Chopin bu eseri yaparken, ruhundan bir parçayı çiselemişti sanki. Ülkesi işgal edilen bir sanatçı, içindeki hüznü nasıl yansıtmalıysa öyle yansıyordu notalar. Zarif çoban yastığı bilgisayara doğru iyice eğildi. Müziğin içine girmek ister gibi salınıyordu. Masayı sallayan rüzgâr, bardağı titreştirdikçe gelincik bardağın içine birkaç damla gözyaşı damlatıyor gibiydi. Boynunu bükmüştü. Polonya için birkaç damla da o gözyaşı döküyordu. Askerlerin sesini duyar gibiydi şarkıda. Ayakları suya değsin diye eğilen bir çocuk gibi bardağın içine girmişti. Gelincik, zarif çoban yastığı ve papatya çimenlerin içindeki buğdaya benzeyen otla bağlanmıştı birbirlerine. Siyam üçüzü gibi birbirlerine bağlıydılar. Suya değen ayakları üşüyordu sanki, bedenlerini de titretiyordu. Gelinciğin ayakları biraz kuru kalmış olacak ki çabuk solmaya başlamıştı. Bardağın içindeki su güneşle buharlaştıkça, hayata olan uzaklıklarını anlarcasına titriyorlardı.
‘Biraz ayağını çek’, dedi gelincik, zarif çoban yastığına. ‘Sıkıştık burada. Birazcık su daha koysalar şu bardağın içine ne olurdu sanki? Bıraksaydılar üç hafta daha yaşardım ben toprakta.’ diye hayıflandı.
Zarif çoban yastığı, ismine yakışır bir şekilde: “Benim yerimi sen alabilirsin. Ayaklarımı çekemiyorum ama seninle tartışmak istemem. Ne de olsa kaderimiz burada birleşti. Dua edelim de şu müzik bitmesin. Benim ruhumun gıdası şu an bu müzik. Ateşe yürüyen askerler gibi susuzluğa yürüyebilirim.”
Kulaklarını yana yatırmış tavşan gibi süzüldü papatyalar. Uykudan uyanmış bir çocuk gibi masum. Hırpalanmış. Seviyor sevmiyor diye çekilen beyaz yaprakları çiğ çiğ olmuştu. Susuzluk onları da sarartmıştı. Ama sarı olduklarından belli olmuyordu. Ölüsü bile güzel papatyalar. Usulca kımıldanıp seslendi papatyalardan en rahat olanı. “Bir kadının ruhu için, ruhumu feda ederim. Zaten bunun için yaratılmadım mı?”
Daha birkaç saat önce toprağı terk eden çiçekler. Daha birkaç saat önce hayatın yabanıl yanında umut diye haykıran! Vurdumduymaz bir insanın elinde; bu uzun bardağın içinde, duyguları adına terkedilen çiçekler.
Kimi bir kadının ruhuna ruh oluyor, kimi dinlediği müziği yaşıyordu. Kimisi de rüzgârın özlemiyle gözyaşı döküyordu.
Günlerdir orada duran bir çiçek daha vardı bardağın içinde. Ayakları alüminyum folyo ile sarılmıştı. Ruhunu metallerle hapsetmişlerdi sanki. Bir çeşit mumyalama yöntemiydi bu. Uyandıklarında tüm romantiklerden intikamlarını alacaklardı. Bugün yine de kaderine teslim olmuş bir gül olarak, yaslandığı bardağa sessizce gülümsedi. “Onlara iyi bak! Topraktan yaptılar seni de unutma! Yapraklarını serin tut! Bir çöp poşetine girecekleri güne kadar onları yalnız bırakma!”
Kapı sesiyle irkildi çiçekler. Müzik bitmişti. Herkes kapıya doğru baktı. Teşekkür ederim diye haykırdı kadın. Yüzünde güller açıyordu. Her gün gibi eninde sonunda koparılacak güller. Adamın ayağı kalkarken masaya çarptı. Masadan sular akmaya başladı. Bardak diğer tarafa doğru havalandı. Bardak düştü. Çiçekler eğildi. Adam ayağa fırladı. Çiçekler havalandı. Bardakla bağlarını kopardı ayakları. Sessizce süzüldü çiçekler. Bardak yere düştü. Bardak ufalandı. Biraz daha toprağa benzemişti şimdi. Gülün ayağındaki metal düştü. Gül mumyasından kurtuldu. Gül rahatça ölebilirdi artık. Kadının ayağına bardağın topraklaşan kırıntıları battı. Kadının ayağı kırmızı oldu. Kadının ayağı gül oldu.
Bilmeni isterim ki yazmak da okumak da benim çok işime yarıyor. Hayatın haritasında gidilecek veya gidilmeyecek yolları görmeme yardım ediyor… Diğerinin düşünceleri kendime ayna tutarken yardım ediyor. Bazen aynı ateşte yandığım, bazen aynı gölgeyi canlı saydığım insanlarla karşılaşıyorum okuduklarımın, dinlediklerimin bir yerinde…
Gözyaslarımı biriktiriyorum… Bir tufana dönüşsün ve müslüman aklıyla istihza eden soy-suzlar boğulsun istiyorum…Soylu direnisin ardında ki nefesleri hissediyorum…
Biliyorum bu his bu düşünce , düstüğümüz yerden bizi kaldıracak ve onurlu bir hayatın parçası kılacak…
Hergün, ölen bebeklerin yasını tutamayan anne ve babaların öfkelerine ortak oluyorum. Onlardan bir hisse alıp öfkeyi zamana yayıyorum
Memleketin ahvali böyleyken, oyuncak bebeklerin kırık-kopuk kafaları yollar boyunca uzanırken, küçüğümüz ilk arkadaşını buluyor. Gösterişli oyuncaklarla çevrelenmiş küçük kızın başı dönmemiş olacak ki tatlı küçük at diye sarıp sarmalıyor kahramanımızı. Öylesine duyarlı, öylesine sevgi dolu ki elli öpücük ve kâfi miktar yiyecekle uğurluyor tahta atı.
“Savaş her zaman davetsiz gelir. Hoşlanmadığı şeylerin listesini de beraberinde getirir.” Yavuz hırsızdır, ev sahibini bastırır savaş. “Bundan böyleeeeeeee…” diye çirkin naralar atar. Binlerce yılın yaşanmışlığını, birikimini hiçe sayar; sevgi köprülerini hiçbiri kalmayacak şekilde imha eder.
Ken Loach’un “Sorry We Mıssed You” filmi, modern kapitalist dünyanın en güncel ve en görünmez yüzü olan güvencesiz çalışma biçimlerini ve bunun bir ailenin dokusuna nasıl sirayet ettiğini çarpıcı bir şekilde gözler önüne seriyor.
Kadının Ayağı Gül Oldu
Zarif çoban yastığı, papatya, gül ve soluk gelincik; Frederic Chopin’den Nocturne No.2 Flat Majör’ü dinlerken, arka fonda akşamcı kuşlar ağaçların dibini eşeliyordu.
Chopin bu eseri yaparken, ruhundan bir parçayı çiselemişti sanki. Ülkesi işgal edilen bir sanatçı, içindeki hüznü nasıl yansıtmalıysa öyle yansıyordu notalar. Zarif çoban yastığı bilgisayara doğru iyice eğildi. Müziğin içine girmek ister gibi salınıyordu. Masayı sallayan rüzgâr, bardağı titreştirdikçe gelincik bardağın içine birkaç damla gözyaşı damlatıyor gibiydi. Boynunu bükmüştü. Polonya için birkaç damla da o gözyaşı döküyordu. Askerlerin sesini duyar gibiydi şarkıda. Ayakları suya değsin diye eğilen bir çocuk gibi bardağın içine girmişti. Gelincik, zarif çoban yastığı ve papatya çimenlerin içindeki buğdaya benzeyen otla bağlanmıştı birbirlerine. Siyam üçüzü gibi birbirlerine bağlıydılar. Suya değen ayakları üşüyordu sanki, bedenlerini de titretiyordu. Gelinciğin ayakları biraz kuru kalmış olacak ki çabuk solmaya başlamıştı. Bardağın içindeki su güneşle buharlaştıkça, hayata olan uzaklıklarını anlarcasına titriyorlardı.
‘Biraz ayağını çek’, dedi gelincik, zarif çoban yastığına. ‘Sıkıştık burada. Birazcık su daha koysalar şu bardağın içine ne olurdu sanki? Bıraksaydılar üç hafta daha yaşardım ben toprakta.’ diye hayıflandı.
Zarif çoban yastığı, ismine yakışır bir şekilde: “Benim yerimi sen alabilirsin. Ayaklarımı çekemiyorum ama seninle tartışmak istemem. Ne de olsa kaderimiz burada birleşti. Dua edelim de şu müzik bitmesin. Benim ruhumun gıdası şu an bu müzik. Ateşe yürüyen askerler gibi susuzluğa yürüyebilirim.”
Kulaklarını yana yatırmış tavşan gibi süzüldü papatyalar. Uykudan uyanmış bir çocuk gibi masum. Hırpalanmış. Seviyor sevmiyor diye çekilen beyaz yaprakları çiğ çiğ olmuştu. Susuzluk onları da sarartmıştı. Ama sarı olduklarından belli olmuyordu. Ölüsü bile güzel papatyalar. Usulca kımıldanıp seslendi papatyalardan en rahat olanı. “Bir kadının ruhu için, ruhumu feda ederim. Zaten bunun için yaratılmadım mı?”
Kimi bir kadının ruhuna ruh oluyor, kimi dinlediği müziği yaşıyordu. Kimisi de rüzgârın özlemiyle gözyaşı döküyordu.
Günlerdir orada duran bir çiçek daha vardı bardağın içinde. Ayakları alüminyum folyo ile sarılmıştı. Ruhunu metallerle hapsetmişlerdi sanki. Bir çeşit mumyalama yöntemiydi bu. Uyandıklarında tüm romantiklerden intikamlarını alacaklardı. Bugün yine de kaderine teslim olmuş bir gül olarak, yaslandığı bardağa sessizce gülümsedi. “Onlara iyi bak! Topraktan yaptılar seni de unutma! Yapraklarını serin tut! Bir çöp poşetine girecekleri güne kadar onları yalnız bırakma!”
Kapı sesiyle irkildi çiçekler. Müzik bitmişti. Herkes kapıya doğru baktı. Teşekkür ederim diye haykırdı kadın. Yüzünde güller açıyordu. Her gün gibi eninde sonunda koparılacak güller. Adamın ayağı kalkarken masaya çarptı. Masadan sular akmaya başladı. Bardak diğer tarafa doğru havalandı. Bardak düştü. Çiçekler eğildi. Adam ayağa fırladı. Çiçekler havalandı. Bardakla bağlarını kopardı ayakları. Sessizce süzüldü çiçekler. Bardak yere düştü. Bardak ufalandı. Biraz daha toprağa benzemişti şimdi. Gülün ayağındaki metal düştü. Gül mumyasından kurtuldu. Gül rahatça ölebilirdi artık. Kadının ayağına bardağın topraklaşan kırıntıları battı. Kadının ayağı kırmızı oldu. Kadının ayağı gül oldu.
İlgili Yazılar
XIV. Mektup / Son Mektup
Bilmeni isterim ki yazmak da okumak da benim çok işime yarıyor. Hayatın haritasında gidilecek veya gidilmeyecek yolları görmeme yardım ediyor… Diğerinin düşünceleri kendime ayna tutarken yardım ediyor. Bazen aynı ateşte yandığım, bazen aynı gölgeyi canlı saydığım insanlarla karşılaşıyorum okuduklarımın, dinlediklerimin bir yerinde…
Bir Soylu Öfke Biriktiriyorum…
Gözyaslarımı biriktiriyorum… Bir tufana dönüşsün ve müslüman aklıyla istihza eden soy-suzlar boğulsun istiyorum…Soylu direnisin ardında ki nefesleri hissediyorum…
Biliyorum bu his bu düşünce , düstüğümüz yerden bizi kaldıracak ve onurlu bir hayatın parçası kılacak…
Hergün, ölen bebeklerin yasını tutamayan anne ve babaların öfkelerine ortak oluyorum. Onlardan bir hisse alıp öfkeyi zamana yayıyorum
Bir Çocuğun Karakutusu Olarak Oyuncak ve Dünyanın Türlü Türlü Halleri
Memleketin ahvali böyleyken, oyuncak bebeklerin kırık-kopuk kafaları yollar boyunca uzanırken, küçüğümüz ilk arkadaşını buluyor. Gösterişli oyuncaklarla çevrelenmiş küçük kızın başı dönmemiş olacak ki tatlı küçük at diye sarıp sarmalıyor kahramanımızı. Öylesine duyarlı, öylesine sevgi dolu ki elli öpücük ve kâfi miktar yiyecekle uğurluyor tahta atı.
Benim Sadık Yarim Işıl Işıl Barış
“Savaş her zaman davetsiz gelir. Hoşlanmadığı şeylerin listesini de beraberinde getirir.” Yavuz hırsızdır, ev sahibini bastırır savaş. “Bundan böyleeeeeeee…” diye çirkin naralar atar. Binlerce yılın yaşanmışlığını, birikimini hiçe sayar; sevgi köprülerini hiçbiri kalmayacak şekilde imha eder.
Neo-Liberal Zincirler: Gig Ekonomisinin Görünmez Prangaları ve Kurye Hayatları
Ken Loach’un “Sorry We Mıssed You” filmi, modern kapitalist dünyanın en güncel ve en görünmez yüzü olan güvencesiz çalışma biçimlerini ve bunun bir ailenin dokusuna nasıl sirayet ettiğini çarpıcı bir şekilde gözler önüne seriyor.