Özet: “İslâm insanlığa ne vâdediyor?” sorusu etrafında ele alınan konu, gerçeklikle hakîkat sarkacında incelenmiş, ardından İslâm’ın temel kaynakları ekseninde değerlendirilmiştir. Çalışmanın ‘Mülâhazalar’ bölümünü takiple ikinci bölümünde, ‘İnsan ve Tasavvur’ konusu incelenmişti.[1] Bu bölümde ise ‘Medeniyetler Karşılaşması ve Müslümanlar’ tarih-toplum ilişkisi düzleminde tartışılmış; etkileşim, değişim-dönüşüm gerçeğine değinilmiştir.
İslâm’ın insanlığın geleceği için neler vâdettiğini söyleyebilmek, öncesinde İslâm’ı ve medeniyetler karşılaşmasını bilmeyi gerektirir. Ancak tarih ve toplumların karşılaşma hikâyesi ekseriyetle bilgi karartmasına mâruzdur. Konuyu doğru okuyabilmek, bu karartmayı aşmaya muhtaçtır.
Müslüman toplumların yoğunlukta olduğu coğrafyalarda hezimet söz konusu iken; kendini galip ilan eden Batı ise bunalımın eşiğindedir. Bugün dünyanın kahir ekseriyetinde açlık, madde bağımlılığı, göçmen sorunu, işgal ve katliamlar, baş döndürücü hızla gelişen teknolojilere bağlı eko-dengenin bozulması; küresel ısınma ve çölleşmeye ilave, nesli ve ekini ifsâd eden daha başka düşünsel ve amelî sorunlar yaşanmaktadır.
Tarih boyu süren medeniyetler karşılaşmasıyla toplumlar etkileşim, ardından değişim-dönüşüm yaşamıştır. Farklı medeniyetlere ev sahipliği yapan yaşlı dünyamız, tarihin hiçbir döneminde varlık-bilgi-eylem tenakuzuna bu denli şahitlik etmemiştir. Kadim dönemden beri farklı ton ve ölçeklerde yaşanan karşılaşmalar, modern dönemde de bütün sıcaklığıyla yaşanmaya devam ediyor. Bir yanda her şeyi metalaştırırken kendi mitolojisini üretmekte gecikmeyen modern yaşam tarzı, diğer yanda, seküler düşünce tarzına başkaldırı ile öne çıkan yeni anlam arayışı. Kötüden kaçarken muharref geleneğe teveccüh, yeni gelenekçiliği yükselen değer kılmıştır. İnsanlık, hatalarını tekrarlayan hikâyesiyle yol alıyor.
Doğu, Batı’nın Neyi Olur?
Batı, kendi uygarlığını tarihin gelebileceği son nokta ve bütün insanlık için yegâne uygarlık modeli olarak görme rüyasını sürdürüyor. Batı, kendisi dışındaki medeniyetleri yok saymaya, ötekileştirip-itibarsızlaştırmaya devam ediyor. Temennim o ki, bundan sonrası için Batı’nın kendi içinden maskeyi indirecek yürekli vicdanların ortaya çıkması ve yükselen ses olmasıdır. Baskın kanaatim ise emperyalist Batı’nın, kendiyle beraber büyüttüğü mazlum ve mâsumların çığlıklarına kâbusla uyanacağı ve kendi gerçeğine esaretle tarihin yönünün yeniden değişeceğidir.
Batı medeniyeti, kendisini nispet ettiği üzere, Grek-Romen ve Yahudi-Hristiyan çifte mirasıdır. Batı için bunun dışında kalanlar sadece ötekilerdir. Bu tasnif üzerinden Roger Garaudy (1913-2012), “Batı bir kazadır (oksidan etön aksidan); kültürü de çarpıktır; Batı bir bataklıktır/Batı bir tersliktir.” der. Batı, dünya kültür ve medeniyetinin tuttuğu insanî ve ilâhî yolu terk etmiş, tanrı ile tabiat ve diğer insanlık âlemiyle barışık olmayı reddetmiş ve böylece bir tür kaza yapıp yoldan sapmıştır. Kendisiyle birlikte bütün dünya bilgeliğini ve medeniyetini de kazaya uğratmış olan Batı, dünyanın başına gelmiş en büyük belâdır. Batı’nın ilerleme miti/masalı, dünyayı tarihin en insanlık dışı gerilemelerine sürüklemiştir. Binlerce yıllık bir perspektiften bakıldığında apaçık görülür ki Batı, insanlık tarihinin en büyük canisidir. Garaudy’yi bu yargılara taşıyan sebep, Batı’nın insanlığı gâyesiz hayatlara ve ölüme götüren kültür ve ideoloji modelidir. Batı tarzı büyümenin dayandığı kodlar; çarpık bir tabiat anlayışı, acımasız insan ilişkileri ve umut kırıcı gelecek anlayışıdır. Bunlar, ilgili yargıyı teyit eden işaret taşlarıdır.
Batı hegemonyası eko-kültür sacayağı üzerinde ilerlemektedir. Kapitalizm ve sömürgeciliğin eş zamanlı doğması gibi sürdürülmesi de bütünleşmiş vaziyette devam etmektedir. Avrupa’nın hikâyesinde değişen tek şey, onların bir zamanlar barbar cehalette iken, şimdi bilgiç bir barbarlığa evirilmiş olmasıdır. Müslümanlar olmasaydı, Batı hâlâ Orta Çağ karanlığında insanlık dışı barbar bir hayat sürecekti. Batı’nın her bakımdan iflas etmiş olduğunu söyleyen Garaudy, İslâm medeniyetinin dünyanın gelmiş geçmiş en soylu ve en insancıl medeniyeti olduğunu; insanlığın İslâm’a çok şey borçlu olduğunu, herkesin ama herkesin bunu bilmesi gerektiğini; Batı’nın bütün karartmasına rağmen İslâm’ın değer ve yüceliğinin bilgi ve belgelerle ortada olduğunu söyler.[2]
Sömürgecilik ve emperyalist saldırganlık ideolojilerin yedeğinde ilerliyor. Tarihleri boyunca Kapitalizm ve sömürgecilik gibi Sosyalizm ve sömürgecilikte eş zamanlı ve bütünleşmiş vaziyette hüküm sürmüştür. Şimdilerde bu görev Liberalizm’e devredilme aşamasındadır. Bunlar sadece bir arada bulunan değil, biri diğerinin sebebi olan ifsâd hareketleridir. Üçüncü Dünya’nın geri kalmışlığı/sefaleti ile orantılı olarak Batı’nın refâhı artarken, anlam/değer yitimiyle manevî çöküşü hızlanmıştır. Yukarıdaki tespitleri içerden farkındalıkla teyid eden bir diğer düşünür Aliya’dır. O, tarihe tanıklığını şu ifadelileriyle vasiyete dönüştürür: “Bunu hiç unutma evlat! Batı hiçbir zaman medenî olmamıştır ve bugünkü refâhı, devam edegelen sömürgeciliği; döktüğü kan, akıttığı gözyaşı ve çektirdiği acılar üzerine kuruludur.”
Bu ön tespitler, tahakkümü elinde bulunduran Batı aklının ötekileştirdikleriyle mukayesesini zorunlu kılmıştır. Dünyayı dahası medeniyetleri Doğu-Batı karşıtlığı üzerinden okuma, özünde hatalı bir okumadır; lâkin zihinlerde oluşturulan sorunlu ‘Doğu’ imajı karşıtının yani Batı’nın üretmesidir. Oysa Doğu da Batı da Allah’ındır. Ancak yaşanan, Batı modernliğinin dünyayı düalizm eksenli açıklama biçimidir. Batı, bütün insanlığa ait olana tek başına el koymuş bunu ifade etmede dahi tek yetkili kendini atamıştır. Bakiye, bir kez daha neslin ve ekinin ifsâdıdır. Burada, lafızları aşan hakîkatin imlenmesi söz konusu. Dolayısıyla meseleyi hak temelli ve hikmet eksenli okuma zorunluluğu vardır. Sonraki hususların doğru anlaşılması buna bağlıdır.
Medeniyetler Karşılaşması
Tarih boyunca toplumların hikâyesi “Nasıl?” ve “Niçin?” soruları ekseninde ilerlemiştir. Değişik dönemlerde farklı isim ve iddialarla ortaya çıkan ideolojiler, hakîkatin inkârı için tahrif kuluçkası olmuştur.
Mutlak hakîkat ile bağların kopması keyfîliği beslemiş ve bundan en fazla teolojik söylemler zarar görmüştür. İslâm açısından ise yara alan Müslüman kimlik olmuştur. Keyfîliğin kendisi anlamsızlık iken, aynı zamanda anlamsızlıktan beslenmekle de mâlûldür. Bu yönüyle keyfîlik, hevâ-hevesi ilâh edinmenin sebebidir. Yani keyfîlik, her durumda hakîkatten uzaklaştıran bir illettir. Tarih okumalarının bu eksende ilerlemesinin nasıl bir sonuç doğuracağı ise izahtan varestedir.
Medeniyetler karşılaşmasında tahakkuk vasıtası kadar tahakkuk vasatının da bilinme zorunluluğu vardır. Burada ayraç, “Hakîkatin bulunmayıp icat edildiği düşüncesidir ki, bu düşünce kendisi ile birlikte ‘mutlak hakîkat’in inkârını da içermekte. Bunu biz bir tür ‘Tanrısız din’ ve ‘peygambersiz vahiy’ olarak anlayabiliriz… Hakîkat, hem olgusal hem de ahlâki anlamda, insanın icat ettiği değil, bularak ittiba ettiği, ittiba ederek de tahakkukuna yol açtığı, insana değil, insanın kendisine bağlı olması gereken tayin edici merci olmaktadır… Bu hâliyle ümmet [İslâm], hakîkatin hem tahakkuk vasıtası hem de tahakkuk vasatıdır.”[3] Tarihte İslâm medeniyeti, farklı medeniyetlerle hakîkat anlayışı farkıyla karşılaşmıştır. Peygamberler tarihine konu olan karşılaşmalar ise her karesiyle ders yüklü olup bu kısa çalışmaya sığmayacak kadar şümullüdür.
Tarihin farklı dönemlerinde yaşanan karşılaşmaların her birinin anlam yükü/özgül ağırlığı ayrıdır. Moğollar 1258 yılında Bağdat’ı istila ederek Abbâsî Devleti’ne son verdi. Bu süreçte yaşanan trajedi, medeniyetler açısından önemli bir kilometre taşıdır. İstilada, ilmin taşıyıcısı olan kütüphaneler başta olmak üzere bütün değerler yağma ve tahrip edildi. Büyük katliamlarla ortadan kaldırılan değerler, insanlığın zayi olan kadim mirasıydı.
Tarihte Haçlı Seferleri, medeniyetler karşılaşması açısından önemli bir dönüm noktasını imler. Vahşi Batı’nın ortaya koyduğu yamyamlık, kendi tarihçilerinin tanıklığıyla kayıtlara geçmiştir. I. Haçlı Seferi sırasında sadece Antakya ve Maarratu’n-Nûman’da (M. 1098) gerçekleşen Fransızların soykırım ve yamyamlıkları, tek başına Batı’nın utanç tablosunu sergilemeye yeter. O gün, katledilenlerin pişirilerek yenilmesi, insanlığın hafızasına kazınan dehşet sahnelerini içerir. Yamyamlık, Orta Çağ Avrupası’nda ilk defa ve buralarda yaşananlardan ibaret değildir. Haçlı barbarların, işgal ettikleri İslâm beldelerinde yetişkin Müslümanları kazanlarda kaynattıklarını, çocuklarını ise şişe geçirerek kızartıp yediklerini birçok Batılı tarihçi, şair ve kralların itiraflarından öğreniyoruz. Yaşanan katliamların vahametini dönemin Müslüman tarihçisi İbnü’l-Esir de nakletmektedir.[4]
O dönemde, Haçlıları Müslümanlara tercih edip İslâm aleyhine iş birliği yapan gulât zümreler; Bâtınî Haşşaşin sapkınlar vardı. Ne garip ki, bugün de İslâm’a ve ümmete karşı aynı amaçla ve fakat farklı isim ve yöntemlerle hile ve ihanete devam eden batınî ve modernist zümreler iş başındadır.[5]
Batı ile bir başka karşılaşma, bilindiği üzere Endülüs İslâm Devletleri üzerinden yaşanmıştır. Yaklaşık dört yüz yıl Yahudi, Hristiyan ve Müslümanların birlikte ve barış içinde yaşadıkları ortamın kültürel açıdan tanığı Kurtuba, Gırnata ve Sevilla şehirleridir. Aslında Kuzey Afrikalı komutan Târık b. Ziyâd’ın (ö. 720) İber Yarımadası’na adım atmasıyla başlayan sürecin etkileri, 1492 yılında yönetsel anlamda son bulmasına rağmen bugünlere dek devam etmiştir. Endülüs İslâm Devletleri’nin medeniyet tecrübesi o günden bugüne her alanda iz bırakmıştır. “Müslüman, Yahudi ve Hristiyanların katkılarıyla oluşan bu din ve medeniyet tecrübesine “Convivencia” adının verilmesi oldukça manidardır. Zira “Convivencia”, “bir arada yaşama” tecrübesi demek. Toledo şehrinde kilise, cami ve havralar bulunmakta, bu dinlerin mensupları özellikle felsefe ve bilim alanlarında fikir alışverişi yapmaktaydı.”[6] Endülüs’te hayat bulan İslâm medeniyetinin ürettiği “Convivencia” tecrübesi, kültürel zenginliğe dayalı bir arada yaşama tecrübesini en çarpıcı şekilde temsil eder.
Yirminci yüzyılın son çeyreği ile hız kazanan medeniyetler karşılaşması, içinde bunduğumuz yirmi birinci yüzyılın ilk çeyreğinde Emperyalist Batının işgal ve katliamları eşliğinde bütün şiddetiyle devam etmektedir. Bugün, öncekilere benzer bir karşı duruş potansiyeli görülmüyorsa da, aslında insanlığın köklü hafızasında durumun öyle olmadığı izahtan varestedir.
Müslümanların tarih boyu farklı medeniyetlerle karşılaşmaları kuşkusuz değindiğimiz sınırlı örneklerden ibaret değildir. Her karşılaşmada mücadele alanı, zaman-mekân ve etki tonuyla farklı olmuştur ve çok çeşitlidir. Karşılaşmaların seyri, pergeli bozuk bir arayışla değil, Müslüman muhayyilenin anlam arayışıyla okunduğunda, etkileşim, değişim-dönüşüm daha doğru anlaşılacaktır. Ayrıca, bugün Siyonist işgal çetelerinin varlığının kalıcı olmayacağını anlamak için, o gün Filistin’e karşı sonuçsuz kalan iki asırlık Haçlı Seferleri’nin ve yedi asır boyunca da İspanya’yı Müslümanlardan geri alma savaşlarının doğru okunması lazım.
Haçlı Seferlerinin tam bir başarısızlıkla sonuçlanmasının ardından onların yerini oryantalizmin öncüleri olan misyonerler almıştır. Kuzey Afrika ve Ortadoğu’yu gezip dolaşan ve buralarda İslâm kültürünün farkına varan oryantalistler, üniversitelerinde Arap dili kürsüleri açılmasına karar vermiş, böylece oryantalizm doğmuştur. Oryantalizm, çıkar gözetmeyen bir ilmi araştırma değildir. Burada asıl maksat misyonerlere Hristiyanlaştırma faaliyetinin zeminini hazırlamaktır… İslâm ve daha genel olarak Doğu, hiçbir zaman bizzat kendisi olarak ele alınıp incelenmemiş, tam aksine Batı’ya özgü ideolojik savaşların çıkarına göre değerlendirilmiştir. Arabistanlı Lawrence’in ukalaca ve gülünç şekilde yazdıklarında dile getirdiği, Batı’nın ara sıra Doğu’yu kendi keyfine göre yeniden ortaya çıkarmak istediği ve Doğu’nun her zaman Batı tarafından imal edildiği notları, vicdanlarda derin acı izler bırakmaktadır. İngiliz casusu Lawrence, şunları söylemektedir: “Yeni bir millet oluşturmaya niyetlenmiştim. Yirmi milyon Sâmî’ye (Arab’a) üzerinde millet düşleri kuracakları imkânları vermek istiyordum. (Osmanlı) İmparatorluğunun topraklarının tamamının benim gözümde tek bir ölmüş İngiliz kadar değeri yoktu. Eğer ben Doğu’ya biraz izzetinefis, bir gâye, bir ideal kazandırdımsa… Bunu o halkların yeni tip yönetim tarzına uyum sağlamaları için yaptım. Bu yönetim tarzı içinde “egemen ırklar” (!) kendi kaba uygulamalarını unutacaklardı.”[7] Heyhât!
Medeniyetlerin yükselişi ve çöküşü tarihi ve sosyolojik arka plan doğru okunarak değerlendirilmelidir. Hristiyan Batı’nın ayartan tutumu uzun müddet devam etti. Nitekim “16. asırda Arapların İspanya’dan çıkarılmasından sonra bütün eserler yakıldı. Bu kitap düşmanlığı deniz aşırı ülkelere kadar da uzandı. Mesela Meksika’da Başpiskopos Diego de Landa, Mayaların bütün yazılı eserlerini toplatarak yaktırdı ve böylece antik ve zengin bir medeniyetin kaynaklarının hemen hemen tamamı yakılıp yok edildi.”[8] Batı’nın, münhasır örneklerden ibaret olmayan sabıka kaydı kabarıktır! Dün, bilgiyi ve vasıtalarını yok eden Batı, bugün ise elde etmiş olduğu bilgiyi ötekisine tahakküm için epistemik şiddet vasıtası kılmaktadır.
Ümmetin Uzun Soluklu Yürüyüşü
İslâm bizi eğitiyor ve bize insanlığımızı öğretiyor. Bir iç olgunlaşma imkânı sağlayan İslâm, hitap ettiği insana topyekûn yaşam tarzı telkininde bulunur. İslâm dâvetiyle Allah’ın Ulûhiyetinin kesin bir dille dillendirilişi, muhatap olunan iktidarları, bütün hiyerarşileri, bütün zenginlikleri sosyal veya etnik bütün kökenleri izafîleştirdi. Bir değerin Allah’tan kopuk bağımsız ve mutlak değer olmadığına insanların yeniden dikkati çekilerek anlatıldı. Böylece tevhid, insanların kültürel, siyasî, ekonomik ve muharref dinî baskılardan kurtuluşunun imkânı oldu; tüm dünya mazlumları için bir umut kapısı açıldı.
İslâm medeniyetinin temel taşı tevhittir. Tevhidin en önemli emaresi, adâlet ve hürriyettir. Bunu teyid eden önemli tespitlerden biri, fethedilen yerlerde yüzyıllar sonrasında dahi oralıların kendi dillerini konuşuyor olmalarıdır.
Oralarda, Hristiyan’ın kilisesine, Musevi’nin havrasına dokunulmamıştır. Ne zaman ki siyasî egemenlik eksen değiştirerek dünyevîleşme yönünde değişim-dönüşüm başlamış; hilafetin yerini saltanat; saltanatın yerini de laik sistemler aldıkça, hassasiyetler yerini zafiyete; ilkeler yerini büsbütün faydacılığa bırakmıştır. Konunun özü şudur: İslâm gönüllere hitap ederken aslında tam da sosyal, siyasal, iktisadî hükümranlığa söz söylüyordu. Ve İslâm, îman ile yeni bir toplum oluşturuyordu. İslâm inancı açısından mülkün sahibi Allah’tır, kanun koyma yetkisi ancak Allah’a aittir ve egemenlik de sadece Allah’ın hakkıdır.[9] Müslümanlar, temel İslâmî ilkeleri korudukları sürece izzet üzere olmuş; uzaklaşmayla birlikte de zillete duçâr olmuşlardır. Müslüman muhayyile açısından toplumların ekonomi, hukuk, siyaset ve ahlâk açısından ilerleme ve gerilemelerini tanımlayan kıstas, Allah’ın hududunun gözetilmesidir.
Ümmet uzun süreden beri fikrî ve siyasî kriz yaşıyor. Ümmetin serencamı insanlığın içinde bulunduğu genel ahvalden ayrı düşünülemez kuşkusuz. Ümmetin akideyle sorunlu olduğu dönemler, insanlık için de krizlerin harlandığı dönemler olarak tarihe geçmiştir. Ümmetin başına gelenler, ekonomik, kültürel ardından siyasî alanda bozulmayla sonuçlanmıştır. Ne zaman ki Müslümanlar, İslâm’ın kendilerine yetebileceği fikrini terkle, Batı’nın sapkınlıklarına tevessül etmeye başlamışlar ya da Müslümanların başkalarından öğreneceği hiçbir şeyi olmadığı öykünmeci zaafa düşmüşlerse, işte o zaman büyük kopuş yaşanmıştır. Hakîkate gelince, İslâm’ın beşerî sistem ve ideolojilerden öğreneceği bir şeyi olmadığı, lâkin Müslümanların başka medeniyetlerden maruf eksenli alacağı çok şeylerinin olduğudur.
Günümüz Müslümanlarının durduğu yer sorunludur ve bu sorun kök nedenselliğe dayalı olup kaygı vericidir. İlgili bakışın sorunlu oluşu, içinde bulunduğu şartlarda Müslüman olarak kalma arzusu/talebidir. Oysa Müslümanca yaşamanın şartlarını oluşturmak, Müslüman olmanın varlık sebebidir. Düşüncede oluşan fay hattı, sonraki konulara bakışı da resmetmektedir. Maalesef yaşanan, eşyaya, imkânlara sahip ve hâkim olma hırsıyla, helâk olmuş kavimlerin izlerini takipten başka bir durum değildir. Vakıa, modern yaşamın fırsatlarına, emperyal tahakkümün hedefleriyle ulaşma isteğidir.
Bugün üzerinde en fazla durulan sorun metot sorundur. Oysa Müslümanlar sadece bu sorunla mâlûl değillerdir. Asıl ve öncelikli sorun, Müslüman kimliğin örselenmiş olması; yaşama, Müslümanca bakma hassasının yitmiş olmasıdır.
Yani bizatihi “Müslüman kimlik” sorunlu hâle gelmiştir. Farklı bir ifadeyle, yitirilen sadece pusula değildir, harita da yitirilmiştir… Kök neden/sorun doğru tespit edilmeden aslî çözüm, doğru cevap bulunamayacaktır! Kendi usûl geleneğimize dönme zarureti tartışmaya gerek bırakmayan bir ihtiyaç iken, Müslüman kimliğin yeniden vahyin aydınlığında inşâsı ise ehem-mühim zorunluluktur.
Batı’nın Büyük Yalanı
Batı’nın ötekileştirdiklerine yüklediği negatif anlam, Müslüman toplumlar ve dolayısıyla İslâm ile özdeş kılınmıştır. Sistematik olarak bu yönde işlenen algı bir noktadan sonra işgal ve katliamların meşrûiyeti (!) fikrine/zeminine dönüşmüştür. “11 Eylül sonrasında Bush yönetiminin ustalıkla kullandığı korku politikaları, bu tehdit algılamalarının doğal bir uzantısı hâline gelmiştir. “Medeniyetler çatışması” ifadesini ilk defa 1990 yılında yayımladığı bir makalede kullanan Bernard Lewis, giderek yaygınlaşan “Müslüman Öfkesi”nin, Amerikan dış politikasından değil, köklü bir değer ve medeniyet çatışmasından kaynaklandığını ileri sürer. Lewis’e göre paranoya düzeyindeki bu öfkeyi, geleneksel Müslüman toplumların dini referansları beslemektedir. Lewis’in tarih okumasında İslâm-Batı ilişkileri uzun bir “saldırılar ve karşı saldırılar, cihadlar ve haçlı seferleri, fetih ve karşı fetihlerden” ibarettir. Lewis’e göre, Müslüman toplumların Batı’yla ve aslında bütün dünya toplumlarıyla barış içinde yaşayabilmesi için modernleşmesi, bunun için de sekülerleşmesi gerekmektedir… İslâm’ı aynı anda hem Yahudi-Hristiyan hem de seküler Batı’nın tarihî ve modern ötekisi olarak kurgulayan Lewis, sorunun köklerinin İslâm’ın temel dinî ve hukukî öğretilerinde olduğunu, zira bu kaynakların çatışmacı ve mütehakkim bir dünya düzeni öngördüğünü ileri sürmektedir.”[10]
Yaşananlar, büyük bir ustalıkla dizayn edilmiştir. Sonuç, her zaman olduğu gibi kendi yapıp ettiklerini illüzyonist bir maharetle ötekine fatura etme yönünde çarpıtmadır. “İslâm’ı yayılmacı bir dine ve militarist ideolojiye indirgeyen bakış açısı, özellikle 11 Eylül hadiselerinden sonra o kadar yaygın hâle geldi ki, bunu birkaç ideolojik hezeyan olarak reddedip görmezlikten gelmek artık mümkün değil. Lewis ve benzerlerinin tarih okumalarındaki seçiciliğin bu ideolojik kurguya hizmet ettiği açık. Örneğin Lewis, dârü’l-İslâm ile dârü’l-harb arasındaki çatışmayı öne çıkartırken, dârü’s-sulh ve dârü’l-ahd gibi kavramlardan bahsetmez. Oysa bunlar, Müslüman devletlerin Müslüman olmayan devletlerle yaptığı anlaşmalara atıfta bulunmakta ve iki ülkenin belli şartlar çerçevesinde barış içerisinde yaşayabileceğini göstermektedir. Aynı şekilde Lewis, zımmî hukukunun İslâm topraklarında yaşayan gayrimüslimlere sağladığı hak ve imkânlardan da hiç bahsetmez.”[11]
İfsâd için önce zemin oluşturuldu. Ardından üretilen ideolojiler evrensel doğrular makamına oturtuldu ve bu yöntemle muhataplarda yenilmişlik psikolojisi hâkim kılındı. Süreç, epistemik şiddet eşliğinde yerini bir üst aşamaya; sindirilmiş toplumlara, bastırılmış fikirlere bıraktı. “Tarihin sonu tezini ortaya atan Francis Fukuyama, “Batılı, liberal, kapitalist” toplum modelinin tarihin sonu olduğunu, zira insanlığın “iyi yönetim” arayışının bu modelle sona erdiğini savunuyor. Buna göre, insanlığın bundan sonra daha iyi bir model ya da modeller üretmesi mümkün değil (Fukuyama’ya göre gerekli de değil). Fukuyama, bu tarihsel yürüyüşe direnen tek gücün İslâm dünyası olduğunu da ekler. Huntington’ın medeniyetler çatışması tezi de benzer kabullerden hareket ediyor.”[12] Anlaşılan, sihirbazların yalanı Musa (as)’nın asasını bekliyor! Fitne bertaraf edilmediği sürece, kitleler Firavunların hilesine kanacak gibi gözüküyor. Müslümanların unutmaması gereken husus, Firavunların hilesine karşın, Musaların da hakkı ibraz sorumluluğunun olduğudur.
Batı İçin Sonun Başlangıcı
Gelinen noktada Batı, tarihinin en büyük buhranını yaşamakta! Yaşanan bunalım, refâh seviyesinin düşüklüğünden ya da teknolojik gerilikten değildir kuşkusuz. Batı’nın bunalımı, iktisadî hayattaki dengesizlikten; gelir dağılımındaki adaletsizlikten, insan onur ve haysiyetine dönük tehdide varıncaya dek hemen her alanda anlam/değer yitiminden kaynaklanmaktadır. 1495 ilâ 1975 yılları arasında yaklaşık 500 yıllık süre içinde yaşanan savaşların takribî beşte dördü Avrupa’da cereyan etmiştir. Topyekûn küresel sisteme bakıldığında üretilen servetin 9/10’u insanların 1/10’un hâkimiyetindedir. Amerika’da bugün menkul servetin % 40’ı nüfusun % 0,5’inin elindedir. Dünyanın 200 büyük dolar milyarderinin serveti 3,5 milyar insanın serveti kadardır.[13] Adaletsiz dağılıma konu olan açı aralığı her geçen gün daha da genişlemektedir. Batı’nın, savaşları Müslüman coğrafyalara taşıma hesabı şimdilerde vekâlet savaşlarına evirilmiş durumda. İnsanlığın toplumsal hafızasında derin izler bırakan ifsâd, işgal ve katliamlar, Batı için kaçınılmaz sonun habercisidir.
Batı’nın tahakküm merkezli siyaset anlayışı kendi sonunu getirmiştir. Kendiyle birlikte büyüttüğü; varlığı var edenle savaş, bumerang misali kendi insanını içten içe tüketmiştir. Seküler, demokratik, laik düzenler, çıkarları hâlinde dini yedeğe almakta gecikmezler. Küresel sermaye, Müslümanları ve imkân varsa bizatihi İslâm’ı (!) kozmetik düzenlemeler için araç olarak kullanır. Küresel emperyal irade, kısa vâdede taktik hedeflerine ulaşma, uzun vâdede ise İslâm’ı protestanlaştırma; kendine benzetme, her durumda kullanılabilir kılma çabasındadır.
İçinde yaşadığımız süreç bundan sonrası için de sancılı ve kaotik bir geleceği işaret ediyor. Bunun sebebi, Batı uygarlığının yaşadığı serüvenin gizli kodlarında saklıdır. O kodlar, bozuk tanrı anlayışından kaçarken topyekûn Allah inancına savaş ilanında yatmaktadır. Bir diğer kod, Batı ile birlikte Doğu’nun da mâlûlü olduğu cehennemin öteki yakasıdır. Bu betimleme ile kastımız, aklın yok sayılması/aklın doğru kullanılmamasıdır. Bunun diğer adı mistisizm musibetidir. Modern dünya bugün iki cehennemi; aklı ilâhlaştırma ile aklı yok sayma cehennemini yaşamaktadır.
Sonuç Yerine
Bugün insanlık yok oluşun, helâkin eşiğindedir. Bilinmeli ki, geçmiş kavimlerin helâki salt inkârlarından/küfürlerinden ötürü değildi. Onlar, azgınlıklarından, tuğyanlarından, refâhla şımarmış olmalarından, zulümlerinden ötürü helâk edildiler. Geçmiş kavimleri helâk ettiren sebepler, bugün topyekûn hortlamıştır. Ancak ifsâd gibi ıslâh da insanlığın önünde her ân bir imkân olarak durmaktadır. Gelinen noktada insanlığa liberal-kapitalist sistem, demokrasi, laiklik gibi şeytanî …izmler, yükselen değer yalanıyla köpürtülüp sunulmaktadır. Hayatın anlam ve gâyesi yerinden edilmiş; zemin, üzerindekilerle birlikte kaymıştır. Ancak mutlak hakîkat ve kadim insanlık tarihi dikkate alındığında sonucun Batı’nın sandığı gibi olmadığı görülecektir. Kezâ her son yeni bir başlangıcı müjdeler. Konuyu, bir Afrika atasözünü hatırlatarak tamamlamak istiyorum: ”Sular yükseldikçe balıklar karıncaları yer, sular çekildikçe de karıncalar balıkları yer. Kimse bugünkü üstünlüğüne, gücüne güvenmemeli… Çünkü kimin, kimi yiyeceğine ‘suyun akışı’ karar verir.”
İnsanlığın kurtuluşu, dün olduğu gibi bundan sonra da ancak İslâm’dadır. Kezâ yaşanan sorunların sebebi İslâm değildir; bilakis İslâm’dan uzaklaşmaktır. Gelecek, gayp ile perdelidir. Ancak aşikâre olan, Hak geldiğinde bâtılın yok olacağıdır. Hakkın ikamesine gelince, “Buradayım!” diyecek yürekli evlatlarını bekliyor!
Dipnotlar:
[1] Ramazan Yazçiçek, “İslâm’ın İnsanlığa Vâdettikleri -Mülâhazalar- -I-”, Nida, Malatya 2021, Sayı: 205, s. 64-72; Yazçiçek, “İslâm’ın İnsanlığa Vâdettikleri -İnsan ve Tasavvur Üzerine- -II-”, Sayı: 208, s. 56-66.
[2] Bkz. Roger Garaudy, İslâm’ın Vâdettikleri, Çev.: Cemal Aydın, Timaş Yayınları, İstanbul 2021, 9. Baskı, s. 17, 21, 22, 23, 25, 94.
[3] Tahsin Görgün, Türkiye’de İslâmî Düşünce Geleneği, Tire Yayınları, İstanbul 2020, s. 152, 164.
[4] Amın Maalouf, Arapların Gözünden Haçlı Seferleri, çeviren: Ali Berktay, YKY Yay., İstanbul 2017, 16. Baskı, s. 49-52.
[5] Bkz. Ramazan Yazçiçek, Bilgiden Bilince, Ekin Yayınları, İstanbul 2019, s. 354-355.
[6] İbrahim Kalın, İslâm ve Batı, İSAM Yayınları, İstanbul 2007, s. 80.
[7] Garaudy, İslâm’ın Vâdettikleri, s. 20, 196, 199, 201.
‘Hakkı bâtıl ile örtmek’, özü itibariyle inkârcıların hak ile bâtılı birbirine karıştırıp hakkı gizleme cürmüne dayanmaktadır. Müfsitler imana dâvet edilirken, Müslümanlarla birlikte namaz kılıp zekâtı vermeleri yani Allah’ın hükmüne boyun eğmeleri istenmektedir. İlgili âyette, pek çok dinî hükümler arasından özellikle namaz ve zekâtın zikredilmesi/emredilmesi, son derece önemlidir.
Tarihten günümüze dinlerin hemen hepsi mensuplarına belirli birtakım inanışlar ve bu inanışlarla ilişkili olarak yapılması veya kaçınılması gereken davranışlar telkin etmekte ve bunları nihai kurtuluşu için gerekli görmektedir. Ancak insanlar zaman zaman, dinlerinin telkin ettiği öğretileri sürdürme, özellikle de bu öğretiler çerçevesinde uymaları gereken bazı davranışlara riayet etme hususunda ihlaller yapmakta, inançlarının telkin ettiği emir …
Aziz İslam varoluşsal önceliğini kaybettiği için, iktidarlar, emperyalistlerle ittifak içerisinde yer almayı tercih ediyor. İslam dünyası ulus-devletleri, varlıklarını, İslami dayanışma yoluyla değil, birbirlerini dışlayarak ve rekabetle sürdürüyor. Sözünü ettiğimiz ulus-devletler, ahlâki birliği değil, çıkarların birliğini esas alan ilişkiler kurmaya çalışıyor. Ahlâki birlik, ötekine karşı sorumlu olmayı gerektirirken; çıkarların birliği, ötekine karşı mutlak sorumsuzluğu öncelikli hâle getiriyor.
Sürekli değişen toplum hayatında yeni sorunların ortaya çıkması doğaldır. Yeni sorunlar ise yeni kuralların kapılarını aralar. Bir hukuk sisteminin söz konusu değişimler karşısında donuk kalması toplumsal çöküşün önünü açar. Bu nedenle toplumdaki değişimlerle birlikte hukuksal normların da değişmesi, yenilenmesi, ortaya çıkan sorunlara çözüm üretmesi gerekir. Bu da söz konusu hukuk sisteminin canlı, dinamik bir yapıda olmasını zorunlu kılar.
Fıkhın, kendini güncelleme kabiliyeti sayesinde Müslüman toplumlarda ortaya çıkan birçok probleme asırlar boyunca etkin çözümler ürettiğini ifade etmek hakkaniyetli bir değerlendirme olur. Ancak özellikle son iki asra gelindiğinde bu durumun belirli ölçüde değişiklik arz ettiği gözlenmektedir. Tek bir nedene indirgenemeyecek kadar girift olan bu değişimin temelinde Müslüman toplumların Batı karşısında siyasi hâkimiyetlerini kaybetmesi yatmaktadır.
İslâm’ın İnsanlığa Vâdettikleri III / Medeniyetler Karşılaşması ve Müslümanlar
Özet: “İslâm insanlığa ne vâdediyor?” sorusu etrafında ele alınan konu, gerçeklikle hakîkat sarkacında incelenmiş, ardından İslâm’ın temel kaynakları ekseninde değerlendirilmiştir. Çalışmanın ‘Mülâhazalar’ bölümünü takiple ikinci bölümünde, ‘İnsan ve Tasavvur’ konusu incelenmişti.[1] Bu bölümde ise ‘Medeniyetler Karşılaşması ve Müslümanlar’ tarih-toplum ilişkisi düzleminde tartışılmış; etkileşim, değişim-dönüşüm gerçeğine değinilmiştir.
Anahtar Kavramlar: İslâm, Batı, tarih, toplum, medeniyetler karşılaşması.
Giriş
İslâm’ın insanlığın geleceği için neler vâdettiğini söyleyebilmek, öncesinde İslâm’ı ve medeniyetler karşılaşmasını bilmeyi gerektirir. Ancak tarih ve toplumların karşılaşma hikâyesi ekseriyetle bilgi karartmasına mâruzdur. Konuyu doğru okuyabilmek, bu karartmayı aşmaya muhtaçtır.
Müslüman toplumların yoğunlukta olduğu coğrafyalarda hezimet söz konusu iken; kendini galip ilan eden Batı ise bunalımın eşiğindedir. Bugün dünyanın kahir ekseriyetinde açlık, madde bağımlılığı, göçmen sorunu, işgal ve katliamlar, baş döndürücü hızla gelişen teknolojilere bağlı eko-dengenin bozulması; küresel ısınma ve çölleşmeye ilave, nesli ve ekini ifsâd eden daha başka düşünsel ve amelî sorunlar yaşanmaktadır.
Tarih boyu süren medeniyetler karşılaşmasıyla toplumlar etkileşim, ardından değişim-dönüşüm yaşamıştır. Farklı medeniyetlere ev sahipliği yapan yaşlı dünyamız, tarihin hiçbir döneminde varlık-bilgi-eylem tenakuzuna bu denli şahitlik etmemiştir. Kadim dönemden beri farklı ton ve ölçeklerde yaşanan karşılaşmalar, modern dönemde de bütün sıcaklığıyla yaşanmaya devam ediyor. Bir yanda her şeyi metalaştırırken kendi mitolojisini üretmekte gecikmeyen modern yaşam tarzı, diğer yanda, seküler düşünce tarzına başkaldırı ile öne çıkan yeni anlam arayışı. Kötüden kaçarken muharref geleneğe teveccüh, yeni gelenekçiliği yükselen değer kılmıştır. İnsanlık, hatalarını tekrarlayan hikâyesiyle yol alıyor.
Doğu, Batı’nın Neyi Olur?
Batı, kendi uygarlığını tarihin gelebileceği son nokta ve bütün insanlık için yegâne uygarlık modeli olarak görme rüyasını sürdürüyor. Batı, kendisi dışındaki medeniyetleri yok saymaya, ötekileştirip-itibarsızlaştırmaya devam ediyor. Temennim o ki, bundan sonrası için Batı’nın kendi içinden maskeyi indirecek yürekli vicdanların ortaya çıkması ve yükselen ses olmasıdır. Baskın kanaatim ise emperyalist Batı’nın, kendiyle beraber büyüttüğü mazlum ve mâsumların çığlıklarına kâbusla uyanacağı ve kendi gerçeğine esaretle tarihin yönünün yeniden değişeceğidir.
Batı medeniyeti, kendisini nispet ettiği üzere, Grek-Romen ve Yahudi-Hristiyan çifte mirasıdır. Batı için bunun dışında kalanlar sadece ötekilerdir. Bu tasnif üzerinden Roger Garaudy (1913-2012), “Batı bir kazadır (oksidan etön aksidan); kültürü de çarpıktır; Batı bir bataklıktır/Batı bir tersliktir.” der. Batı, dünya kültür ve medeniyetinin tuttuğu insanî ve ilâhî yolu terk etmiş, tanrı ile tabiat ve diğer insanlık âlemiyle barışık olmayı reddetmiş ve böylece bir tür kaza yapıp yoldan sapmıştır. Kendisiyle birlikte bütün dünya bilgeliğini ve medeniyetini de kazaya uğratmış olan Batı, dünyanın başına gelmiş en büyük belâdır. Batı’nın ilerleme miti/masalı, dünyayı tarihin en insanlık dışı gerilemelerine sürüklemiştir. Binlerce yıllık bir perspektiften bakıldığında apaçık görülür ki Batı, insanlık tarihinin en büyük canisidir. Garaudy’yi bu yargılara taşıyan sebep, Batı’nın insanlığı gâyesiz hayatlara ve ölüme götüren kültür ve ideoloji modelidir. Batı tarzı büyümenin dayandığı kodlar; çarpık bir tabiat anlayışı, acımasız insan ilişkileri ve umut kırıcı gelecek anlayışıdır. Bunlar, ilgili yargıyı teyit eden işaret taşlarıdır.
Batı hegemonyası eko-kültür sacayağı üzerinde ilerlemektedir. Kapitalizm ve sömürgeciliğin eş zamanlı doğması gibi sürdürülmesi de bütünleşmiş vaziyette devam etmektedir. Avrupa’nın hikâyesinde değişen tek şey, onların bir zamanlar barbar cehalette iken, şimdi bilgiç bir barbarlığa evirilmiş olmasıdır. Müslümanlar olmasaydı, Batı hâlâ Orta Çağ karanlığında insanlık dışı barbar bir hayat sürecekti. Batı’nın her bakımdan iflas etmiş olduğunu söyleyen Garaudy, İslâm medeniyetinin dünyanın gelmiş geçmiş en soylu ve en insancıl medeniyeti olduğunu; insanlığın İslâm’a çok şey borçlu olduğunu, herkesin ama herkesin bunu bilmesi gerektiğini; Batı’nın bütün karartmasına rağmen İslâm’ın değer ve yüceliğinin bilgi ve belgelerle ortada olduğunu söyler.[2]
Sömürgecilik ve emperyalist saldırganlık ideolojilerin yedeğinde ilerliyor. Tarihleri boyunca Kapitalizm ve sömürgecilik gibi Sosyalizm ve sömürgecilikte eş zamanlı ve bütünleşmiş vaziyette hüküm sürmüştür. Şimdilerde bu görev Liberalizm’e devredilme aşamasındadır. Bunlar sadece bir arada bulunan değil, biri diğerinin sebebi olan ifsâd hareketleridir. Üçüncü Dünya’nın geri kalmışlığı/sefaleti ile orantılı olarak Batı’nın refâhı artarken, anlam/değer yitimiyle manevî çöküşü hızlanmıştır. Yukarıdaki tespitleri içerden farkındalıkla teyid eden bir diğer düşünür Aliya’dır. O, tarihe tanıklığını şu ifadelileriyle vasiyete dönüştürür: “Bunu hiç unutma evlat! Batı hiçbir zaman medenî olmamıştır ve bugünkü refâhı, devam edegelen sömürgeciliği; döktüğü kan, akıttığı gözyaşı ve çektirdiği acılar üzerine kuruludur.”
Bu ön tespitler, tahakkümü elinde bulunduran Batı aklının ötekileştirdikleriyle mukayesesini zorunlu kılmıştır. Dünyayı dahası medeniyetleri Doğu-Batı karşıtlığı üzerinden okuma, özünde hatalı bir okumadır; lâkin zihinlerde oluşturulan sorunlu ‘Doğu’ imajı karşıtının yani Batı’nın üretmesidir. Oysa Doğu da Batı da Allah’ındır. Ancak yaşanan, Batı modernliğinin dünyayı düalizm eksenli açıklama biçimidir. Batı, bütün insanlığa ait olana tek başına el koymuş bunu ifade etmede dahi tek yetkili kendini atamıştır. Bakiye, bir kez daha neslin ve ekinin ifsâdıdır. Burada, lafızları aşan hakîkatin imlenmesi söz konusu. Dolayısıyla meseleyi hak temelli ve hikmet eksenli okuma zorunluluğu vardır. Sonraki hususların doğru anlaşılması buna bağlıdır.
Medeniyetler Karşılaşması
Mutlak hakîkat ile bağların kopması keyfîliği beslemiş ve bundan en fazla teolojik söylemler zarar görmüştür. İslâm açısından ise yara alan Müslüman kimlik olmuştur. Keyfîliğin kendisi anlamsızlık iken, aynı zamanda anlamsızlıktan beslenmekle de mâlûldür. Bu yönüyle keyfîlik, hevâ-hevesi ilâh edinmenin sebebidir. Yani keyfîlik, her durumda hakîkatten uzaklaştıran bir illettir. Tarih okumalarının bu eksende ilerlemesinin nasıl bir sonuç doğuracağı ise izahtan varestedir.
Medeniyetler karşılaşmasında tahakkuk vasıtası kadar tahakkuk vasatının da bilinme zorunluluğu vardır. Burada ayraç, “Hakîkatin bulunmayıp icat edildiği düşüncesidir ki, bu düşünce kendisi ile birlikte ‘mutlak hakîkat’in inkârını da içermekte. Bunu biz bir tür ‘Tanrısız din’ ve ‘peygambersiz vahiy’ olarak anlayabiliriz… Hakîkat, hem olgusal hem de ahlâki anlamda, insanın icat ettiği değil, bularak ittiba ettiği, ittiba ederek de tahakkukuna yol açtığı, insana değil, insanın kendisine bağlı olması gereken tayin edici merci olmaktadır… Bu hâliyle ümmet [İslâm], hakîkatin hem tahakkuk vasıtası hem de tahakkuk vasatıdır.”[3] Tarihte İslâm medeniyeti, farklı medeniyetlerle hakîkat anlayışı farkıyla karşılaşmıştır. Peygamberler tarihine konu olan karşılaşmalar ise her karesiyle ders yüklü olup bu kısa çalışmaya sığmayacak kadar şümullüdür.
Tarihin farklı dönemlerinde yaşanan karşılaşmaların her birinin anlam yükü/özgül ağırlığı ayrıdır. Moğollar 1258 yılında Bağdat’ı istila ederek Abbâsî Devleti’ne son verdi. Bu süreçte yaşanan trajedi, medeniyetler açısından önemli bir kilometre taşıdır. İstilada, ilmin taşıyıcısı olan kütüphaneler başta olmak üzere bütün değerler yağma ve tahrip edildi. Büyük katliamlarla ortadan kaldırılan değerler, insanlığın zayi olan kadim mirasıydı.
Tarihte Haçlı Seferleri, medeniyetler karşılaşması açısından önemli bir dönüm noktasını imler. Vahşi Batı’nın ortaya koyduğu yamyamlık, kendi tarihçilerinin tanıklığıyla kayıtlara geçmiştir. I. Haçlı Seferi sırasında sadece Antakya ve Maarratu’n-Nûman’da (M. 1098) gerçekleşen Fransızların soykırım ve yamyamlıkları, tek başına Batı’nın utanç tablosunu sergilemeye yeter. O gün, katledilenlerin pişirilerek yenilmesi, insanlığın hafızasına kazınan dehşet sahnelerini içerir. Yamyamlık, Orta Çağ Avrupası’nda ilk defa ve buralarda yaşananlardan ibaret değildir. Haçlı barbarların, işgal ettikleri İslâm beldelerinde yetişkin Müslümanları kazanlarda kaynattıklarını, çocuklarını ise şişe geçirerek kızartıp yediklerini birçok Batılı tarihçi, şair ve kralların itiraflarından öğreniyoruz. Yaşanan katliamların vahametini dönemin Müslüman tarihçisi İbnü’l-Esir de nakletmektedir.[4]
O dönemde, Haçlıları Müslümanlara tercih edip İslâm aleyhine iş birliği yapan gulât zümreler; Bâtınî Haşşaşin sapkınlar vardı. Ne garip ki, bugün de İslâm’a ve ümmete karşı aynı amaçla ve fakat farklı isim ve yöntemlerle hile ve ihanete devam eden batınî ve modernist zümreler iş başındadır.[5]
Batı ile bir başka karşılaşma, bilindiği üzere Endülüs İslâm Devletleri üzerinden yaşanmıştır. Yaklaşık dört yüz yıl Yahudi, Hristiyan ve Müslümanların birlikte ve barış içinde yaşadıkları ortamın kültürel açıdan tanığı Kurtuba, Gırnata ve Sevilla şehirleridir. Aslında Kuzey Afrikalı komutan Târık b. Ziyâd’ın (ö. 720) İber Yarımadası’na adım atmasıyla başlayan sürecin etkileri, 1492 yılında yönetsel anlamda son bulmasına rağmen bugünlere dek devam etmiştir. Endülüs İslâm Devletleri’nin medeniyet tecrübesi o günden bugüne her alanda iz bırakmıştır. “Müslüman, Yahudi ve Hristiyanların katkılarıyla oluşan bu din ve medeniyet tecrübesine “Convivencia” adının verilmesi oldukça manidardır. Zira “Convivencia”, “bir arada yaşama” tecrübesi demek. Toledo şehrinde kilise, cami ve havralar bulunmakta, bu dinlerin mensupları özellikle felsefe ve bilim alanlarında fikir alışverişi yapmaktaydı.”[6] Endülüs’te hayat bulan İslâm medeniyetinin ürettiği “Convivencia” tecrübesi, kültürel zenginliğe dayalı bir arada yaşama tecrübesini en çarpıcı şekilde temsil eder.
Yirminci yüzyılın son çeyreği ile hız kazanan medeniyetler karşılaşması, içinde bunduğumuz yirmi birinci yüzyılın ilk çeyreğinde Emperyalist Batının işgal ve katliamları eşliğinde bütün şiddetiyle devam etmektedir. Bugün, öncekilere benzer bir karşı duruş potansiyeli görülmüyorsa da, aslında insanlığın köklü hafızasında durumun öyle olmadığı izahtan varestedir.
Müslümanların tarih boyu farklı medeniyetlerle karşılaşmaları kuşkusuz değindiğimiz sınırlı örneklerden ibaret değildir. Her karşılaşmada mücadele alanı, zaman-mekân ve etki tonuyla farklı olmuştur ve çok çeşitlidir. Karşılaşmaların seyri, pergeli bozuk bir arayışla değil, Müslüman muhayyilenin anlam arayışıyla okunduğunda, etkileşim, değişim-dönüşüm daha doğru anlaşılacaktır. Ayrıca, bugün Siyonist işgal çetelerinin varlığının kalıcı olmayacağını anlamak için, o gün Filistin’e karşı sonuçsuz kalan iki asırlık Haçlı Seferleri’nin ve yedi asır boyunca da İspanya’yı Müslümanlardan geri alma savaşlarının doğru okunması lazım.
Haçlı Seferlerinin tam bir başarısızlıkla sonuçlanmasının ardından onların yerini oryantalizmin öncüleri olan misyonerler almıştır. Kuzey Afrika ve Ortadoğu’yu gezip dolaşan ve buralarda İslâm kültürünün farkına varan oryantalistler, üniversitelerinde Arap dili kürsüleri açılmasına karar vermiş, böylece oryantalizm doğmuştur. Oryantalizm, çıkar gözetmeyen bir ilmi araştırma değildir. Burada asıl maksat misyonerlere Hristiyanlaştırma faaliyetinin zeminini hazırlamaktır… İslâm ve daha genel olarak Doğu, hiçbir zaman bizzat kendisi olarak ele alınıp incelenmemiş, tam aksine Batı’ya özgü ideolojik savaşların çıkarına göre değerlendirilmiştir. Arabistanlı Lawrence’in ukalaca ve gülünç şekilde yazdıklarında dile getirdiği, Batı’nın ara sıra Doğu’yu kendi keyfine göre yeniden ortaya çıkarmak istediği ve Doğu’nun her zaman Batı tarafından imal edildiği notları, vicdanlarda derin acı izler bırakmaktadır. İngiliz casusu Lawrence, şunları söylemektedir: “Yeni bir millet oluşturmaya niyetlenmiştim. Yirmi milyon Sâmî’ye (Arab’a) üzerinde millet düşleri kuracakları imkânları vermek istiyordum. (Osmanlı) İmparatorluğunun topraklarının tamamının benim gözümde tek bir ölmüş İngiliz kadar değeri yoktu. Eğer ben Doğu’ya biraz izzetinefis, bir gâye, bir ideal kazandırdımsa… Bunu o halkların yeni tip yönetim tarzına uyum sağlamaları için yaptım. Bu yönetim tarzı içinde “egemen ırklar” (!) kendi kaba uygulamalarını unutacaklardı.”[7] Heyhât!
Medeniyetlerin yükselişi ve çöküşü tarihi ve sosyolojik arka plan doğru okunarak değerlendirilmelidir. Hristiyan Batı’nın ayartan tutumu uzun müddet devam etti. Nitekim “16. asırda Arapların İspanya’dan çıkarılmasından sonra bütün eserler yakıldı. Bu kitap düşmanlığı deniz aşırı ülkelere kadar da uzandı. Mesela Meksika’da Başpiskopos Diego de Landa, Mayaların bütün yazılı eserlerini toplatarak yaktırdı ve böylece antik ve zengin bir medeniyetin kaynaklarının hemen hemen tamamı yakılıp yok edildi.”[8] Batı’nın, münhasır örneklerden ibaret olmayan sabıka kaydı kabarıktır! Dün, bilgiyi ve vasıtalarını yok eden Batı, bugün ise elde etmiş olduğu bilgiyi ötekisine tahakküm için epistemik şiddet vasıtası kılmaktadır.
Ümmetin Uzun Soluklu Yürüyüşü
İslâm bizi eğitiyor ve bize insanlığımızı öğretiyor. Bir iç olgunlaşma imkânı sağlayan İslâm, hitap ettiği insana topyekûn yaşam tarzı telkininde bulunur. İslâm dâvetiyle Allah’ın Ulûhiyetinin kesin bir dille dillendirilişi, muhatap olunan iktidarları, bütün hiyerarşileri, bütün zenginlikleri sosyal veya etnik bütün kökenleri izafîleştirdi. Bir değerin Allah’tan kopuk bağımsız ve mutlak değer olmadığına insanların yeniden dikkati çekilerek anlatıldı. Böylece tevhid, insanların kültürel, siyasî, ekonomik ve muharref dinî baskılardan kurtuluşunun imkânı oldu; tüm dünya mazlumları için bir umut kapısı açıldı.
Oralarda, Hristiyan’ın kilisesine, Musevi’nin havrasına dokunulmamıştır. Ne zaman ki siyasî egemenlik eksen değiştirerek dünyevîleşme yönünde değişim-dönüşüm başlamış; hilafetin yerini saltanat; saltanatın yerini de laik sistemler aldıkça, hassasiyetler yerini zafiyete; ilkeler yerini büsbütün faydacılığa bırakmıştır. Konunun özü şudur: İslâm gönüllere hitap ederken aslında tam da sosyal, siyasal, iktisadî hükümranlığa söz söylüyordu. Ve İslâm, îman ile yeni bir toplum oluşturuyordu. İslâm inancı açısından mülkün sahibi Allah’tır, kanun koyma yetkisi ancak Allah’a aittir ve egemenlik de sadece Allah’ın hakkıdır.[9] Müslümanlar, temel İslâmî ilkeleri korudukları sürece izzet üzere olmuş; uzaklaşmayla birlikte de zillete duçâr olmuşlardır. Müslüman muhayyile açısından toplumların ekonomi, hukuk, siyaset ve ahlâk açısından ilerleme ve gerilemelerini tanımlayan kıstas, Allah’ın hududunun gözetilmesidir.
Ümmet uzun süreden beri fikrî ve siyasî kriz yaşıyor. Ümmetin serencamı insanlığın içinde bulunduğu genel ahvalden ayrı düşünülemez kuşkusuz. Ümmetin akideyle sorunlu olduğu dönemler, insanlık için de krizlerin harlandığı dönemler olarak tarihe geçmiştir. Ümmetin başına gelenler, ekonomik, kültürel ardından siyasî alanda bozulmayla sonuçlanmıştır. Ne zaman ki Müslümanlar, İslâm’ın kendilerine yetebileceği fikrini terkle, Batı’nın sapkınlıklarına tevessül etmeye başlamışlar ya da Müslümanların başkalarından öğreneceği hiçbir şeyi olmadığı öykünmeci zaafa düşmüşlerse, işte o zaman büyük kopuş yaşanmıştır. Hakîkate gelince, İslâm’ın beşerî sistem ve ideolojilerden öğreneceği bir şeyi olmadığı, lâkin Müslümanların başka medeniyetlerden maruf eksenli alacağı çok şeylerinin olduğudur.
Günümüz Müslümanlarının durduğu yer sorunludur ve bu sorun kök nedenselliğe dayalı olup kaygı vericidir. İlgili bakışın sorunlu oluşu, içinde bulunduğu şartlarda Müslüman olarak kalma arzusu/talebidir. Oysa Müslümanca yaşamanın şartlarını oluşturmak, Müslüman olmanın varlık sebebidir. Düşüncede oluşan fay hattı, sonraki konulara bakışı da resmetmektedir. Maalesef yaşanan, eşyaya, imkânlara sahip ve hâkim olma hırsıyla, helâk olmuş kavimlerin izlerini takipten başka bir durum değildir. Vakıa, modern yaşamın fırsatlarına, emperyal tahakkümün hedefleriyle ulaşma isteğidir.
Yani bizatihi “Müslüman kimlik” sorunlu hâle gelmiştir. Farklı bir ifadeyle, yitirilen sadece pusula değildir, harita da yitirilmiştir… Kök neden/sorun doğru tespit edilmeden aslî çözüm, doğru cevap bulunamayacaktır! Kendi usûl geleneğimize dönme zarureti tartışmaya gerek bırakmayan bir ihtiyaç iken, Müslüman kimliğin yeniden vahyin aydınlığında inşâsı ise ehem-mühim zorunluluktur.
Batı’nın Büyük Yalanı
Batı’nın ötekileştirdiklerine yüklediği negatif anlam, Müslüman toplumlar ve dolayısıyla İslâm ile özdeş kılınmıştır. Sistematik olarak bu yönde işlenen algı bir noktadan sonra işgal ve katliamların meşrûiyeti (!) fikrine/zeminine dönüşmüştür. “11 Eylül sonrasında Bush yönetiminin ustalıkla kullandığı korku politikaları, bu tehdit algılamalarının doğal bir uzantısı hâline gelmiştir. “Medeniyetler çatışması” ifadesini ilk defa 1990 yılında yayımladığı bir makalede kullanan Bernard Lewis, giderek yaygınlaşan “Müslüman Öfkesi”nin, Amerikan dış politikasından değil, köklü bir değer ve medeniyet çatışmasından kaynaklandığını ileri sürer. Lewis’e göre paranoya düzeyindeki bu öfkeyi, geleneksel Müslüman toplumların dini referansları beslemektedir. Lewis’in tarih okumasında İslâm-Batı ilişkileri uzun bir “saldırılar ve karşı saldırılar, cihadlar ve haçlı seferleri, fetih ve karşı fetihlerden” ibarettir. Lewis’e göre, Müslüman toplumların Batı’yla ve aslında bütün dünya toplumlarıyla barış içinde yaşayabilmesi için modernleşmesi, bunun için de sekülerleşmesi gerekmektedir… İslâm’ı aynı anda hem Yahudi-Hristiyan hem de seküler Batı’nın tarihî ve modern ötekisi olarak kurgulayan Lewis, sorunun köklerinin İslâm’ın temel dinî ve hukukî öğretilerinde olduğunu, zira bu kaynakların çatışmacı ve mütehakkim bir dünya düzeni öngördüğünü ileri sürmektedir.”[10]
Yaşananlar, büyük bir ustalıkla dizayn edilmiştir. Sonuç, her zaman olduğu gibi kendi yapıp ettiklerini illüzyonist bir maharetle ötekine fatura etme yönünde çarpıtmadır. “İslâm’ı yayılmacı bir dine ve militarist ideolojiye indirgeyen bakış açısı, özellikle 11 Eylül hadiselerinden sonra o kadar yaygın hâle geldi ki, bunu birkaç ideolojik hezeyan olarak reddedip görmezlikten gelmek artık mümkün değil. Lewis ve benzerlerinin tarih okumalarındaki seçiciliğin bu ideolojik kurguya hizmet ettiği açık. Örneğin Lewis, dârü’l-İslâm ile dârü’l-harb arasındaki çatışmayı öne çıkartırken, dârü’s-sulh ve dârü’l-ahd gibi kavramlardan bahsetmez. Oysa bunlar, Müslüman devletlerin Müslüman olmayan devletlerle yaptığı anlaşmalara atıfta bulunmakta ve iki ülkenin belli şartlar çerçevesinde barış içerisinde yaşayabileceğini göstermektedir. Aynı şekilde Lewis, zımmî hukukunun İslâm topraklarında yaşayan gayrimüslimlere sağladığı hak ve imkânlardan da hiç bahsetmez.”[11]
İfsâd için önce zemin oluşturuldu. Ardından üretilen ideolojiler evrensel doğrular makamına oturtuldu ve bu yöntemle muhataplarda yenilmişlik psikolojisi hâkim kılındı. Süreç, epistemik şiddet eşliğinde yerini bir üst aşamaya; sindirilmiş toplumlara, bastırılmış fikirlere bıraktı. “Tarihin sonu tezini ortaya atan Francis Fukuyama, “Batılı, liberal, kapitalist” toplum modelinin tarihin sonu olduğunu, zira insanlığın “iyi yönetim” arayışının bu modelle sona erdiğini savunuyor. Buna göre, insanlığın bundan sonra daha iyi bir model ya da modeller üretmesi mümkün değil (Fukuyama’ya göre gerekli de değil). Fukuyama, bu tarihsel yürüyüşe direnen tek gücün İslâm dünyası olduğunu da ekler. Huntington’ın medeniyetler çatışması tezi de benzer kabullerden hareket ediyor.”[12] Anlaşılan, sihirbazların yalanı Musa (as)’nın asasını bekliyor! Fitne bertaraf edilmediği sürece, kitleler Firavunların hilesine kanacak gibi gözüküyor. Müslümanların unutmaması gereken husus, Firavunların hilesine karşın, Musaların da hakkı ibraz sorumluluğunun olduğudur.
Batı İçin Sonun Başlangıcı
Gelinen noktada Batı, tarihinin en büyük buhranını yaşamakta! Yaşanan bunalım, refâh seviyesinin düşüklüğünden ya da teknolojik gerilikten değildir kuşkusuz. Batı’nın bunalımı, iktisadî hayattaki dengesizlikten; gelir dağılımındaki adaletsizlikten, insan onur ve haysiyetine dönük tehdide varıncaya dek hemen her alanda anlam/değer yitiminden kaynaklanmaktadır. 1495 ilâ 1975 yılları arasında yaklaşık 500 yıllık süre içinde yaşanan savaşların takribî beşte dördü Avrupa’da cereyan etmiştir. Topyekûn küresel sisteme bakıldığında üretilen servetin 9/10’u insanların 1/10’un hâkimiyetindedir. Amerika’da bugün menkul servetin % 40’ı nüfusun % 0,5’inin elindedir. Dünyanın 200 büyük dolar milyarderinin serveti 3,5 milyar insanın serveti kadardır.[13] Adaletsiz dağılıma konu olan açı aralığı her geçen gün daha da genişlemektedir. Batı’nın, savaşları Müslüman coğrafyalara taşıma hesabı şimdilerde vekâlet savaşlarına evirilmiş durumda. İnsanlığın toplumsal hafızasında derin izler bırakan ifsâd, işgal ve katliamlar, Batı için kaçınılmaz sonun habercisidir.
Batı’nın tahakküm merkezli siyaset anlayışı kendi sonunu getirmiştir. Kendiyle birlikte büyüttüğü; varlığı var edenle savaş, bumerang misali kendi insanını içten içe tüketmiştir. Seküler, demokratik, laik düzenler, çıkarları hâlinde dini yedeğe almakta gecikmezler. Küresel sermaye, Müslümanları ve imkân varsa bizatihi İslâm’ı (!) kozmetik düzenlemeler için araç olarak kullanır. Küresel emperyal irade, kısa vâdede taktik hedeflerine ulaşma, uzun vâdede ise İslâm’ı protestanlaştırma; kendine benzetme, her durumda kullanılabilir kılma çabasındadır.
İçinde yaşadığımız süreç bundan sonrası için de sancılı ve kaotik bir geleceği işaret ediyor. Bunun sebebi, Batı uygarlığının yaşadığı serüvenin gizli kodlarında saklıdır. O kodlar, bozuk tanrı anlayışından kaçarken topyekûn Allah inancına savaş ilanında yatmaktadır. Bir diğer kod, Batı ile birlikte Doğu’nun da mâlûlü olduğu cehennemin öteki yakasıdır. Bu betimleme ile kastımız, aklın yok sayılması/aklın doğru kullanılmamasıdır. Bunun diğer adı mistisizm musibetidir. Modern dünya bugün iki cehennemi; aklı ilâhlaştırma ile aklı yok sayma cehennemini yaşamaktadır.
Sonuç Yerine
Bugün insanlık yok oluşun, helâkin eşiğindedir. Bilinmeli ki, geçmiş kavimlerin helâki salt inkârlarından/küfürlerinden ötürü değildi. Onlar, azgınlıklarından, tuğyanlarından, refâhla şımarmış olmalarından, zulümlerinden ötürü helâk edildiler. Geçmiş kavimleri helâk ettiren sebepler, bugün topyekûn hortlamıştır. Ancak ifsâd gibi ıslâh da insanlığın önünde her ân bir imkân olarak durmaktadır. Gelinen noktada insanlığa liberal-kapitalist sistem, demokrasi, laiklik gibi şeytanî …izmler, yükselen değer yalanıyla köpürtülüp sunulmaktadır. Hayatın anlam ve gâyesi yerinden edilmiş; zemin, üzerindekilerle birlikte kaymıştır. Ancak mutlak hakîkat ve kadim insanlık tarihi dikkate alındığında sonucun Batı’nın sandığı gibi olmadığı görülecektir. Kezâ her son yeni bir başlangıcı müjdeler. Konuyu, bir Afrika atasözünü hatırlatarak tamamlamak istiyorum: ”Sular yükseldikçe balıklar karıncaları yer, sular çekildikçe de karıncalar balıkları yer. Kimse bugünkü üstünlüğüne, gücüne güvenmemeli… Çünkü kimin, kimi yiyeceğine ‘suyun akışı’ karar verir.”
İnsanlığın kurtuluşu, dün olduğu gibi bundan sonra da ancak İslâm’dadır. Kezâ yaşanan sorunların sebebi İslâm değildir; bilakis İslâm’dan uzaklaşmaktır. Gelecek, gayp ile perdelidir. Ancak aşikâre olan, Hak geldiğinde bâtılın yok olacağıdır. Hakkın ikamesine gelince, “Buradayım!” diyecek yürekli evlatlarını bekliyor!
Dipnotlar:
[1] Ramazan Yazçiçek, “İslâm’ın İnsanlığa Vâdettikleri -Mülâhazalar- -I-”, Nida, Malatya 2021, Sayı: 205, s. 64-72; Yazçiçek, “İslâm’ın İnsanlığa Vâdettikleri -İnsan ve Tasavvur Üzerine- -II-”, Sayı: 208, s. 56-66.
[2] Bkz. Roger Garaudy, İslâm’ın Vâdettikleri, Çev.: Cemal Aydın, Timaş Yayınları, İstanbul 2021, 9. Baskı, s. 17, 21, 22, 23, 25, 94.
[3] Tahsin Görgün, Türkiye’de İslâmî Düşünce Geleneği, Tire Yayınları, İstanbul 2020, s. 152, 164.
[4] Amın Maalouf, Arapların Gözünden Haçlı Seferleri, çeviren: Ali Berktay, YKY Yay., İstanbul 2017, 16. Baskı, s. 49-52.
[5] Bkz. Ramazan Yazçiçek, Bilgiden Bilince, Ekin Yayınları, İstanbul 2019, s. 354-355.
[6] İbrahim Kalın, İslâm ve Batı, İSAM Yayınları, İstanbul 2007, s. 80.
[7] Garaudy, İslâm’ın Vâdettikleri, s. 20, 196, 199, 201.
[8] Garaudy, İslâm’ın Vâdettikleri, s. 99.
[9] Bkz. Bakara, 2/284; Zümer, 39/75; Yûsuf, 12/40, 67; Mü’min, 40/12; Mâide, 5/44.
[10] Kalın, İslâm ve Batı, s. 139-140.
[11] Kalın, İslâm ve Batı, s. 141.
[12] Kalın, İslâm ve Batı, s. 143.
[13] Mustafa Özel, “Dünyanın Bunalımı”, Açıkoturum, Yöneten: Yusuf Kaplan, Umran, İstanbul 2002, s: 90, s. 34, 46.
İlgili Yazılar
Hakkı Bâtıl ile Örtmek
‘Hakkı bâtıl ile örtmek’, özü itibariyle inkârcıların hak ile bâtılı birbirine karıştırıp hakkı gizleme cürmüne dayanmaktadır. Müfsitler imana dâvet edilirken, Müslümanlarla birlikte namaz kılıp zekâtı vermeleri yani Allah’ın hükmüne boyun eğmeleri istenmektedir. İlgili âyette, pek çok dinî hükümler arasından özellikle namaz ve zekâtın zikredilmesi/emredilmesi, son derece önemlidir.
Dinlerde Tövbe
Tarihten günümüze dinlerin hemen hepsi mensuplarına belirli birtakım inanışlar ve bu inanışlarla ilişkili olarak yapılması veya kaçınılması gereken davranışlar telkin etmekte ve bunları nihai kurtuluşu için gerekli görmektedir. Ancak insanlar zaman zaman, dinlerinin telkin ettiği öğretileri sürdürme, özellikle de bu öğretiler çerçevesinde uymaları gereken bazı davranışlara riayet etme hususunda ihlaller yapmakta, inançlarının telkin ettiği emir …
En Büyük Kötülükle Uzlaşmak
Aziz İslam varoluşsal önceliğini kaybettiği için, iktidarlar, emperyalistlerle ittifak içerisinde yer almayı tercih ediyor. İslam dünyası ulus-devletleri, varlıklarını, İslami dayanışma yoluyla değil, birbirlerini dışlayarak ve rekabetle sürdürüyor. Sözünü ettiğimiz ulus-devletler, ahlâki birliği değil, çıkarların birliğini esas alan ilişkiler kurmaya çalışıyor. Ahlâki birlik, ötekine karşı sorumlu olmayı gerektirirken; çıkarların birliği, ötekine karşı mutlak sorumsuzluğu öncelikli hâle getiriyor.
Kutsallaştırılıp Duygusallığa Terk Edilen Kavram: İçtihat
Sürekli değişen toplum hayatında yeni sorunların ortaya çıkması doğaldır. Yeni sorunlar ise yeni kuralların kapılarını aralar. Bir hukuk sisteminin söz konusu değişimler karşısında donuk kalması toplumsal çöküşün önünü açar. Bu nedenle toplumdaki değişimlerle birlikte hukuksal normların da değişmesi, yenilenmesi, ortaya çıkan sorunlara çözüm üretmesi gerekir. Bu da söz konusu hukuk sisteminin canlı, dinamik bir yapıda olmasını zorunlu kılar.
Nas Bağımlılığı ve Metin Erksan’ın “Sevmek Zamanı” Filmi
Fıkhın, kendini güncelleme kabiliyeti sayesinde Müslüman toplumlarda ortaya çıkan birçok probleme asırlar boyunca etkin çözümler ürettiğini ifade etmek hakkaniyetli bir değerlendirme olur. Ancak özellikle son iki asra gelindiğinde bu durumun belirli ölçüde değişiklik arz ettiği gözlenmektedir. Tek bir nedene indirgenemeyecek kadar girift olan bu değişimin temelinde Müslüman toplumların Batı karşısında siyasi hâkimiyetlerini kaybetmesi yatmaktadır.