Bir yerde gücü elinde bulunduran, iktidar sahibi muktedirlere sorulacak iki adet soru vardır: neden ve nasıl. İktidar sahibi, bir kişi olabileceği gibi birden fazla kişi ya da zümre de olabilir. Neden siz yönetiyorsunuz? Siz nasıl yönetiyorsunuz? İlk soru iktidarın meşruiyetini anlamak üzere sorulurken; ikincisi iktidarın sahip olduğu aygıtları ve süreçleri ihtiva etmektedir. Birincisi ontolojik bir soruyken; ikincisi teknik bir sorudur. Soruların açık ve netliği cevapların da net ve basit olacağı anlamına gelmiyor elbette. Özellikle “neden” sorusunun cevabı müesses nizam sahipleri için de bir sorgulanma ve hatta tehdit içermektedir. “Nasıl” sorusunun cevabı yasal metinlerde ve görünür uygulamalarda kendini belli etmektedir. Ancak “neden” sorusunun cevabı için verilecek cevabın ötesine gitmek gerekir. Bu yüzden sistemin asıl oyuncuları ve oyun kurucuları bu “neden” sorusunu “nasıl”ın cevaplarıyla geçiştirmektedir.
İktidar ve meşruiyet üzerine yazılan metinlerin kahir ekseriyeti meşruiyeti Tanrı’ya ve halka dayanan olmak üzere ikiye ayırmaktadır. Bu ikili ayrım kendi içlerinde farklı sentezlerle onlarca farklı türevi de ihtiva etmektedir. Çünkü denklemin çözüm kümesinde “insan” olduğu için cevap hiçbir zaman tek seçenek olamıyor. Bu yüzden ana akım iki yaklaşım olmasına karşın, iktidar şerbetinin içinde farklı oranlarda ve tatlarda bu bileşenlerden bulunmaktadır.
Batı düşünce geleneğinde bin yıllık feodalite/derebeylik döneminde iktidarın kaynağı Tanrı’dır. Diğer bir ifadeyle meşruiyetin kaynağı Tanrı’dır. Saint Paul’un ifadesiyle “omnis potestas a deo” (Bütün iktidarlar Tanrı’dan gelir). Tanrıyı yeryüzünde kilise temsil eder. Kilise iktidarın kimde olması gerektiğini serf olan halka bildirir. Kiliseye sonsuz bağlılık sahibi serfler ise bunun ne anlama geldiğini bilir ve mutlak iktidar gerçekleşmiş olur. Serfler yani geniş halk kitlelerinin diğer alanlarda olduğu gibi bu konuda da söz söyleme hakkına sahip değildir. Aynı zamanda kilise toprak sahipliği üzerinden büyük bir ekonomik gücü elinde bulundurmaktadır, Feodalite aynı zamanda toprağın zenginlik ölçütü olduğu bir sistemin adıdır. Feodalite sistemini ekonomik olarak ilk tehdit eden hareket merkantilizmdir. Merkantilizm, zenginliğin ölçütünün toprak sahipliğinden ticarete, yani nakdi paraya kaymasına neden olan bir yaklaşımdır. Türkçeye “ticaretçilik” olarak tercüme edilecek bu yaklaşım, Batı düşüncesinde burjuva sınıfının ortaya çıkmasına vesile olmuştur. İktidarın meşruiyetinin el değiştirmesi için yeryüzünde onu temsil edenlerin ellerindeki ideolojik ve ekonomik aygıtların el ve şekil değiştirmesi gerekir. Merkantilizm ile ekonomik ilk sadmeyi yiyen Tanrısal iktidar, Rönesans, Reform, Fransız İhtilali, Sanayi Devrimi, Aydınlanma ve ulus-devletler ile yerini yeryüzü iktidarına bırakmıştır. Özellikle Sanayi Devrimiyle gücünü perçinleyen burjuva, serfin işçi sınıfına dönüşmesiyle de yeni bir toplumsal örgütlenme modeline ön ayak olmuşlardır. Böylece de modern sosyoloji bilimi gelişmiştir. Sosyoloji ile toplum seküler kavramlarla inşa edilmiş, siyasal alanda da siyaset bilimciler aynı işlevi görmüştür. Bunun adına en genel anlamıyla pozitivizm denmektedir. Deney, gözlem ve tekrarlanabilirlik üzerinden bir bilgi ölçütü icat edilmiş ve bunun dışındakiler değersizleştirmişlerdir. Tanrı’yı siyasal alandan çıkarma ideali yeryüzünde Tanrısız bir yaşamı kurma sürecine insanı itmiştir. Siyasal alanda ise meşruiyetin kaynağının “halk” olmasıyla bu süreç “kemale” ermektedir.
Modern ulus devletlerin iktidarlarının kaynağı halka dayanmaktadır. En azından ilgili literatür bunun üzerine bina edilmiştir. Bu devlet modelinin halkla arasındaki ilişkiyi laiklik ilkesi belirlemektedir. Yani siyasal iktidarın gökyüzüne sırtını döndüğünün en büyük garantisidir bu kavram. Laikus kavramından türeyen laiklik “yeryüzüne ait” anlamına gelmektedir. Aidiyetini yeryüzü üzerinden tanımlayan modern siyasal iktidarlar, gökle bağını kesme idealini ve iddiasını taşımakta, halktan aldığı gücü, halk için kullanma diskurunu ön plana çıkarmaktadır. Elbette bu keskin ayrım pratikte bu kadar sert ve net olmamakta, bugün dahi modern, seküler ve laik Batı ülkelerinde dini imgeler ve simgeler iktidarlar tarafından kullanılmaktadır.
İktidarını halktan alan iktidarlara literatürde demokratik iktidarlar, meşruiyeti halka dayanan sisteme de demokrasi denmektedir. Literatürde “suya sabuna dokunmayan” bu tanım günlük siyasette çok farklı yaşanabilmektedir. Öncelikle iktidarın meşruiyetini halktan alması ve ona karşı sorumlu olması iktidar sahipleriinn gücün etkisinden münezzeh oldukları anlamına gelmemektedir. Çünkü iktidara sahip olmak, güce sahip olmak arzusunu da tetiklemektedir. Modern demokrasi tarihi bu durumun örnekleriyle doludur. Adolf Hitler’in iktidara gelişi demokrasi iledir. Benito Mussolini’ni de halk desteğiyle iktidara gelmiştir. Bu isimler gibi pek çok modern iktidar sahibi kişiler güçlerini mutlaklaştırmak için farklı yöntemlere başvurmuşlardır. İktidarın gücünü kullanma iddiası, gücün iktidarını ele geçirme idealine evrilmektedir.
İktidar ile güç arasındaki ilişkiyi sadece liderler üzerinden okumak yetersiz olacaktır. Çünkü modern demokrasilerin ortaya çıkışında en önemli pay burjuvaziye aittir. Bujuvazi bu sistemin en önemli finansörüdür. Bir nevi iktidara gelmek isteyenlerin yolu sermaye sahiplerinin kapısından geçmektedir. Sistemin doğal işleyişidir. Sermayenin desteklemediği bir kişi ve partinin iktidarda kalması tarihi tecrübelerin gösterdiği kadarıyla imkânsızdır. Hatta bu yüzden iktidarın gücüyle devlet yönetmek yerine, gücün iktidarını isteyen liderler kendi burjuvazisini yaratmaktadır. Böylece iktidarın gücünü kullanıp bir süre sonra gitmek yerine, gücü ele geçirip iktidarını mutlaklaştırma yoluna gidebilecektir.
Batı düşünce ve siyasal tarihi üzerinden anlatılan bu süreç İslam coğrafyasında çok da farklı değildir. Hz. Muhammed aleyhisselamın vefatı sonrası henüz cenaze namazı kılınmadan yaşananlar iktidar arzusunun en önemli göstergelerindendir. Dört halifenin üçünün cinayete kurban gitmesi, Cemel ve Sıffın hadiseleri iktidarın gücünden öte gücün iktidarına talip insan tipolojisinin neler yapabileceğini göstermektedir. İktidarın kaynağı/meşruiyeti konusunda tartışmalar devam ederken Muaviye’nin iktidarının kaynağını/meşruiyetini Allah’a ithaf etmesi İslam düşünce geleneğinde iktidar meşruiyet tartışmalarının da kapısını açmıştır. Şûra suresi 38. âyette geçen “Onların işleri şûra iledir.” sözü üzerinden bugün modern demokrasilerle eş değer görülen ve idealize edilen yönetim biçimi çok fazla yaşam alanı bulamamıştır. Ayrıca bu ayetin demokratik sisteme işareti olarak tefsiri anakronik olmanın ötesinde aşağılık kompleksinin bir ürünü olduğunu da ayrıca belirtmek gerekmektedir. Ancak pratik örnekler çokta farklı değildir. Tarih, iktidarını mutlaklaştırmaya çalışan liderlerin yaşam hikâyeleri üzerine kuruludur.
Tarihi tecrübeler iktidarın yani yönetim erkinin olmadığı bir dünyanın varlığından söz etmemektedir. Nerede insan topluluğu varsa orda iktidar, meşruiyet ve güç ilişkisi ve sorunsalı olmuştur.
Kurumların olduğu, kuralların/yasaların işlediği sistemler daha yumuşak iktidar örnekleri sergilerken, kişilerin merkezde olduğu yönetimlerde güç savaşlarının olduğu görülmektedir. İktidarını mutlaklaştırmaya çalışan liderler, mutlaklaşma oranında yozlaşmaktadır. Lord Acton’un dediği gibi “İktidar yozlaştırır, mutlak iktidar mutlak yozlaştırır.”
Dipnot:
[1] Ragıp Ergün Ögr. Gör. Artvin Çoruh Üniversitesi Şavşat MYO Hukuk Bölümü, [email protected]
Hayat ve ölüm hakkını elinde tutan modern iktidar sistemleri eylemlerin de işlevsizleştirmesini sağlarlar, eylem özünde bir potansiyeli göstermekten ziyade onu terbiye etme yöntemi olarak vardır. Dolayısıyla hakikatin ve anlamın değersizleştiği bir dünyada ifade etme özgürlüğünü tartışamazsın. Ölüm ve yaşam hakkının ifade etmeyle özdeşleştiği bir dünyada eylemin değil susmanın özgürlüğünü tartışmamız lazım. Susma hakkını elinde tutabildiğin ölçüde potansiyel bir tehdit olabilirsin. Bu da elbette nefes alma hürriyetiyle alakalıdır.
Bugün Gazze’de yaşanan trajik gerçek, tam da nekroiktidarın gücünü gösterir.
Tıpkı dilde lehçe, şive ve ağızların ortadan kalkması gibi farklı kültürel zamanların yok olması, bizi zamanın “zaten” böyle bir şey olduğunu düşünmeye sevk eder ve Kevin K. Birth’in “zaman körlüğü” dediği şeye yol açar. Zamansal deneyimin olumsallığı ortadan kalktığında ise giderek bütün zamanlarımız manipüle edilebilir, paraya çevrilebilir bir şeye dönüşmüş olur. Tüketimin konusu kılınamayan geriye bir tek uyku kalır. 7/24 tüketim dünyasında uyku vakti bile çeşitli şekillerde aşılmaya çalışılır.
Dolayısıyla gerek âyetlerin gerekse rivâyet malzemesinin dinî irşad ve öğretim faaliyetleri ya da akademik araştırmalarda kullanılabilmesi için bir tetkik sürecinden geçmesi gerektiği açıktır. Bu dikkate alınmadan yapılan iktibaslar, ilgili metinlerin ihtiva etmediği, maksadı aşan çok sayıda açıklamaya (tefsir) ve yorumlamaya (tevil) kapı aralamakta, sonuç olarak “Kontrolsüz Nas Kullanımı” diye isimlendirmeyi tercih ettiğimiz tablo ortaya çıkmaktadır. Buna göre “Kontrolsüz Nas Kullanımı”: Bir nassın ilmî tetkik süzgecinden geçirilmeden, gelenekten devralınan biçimleri ve bunlar üzerine yapılan yorumlar üzerinden dolaşıma sokulması, bir dinî öğretim ya da bilimsel araştırma materyali olarak işlev görmesi anlamına gelmektedir.
Muhafazakâr düşünceler ise toplumları edilgenleştirir, sıradanlaştırır, kimliksizleştirir ve donuklaştırır. Siyasal yönetimler bu zaaflardan yararlanarak halkları rahatlıkla sömürebilir, yolsuzluklarını ve keyfi yönetimlerini sürdürebilirler. Bazen sırtları sıvazlanarak…
Bütünsel Yaklaşım son dönemde İslâmî metinlerin bilimsel bir perspektifle tetkik edilmesini konu edinen metot önerilerinden birisidir. Aynı zamanda Mehmet Apaydın’ın doktora tezi olan bu metot, araştırmacılara geçmiş dönemde metinlerin anlaşılması maksadıyla uygulanagelen yöntemlerden farklı bir yol önermektedir. Bu çalışmada gerek İslâmî ilimler alanında uzmanlaşmış gerekse ilgili araştırmaları yakından takip eden okuyucu kitlesi açısından bu metodun neler önerdiği ve gelecekte ne tür sonuçlar verme potansiyeline sahip olduğu hususunu irdelemeye çalışacağız.
İktidarın Gücü İle Gücün İktidarı Arasında Meşruiyet Sorunsalı
En güçlü, gücünü hak,
boyun eğmeyi de ödev biçimine sokmadıkça
hep egemen kalacak kadar güçlü değildir.
Jean Jacques Rousseau
Bir yerde gücü elinde bulunduran, iktidar sahibi muktedirlere sorulacak iki adet soru vardır: neden ve nasıl. İktidar sahibi, bir kişi olabileceği gibi birden fazla kişi ya da zümre de olabilir. Neden siz yönetiyorsunuz? Siz nasıl yönetiyorsunuz? İlk soru iktidarın meşruiyetini anlamak üzere sorulurken; ikincisi iktidarın sahip olduğu aygıtları ve süreçleri ihtiva etmektedir. Birincisi ontolojik bir soruyken; ikincisi teknik bir sorudur. Soruların açık ve netliği cevapların da net ve basit olacağı anlamına gelmiyor elbette. Özellikle “neden” sorusunun cevabı müesses nizam sahipleri için de bir sorgulanma ve hatta tehdit içermektedir. “Nasıl” sorusunun cevabı yasal metinlerde ve görünür uygulamalarda kendini belli etmektedir. Ancak “neden” sorusunun cevabı için verilecek cevabın ötesine gitmek gerekir. Bu yüzden sistemin asıl oyuncuları ve oyun kurucuları bu “neden” sorusunu “nasıl”ın cevaplarıyla geçiştirmektedir.
İktidar ve meşruiyet üzerine yazılan metinlerin kahir ekseriyeti meşruiyeti Tanrı’ya ve halka dayanan olmak üzere ikiye ayırmaktadır. Bu ikili ayrım kendi içlerinde farklı sentezlerle onlarca farklı türevi de ihtiva etmektedir. Çünkü denklemin çözüm kümesinde “insan” olduğu için cevap hiçbir zaman tek seçenek olamıyor. Bu yüzden ana akım iki yaklaşım olmasına karşın, iktidar şerbetinin içinde farklı oranlarda ve tatlarda bu bileşenlerden bulunmaktadır.
Batı düşünce geleneğinde bin yıllık feodalite/derebeylik döneminde iktidarın kaynağı Tanrı’dır. Diğer bir ifadeyle meşruiyetin kaynağı Tanrı’dır. Saint Paul’un ifadesiyle “omnis potestas a deo” (Bütün iktidarlar Tanrı’dan gelir). Tanrıyı yeryüzünde kilise temsil eder. Kilise iktidarın kimde olması gerektiğini serf olan halka bildirir. Kiliseye sonsuz bağlılık sahibi serfler ise bunun ne anlama geldiğini bilir ve mutlak iktidar gerçekleşmiş olur. Serfler yani geniş halk kitlelerinin diğer alanlarda olduğu gibi bu konuda da söz söyleme hakkına sahip değildir. Aynı zamanda kilise toprak sahipliği üzerinden büyük bir ekonomik gücü elinde bulundurmaktadır, Feodalite aynı zamanda toprağın zenginlik ölçütü olduğu bir sistemin adıdır. Feodalite sistemini ekonomik olarak ilk tehdit eden hareket merkantilizmdir. Merkantilizm, zenginliğin ölçütünün toprak sahipliğinden ticarete, yani nakdi paraya kaymasına neden olan bir yaklaşımdır. Türkçeye “ticaretçilik” olarak tercüme edilecek bu yaklaşım, Batı düşüncesinde burjuva sınıfının ortaya çıkmasına vesile olmuştur. İktidarın meşruiyetinin el değiştirmesi için yeryüzünde onu temsil edenlerin ellerindeki ideolojik ve ekonomik aygıtların el ve şekil değiştirmesi gerekir. Merkantilizm ile ekonomik ilk sadmeyi yiyen Tanrısal iktidar, Rönesans, Reform, Fransız İhtilali, Sanayi Devrimi, Aydınlanma ve ulus-devletler ile yerini yeryüzü iktidarına bırakmıştır. Özellikle Sanayi Devrimiyle gücünü perçinleyen burjuva, serfin işçi sınıfına dönüşmesiyle de yeni bir toplumsal örgütlenme modeline ön ayak olmuşlardır. Böylece de modern sosyoloji bilimi gelişmiştir. Sosyoloji ile toplum seküler kavramlarla inşa edilmiş, siyasal alanda da siyaset bilimciler aynı işlevi görmüştür. Bunun adına en genel anlamıyla pozitivizm denmektedir. Deney, gözlem ve tekrarlanabilirlik üzerinden bir bilgi ölçütü icat edilmiş ve bunun dışındakiler değersizleştirmişlerdir. Tanrı’yı siyasal alandan çıkarma ideali yeryüzünde Tanrısız bir yaşamı kurma sürecine insanı itmiştir. Siyasal alanda ise meşruiyetin kaynağının “halk” olmasıyla bu süreç “kemale” ermektedir.
Modern ulus devletlerin iktidarlarının kaynağı halka dayanmaktadır. En azından ilgili literatür bunun üzerine bina edilmiştir. Bu devlet modelinin halkla arasındaki ilişkiyi laiklik ilkesi belirlemektedir. Yani siyasal iktidarın gökyüzüne sırtını döndüğünün en büyük garantisidir bu kavram. Laikus kavramından türeyen laiklik “yeryüzüne ait” anlamına gelmektedir. Aidiyetini yeryüzü üzerinden tanımlayan modern siyasal iktidarlar, gökle bağını kesme idealini ve iddiasını taşımakta, halktan aldığı gücü, halk için kullanma diskurunu ön plana çıkarmaktadır. Elbette bu keskin ayrım pratikte bu kadar sert ve net olmamakta, bugün dahi modern, seküler ve laik Batı ülkelerinde dini imgeler ve simgeler iktidarlar tarafından kullanılmaktadır.
İktidarını halktan alan iktidarlara literatürde demokratik iktidarlar, meşruiyeti halka dayanan sisteme de demokrasi denmektedir. Literatürde “suya sabuna dokunmayan” bu tanım günlük siyasette çok farklı yaşanabilmektedir. Öncelikle iktidarın meşruiyetini halktan alması ve ona karşı sorumlu olması iktidar sahipleriinn gücün etkisinden münezzeh oldukları anlamına gelmemektedir. Çünkü iktidara sahip olmak, güce sahip olmak arzusunu da tetiklemektedir. Modern demokrasi tarihi bu durumun örnekleriyle doludur. Adolf Hitler’in iktidara gelişi demokrasi iledir. Benito Mussolini’ni de halk desteğiyle iktidara gelmiştir. Bu isimler gibi pek çok modern iktidar sahibi kişiler güçlerini mutlaklaştırmak için farklı yöntemlere başvurmuşlardır. İktidarın gücünü kullanma iddiası, gücün iktidarını ele geçirme idealine evrilmektedir.
İktidar ile güç arasındaki ilişkiyi sadece liderler üzerinden okumak yetersiz olacaktır. Çünkü modern demokrasilerin ortaya çıkışında en önemli pay burjuvaziye aittir. Bujuvazi bu sistemin en önemli finansörüdür. Bir nevi iktidara gelmek isteyenlerin yolu sermaye sahiplerinin kapısından geçmektedir. Sistemin doğal işleyişidir. Sermayenin desteklemediği bir kişi ve partinin iktidarda kalması tarihi tecrübelerin gösterdiği kadarıyla imkânsızdır. Hatta bu yüzden iktidarın gücüyle devlet yönetmek yerine, gücün iktidarını isteyen liderler kendi burjuvazisini yaratmaktadır. Böylece iktidarın gücünü kullanıp bir süre sonra gitmek yerine, gücü ele geçirip iktidarını mutlaklaştırma yoluna gidebilecektir.
Batı düşünce ve siyasal tarihi üzerinden anlatılan bu süreç İslam coğrafyasında çok da farklı değildir. Hz. Muhammed aleyhisselamın vefatı sonrası henüz cenaze namazı kılınmadan yaşananlar iktidar arzusunun en önemli göstergelerindendir. Dört halifenin üçünün cinayete kurban gitmesi, Cemel ve Sıffın hadiseleri iktidarın gücünden öte gücün iktidarına talip insan tipolojisinin neler yapabileceğini göstermektedir. İktidarın kaynağı/meşruiyeti konusunda tartışmalar devam ederken Muaviye’nin iktidarının kaynağını/meşruiyetini Allah’a ithaf etmesi İslam düşünce geleneğinde iktidar meşruiyet tartışmalarının da kapısını açmıştır. Şûra suresi 38. âyette geçen “Onların işleri şûra iledir.” sözü üzerinden bugün modern demokrasilerle eş değer görülen ve idealize edilen yönetim biçimi çok fazla yaşam alanı bulamamıştır. Ayrıca bu ayetin demokratik sisteme işareti olarak tefsiri anakronik olmanın ötesinde aşağılık kompleksinin bir ürünü olduğunu da ayrıca belirtmek gerekmektedir. Ancak pratik örnekler çokta farklı değildir. Tarih, iktidarını mutlaklaştırmaya çalışan liderlerin yaşam hikâyeleri üzerine kuruludur.
Kurumların olduğu, kuralların/yasaların işlediği sistemler daha yumuşak iktidar örnekleri sergilerken, kişilerin merkezde olduğu yönetimlerde güç savaşlarının olduğu görülmektedir. İktidarını mutlaklaştırmaya çalışan liderler, mutlaklaşma oranında yozlaşmaktadır. Lord Acton’un dediği gibi “İktidar yozlaştırır, mutlak iktidar mutlak yozlaştırır.”
Dipnot:
[1] Ragıp Ergün Ögr. Gör. Artvin Çoruh Üniversitesi Şavşat MYO Hukuk Bölümü, [email protected]
İlgili Yazılar
Nekropolitikalar ve Ortadoğu
Hayat ve ölüm hakkını elinde tutan modern iktidar sistemleri eylemlerin de işlevsizleştirmesini sağlarlar, eylem özünde bir potansiyeli göstermekten ziyade onu terbiye etme yöntemi olarak vardır. Dolayısıyla hakikatin ve anlamın değersizleştiği bir dünyada ifade etme özgürlüğünü tartışamazsın. Ölüm ve yaşam hakkının ifade etmeyle özdeşleştiği bir dünyada eylemin değil susmanın özgürlüğünü tartışmamız lazım. Susma hakkını elinde tutabildiğin ölçüde potansiyel bir tehdit olabilirsin. Bu da elbette nefes alma hürriyetiyle alakalıdır.
Bugün Gazze’de yaşanan trajik gerçek, tam da nekroiktidarın gücünü gösterir.
Zamanın Sömürgeleştirilmesine Karşı Bir Direniş Eylemi Olarak Namaz
Tıpkı dilde lehçe, şive ve ağızların ortadan kalkması gibi farklı kültürel zamanların yok olması, bizi zamanın “zaten” böyle bir şey olduğunu düşünmeye sevk eder ve Kevin K. Birth’in “zaman körlüğü” dediği şeye yol açar. Zamansal deneyimin olumsallığı ortadan kalktığında ise giderek bütün zamanlarımız manipüle edilebilir, paraya çevrilebilir bir şeye dönüşmüş olur. Tüketimin konusu kılınamayan geriye bir tek uyku kalır. 7/24 tüketim dünyasında uyku vakti bile çeşitli şekillerde aşılmaya çalışılır.
Din Dilinde “Kontrolsüz Nas Kullanımı” Olgusu: “Faiz Yiyen, Annesiyle Kâbe’de Zina Etmiş gibidir.” Rivâyeti Örneği
Dolayısıyla gerek âyetlerin gerekse rivâyet malzemesinin dinî irşad ve öğretim faaliyetleri ya da akademik araştırmalarda kullanılabilmesi için bir tetkik sürecinden geçmesi gerektiği açıktır. Bu dikkate alınmadan yapılan iktibaslar, ilgili metinlerin ihtiva etmediği, maksadı aşan çok sayıda açıklamaya (tefsir) ve yorumlamaya (tevil) kapı aralamakta, sonuç olarak “Kontrolsüz Nas Kullanımı” diye isimlendirmeyi tercih ettiğimiz tablo ortaya çıkmaktadır. Buna göre “Kontrolsüz Nas Kullanımı”: Bir nassın ilmî tetkik süzgecinden geçirilmeden, gelenekten devralınan biçimleri ve bunlar üzerine yapılan yorumlar üzerinden dolaşıma sokulması, bir dinî öğretim ya da bilimsel araştırma materyali olarak işlev görmesi anlamına gelmektedir.
İslam’ı Sömürgeci Zihnin Sermayesi Kılmak
Muhafazakâr düşünceler ise toplumları edilgenleştirir, sıradanlaştırır, kimliksizleştirir ve donuklaştırır. Siyasal yönetimler bu zaaflardan yararlanarak halkları rahatlıkla sömürebilir, yolsuzluklarını ve keyfi yönetimlerini sürdürebilirler. Bazen sırtları sıvazlanarak…
Bir Metin Usûlü Önerisi Olarak “Bütünsel Yaklaşım Metodu”
Bütünsel Yaklaşım son dönemde İslâmî metinlerin bilimsel bir perspektifle tetkik edilmesini konu edinen metot önerilerinden birisidir. Aynı zamanda Mehmet Apaydın’ın doktora tezi olan bu metot, araştırmacılara geçmiş dönemde metinlerin anlaşılması maksadıyla uygulanagelen yöntemlerden farklı bir yol önermektedir. Bu çalışmada gerek İslâmî ilimler alanında uzmanlaşmış gerekse ilgili araştırmaları yakından takip eden okuyucu kitlesi açısından bu metodun neler önerdiği ve gelecekte ne tür sonuçlar verme potansiyeline sahip olduğu hususunu irdelemeye çalışacağız.