İktidar biçimleri tarih boyunca tesis etmeye çalıştıkları otoritelerini uzamsal boyutta da gösterme kaygısı taşımışlardır. Mekâna müdahale bu uzamsal kaygının bir tür tezahürüdür. Keza mekân ideolojiden azade bir yapı olmayıp tam tersine ideolojinin ete kemiğe bürünmüş halidir. Diğer bir değişle biçimler dünyası, bilinç dünyasının bir aktarım alanıdır.[1] Tarih sahnesinde boy göstermiş devletler, imparatorluklar veya medeniyetler mekâna büyük oranda bu şekilde yaklaşmıştır. Mısır firavunlarının piramitleri, Yunan’ın antik tiyatroları, İran Perslerinin takları, Roma’nın Kolezyumları kabaca ortaya konabilecek ve düşünsel planının konuşmaya müsait olduğu bazı örneklerdendir sadece. Hal böyle olunca mekân sanatı diyebileceğimiz mimaride iktidar biçimleri ile olan ilişkisiyle büyük oranda varolagelmiştir. Zira medeniyetten yoksun bir vasatın mimariye de gerekli ehemmiyeti vermeyeceği malumdur. Yine tarihteki örnekleri üzerinden okunabileceği gibi devletlerin veya medeniyetlerin en iyi mimari yapıları, siyasi iktidarlarının zirvede olduğu dönemlerde ortaya konmuştur. Kuruluş aşamalarındaki karışıklık ve dağınıklık halini üzerinden attıktan sonra siyasi iktidarlar, oluşmaya başlayan ekonomik refah haliyle birlikte mekâna daha fazla ehemmiyet atfedip ilgilenmişlerdir. Bu hal bir süre sonra mekânı gözlerinde o kadar önemli bir noktaya taşımıştır ki yıkılış dönemlerinde dahi iktidarlarının sürdüğünü, uzamsal boyutta gösterebilmek için yeni mekânların inşasında çok büyük harcamalar yapabilmişlerdir. Siyasi iktidar kuruluş aşamasında büyük bir enerjiye sahip olarak varlığını sürdürürken mekânın gelişimi bunun arkasından gelmiş lakin siyasi iktidar bu ilk enerjilerini yitirip yok olmaya devam ettiklerinde bile, bitmekte olan içeriğin yerini formu yücelterek, şatafatı daha da arttırarak giderebileceğini düşünüp bunu mekân ile karşılamaya çalışmıştır. Bu düşünsel yanılgının kökeni daha derinlerde yatmaktadır. İnsan doğasının[2] güce olan teveccühü farklı iktidar katmanlarında farklı oranlarda kendini göstermektedir. Şüphesiz burada vurguladığımız yönü daha çok devlet veya medeniyet aşamasına ulaşarak bir mânâda insan doğasının kurumsallaşmış ve bir organizasyona dönüşmüş halidir diyebiliriz. Lakin bu bireysel anlamda da kendini gösterebilmektedir.
Mekân özelinde gösteriyle varlığının yoğunluğunu arttıracağına olan yanılgı, eşyanın ve mekânın lükslüğüyle kendini ortaya koymaktadır.
Meramımızı burada daha fazla genişletmeden devam edecek olursak, iktidarlar ve mimari arasındaki bu ilişkinin izini tarih boyunca sürmek mümkündür. Bir örnek üzerinden somutlaştıracak olursak, Roma’nın inşa etmiş olduğu devasa Kolezyumlar[3] bu ilişkinin en somut örneklerindendir. İnşa edildiği çağ açısından mekânsal anlamıyla ve teknik olarak büyük bir başarı söz konusudur. Lakin bu başarı Roma iktidar biçiminin kitlesel bir uyuşturucu ihtiyacının somut karşılığıdır. Kitleler burada yapılan dehşet verici hayvan ve insan katliamlarıyla adeta kana doyurularak uyuşturulmakta ve kamusal anlamda yaşadıkları yoksulluk ve anlam yoksunluklarını bastırmaktadırlar. Ve Roma yıkılışını hızlandırdığı zaman dilimlerinde dahi bu mekânın varlığı önemini arttırmıştır.
Bu yapıların varoluş süreçleri muktedirlerin hukuklarıyla sıkı bir ilişki içindedir. Zira siyasi iktidarın meşruiyet aracı hukuktur. Tüm yapıp ettiklerini hukuk temelli ortaya koyma veya meşrulaştırma amacı güdülmüştür. Hukuk, iktidarın mekân pratiği için emir ve yasaklar vazetmiş, bunların tatbikini kontrol araçları meydana getirmiştir. Mekân, daha küçük ölçekte bir konuttan, daha büyük ölçekte bir kente kadar hukuksal normlarla belirlenmiştir. Hukukun kendisinin de iktidarın ideolojisi bağlamında oluşturulduğunu kabul edersek, mekânla ilişkisi daha anlamlı bir yer edinmiş olacaktır. Bugün dahi şehirlerin imar planları oluşturulup tatbik edilirken, hukuk çerçevesinde ortaya konuyor ve hukukla kontrol ediliyor. Bir emir ve yasak koyma sistemi olarak da görebileceğimiz hukuksal mekanizma, imar ve inşa açısından da iktidarın ideolojik zeminini oluşturur. Mimari veya kentsel kavramlar yeniden tanımlanır, sınırlar belirlenir ve bu da yerleşimden çözüme kadar mekânsal pratiğe etki eder. Kamu için bu sınırlar yazılı dayanaklarla belirtilirken, bu sınırları vazeden hukuk bazen de bir meşrulaştırma aracına dönüşür. Bu sebeple aslında mimaride, hukukta bir iktidar aracı olurlar çoğunlukla.
Yazı muhtevası içerisinde mekân, hukuk ve siyaset ilişkisine derinlemesine değinmemiz mümkün olmamakla birlikte, somut tarihi bir vakıa üzerinden konuşmak meramımızı ifade edebilmek açısından faydalı olacağı kanaatindeyiz. Bu sebeple Osmanlı mimari mirasının en önemli şahsiyetlerinden Mimar Sinan’ın ortaya koymuş olduğu mekân pratiğini, dönemin siyasi iktidar ve hukuk ilişkisi bağlamında incelemeye çalışacağız. Yazımız makale formatında olmadığı için detaylı dipnotlar eklemeyeceğiz. Yazı dahilinde verilmiş olan tarihi bilgiler için Gülru Necipoğlu hocanın Sinan Çağı adlı eserinden faydalanılmıştır.
Mimar Sinan, Osmanlı iktidarının dünya çapında en güçlü olduğu dönemlerde yaşamış ve mekân pratiğini bu dönemde ortaya koymuştur. Üç farklı padişah döneminde Mimarbaşı olarak görev yapmıştır.
Sinan, cami, medrese, hamam, köprü ve han gibi birçok yapı inşa etmiştir. Özellikle inşa etmiş olduğu camiler çok büyük önem arzetmektedir. Sinan’ın yaşadığı çağ mimari açıdan Osmanlının klasik çağı olarak adlandırılmaktadır. Kendisinin mekânlar için oluşturduğu pratikler ve ilkeler, kendisinden sonra büyük oranda devam ettirilip tekrarlanmıştır. Birçok inşa ettiği yapı tipolojisi içinden özel olarak Camileri konuşacak olursak, Sinan’ın inşa ettiği cami sayısı seksen ile yüz arasında olduğu tahmin edilmektedir. Bunların yaklaşık otuz dokuz tanesi İstanbul’da bulunmaktadır. Bunların büyük çoğunluğu padişahlar, hanedan ailesi ve devlet ricali için inşa edilmiştir. Bunun yanında dört yüzü aşkın da mescid inşa etmiştir. Mescidleri ise daha çok ulema, devlet ricali, halkın ileri gelenleri yaptırmıştır. Mescidler daha küçük ölçekli olup mahalle cemaatine hizmet etmesi için inşa ediliyordu. Bunların yapımı, bakımı ve yönetimi mahalleli ile gerçekleştiriliyordu. Diğer yandan mescidlerde cuma hutbesi okunmadığı için ayrıca bir sultani onaya da gerek duyulmuyordu. Sinan Çağına[4] doğru neredeyse her mahallenin bir mescidi olmuş ve burada mahallenin kendi içinde bağımsız bir yapısı oluşmuştu. Mescid imamı vasıtasıyla da mahallenin siyasi temsili sağlanıyordu. Mahalleliler için önemli bir mekâna dönüşmüştü mescidler. Onlar aracılığıyla mahallenin organizasyonu gerçekleştiriliyordu. Bu, toplumsala da hizmet eden bir boyuttu. Sinan’ın özellikle büyük bir mimari ve sanatsal dehayla inşa etmiş olduğu Cami ve Mescidler, İstanbul’un siluetini oluşturmuştur. Aradan geçen yüzlerce yıla rağmen bu etkinliklerini hâlâ sürdürmektedirler. Sinan’ı sanatsal ve mimari yönüyle okumak oldukça ciddi bir çaba gerektiriyor ve buna hakkını vermeye çalışan oldukça ciddi eserler de mevcuttur. Lakin bunun yanında Sinan’ın da bir bağlam içinde yaşayıp eserlerini meydana getirdiğini düşününce, bu bağlamı anlamak O’nun eserlerini anlamlandırma noktasında daha fazla yardımcı olacaktır kanaatimizce. Özellikle giriş kısmında söz ettiğimiz iktidar-hukuk ve mimari arasındaki ilişkiyi buraya tatbik etmek buna yardımcı olacaktır.
Sinan Çağının hukuksal temsil formu diyebileceğimiz fetva makamı olan şeyhülislamlık, mekânsal ve kentsel imarın ortaya konulmasında hatırı sayılır bir etkiye sahipti. Cami ve mescidlerin inşa ve işlevi için oldukça belirleyici bir konumdaydı. Osmanlı iktidarının özellikle bu döneminde, Şeyhülislamlık makamının ve devletin etkisiyle beş vakit namazın cemaatle kılınma zorunluluğu vurgulanıyor ve buna dönük fetvalar veriliyordu. Örneğin Şeyhülislam Ebussuud Efendi, bir fetvasında esnafların cemaat halinde ibadet etmesini zorunlu tutuyordu. Bu durum dolayısıyla bir mekân ihtiyacı ortaya çıkarıyordu. Hal böyle olunca Sinan’ın inşa ettiği mescidler, cemaatle namaz kılmanın zorunluluğuna dair yapılan vurguları karşılamaya yöneliktir de denebilir. Sultan Süleyman döneminde devletin kendini konumlandırdığı Sünnilik mezhebi çevresindeki İslam pratiği, kendini gitgide yoğunlaştırmış ve devlet kendisini zındıklara ve kafirlere karşı şeriatın savunucusu olarak konumlandırmıştır. Yine aynı dönemde Cuma namazı Osmanlı topraklarında zorunlu hale getirilmiştir. Bu hukuki karar Sinan dönemi açısından cami ve mescid inşasının yoğun bir şekilde yapılmış olmasını açığa kavuşturuyor. Cemaatle namaz vurgusu ile cami ve mescidlere olan ihtiyacı paralel olarak tetiklemiştir. Verilen fetvalarda bu durum o kadar kati bir hale getirilmiştir ki mescidlerde günlük ibadetlere katılmayanların idam edilebilmesine varan müeyyideler ortaya konmuştur. Bu durum ücra yerlerde veya yol güzergâhlarında bulunan yerleşim yerlerinde bile mescid olmasını elzem bir durum kılmıştır.
Sinan ve başında bulunduğu Hassa Mimarlar Ocağı, bu ihtiyaca binaen mekânsal örgütlenme ve inşa üzerinde ciddi çalışmalar ve pratikler ortaya koymuştur. Örneğin Sinan’ın döneminde merkezi planlı camiler çevresinde kümelenen külliyeler sabit bir form halini aldı. Seyahat eden misafirleri de ağırlayacak şekilde inşa edilmiş olan Tabhaneli[5] denilen cami ve mescidler Sinan döneminde önemini kaybetmiştir. Bunun sebebi olarak sufilerin bu yapılarda yapmış olduğu ibadet biçimlerinin Şeyhülislamlık tarafından uygunsuz görüldüğüne dair verilen fetvalardır. Özellikle bazı sufi ve dervişlerin uygulamaları buna uygun görülmeyip kontrol altında tutulmaya çalışılmıştır. Bununla beraber tasavvufun şeriatla bağdaşan biçimleri ise varlıklarını sürdürmeye devam etmiş hatta zamanla da gelişme göstermiştir. Bu sebeple Sinan, merkezi planlı mescidleri ve camileri öncelikli olarak cemaat namazları için tasarlamıştı. Ve zamanla bu plan tipi bir norm haline dönüşüp tekrarlanagelmiştir. Değişen padişahlar ve hukuksal anlayış mekânın oluşumunu da etkilemiştir. Zira Sultan Süleyman’dan sonra tahta geçen oğlu Sultan Selim, bu sufi yapılara karşı daha ılımlı yaklaşmıştır. Bu sebeple Gülru Necipoğlu hocaya göre Osmanlı dini mimari yapılarını kendi bağlamları içinde yorumlamak, zaman içinde evrim göstermeyen monolitik bir Osmanlı İslam’ı kavramıyla mümkün değildir. Yeni mescid ve camilerin inşasının yanında birde kimi kilise veya sinagogların cami ve mescide dönüştürülmesi de gerçekleşiyordu. Şehirde yeni kilise ve sinagog yapılmasına izin verilmezken, bunların onarımlarına izin veriliyordu. Bu dönüşümde de yine fetva makamının etkisi açıktır. Örneğin zamanla çevresinde Müslüman nüfusunun arttığı kilise ve sinagoglar, cemaatin mescid ihtiyacına binaen mescide dönüştürülebilmişlerdir.
Diğer yandan mimari ifadenin en nitelikli örneklerinden olan Selatin Camileri[6] şehrin silüetini oluşturuyor. Ölçek, işlev ve konum itibariyle büyük önem arzediyordu. Selatin camilerinin inşa edilmesiyle ilgili dikkat çeken bir husus Osmanlı gözlemcileri tarafından ortaya konuyor; selatin cami külliyelerini, Hristiyan topraklarında başarılı askeri seferleri bizzat kumanda etmiş padişahlara elde ettikleri savaş ganimetleriyle yapmalarına müsaade ediliyordu. Dahası Andreas von Steinach şöyle diyordu: “Bizzat bir askeri sefere çıkarak İstanbul’dan en az iki üç günlük yola gitmemiş hiçbir Türk padişahının cami yaptırmasına izin verilmemiştir.”[7] Örneğin Bursa Ulucami, birinci Beyazıd tarafından 1396’da Niğbolu’da kazandığı zaferin ganimetleriyle yapılmıştır. Bununla beraber İkinci Selim’in Kıbrıs’ı kendi kılıcıyla fethetmemiş olmasından dolayı Selimiye camisini İstanbul yerine Edirne’de inşa edilmiş olmasının nedeni olarak görülür. Bu ciddi bir gelenek halini almış olup mekân ve zaman ilişkisi anlamında farklı bir örneklik ortaya koymuştur. Zaman içinde an’la eşdeğer bir zafer, mekân içinde bir formla şehrin silüetine işlenmiştir.
Özet niteliğinde yukarıda değindiğimiz tarihi vakıalar, iktidar-hukuk ve mekân ilişkisini gösterebilmek açısından önem arzediyor. Dönemin inşa edilen cami ve mescidlerinin banileri yukarıda da değindiğimiz gibi daha çok padişah, hanedan mensupları, devlet ricali ve halkın ileri gelenleridir. Bu inşaya yönelik pratik bir çeşit kamusal alanda görünme çabasıdır da diyebiliriz. Yapıların banileri toplumsal edep sınırları içinde kalarak doğrudan kendilerini anmasalar dahi oluşturdukları vakfiyeler ya da doğup büyüdükleri yerlere yapıları inşa etmeleri bir görünme çabası olarak okunabilir. Hatta bazen bunun iktidar mekanizması içindeki bir iktidar yarışının uzamsal boyutu olarak da görülebilir. Diğer yandan iktidar yapısının kendisini şeriatın savunucusu olarak ortaya koyması, hukuksal bağlama farklı bir hareket alanı katıyor. Böylece verilen fetvalar ile mescid ve camilerin ehemmiyeti vurgulanıyor, yapılan ibadetlerin şeriata uygun olması gözetilerek mekânsal formlar düzenlenip değiştirilebiliyor. İktidarın mücadelesi kafirlere ve zındıklara karşı konumlanınca, özel olarak payitahtta selatin camilerinin yapımı dahi bu mücadele neticesinden ortaya konacak başarıya şart koşuluyor. Bu durum şehrin silüetini belirleyen camilerin Hristiyanlığa karşı kazanılmış zaferlerle imlenmesini sağlayarak oldukça farklı bir mekân zaman ilişkisi ortaya konuyor. Bunların tümü mekân pratiğine ciddi anlamda etki ediyor. Sinan, ortaya koymuş olduğu mimari pratiği bir de bu etkiler vasıtasıyla şekillendiriyor. Şüphesiz Sinan, mekân ve sanat bağlamında eşsiz örnekler ortaya koymuştur. Lakin yukarıda da vurguladığımız gibi bu salt mimari, sanatsal veya monolitik bir Osmanlı İslam’ı kaygısını taşıyan bir pratik değildir. Dönemin siyaset ilişkileri ve hukuksal bağlamı bu inşa için çeşitli koşullar ortaya koymuştur. Bu koşullar altında mekân yeniden düşünülmüş yeniden şekillendirilmiştir. Sonuç itibariyle birbirinden bağımsız süreçler söz konusu değildir. Bu sebeple ortaya konuyor ki mekân, siyaset ve hukuk arasında ciddi ilişkiler söz konusudur. Son olarak iktidarın muktedirliği ve mimarinin ilişkisinin altını çizmek için Mehmet Akif Ersoy’un şu dizeleri vazıh bir örnektir:
“Hadi gel yıkalım şu
Süleymaniye’yi desen,
İki kazma kürek,
İki de ırgat gerek,
Ancak hadi gel yapalım
Şunu geri desen
Bir Sinan bir de,
Süleyman gerek.”
Dipnotlar:
[1] İfadenin kullanımı Turgut Cansever’e ait olup Kubbeyi Yere Koymamak isimli eserinden iktibas edilmiştir.
[2] Burada insan doğasıyla kastettiğimiz mânâ, insanın fücura eğilimli yönünün geliştirilmiş hâlidir.
[3] Kolezyum, içinde savaş oyunları, gladyatör ve vahşi hayvan dövüşlerinin düzenlendiği daire ya da oval planlı alanı kademeli oturma yerleriyle çevreleyen yüksek yapıdır. Kolezyum ismi İtalya’nın Roma kentinde bulunan bu işlevdeki yapının özel adıdır. (Kaynak: https://www.tarihlisanat.com/kolezyum/)
[4] Bu adlandırma, Gülru Necipoğlu’nun Bilgi Üniversitesi Yayınları’ndan çıkan Sinan Çağı adlı eserinden iktibas edilmiştir.
[5] Tabhaneli camiler, Osmanlı İmparatorluğu’nun kuruluşunda ve gelişmesinde etkin olan ahiler ve gezici dervişler için inşa edilmiş, dini işlevinden çok sosyal amaçlara hizmet eden yapılardır. (Kaynak: https://atif.sobiad.com/index)
[6] Selatin camileri, Osmanlı imparatorluğu döneminde sultanların yaptıkları camilere verilen addır. Osmanlı Dönemindeki ilk selatin camileri Bursa’daki Ulu Camii ve Yeşil Camii’dir. (Kaynak: https://tr.wikipedia.org/wiki/Selatin_camileri)
[7] Sinan Çağı, Gülru Necipoğlu, Bilgi Üniversitesi Yayınları
Tarihsel olarak özgürlüğün yayılması, özellikle ekonomik ve siyasi alanlarda, egemen güçlerin çıkarlarıyla çatışmış ve bu durum daha sıkı ideolojik denetim mekanizmalarının devreye sokulmasına yol açmıştır. Günümüzde de benzer süreçler yaşanmaktadır; halkın bilgiye erişimi ve özgür düşünce pratiği genişledikçe, bu alanda müdahaleler ve baskılar çoğalmaktadır.
İnsan, diğer yaratılmışlardan farklı olarak düşünen, taşınan ve tercih eden bir varlık. Akledip tercih ediyor olması onu sorumluluk sahibi kılıyor. Nihayetinde tercihlerinin sorumluluğunu üstlenen ve hesabını vermeyi de göze alan bir varlık; insan…
Bugün baba otoritesi, anne şefkati, aile, terbiye, ahlâk gibi tüm değer ve kurumları hedef alan topyekûn bir saldırı hatta bir toplum mühendisliği projesi ile karşı karşıyayız. Aile içinde baba otoritesinin sarsılması, anneliğin ve anne şefkatinin sanki bir yükmüş gibi algılanıyor olması, çocukların bencil ve narsist bir psikolojinin içerisine sürüklenmesi, aile ile birlikte toplumu ve insanlığı hedef alan topyekûn bir saldırıdır.
Manipülatörler, kişinin zihnini ikna edemezlerse davranışlarını, davranışlarını kontrol edemezlerse çevresini manipüle etmeye çalışırlar. Pes etmez manipülatörler çünkü kendilerini manipülasyonlara karşı korudukları gibi hakikate karşı da kör ve sağır kesilmişlerdir.
“Kitap ehlinden bir grup, ‘Mü’minlere indirilene günün başlangıcında inanın, sonunda da inkâr edin, belki onlar (size bakarak) dönerler.’ dedi.” (Âl-i ʿİmran 72)
Peki, acı kelimesi yüzümüzde gülücükler açmaya neden olmasın ama hayatın gerçeği değilmiş, hiç önemi yokmuş, gereksizmiş gibi algılanmasına da itirazımız, söyleyeceklerimiz olmasın mı? O halde acı, hüzün; mutluluk, haz, bu kavramlardan ne anlıyoruz, ne anlayabiliriz ya da ne anlamalıyız?
Mekânın İmkânı
İktidar biçimleri tarih boyunca tesis etmeye çalıştıkları otoritelerini uzamsal boyutta da gösterme kaygısı taşımışlardır. Mekâna müdahale bu uzamsal kaygının bir tür tezahürüdür. Keza mekân ideolojiden azade bir yapı olmayıp tam tersine ideolojinin ete kemiğe bürünmüş halidir. Diğer bir değişle biçimler dünyası, bilinç dünyasının bir aktarım alanıdır.[1] Tarih sahnesinde boy göstermiş devletler, imparatorluklar veya medeniyetler mekâna büyük oranda bu şekilde yaklaşmıştır. Mısır firavunlarının piramitleri, Yunan’ın antik tiyatroları, İran Perslerinin takları, Roma’nın Kolezyumları kabaca ortaya konabilecek ve düşünsel planının konuşmaya müsait olduğu bazı örneklerdendir sadece. Hal böyle olunca mekân sanatı diyebileceğimiz mimaride iktidar biçimleri ile olan ilişkisiyle büyük oranda varolagelmiştir. Zira medeniyetten yoksun bir vasatın mimariye de gerekli ehemmiyeti vermeyeceği malumdur. Yine tarihteki örnekleri üzerinden okunabileceği gibi devletlerin veya medeniyetlerin en iyi mimari yapıları, siyasi iktidarlarının zirvede olduğu dönemlerde ortaya konmuştur. Kuruluş aşamalarındaki karışıklık ve dağınıklık halini üzerinden attıktan sonra siyasi iktidarlar, oluşmaya başlayan ekonomik refah haliyle birlikte mekâna daha fazla ehemmiyet atfedip ilgilenmişlerdir. Bu hal bir süre sonra mekânı gözlerinde o kadar önemli bir noktaya taşımıştır ki yıkılış dönemlerinde dahi iktidarlarının sürdüğünü, uzamsal boyutta gösterebilmek için yeni mekânların inşasında çok büyük harcamalar yapabilmişlerdir. Siyasi iktidar kuruluş aşamasında büyük bir enerjiye sahip olarak varlığını sürdürürken mekânın gelişimi bunun arkasından gelmiş lakin siyasi iktidar bu ilk enerjilerini yitirip yok olmaya devam ettiklerinde bile, bitmekte olan içeriğin yerini formu yücelterek, şatafatı daha da arttırarak giderebileceğini düşünüp bunu mekân ile karşılamaya çalışmıştır. Bu düşünsel yanılgının kökeni daha derinlerde yatmaktadır. İnsan doğasının[2] güce olan teveccühü farklı iktidar katmanlarında farklı oranlarda kendini göstermektedir. Şüphesiz burada vurguladığımız yönü daha çok devlet veya medeniyet aşamasına ulaşarak bir mânâda insan doğasının kurumsallaşmış ve bir organizasyona dönüşmüş halidir diyebiliriz. Lakin bu bireysel anlamda da kendini gösterebilmektedir.
Meramımızı burada daha fazla genişletmeden devam edecek olursak, iktidarlar ve mimari arasındaki bu ilişkinin izini tarih boyunca sürmek mümkündür. Bir örnek üzerinden somutlaştıracak olursak, Roma’nın inşa etmiş olduğu devasa Kolezyumlar[3] bu ilişkinin en somut örneklerindendir. İnşa edildiği çağ açısından mekânsal anlamıyla ve teknik olarak büyük bir başarı söz konusudur. Lakin bu başarı Roma iktidar biçiminin kitlesel bir uyuşturucu ihtiyacının somut karşılığıdır. Kitleler burada yapılan dehşet verici hayvan ve insan katliamlarıyla adeta kana doyurularak uyuşturulmakta ve kamusal anlamda yaşadıkları yoksulluk ve anlam yoksunluklarını bastırmaktadırlar. Ve Roma yıkılışını hızlandırdığı zaman dilimlerinde dahi bu mekânın varlığı önemini arttırmıştır.
Bu yapıların varoluş süreçleri muktedirlerin hukuklarıyla sıkı bir ilişki içindedir. Zira siyasi iktidarın meşruiyet aracı hukuktur. Tüm yapıp ettiklerini hukuk temelli ortaya koyma veya meşrulaştırma amacı güdülmüştür. Hukuk, iktidarın mekân pratiği için emir ve yasaklar vazetmiş, bunların tatbikini kontrol araçları meydana getirmiştir. Mekân, daha küçük ölçekte bir konuttan, daha büyük ölçekte bir kente kadar hukuksal normlarla belirlenmiştir. Hukukun kendisinin de iktidarın ideolojisi bağlamında oluşturulduğunu kabul edersek, mekânla ilişkisi daha anlamlı bir yer edinmiş olacaktır. Bugün dahi şehirlerin imar planları oluşturulup tatbik edilirken, hukuk çerçevesinde ortaya konuyor ve hukukla kontrol ediliyor. Bir emir ve yasak koyma sistemi olarak da görebileceğimiz hukuksal mekanizma, imar ve inşa açısından da iktidarın ideolojik zeminini oluşturur. Mimari veya kentsel kavramlar yeniden tanımlanır, sınırlar belirlenir ve bu da yerleşimden çözüme kadar mekânsal pratiğe etki eder. Kamu için bu sınırlar yazılı dayanaklarla belirtilirken, bu sınırları vazeden hukuk bazen de bir meşrulaştırma aracına dönüşür. Bu sebeple aslında mimaride, hukukta bir iktidar aracı olurlar çoğunlukla.
Yazı muhtevası içerisinde mekân, hukuk ve siyaset ilişkisine derinlemesine değinmemiz mümkün olmamakla birlikte, somut tarihi bir vakıa üzerinden konuşmak meramımızı ifade edebilmek açısından faydalı olacağı kanaatindeyiz. Bu sebeple Osmanlı mimari mirasının en önemli şahsiyetlerinden Mimar Sinan’ın ortaya koymuş olduğu mekân pratiğini, dönemin siyasi iktidar ve hukuk ilişkisi bağlamında incelemeye çalışacağız. Yazımız makale formatında olmadığı için detaylı dipnotlar eklemeyeceğiz. Yazı dahilinde verilmiş olan tarihi bilgiler için Gülru Necipoğlu hocanın Sinan Çağı adlı eserinden faydalanılmıştır.
Sinan, cami, medrese, hamam, köprü ve han gibi birçok yapı inşa etmiştir. Özellikle inşa etmiş olduğu camiler çok büyük önem arzetmektedir. Sinan’ın yaşadığı çağ mimari açıdan Osmanlının klasik çağı olarak adlandırılmaktadır. Kendisinin mekânlar için oluşturduğu pratikler ve ilkeler, kendisinden sonra büyük oranda devam ettirilip tekrarlanmıştır. Birçok inşa ettiği yapı tipolojisi içinden özel olarak Camileri konuşacak olursak, Sinan’ın inşa ettiği cami sayısı seksen ile yüz arasında olduğu tahmin edilmektedir. Bunların yaklaşık otuz dokuz tanesi İstanbul’da bulunmaktadır. Bunların büyük çoğunluğu padişahlar, hanedan ailesi ve devlet ricali için inşa edilmiştir. Bunun yanında dört yüzü aşkın da mescid inşa etmiştir. Mescidleri ise daha çok ulema, devlet ricali, halkın ileri gelenleri yaptırmıştır. Mescidler daha küçük ölçekli olup mahalle cemaatine hizmet etmesi için inşa ediliyordu. Bunların yapımı, bakımı ve yönetimi mahalleli ile gerçekleştiriliyordu. Diğer yandan mescidlerde cuma hutbesi okunmadığı için ayrıca bir sultani onaya da gerek duyulmuyordu. Sinan Çağına[4] doğru neredeyse her mahallenin bir mescidi olmuş ve burada mahallenin kendi içinde bağımsız bir yapısı oluşmuştu. Mescid imamı vasıtasıyla da mahallenin siyasi temsili sağlanıyordu. Mahalleliler için önemli bir mekâna dönüşmüştü mescidler. Onlar aracılığıyla mahallenin organizasyonu gerçekleştiriliyordu. Bu, toplumsala da hizmet eden bir boyuttu. Sinan’ın özellikle büyük bir mimari ve sanatsal dehayla inşa etmiş olduğu Cami ve Mescidler, İstanbul’un siluetini oluşturmuştur. Aradan geçen yüzlerce yıla rağmen bu etkinliklerini hâlâ sürdürmektedirler. Sinan’ı sanatsal ve mimari yönüyle okumak oldukça ciddi bir çaba gerektiriyor ve buna hakkını vermeye çalışan oldukça ciddi eserler de mevcuttur. Lakin bunun yanında Sinan’ın da bir bağlam içinde yaşayıp eserlerini meydana getirdiğini düşününce, bu bağlamı anlamak O’nun eserlerini anlamlandırma noktasında daha fazla yardımcı olacaktır kanaatimizce. Özellikle giriş kısmında söz ettiğimiz iktidar-hukuk ve mimari arasındaki ilişkiyi buraya tatbik etmek buna yardımcı olacaktır.
Sinan Çağının hukuksal temsil formu diyebileceğimiz fetva makamı olan şeyhülislamlık, mekânsal ve kentsel imarın ortaya konulmasında hatırı sayılır bir etkiye sahipti. Cami ve mescidlerin inşa ve işlevi için oldukça belirleyici bir konumdaydı. Osmanlı iktidarının özellikle bu döneminde, Şeyhülislamlık makamının ve devletin etkisiyle beş vakit namazın cemaatle kılınma zorunluluğu vurgulanıyor ve buna dönük fetvalar veriliyordu. Örneğin Şeyhülislam Ebussuud Efendi, bir fetvasında esnafların cemaat halinde ibadet etmesini zorunlu tutuyordu. Bu durum dolayısıyla bir mekân ihtiyacı ortaya çıkarıyordu. Hal böyle olunca Sinan’ın inşa ettiği mescidler, cemaatle namaz kılmanın zorunluluğuna dair yapılan vurguları karşılamaya yöneliktir de denebilir. Sultan Süleyman döneminde devletin kendini konumlandırdığı Sünnilik mezhebi çevresindeki İslam pratiği, kendini gitgide yoğunlaştırmış ve devlet kendisini zındıklara ve kafirlere karşı şeriatın savunucusu olarak konumlandırmıştır. Yine aynı dönemde Cuma namazı Osmanlı topraklarında zorunlu hale getirilmiştir. Bu hukuki karar Sinan dönemi açısından cami ve mescid inşasının yoğun bir şekilde yapılmış olmasını açığa kavuşturuyor. Cemaatle namaz vurgusu ile cami ve mescidlere olan ihtiyacı paralel olarak tetiklemiştir. Verilen fetvalarda bu durum o kadar kati bir hale getirilmiştir ki mescidlerde günlük ibadetlere katılmayanların idam edilebilmesine varan müeyyideler ortaya konmuştur. Bu durum ücra yerlerde veya yol güzergâhlarında bulunan yerleşim yerlerinde bile mescid olmasını elzem bir durum kılmıştır.
Sinan ve başında bulunduğu Hassa Mimarlar Ocağı, bu ihtiyaca binaen mekânsal örgütlenme ve inşa üzerinde ciddi çalışmalar ve pratikler ortaya koymuştur. Örneğin Sinan’ın döneminde merkezi planlı camiler çevresinde kümelenen külliyeler sabit bir form halini aldı. Seyahat eden misafirleri de ağırlayacak şekilde inşa edilmiş olan Tabhaneli[5] denilen cami ve mescidler Sinan döneminde önemini kaybetmiştir. Bunun sebebi olarak sufilerin bu yapılarda yapmış olduğu ibadet biçimlerinin Şeyhülislamlık tarafından uygunsuz görüldüğüne dair verilen fetvalardır. Özellikle bazı sufi ve dervişlerin uygulamaları buna uygun görülmeyip kontrol altında tutulmaya çalışılmıştır. Bununla beraber tasavvufun şeriatla bağdaşan biçimleri ise varlıklarını sürdürmeye devam etmiş hatta zamanla da gelişme göstermiştir. Bu sebeple Sinan, merkezi planlı mescidleri ve camileri öncelikli olarak cemaat namazları için tasarlamıştı. Ve zamanla bu plan tipi bir norm haline dönüşüp tekrarlanagelmiştir. Değişen padişahlar ve hukuksal anlayış mekânın oluşumunu da etkilemiştir. Zira Sultan Süleyman’dan sonra tahta geçen oğlu Sultan Selim, bu sufi yapılara karşı daha ılımlı yaklaşmıştır. Bu sebeple Gülru Necipoğlu hocaya göre Osmanlı dini mimari yapılarını kendi bağlamları içinde yorumlamak, zaman içinde evrim göstermeyen monolitik bir Osmanlı İslam’ı kavramıyla mümkün değildir. Yeni mescid ve camilerin inşasının yanında birde kimi kilise veya sinagogların cami ve mescide dönüştürülmesi de gerçekleşiyordu. Şehirde yeni kilise ve sinagog yapılmasına izin verilmezken, bunların onarımlarına izin veriliyordu. Bu dönüşümde de yine fetva makamının etkisi açıktır. Örneğin zamanla çevresinde Müslüman nüfusunun arttığı kilise ve sinagoglar, cemaatin mescid ihtiyacına binaen mescide dönüştürülebilmişlerdir.
Diğer yandan mimari ifadenin en nitelikli örneklerinden olan Selatin Camileri[6] şehrin silüetini oluşturuyor. Ölçek, işlev ve konum itibariyle büyük önem arzediyordu. Selatin camilerinin inşa edilmesiyle ilgili dikkat çeken bir husus Osmanlı gözlemcileri tarafından ortaya konuyor; selatin cami külliyelerini, Hristiyan topraklarında başarılı askeri seferleri bizzat kumanda etmiş padişahlara elde ettikleri savaş ganimetleriyle yapmalarına müsaade ediliyordu. Dahası Andreas von Steinach şöyle diyordu: “Bizzat bir askeri sefere çıkarak İstanbul’dan en az iki üç günlük yola gitmemiş hiçbir Türk padişahının cami yaptırmasına izin verilmemiştir.”[7] Örneğin Bursa Ulucami, birinci Beyazıd tarafından 1396’da Niğbolu’da kazandığı zaferin ganimetleriyle yapılmıştır. Bununla beraber İkinci Selim’in Kıbrıs’ı kendi kılıcıyla fethetmemiş olmasından dolayı Selimiye camisini İstanbul yerine Edirne’de inşa edilmiş olmasının nedeni olarak görülür. Bu ciddi bir gelenek halini almış olup mekân ve zaman ilişkisi anlamında farklı bir örneklik ortaya koymuştur. Zaman içinde an’la eşdeğer bir zafer, mekân içinde bir formla şehrin silüetine işlenmiştir.
Özet niteliğinde yukarıda değindiğimiz tarihi vakıalar, iktidar-hukuk ve mekân ilişkisini gösterebilmek açısından önem arzediyor. Dönemin inşa edilen cami ve mescidlerinin banileri yukarıda da değindiğimiz gibi daha çok padişah, hanedan mensupları, devlet ricali ve halkın ileri gelenleridir. Bu inşaya yönelik pratik bir çeşit kamusal alanda görünme çabasıdır da diyebiliriz. Yapıların banileri toplumsal edep sınırları içinde kalarak doğrudan kendilerini anmasalar dahi oluşturdukları vakfiyeler ya da doğup büyüdükleri yerlere yapıları inşa etmeleri bir görünme çabası olarak okunabilir. Hatta bazen bunun iktidar mekanizması içindeki bir iktidar yarışının uzamsal boyutu olarak da görülebilir. Diğer yandan iktidar yapısının kendisini şeriatın savunucusu olarak ortaya koyması, hukuksal bağlama farklı bir hareket alanı katıyor. Böylece verilen fetvalar ile mescid ve camilerin ehemmiyeti vurgulanıyor, yapılan ibadetlerin şeriata uygun olması gözetilerek mekânsal formlar düzenlenip değiştirilebiliyor. İktidarın mücadelesi kafirlere ve zındıklara karşı konumlanınca, özel olarak payitahtta selatin camilerinin yapımı dahi bu mücadele neticesinden ortaya konacak başarıya şart koşuluyor. Bu durum şehrin silüetini belirleyen camilerin Hristiyanlığa karşı kazanılmış zaferlerle imlenmesini sağlayarak oldukça farklı bir mekân zaman ilişkisi ortaya konuyor. Bunların tümü mekân pratiğine ciddi anlamda etki ediyor. Sinan, ortaya koymuş olduğu mimari pratiği bir de bu etkiler vasıtasıyla şekillendiriyor. Şüphesiz Sinan, mekân ve sanat bağlamında eşsiz örnekler ortaya koymuştur. Lakin yukarıda da vurguladığımız gibi bu salt mimari, sanatsal veya monolitik bir Osmanlı İslam’ı kaygısını taşıyan bir pratik değildir. Dönemin siyaset ilişkileri ve hukuksal bağlamı bu inşa için çeşitli koşullar ortaya koymuştur. Bu koşullar altında mekân yeniden düşünülmüş yeniden şekillendirilmiştir. Sonuç itibariyle birbirinden bağımsız süreçler söz konusu değildir. Bu sebeple ortaya konuyor ki mekân, siyaset ve hukuk arasında ciddi ilişkiler söz konusudur. Son olarak iktidarın muktedirliği ve mimarinin ilişkisinin altını çizmek için Mehmet Akif Ersoy’un şu dizeleri vazıh bir örnektir:
“Hadi gel yıkalım şu
Süleymaniye’yi desen,
İki kazma kürek,
İki de ırgat gerek,
Ancak hadi gel yapalım
Şunu geri desen
Bir Sinan bir de,
Süleyman gerek.”
Dipnotlar:
[1] İfadenin kullanımı Turgut Cansever’e ait olup Kubbeyi Yere Koymamak isimli eserinden iktibas edilmiştir.
[2] Burada insan doğasıyla kastettiğimiz mânâ, insanın fücura eğilimli yönünün geliştirilmiş hâlidir.
[3] Kolezyum, içinde savaş oyunları, gladyatör ve vahşi hayvan dövüşlerinin düzenlendiği daire ya da oval planlı alanı kademeli oturma yerleriyle çevreleyen yüksek yapıdır. Kolezyum ismi İtalya’nın Roma kentinde bulunan bu işlevdeki yapının özel adıdır. (Kaynak: https://www.tarihlisanat.com/kolezyum/)
[4] Bu adlandırma, Gülru Necipoğlu’nun Bilgi Üniversitesi Yayınları’ndan çıkan Sinan Çağı adlı eserinden iktibas edilmiştir.
[5] Tabhaneli camiler, Osmanlı İmparatorluğu’nun kuruluşunda ve gelişmesinde etkin olan ahiler ve gezici dervişler için inşa edilmiş, dini işlevinden çok sosyal amaçlara hizmet eden yapılardır. (Kaynak: https://atif.sobiad.com/index)
[6] Selatin camileri, Osmanlı imparatorluğu döneminde sultanların yaptıkları camilere verilen addır. Osmanlı Dönemindeki ilk selatin camileri Bursa’daki Ulu Camii ve Yeşil Camii’dir. (Kaynak: https://tr.wikipedia.org/wiki/Selatin_camileri)
[7] Sinan Çağı, Gülru Necipoğlu, Bilgi Üniversitesi Yayınları
İlgili Yazılar
Düşüncenin Evrimi
Tarihsel olarak özgürlüğün yayılması, özellikle ekonomik ve siyasi alanlarda, egemen güçlerin çıkarlarıyla çatışmış ve bu durum daha sıkı ideolojik denetim mekanizmalarının devreye sokulmasına yol açmıştır. Günümüzde de benzer süreçler yaşanmaktadır; halkın bilgiye erişimi ve özgür düşünce pratiği genişledikçe, bu alanda müdahaleler ve baskılar çoğalmaktadır.
Meşru İle Gayri Meşru Olan Arasında İnsan
İnsan, diğer yaratılmışlardan farklı olarak düşünen, taşınan ve tercih eden bir varlık. Akledip tercih ediyor olması onu sorumluluk sahibi kılıyor. Nihayetinde tercihlerinin sorumluluğunu üstlenen ve hesabını vermeyi de göze alan bir varlık; insan…
Meskulen Erkek, Feminen Kadın Bağlamında İnsan ve Aile
Bugün baba otoritesi, anne şefkati, aile, terbiye, ahlâk gibi tüm değer ve kurumları hedef alan topyekûn bir saldırı hatta bir toplum mühendisliği projesi ile karşı karşıyayız. Aile içinde baba otoritesinin sarsılması, anneliğin ve anne şefkatinin sanki bir yükmüş gibi algılanıyor olması, çocukların bencil ve narsist bir psikolojinin içerisine sürüklenmesi, aile ile birlikte toplumu ve insanlığı hedef alan topyekûn bir saldırıdır.
Vahiy Kılavuzluğunda Manipülasyona Dair
Manipülatörler, kişinin zihnini ikna edemezlerse davranışlarını, davranışlarını kontrol edemezlerse çevresini manipüle etmeye çalışırlar. Pes etmez manipülatörler çünkü kendilerini manipülasyonlara karşı korudukları gibi hakikate karşı da kör ve sağır kesilmişlerdir.
“Kitap ehlinden bir grup, ‘Mü’minlere indirilene günün başlangıcında inanın, sonunda da inkâr edin, belki onlar (size bakarak) dönerler.’ dedi.” (Âl-i ʿİmran 72)
Acılarından Filizlenir İnsan
Peki, acı kelimesi yüzümüzde gülücükler açmaya neden olmasın ama hayatın gerçeği değilmiş, hiç önemi yokmuş, gereksizmiş gibi algılanmasına da itirazımız, söyleyeceklerimiz olmasın mı? O halde acı, hüzün; mutluluk, haz, bu kavramlardan ne anlıyoruz, ne anlayabiliriz ya da ne anlamalıyız?