Okuma yazmayı öğrendiğim günleri hayal meyal hatırlıyorum. Fişlerin cazibesinden söz etmek pek mümkün olmadığı için araçlara değil de okumanın gerçekleştiği ilk anlara takılı kaldı zihnim ve çarşıdan bir karışla bir arşın arası alınan kurdelenin kırmızısına… Okuma tutkumun başladığı günleriyse çok iyi hatırlıyorum: Çizgi romanlardan yolu bizim oralara düşen ne varsa alın terimle kazandığım haftalığımın yüzde seksenini ütüyordu. Red Kit, Conan, Asterix, Tenten, Kaptan Swing, Demir Adam gibi Avrupa-ABD hattının çok çarpıcı, çok şöhretli, çoksatar çizgi romanları kitaplardan çok önce okuma uğraşımın, tutkumun merkezindeydiler. İdeolojik bagaja, kolonyal göndermelere aklım kesmeden, pis beyaz adamı tanımadan yutuyordum onlarca macerayı. Çok yaşlıymış rolü kesmeyeceğimden “bizim zamanımızda” demek istemesem de, yoktu öyle animeler, mangalar, grafik romanlar. “Başını Vermeyen Şehit” kesik kafadan kanlar akan görselin bulunduğu kapağıyla çocuklara okutulur, çocuğun milli ve manevi aşısı tamam edilirdi. Yani oraların bağnazlığıyla bizim buraların bağnazlığı arasında okuma kültürü inşa etmeye, okur dünyamızı kurup korumaya çabalardık. Taşıma suyla değirmen dönmez deyişini bilmediğimizden, suyu Kaf dağının ardında da olsa getirmeye ve değirmeni döndürmeye kararlıydık!
Otuz beş senelik sıçramayla bugünün okuma kültürüne baktığımızda tür, başlık, biçim, tasarım vb. birimlerin, aşırılaşan ve baş döndüren seçenekleri arasında okuru ürküttüğünü düşünebiliriz. Çocuk kolayca seçiyor aslında, ürken anası babası. Birçok şey gibi okumanın da güncellenmesi gereken temel bir beceri olduğunu gözden kaçıran taş devri okuru; mamutlar hatta dinozorlar kadar eski olan okuma pratikleriyle bugünü kavramaya çalışan trajikomik insan grupları.
Sınıflandırmakta, içeriğini kavramakta, olağanüstü etkisini ve kazandıracağı yığınla donanımı algılamakta zorlandıkları türlerin başında da grafik romanlar geliyor. Ticari kaygılar, süper kahramanlar ve sonsuz hormonla üretilen dizi şeklindeki çizgi romanlardan en önemli farkları sıradan insanın dünyasını tüm yalınlığıyla, çelişkileriyle yansıtması ve bu yönüyle edebiyatın terkisine kurulması. Atom bombası vahşetini uzun uzun cümlelerle ağır tempoda anlatırken çocuğu ıskalaması muhtemel olan yalın edebiyat yerine, daha en başta tırısa geçip sonra dörtnala kalkan, sayfa başına düşen birçok resimle okuru kendi bıkkınlığıyla bir an olsun baş başa bırakmayan grafik roman ister istemez baş tacı oluyor. Yalınayak Gen, Maus, Gülümse ya da Hakim’in Yolculuğu gibi grafik romanlar atom bombası, Naziler, iç savaş, göçmenlik ya da hayatın olağan akışı içindeki birçok insani hali ideal anlatım tekniğiyle çocuğun aklına zimmetliyor. Çabuk okuyan, çabuk gören, çabuk bilen günümüz çocukları, çabukluğu anlatımını sığlaştırmayan bu türün etrafında pervane oluyor.
Yayınlandığı ilk günden itibaren Türkçe’ye çevrilmesini, ülkemizdeki okurlarla buluşmasını beklediğim “Yıldızlar Saçıldığında” kitabı, grafik romanın okkalı örneklerinden. Omar ve Hassan’ın mülteci kampında geçirdiği uzun uzun yılları, sadelikten taviz vermeden aktaran kitabın en büyük başarısı tam da bu gösterişsizliği. Yazar Omar Mohamed, Kenya Dadaab’daki mülteci kampında geçirdiği uzun yılları mayalayıp yetişkinler için çarpıcı bir kitaba dönüştürme kaygısındayken grafik romancı Victoria Jamieson ile tanışıyor. Suriye iç savaşının dünya gündemini meşgul ettiği yıllarda vicdanı ve aklı yerinden yurdundan edilen milyonlarca güzel insana odaklanan Victoria, Omar’ın aklını çeliyor ve kitap çatılmaya başlanıyor.
Prolog kıvamındaki ilk sayfalarda tellerin ardından açık alana bakıp birisini arayan iki çocuğu arkadan görüyoruz. Mülteci kampında yaşadıklarını anlıyoruz. Hassan hemen herkesle iletişime geçiyor, “hooyo”dan başka sözcük sarf etmeyen bir çocuğun bunca neşesi, dışadönüklüğü, insan-hayvan, genç-yaşlı ayırt etmeden kucaklaması dikkatimizi çekiyor. Her ayın son on gününü az beslenerek ya da hiç beslenmeyerek, su için saatlerce bekleyerek, hiç hatırlamadığı annesini özleyerek yaşayan bir çocuğun bunca güçlü bunca dirençli bunca neşeli olması bizi gönendiriyor. Abisi Omar’ın yerin altında bir o kadar daha olan cüssesini ise sayfalar geçtikçe, anlatı genişledikçe görüyoruz.
Çadır çadır, blok blok bir şehir, göçmek ve konmanın arasına sıkışmış yaşam tarzı, büyük bir belirsizlik. Umuda imkân tanımayan rutinler. Avrupa, Abd ya da Kanada’yı kurtuluş diyarı diye düşleyen, mahrumiyet ekip kurtuluş hasadı dileyen savaş mağduru her nevi insan…
Savaş yakında sona erecek! Duyup duyabileceğimiz en kahredici cümlelerden biri. Savaş sona ermemiş, ne zaman sona erecek bilinmiyor, yakında sona ereceği umuluyor. Bakkallar, okullar, hastaneler, camiler açıldıkça açılıyor. Yıllar geçiyor, kampın nüfusu küçük bir köyden kasaba irisine ve küçük şehirlere doğru tırmanıyor ve gene o cümle: savaş yakında sona erecek. Umudun afyonla eşitlenmesi gibi anlamsız bir tekrar.
Her gün birbirinin aynısı. Omar sakin sakin anlatıyor. Açlık, sıcaklık ve sıkıcılık içinde üstelik annesiz ve babasız geçirilen yıllar. Omar’ın, okula gidenlerin ardından hüzünle bakıp küçük kardeşi Hassan’a göz kulak olmasa kim bilir ne güzel öğrenci olacağını düşlediği yıllar.
Naylon poşetler iç içe sokulup, dürülüp, sıkıştırılıp iyi niyet hokus pokusuyla topa dönüştürülüyor ve peşinden koşturuyor çocuklar. Anın içinde yuvalanan mutluluk adacıkları, büyük düşlerden, abartılı hayallerden çok daha şifalı insana. Hele de “akılları beş karış havada” çocuklara.
Yıllardır evi olmayan çocuklar evcilik oynuyor, oyun temel ihtiyaçları bir nebze de olsa gideriyor. Oyun belki de en temel ihtiyaç. Yokluk, kıtlık, savaş dinlemiyor oyun, öttürüyor borusunu cümle aleme.
İlerleyen sayfalarda Jeri’yi; Omar’ın en iyi arkadaşını, gıcıklar kralı uzun Ali’yi, gönüllü anneleri Fatuma’yı, okulun ve kampın en akıllı kızları Nimo ve Maryam’ı, blok lideri Salan’ı, keçi Brownie’yi, İngilizce öğretmeni Michael’ı ve BM görevlisi Susana’yı tanıyor, kamp alanındaki bilinmezliği biraz daha aralıyoruz.
Omar, çadırın etrafında kurdukları mütevazı hayatın sürmesi için bir yığın işle uğraşıyor, bir anda sıçradığı beşinci sınıflara uyum sağlamak adına İngilizce öğreniyor, bebekliğinden beri sahip çıktığı Hassan’da kalan aklını yanına getirmeye, annesine özlemini dizginlemeye, Abd hayallerine ket vurmaya çalışıyor da çalışıyor.
Herkesin gittiği tıklım tepiş ilkokul, yalnızca çalışan ve istekli olanların devam ettiği ortaokul ve asla yılmayanların tercihi lise. Bir de asla yılmayanlara vuran yurtdışı piyangosu var ki, dert mi derman mı belli değil.
Bürokrasi çarkında çarçur edilme pahasına, rutinini bozup zeminsiz kalma pahasına, orada kendisini gerçekte neyin beklediğinden bihaber olma pahasına muhayyel bir derman, muhtemel bir dert.
Victoria Jamieson, çok mütevazı bir çizerlik tercih etmiş, gösterişsiz hatta tekdüze. Omar Mohamed’in yalınlığıyla ancak bu şekilde başa çıkabileceğini bilerek. Çocukların, insanların, hemen herkesin yüzüne farklı karakteristik özellikler kondurmak için kendini zorlamamış. On, on beş kişinin yüzlerini taradığınızda detaycılığın zerresine rastlamıyorsunuz. Çöldeki kum tanelerini andıran, bireyselliği dışlayan bir tercih bu aynı zamanda. Kişi ne kadar kendisi olabilir, mülteci kampında, hikâyeler ne kadar özgürleşebilir ne kadar özerkleşebilir sorusu için net bir cevap bu çizerlik tasarrufu. Bunun yanında; çölün ortasına kurulmuş kampın altında ve üstündeki alem için tüm renkleri seferber etmiş. Mordan, kızıla, eflatundan bordoya, yeşil mavi arası bir yığın tondan, toprağın, kumun her haline uygun pastel renklere kadar sayfalar dolusu renkseverlik manifestosuyla gözümüz gönlümüz okşanıyor. Gecenin asaleti, gündüzün meşakkatiyle el ele tutuşuyor. Gölgeler ve yıldızlar paslaşıyor.
Toplumsal cinsiyetler ile ilgili eleştirel ve yapıcı bir perspektife sahip kitap. Her işe koştururken kendisine eteğin nerede diye takılan aylak çocuklara pek aldırış etmiyor Omar. Sular seller gibi okuduğu, dinlediği her şeyi anlayan Maryam, evlenmek ve çocuk sahibi olmak zorunda kalsa da eğitimden, öğrenmekten, hayallerinden hiç vazgeçmiyor. Hatta eğitimin, okul binası ve dışarıdan gelmesi beklenen uzmanlar olmadan da pekâlâ sürdürülebileceğini gösteriyor Maryam.
İnişlerin, çıkışların kurguyu ve örgüyü pek fazla örselemediğini söyleyebiliriz. Kitabın içinde yer alan “Muhakkak ki her güçlükle beraber bir kolaylık vardır” ayeti, baht dönüşlerine ve onulmaz trajedilere fırsat vermeyecek şekilde anlatının omurgasını oluşturuyor. Keçi, keçiler hayatlarına güzellik katıyor ama öte yandan hepsini doyurmak mümkün olmadığından Fatıma’nın kucağında yavrulardan biri ölüyor.
Uluslararası kuruluşların özellikle BM ve Unicef’in çokça öne çıkarıldığını rahatlıkla söyleyebiliriz. Gönüllüler, yerel destekçiler, uzmanlar derken devletlerin işe yaramadığı vasatta bu tip organizasyonların ehvenişer çabalarını, köklü bir değişime neden olmaktan uzakta, işleri daha kötüye gitmekten alıkoyar hallerini görüyoruz. Gene de eleştirilerden nasibini alıyorlar. Kampın umutsuz kişileri bireysel kurtuluşun yetersizliğini okurun yüzüne çarpıyor. Yedi sene, dokuz sene, on bir sene derken, büyük güçlerin engel olmadıkları iç savaşların menfaat yarışlarının böyle ucube yaşam alanları doğurduğunu hatırlatıyor. Capcanlı yerel organizmalar sanki aynı tip istilacı organizmayla yer değiştiriyor. Her yere buğday ekilmesi, her yerde aynı dillerin konuşulması gibi, her yerde benzer kültürel kodların yinelenip semirmesi ve alternatifsizleşmesi gibi. Şıpınişi çadır kentlerin milyonlara layık görülürken üç beş kişinin sınırsız alanlara sahip çıkması gibi.
İma edilen binlerce hikâyeye rağmen Omar’ın hikâyesini okuyoruz şüphesiz. Gökyüzünde fragmanlarını gördüğümüz sonsuz yıldızın yukarıdaki parlaklığına benzer bir dengenin aşağıda da olmasını istiyoruz. Yardım kuruluşlarının, mülteci kamplarının, iç savaşların, savaş baronlarının, kofti demokratların, hormonlu yalanların olmamasını istediğimiz gibi. “Pasaportun kadar konuş”, cin fikirli çocukların eskiye dair yaptığı espriler olarak kalsa. Omar, Şasa, Bekir, Dilan, K’wame, Marco, Anna kocaman dünya çadırını güler yüzle ve mutlulukla paylaşsa.
Çocuklar iki yaşında benim demeye başlar ama benim demeyi çok çabuk bırakır: Düşeni kaldırmaya, dertliyi teselliye koşar. Daha saatler önce çantasındakiler dökülen arkadaşlarına yardım edip her şeyi tastamam içine dolduran çocukları gördüm, daha günler önce kötü davranışlarını düzeltmesi için arkadaşına telkinde bulunan çocuğu dinledim de oradan biliyorum.
Ona göre devlet toplumsal bir zorunluluğun ifadesidir. Bu zorunluluğu o, şöyle ifade etmektedir: “Mülk, insan için tabiî bir mansıptır… insanlar için yaşamak ve var olmak, zaruri ihtiyaçlarını ve gıdalarını temin etmek üzere bir araya gelmeleri ve yekdiğerleriyle yardımlaşmaları sayesinde mümkündür.
Yabancı ile olan ilişkilerin pamuk ipliğine bağlı doğası onun aidiyetsizliğinden gelir. Aidiyetsizlik vurgusu yabancının kökeninedir. Yabancının kökleri, yerlinin mekânsal sınırları dışında olduğundan doğası gereği belirsiz ve öngörülemezdir. Bu nedenle yabancı, bireysel olarak değil belli bir tipte yabancı olarak algılanır.
“İslâm insanlığa ne vâdediyor?” sorusu etrafında ele alınan konu, gerçeklikle hakîkat sarkacında incelenmiş, soruna İslâm’ın temel kaynakları ekseninde cevaplar aranmıştır. Çalışmanın birinci bölümünde,* kendini İslâm’a nispet eden toplumların yoğunlukta olduğu coğrafyalarda hezimet söz konusu iken, beyan öncesinde durum tespitine dair mülâhaza yer almıştı. Yazının bu bölümünde ise ‘insan’ ve ‘tasavvur’ konusu ele alınmıştır. Makalede, İslâm’da insan anlayışı ve tasavvur inşâsı, ‘İslâm’ın İnsanlığa Vâdettikleri’ üst başlığı ekseninde ehem mühim makamında incelenmiştir.
Peki, hakikat nerededir? Ben de mi yoksa benden bağımsız olarak benim dışımda mıdır? Hakikat zaten var mıdır yoksa hakikati ben mi oluşturmalıyım? Bilgiye ulaşmadaki gayem nedir? Hangi metotlarla bilgiye ulaşabilirim?
Yıldızların Özüne İşlenmiş Hikâyeler
Okuma yazmayı öğrendiğim günleri hayal meyal hatırlıyorum. Fişlerin cazibesinden söz etmek pek mümkün olmadığı için araçlara değil de okumanın gerçekleştiği ilk anlara takılı kaldı zihnim ve çarşıdan bir karışla bir arşın arası alınan kurdelenin kırmızısına… Okuma tutkumun başladığı günleriyse çok iyi hatırlıyorum: Çizgi romanlardan yolu bizim oralara düşen ne varsa alın terimle kazandığım haftalığımın yüzde seksenini ütüyordu. Red Kit, Conan, Asterix, Tenten, Kaptan Swing, Demir Adam gibi Avrupa-ABD hattının çok çarpıcı, çok şöhretli, çoksatar çizgi romanları kitaplardan çok önce okuma uğraşımın, tutkumun merkezindeydiler. İdeolojik bagaja, kolonyal göndermelere aklım kesmeden, pis beyaz adamı tanımadan yutuyordum onlarca macerayı. Çok yaşlıymış rolü kesmeyeceğimden “bizim zamanımızda” demek istemesem de, yoktu öyle animeler, mangalar, grafik romanlar. “Başını Vermeyen Şehit” kesik kafadan kanlar akan görselin bulunduğu kapağıyla çocuklara okutulur, çocuğun milli ve manevi aşısı tamam edilirdi. Yani oraların bağnazlığıyla bizim buraların bağnazlığı arasında okuma kültürü inşa etmeye, okur dünyamızı kurup korumaya çabalardık. Taşıma suyla değirmen dönmez deyişini bilmediğimizden, suyu Kaf dağının ardında da olsa getirmeye ve değirmeni döndürmeye kararlıydık!
Otuz beş senelik sıçramayla bugünün okuma kültürüne baktığımızda tür, başlık, biçim, tasarım vb. birimlerin, aşırılaşan ve baş döndüren seçenekleri arasında okuru ürküttüğünü düşünebiliriz. Çocuk kolayca seçiyor aslında, ürken anası babası. Birçok şey gibi okumanın da güncellenmesi gereken temel bir beceri olduğunu gözden kaçıran taş devri okuru; mamutlar hatta dinozorlar kadar eski olan okuma pratikleriyle bugünü kavramaya çalışan trajikomik insan grupları.
Sınıflandırmakta, içeriğini kavramakta, olağanüstü etkisini ve kazandıracağı yığınla donanımı algılamakta zorlandıkları türlerin başında da grafik romanlar geliyor. Ticari kaygılar, süper kahramanlar ve sonsuz hormonla üretilen dizi şeklindeki çizgi romanlardan en önemli farkları sıradan insanın dünyasını tüm yalınlığıyla, çelişkileriyle yansıtması ve bu yönüyle edebiyatın terkisine kurulması. Atom bombası vahşetini uzun uzun cümlelerle ağır tempoda anlatırken çocuğu ıskalaması muhtemel olan yalın edebiyat yerine, daha en başta tırısa geçip sonra dörtnala kalkan, sayfa başına düşen birçok resimle okuru kendi bıkkınlığıyla bir an olsun baş başa bırakmayan grafik roman ister istemez baş tacı oluyor. Yalınayak Gen, Maus, Gülümse ya da Hakim’in Yolculuğu gibi grafik romanlar atom bombası, Naziler, iç savaş, göçmenlik ya da hayatın olağan akışı içindeki birçok insani hali ideal anlatım tekniğiyle çocuğun aklına zimmetliyor. Çabuk okuyan, çabuk gören, çabuk bilen günümüz çocukları, çabukluğu anlatımını sığlaştırmayan bu türün etrafında pervane oluyor.
Yayınlandığı ilk günden itibaren Türkçe’ye çevrilmesini, ülkemizdeki okurlarla buluşmasını beklediğim “Yıldızlar Saçıldığında” kitabı, grafik romanın okkalı örneklerinden. Omar ve Hassan’ın mülteci kampında geçirdiği uzun uzun yılları, sadelikten taviz vermeden aktaran kitabın en büyük başarısı tam da bu gösterişsizliği. Yazar Omar Mohamed, Kenya Dadaab’daki mülteci kampında geçirdiği uzun yılları mayalayıp yetişkinler için çarpıcı bir kitaba dönüştürme kaygısındayken grafik romancı Victoria Jamieson ile tanışıyor. Suriye iç savaşının dünya gündemini meşgul ettiği yıllarda vicdanı ve aklı yerinden yurdundan edilen milyonlarca güzel insana odaklanan Victoria, Omar’ın aklını çeliyor ve kitap çatılmaya başlanıyor.
Prolog kıvamındaki ilk sayfalarda tellerin ardından açık alana bakıp birisini arayan iki çocuğu arkadan görüyoruz. Mülteci kampında yaşadıklarını anlıyoruz. Hassan hemen herkesle iletişime geçiyor, “hooyo”dan başka sözcük sarf etmeyen bir çocuğun bunca neşesi, dışadönüklüğü, insan-hayvan, genç-yaşlı ayırt etmeden kucaklaması dikkatimizi çekiyor. Her ayın son on gününü az beslenerek ya da hiç beslenmeyerek, su için saatlerce bekleyerek, hiç hatırlamadığı annesini özleyerek yaşayan bir çocuğun bunca güçlü bunca dirençli bunca neşeli olması bizi gönendiriyor. Abisi Omar’ın yerin altında bir o kadar daha olan cüssesini ise sayfalar geçtikçe, anlatı genişledikçe görüyoruz.
Çadır çadır, blok blok bir şehir, göçmek ve konmanın arasına sıkışmış yaşam tarzı, büyük bir belirsizlik. Umuda imkân tanımayan rutinler. Avrupa, Abd ya da Kanada’yı kurtuluş diyarı diye düşleyen, mahrumiyet ekip kurtuluş hasadı dileyen savaş mağduru her nevi insan…
Savaş yakında sona erecek! Duyup duyabileceğimiz en kahredici cümlelerden biri. Savaş sona ermemiş, ne zaman sona erecek bilinmiyor, yakında sona ereceği umuluyor. Bakkallar, okullar, hastaneler, camiler açıldıkça açılıyor. Yıllar geçiyor, kampın nüfusu küçük bir köyden kasaba irisine ve küçük şehirlere doğru tırmanıyor ve gene o cümle: savaş yakında sona erecek. Umudun afyonla eşitlenmesi gibi anlamsız bir tekrar.
Her gün birbirinin aynısı. Omar sakin sakin anlatıyor. Açlık, sıcaklık ve sıkıcılık içinde üstelik annesiz ve babasız geçirilen yıllar. Omar’ın, okula gidenlerin ardından hüzünle bakıp küçük kardeşi Hassan’a göz kulak olmasa kim bilir ne güzel öğrenci olacağını düşlediği yıllar.
Naylon poşetler iç içe sokulup, dürülüp, sıkıştırılıp iyi niyet hokus pokusuyla topa dönüştürülüyor ve peşinden koşturuyor çocuklar. Anın içinde yuvalanan mutluluk adacıkları, büyük düşlerden, abartılı hayallerden çok daha şifalı insana. Hele de “akılları beş karış havada” çocuklara.
Yıllardır evi olmayan çocuklar evcilik oynuyor, oyun temel ihtiyaçları bir nebze de olsa gideriyor. Oyun belki de en temel ihtiyaç. Yokluk, kıtlık, savaş dinlemiyor oyun, öttürüyor borusunu cümle aleme.
İlerleyen sayfalarda Jeri’yi; Omar’ın en iyi arkadaşını, gıcıklar kralı uzun Ali’yi, gönüllü anneleri Fatuma’yı, okulun ve kampın en akıllı kızları Nimo ve Maryam’ı, blok lideri Salan’ı, keçi Brownie’yi, İngilizce öğretmeni Michael’ı ve BM görevlisi Susana’yı tanıyor, kamp alanındaki bilinmezliği biraz daha aralıyoruz.
Omar, çadırın etrafında kurdukları mütevazı hayatın sürmesi için bir yığın işle uğraşıyor, bir anda sıçradığı beşinci sınıflara uyum sağlamak adına İngilizce öğreniyor, bebekliğinden beri sahip çıktığı Hassan’da kalan aklını yanına getirmeye, annesine özlemini dizginlemeye, Abd hayallerine ket vurmaya çalışıyor da çalışıyor.
Bürokrasi çarkında çarçur edilme pahasına, rutinini bozup zeminsiz kalma pahasına, orada kendisini gerçekte neyin beklediğinden bihaber olma pahasına muhayyel bir derman, muhtemel bir dert.
Victoria Jamieson, çok mütevazı bir çizerlik tercih etmiş, gösterişsiz hatta tekdüze. Omar Mohamed’in yalınlığıyla ancak bu şekilde başa çıkabileceğini bilerek. Çocukların, insanların, hemen herkesin yüzüne farklı karakteristik özellikler kondurmak için kendini zorlamamış. On, on beş kişinin yüzlerini taradığınızda detaycılığın zerresine rastlamıyorsunuz. Çöldeki kum tanelerini andıran, bireyselliği dışlayan bir tercih bu aynı zamanda. Kişi ne kadar kendisi olabilir, mülteci kampında, hikâyeler ne kadar özgürleşebilir ne kadar özerkleşebilir sorusu için net bir cevap bu çizerlik tasarrufu. Bunun yanında; çölün ortasına kurulmuş kampın altında ve üstündeki alem için tüm renkleri seferber etmiş. Mordan, kızıla, eflatundan bordoya, yeşil mavi arası bir yığın tondan, toprağın, kumun her haline uygun pastel renklere kadar sayfalar dolusu renkseverlik manifestosuyla gözümüz gönlümüz okşanıyor. Gecenin asaleti, gündüzün meşakkatiyle el ele tutuşuyor. Gölgeler ve yıldızlar paslaşıyor.
Toplumsal cinsiyetler ile ilgili eleştirel ve yapıcı bir perspektife sahip kitap. Her işe koştururken kendisine eteğin nerede diye takılan aylak çocuklara pek aldırış etmiyor Omar. Sular seller gibi okuduğu, dinlediği her şeyi anlayan Maryam, evlenmek ve çocuk sahibi olmak zorunda kalsa da eğitimden, öğrenmekten, hayallerinden hiç vazgeçmiyor. Hatta eğitimin, okul binası ve dışarıdan gelmesi beklenen uzmanlar olmadan da pekâlâ sürdürülebileceğini gösteriyor Maryam.
İnişlerin, çıkışların kurguyu ve örgüyü pek fazla örselemediğini söyleyebiliriz. Kitabın içinde yer alan “Muhakkak ki her güçlükle beraber bir kolaylık vardır” ayeti, baht dönüşlerine ve onulmaz trajedilere fırsat vermeyecek şekilde anlatının omurgasını oluşturuyor. Keçi, keçiler hayatlarına güzellik katıyor ama öte yandan hepsini doyurmak mümkün olmadığından Fatıma’nın kucağında yavrulardan biri ölüyor.
Uluslararası kuruluşların özellikle BM ve Unicef’in çokça öne çıkarıldığını rahatlıkla söyleyebiliriz. Gönüllüler, yerel destekçiler, uzmanlar derken devletlerin işe yaramadığı vasatta bu tip organizasyonların ehvenişer çabalarını, köklü bir değişime neden olmaktan uzakta, işleri daha kötüye gitmekten alıkoyar hallerini görüyoruz. Gene de eleştirilerden nasibini alıyorlar. Kampın umutsuz kişileri bireysel kurtuluşun yetersizliğini okurun yüzüne çarpıyor. Yedi sene, dokuz sene, on bir sene derken, büyük güçlerin engel olmadıkları iç savaşların menfaat yarışlarının böyle ucube yaşam alanları doğurduğunu hatırlatıyor. Capcanlı yerel organizmalar sanki aynı tip istilacı organizmayla yer değiştiriyor. Her yere buğday ekilmesi, her yerde aynı dillerin konuşulması gibi, her yerde benzer kültürel kodların yinelenip semirmesi ve alternatifsizleşmesi gibi. Şıpınişi çadır kentlerin milyonlara layık görülürken üç beş kişinin sınırsız alanlara sahip çıkması gibi.
İma edilen binlerce hikâyeye rağmen Omar’ın hikâyesini okuyoruz şüphesiz. Gökyüzünde fragmanlarını gördüğümüz sonsuz yıldızın yukarıdaki parlaklığına benzer bir dengenin aşağıda da olmasını istiyoruz. Yardım kuruluşlarının, mülteci kamplarının, iç savaşların, savaş baronlarının, kofti demokratların, hormonlu yalanların olmamasını istediğimiz gibi. “Pasaportun kadar konuş”, cin fikirli çocukların eskiye dair yaptığı espriler olarak kalsa. Omar, Şasa, Bekir, Dilan, K’wame, Marco, Anna kocaman dünya çadırını güler yüzle ve mutlulukla paylaşsa.
Çocuklar iki yaşında benim demeye başlar ama benim demeyi çok çabuk bırakır: Düşeni kaldırmaya, dertliyi teselliye koşar. Daha saatler önce çantasındakiler dökülen arkadaşlarına yardım edip her şeyi tastamam içine dolduran çocukları gördüm, daha günler önce kötü davranışlarını düzeltmesi için arkadaşına telkinde bulunan çocuğu dinledim de oradan biliyorum.
İlgili Yazılar
Filistin Cephesinde Değişen Bir Şey Yok: İhanet, Drama, Cinayet, Kehanet ve Kıyamet
Yahudi Siyonizmi: Siyonizm, bedeni doğu, aklı batı, ruhu araf, kalbi sarı. Siyonizm, geçmişi Avrupa, bugünü Gazze, yarını Fırat. Siyonizm, dünü altın buzağı, şimdisi kızıl düve, sonrası kurban. Siyonizm, okuduğu Tevrat, anladığı Kâbil, anlamadığı 10 Emir. Siyonizm, adı Kudüs, sanı hırsız, cismi katil. Siyonizm, tutunduğu dünya, istikameti Gog ve Magog, menzilinde altın çağ. Siyonizm, Tanrı’yı ırkçı zanneden ve O’na sürekli şımaran.
İbn-i Haldun’a Göre Devlet: Doğası, Kuruluşu, Gelişimi ve Tavırları
Ona göre devlet toplumsal bir zorunluluğun ifadesidir. Bu zorunluluğu o, şöyle ifade etmektedir: “Mülk, insan için tabiî bir mansıptır… insanlar için yaşamak ve var olmak, zaruri ihtiyaçlarını ve gıdalarını temin etmek üzere bir araya gelmeleri ve yekdiğerleriyle yardımlaşmaları sayesinde mümkündür.
Yabancılarla Dolu Bir Dünyada Zenofobi ve Birlikte Yaşamının İmkânı Üzerine
Yabancı ile olan ilişkilerin pamuk ipliğine bağlı doğası onun aidiyetsizliğinden gelir. Aidiyetsizlik vurgusu yabancının kökeninedir. Yabancının kökleri, yerlinin mekânsal sınırları dışında olduğundan doğası gereği belirsiz ve öngörülemezdir. Bu nedenle yabancı, bireysel olarak değil belli bir tipte yabancı olarak algılanır.
İslâm’ın İnsanlığa Vâdettikleri – İnsan ve Tasavvur Üzerine – II
“İslâm insanlığa ne vâdediyor?” sorusu etrafında ele alınan konu, gerçeklikle hakîkat sarkacında incelenmiş, soruna İslâm’ın temel kaynakları ekseninde cevaplar aranmıştır. Çalışmanın birinci bölümünde,* kendini İslâm’a nispet eden toplumların yoğunlukta olduğu coğrafyalarda hezimet söz konusu iken, beyan öncesinde durum tespitine dair mülâhaza yer almıştı. Yazının bu bölümünde ise ‘insan’ ve ‘tasavvur’ konusu ele alınmıştır. Makalede, İslâm’da insan anlayışı ve tasavvur inşâsı, ‘İslâm’ın İnsanlığa Vâdettikleri’ üst başlığı ekseninde ehem mühim makamında incelenmiştir.
Garibal Enfeksiyonlar-2
Peki, hakikat nerededir? Ben de mi yoksa benden bağımsız olarak benim dışımda mıdır? Hakikat zaten var mıdır yoksa hakikati ben mi oluşturmalıyım? Bilgiye ulaşmadaki gayem nedir? Hangi metotlarla bilgiye ulaşabilirim?