler çerçevesinde uymaları gereken bazı davranışlara riayet etme hususunda ihlaller yapmakta, inançlarının telkin ettiği emir ve yasakları çiğnemektedirler. Bu ihlaller ile onlar, inandıkları yüce varlığı (yahut varlıkları) gücendirerek öfkesini celp etmekte ve bu suretle dünyevi birtakım sıkıntılara uğramanın yanında nihai kurtuluşlarını da zora sokmaktadırlar. Buna rağmen dinlerin önemli bir kısmı mensuplarının işlediği bu yanlışlar sebebiyle onları kendi haline bırakarak dinden ve dini hayattan tamamen uzaklaşmalarına izin vermemekte ve onları, bu davranışlarını terk ederek hatalarını telâfi edecek şeyler yapmaya, İslami terminolojideki karşılığıyla tövbe etmeye ve günahlarına kefaret olacak birtakım davranışları sergilemeye davet etmektedir. Bu husus, özellikle Yahudilik, Hıristiyanlık ve Zerdüştilik (Parsilik) gibi tek tanrıcı dinler açısından büyük önem taşımaktadır.
Yahudi sözlü geleneğinin kaleme alınmasıyla oluşturulan Talmut’ta ise “şuv” fiil kökünden türetilen “teşuvah” veya “teşubah” kelimesi kullanılmakta ve bu kelime tövbeyi ifade etmektedir.
Yahudiler Tanrı ile aralarında bir ahdin bulunduğuna ve bu ahit çerçevesinde Tanrı’nın emir ve yasaklarına riayet etmeleri halinde, kendilerine her türlü dünyevi nimetin garanti edildiğine, aksi tür davranışların ise çeşitli felaketleri celp edeceğine inandıkları için bu ahit çizgisinden saptıkları her dönemde Tanah’ta tövbe çağrıları yinelenmiştir. Yahudiliğin en büyük peygamberi olarak kabul edilen Hz. Musa’dan son İsrail peygamberi Malaki’ye kadar onlarca peygamber tarafından dile getirilen bu tövbe çağrıları, özellikle İsrailoğullarının Tanrı ile yapmış oldukları ahdin gereğini terk ederek başka ilahların peşinden gittikleri veya toplum olarak çeşitli günahları yoğun bir biçimde işledikleri dönemlerde daha da artmıştır. Bu bağlamda özellikle M.Ö. IX. yüzyıldan Babil Sürgünü’nün yaşandığı M.Ö. VI. yüzyılın sonuna kadar olan dönemde tarih sahnesine çıkan Amos, Mika, Hoşea, İşaya, Yeremya ve Hezekiel gibi peygamberlerin mesajlarının odak noktasını tövbe ve Tanrı ile olan ahdin gereklerini yapmak oluşturmuştur. Bu peygamberler, ahirete dair herhangi bir ifadenin bulunmadığı mesajlarında, başta putperestlik olmak üzere toplumdaki çeşitli günahları sert bir biçimde eleştirmiş, yaşanan her sıkıntının nedeninin günahlar olduğunu belirtmiş ve toplumu, gelmekte olan birtakım felaketlerle korkutarak tövbeye çağırmışlardır. Peygamberlerin bu tövbe çağrılarının önceleri tamamen toplumsal olduğu ve M.Ö. VI. yüzyılda yaşadığı ifade edilen Hezekiel dönemine kadar bireysel hitapların pek söz konusu olmadığı dikkati çekmektedir.
İsrailoğulları, peygamberlerin bütün çağrılarına ve tövbe ederek Tanrı’nın istediği hayat tarzına dönmemeleri halinde gerçekleşeceğini belirttikleri dünyevi felaket uyarılarına rağmen istenen düzeyde bir tövbe ve ahlâki değişim sergilememiş, zaman zaman kısmi bir dini ve ahlaki toparlanma olsa da günahkâr tavırlarından vazgeçmemişlerdir. Bu nedenle tarihi süreç içerisinde peygamberlerin haber verdiği felaketler gerçekleşmiştir. Bu bağlamda bu tövbe çağrılarının yoğunlaştığı dönemde İsrailoğullarının, İsrail ve Yahuda adlı iki ayrı devleti varken, bunlardan İsrail, bir yüzyıl sonra yıkılmış, burada yaşayan halk sürgüne gönderilmiştir. O dönem ayakta kalan Yahuda Devleti ise aynı tarihlerden itibaren önce Asur, ardından Babil’in nüfuz alanına girmiş ve M.Ö. VI. yüzyılda yıkılarak ünlü Babil Sürgünü yaşanmıştır. Bu sürgün döneminin hemen öncesi ve sürgün döneminde yaşayan Yeremya peygamber toplumun günahlarına ceza olarak gelmekte olan işgal ve yıkım hususunda yapacak bir şeyin olmadığını ifade ederken, yıkım ve sürgünün başlamasıyla birlikte topluma ümit aşılamış ve tövbe etmeleri halinde Tanrı’nın onları toparlayıp kurtaracağını haber vermiştir.
Yahuda Devleti’nin yıkılması ve ardından yaşanan yetmiş yıllık Babil Sürgünü Yahudilerin belleğinde ve Yahudi dini hayatında derin izler bırakmıştır. Bu süreçte Yahudiler başlarına gelen bütün felaketlerin Tanrı’dan uzaklaşarak işledikleri günahlar nedeniyle gerçekleştiğini kabul etmişlerdir. Özellikle sürgün döneminin ardından II. Mabet Dönemi’nde tarih sahnesine çıkan Kâhin Ezra dini açıdan yozlaşmaya ve toplumsal yıkıma neden olan günahlardan kaçınmalarını, bunun için de yozlaşmalarına neden olan yabancılarla evliliklerden ve genel olarak yabancılardan uzak durmaları gerektiğini deklere etmiştir. Bu söylemlerin de etkisiyle II. Mabet Dönemi’nde Yahudilik kademeli bir biçimde içe kapanarak milli bir din haline gelirken, aynı süreçte Yahudi sözlü geleneği olan Talmut’un doğuşuyla birlikte ahiret inancı da ortaya çıkmıştır. Ahiret inancının ortaya çıkışıyla birlikte tövbe çağrılarında dünyevi felaket ve kaygılar yanında uhrevi ceza ve ödülle ilgili anlatılar da kullanılmaya başlanmıştır. Aynı şekilde bu dönemde bireye yönelik hitap ve bireysel dindarlık anlayışı da daha belirgin hale gelmiş ve bu nedenle toplumsal tövbe çağrıları yanında bireysel tövbe anlayışı ve çağrısı daha sık dillendirilmeye başlanmıştır.
Yahudiler Babil Sürgünü’nden, M.Ö. 539 yılında Babil’i yenen ve Babil’in topraklarına egemen olan Pers Kralı Koreş sayesinde kurtulmuş ve bu süreçten sonra uzun süre Perslerin, ardından Ptelome ve Selevkos devletlerinin idaresinde kalmış, bir yüzyıl kadar bağımsız kaldıktan sonra miladi çağların hemen öncesinde Roma egemenliğine girmişlerdir. Bütün bu dönemlerde onlar, başkalarının idaresine girmeleri dâhil, başlarına gelen sıkıntıların nedeninin Tanrı ile olan ahitlerine riayet etmemeleri ve günahkârlıkları olduğuna inandıkları için kendilerini günahkârlığa yönelttiğine inandıkları yabancılardan uzak durarak içe kapanmış ve bu suretle inançlarını milli bir din haline getirmenin yanında günahkârlıklarından kurtularak Tanrı’nın rızasını kazanmanın arayışında olmuşlardır. Onlar bunu başarmaları halinde, Tanrı’nın da kendi ahdine uyarak, başta bağımsız devletlerini tekrar kurmak olmak üzere, dünyevi nimetleri yeniden bahşedeceğine ve sıkıntılarını sona erdirecek kutsanmış kralı (Mesih’i) göndereceğine inanmışlardır. Yahudiler Davut’un soyundan gelecek olan bu kralın (Mesih’in) bir an önce gelmesinin de dindarlıklarına bağlı olduğunu, tövbe edip Tanrı’nın yoluna tam anlamıyla dönmeleri halinde Tanrı’nın bu kutsanmış kralı göndereceğini dile getirmişlerdir. Bu anlayışla Yahudilerin bir kısmı, aralarından çıkan Hz. İsa’yı beklenen Mesih olarak görmüş ve onun kendilerini, işgalci Roma idaresi başta olmak üzere her türlü sıkıntıdan kurtarmasını beklemiştir. Ancak bu ümit gerçekleşmediği gibi İsa’dan kısa süre sonra patlak veren Yahudi ayaklanması sebebiyle Roma yönetimi M.S. 70 yılında Mabed’i yıkmış ve böylece II. Mabet Dönemi sona ermiştir.
Yahudi dindarlığının merkezini oluşturan Mabet’in yıkılması, Yahudi dini hayatına büyük bir darbe vurmanın yanında, işlenen günahlara kefaret etmesi amacıyla her gün, sabah ve akşam sunulan kurbanların da ortadan kalkmasına neden olmuş ve kurbanlar vasıtasıyla günahlara kefaret etme imkânını ortadan kaldırmıştır. Bu durum bazı Yahudileri ümitsizliğe sürüklemiş, ancak din adamları hem halkı teselli etmek hem de tövbenin önemini ifade etmek için tövbe ve salih amellerin Mabet’te sunulan kurbanlardan daha değerli olduğunu ifade etmiştir. Hatta Mabet sonrası dönemde bazı Yahudi din bilginleri tövbenin önemini vurgulamak için samimi bir tövbenin yıkılan Mabet’i onararak orada kurban sunmak kadar değerli olduğunu ifade etmişlerdir. Bazıları ise tövbenin önemini daha etkili bir biçimde anlatmak için Mabet’in yıkılışını Tanrı ile Yahudi halkı arasındaki perdenin kalkması şeklinde tanımlamış ve artık günahlar için kurban sunma imkânının kalmadığı bu ortamda günahlardan kurtulmanın tek yolunun samimi bir biçimde tövbe ederek tövbeye yaraşır ameller sergilemek olduğunu dile getirmişlerdir.
Yukarıda özetlediğimiz tarihi süreç, Yahudilik’te tövbe konusunun, İsrailoğullarının tarih sahnesine çıkışından M.Ö. IV. yüzyılda yaşadığı tahmin edilen son peygamber Malaki’ye kadar gittikçe artan bir biçimde önem kazandığını, özellikle M.Ö. IX. yüzyıldan itibaren tarih sahnesine çıkan peygamberlerin önemli bir kısmının söylemlerinin odak noktasını tövbe çağrılarının teşkil ettiğini göstermektedir. Üstelik tövbenin bu önemi, peygamberler döneminin sona ermesiyle bitmemiş, aksine M.Ö. IV. – III. yüzyıllardan itibaren, önce sözlü olarak oluşmaya başlayan, M.S. V. – VI. yüzyıllarda nihai haliyle kaleme alınan Yahudi sözlü geleneği Talmut’ta da artarak devam etmiştir. Bu çerçevede daha erken dönemin dini anlayışını yansıtan Tanah’ta tövbe amacıyla Mabet’te sunulan kurbanlar ve günahı başka varlıklara nakletme gibi uygulamalar söz konusuyken, Mabet’in yıkılmasından sonraki dönemin anlayışını da yansıtan Talmut’ta günahlardan kurtuluşun yegâne vasıtası olarak tövbe zikredilmektedir. Oysa Mabet’te kurban sunma imkânının olduğu dönemlerde Yahudilik’te kefaret amaçlı kurbanlar önemli bir yer tutmakta ve hatta bu kurbanlar çeşitli günahların bedeli gibi algılanmaktaydı. Bu nedenle de tövbe çağrılarını yoğun bir biçimde dile getiren Amos, Hoşea ve İşaya gibi peygamberler bu anlayışı eleştirmiş ve Tanrı’nın kurbandan çok samimi biçimde tövbe ederek tövbeye yaraşır ameller sergilenmesini istediğini ifade etmişlerdir. Peygamberlerin bütün bu çağrılarına rağmen ritüelci din anlayışı ve günahları kurbanlarla telafi etmeye yönelik eğilim tam anlamıyla ortadan kalkmamıştır. M.S. 70 yılında Mabet’in ikinci ve son kez yıkılmasıyla birlikte Mabet’le kaim olan ibadetlerin tümü askıya alınmış ve böylece günahlar için günde iki kez sunulan kurbanların sunulamaması sebebiyle tövbe, günahları kefaret edici yegâne uygulama haline gelmiştir.
Yahudilik’te Mabet’in ortadan kalkmasıyla birlikte kefaret amaçlı kurbanlar ve günah keçisi uygulaması ortadan kalkmıştır. Yahudiler sonbaharda, Yom Kippur (Kefaret Günü) olarak adlandırdıkları en kutsal günde, örneğine antik Sümer ve Babil dinlerinde rastladığımız bir uygulamada bulunmakta ve toplumun günahlarını, ayini yöneten din adamı eliyle bir keçiye yükleyerek o keçiyi yerleşim yerinin dışına ıssız alana kadar kovmaktaydı. Böylece onlar günah keçisini yerleşim alanı dışına, Şeytanî bir varlık olan Azazel’e göndermek suretiyle ilahi azap ve felaketleri celp edecek günahları toplumdan uzaklaştırmaktaydı. Yahudiler Yom Kippur’da sadece günahlarını keçiye yüklememekte, aynı zamanda günahlarından arınmak ve ilahi azaptan kurtulmak amacıyla yirmi beş saatlik bir oruç da tutmaktaydı.
Günümüz Yahudiliğinde, Mabet’le kaim olduğu için yukarıda zikrettiğimiz günah keçisi ayini uygulanmamaktadır. Ancak oruç ve tövbe amaçlı dualarıyla Yom Kippur hala Yahudiliğin en kutsal gününü oluşturmakta ve bu gün insanlar günahlarına kefaret amacıyla yirmi beş saatlik oruç tutmaktadır. Aslında Yom Kippur, on gün önce başlayan özel bir tövbe döneminin nihai ve en önemli gününü oluşturmaktadır.
Bu çerçevede günahkârları ölecekler listesine, iyileri ise hayat defterine yazmaktadır. Ancak bu yargının nihai mührünü on gün sonraya bırakmakta ve o güne kadar devam eden “on tövbe günü”nde kullarına, tövbe ederek kaderlerini değiştirme şansı vermektedir. Son günü Yom Kippur olan bu süreçte Yahudiler Roş Haşana’dan başlayarak çeşitli af ve kefaret dualarını okumakta, dindarlık düzeylerine bağlı olarak af ve kefaret amacıyla sabahtan akşama kadar oruç tutmaktadır. Bu süreçte onlar, gittikçe yoğunlaşan tövbe ve dualar yanında, bir suyun başına giderek itiraflarda bulunup pişmanlıklarını sembolize eder bir biçimde ceplerini ters çevirerek günahlarını suya atma şeklinde uyguladıkları “taşlih” ayinini ve Yom Kippur’dan bir gün önce günahlarını tavuk veya horoza yükledikleri “kaparot” ayinini yapmaktadırlar. Bu bağlamda her birey için bir tavuk veya bütün aile bireyleri için bir horoz alınarak bu hayvan, kişinin tepesinde veya bütün aile bireylerinin çevresinde üç defa döndürülmekte, böylece bireylerin ölümüne neden olacak günahlar ona yüklenmektedir. Ardından da bu tavuk ve horozlar kesilmektedir. Sonraki gün başlayan Yom Kippur’da ise dini sorumluluk çağında olan bütün Yahudiler, akşamdan başlayarak ertesi günün akşamına kadar devam eden yirmi beş saatlik bir oruç tutmakta ve çeşitli kefaret duaları okumaktadırlar. Yahudiler bütün bu oruç, dua ve kefaret uygulamalarıyla gerçekleştirdikleri samimi bir tövbenin Tanrı tarafından kabul edileceğine ve ne kadar günahkâr olursa olsun hiç kimsenin tövbenin kabulü ve Tanrı’nın bağışından ümidini kesmemesi gerektiğine inanmaktadırlar.
Zira hem bu dinin tebliğcisi olan Hz. İsa’nın hem de Hıristiyan geleneğinde İsa’nın öncüsü ve müjdecisi olarak telakki edilen Hz. Yahya’nın mesajının özünü tövbe oluşturmaktadır. Bu bağlamda Yahudi toplumu içerisinde siyasi ve sosyal sorunların zirveye eriştiği bir dönemde, önce Yahya peygamber tarih sahnesine çıkmış ve Yahudi toplumunun beklediği kutsanmış kralın, yani Mesih’in gelmek üzere olduğunu, onun gelişiyle birlikte Tanrı’nın Krallığı’nın yeryüzünde egemen olacağını dile getirmiş ve insanları tövbe etmeye çağırmıştır. O, bu tövbe çağrısına uyarak, gelmekte olan Tanrısal Krallık’ta var olma hakkı elde etmek için tövbe eden insanları, tövbenin göstergesi olarak Şeria Irmağı’nda yıkamış, Yunanca ifadeyle “vaftiz” etmiştir. Hz. Yahya tövbe amacıyla kendisine gelenleri tövbenin sembolik bir göstergesi olarak ırmağın sularına daldırarak vaftiz ettikten sonra onlara, yaptıkları tövbeyi güzel amellerle pekiştirme talimatı vermiştir.
Hz. Yahya’nın, tövbe ve tövbenin göstergesi olan vaftizle, gelmek üzere olan Tanrısal Krallığa hazırlanma çağrısına Hz. İsa da iştirak etmiş ve Hz. Yahya eliyle vaftiz olmuştur. Hz. İsa vaftiz olduktan bir süre sonra Hz. Yahya’nın çağrısına benzer bir söylemi dillendirerek Yahudi toplumunu tövbe etmeye çağırmış ve davetinin asıl muhataplarının Yahudi toplumunun günaha düşmüş bireyleri olduğunu ifade etmiştir. Hz. İsa’nın çağrısına iştirak eden Yahudiler onun, Hz. Yahya’nın haber verdiği Tanrısal Krallığı yeryüzünde tesis edecek olan kutsanmış Yahudi kralı, yani Mesih olduğuna inanmış ve onunla birlikte ahir zamanın geldiğini, artık yeryüzünde Tanrı’nın hükümranlığının egemen olacağını düşünmüşlerdir. Bu nedenle de onlar tövbelerini hiçbir şekilde bozmamaya ve bu suretle gelmek üzere olan Tanrısal Krallık’ta pay sahibi olmaya gayret göstermişlerdir.
Hz. İsa’nın etrafında kümelenen tövbe odaklı Yahudi ihya hareketinin mensupları, kendi iddialarına göre Hz. İsa’nın çarmıha gerilip dirilmesinden ve göğe yükselmesinden sonra, onun yakın zamanda tekrar gelerek Tanrısal Krallığı kuracağına inanmış ve bu nedenle her türlü kötü eylemden uzak durarak tövbelerini korumaya çalışmışlardır. Bu nedenle onlar, vaftizden sonra tekrar günaha düşmek ve buna bağlı olarak da yeniden tövbe etmek gibi bir ihtimali kabul etmemiştir. Ancak bir süre sonra yabancı kökenli insanların da katılması ve başka birtakım faktörlerin etkisiyle Yahudilikten uzaklaşarak Hıristiyanlık adını alan bu hareketin mensupları, beklenen Tanrısal Krallığın hemen gelmeyeceğini ve günahsız bir toplum beklentisinin gerçekçi olmayacağını kabullenerek II. yüzyılın başlarında basit günahlar için tövbenin mümkün olduğuna karar vermiştir. Böylece Hıristiyanlık’ta, katılım esnasında dile getirilen ve vaftizle sembolleştirilen tövbeden sonra, işlenen basit günahlar için tövbe imkânı doğmuştur.
III. yüzyılın ortalarına gelindiğinde Hıristiyan Kilisesi’nde, sadece basit günahlar işleyen ütopik bir cemaat beklentisinin gerçekçi olmadığı görülmüş ve çeşitli gerekçelerle büyük günah işleyen kişilerin durumu Hıristiyan din adamları arasında tartışılmıştır. Bu çerçevede bazı din adamları büyük günah işleyenlerin tekrar cemaate kabul edilmeyerek aforoz edilmesini savunurken çoğunluk, bu tür günahları işleyenlerin cemaat önünde aleni itirafta bulunup ağır birtakım kefaretleri yerine getirmek kaydıyla tekrar cemaate kabul edilmesi gerektiğini savunmuştur. Sonuçta çoğunluğun savunduğu anlayış benimsenmiş ve III. yüzyılın ikinci yarısından itibaren, din adamlarının denetiminde ve onların belirlediği ağır birtakım kefaretlerin icra edildiği bir tövbe geleneği ortaya çıkmıştır. Bu tövbe ve kefaret uygulamaları için de Paskalya öncesindeki, pazarlar hariç kırk gün süren “Careme” veya diğer adıyla “Lent” dönemi seçilmiştir. Bu döneminin ilk günü olan “Kül Çarşambası’nda” günah itirafında bulunacak kişi, pişmanlık ve üzüntüsünü yansıtan ve tövbekâr olduğunu gösteren çul türü kıyafetler giyerek halkın huzurunda günahlarını açıktan itiraf eder, piskopos da onun alnına kül ile haç işareti yaparak, günahı için belirlenmiş kefaretleri yerine getirmesi için cemaatten uzaklaştırırdı. Tövbekâr kişi İsa’nın diriliş günü olarak kutlanan kırk gün sonraki Paskalya’ya kadar olan süreçte Kilise’nin kendisi için belirlediği kefaret uygulamalarını yerine getirir ve hem söylem hem de eylemleriyle yeterince kefarette bulunduktan sonra Paskalya öncesindeki perşembe günü piskopos tarafından affedilerek tekrar cemaate dâhil edilirdi.
Hıristiyan Kilisesi aleni günah itirafı ve ağır kefaretlerin tatbik edildiği tövbe uygulamasını bir kaç yüzyıl sürdürdükten sonra, önce kefaret amaçlı cezaları hafifletmiş, ardından aleni günah itirafını kaldırarak papaza yapılan gizli itirafı hayata geçirmiştir. Bu süreçte tövbeye yönelik bakış açısı da değişmiş ve kişinin geleceğe yönelik fiillerinin garantisinin olamayacağı, dolayısıyla tövbeden sonra tekrar ağır günahlar işleyebileceği, bu nedenle de sınırsız tövbe etme imkânının olması gerektiği benimsenmiştir. Aynı dönemde tövbe yahut günah itirafı Hıristiyanlığın önemli sakramentlerinden biri haline gelmiş ve Hıristiyan Kilisesi’ndeki zihniyet değişimi kapsamında XIII. yüzyılın başında herkesin, somut bir günah işlememiş olsa bile, yılda en az bir kez tövbe etmesi gerektiği benimsenmiştir. Böylece Hıristiyanlığın ortaya çıktığı dönem, bu dine katılımın göstergesi olan tövbe ve vaftizden sonra bir daha tövbeye müsaade edilmezken, yüzyıllar sonra Hıristiyanlık’taki değişimle birlikte defalarca günaha düşenler için sınırsız tövbe hakkı verilmiştir. Bunun da ötesinde, bilinen bir günahı işlememiş olsa bile bütün Hıristiyanların yılda en az bir defa Paskalya öncesindeki Careme veya Lent döneminde tövbe etmesi kural haline getirilmiştir. Bu kapsamda aynı dönem içerisinde, tövbe ve arınma amaçlı olarak, Pazarlar hariç kırk günlük oruç ve tövbe geleneği hayata geçirilmiş, ayrıca bu süreçte oruç yanında et, süt ve protein içeren yiyeceklerden uzak durulan bir perhiz de uygulanmıştır.
XIV. yüzyılın başında Papalık çeşitli gerekçelerle endüljans geleneğini resmiyete dökerek tövbe sakramentine yeni bir veçhe kazandırmıştır. Sonraki dönemde bu uygulama ciddi bir dini istismara dönüşmüş ve eleştirilere neden olmuştur. Nitekim XVI. yüzyılın başında Roma’ya hacca gelen Martin Luther bu meseleyi önemli bir eleştiri vesilesi haline getirmiş ve 1517’de yayınladığı 95 maddelik bildirisinde endülüjans belgesine ve Kilise’nin af yetkisine karşı çıkmıştır. Ayrıca o, günahları itiraf etmenin yararını kabul etmekle birlikte tövbeyi bir sakrament olarak kabul etmemiştir. Ancak Papalık, Protestan hareketin öncüsü olan Luther’e hemen her konuda olduğu gibi bu konuda da eleştiri getirmiş ve af yetkisinin Kilise’de, yani Hıristiyan din adamlarında olduğu anlayışını sürdürmüştür.
Luther ve sonrasındaki gelişmelerle Protestanlığı benimseyen topluluklar için tövbe sakrament olmaktan çıkmakla birlikte, diğer Hıristiyan grupları için tövbe sakramenti ve tövbeyle ilgili ayin ve uygulamalar devam etmiştir. Ancak XVIII. yüzyılın ikinci yarısında başlayan sanayi devrimiyle birlikte Batı toplumunda hemen her konuda büyük değişimler yaşanmış ve o döneme kadar kırsal kesimde yaşayan insanlar, ekonomik kaygılarla sanayi şehirlerine doluşmuştur. Gün doğumundan gece karanlıklarına kadar hiçbir insani hakkın gözetilmediği ortamlarda çalışarak hayatta kalma mücadelesi veren bu insanlar pek çok alanda olduğu gibi dini ve kültürel yaşayışlarından da kopmuş ve Ortaçağ’da olduğu gibi tövbe amaçlı oruç ve perhiz uygulamalarını sürdürme şansını bulamamıştır. Bunun üzerine bu tür tövbe uygulamalarını hayata geçiren ve yüzyıllar boyu devam ettiren Hıristiyan Kilisesi, artık uygulanabilir olmaktan çıktığını görünce, bu oruç ve perhiz uygulamalarının büyük bir kısmını kaldırmıştır. Böylece yüzyıllar boyu devam eden tövbe amaçlı ayin ve uygulamalar, oruç ve perhizler büyük oranda terk edilmiştir. Günümüzde sadece bazı din adamları ve bazı dindarlar tövbe ve oruç dönemi olan Lent döneminin başlangıç günü olan Kül Çarşambası ile İsa’nın çarmıha gerildiği cuma gününde yarım gün süren bir oruç ve bazı yiyecekleri yemeyerek perhiz uygulamaktadırlar.
Katolik Kilisesi tövbe anlayış ve uygulamalarında yüzyıllar içerisinde yukarıda ifade ettiğimiz türden ciddi değişimler yaşarken Ortodoks Kilisesi tövbe sakramentiyle ilgili anlayış ve uygulamalarda daha durağan bir tutum sergilemiştir. Bu çerçevede Ortodokslukta günah itirafı, günümüzde Katolik Kilisesi’nde olduğu gibi papaz ile günahkârın ayrı kabinlere geçerek, arada paravanın olduğu bir ortamda değil, yüz yüze gerçekleştirilmektedir. Papaz ile tövbekârın, kilisenin uygun bir noktasında yaptığı bu itiraf görüşmesinin sonunda papaz gerekli uyarı ve önerileri yaptıktan sonra Katoliklikteki gibi af yetkisinin kendisinde olduğuna dair bir ifade de kullanmayarak, tövbekârın başının üstüne elini koymakta af dileğinde bulunmaktadır.
Tövbe konusu antik İran dini olan Zerdüştilik ve bu dinin günümüzde Hindistan’da varlığını sürdüren mensupları olan Parsiler açısından da büyük önem taşımaktadır. Ahiret ve buna bağlı olarak cennet ve cehennem anlayışının bulunduğu bu dinde işlenen günahlar sebebiyle tövbe etmek ve günahları affettirecek davranışlarda bulunmak gerekli görülmektedir. Tövbe için günahkâr kişinin her şeyden önce kalpten gelen samimi bir pişmanlık hissetmesi ve bu pişmanlığı üst düzey din adamı olan Dastur’un önünde açık bir biçimde dile getirmesi ve onun verdiği kefaret amaçlı uygulamaları gerçekleştirmesi gerekir. Kişi, bir Dastur’a ulaşma imkânının olmadığı durumlarda salih iman sahibi olan bir Parsi’nin huzurunda da günahlarını itiraf ederek tövbe edebilir.
Bu çerçevede işlenen günahlara kefaret olması amacıyla bedensel birtakım sıkıntıları çekmenin gerekliliğine ve bunların tövbekârı cehennemden kurtaracağına inanılmaktadır. Günahlarından tövbe eden ve bunları telafi etmeye çalışan kişinin kefaret amacıyla sadece bedensel sıkıntılara katlanması değil, aynı zamanda olumlu birtakım fiilleri de yapması istenmektedir. Bu bağlamda fakir din kardeşlerini evermek, kutsal kabul edilen ateşe güzel kokulu odun taşımak, köprüler yapmak, yılan ve benzeri zararlı hayvanları öldürmek türünden güzel fiillerin önceki günahları telafi etmesi beklenmektedir. Bu şekilde tövbe ve ardından yapılan kefaret edici davranışlarla kişinin bütün günahlardan arınacağı kabul edilmektedir. Parsilik’te günahları kefaret edici davranışlar önemli olmakla birlikte esas olanın samimi bir biçimde tövbe etmek olduğu ve samimi bir tövbenin ardından herhangi bir kefaret edici eylemi yapmaya vakit bulamadan ölen kişinin bile bu tövbe vasıtasıyla cennete gideceği veya hiç olmazsa cehennemden kurtulacağına inanılmaktadır. Bunun için de kişinin her akşam yatarken veya hiç olmazsa yılda bir defa Mihr ayında tövbe etmesi istenmektedir.
Yukarıda ele aldığımız Yahudilik, Hıristiyanlık ve Zerdüştilik (Parsilik) gibi dinler işlenen günahlar sebebiyle tövbe ve tövbe amaçlı çeşitli kefaret uygulamalarını telkin ederken, ahiret anlayışı bulunmayan veya yeterince belirgin olmayan Hint ve Çin coğrafyasındaki dinler, tövbeden ziyade, kötü fiillerin sonuçlarını gidermeyi hedefleyen birtakım kefaret türü davranışlara önem vermektedir. Bunlardan Çin’in geleneksel inancı Konfüçyüsçülük’te işlenen her günahın bir karşılığının olduğu, ancak bunun, öteki âlemde değil, dünyada karşılaşılacak bir ceza olduğuna inanılmaktadır. Bu sebeple günah işleyen kişinin oruç tutup dinen arınması ve işlediği günahı telafi etmek için kurban sunması gerekli görülmektedir.
Bir başka Uzakdoğu dini olan Japon Şintoizm’inde günah, ahlâkî bir sorun olmaktan çok, ritüel bir kirlenme olarak telakki edilmekte ve bu kirlilik çeşitli ayinlerle ortadan kaldırılmaktadır. Bu çerçevede kötülük ve günahların sebep olduğu kirlilikten temizlenmek amacıyla çeşitli arınma ayinleri gerçekleştirilmektedir. Ayrıca, yılda iki defa, Haziran ve Aralık aylarının son günlerinde yapılan “Oho-Harahe (Oharae veya O-harai)” ayinleri günahların sebep olduğu kirlilikten genel olarak arınma imkânı vermektedir.
Hint yarımadasının en eski ve en yaygın dini olan Hinduizm’de günah dünyanın nizamına karşı işlenmiş bir suç olarak görülmektedir. Bu dinde işlenen her günahın karma inancı gereğince tenasüh çemberinin süresini uzatacağı ve zorlaştıracağı kabul edildiğinden Hindular, hemen her türlü sıkıntının kaynağı diye gördükleri günahlardan kurtulmaya büyük önem vermekte ve günahların sonuçlarını ortadan kaldırmak için çeşitli kefaretler uygulamaktadır. Hinduizm’de günahtan vazgeçerek arınma çok önemli görüldüğü için erken dönem Hint kutsal metinlerinden olan Samaveda’da tövbe ve kefaret konusuna temas edilmiş, sonraki dönemin metinlerinden Manu kanunlarında da günahtan pişmanlık ve arınma amaçlı kefaret uygulamaları üzerinde durulmuştur.
Bazen aynı kasttan olan kişilere yemek verilmekte yahut sınırlı miktarda yemek suretiyle oruç tutulmaktadır. Hindular arasında dikkat çekici arınma uygulamalarından biri de kutsal olarak telakki edilen ineklere hizmet etmek ve günahlardan arınmak amacıyla bu hayvanlara ait süt, tereyağı, idrar ve dışkıyı tüketmektir.
M.Ö. VI. yüzyılda Hindistan’da ortaya çıkarak, Doğu Asya’da birçok ülkede yayılmış olan Budizm, tanrısal varlıklar ile bunlara yönelik ayin ve törenlerin kişinin kurtuluşunda bir rolü olmadığını savunmuştur. Bu din, Hinduizm’in karma anlayışını öğretisinin merkezine koymuş ve iyi ya da kötü yapılan her işin karşılığının mutlaka yaşanması gerektiğine inanmıştır. Buna göre işlenen her günahın karşılığı (karması) mutlaka görülecektir. Bu konuda herhangi bir ilâhî veya beşerî yardım söz konusu değildir; dolayısıyla geleneksel anlamda tövbenin de bir manası yoktur. Ancak yine de işlenen günahları affettirecek bazı davranışlar sergilenmektedir. Bu amaçla Budist rahipleri yeni ay ve dolunay günlerinde bir tür tövbe ayini diye adlandırılabilecek alenî günah itiraflarında bulunmakta ve herhangi bir günahı işlemiş olan bunun kefaretini gerçekleştirmektedir. Budist halktan günah işleyenler ise işledikleri günahları rahibe anlatarak onun kefaret olarak belirlediği cezayı çekmektedir. Bazı bölgelerde halkın Buda, dhamma ve sangha adına günahlarının affını ve kötülüklerden uzak kalmayı dilediği birtakım dualar ve ölen kişilerin günahını affettirmeye yönelik bazı uygulamalar bulunmaktadır. Bu uygulamaya göre ölen kişinin akrabaları rahiplere para, yiyecek ve giyecek türü şeyler vermekte, bu bağıştan doğacak sevabı ise ölene bağışlamaktadır.
Sonuç olarak; buraya kadar anlattıklarımızdan dinlerin hemen tamamının mensuplarına günah olarak telakki edilen davranışlardan uzak durmayı telkin etmekle birlikte, Tanrı ve ahiret tasavvurunun belirgin oluşu veya olmayışına bağlı olarak, yapılan olumsuz davranışların sonuçlarını ortadan kaldırma hususunda farklı görüşler sergilediği görülmektedir. Bu bağlamda Yahudilik, Hıristiyanlık ve Parsilik gibi tek tanrı inancı ve ahiret tasavvurunun bulunduğu dinlerde işlenen günahları, tövbe ve kefaret amaçlı birtakım davranışlarla affettirme anlayışının bulunduğu görülmektedir. Bu özellikleri sebebiyle bu dinlerin tövbe anlayışı İslam’ın tövbe anlayışıyla genel bir benzerlik sergilemekle birlikte, İslam ile bu dinlerin tövbe anlayışı hususunda ciddi farklar olduğu da görülmektedir. Zira her şeyden önce bu dinlerin tövbe anlayış ve uygulamaları tarihi süreç içerisinde, din adamlarının müdahale ve yorumlarıyla ciddi değişimlere uğramıştır. Bu çerçevede tövbe anlayış ve uygulamalarında başlangıçta olmayan birtakım hususlar hayata geçirilmiş veya başlangıçta mevcut olan bazı hususlar ortadan kaldırılmıştır. Din adamları, bu müdahalelerle tövbeyi toplumsal bir ayine dönüştürmüş ve bu ayinlerin icrasında merkezi bir rol oynayarak kontrolü ellerinde tutmuşlardır. Bu bağlamda Yahudilik’te tövbe hususunda din adamlarının kontrolü Mabet’in ikinci defa yıkıldığı M.S. 70 yılına kadar devam etmiş, Mabet’in yıkılmasıyla birlikte, Mabet’le kaim olan ibadetlerin askıya alınması sebebiyle bu kontrol büyük oranda kalkmış ve birey aracısız olarak tövbe etme imkânına kavuşmuştur. Aynı şekilde Hıristiyanlık’ta tövbe konusu başlangıçtan itibaren Kilise teşkilatının denetiminde olmuş ve din adamları zamana göre çeşitli ekleme ve çıkarmalarda bulunmuştur. Ayrıca bireye aracısız ve dilediği zaman tövbe etme imkânı verilmemiş, tövbeyi kabul yetkisi de din adamlarının elinde olmuştur. Hinduizm, Şintoizm ve Budizm gibi politeist veya başlangıçta Tanrı ile ilgilenmeyen dinlerde ise tövbeden ziyade, işlenen kötü fiillerin dünyevi sonuçlarını gidermeyi hedefleyen kefaret türü davranışlara kısmi bir önem verilmekte ve klasik türden bir tövbe anlayışına pek rastlanmamaktadır. Bunlara karşın İslam’da ise günahlarından pişman olan kişinin zaman, mekân ve başkalarının kontrolüne ihtiyaç duymadan doğrudan ve aracısız bir biçimde Allah’a yönelme ve tövbe etme imkânı bulunmaktadır. Kulun doğrudan Allah’a yönelerek samimiyetle yaptığı tövbenin kabulü konusunda da herhangi bir kurumun yetkisi veya kontrolü söz konusu olmadığı gibi herhangi bir ümitsizliğe de yer verilmemekte ve samimi bir tövbenin kabul göreceği ifade edilmektedir.
*Prof. Dr. Mehmet Katar Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dinler Tarihi Anabilim Dalı Öğretim Üyesi
İlgili Yazılar
İnsanın Laneti ve Hikmeti Arasında Devletin Modern Hali
Pek çok yaklaşım ilk insan, ilk toplum ve ilk(el) devlet organizasyonu gibi evrimci bir paradigma ile tanımlama yapsa da bilinen tarihi bilgide devlet mefhumu neredeyse insan ile yaşıt durumdadır. Tarihte pek çok devlet bugün anlaşılan aşkın bir yapıda olmasa da siyasal bir organizasyon olarak her daim varlığını devam ettirmiştir.
Felsefe Tarihinin Zakkum Ağacı: Öjenizm
“[…] her iki cinsin de en iyilerinin en fazla, en kötülerinin de en az çiftleşmeleri gerekir. Ayrıca en kötülerin değil, en iyilerin çocuklarını büyütmeliyiz ki sürünün cinsi bozulmasın.”
Meşruluk İstenci ve Ayak Değiştirme Halleri
Siz haddi aşan bir kavim olmayı seçtiniz diye, biz de Kur’an’dan vaz mı geçelim. Zuhruf-5 Bir şeyle mukayyetiz, serbest değiliz efendim Turgut Uyar Birkaç yüzyıldır günlük yaşamımıza hâkim olan kelime ve kavramları konuşurken, bir gerilim içerisine girdiğimiz muhakkak. Nedir bu gerilim, bir iki örnek üzerinden izah etmeye çalışalım: ‘Akıl’ dendiğinde ‘rasyonalist akıl’ mı ‘İslamî akıl’ …
Özgürlük Manifestosu
Tövbe bir özgürlük manifestosudur.
İçsel bir bildiridir. Kişinin kendi iç aleminde kendisine verdiği bir manifestodur. Günah yüklerinden, hataların ağırlığından özgürleşmenin bildirisidir.
Tövbe, bir şeyden geri dönmek, dönüş yapmak, yönelmek demektir. Hatalardan, günahlardan dönerek Allah’a yönelişin eylemsel bir ifadesidir.
Tövbe, kişinin kendisini değerlendirme eylemidir. Tövbe, söylem ve eylemlerin objektif bir şekilde değerlendirilebilmesidir. Öyle ki kişinin kendisiyle karşılaşması ve kendisinin tüm yanlışlarını ortaya koyarak doğruya yönelebilme cesaretidir.
Yapay Zekâ Çağında Fıkıh: Modern Tartışmaları Kadim Lensle Okumak
İslam hukukunun dinamik ve özgün ruhunun yeniden canlandırılmasında ise, günümüz yapay zekâ hukuku tartışmalarını incelemek, ilham verici olabilir. Bu bağlamda, medeni hukuku yakından ilgilendiren ve aynı zamanda sorumluluk gibi en temel hukuki konuları da şekillendirebilecek olan yapay zekâya kişilik verilmesiyle ilgili tartışmalara kısaca değinmek, ufuk açıcı olabilir