Yorgun bedenler, bıkkın gönüller… Kendilerine bile izahını yapamadıkları bir çağda her türlü ikilemin kıskacında aradıklarının derman sunamamasının verdiği sancıyla can çekişmekteler.
Yalnız değiller; yalnız değiliz…
Muhabbet ve merhametin, sadakat ve adaletin, kanaat ve sabrın, itaat ve istişarenin, saygı ve sevginin tasfiye edildiği bir toplumda, ebeveyn çaresizliği arasına sıkıştırılmış çocukların dünyasına dair bir şeyler söylemek için önce onları tanımak gerekiyor. ‘Tanım’lamanın işimize gelen ve rahatsızlık vermeyen tarafı, ‘tanıma’yı silikleştirdiği için bilimsel tasnifler “çocuğa göre” olması gereken davranışlarımızı mekanikleştirmeye başlıyor. İlişkilerin ‘ne’ üzerinden ve ‘ne ile’ kurulacağı karmaşası, ‘tekno-çağ’ın mekanik her aracını tutarsız ilişkiler sarmalında asgari saçmalık seviyesine taşımayı kolaylaştırıyor.
İlk eğitim yuvaları hunharca dağıtılırken sessizliği mesken edinen ve son anda kazma kürekle enkaz kaldırma çalışmalarına koşturan zihinlerin, çocukların inanç eğitiminden ve din eğitiminden bahsetme tutarsızlığı, teknolojik gelişmelerin zorlaştırdığına inandıkları iletişimi yine teknolojiyi kullanarak kolaylaştırma gayretlerinde de görülebilmekte. Zihinsel dengesizliğin ayyuka çıktığı toplumların ihtiyaç sıralamaları, çocukların ihtiyaçlarını şekillendirerek onları “en saf ve tecrübesiz”ler sınıflandırmasından, pazarlama nesnesi olarak ‘özgür seçenler’in saflarına yerleştiriyor. Kişiselleştirilmiş eğlencenin ve tatmin olmanın “fast-foodlaştırılarak” servis edildiği hayatların bedeli, tanımlanan masumiyetlerle ödeniyor. Ortaya çıkan hesabı “medya söylemleri” ile izâh etme kolaycılığı, popüler ‘bozulan nesil’ kısır döngüsünde ‘naif yetişkin’ modelini idealleştiriyor. İlginin indirgendiği düzeysizlik sayesinde mağdûr rolüne hızla geçiş yapan yetişkinlerin, ‘kendilerini gerçekleştirme’ adına yola revân olan yeni neslin nereden türediğini anlayamamasına ise şaşırmamak gerekiyor.
Çocukluk, kendi bağımlılıklarından ve âidiyetlerinden âzâd olamamış, kendi “özgür alanlarının” çatıştığı çocukların ‘ehli’ olmaktan emin olamayan yetişkinlerin omuzlarında itiraf etmekte zorlandıkları bir yük olarak durmakta. Yükü kimin taşıyacağı, değişen ve yitirilen ‘kimlik’lerden kurtarılarak ‘rol’lere havale edilmektedir. Değişen roller, değişen dünyalara bahane üreten bir ‘yaşam tarzı/din’ inşâ etmekte; yükü karşılıksız(!) taşımaya gönüllü olanlara ve araçlarına şükretmenin vesilesi kılınmaktadır. Bu araçların ve aracıların yeni nesil tekniklerle donatılmış bakıcılardan çok daha fazlası olduğunun farkında olamamak “öğretilmiş cehalet”in, bunu görmemek için reddetmek ise ‘kimliksiz romantikliğin’ bir göstergesidir. Bu gösteriş, bâliğ olamamış yetişkinlerin derin sancılarını açığa çıkarmaktadır. Annenin bakıcı babanın finansçı olduğu rollere itiraz ederek geliştirilen yeni modellere rol dağıtım mekanizmalarının dağıttığı yeni anlamlar, çocuklarını büyüten “ideolojik aygıtlara” karşı yetişkinlerin körlüğünü daha fazla netleştirmektedir. Hane başına çalışan kişi sayısı kadar kurumların ilgi ve alakalarını cezbeden ailenin, el birliği ile muâsır medeniyete(!) taşınması en çok da bu körlükle sağlanır. Tam olarak bir ihmâlkârlıktan ya da duygu yoksunluğundan kaynaklanmasa bile çocukluğun iletişim ihtiyaçlarından habersiz olmaları, modernitenin kopya edilmişlikleri içinde yarına dair anlatacak ‘hikayesi’ olmayan bireylerin karamsarlıklarından doğar. Tüm bunlara karşı geliştirilen, nostaljik, evin hanımı/rabbi olamayan yedirici, temizleyici ve uyutucu annenin, rızık verici olarak gördüğü baba üzerinden kurgulanan yakın geçmişin sözde geleneksel aile modellemesi de aynı yoksunluklardan besleniyor. Bu yoksunluklar, Şairin “Ne kadınlar, ne sefâlet doğuranlar görürüz; / İşte binlerce çocuk, hem baba sağ, hem öksüz!” ifadelerinde tasvir bulan toplumunu her iki durumun yarattığı histeriyle günümüze uyarlıyor. Uyarlamaya talip olanlar varsa bu talebe uygun senaryolar da olacaktı ve en azından kabul edilebilir dozlarla uygulamaları yapılırken birilerinin sessizliği sağlaması gerekiyordu.
Yetişkinlerin e-Sessizliği
İster her şeyin ilkesizce metalaştırılması üzerine kurulmuş olsun ister merkezine insanı yerleştirip refah seviyelerine adanmış olsun her ideolojinin çocukluk üzerinde odaklandığı nokta ‘ilgi’ ve ‘zaman’ olmuştur.
Sektörel bazda büyük müşteri kitlesi oluşturan çocukların sisteme entegre edilmesi, yetişkin ve çocuk arasındaki mesafenin oynaklaştırılması ya da yeniden tanımlanması; hayatın merkezine oturtulan ‘çocukluk’ ya da bu merkeze dâhil edilecekler arasında edineceği yerlerin belirlenmesi sırasında yeri doldurulamayan ‘farklılık’lar, bu iki nokta etrafında şekillenmektedir. Tüketim ürünlerinin cezbediciliği, bağımlılık yapan tüm araçların kullanımı, ‘yumuşak güç’ olarak kullanılan her türlü ortam ve maniple edici yapıların propagandaları, bütünlüğünden koparılmış ‘ilgi’yi, ileri geri sarılabilen ‘zaman’ çubuklarıyla kendi tanımladıkları ortamlarda ve alanlarda yer edinmeye zorlamaktadır. Ânı sonsuzlaştıran, hapseden ve geri dönülebilir kılan ekran kültürü “yalnızca boş vakitlerin eğlenceli geçmesini sağlayan kurgu” değildir. Bu kültür hızlı yaşam üzerinden şekillenen sabırsız, aceleci ve çabuk bıkan insanın ‘zaman’ kazanımı adına imajın anlattıklarına ve anlatımına razı olmasıyla yakından ilgilidir. Görselliğin etrafında elektronik cihazlarla depolanarak ve paylaşılarak oluşan yeni kültürleşme sürecinde çocuğa dair her şey bulanıklaştırılarak tanımlanır. Bu tanım içinde masumiyet, yetişkin için nostaljik bir dönem olsa da yeni faaliyet alanları ile yeniden yaşamaya uğraş verilen çocukluğa göre daha çabuk gözden çıkarılabilir. Ancak kendi dünyalarında tartışma konusu ettikleri çocukluk, yetişemedikleri bir dönemdir ve arkasından kovalasalar bile başarısız olacaklarını bilirler. Bunu ekranlardaki garip içeriklerden aldıkları hazlardan ve sergiledikleri anlamsız ve garip tavırlardan da görmek mümkündür. Yanılgının kendisi burada başlar ve biter. Masumiyetin kaybedilişi ile başlayan, yetişkinliğin kendi lisanıyla ve sembolleriyle aktardığı kurgulardaki tutarsızlık bir sarmala sokulur. Yasaların kâğıt üzerinde yasakladığı pazarlama teknikleri, ekran üzerinden açtığı gizli geçitlerle[1] “beşikten mezara”, haz ve eğlence furyasına bu garip tüketicileri nakletmektedir. “Yetişkinler tarafından denetlenen enformasyonun” özümsenecekler listesinde yer alan alanlarının çeşitliliği, ‘ekranların gösterdiği her şeyi gören’lerin yerleştirildiği mercekler sayesinde somutlaştırmanın vazgeçilmez kılındığı zihinlere odaklanmaktadır. Somutlaştırma üzerinden çocukların yetişkin dünyasına erişimi aradaki perdelerin yırtılmasına sebep olur. Tam da bu nedenlerle bugün kültür ekonomisinin “dijital kültür” tarafından şekillendirdiği araçlarla elde ettiği parasal şeylerin, bağımlı kılmaların, yeni yaşam stillerinin ve marka bilinirliklerinin değişime uğrattığı çocukluk yalnızca bir sonuçtur.
Korku ve güvensizliği pekiştiren her türlü medyanın şiddeti kanıksatan sektörel mecralarla dirsek temasında olmasında olduğu gibi güvenlik piyasasının canlı tuttuğu endişeyle perçinlenen farklı algılar, son dönemde toplumun indirgendiği “sürekli sağlıklı olma” hastalığında da eski/yeni araçlarıyla kendini yenilerken çocuklar üzerinden iknâ kabiliyetlerini sergiler. Beyinlerin çalışma şeklini yeniden düzenleyen görselliğin etki ettiği zihinlerin, saklanan gerçekleri görebilmesi, yönlendirmelerin yanlışlığını ve söylenen yalanları idrâk edebilecek bir denge sergilemesi imkânsızlaşmaktadır. Beraber oyun oynanmayan, kitap okunmayan, sohbet edilmeyen bir çocukla ekran başında geçirilen vakitlerin ‘kaliteli zaman’ sanrısı altında yetişkinlerin kendi zamanlarının kalitesizliğini, icbar edildikleri çalışma hayatlarının suçluluk duygusunu, “vardiya usulü yenen yemekler”in telafisini örtbas etmesi bugün her türlü tekniğin bilinç dışı beslemek üzere programlandığı sanal kazanımlarla sağlanmaktadır.
Çocukluk dönemi baremini, istedikleri zaman istedikleri çizgi üzerine getirip bırakan, basılan bam tellerinin çıkardığı seslerin duyulmaması için kapitalizmin büyülü ve şatafatlı dünyasını marka sadakati üzerine yeniden programlayan ideolojilerin insanların hazları için harcadıkları milyar dolarlar gösterdi ki, pazarlama konusu etmeyecekleri hiçbir değer bulunmamaktadır. Kendi ilerleme kriterleri içinde gelişmiş olmak için her yaştan insanı harcanabilir kılanların ve gerekirse eğitim zayiatı içinde değerlendirenlerin bugün aynı şeyleri farklı araçlar ile tersten yapmaya çalışıyor olması karşısında elleri kolları bağlanmış ve genelde boğazlarından yakalanmış ebeveynlerin yapabilecekleri bir şeyler olabilir mi? Yoksa yine onların bize sunulmasına izin verdikleri akademik çalışmalarından ve kendi ‘log’larımızın ya da ‘og’larımızın Hakikat’ten uzak danışmanlıklarından ve tedavilerinden medet mi umacağız?
Görselliğin Hipnozu
Ortaya çıkışlarında arkasında duran zihin yapısı ve bu yapının daha sonra yaşadığı evrimler araştırılmadan kullanılan her araç, ‘zamanın değişen şartları’na ön kabuller üretebilmektedir. Modernitenin araçları transfer edilirken barındırdıkları dünya görüşünü de yanlarında sürükledikleri gerçeği göz ardı edilmemelidir. Kanıksanmalarıyla insan hayatının her dönemine sirayet eden başında “çocuk” ifadesi yer alan her alanın çocuğa dair geliştirdiği yaklaşımlar da arkasında duran zihin yapısından bağımsız değerlendirilemez. Sömürgecilerin savaş mahsulü ürünlerinin liberal savaşçılarıyla savaş sonrası yeni görev yerlerine yerleştirilmesi bu yapıları daha iyi anlamamızı sağlar. Çocuk edebiyatının, çağa uygun görsellik üzerine inşâ edildiği iddiasıyla sahneye çıkarılan çizgi karakterlerinin kendi tanımladıkları sanatsallık üzerinden yüklendiği fücûrun bu zihinlerden çıkmış olması beklenen bir durumdur; zira teknik becerileri ilerlemişti ve ahlakî hiçbir değerleri de yoktu. Bu nedenle “kitlesel metalaşmayı” teşvik eden ve toplumu maniple etme rollerini başarıyla oynayan sömürgeci ve post-sömürgeci çıkarlar üzerine kurulmuş stüdyoların, aktardıkları mesajları maskeleyen ürünlerini ve bilinç altlarına hitap eden çeşitli çizgi şekillerini, vizyona giren her perdede pişkinleştirerek sunmaları görmezlikten gelinemez. Kendileri dışında yarattıkları “kültürel ajanların” yerel/milli emperyalizm furyasını besleyen üretimleri de aynı çıkarların kılcallarından beslenmektedir. İnsanın birliğini, hâkim sınıfın dilini ve konumunu önceleyerek hedef alan bu furya içinde, ‘on iki’li totem havuzunda evrimleşen ortak ataların paganlığına ve ortak köklerine methiyeler düzen Göbeklitepe’lerin anime edilerek pazarlanması, düz metinleriyle arada sırada değindikleri insan/doğa merkezli yaklaşımlarla gönlü okşanan yerel/genel kadîm sapkınlığın baharatlanarak servis edilmesinden başka bir şey değildir. Kitaptan filme, filmden animasyona, animasyondan oyuna, oyundan filme, filmden kitaba evrilen senaryoların yarattığı sanal hazlar, dijital oyunların içine yerleştirilen film niteliğindeki animasyonlarda yer alan her türlü müstehcenlik ve oyunun kendisi hâline dönüşen fuhşiyât, Tevhidî dünya görüşünün inşâ ettiği Birliğe (insanın, hayatın, İlahın ve Rabbin, dinin, ibadetin, ilmin birliğini) hücum edenlerin araçları ve aracıları olarak hizmet görmektedirler. Buluşulan bu ortak payda, çocuğu çocuk yaptığına inanılan ve inandırılan değerleri şeffaflık üzerinden yeniden tanımlamaktadır. Aynı zamanda belirli belirsiz tekrarlar ile çocuğun dünyasında arzu edilen davranışları kodlanmakta, kültür içindeki her tabu yetişkin tanımına dâhil olması beklenenlerin ekran hipnozunda pasif alıcı rollerini ebedileştirmektedir.
Dijital kültürün, Müslümanın dünya görüşünde edineceği yerin ve elde edilen araçların temelde onu doğuran zihne ne kadar bağlı olduğunun belirlenmesi bu nedenlerle önemlidir. Bununla beraber ekranların tüketmeye, duyarsızlaştırmaya ve algıya dönük yüzünün bilgilendirme, sorgulama ve öğrenmeye yönlendirecek imkânları aranmalıdır. İzlemenin ve dinlemenin dışında bir şeylere sebep olmayan her görüntü ya hazzın karşılanmasına ya da zaman geçirmelere yarayacaktır. Zira mesaj kaygısı taşıyan ve türü ‘dini’ olarak işaretlenen animasyonların, çizgi filmlerin ve dizilerin ‘dine’ verilen anlamla yaşadığı/yaşattığı ikilemi, aynı materyallerin çocuğun dünyasında ortaya çıkaramadığı coşku ve istekte de görmek mümkündür. Tüm bunlardan önce ‘dinî’ tanımı üzerinden yapılan eğitim/terbiye konuşulmalı ve inanç eğitiminin verilebilirliği tartışma konusu yapılmalıdır. Dini animasyon ve dini çizgi filmlerin öğretici içeriklerinin nitelikleri tartışılabilir ama bunların eğitimin konusu yapılması hatalı olacaktır. Aynı şekilde rahatlıkla ulaşılan, dikkat çekici, ilgi uyandıran farklı dünya görüşlerinin fantastik kurgulu, hayal dünyalarına seslenerek mesajlarını aktaran materyallerinin, çocuğun kişiliğini ve karakterini şekillendirmediğini, onların sadece izleyiciler olduğunu varsaymak da hatalıdır[2]. Zira çizgi film/animasyon gibi araçlar hangi lokomotifi kullanıyor olurlarsa olsunlar basit sembollerle olayları anlaşılabilir kılmaya, karmaşık bilgilerin kolay algılanmasına, başka bir açıdan da kaosun ve karmaşanın, anlamsızlığın ve cehaletin kolaylaştırılmasına aracılık etmektedirler. “Ağacı yaşken eğmek” adına “değerler eğitiminin tarifsizliğinde değerlerin ‘ne’liğini hâlâ konuşmayan, değil ekranlarda, ellerdeki kitaplarda (her türlü) bile ne olduğunun derdine düşmeyen yetişkinlerin sığındıkları mazeretler, kendi âidiyetleri ve bağımlılıkları ile çökmektedir. Okumayan insanın ekran tarafından kamçılanması olağandır. Ekran başına bırakılan çocukların kamçıları da yetişkinlerinkiyle aynıdır. Çocukların ne izlediği ne okuduğu ile ilgilenemeyecek kadar meşgul olanların bilmesi gereken şey eğer buna ayıracak vakitleri yoksa çocuğun da vakti olmadığıdır. O, hangi yaşta olursa olsun kontrol edilemeyen ‘ekran teşhir miktarıyla kendisiyle ilgilenenlerin kim olduğunu bilecek kadar da büyüktür. İlgilenenlerini yitirmesi sonrasında karakterler üzerinden ‘yakın’ olarak inşâ edilen rol modellerin kurgu/çizgi dünyasından seslenişine kayıtsız kalmamaktadır. Unutmamamız gereken insan hayatının boşluğu kabul etmemesi ve bu ‘yakın arkadaşların düşünce dünyasının her döneme uygun mesajları taşıyabilme kapasitesine sahip olduğudur. Taşınan mesajlar sonrasında mahremiyete, davranışlara ve ahlaka dair yapılan yeni tanımlar ancak, şiddetin ve davranış bozukluklarının kabul edilebilirliğini “çocuk bakma ve yetiştirme uzmanlarının inisiyâtifine bırakabilir.
Nesiller arasında kısalan mesafenin temel noktalarından biri de yeniden dağıtılmaya çalışılan toplumsal rollerin işlevselliğidir. Kültür emperyalizminin araçlarını ‘ilkesiz kabullenme’ ya da ‘okka yerine divit, kalem yerine okka, bilgisayar yerine daktilo’ mantığıyla dışlama yerine söz söyleyebilmek için Müslüman bireyin popülerleşen fâsid ögelerle karşı karşıya geldiğinde, zihinlerin iğfâline giriş için kullanılan görsellemeleri ve anlatıları idrâk edebilmesi gerekmektedir. Bugün çocukluğun algı ve ilgi süreçleri değiş(tiril)miştir. Eğer bir fanus içinde büyümüyorlarsa arkadaş/akran etkisiyle de bu değişiklikler rahatlıkla gözlemlenebilir. Önce akla değil duygulara seslenen içeriklerin, duyumsama üzerine gerçekleştirmiş olduklarının düşünmeye doğru alması gereken yol için hazırlık aşaması da bu çocukluk dönemi içinde oluşacaktır. Artık algının ve öğrenmenin hammadde yoğunluğu had safhadadır. Bu çerçeveye değen ve giren her şey aşılanmaya hazır hâle gelmektedir ama ‘öğretici midir’, kuşkuludur. Ekranlardan “değerler” aşılaması yapılırken “alt metinler”de tebâ olmayı teşvik eden, insanın birliğini alaşağı eden, bilimsel belirleyiciler tarafından sömürülmeye hazırlanan yaşam tarzlarının söylemlerinin kullanılması daha sonra odaklanılacak süreçlere ön hazırlık yapmaktır. Ekranla gerçeğin çatışmasında yaşanan kırılmalar da bu süreçlerden sonra ortaya çıkmakta, mâruz kalanların sağlıklı ve kendini bilen insanlar olmaları tehlikeye girmektedir.
Hedeflenen Araçların Yerine: Kaygı
Hayata dair amaç sıralaması, kaygımızı ve tercihlerimizi etkiler. Piyasa tanımıyla sermayesel değerleri ifade eden çocukluğa yatırım yapmakla, gelecek kaygısının ufuksuzluğu birleştiğinde anne-baba olduklarında edinecekleri dertlerin düşüncesi; icbâr görmüş durumlarda ‘hayatı’ görselliğin egemenliğindeki ‘eve sığdıran’ ama onu mescîd kılma gayretindeki ümitsizlik hâlleri; gemisini kurtaramayan ama denizdeki tüm gemileri kurtarmak için can simidiyle sulara atlayan Rousseaucu tavır; teslim olunanların çokluğunda ne oraya ne de buraya yaranamama hâli dünya görüşümüzü ifşâ eder.
Her çocuk bir bireydir. “Anılmaya değer” kılınan insan, öyle ya da böyle bir dünya görüşüne sahip olacaktır. İtmâm edilen Yaşam Tarzı olan İslam ise “verilebilen” bir şey değildir. Bir irade ve tercih meselesidir.
Bu tercihte her an, her konuşma, her oynama, her izleme, her davranış ve her araç ibadetin kendisidir.
Salih amellerin inşâ sürecine dair katkısı olacak, “kaba bir propaganda” ya da “insanı sıkan bunaltan erdem nutku”[3] olmayacak, tüm siyerler için tarih anlatıcılığının ötesine geçecek, eleştiri süzgecinden geçirilebilecek, kuru ahlâk dersi yerine didaktik etkilere hazır kılacak mesajların ‘kaygı’ya dokunması gerekmektedir. Bu nedenle ‘çocuğa göre’, ‘algılama ve anlama düzeylerine göre’, farklı izlemler ve yollar tespit edilmelidir. Kurgulu filmler, kısa videolar, animasyonlar ve çizgi filmler de bu araçlar arasında yer edinmelidir. Gelişimi desteklemesi, olaylar ve olgular arasında bağ kurdurabilmesi ve bunlara çok yönlü baktırabilmesi, sorun çözümüne dair besleyiciliği sağlaması, mantıksal çıkarımlar yaptırabilmesi ve edebî zevki kazandırabilmesi göz önüne alınarak bu araçlara dair üretilecek nitelikli içerikler önemlidir. Zira “çocuk gözlediği/izlediği insanlarla/karakterlerle kendini özdeşleştirdiği ölçüde özdeşim kurduğu kişinin davranış senaryolarını, davranma kalıplarını zihnine kodlamakta; özdeşleştiği kişinin davranışlarıyla ima ettiği inançları, dünya görüşünü benimsemektedir.”[4]
Bu içerikler ve çalışmalar, hikayesinden senaryolaştırmasına, çiziminden seslendirmesine, programlanmasından/çekiminden yayınlanmasına kadar bir planlamayı ve ortak bir amaç için başka insanlarla çalışmayı gerektirecektir. Bu rekabetçi mücadelenin yarattığı ortak duygu eksikliğinin ve endüstri ve parasallık üzerine kurgulananların ötesine uzanan bir amaçtır. Aynı zamanda bu içeriklere ulaşılabilirliği ve ekonomik sınıflandırma içinde yoksulluk üzerinden tanımlanan daha yoğun ekran bağımlılığının ortaya çıkardığı “boşlukları doldurmaya” dair düzenlemeleri de gerektirir.
İçeriklere karşı -ki bu evdeki mahremiyetten, ekranlarda izlenen her türlü görsele kadar (haber, dizi, konferans, film…) uyanık olunmalıdır. Çocuğa yakın davranışlar ve onları ‘anlamaya’ ve ‘tanımaya’ gösterilen gayret, araçların bütünlüğünde de kendini gösteren idealize edilmemiş, gerçekçi yaklaşımlara kapı açacaktır. Aynı dili konuşmak her zaman mümkün olmayacaktır ama o dile yabancı hâle gelmek, artan konuşma imkânlarına rağmen sessizliği tercih etmek, çocukların ulaştıkları yetişkin içerikleri sayesinde geçiş yaptıkları dünyada yakalandıkları çelişkilere cevap üretmekten kaçmak demektir. Sadece araçlara ve aracılara umut bağlamanın tutarsızlığını da görmek gerekir. Bunlara kendini kaptıran büyüklerin dünyası küçükler için her zaman cezbedicidir. Her zaman eğlenerek öğrenilmez. Ciddiye alınacak çocukluk, gerektiğinde onun seviyesine inmeyi ve gerektiğinde de onun seviyesine çıkmayı gerektirir. “Kimin çocuğu varsa onunla çocuklaşsın” tavsiyesi bu yüzden İslam olanların zihninde ibadet telakki edilir.
İçerik sağlayıcı araçları düşündüğümüzde çocuklardan öğrenecek çok şeyimiz olduğunu da göreceğiz. İzlemelerin ve oynamaların birlikteliği, beraber okumalar, önlemler ve sohbetler… yetişkinliğin, çocukla buluştuğu ve aslında ‘kardeşler kılındığımız’ gerçeğinden doğan birliktelikler demektir. Ama her zaman onların yanlarında olmayacağız. Mâliki olmadığımız çocukların, sâhipleri[5] olmamız gerektiğini onların da bizim sâhiplerimiz olduğunu unutmamamız gerekir.
Küçük aile olmak, nasıl ki yürünecek yolun beraberce alındığı bir birliktelik ise çocuk da emanet edilenlerden bir emanettir. Büyük ailemiz ise ancak burada atılacak bilinçle mecrâsına kavuşacaktır.
Kendimizi ve ehlimizi ateşten sakındırmak için şefkat göstermek gerekir. Şefkat onlar tarafından haraca bağlanmak değildir. Allah’tan başkasına ve başka şeylere yapılan kulluklardan/ibadetlerden rahatsız olmak ve endişe etmek demektir. Hakikat denkleminde, önemsemediğinize şefkat gösteremezsiniz, gösterilen şefkat kirlenir. “Ey yavrucuğum Allah’tan başkasına kulluk etme” demek ‘bana tâbî olmanın sınırlarını bile Allah belirler’ demektir. Bu kırılma noktalarından biridir, sorgulanması gerekir.
Bunların üzerinde düşünerek önümüze sürülen çocukluğa ve yetişkinliğe dair genel-geçer kaidelerle hesaplaşılması gerekir. Hatalar olacaktır, olabilir. Gösterilecek her dirençte ödenmesi gereken bedellerin de olacağı gibi. Otorite hezeyanında olanların kendilerine olan güvenlerinin en belirgin olduğu nokta burasıdır. Çünkü kendi bağımlılıklarına ve her türlü mâlâyânî uğraşına karşı teyakkûz hâlinde olmayan, âidiyetlerine dair bedel ödemeye razı olmayan bireylerden yetişkin de çıkmayacağını bilirler. “Karmaşık bir çağdaş kültür içerisinde çocuklar, ebeveynlerinin bilgeliğine, rehberliğine ve desteğine hiç olmadığı kadar çok gereksinim duyarlar.”[6] Bu rehberliğin bugün beraberlikler üzerinden sergilenecek bir teyakkûz hâli olduğu anlaşıldığında ekranlarla gerçekleşen düşünme süreçlerinin de göz ardı edilemeyeceği ve değerli olduğu anlaşılacaktır.
Bilgi ve bilgilenme meselesine indirgenen, potansiyel müşteri imajlı prototip çocukluğa yönelik her türlü aracın kilitlediği rolleri kendi dünya görüşlerine göre kodlayan içeriklere, ümitsiz ve yorgunluk bahaneleriyle teslim olmak yerine hayal kurmanın ve soyut düşünmenin imkânlarını aramak; çocukluğa ekranlardan daha yakın olmak ve çabuk çözülmemek için doğayı, Kitab’ı, metinleri, ekranları ‘oku’mak gerekir. Bütün okumalar ise bize İslâm olmanın miras olmadığını öğretir; tercih edilen yolda mecbûr bırakıldıklarımıza rağmen itmâm edilen yaşam tarzında kalabilmenin içtihâd yollarını gösterir. Tebâ olmama gayreti de insanın parçalanan birliğinin “günlük dertlerin ötesi”nde bulacağı anlama dair büyük bir rahatsızlıktır. Bu rahatsızlığı vermek ve yaşamak, yolda olabilmenin gerekleri arasındayken, konformist çağrılara üşüşmek günümüz yetişkinlerinin yanılgılarla süslü en büyük kazanımı olacaktır. Aksi durum her ahvâlde, Zihin Dünyamızın neşvünema bulduğu araçların vesile kılınması için yorulmak gerekir.
“Bedenler yorulduğu gibi gönüller de yorulur ve usanır. Kalplerinizi dinlendirin ve O’na ulaşacak hikmet yollarını arayın.”[7]
Dipnotlar:
[1] Ürün yerleştirme, video arası reklamlar, popüler karakterlerle hazırlanmış lisanslı yan ürünler, dergiler ve dijital oyunlar vb… Dünya üzerindeki bir çok ülke 12 yaş altı çocuklara pazarlama yapılmasını yasaklamış olsa bile görselliğin bombardımanı sayesinde Sue Palmer’ın ifadesiyle “bu yaşa geldiklerinde çoğunun beyni zaten etkin bir biçimde yıkanmış oluyor”
[2] Bilişsel psikoloji literatürünün önemli kavramlarından biri olan, bireylerin düşüncelerini ve eylemlerini bilinçli olarak kontrol etme yeteneğini ifade eden Yürütücü İşlevler ile ilgili bir araştırma makalesinde, çok küçük yaşlardaki çocukların özellikle fantastik içerikler barındıran ve gerçeklikten yoksun çizgi filmlerle karşılaşmalarıyla oluşan aşırı bilgi yüklenmesi neticesinde ileri ki yaşlarda bilişsel görevler için kullanımın azalacağı ve bu içerikleri algılamak için dikkat sistemlerinin fazladan zamana ihtiyacı olduğu vurgulanmaktadır. (Animasyonun 4-7 Yaş Arası Çocukların Yürütme İşlevi Üzerindeki Kısa Vadeli Etkisi-L.Fan, M.Zhan, W.Qing, T.Gao, M.Wang,2021)
[3] İzlenesi Filmler, Bilal Yorulmaz – Bu tip ender içerikler için Horton Hears A Who animasyonu bir örnektir.
İnsan ne için yaşar? Ölmek için mi? Ölmeyecek gibi yaşayanların ölmeyecek gibi ettikleri dualar hazır olunamayana dair bir refleks midir? İnsan niçin unutur? Merkezinde yer aldığını düşündüğü dünya hayatı, her zaman öyle olmadığı hâlde hangi kritere göre ‘tatlı’ gelir? Ölüme dair söylenecekler bizi ölümsüzlüğe dair söyleneceklere neden götürür?
Ahlâk; bireysel hayattan toplum hayatına, cinsel hayattan aile hayatına, ilimden sanata, devlet yönetiminden uluslararası ilişkilere, savaş hukukuna kadar hayatın her alanını kapsayıp bu alanlara yön veren, erdem ve fazilet olarak kabul edilebilecek her türlü düşünce ve davranışın genel adıdır.
Çocuk edebiyatı alanındaki nitelikli ürünlerden söz edebilmek için eserler, bütüncül bir bakışla ele alınmalıdır. Kitabın biçimsel yapısından, içeriğine doğru bir değerlendirme yapılması gerekmektedir. Bu alanda üretilen metinlerin çocuğun yazıyla, yazın dünyasıyla ilk karşılaşması ve yaşamı boyunca onun kitaba bakışını, yaklaşımını şekillendiren ilk örnekler olduğu unutulmamalıdır. Bu bağlamda, kitabın hikâyesinden önce kapak kalitesi, kullanılan hamur, kapak tasarımı, içerik tasarımı, çizimler, renk tercihleri… gibi her bir ayrıntı çok daha önemli bir hale gelmektedir.
Bugün zamanın ruhu hâline gelmiş olan değerler daha çok modern Batıda üretilmiş değerlerdir. Tüm dünyayı bir şekilde etkileyen bu değerler ise kapitalizmi üretmiştir. Kapitalizm de büyük bir sömürü düzenini. Sömürü ve kapitalizm birbirini besleyip büyüten iki kardeş gibidir. Bunun sonucu tatminsiz ruhlar, bedeninden memnun olmayan insanlar, tüketimde sınır tanımayan kitlelerdir. Çalışmak, tüketmekten başka bir şey düşünmeyen, değerlerinden uzaklaşmış, eğlence ve hazzı amaç edinmiş bir nesil hep hâkim paradigmanın eseridir.
Eleştiri, ibadet titizliğinde yapılması gereken bir faaliyettir. Eleştiride amaç hakikate ulaşmaktır. Eleştiri; yapmaktan çok yıkmaya hizmet eder, hele hele saldırı ya da düşmanlığa dönüşürse amacından büsbütün uzaklaşmış olur. Eleştiri; daha iyiye, daha güzele ulaşmak için yürütülen bir faaliyet olmalıdır.
Çocukluğun Görsel Devinimi: Teyakkûz Hâlleri
Yorgun bedenler, bıkkın gönüller… Kendilerine bile izahını yapamadıkları bir çağda her türlü ikilemin kıskacında aradıklarının derman sunamamasının verdiği sancıyla can çekişmekteler.
Yalnız değiller; yalnız değiliz…
Muhabbet ve merhametin, sadakat ve adaletin, kanaat ve sabrın, itaat ve istişarenin, saygı ve sevginin tasfiye edildiği bir toplumda, ebeveyn çaresizliği arasına sıkıştırılmış çocukların dünyasına dair bir şeyler söylemek için önce onları tanımak gerekiyor. ‘Tanım’lamanın işimize gelen ve rahatsızlık vermeyen tarafı, ‘tanıma’yı silikleştirdiği için bilimsel tasnifler “çocuğa göre” olması gereken davranışlarımızı mekanikleştirmeye başlıyor. İlişkilerin ‘ne’ üzerinden ve ‘ne ile’ kurulacağı karmaşası, ‘tekno-çağ’ın mekanik her aracını tutarsız ilişkiler sarmalında asgari saçmalık seviyesine taşımayı kolaylaştırıyor.
İlk eğitim yuvaları hunharca dağıtılırken sessizliği mesken edinen ve son anda kazma kürekle enkaz kaldırma çalışmalarına koşturan zihinlerin, çocukların inanç eğitiminden ve din eğitiminden bahsetme tutarsızlığı, teknolojik gelişmelerin zorlaştırdığına inandıkları iletişimi yine teknolojiyi kullanarak kolaylaştırma gayretlerinde de görülebilmekte. Zihinsel dengesizliğin ayyuka çıktığı toplumların ihtiyaç sıralamaları, çocukların ihtiyaçlarını şekillendirerek onları “en saf ve tecrübesiz”ler sınıflandırmasından, pazarlama nesnesi olarak ‘özgür seçenler’in saflarına yerleştiriyor. Kişiselleştirilmiş eğlencenin ve tatmin olmanın “fast-foodlaştırılarak” servis edildiği hayatların bedeli, tanımlanan masumiyetlerle ödeniyor. Ortaya çıkan hesabı “medya söylemleri” ile izâh etme kolaycılığı, popüler ‘bozulan nesil’ kısır döngüsünde ‘naif yetişkin’ modelini idealleştiriyor. İlginin indirgendiği düzeysizlik sayesinde mağdûr rolüne hızla geçiş yapan yetişkinlerin, ‘kendilerini gerçekleştirme’ adına yola revân olan yeni neslin nereden türediğini anlayamamasına ise şaşırmamak gerekiyor.
Çocukluk, kendi bağımlılıklarından ve âidiyetlerinden âzâd olamamış, kendi “özgür alanlarının” çatıştığı çocukların ‘ehli’ olmaktan emin olamayan yetişkinlerin omuzlarında itiraf etmekte zorlandıkları bir yük olarak durmakta. Yükü kimin taşıyacağı, değişen ve yitirilen ‘kimlik’lerden kurtarılarak ‘rol’lere havale edilmektedir. Değişen roller, değişen dünyalara bahane üreten bir ‘yaşam tarzı/din’ inşâ etmekte; yükü karşılıksız(!) taşımaya gönüllü olanlara ve araçlarına şükretmenin vesilesi kılınmaktadır. Bu araçların ve aracıların yeni nesil tekniklerle donatılmış bakıcılardan çok daha fazlası olduğunun farkında olamamak “öğretilmiş cehalet”in, bunu görmemek için reddetmek ise ‘kimliksiz romantikliğin’ bir göstergesidir. Bu gösteriş, bâliğ olamamış yetişkinlerin derin sancılarını açığa çıkarmaktadır. Annenin bakıcı babanın finansçı olduğu rollere itiraz ederek geliştirilen yeni modellere rol dağıtım mekanizmalarının dağıttığı yeni anlamlar, çocuklarını büyüten “ideolojik aygıtlara” karşı yetişkinlerin körlüğünü daha fazla netleştirmektedir. Hane başına çalışan kişi sayısı kadar kurumların ilgi ve alakalarını cezbeden ailenin, el birliği ile muâsır medeniyete(!) taşınması en çok da bu körlükle sağlanır. Tam olarak bir ihmâlkârlıktan ya da duygu yoksunluğundan kaynaklanmasa bile çocukluğun iletişim ihtiyaçlarından habersiz olmaları, modernitenin kopya edilmişlikleri içinde yarına dair anlatacak ‘hikayesi’ olmayan bireylerin karamsarlıklarından doğar. Tüm bunlara karşı geliştirilen, nostaljik, evin hanımı/rabbi olamayan yedirici, temizleyici ve uyutucu annenin, rızık verici olarak gördüğü baba üzerinden kurgulanan yakın geçmişin sözde geleneksel aile modellemesi de aynı yoksunluklardan besleniyor. Bu yoksunluklar, Şairin “Ne kadınlar, ne sefâlet doğuranlar görürüz; / İşte binlerce çocuk, hem baba sağ, hem öksüz!” ifadelerinde tasvir bulan toplumunu her iki durumun yarattığı histeriyle günümüze uyarlıyor. Uyarlamaya talip olanlar varsa bu talebe uygun senaryolar da olacaktı ve en azından kabul edilebilir dozlarla uygulamaları yapılırken birilerinin sessizliği sağlaması gerekiyordu.
Yetişkinlerin e-Sessizliği
Sektörel bazda büyük müşteri kitlesi oluşturan çocukların sisteme entegre edilmesi, yetişkin ve çocuk arasındaki mesafenin oynaklaştırılması ya da yeniden tanımlanması; hayatın merkezine oturtulan ‘çocukluk’ ya da bu merkeze dâhil edilecekler arasında edineceği yerlerin belirlenmesi sırasında yeri doldurulamayan ‘farklılık’lar, bu iki nokta etrafında şekillenmektedir. Tüketim ürünlerinin cezbediciliği, bağımlılık yapan tüm araçların kullanımı, ‘yumuşak güç’ olarak kullanılan her türlü ortam ve maniple edici yapıların propagandaları, bütünlüğünden koparılmış ‘ilgi’yi, ileri geri sarılabilen ‘zaman’ çubuklarıyla kendi tanımladıkları ortamlarda ve alanlarda yer edinmeye zorlamaktadır. Ânı sonsuzlaştıran, hapseden ve geri dönülebilir kılan ekran kültürü “yalnızca boş vakitlerin eğlenceli geçmesini sağlayan kurgu” değildir. Bu kültür hızlı yaşam üzerinden şekillenen sabırsız, aceleci ve çabuk bıkan insanın ‘zaman’ kazanımı adına imajın anlattıklarına ve anlatımına razı olmasıyla yakından ilgilidir. Görselliğin etrafında elektronik cihazlarla depolanarak ve paylaşılarak oluşan yeni kültürleşme sürecinde çocuğa dair her şey bulanıklaştırılarak tanımlanır. Bu tanım içinde masumiyet, yetişkin için nostaljik bir dönem olsa da yeni faaliyet alanları ile yeniden yaşamaya uğraş verilen çocukluğa göre daha çabuk gözden çıkarılabilir. Ancak kendi dünyalarında tartışma konusu ettikleri çocukluk, yetişemedikleri bir dönemdir ve arkasından kovalasalar bile başarısız olacaklarını bilirler. Bunu ekranlardaki garip içeriklerden aldıkları hazlardan ve sergiledikleri anlamsız ve garip tavırlardan da görmek mümkündür. Yanılgının kendisi burada başlar ve biter. Masumiyetin kaybedilişi ile başlayan, yetişkinliğin kendi lisanıyla ve sembolleriyle aktardığı kurgulardaki tutarsızlık bir sarmala sokulur. Yasaların kâğıt üzerinde yasakladığı pazarlama teknikleri, ekran üzerinden açtığı gizli geçitlerle[1] “beşikten mezara”, haz ve eğlence furyasına bu garip tüketicileri nakletmektedir. “Yetişkinler tarafından denetlenen enformasyonun” özümsenecekler listesinde yer alan alanlarının çeşitliliği, ‘ekranların gösterdiği her şeyi gören’lerin yerleştirildiği mercekler sayesinde somutlaştırmanın vazgeçilmez kılındığı zihinlere odaklanmaktadır. Somutlaştırma üzerinden çocukların yetişkin dünyasına erişimi aradaki perdelerin yırtılmasına sebep olur. Tam da bu nedenlerle bugün kültür ekonomisinin “dijital kültür” tarafından şekillendirdiği araçlarla elde ettiği parasal şeylerin, bağımlı kılmaların, yeni yaşam stillerinin ve marka bilinirliklerinin değişime uğrattığı çocukluk yalnızca bir sonuçtur.
Korku ve güvensizliği pekiştiren her türlü medyanın şiddeti kanıksatan sektörel mecralarla dirsek temasında olmasında olduğu gibi güvenlik piyasasının canlı tuttuğu endişeyle perçinlenen farklı algılar, son dönemde toplumun indirgendiği “sürekli sağlıklı olma” hastalığında da eski/yeni araçlarıyla kendini yenilerken çocuklar üzerinden iknâ kabiliyetlerini sergiler. Beyinlerin çalışma şeklini yeniden düzenleyen görselliğin etki ettiği zihinlerin, saklanan gerçekleri görebilmesi, yönlendirmelerin yanlışlığını ve söylenen yalanları idrâk edebilecek bir denge sergilemesi imkânsızlaşmaktadır. Beraber oyun oynanmayan, kitap okunmayan, sohbet edilmeyen bir çocukla ekran başında geçirilen vakitlerin ‘kaliteli zaman’ sanrısı altında yetişkinlerin kendi zamanlarının kalitesizliğini, icbar edildikleri çalışma hayatlarının suçluluk duygusunu, “vardiya usulü yenen yemekler”in telafisini örtbas etmesi bugün her türlü tekniğin bilinç dışı beslemek üzere programlandığı sanal kazanımlarla sağlanmaktadır.
Çocukluk dönemi baremini, istedikleri zaman istedikleri çizgi üzerine getirip bırakan, basılan bam tellerinin çıkardığı seslerin duyulmaması için kapitalizmin büyülü ve şatafatlı dünyasını marka sadakati üzerine yeniden programlayan ideolojilerin insanların hazları için harcadıkları milyar dolarlar gösterdi ki, pazarlama konusu etmeyecekleri hiçbir değer bulunmamaktadır. Kendi ilerleme kriterleri içinde gelişmiş olmak için her yaştan insanı harcanabilir kılanların ve gerekirse eğitim zayiatı içinde değerlendirenlerin bugün aynı şeyleri farklı araçlar ile tersten yapmaya çalışıyor olması karşısında elleri kolları bağlanmış ve genelde boğazlarından yakalanmış ebeveynlerin yapabilecekleri bir şeyler olabilir mi? Yoksa yine onların bize sunulmasına izin verdikleri akademik çalışmalarından ve kendi ‘log’larımızın ya da ‘og’larımızın Hakikat’ten uzak danışmanlıklarından ve tedavilerinden medet mi umacağız?
Görselliğin Hipnozu
Ortaya çıkışlarında arkasında duran zihin yapısı ve bu yapının daha sonra yaşadığı evrimler araştırılmadan kullanılan her araç, ‘zamanın değişen şartları’na ön kabuller üretebilmektedir. Modernitenin araçları transfer edilirken barındırdıkları dünya görüşünü de yanlarında sürükledikleri gerçeği göz ardı edilmemelidir. Kanıksanmalarıyla insan hayatının her dönemine sirayet eden başında “çocuk” ifadesi yer alan her alanın çocuğa dair geliştirdiği yaklaşımlar da arkasında duran zihin yapısından bağımsız değerlendirilemez. Sömürgecilerin savaş mahsulü ürünlerinin liberal savaşçılarıyla savaş sonrası yeni görev yerlerine yerleştirilmesi bu yapıları daha iyi anlamamızı sağlar. Çocuk edebiyatının, çağa uygun görsellik üzerine inşâ edildiği iddiasıyla sahneye çıkarılan çizgi karakterlerinin kendi tanımladıkları sanatsallık üzerinden yüklendiği fücûrun bu zihinlerden çıkmış olması beklenen bir durumdur; zira teknik becerileri ilerlemişti ve ahlakî hiçbir değerleri de yoktu. Bu nedenle “kitlesel metalaşmayı” teşvik eden ve toplumu maniple etme rollerini başarıyla oynayan sömürgeci ve post-sömürgeci çıkarlar üzerine kurulmuş stüdyoların, aktardıkları mesajları maskeleyen ürünlerini ve bilinç altlarına hitap eden çeşitli çizgi şekillerini, vizyona giren her perdede pişkinleştirerek sunmaları görmezlikten gelinemez. Kendileri dışında yarattıkları “kültürel ajanların” yerel/milli emperyalizm furyasını besleyen üretimleri de aynı çıkarların kılcallarından beslenmektedir. İnsanın birliğini, hâkim sınıfın dilini ve konumunu önceleyerek hedef alan bu furya içinde, ‘on iki’li totem havuzunda evrimleşen ortak ataların paganlığına ve ortak köklerine methiyeler düzen Göbeklitepe’lerin anime edilerek pazarlanması, düz metinleriyle arada sırada değindikleri insan/doğa merkezli yaklaşımlarla gönlü okşanan yerel/genel kadîm sapkınlığın baharatlanarak servis edilmesinden başka bir şey değildir. Kitaptan filme, filmden animasyona, animasyondan oyuna, oyundan filme, filmden kitaba evrilen senaryoların yarattığı sanal hazlar, dijital oyunların içine yerleştirilen film niteliğindeki animasyonlarda yer alan her türlü müstehcenlik ve oyunun kendisi hâline dönüşen fuhşiyât, Tevhidî dünya görüşünün inşâ ettiği Birliğe (insanın, hayatın, İlahın ve Rabbin, dinin, ibadetin, ilmin birliğini) hücum edenlerin araçları ve aracıları olarak hizmet görmektedirler. Buluşulan bu ortak payda, çocuğu çocuk yaptığına inanılan ve inandırılan değerleri şeffaflık üzerinden yeniden tanımlamaktadır. Aynı zamanda belirli belirsiz tekrarlar ile çocuğun dünyasında arzu edilen davranışları kodlanmakta, kültür içindeki her tabu yetişkin tanımına dâhil olması beklenenlerin ekran hipnozunda pasif alıcı rollerini ebedileştirmektedir.
Dijital kültürün, Müslümanın dünya görüşünde edineceği yerin ve elde edilen araçların temelde onu doğuran zihne ne kadar bağlı olduğunun belirlenmesi bu nedenlerle önemlidir. Bununla beraber ekranların tüketmeye, duyarsızlaştırmaya ve algıya dönük yüzünün bilgilendirme, sorgulama ve öğrenmeye yönlendirecek imkânları aranmalıdır. İzlemenin ve dinlemenin dışında bir şeylere sebep olmayan her görüntü ya hazzın karşılanmasına ya da zaman geçirmelere yarayacaktır. Zira mesaj kaygısı taşıyan ve türü ‘dini’ olarak işaretlenen animasyonların, çizgi filmlerin ve dizilerin ‘dine’ verilen anlamla yaşadığı/yaşattığı ikilemi, aynı materyallerin çocuğun dünyasında ortaya çıkaramadığı coşku ve istekte de görmek mümkündür. Tüm bunlardan önce ‘dinî’ tanımı üzerinden yapılan eğitim/terbiye konuşulmalı ve inanç eğitiminin verilebilirliği tartışma konusu yapılmalıdır. Dini animasyon ve dini çizgi filmlerin öğretici içeriklerinin nitelikleri tartışılabilir ama bunların eğitimin konusu yapılması hatalı olacaktır. Aynı şekilde rahatlıkla ulaşılan, dikkat çekici, ilgi uyandıran farklı dünya görüşlerinin fantastik kurgulu, hayal dünyalarına seslenerek mesajlarını aktaran materyallerinin, çocuğun kişiliğini ve karakterini şekillendirmediğini, onların sadece izleyiciler olduğunu varsaymak da hatalıdır[2]. Zira çizgi film/animasyon gibi araçlar hangi lokomotifi kullanıyor olurlarsa olsunlar basit sembollerle olayları anlaşılabilir kılmaya, karmaşık bilgilerin kolay algılanmasına, başka bir açıdan da kaosun ve karmaşanın, anlamsızlığın ve cehaletin kolaylaştırılmasına aracılık etmektedirler. “Ağacı yaşken eğmek” adına “değerler eğitiminin tarifsizliğinde değerlerin ‘ne’liğini hâlâ konuşmayan, değil ekranlarda, ellerdeki kitaplarda (her türlü) bile ne olduğunun derdine düşmeyen yetişkinlerin sığındıkları mazeretler, kendi âidiyetleri ve bağımlılıkları ile çökmektedir. Okumayan insanın ekran tarafından kamçılanması olağandır. Ekran başına bırakılan çocukların kamçıları da yetişkinlerinkiyle aynıdır. Çocukların ne izlediği ne okuduğu ile ilgilenemeyecek kadar meşgul olanların bilmesi gereken şey eğer buna ayıracak vakitleri yoksa çocuğun da vakti olmadığıdır. O, hangi yaşta olursa olsun kontrol edilemeyen ‘ekran teşhir miktarıyla kendisiyle ilgilenenlerin kim olduğunu bilecek kadar da büyüktür. İlgilenenlerini yitirmesi sonrasında karakterler üzerinden ‘yakın’ olarak inşâ edilen rol modellerin kurgu/çizgi dünyasından seslenişine kayıtsız kalmamaktadır. Unutmamamız gereken insan hayatının boşluğu kabul etmemesi ve bu ‘yakın arkadaşların düşünce dünyasının her döneme uygun mesajları taşıyabilme kapasitesine sahip olduğudur. Taşınan mesajlar sonrasında mahremiyete, davranışlara ve ahlaka dair yapılan yeni tanımlar ancak, şiddetin ve davranış bozukluklarının kabul edilebilirliğini “çocuk bakma ve yetiştirme uzmanlarının inisiyâtifine bırakabilir.
Nesiller arasında kısalan mesafenin temel noktalarından biri de yeniden dağıtılmaya çalışılan toplumsal rollerin işlevselliğidir. Kültür emperyalizminin araçlarını ‘ilkesiz kabullenme’ ya da ‘okka yerine divit, kalem yerine okka, bilgisayar yerine daktilo’ mantığıyla dışlama yerine söz söyleyebilmek için Müslüman bireyin popülerleşen fâsid ögelerle karşı karşıya geldiğinde, zihinlerin iğfâline giriş için kullanılan görsellemeleri ve anlatıları idrâk edebilmesi gerekmektedir. Bugün çocukluğun algı ve ilgi süreçleri değiş(tiril)miştir. Eğer bir fanus içinde büyümüyorlarsa arkadaş/akran etkisiyle de bu değişiklikler rahatlıkla gözlemlenebilir. Önce akla değil duygulara seslenen içeriklerin, duyumsama üzerine gerçekleştirmiş olduklarının düşünmeye doğru alması gereken yol için hazırlık aşaması da bu çocukluk dönemi içinde oluşacaktır. Artık algının ve öğrenmenin hammadde yoğunluğu had safhadadır. Bu çerçeveye değen ve giren her şey aşılanmaya hazır hâle gelmektedir ama ‘öğretici midir’, kuşkuludur. Ekranlardan “değerler” aşılaması yapılırken “alt metinler”de tebâ olmayı teşvik eden, insanın birliğini alaşağı eden, bilimsel belirleyiciler tarafından sömürülmeye hazırlanan yaşam tarzlarının söylemlerinin kullanılması daha sonra odaklanılacak süreçlere ön hazırlık yapmaktır. Ekranla gerçeğin çatışmasında yaşanan kırılmalar da bu süreçlerden sonra ortaya çıkmakta, mâruz kalanların sağlıklı ve kendini bilen insanlar olmaları tehlikeye girmektedir.
Hedeflenen Araçların Yerine: Kaygı
Hayata dair amaç sıralaması, kaygımızı ve tercihlerimizi etkiler. Piyasa tanımıyla sermayesel değerleri ifade eden çocukluğa yatırım yapmakla, gelecek kaygısının ufuksuzluğu birleştiğinde anne-baba olduklarında edinecekleri dertlerin düşüncesi; icbâr görmüş durumlarda ‘hayatı’ görselliğin egemenliğindeki ‘eve sığdıran’ ama onu mescîd kılma gayretindeki ümitsizlik hâlleri; gemisini kurtaramayan ama denizdeki tüm gemileri kurtarmak için can simidiyle sulara atlayan Rousseaucu tavır; teslim olunanların çokluğunda ne oraya ne de buraya yaranamama hâli dünya görüşümüzü ifşâ eder.
Bu tercihte her an, her konuşma, her oynama, her izleme, her davranış ve her araç ibadetin kendisidir.
Salih amellerin inşâ sürecine dair katkısı olacak, “kaba bir propaganda” ya da “insanı sıkan bunaltan erdem nutku”[3] olmayacak, tüm siyerler için tarih anlatıcılığının ötesine geçecek, eleştiri süzgecinden geçirilebilecek, kuru ahlâk dersi yerine didaktik etkilere hazır kılacak mesajların ‘kaygı’ya dokunması gerekmektedir. Bu nedenle ‘çocuğa göre’, ‘algılama ve anlama düzeylerine göre’, farklı izlemler ve yollar tespit edilmelidir. Kurgulu filmler, kısa videolar, animasyonlar ve çizgi filmler de bu araçlar arasında yer edinmelidir. Gelişimi desteklemesi, olaylar ve olgular arasında bağ kurdurabilmesi ve bunlara çok yönlü baktırabilmesi, sorun çözümüne dair besleyiciliği sağlaması, mantıksal çıkarımlar yaptırabilmesi ve edebî zevki kazandırabilmesi göz önüne alınarak bu araçlara dair üretilecek nitelikli içerikler önemlidir. Zira “çocuk gözlediği/izlediği insanlarla/karakterlerle kendini özdeşleştirdiği ölçüde özdeşim kurduğu kişinin davranış senaryolarını, davranma kalıplarını zihnine kodlamakta; özdeşleştiği kişinin davranışlarıyla ima ettiği inançları, dünya görüşünü benimsemektedir.”[4]
Bu içerikler ve çalışmalar, hikayesinden senaryolaştırmasına, çiziminden seslendirmesine, programlanmasından/çekiminden yayınlanmasına kadar bir planlamayı ve ortak bir amaç için başka insanlarla çalışmayı gerektirecektir. Bu rekabetçi mücadelenin yarattığı ortak duygu eksikliğinin ve endüstri ve parasallık üzerine kurgulananların ötesine uzanan bir amaçtır. Aynı zamanda bu içeriklere ulaşılabilirliği ve ekonomik sınıflandırma içinde yoksulluk üzerinden tanımlanan daha yoğun ekran bağımlılığının ortaya çıkardığı “boşlukları doldurmaya” dair düzenlemeleri de gerektirir.
İçeriklere karşı -ki bu evdeki mahremiyetten, ekranlarda izlenen her türlü görsele kadar (haber, dizi, konferans, film…) uyanık olunmalıdır. Çocuğa yakın davranışlar ve onları ‘anlamaya’ ve ‘tanımaya’ gösterilen gayret, araçların bütünlüğünde de kendini gösteren idealize edilmemiş, gerçekçi yaklaşımlara kapı açacaktır. Aynı dili konuşmak her zaman mümkün olmayacaktır ama o dile yabancı hâle gelmek, artan konuşma imkânlarına rağmen sessizliği tercih etmek, çocukların ulaştıkları yetişkin içerikleri sayesinde geçiş yaptıkları dünyada yakalandıkları çelişkilere cevap üretmekten kaçmak demektir. Sadece araçlara ve aracılara umut bağlamanın tutarsızlığını da görmek gerekir. Bunlara kendini kaptıran büyüklerin dünyası küçükler için her zaman cezbedicidir. Her zaman eğlenerek öğrenilmez. Ciddiye alınacak çocukluk, gerektiğinde onun seviyesine inmeyi ve gerektiğinde de onun seviyesine çıkmayı gerektirir. “Kimin çocuğu varsa onunla çocuklaşsın” tavsiyesi bu yüzden İslam olanların zihninde ibadet telakki edilir.
İçerik sağlayıcı araçları düşündüğümüzde çocuklardan öğrenecek çok şeyimiz olduğunu da göreceğiz. İzlemelerin ve oynamaların birlikteliği, beraber okumalar, önlemler ve sohbetler… yetişkinliğin, çocukla buluştuğu ve aslında ‘kardeşler kılındığımız’ gerçeğinden doğan birliktelikler demektir. Ama her zaman onların yanlarında olmayacağız. Mâliki olmadığımız çocukların, sâhipleri[5] olmamız gerektiğini onların da bizim sâhiplerimiz olduğunu unutmamamız gerekir.
Kendimizi ve ehlimizi ateşten sakındırmak için şefkat göstermek gerekir. Şefkat onlar tarafından haraca bağlanmak değildir. Allah’tan başkasına ve başka şeylere yapılan kulluklardan/ibadetlerden rahatsız olmak ve endişe etmek demektir. Hakikat denkleminde, önemsemediğinize şefkat gösteremezsiniz, gösterilen şefkat kirlenir. “Ey yavrucuğum Allah’tan başkasına kulluk etme” demek ‘bana tâbî olmanın sınırlarını bile Allah belirler’ demektir. Bu kırılma noktalarından biridir, sorgulanması gerekir.
Bunların üzerinde düşünerek önümüze sürülen çocukluğa ve yetişkinliğe dair genel-geçer kaidelerle hesaplaşılması gerekir. Hatalar olacaktır, olabilir. Gösterilecek her dirençte ödenmesi gereken bedellerin de olacağı gibi. Otorite hezeyanında olanların kendilerine olan güvenlerinin en belirgin olduğu nokta burasıdır. Çünkü kendi bağımlılıklarına ve her türlü mâlâyânî uğraşına karşı teyakkûz hâlinde olmayan, âidiyetlerine dair bedel ödemeye razı olmayan bireylerden yetişkin de çıkmayacağını bilirler. “Karmaşık bir çağdaş kültür içerisinde çocuklar, ebeveynlerinin bilgeliğine, rehberliğine ve desteğine hiç olmadığı kadar çok gereksinim duyarlar.”[6] Bu rehberliğin bugün beraberlikler üzerinden sergilenecek bir teyakkûz hâli olduğu anlaşıldığında ekranlarla gerçekleşen düşünme süreçlerinin de göz ardı edilemeyeceği ve değerli olduğu anlaşılacaktır.
Bilgi ve bilgilenme meselesine indirgenen, potansiyel müşteri imajlı prototip çocukluğa yönelik her türlü aracın kilitlediği rolleri kendi dünya görüşlerine göre kodlayan içeriklere, ümitsiz ve yorgunluk bahaneleriyle teslim olmak yerine hayal kurmanın ve soyut düşünmenin imkânlarını aramak; çocukluğa ekranlardan daha yakın olmak ve çabuk çözülmemek için doğayı, Kitab’ı, metinleri, ekranları ‘oku’mak gerekir. Bütün okumalar ise bize İslâm olmanın miras olmadığını öğretir; tercih edilen yolda mecbûr bırakıldıklarımıza rağmen itmâm edilen yaşam tarzında kalabilmenin içtihâd yollarını gösterir. Tebâ olmama gayreti de insanın parçalanan birliğinin “günlük dertlerin ötesi”nde bulacağı anlama dair büyük bir rahatsızlıktır. Bu rahatsızlığı vermek ve yaşamak, yolda olabilmenin gerekleri arasındayken, konformist çağrılara üşüşmek günümüz yetişkinlerinin yanılgılarla süslü en büyük kazanımı olacaktır. Aksi durum her ahvâlde, Zihin Dünyamızın neşvünema bulduğu araçların vesile kılınması için yorulmak gerekir.
“Bedenler yorulduğu gibi gönüller de yorulur ve usanır. Kalplerinizi dinlendirin ve O’na ulaşacak hikmet yollarını arayın.”[7]
Dipnotlar:
[1] Ürün yerleştirme, video arası reklamlar, popüler karakterlerle hazırlanmış lisanslı yan ürünler, dergiler ve dijital oyunlar vb… Dünya üzerindeki bir çok ülke 12 yaş altı çocuklara pazarlama yapılmasını yasaklamış olsa bile görselliğin bombardımanı sayesinde Sue Palmer’ın ifadesiyle “bu yaşa geldiklerinde çoğunun beyni zaten etkin bir biçimde yıkanmış oluyor”
[2] Bilişsel psikoloji literatürünün önemli kavramlarından biri olan, bireylerin düşüncelerini ve eylemlerini bilinçli olarak kontrol etme yeteneğini ifade eden Yürütücü İşlevler ile ilgili bir araştırma makalesinde, çok küçük yaşlardaki çocukların özellikle fantastik içerikler barındıran ve gerçeklikten yoksun çizgi filmlerle karşılaşmalarıyla oluşan aşırı bilgi yüklenmesi neticesinde ileri ki yaşlarda bilişsel görevler için kullanımın azalacağı ve bu içerikleri algılamak için dikkat sistemlerinin fazladan zamana ihtiyacı olduğu vurgulanmaktadır. (Animasyonun 4-7 Yaş Arası Çocukların Yürütme İşlevi Üzerindeki Kısa Vadeli Etkisi-L.Fan, M.Zhan, W.Qing, T.Gao, M.Wang,2021)
[3] İzlenesi Filmler, Bilal Yorulmaz – Bu tip ender içerikler için Horton Hears A Who animasyonu bir örnektir.
[4] Medya ve Çocuk Rehberi – Editöryal, 2008
[5] Sâhip iki kişiden birinin diğerinden fayda bulduğu birliktelikleri, Mâlik ise mülkiyeti ifade eder. (el-Askerî)
[6] Zehirlenen Çocukluk, Sue Palmer
[7] Ali b. Ebu Tâlib (İbn’ül Cevzî’den)
İlgili Yazılar
Ölümlülük Tedavisinde Yeni Nesil Şirketler
İnsan ne için yaşar? Ölmek için mi? Ölmeyecek gibi yaşayanların ölmeyecek gibi ettikleri dualar hazır olunamayana dair bir refleks midir? İnsan niçin unutur? Merkezinde yer aldığını düşündüğü dünya hayatı, her zaman öyle olmadığı hâlde hangi kritere göre ‘tatlı’ gelir? Ölüme dair söylenecekler bizi ölümsüzlüğe dair söyleneceklere neden götürür?
Ahlâkın Neliği Üzerine
Ahlâk; bireysel hayattan toplum hayatına, cinsel hayattan aile hayatına, ilimden sanata, devlet yönetiminden uluslararası ilişkilere, savaş hukukuna kadar hayatın her alanını kapsayıp bu alanlara yön veren, erdem ve fazilet olarak kabul edilebilecek her türlü düşünce ve davranışın genel adıdır.
Çocuk Yazınında Nitelikli Kitap Sorunu
Çocuk edebiyatı alanındaki nitelikli ürünlerden söz edebilmek için eserler, bütüncül bir bakışla ele alınmalıdır. Kitabın biçimsel yapısından, içeriğine doğru bir değerlendirme yapılması gerekmektedir. Bu alanda üretilen metinlerin çocuğun yazıyla, yazın dünyasıyla ilk karşılaşması ve yaşamı boyunca onun kitaba bakışını, yaklaşımını şekillendiren ilk örnekler olduğu unutulmamalıdır. Bu bağlamda, kitabın hikâyesinden önce kapak kalitesi, kullanılan hamur, kapak tasarımı, içerik tasarımı, çizimler, renk tercihleri… gibi her bir ayrıntı çok daha önemli bir hale gelmektedir.
Zamanın Ruhunu İnşa Edebilmek
Bugün zamanın ruhu hâline gelmiş olan değerler daha çok modern Batıda üretilmiş değerlerdir. Tüm dünyayı bir şekilde etkileyen bu değerler ise kapitalizmi üretmiştir. Kapitalizm de büyük bir sömürü düzenini. Sömürü ve kapitalizm birbirini besleyip büyüten iki kardeş gibidir. Bunun sonucu tatminsiz ruhlar, bedeninden memnun olmayan insanlar, tüketimde sınır tanımayan kitlelerdir. Çalışmak, tüketmekten başka bir şey düşünmeyen, değerlerinden uzaklaşmış, eğlence ve hazzı amaç edinmiş bir nesil hep hâkim paradigmanın eseridir.
Ahlakın Eleştirisi ya da Eleştiri Ahlakı
Eleştiri, ibadet titizliğinde yapılması gereken bir faaliyettir. Eleştiride amaç hakikate ulaşmaktır. Eleştiri; yapmaktan çok yıkmaya hizmet eder, hele hele saldırı ya da düşmanlığa dönüşürse amacından büsbütün uzaklaşmış olur. Eleştiri; daha iyiye, daha güzele ulaşmak için yürütülen bir faaliyet olmalıdır.