Coğrafya kaderdir sözü son zamanlarda hep olumsuz çağrışımıyla kullanılıyor. Sanki iki üç bin yıl medeniyetlerin en işlek hattı Mısır-Mezopotamya-Hindistan değilmiş gibi bugünkü trajediler hep bu söze bağlanıyor. “Avrupa kendi içindeki sınırları kaldırır elbette orası Avrupa, Ortadoğu bataklığında yaşıyoruz biz, hadi kolaysa kaldır sınırları bak ne oluyor.” diye ünlüyor bilmiş beyefendiler. İki nehir arası zarafetini bırakıp nasıl da kolay kanıksadılar Ortadoğu nitelemesini, beyaz adamın sözcüklerine konup durmak için nasıl da fırsatları heba etmediler! Oysa evet coğrafya kaderdir; yüzlerce endemik bitkinin kök saldığı Doğu Karadeniz, ekosistem açısından olağanüstü bir coğrafyadır, tabiî siz tutup her derenin suyunu kurutan Hes’lerle donatırsanız güzel bir kaderden kötü bir kadere saplanmış olursunuz. Tür zenginliği açısından dünyanın en fukarası Avrupa, birini bin sayar gözü gibi korurken, bizde sebil nasılsa deyip her yıl yok etme yarışına girersek dağı taşı ormanı; börtü böceği, coğrafya dev bir balyoz olup böğrümüze indirir darbesini.
Coğrafyanın, kaderin, insanların ve hikâyelerin sürekli akıp durduğunu, dönüştüğünü, iyi ve kötü anlamda birbirini beslediğini mükemmele yakın anlatan Değirmenler Vadisi kitabını ilk kez okuduğum günkü heyecanımı hâlâ hatırlıyorum.
Doksan küsur sayfada bunca çok şey, bunca yalınlıkta, bunca ustalıkla nasıl anlatılır diye ağzı açık ayran budalası gibi bakakalmıştım sayfalara, cümlelere sözcüklere. Kadim anlatıların, masalların çeşnisi vardı ama modern bir hikâyeydi anlatılan. Tekrar edenler, sabit kalanlar ve değişenler uyum içinde süzülüyordu. Toplum, siyaset, hukuk, iktisat eleştirisi bir çocuğun zihnine (kesinlikle indirgenmiş değil) uyarlanmıştı.
Hayran olduğum kitaplar hakkında yazmaktan çekinirim doğrusu. Tam da bu yüzden muhtemel, hatta muhayyel bir bahara ertelemiştim haddi aşma operasyonumu. Yeniden, yine aynı hayranlıkla okudum. Ütopya ve distopyanın aynı insan gerçekliğinin yansımaları olduğuna kanaat getirdim. Bir değirmen, birkaç hikâye ile masalsı bir güzellik ha şuracıkta bizi beklerken, onların var da bizim neden yok hasediyle bin misli kötülük hasadının beş dakkada nasıl her şeyi altüst ettiğine dereler dolusu gözyaşı döktüm. “Ben” ve “biz” bunca güdük tasavvurlara dönüşmese, her yere çekilir miydi sınırlar? Sarı saçlılar kara kafalılara dünyayı dar etmek için, o köylüler bu köylüleri soyup soğana çevirmek için zamanla yarışır mıydı? İlk atamız üryan insan değilmiş gibi krallar, soylular, köleler gibi sınıfsal soytarılıklara tamah eder miydik?
Roberto Piumini, insanlık hikâyesinin dikkatli bir dinleyicisi olduğunu gösterircesine, basit hamlelerle yapıyor açılışı. Sanki bir yere kımıldamıyormuş gözüken metin dünya etrafında turlayıp duruyor. Vadiye yayılmış beş köy, köylerden birinde bir un değirmeni, değirmenci Tommaso, karısı Maria, oğlu Pietro ve kızı Lucia, vadinin çobanı ve hikâye anlatıcısı çoban Orlando ve beş köyün türlü hâllerdeki sakinleri…
Belli alışkanlıklar ve zorunluluklarla her köyün çocuğu kendi köyünün civarında anlatılan hikâyeye kulak kesiliyor, çoban Orlando’ya yolun ve hikâyelerin bir kısmında eşlik ediyorlar. Yalnızca Pietro, hikâyelerin efsununa, sözün hasına meftun olduğundan mıdır nedir, babasını tatlı tatlı ikna ederek, her yaşına bir köy, bir durak, bir hikâye daha ekliyor. Çoban Orlando’nun anlattığı hikâyelerde aşina olduğumuz bir formül var: Bazı hikâyeler hep tekrar etse de çoğu hikâye değişiyor. Ya tamamen başka bir hikâye anlatıyor ya da kelime ekleyip, çıkartıp, başını uzatıp, sonunu kısaltıp, yün eğirircesine eğiriyor anlatıyı.
Bacısı Lucia’nın sorusunu “ekmeği ve suyu sever gibi” inceliğiyle cevaplıyor. Hikâyeler tam da böyle sevilmeli. Zihnimiz ve gönlümüz solmadan, ekran karşısında zombileşmeden, dinlemesini büsbütün unutmadan, oyalanarak anlatmaktan usanmadan hikâyelere seğirtmeli.
Çobanlığın ve tüccarlığın ortak yanlarını görünce gülümsedim. Krallar şakşakçıları sayesinde olduğundan büyük gözükedursun, medeniyet çobanlar ve tüccarlar sayesinde gelişip zenginleşti, kültürler kaynaştı, hikâyeler dünyanın bir ucundan diğer ucuna taşındı ve bir benzerimizi öldürmeden daha güzel yaşayabileceğimizi anladık. Anladık mı?
Gücün karanlık tarafına geçecek Antonio, herkesin sadece kendi köyündeki hikâyeyi dinlemesi gerektiğini savunarak, katlanarak büyüyecek çiğliğini gösteriyor. Sürülerin otladığı çayırların yer aldığı Marassa köyünün hırslı sözcüsü olarak kanırtacağı maraz işte bu kültürel sığlıktan neşet ediyor.
Orta Çağ’ın ilim geleneğini, ilim yolculuklarını, ya yollarda paralanıp paçavraya dönen üst başın ya da tamamen tükenen erzakın durdurabildiği ilim azmini hatırlıyorum bu kez.
Sadece Şam’daki hocaları dinleyerek, sadece Bağdat’ın bilginleriyle teşrik-i mesaide bulunarak, ya da Horasan’dan başka diyar bilmeyerek değil üstad, talebe bile olunmazdı. Büyük bilginlerin hocalarının sayısı yüzlerle, talebeleri binlerle ölçülürdü. Arının hemen her çiçeğe konma telaşı, bilginlerin ilim alınacak hoca arayışıyla eşdeğerdi. Çoban, tüccar, bilgin ve hikâyeci; medeniyetin dört fil ayağı desek yeridir.
Gelelim kitabın çocuk perspektifine! Eşik aşılacaksa çocuk aklı devreye giriyor. Çehovyen bir hamleyle, çocuk, minyatür bir modelini yapıyor planın. İcadın oyuncağını imal ediyor tez elden. Yıllar ve hikâyeler akıp gidiyor. Çok köyün yolunu aşıp çok hikâye dinleyen, kulağını ve hayallerini besleyen Pietro’nun kızı Giulia, bir tavuk tüyünü çubuğa, çubuğu da değirmene entegre ederek “kahkaha değirmeni” icat ediyor. Bir değirmen neşe yaratabiliyorsa neden başka şeyler de yapamasın sorusunu çocuk aklıyla Giulia sordurtuyor. Daha az çalışıp daha çok şey üretmenin kapısı böylece açılıyor. Tembellik; bugünlerde kulağı tersinden göstererek kötülenedursun, ekosistem zengini toplulukların dayanışma içinde nasıl daha az çalışıp daha mutlu ve huzurlu olduklarını hatırlıyorum. Öyle ki Avrupalılar istila ettikleri ülkelerin sosyal ve dini örgütlenmesini çözemedikleri için birçok yerel ürünü üretmeyi başaramayıp buğdayı her yere götürerek toprağı kurutmayı başarıyorlar. Aklım sürçmedi, tek tipçi zorba medeniyetin alametifarikası buğday olmuş hemen her zaman.
Envai çeşit değirmenle refah artarken Antonio hasedinden çatlama noktasına geliyor. Atlıkarıncaları bile döndürüp yaşlıları çocukluğuna götüren değirmenleri yok etmek için basit bir arazi numarası çekiyor. Su bizim arazimizden geçiyorsa bizim sayılmaz mı? Bu alçak soru soruluyor ve cevap aynı alçaklıkla verilip hukuk alçaklığına postalanıyor. Kitapta yer yer beliren ironi yüklü eleştiri, hukuk ve siyaseti hedef alıyor. Yargıç, uğradığı köylerde “Yargıcın tepsisinde yalnızca bir bardak temiz su olmalıdır.” diye caka satarken, Marassa köyünde, tepsi altındaki akçeyi cebine yutturmakta sakınca görmüyor.
Vadiden geçenlere kötü şakalar yapan cadı ve çizmeli kedinin dengi Kedi Toraman hikâyeleri, kitabın içerisine öylesine kondurulmuş bir ara metin olarak görülebilir, ya da titiz hesaplarla ana metnin içinde yankılanacak sembolik bir yan metin… Bin eli olan kişinin bile parmaklarıyla sayamayacağı kadar çok ifadesi gibi saf masalsı motifler zihnin tüm lambalarını yakıp sinapsları telaşa sürüklüyor.
Marassalı köylüler, suyu kesip değirmenleri durdurunca, hayatın neşesi uçup gidiyor, sadece kitabın başında ayağındaki aksaklığı vurgulanan ve neredeyse unutturulan Lucia, yeniden hüzne ve aksaklığa bulanıyor. Hikâyeler değirmenlerle, değirmenler insanlarla iç içe geçmişken, tepedeki yapay gölette toplanıp “özelleştirilen” su hayatı imha ediyor. Su akmazsa, hikâyeler anlatılmıyor, değirmenler dönmüyor ve insan aksıyor. Peki, aksayan insan yere sağlam basmaya, neşesini kuşanmaya nasıl başlıyor? Hikâyeyi hem kulağı hem yüreğiyle dinleyen Giulia’nın kocaman taşı gediğine koymasıyla!
Pietro ve diğer köylerdeki arkadaşları (belki de çocukken çoban Orlando’nun anlattığı hikâyeleri birlikte dinledikleri gönüldaşları) Marassa’nın yanından yöresinden dolanıp, gece gece fısır fısır fısırdayıp en sonunda kıkırdayacakları planı uygulamaya koyuluyorlar. Kedi Toraman’ın haydutları faka bastırdığı gibi, suyu bile ele geçiren Marassalılara pabuçları ters giydiriyorlar.
Kitabın sonu başına göz kırpıyor. İnsanlar yokken mükemmel işleyen kurulu nizam, insanlar olmak kaydıyla neden eskisi gibi sürdürülmesin ki? Milyon yıl akan suyu, milyon yıldır dünyanın kazığı olmuş dağları, milyon yıldır dünyanın ciğeri olmuş ormanları cahil yerine koymaktan daha büyük cahillik ne olabilir ki?
Hikâyeler bir yığın güzelliği dile getirirler. Bu güzellikler yanında büyük bir çirkinliği de hatırlatırlar: İnsan haddini aşmıştır. Bin eli olsa bile parmaklarıyla sayıp tüketemeyeceği zenginliği bol sıfırlı kâğıtlarla değiş tokuş etmiş, güzel bir hikâye dinleyip onu paylaşmak yerine, ‘benim, benim, benim’ teraneleriyle kafa ütülemiştir. Ya şifasını bulacak ya da dünya tarihinden sevimsiz bir dipnot olarak geçip gidecektir.
Hayao Miyazaki’nin animelerini izlediğimde geçmiş güzel günlere ve adını koyamadığım bütün güzel şeylere karşı büyük bir özlemle doluyorum. Oysa bugünlerde hiç makbul değil böyle duygular. Uzmanlar harıl harıl uyarıyor; şimdide kalın, anda kalın, geçmişe takılmayın gelecek için de kaygılanmayın. Anda kalmanın değeri medeniyetimiz ve inancımızla da sabit ama sıfır birler gezegenindeki hayali arsaları hayali paralarla satın aldığımız acayip günlere doğru giderken ne olduğumuzu ve nereye gittiğimizi düşünmeye daha çok ihtiyaç duyacağız gibime geliyor.
İki Dil Bir Bavul (2008), iki yönetmenin elinden çıkmış, hem belgesel yönü hem de dramatik unsurları harmanlayan kurmaca özelliğiyle öne çıkan bir yapımdır. Şanlıurfa’nın Siverek ilçesinde (Demirci Köyü) yapılan film, Anadolu’nun doğusunda bir köye atanmış genç bir öğretmenin yaşadığı deneyimleri konu edinir.
Hikâye Değirmeninde Öğütülen İnsan
Coğrafya kaderdir sözü son zamanlarda hep olumsuz çağrışımıyla kullanılıyor. Sanki iki üç bin yıl medeniyetlerin en işlek hattı Mısır-Mezopotamya-Hindistan değilmiş gibi bugünkü trajediler hep bu söze bağlanıyor. “Avrupa kendi içindeki sınırları kaldırır elbette orası Avrupa, Ortadoğu bataklığında yaşıyoruz biz, hadi kolaysa kaldır sınırları bak ne oluyor.” diye ünlüyor bilmiş beyefendiler. İki nehir arası zarafetini bırakıp nasıl da kolay kanıksadılar Ortadoğu nitelemesini, beyaz adamın sözcüklerine konup durmak için nasıl da fırsatları heba etmediler! Oysa evet coğrafya kaderdir; yüzlerce endemik bitkinin kök saldığı Doğu Karadeniz, ekosistem açısından olağanüstü bir coğrafyadır, tabiî siz tutup her derenin suyunu kurutan Hes’lerle donatırsanız güzel bir kaderden kötü bir kadere saplanmış olursunuz. Tür zenginliği açısından dünyanın en fukarası Avrupa, birini bin sayar gözü gibi korurken, bizde sebil nasılsa deyip her yıl yok etme yarışına girersek dağı taşı ormanı; börtü böceği, coğrafya dev bir balyoz olup böğrümüze indirir darbesini.
Doksan küsur sayfada bunca çok şey, bunca yalınlıkta, bunca ustalıkla nasıl anlatılır diye ağzı açık ayran budalası gibi bakakalmıştım sayfalara, cümlelere sözcüklere. Kadim anlatıların, masalların çeşnisi vardı ama modern bir hikâyeydi anlatılan. Tekrar edenler, sabit kalanlar ve değişenler uyum içinde süzülüyordu. Toplum, siyaset, hukuk, iktisat eleştirisi bir çocuğun zihnine (kesinlikle indirgenmiş değil) uyarlanmıştı.
Hayran olduğum kitaplar hakkında yazmaktan çekinirim doğrusu. Tam da bu yüzden muhtemel, hatta muhayyel bir bahara ertelemiştim haddi aşma operasyonumu. Yeniden, yine aynı hayranlıkla okudum. Ütopya ve distopyanın aynı insan gerçekliğinin yansımaları olduğuna kanaat getirdim. Bir değirmen, birkaç hikâye ile masalsı bir güzellik ha şuracıkta bizi beklerken, onların var da bizim neden yok hasediyle bin misli kötülük hasadının beş dakkada nasıl her şeyi altüst ettiğine dereler dolusu gözyaşı döktüm. “Ben” ve “biz” bunca güdük tasavvurlara dönüşmese, her yere çekilir miydi sınırlar? Sarı saçlılar kara kafalılara dünyayı dar etmek için, o köylüler bu köylüleri soyup soğana çevirmek için zamanla yarışır mıydı? İlk atamız üryan insan değilmiş gibi krallar, soylular, köleler gibi sınıfsal soytarılıklara tamah eder miydik?
Roberto Piumini, insanlık hikâyesinin dikkatli bir dinleyicisi olduğunu gösterircesine, basit hamlelerle yapıyor açılışı. Sanki bir yere kımıldamıyormuş gözüken metin dünya etrafında turlayıp duruyor. Vadiye yayılmış beş köy, köylerden birinde bir un değirmeni, değirmenci Tommaso, karısı Maria, oğlu Pietro ve kızı Lucia, vadinin çobanı ve hikâye anlatıcısı çoban Orlando ve beş köyün türlü hâllerdeki sakinleri…
Belli alışkanlıklar ve zorunluluklarla her köyün çocuğu kendi köyünün civarında anlatılan hikâyeye kulak kesiliyor, çoban Orlando’ya yolun ve hikâyelerin bir kısmında eşlik ediyorlar. Yalnızca Pietro, hikâyelerin efsununa, sözün hasına meftun olduğundan mıdır nedir, babasını tatlı tatlı ikna ederek, her yaşına bir köy, bir durak, bir hikâye daha ekliyor. Çoban Orlando’nun anlattığı hikâyelerde aşina olduğumuz bir formül var: Bazı hikâyeler hep tekrar etse de çoğu hikâye değişiyor. Ya tamamen başka bir hikâye anlatıyor ya da kelime ekleyip, çıkartıp, başını uzatıp, sonunu kısaltıp, yün eğirircesine eğiriyor anlatıyı.
Bacısı Lucia’nın sorusunu “ekmeği ve suyu sever gibi” inceliğiyle cevaplıyor. Hikâyeler tam da böyle sevilmeli. Zihnimiz ve gönlümüz solmadan, ekran karşısında zombileşmeden, dinlemesini büsbütün unutmadan, oyalanarak anlatmaktan usanmadan hikâyelere seğirtmeli.
Çobanlığın ve tüccarlığın ortak yanlarını görünce gülümsedim. Krallar şakşakçıları sayesinde olduğundan büyük gözükedursun, medeniyet çobanlar ve tüccarlar sayesinde gelişip zenginleşti, kültürler kaynaştı, hikâyeler dünyanın bir ucundan diğer ucuna taşındı ve bir benzerimizi öldürmeden daha güzel yaşayabileceğimizi anladık. Anladık mı?
Gücün karanlık tarafına geçecek Antonio, herkesin sadece kendi köyündeki hikâyeyi dinlemesi gerektiğini savunarak, katlanarak büyüyecek çiğliğini gösteriyor. Sürülerin otladığı çayırların yer aldığı Marassa köyünün hırslı sözcüsü olarak kanırtacağı maraz işte bu kültürel sığlıktan neşet ediyor.
Sadece Şam’daki hocaları dinleyerek, sadece Bağdat’ın bilginleriyle teşrik-i mesaide bulunarak, ya da Horasan’dan başka diyar bilmeyerek değil üstad, talebe bile olunmazdı. Büyük bilginlerin hocalarının sayısı yüzlerle, talebeleri binlerle ölçülürdü. Arının hemen her çiçeğe konma telaşı, bilginlerin ilim alınacak hoca arayışıyla eşdeğerdi. Çoban, tüccar, bilgin ve hikâyeci; medeniyetin dört fil ayağı desek yeridir.
Gelelim kitabın çocuk perspektifine! Eşik aşılacaksa çocuk aklı devreye giriyor. Çehovyen bir hamleyle, çocuk, minyatür bir modelini yapıyor planın. İcadın oyuncağını imal ediyor tez elden. Yıllar ve hikâyeler akıp gidiyor. Çok köyün yolunu aşıp çok hikâye dinleyen, kulağını ve hayallerini besleyen Pietro’nun kızı Giulia, bir tavuk tüyünü çubuğa, çubuğu da değirmene entegre ederek “kahkaha değirmeni” icat ediyor. Bir değirmen neşe yaratabiliyorsa neden başka şeyler de yapamasın sorusunu çocuk aklıyla Giulia sordurtuyor. Daha az çalışıp daha çok şey üretmenin kapısı böylece açılıyor. Tembellik; bugünlerde kulağı tersinden göstererek kötülenedursun, ekosistem zengini toplulukların dayanışma içinde nasıl daha az çalışıp daha mutlu ve huzurlu olduklarını hatırlıyorum. Öyle ki Avrupalılar istila ettikleri ülkelerin sosyal ve dini örgütlenmesini çözemedikleri için birçok yerel ürünü üretmeyi başaramayıp buğdayı her yere götürerek toprağı kurutmayı başarıyorlar. Aklım sürçmedi, tek tipçi zorba medeniyetin alametifarikası buğday olmuş hemen her zaman.
Envai çeşit değirmenle refah artarken Antonio hasedinden çatlama noktasına geliyor. Atlıkarıncaları bile döndürüp yaşlıları çocukluğuna götüren değirmenleri yok etmek için basit bir arazi numarası çekiyor. Su bizim arazimizden geçiyorsa bizim sayılmaz mı? Bu alçak soru soruluyor ve cevap aynı alçaklıkla verilip hukuk alçaklığına postalanıyor. Kitapta yer yer beliren ironi yüklü eleştiri, hukuk ve siyaseti hedef alıyor. Yargıç, uğradığı köylerde “Yargıcın tepsisinde yalnızca bir bardak temiz su olmalıdır.” diye caka satarken, Marassa köyünde, tepsi altındaki akçeyi cebine yutturmakta sakınca görmüyor.
Vadiden geçenlere kötü şakalar yapan cadı ve çizmeli kedinin dengi Kedi Toraman hikâyeleri, kitabın içerisine öylesine kondurulmuş bir ara metin olarak görülebilir, ya da titiz hesaplarla ana metnin içinde yankılanacak sembolik bir yan metin… Bin eli olan kişinin bile parmaklarıyla sayamayacağı kadar çok ifadesi gibi saf masalsı motifler zihnin tüm lambalarını yakıp sinapsları telaşa sürüklüyor.
Marassalı köylüler, suyu kesip değirmenleri durdurunca, hayatın neşesi uçup gidiyor, sadece kitabın başında ayağındaki aksaklığı vurgulanan ve neredeyse unutturulan Lucia, yeniden hüzne ve aksaklığa bulanıyor. Hikâyeler değirmenlerle, değirmenler insanlarla iç içe geçmişken, tepedeki yapay gölette toplanıp “özelleştirilen” su hayatı imha ediyor. Su akmazsa, hikâyeler anlatılmıyor, değirmenler dönmüyor ve insan aksıyor. Peki, aksayan insan yere sağlam basmaya, neşesini kuşanmaya nasıl başlıyor? Hikâyeyi hem kulağı hem yüreğiyle dinleyen Giulia’nın kocaman taşı gediğine koymasıyla!
Pietro ve diğer köylerdeki arkadaşları (belki de çocukken çoban Orlando’nun anlattığı hikâyeleri birlikte dinledikleri gönüldaşları) Marassa’nın yanından yöresinden dolanıp, gece gece fısır fısır fısırdayıp en sonunda kıkırdayacakları planı uygulamaya koyuluyorlar. Kedi Toraman’ın haydutları faka bastırdığı gibi, suyu bile ele geçiren Marassalılara pabuçları ters giydiriyorlar.
Kitabın sonu başına göz kırpıyor. İnsanlar yokken mükemmel işleyen kurulu nizam, insanlar olmak kaydıyla neden eskisi gibi sürdürülmesin ki? Milyon yıl akan suyu, milyon yıldır dünyanın kazığı olmuş dağları, milyon yıldır dünyanın ciğeri olmuş ormanları cahil yerine koymaktan daha büyük cahillik ne olabilir ki?
Hikâyeler bir yığın güzelliği dile getirirler. Bu güzellikler yanında büyük bir çirkinliği de hatırlatırlar: İnsan haddini aşmıştır. Bin eli olsa bile parmaklarıyla sayıp tüketemeyeceği zenginliği bol sıfırlı kâğıtlarla değiş tokuş etmiş, güzel bir hikâye dinleyip onu paylaşmak yerine, ‘benim, benim, benim’ teraneleriyle kafa ütülemiştir. Ya şifasını bulacak ya da dünya tarihinden sevimsiz bir dipnot olarak geçip gidecektir.
İlgili Yazılar
Kudüs Bakışlı Çocuğa Minnetle
Ey çağın ebabili,
Kudüs gülüşlü çocuk
Öğrettiğin onca şey için
Sana minnettarız
Küçürek Öyküler
Tekasür
– Bu kabristan çok büyümüş.
– Say say bitmiyor, sorma…
Kargaşaya Bir “Ma” Arası: Miyazaki Sineması
Hayao Miyazaki’nin animelerini izlediğimde geçmiş güzel günlere ve adını koyamadığım bütün güzel şeylere karşı büyük bir özlemle doluyorum. Oysa bugünlerde hiç makbul değil böyle duygular. Uzmanlar harıl harıl uyarıyor; şimdide kalın, anda kalın, geçmişe takılmayın gelecek için de kaygılanmayın. Anda kalmanın değeri medeniyetimiz ve inancımızla da sabit ama sıfır birler gezegenindeki hayali arsaları hayali paralarla satın aldığımız acayip günlere doğru giderken ne olduğumuzu ve nereye gittiğimizi düşünmeye daha çok ihtiyaç duyacağız gibime geliyor.
Doğu’da Eğitime ve Eğitimciye Bakmak: İki Dil Bir Bavul’dan Okul Tıraşı’na Bir Okuma
İki Dil Bir Bavul (2008), iki yönetmenin elinden çıkmış, hem belgesel yönü hem de dramatik unsurları harmanlayan kurmaca özelliğiyle öne çıkan bir yapımdır. Şanlıurfa’nın Siverek ilçesinde (Demirci Köyü) yapılan film, Anadolu’nun doğusunda bir köye atanmış genç bir öğretmenin yaşadığı deneyimleri konu edinir.
Özgür Ruhların ve Tutsak Bedenlerin Şehri
Jetler, tanklar, silahlar ve kurşunlar
Kuşlardan daha fazla uçuyorlar
Ortadoğuda, bilhassa Gazze’de
Anne sütünden daha fazla, yağmurdan da…