İsmet Özel, Şiir Okuma Kılavuzu adlı eserinde “Şiiri de şiirsel olanı da doğrudan doğruya şiirin içinde aramalıyız.” der. Bu edebi türün en önemli özelliğini, insanoğluna ait olan yapıp etmelerin sınırında yer alan bir etkinlik olması dolayısıyla kazandığına dikkat çeker. Şaire göre “şiirin nesneler dünyasındaki çok renkli, çok biçimli yüzünün merkezinde “beşerî olan” bulunmaktadır. Nida Dergisi olarak Beyoğlu doğumlu editör/şair M. Burak Çelik ile Ketebe yayımlarından çıkan şiir kitabı “Halkın Mutsuzluk Lekeleri” üzerinden şiiri ve şairi konuştuk. M. Burak Çelik’in şiirlerinde yer alan “insana dair” simgelerin izini sürdük. Siz değerli okuyucularımızın istifadesine sunarız.
Burak Bey, biz sizi tanıyoruz ama okurlarımız için kendinizi kısaca tanıtabilir misiniz? Burak Çelik kimdir? Şiir yazmaya ne zaman ve hangi mecralarda başladı?
Aslen Çankırılıyım. Beyoğlu’nda doğdum, Kurtuluş’ta büyüdüm. İlkokul ve liseyi Kurtuluş’ta okudum. Daha sonra Çanakkale’ye ilahiyat okumaya gittim. İstanbul’dan ilk ayrılışımdı ve çok zorlandım. İstanbul’a ne kadar bağlı olduğumu da o zaman anladım. Üniversitede ve sonrasında çeşitli işlerde çalıştım. Kitapçılık, editörlük, habercilik ve öğretmenlik gibi. Şu anda da editörlüğe ve kitapçılığa devam ediyorum, ara sıra sahaflık yapıyorum. Şiir yazmaya “şu zaman” başladım diyemiyorum. Sanki kendimi bildim bileli şiir yazıyordum. Şiir yayımlattığım ilk dergiyi de hatırlamıyorum ama bir taşra dergisi olduğunu ve bir arkadaşımın ısrarı sonucu yayımlattığımı hatırlıyorum. Daha sonra başka dergilerde yayımlatalım derken merkez dergilere kadar ilerledim. Hece ve Aşkar dergilerinde şiirlerim yayımlandığında çok mutlu olmuştum. Sonrasında, aldığım eleştirileri dikkate alarak çalışmaya ve okumalarıma devam ettim.
Necip Fazıl Kısakürek, Abdülhakim Arvasi ile tanıştıktan sonra şiiri, “Allah’ı arama sanatı” olarak tanımlamış ve sanatını da bu gaye uğruna kullanmıştır. Sizin için şiir ne anlama geliyor? Bir şair olarak şiiri nasıl tanımlıyorsunuz?
Benim şiire verdiğim anlam, büyük paydasını, yaşamaya karşı duyulan bir öfkeden alıyor. Rahatsızlık duymak, surat asmak, kaş çatmak ve hatta bazen elini beline götürmek… Yani şiir benim duruşumu göstermek için var. Ne dediğimi, nereden dediğimi ve nasıl dediğimi göstermek için var. Kimileri deneme yazarak, kimisi öykü yazarak yapabilir. Bense bunun için en uygun zeminin şiir olduğunu düşünüyorum. Alkışa ihtiyaç duymadan hatta bazen yuhalandığında başarıya ulaşmış sayılan gösteriye benzetebilirim. Boğazdan hemencecik akıp geçmeyen lokma. Duvarda öylesine duran ama sürekli tedirginlik uyandıran bir tüfek. Hem hayatın bir parçası hem de tedirgin/rahatsız edici.
“Halkın Mutsuzluk Lekeleri” ilk şiir kitabınız. Hayırlı olsun diyoruz bir kez daha. İçeri, Dışarı ve İç-Dış Sentezi olmak üzere üç bölüme ayrılıyor kitap. Kitabınızı bu şekilde ayırmanızın özel bir nedeni var mı? Ben okurken şairin içi ve dışının kavgası gibi geldi bana ve “İç-Dış Sentezi ile de ortak bir paydada içi ve dışı buluşturmaya çalışmış şair.” dedim ama tabiî bu sadece bir okuyucu yorumu. Siz bu konuda ne söylersiniz?
Çok teşekkür ederim. Evet, özel bir sebebi var. Kitap dosyasını oluştururken fark ettim ki, şiirlerimin bir kısmı içsel söyleyişlerden meydana gelmiş. Bir kısmı da daha çok dışa dönük öfke ve eleştirilerden gücünü almış. Ve zaten üç bölüme ayrılmış (İçeri, Dışarı, Sentez) İç Dış Sentezi şiirimin kitabın özeti olabileceğini anladım. İç bölümünü ilk bölüm yaparak önce insanın “kendi”liğine dikkat çekmek istedim. Tüm yolculukların başlangıcı. Özün bulunduğu toprak. Dış bölümünde artık bir taşış söz konusu: İçten dışa. Dışarıya duyulan ilgi, korku, heyecan, öfke, kıskançlık ve tüm her şey bu bölümde yer alıyor. Tek şiirden oluşan İç Dış Sentezi de söylediğim gibi, ikilikleri bire indiren, ortak paydada buluşturan değil, zaten aynı pay olduğunu gösteren bir bölüm/şiir oldu.
Kimi zaman dergilerde öykülerinize de rastlıyoruz, öykü yazmak; yorulunca başka bir işe koyulmak anlamına mı geliyor yoksa kendinizi ifade etmenin başka bir yolu mu? Bir de bildiğimiz kadarıyla sahaflık yönünüz var. Buna belki “dijital sahaflık” da diyebiliriz. Bu döngü kendine nasıl bir yol buluyor ve size neler katıyor?
Şiirlerim genelde anlatımcı (narrative) özelliğe sahiptir. Öykü unsurlarından çokça faydalanırım. Fakat bazen bir şiire değil de öyküye daha çok yakışacak ya da sadece öyküyle anlatabileceğim bir konu geldiğinde aklıma bunu öyküyle anlatmayı seçiyorum. Şiir kıskançtır. Öyküyle olan bu küçük kaçamaklara bile dayanamaz ve kaçar çoğu zaman. Bu yüzden öyküye çok ama çok az dönerim. Yorulunca gittiğim bir kapı değil aslında öykü. İhtiyaç duyduğumda beni hazır bekleyen biri, diyeyim.
Evet, sahaflık yapıyorum. İnternet üzerinden yaptığım için e-ticaret ya da dijital sahaflık diyebiliriz. Beni çok mutlu eden bir iş. Beni bir gençlerle ilgilenmek, yani öğretmenlik, bir de kitaplarla ilgili herhangi bir iş mutlu eder. Kitapları paylaşmadan önce incelerim, hatta çoğunu okurum. İtiraf etmeliyim ki bazılarını satmak istemem. Satılmamaları için içten içe dua da ettiğim bile olur. Sahaflığın bana katkısı kısa sürede birçok kitabı tanımam ve bunları hafızamda kaydetmemdir. Sabır ve dinginlik öğretmesi de cabası.
Biliyoruz ki pek çok yazarın yazarken birtakım ritüelleri var. Siz şiir yazarken, olmazsa olmazım dediğiniz bir durum var mı? Şiirlerinizi nasıl yazıyorsunuz?
Romantik anlayıştaki şair profilinden çok uzaktayımdır. Yazmak için hiçbir şey istemem. Ne deniz ne sessizlik ne çay/kahve… Olmazsa olmazım yaşamaktır. Üzerine biraz acemilik. Biraz çocukluk. Bolca öfke.
Bunlar olduktan sonra metrobüs, otobüs, çay ocağı; sessizlik ya da gürültü fark etmez. Zaten hemen yazıya geçirmem. Şiir önce okunan bir şeydir. Bu yüzden de sürekli okurum, çoğunlukla aklımdan. Belli bir seviyeye geldiğinde yazıya döküp üzerinde çalışırım.
İsmet Özel, şiiri; “bizim neyi simgelediğini bilmeden de hayatımızın içinde anlamlandırabildiğimiz, neyi simgelediğini bildiğimiz zaman da anlamlı oluşundan bir şey kaybetmeyen metin” olarak kabul eder. Özel, şiirin bünyesinde barındırdığı farklı farklı anlam değerlerinin olduğunu ve bunların kimi zaman “simge”ler halinde şiirde yer aldığını belirtir. Söz konusu simgelerin okuyucu için neye karşılık gelindiği bilinmeden de bir anlam ifade edeceğini ve okuyucuda karşılık bulacağını söyler. Sizin kitabınızdaki simgeler neye karşılık geliyor? Şairin içer’den dışar’ıya bakışının ürünü diyebilir miyiz?
Şiir zaten böyle bir metin olmalıdır, böyledir. Kitabımdaki şiirler de dediğiniz gibi içeriden dışarıya veya dışarıdan içeriye bakmanın ürünüdür. Tabiî ki ben yazarken bağdaştırdığım kelimelerden farklı şeyler düşünerek yazarım, okuyucu farklı çıkarımlar yapabilir. Konuşmak da böyledir. Kafamızdaki görüntüleri karşı tarafa hiçbir zaman tam anlamıyla aktaramayız. Bu yüzden de kimse birbirini tam olarak anlamaz ama konuşmaktan da vazgeçmeyiz.
Şiirlerinizde bazı semtlerin adı geçiyor. “Doğu” imgesi ise üzerinde özellikle durduğunuz bir konu gibi geldi bana. Sizin için mekân şiirlerinizin daha anlamlı bir yere varmasına mı karşılık geliyor? Ya da mekân olgusu şiirlerinizde tam olarak neye tekabül ediyor?
Şair, yaşamadığını yazmamalıdır, cümlesini her zaman bir kural kabul etmişimdir. Yaşadığımı yazarken, yaşantının gerçekleştiği mekânlar da şiirin bir parçası oluveriyor. Ayrıca şiirimin somutlaşmasını sağlıyor. Zaman ve mekândan ayrı düşünemeyiz. Bir olayı anlamak için “Ne zaman?” ve “Nerede?” diye sorarız. Okur için olaylar havada kalmıyor. Ya da kalmadığını düşünüyorum. Tabiî bazen zaman ve mekân bilgisi vermemek de metni sağlamlaştırır. Kur’an’da yalnızca olaya dikkat çekilmek istendiğinde zaman ve mekândan bahsedilmediğini görürüz.
Doğu ise Batılılar tarafından dayatılan bir yaftadan çok, öfkeli bir duruşu simgeliyor benim için. Oryantalistlere, anlamadıklarını anlatmak, göremediklerini göstermek. Doğululuk bir kabulleniş değil, Batı’ya bunu idrak ettirme tarzıdır.
Şiirlerinizde yakın çevrenizden isimlere bazı şiirlerin ithaf edildiğini görüyoruz. Yine belki de hiç tanışmadığınız uzak çevrenizden de bazı şairlerin dizelerine yer vererek onları anıyorsunuz. ‘İnsan’ın dünyada var olma sancısını da taşıyor şiirleriniz. Yazma serüveninize genel olarak ‘insan’ın ve özelde de bu kişilerin nasıl bir katkısı oluyor? Şiirlerinizi şekillendirdiğini düşünüyor musunuz?
Şiir ithaf ettiğim insanlar, şiirime doğrudan müdahil olmasa da hayatımın ya bir döneminde ya da tümünde hikâyeme ortaklık etmiş olanlardır. Hikâyelerimizin kesiştiği insanlar benim için çok anlam ifade eder. Özellikle bir süre sonra, sanki doğuştan beridir tanışıyormuşsunuz hissi veren dostluklar çok mühimdir. Ruhlarımızın dans ettiğini hissederim. Kalu belayı hatırlar gibi olurum. Tabiî insan olmak ve insanlarla etkileşimde olmak da hem kendi sancımızı doğurur hem de başka sancılara ortaklık etmemize olanak sağlar. Kısacası insanın felsefi, antropolojik, sosyolojik ya da mitolojik tüm varoluşları benim ilgi alanıma giriyor. Buna da önce çevremdeki insanlardan başlamam gerekir diye düşünüyorum.
“Kavramlar derimizi yüzüp inandırınca kürsülere
Güzellik etkisiz kılındığında
Giyiniktir herkes, her bir insan üşümüştür…” diyorsunuz.
Bu dizelerde ve genel olarak şiirlerinizde “insanın var olma sancısı, halkın sıkıntıları ve yer yer metafizik unsurlar ile birlikte politik simgelerin” bir sistem eleştirisi yaptığını görüyoruz. Halkın Mutsuzluk Lekeleri’ni çoğaltan tam da bu zorlu yaşamak mı?
İsmet Özel’in; “Yaşamayı bileydim yazar mıydım hiç şiir?” dediği gibi. Yaşamakta zorlanmasaydım, saldırıya uğramasaydım böyle şiirler de yazmazdım. Türkiye’de yaşayıp herhalde siyasete göz ucuyla da olsa bakmamak mümkün değildir. “Türkiye, evlatlarına kendisinden başka bir şeyle meşgul olmak imkânını vermiyor.” der Tanpınar. Ben de Türk evladı olarak ülkemle meşgul olmak zorunda kaldım. Metafizik konularsa hem okuduğum bölümden dolayı hem de içsel yönelim olarak zaten her zaman arayışında olduğum bir mevzu benim için.
Dolayısıyla ne yapmamız lazım? Evvela uyanış. Artık anlamamız lazım bu projenin detaylarını ama bütün cephelerini anlamamız lazım. Sonra da karşı tedbir olarak evvela bir korunma, yani bir algoritma analizi yapan, algoritma filtrasyonu yapan bir sistem ve ondan sonra da bize ait bir sosyal medya, ki ben buna ifsat algoritmaları yerine ıslah algoritmaları diyorum. Islah algoritmaları üreten bir sosyal medya arama motoru, rahmani bir arama motoru ve rahmani bir yapay zekâ tasarlamamız lazım.
Gözünün içine baka baka hesaplaşmak şöyle dursun, düşünmenin korku nesnesi muamelesi gördüğü bir toplumsal vasatı tarif ediyor Cemil Meriç: ‘…düşüncenin kuduz bir köpek gibi kovalandığı topraklar…’ ‘Düşünce’ sahipsiz, ortada… ‘Düşünmek’ ise asil ve soylu bir aidiyete sahip…
Kapitalist, teknik ve bürokratik çağın şafağı ise insanın köleleştirilmesiyle sonuçlandı. Onu yeni bir sekülerleştirilmiş modus vivendi içinde zincirledi. İnsanı büyülü bir evrende bağlayan ve onu kozmik bir kaza haline getiren bu önemli şey, irademizi serbest bıraktı ve onu, gücü irade eden dönüştürülmüş bir enerji olarak serbest bıraktı. Ve kapitalizm, teknikçilik ve bürokrasi, saf gücün tohumunun büyümesine izin veren mükemmel topraklardı ve bir kez çapa kozmik olarak büyülenmiş olandan serbest bırakıldığında, artık durmak yoktu.
Cabbar ve kahhar olan bir ülkenin, zalim bir topluluğun ürünlerini, siyasetini boykot etmek bence insani olarak da İslami olarak da son derece erdemli ve değerli bir tutum. Ama burada boykotun düzeyinin böyle Starbucks kahve zinciri veya başka bir market üzerinden sürdürülmesi çok yüzeysel ve basit kalıyor. Cenab Şahabettin’in Tiryaki Sözleri’nde kullandığı bir ifade var; Derken avam her şeyin gürültülüsünü sever düğünün de ibadetin de yani hemen yanı başımızdaki bir mağazaya saldırarak, sadece onun ürünlerini boykot ederek gerçek anlamda global Yahudi şerrine mâni olabilir misiniz? Yani ortalama bir vatandaş Starbucks’tan kahve içmeyerek bu eylemi yürütebilir barışçıl bir şekilde. Ama öte yandan İsrail’le fiilen ticaret yapan, dünya kadar para kazanan hatta belki tek işi bu olan insanlarla hiçbir şekilde temasa geçilmeden, onlar ikna edilmeden, onlar bu sürece dâhil edilmeden, ortalama bir insanın psikolojisi üzerinden boykot yürütmeyi ben çok makûl görmüyorum. Bu da iç siyasete, vitrinlere oynamak gibi geliyor. Hani kaba bir tabir kullanılır; Starbucks mücahitleri şeklinde. Bu arada İslâm ülkeleri bu konuda samimi iseler Starbucks dışında kendi ülkelerinin İsrail’le, Yahudilerle iş yapan firmalarını teker teker ifşa etsinler ve o ürünler konusunda aynı duyarlılığı göstersinler
Çocuk edebiyatının mahiyeti, değer üretimi, tarihi seyri,yazarlığı, çizerliği, eğitim ve öğretimi bunlarla beraber çocuk kitapları yayıncılığı, editörlüğü ve daha birçok alan araştırma ve incelenmeye değer konular olsa da çocuk edebiyatının merkezinde çocuklar vardır.
Bu sebeple yazarımız Mustafa Ökkeş Evren, Nida’nın özel sayısı için çocuk edebiyatının başkahramanı çocuklarla “kitaba” ve “okumaya” dair söyleşi gerçekleştirdi.
M. Burak Çelik İle “Halkın Mutsuzluk Lekeleri” Kitabı Üzerinden Şiiri Ve Şairi Konuştuk
İsmet Özel, Şiir Okuma Kılavuzu adlı eserinde “Şiiri de şiirsel olanı da doğrudan doğruya şiirin içinde aramalıyız.” der. Bu edebi türün en önemli özelliğini, insanoğluna ait olan yapıp etmelerin sınırında yer alan bir etkinlik olması dolayısıyla kazandığına dikkat çeker. Şaire göre “şiirin nesneler dünyasındaki çok renkli, çok biçimli yüzünün merkezinde “beşerî olan” bulunmaktadır. Nida Dergisi olarak Beyoğlu doğumlu editör/şair M. Burak Çelik ile Ketebe yayımlarından çıkan şiir kitabı “Halkın Mutsuzluk Lekeleri” üzerinden şiiri ve şairi konuştuk. M. Burak Çelik’in şiirlerinde yer alan “insana dair” simgelerin izini sürdük. Siz değerli okuyucularımızın istifadesine sunarız.
Burak Bey, biz sizi tanıyoruz ama okurlarımız için kendinizi kısaca tanıtabilir misiniz? Burak Çelik kimdir? Şiir yazmaya ne zaman ve hangi mecralarda başladı?
Aslen Çankırılıyım. Beyoğlu’nda doğdum, Kurtuluş’ta büyüdüm. İlkokul ve liseyi Kurtuluş’ta okudum. Daha sonra Çanakkale’ye ilahiyat okumaya gittim. İstanbul’dan ilk ayrılışımdı ve çok zorlandım. İstanbul’a ne kadar bağlı olduğumu da o zaman anladım. Üniversitede ve sonrasında çeşitli işlerde çalıştım. Kitapçılık, editörlük, habercilik ve öğretmenlik gibi. Şu anda da editörlüğe ve kitapçılığa devam ediyorum, ara sıra sahaflık yapıyorum. Şiir yazmaya “şu zaman” başladım diyemiyorum. Sanki kendimi bildim bileli şiir yazıyordum. Şiir yayımlattığım ilk dergiyi de hatırlamıyorum ama bir taşra dergisi olduğunu ve bir arkadaşımın ısrarı sonucu yayımlattığımı hatırlıyorum. Daha sonra başka dergilerde yayımlatalım derken merkez dergilere kadar ilerledim. Hece ve Aşkar dergilerinde şiirlerim yayımlandığında çok mutlu olmuştum. Sonrasında, aldığım eleştirileri dikkate alarak çalışmaya ve okumalarıma devam ettim.
Necip Fazıl Kısakürek, Abdülhakim Arvasi ile tanıştıktan sonra şiiri, “Allah’ı arama sanatı” olarak tanımlamış ve sanatını da bu gaye uğruna kullanmıştır. Sizin için şiir ne anlama geliyor? Bir şair olarak şiiri nasıl tanımlıyorsunuz?
Benim şiire verdiğim anlam, büyük paydasını, yaşamaya karşı duyulan bir öfkeden alıyor. Rahatsızlık duymak, surat asmak, kaş çatmak ve hatta bazen elini beline götürmek… Yani şiir benim duruşumu göstermek için var. Ne dediğimi, nereden dediğimi ve nasıl dediğimi göstermek için var. Kimileri deneme yazarak, kimisi öykü yazarak yapabilir. Bense bunun için en uygun zeminin şiir olduğunu düşünüyorum. Alkışa ihtiyaç duymadan hatta bazen yuhalandığında başarıya ulaşmış sayılan gösteriye benzetebilirim. Boğazdan hemencecik akıp geçmeyen lokma. Duvarda öylesine duran ama sürekli tedirginlik uyandıran bir tüfek. Hem hayatın bir parçası hem de tedirgin/rahatsız edici.
“Halkın Mutsuzluk Lekeleri” ilk şiir kitabınız. Hayırlı olsun diyoruz bir kez daha. İçeri, Dışarı ve İç-Dış Sentezi olmak üzere üç bölüme ayrılıyor kitap. Kitabınızı bu şekilde ayırmanızın özel bir nedeni var mı? Ben okurken şairin içi ve dışının kavgası gibi geldi bana ve “İç-Dış Sentezi ile de ortak bir paydada içi ve dışı buluşturmaya çalışmış şair.” dedim ama tabiî bu sadece bir okuyucu yorumu. Siz bu konuda ne söylersiniz?
Çok teşekkür ederim. Evet, özel bir sebebi var. Kitap dosyasını oluştururken fark ettim ki, şiirlerimin bir kısmı içsel söyleyişlerden meydana gelmiş. Bir kısmı da daha çok dışa dönük öfke ve eleştirilerden gücünü almış. Ve zaten üç bölüme ayrılmış (İçeri, Dışarı, Sentez) İç Dış Sentezi şiirimin kitabın özeti olabileceğini anladım. İç bölümünü ilk bölüm yaparak önce insanın “kendi”liğine dikkat çekmek istedim. Tüm yolculukların başlangıcı. Özün bulunduğu toprak. Dış bölümünde artık bir taşış söz konusu: İçten dışa. Dışarıya duyulan ilgi, korku, heyecan, öfke, kıskançlık ve tüm her şey bu bölümde yer alıyor. Tek şiirden oluşan İç Dış Sentezi de söylediğim gibi, ikilikleri bire indiren, ortak paydada buluşturan değil, zaten aynı pay olduğunu gösteren bir bölüm/şiir oldu.
Kimi zaman dergilerde öykülerinize de rastlıyoruz, öykü yazmak; yorulunca başka bir işe koyulmak anlamına mı geliyor yoksa kendinizi ifade etmenin başka bir yolu mu? Bir de bildiğimiz kadarıyla sahaflık yönünüz var. Buna belki “dijital sahaflık” da diyebiliriz. Bu döngü kendine nasıl bir yol buluyor ve size neler katıyor?
Şiirlerim genelde anlatımcı (narrative) özelliğe sahiptir. Öykü unsurlarından çokça faydalanırım. Fakat bazen bir şiire değil de öyküye daha çok yakışacak ya da sadece öyküyle anlatabileceğim bir konu geldiğinde aklıma bunu öyküyle anlatmayı seçiyorum. Şiir kıskançtır. Öyküyle olan bu küçük kaçamaklara bile dayanamaz ve kaçar çoğu zaman. Bu yüzden öyküye çok ama çok az dönerim. Yorulunca gittiğim bir kapı değil aslında öykü. İhtiyaç duyduğumda beni hazır bekleyen biri, diyeyim.
Evet, sahaflık yapıyorum. İnternet üzerinden yaptığım için e-ticaret ya da dijital sahaflık diyebiliriz. Beni çok mutlu eden bir iş. Beni bir gençlerle ilgilenmek, yani öğretmenlik, bir de kitaplarla ilgili herhangi bir iş mutlu eder. Kitapları paylaşmadan önce incelerim, hatta çoğunu okurum. İtiraf etmeliyim ki bazılarını satmak istemem. Satılmamaları için içten içe dua da ettiğim bile olur. Sahaflığın bana katkısı kısa sürede birçok kitabı tanımam ve bunları hafızamda kaydetmemdir. Sabır ve dinginlik öğretmesi de cabası.
Biliyoruz ki pek çok yazarın yazarken birtakım ritüelleri var. Siz şiir yazarken, olmazsa olmazım dediğiniz bir durum var mı? Şiirlerinizi nasıl yazıyorsunuz?
Bunlar olduktan sonra metrobüs, otobüs, çay ocağı; sessizlik ya da gürültü fark etmez. Zaten hemen yazıya geçirmem. Şiir önce okunan bir şeydir. Bu yüzden de sürekli okurum, çoğunlukla aklımdan. Belli bir seviyeye geldiğinde yazıya döküp üzerinde çalışırım.
İsmet Özel, şiiri; “bizim neyi simgelediğini bilmeden de hayatımızın içinde anlamlandırabildiğimiz, neyi simgelediğini bildiğimiz zaman da anlamlı oluşundan bir şey kaybetmeyen metin” olarak kabul eder. Özel, şiirin bünyesinde barındırdığı farklı farklı anlam değerlerinin olduğunu ve bunların kimi zaman “simge”ler halinde şiirde yer aldığını belirtir. Söz konusu simgelerin okuyucu için neye karşılık gelindiği bilinmeden de bir anlam ifade edeceğini ve okuyucuda karşılık bulacağını söyler. Sizin kitabınızdaki simgeler neye karşılık geliyor? Şairin içer’den dışar’ıya bakışının ürünü diyebilir miyiz?
Şiir zaten böyle bir metin olmalıdır, böyledir. Kitabımdaki şiirler de dediğiniz gibi içeriden dışarıya veya dışarıdan içeriye bakmanın ürünüdür. Tabiî ki ben yazarken bağdaştırdığım kelimelerden farklı şeyler düşünerek yazarım, okuyucu farklı çıkarımlar yapabilir. Konuşmak da böyledir. Kafamızdaki görüntüleri karşı tarafa hiçbir zaman tam anlamıyla aktaramayız. Bu yüzden de kimse birbirini tam olarak anlamaz ama konuşmaktan da vazgeçmeyiz.
Şiirlerinizde bazı semtlerin adı geçiyor. “Doğu” imgesi ise üzerinde özellikle durduğunuz bir konu gibi geldi bana. Sizin için mekân şiirlerinizin daha anlamlı bir yere varmasına mı karşılık geliyor? Ya da mekân olgusu şiirlerinizde tam olarak neye tekabül ediyor?
Şair, yaşamadığını yazmamalıdır, cümlesini her zaman bir kural kabul etmişimdir. Yaşadığımı yazarken, yaşantının gerçekleştiği mekânlar da şiirin bir parçası oluveriyor. Ayrıca şiirimin somutlaşmasını sağlıyor. Zaman ve mekândan ayrı düşünemeyiz. Bir olayı anlamak için “Ne zaman?” ve “Nerede?” diye sorarız. Okur için olaylar havada kalmıyor. Ya da kalmadığını düşünüyorum. Tabiî bazen zaman ve mekân bilgisi vermemek de metni sağlamlaştırır. Kur’an’da yalnızca olaya dikkat çekilmek istendiğinde zaman ve mekândan bahsedilmediğini görürüz.
Doğu ise Batılılar tarafından dayatılan bir yaftadan çok, öfkeli bir duruşu simgeliyor benim için. Oryantalistlere, anlamadıklarını anlatmak, göremediklerini göstermek. Doğululuk bir kabulleniş değil, Batı’ya bunu idrak ettirme tarzıdır.
Şiirlerinizde yakın çevrenizden isimlere bazı şiirlerin ithaf edildiğini görüyoruz. Yine belki de hiç tanışmadığınız uzak çevrenizden de bazı şairlerin dizelerine yer vererek onları anıyorsunuz. ‘İnsan’ın dünyada var olma sancısını da taşıyor şiirleriniz. Yazma serüveninize genel olarak ‘insan’ın ve özelde de bu kişilerin nasıl bir katkısı oluyor? Şiirlerinizi şekillendirdiğini düşünüyor musunuz?
Şiir ithaf ettiğim insanlar, şiirime doğrudan müdahil olmasa da hayatımın ya bir döneminde ya da tümünde hikâyeme ortaklık etmiş olanlardır. Hikâyelerimizin kesiştiği insanlar benim için çok anlam ifade eder. Özellikle bir süre sonra, sanki doğuştan beridir tanışıyormuşsunuz hissi veren dostluklar çok mühimdir. Ruhlarımızın dans ettiğini hissederim. Kalu belayı hatırlar gibi olurum. Tabiî insan olmak ve insanlarla etkileşimde olmak da hem kendi sancımızı doğurur hem de başka sancılara ortaklık etmemize olanak sağlar. Kısacası insanın felsefi, antropolojik, sosyolojik ya da mitolojik tüm varoluşları benim ilgi alanıma giriyor. Buna da önce çevremdeki insanlardan başlamam gerekir diye düşünüyorum.
“Kavramlar derimizi yüzüp inandırınca kürsülere
Güzellik etkisiz kılındığında
Giyiniktir herkes, her bir insan üşümüştür…” diyorsunuz.
Bu dizelerde ve genel olarak şiirlerinizde “insanın var olma sancısı, halkın sıkıntıları ve yer yer metafizik unsurlar ile birlikte politik simgelerin” bir sistem eleştirisi yaptığını görüyoruz. Halkın Mutsuzluk Lekeleri’ni çoğaltan tam da bu zorlu yaşamak mı?
İsmet Özel’in; “Yaşamayı bileydim yazar mıydım hiç şiir?” dediği gibi. Yaşamakta zorlanmasaydım, saldırıya uğramasaydım böyle şiirler de yazmazdım. Türkiye’de yaşayıp herhalde siyasete göz ucuyla da olsa bakmamak mümkün değildir. “Türkiye, evlatlarına kendisinden başka bir şeyle meşgul olmak imkânını vermiyor.” der Tanpınar. Ben de Türk evladı olarak ülkemle meşgul olmak zorunda kaldım. Metafizik konularsa hem okuduğum bölümden dolayı hem de içsel yönelim olarak zaten her zaman arayışında olduğum bir mevzu benim için.
Son olarak “bir halk neden sevinmeli”?
Şimdilik sevinmek için erken…
Teşekkür ederiz.
Ben teşekkür ederim.
İlgili Yazılar
Mustafa Merter İle…”Zihni Örtülmüş Durumdaki İnsanlar Haksızlığa Karşı Nasıl mücadele verecek?”
Dolayısıyla ne yapmamız lazım? Evvela uyanış. Artık anlamamız lazım bu projenin detaylarını ama bütün cephelerini anlamamız lazım. Sonra da karşı tedbir olarak evvela bir korunma, yani bir algoritma analizi yapan, algoritma filtrasyonu yapan bir sistem ve ondan sonra da bize ait bir sosyal medya, ki ben buna ifsat algoritmaları yerine ıslah algoritmaları diyorum. Islah algoritmaları üreten bir sosyal medya arama motoru, rahmani bir arama motoru ve rahmani bir yapay zekâ tasarlamamız lazım.
Vehbi Başer ile Dilin, Zihnin ve Ufkun Daralması Meselesi Üzerine
Gözünün içine baka baka hesaplaşmak şöyle dursun, düşünmenin korku nesnesi muamelesi gördüğü bir toplumsal vasatı tarif ediyor Cemil Meriç: ‘…düşüncenin kuduz bir köpek gibi kovalandığı topraklar…’ ‘Düşünce’ sahipsiz, ortada… ‘Düşünmek’ ise asil ve soylu bir aidiyete sahip…
Toplumsal Düzen, Kültür ve Din Olarak Şeriat
Kapitalist, teknik ve bürokratik çağın şafağı ise insanın köleleştirilmesiyle sonuçlandı. Onu yeni bir sekülerleştirilmiş modus vivendi içinde zincirledi. İnsanı büyülü bir evrende bağlayan ve onu kozmik bir kaza haline getiren bu önemli şey, irademizi serbest bıraktı ve onu, gücü irade eden dönüştürülmüş bir enerji olarak serbest bıraktı. Ve kapitalizm, teknikçilik ve bürokrasi, saf gücün tohumunun büyümesine izin veren mükemmel topraklardı ve bir kez çapa kozmik olarak büyülenmiş olandan serbest bırakıldığında, artık durmak yoktu.
Mehmet Çelenk İle Filistin Üzerine; Ameli Boyutu Olmayan Siyaset
Cabbar ve kahhar olan bir ülkenin, zalim bir topluluğun ürünlerini, siyasetini boykot etmek bence insani olarak da İslami olarak da son derece erdemli ve değerli bir tutum. Ama burada boykotun düzeyinin böyle Starbucks kahve zinciri veya başka bir market üzerinden sürdürülmesi çok yüzeysel ve basit kalıyor. Cenab Şahabettin’in Tiryaki Sözleri’nde kullandığı bir ifade var; Derken avam her şeyin gürültülüsünü sever düğünün de ibadetin de yani hemen yanı başımızdaki bir mağazaya saldırarak, sadece onun ürünlerini boykot ederek gerçek anlamda global Yahudi şerrine mâni olabilir misiniz? Yani ortalama bir vatandaş Starbucks’tan kahve içmeyerek bu eylemi yürütebilir barışçıl bir şekilde. Ama öte yandan İsrail’le fiilen ticaret yapan, dünya kadar para kazanan hatta belki tek işi bu olan insanlarla hiçbir şekilde temasa geçilmeden, onlar ikna edilmeden, onlar bu sürece dâhil edilmeden, ortalama bir insanın psikolojisi üzerinden boykot yürütmeyi ben çok makûl görmüyorum. Bu da iç siyasete, vitrinlere oynamak gibi geliyor. Hani kaba bir tabir kullanılır; Starbucks mücahitleri şeklinde. Bu arada İslâm ülkeleri bu konuda samimi iseler Starbucks dışında kendi ülkelerinin İsrail’le, Yahudilerle iş yapan firmalarını teker teker ifşa etsinler ve o ürünler konusunda aynı duyarlılığı göstersinler
Çocuk Edebiyatının Başkahramanı Çocuklarla “Kitaba” ve “Okumaya” Dair Söyleşiler
Çocuk edebiyatının mahiyeti, değer üretimi, tarihi seyri,yazarlığı, çizerliği, eğitim ve öğretimi bunlarla beraber çocuk kitapları yayıncılığı, editörlüğü ve daha birçok alan araştırma ve incelenmeye değer konular olsa da çocuk edebiyatının merkezinde çocuklar vardır.
Bu sebeple yazarımız Mustafa Ökkeş Evren, Nida’nın özel sayısı için çocuk edebiyatının başkahramanı çocuklarla “kitaba” ve “okumaya” dair söyleşi gerçekleştirdi.