“Küçüğü olmayanın büyüğü olmaz!” derler. Küçük olan birçok şey büyümeye ayarlıdır. Büyümek insanın içinde hem bir özlem hem bir kaçıştır. Büyüsen bir dert büyümesen başka bir dert… Bu gelgitleri yaşayan insan, bir zaman sonra bu gelgitlerin altından kalkamayınca da davranış bozukluğuna sürükleniyor. Çünkü o, cismi ile ruhu arasında bariz bir kopukluk yaşamaya başlıyor.
Büyük bir adam gibi olan görüntünün altında çocukça davranışlar sergilemeye başlıyor. Bu davranışlar, muhatabını da şaşkına çeviriyor. Büyük ama küçük, hatta çocukmuşçasına davranış sergileyen insana nasıl muamele edilecektir? Yetişkin muamelesi yapılsa olgunlaşmamış ruhun afra tafrası, çocuk muamelesi yapılsa hakeza yine afra tafra ile karşılaşırsınız.
Bedenen çocukluk kozasından çıkmış ama ruhen çıkamamış bu insana büyüdüğünü nasıl kabul ettirmeli?
Elbette bu büyüyememenin farklı gerekçelerinden bahsedilebilir:
Ebeveyn, şefkatini kontrol altına alamayıp duygusallığına esir olduğunda, bu esaretle yetiştirdiği çocuk, hayatta iğreti durmakta ve hep sahiplenilmeyi beklemektedir. Sorumlulukları ve ihtiyaçları hep ebeveyni tarafından karşılanan çocuk beceri kabiliyetini kaybettiği için yaş olarak büyüse dahi hep bir çaresizliğin girdabında sığınacak bir ebeveyn kucağı arayacaktır.
“Çocuklarınızın yaralarını sarmayın, onlara yara sarmayı öğretin!” der eğitimin mihmandarları. Zira nazenin büyüttüğünüz çocuk yarınlarda yetişkin olduğunda bir türlü o büyümeyen haliyle hem kendine hem başkalarına yük olacaktır.
Sorumluluk bilinci çocuklukta verilmesi gereken bir bilinç. Yaşken eğilmeyen ağacın büyüdükten sonra eğilmeyeceği malum. Büyüyen ağaçtan nasıl ki gölge yapması, meyve vermesi bekleniyorsa, büyüyen insandan da büyümesinin bir nişanesi olarak insanlığa bir katkıda bulunması ve üretimde bulunması beklenir, beklenmelidir de.
Büyüyen insan artık oyun ve eğlence dünyasında yaşamamalı, yaşama anlam katmanın hesabını yapmalıdır. Çünkü o, ‘bilinç’ ve ‘sorumluluk’ çağına ermiştir.
Bilinç ve sorumluluk dünyasındaki insan, yaşananlar karşısında dirayetli ve ferasetli durmalı.
Söz söyleme, iş başarma konusunda sanatkârane olmalı. Çocukluğun kozasından çıkıp büyümenin tecrübesine kanat çırpmalı ki yaşamın rahmine düşsün ve yeni bir nesle öncülük edebilsin.
“Kendisi muhtaç bir dede, nerde kaldı gayrıya himmet ede!” patolojik halinden berî olmak ve büyüklüğün en önemli göstergesi olan insanlığın tecrübe serüvenine dahil olmak gerekir.
Büyük olmanın konumunu sofrada kullanarak baş köşeye oturan kişi, yeri ve zamanı geldiğinde mutfakta yemek pişiren de olabilmelidir.
Büyüdüğünü söyleyerek artık büyüklüğün hakettiği saygıyı görmeyi bekliyorsa kişi, küçüklere sevgili olmayı, nasıl saygılı ve saygın olunacağını da gösterebilmelidir. Saygınlığın takvimlerin yaprak atmasıyla veya zamanın lalettayin geçmesiyle değil; zamanın farkına vararak, bilgece ve hikmetini kavraya kavraya elde edilen bir şey olduğunu hem temsil hem de tebliğ edebilmelidir.
Çocukluk çocuklukta, büyüklükteyse büyüklük yaşanırsa hayat daha dengeli olmaz mı?
Cismî, biyolojik büyüklük çocukluğa elbise olursa kolu uzun, omuzu düşük, eğreti durur sahibinin üstünde. Hayatsa ölçüyle oturur zemine. Ölçüsünü kaybeden toplumlar, çocukluğun kozasından çıkamayan bireylerin oluşturduğu toplumlardır.
Çocuk, olaylar karşısında ağlar, bağırır, inat eder, denge tutturamaz, sorun çözemez, kriz yönetemez gibi ve daha neler neler…
Yetişkinler, ağlasa bile ağıt yakmaz, bağıracak olsa da öfkesini yutar, inat etmez, gereğini yapar, denge kurar çünkü terazisi vardır, sorun çözer çünkü çözüm önerileri vardır, kriz hallerini yönetir çünkü tecrübesi vardır.
Ya büyüyemeyen büyükler…
Yıllara sığan küskünlükler, bir türlü dinmeyen kızgınlıklar, savaşlara dönüşen ihtiraslar, ucuz çıkar hesapları… Sokakta çığlık çığlığa bağıran çocuk fütursuzluğundan ne farkı kalır.
Çocuk büyüyecek diye sabırla katlanılır bu hallerine de ya büyüyemeyen büyüklere ne demeli ne yapmalı?
Ne zaman büyüyeceksin? Ne zaman olgun davranacak, büyüyen kanatlarının altında şefkatle insanlığı ne zaman büyüteceksin?
İnsan büyüyemeyince ulu orta hacet giderir oldu sokak ortasında, müsade almadan eşya çalar oldu gittiği yerlerden, çocuk sempatisinden uzak, darmadağın etti girdiği odaları, oynadığı oyuncakları. Cismen büyüdüğü ve fakat aklen ve ruhen büyümediğindeyse dünyayı darmadağın etti…
Döktü, kırdı, parçaladı, kirletti. Hadi o çocuktu; arkasını büyükler topladı. Ya şimdilerde büyüyemeyen büyüklerin kırdığı, parçaladığı, kirlettiği şeyleri kim aklayıp paklayacak…
Gözyaşı; üzüntünün, vicdani ürpertinin yürekte damıtılıp gözlerden akıtılan damlalarla vicdanın ve samimiyetin mücessem hali ve en büyük göstergesidir. Gözyaşı; kederin ve vicdani haykırışın göz çukurlarında mahcubiyet duymadan merhamet yoksunu yeryüzü insanlarına insanın varlığını, onurunu ve izzetini haykırmasıdır.
Tarihsel olarak özgürlüğün yayılması, özellikle ekonomik ve siyasi alanlarda, egemen güçlerin çıkarlarıyla çatışmış ve bu durum daha sıkı ideolojik denetim mekanizmalarının devreye sokulmasına yol açmıştır. Günümüzde de benzer süreçler yaşanmaktadır; halkın bilgiye erişimi ve özgür düşünce pratiği genişledikçe, bu alanda müdahaleler ve baskılar çoğalmaktadır.
Ortaya çıkan öngörülemeyen(!) gerçekler karşısında edindikleri merkeziliği her duruma göre sürdürme arzusu taşıyanların, öngörülere ve senaryolara bağlı olarak uygulamaya koydukları dünya sistemini meşrûlaştırma çabası yeni bir durum değil. Gerçeklik tanımlarını, kaos üzerinden yeniden inşâ eden ideolojiler, iç içe geçmişliklerini farklı isimlerle aynı dünya görüşünün yörüngesinde sürüklerken, aksini iddia etseler de bu çabanın farklı bir boyutu var. Peki, farklı olan ne?
İddiasını kaybetmiş bir din söylemi ya tarih sahnesinden çekilecek ya da başka ideolojilerin boyunduruğuna girmekten başka bir yol bulamayacaktır. Biz İslam’ın tarih boyunca olduğu gibi bugün de insanlığın problemlerine çözüm bulma potansiyeline sahip olduğuna inanıyoruz. Bu anlamıyla İslam, misyonunu tamamlayarak tarih sahnesindeki yerini almış bir din değildir.
Beklemek, insan varoluşunun en temel fakat çoğu zaman en az fark edilen tecrübelerinden biridir. İnsan, yaşamı boyunca bir dizi bekleme ânının kıyısında durur: doğumu bekleyen bir anne, haber bekleyen bir âşık, kurtuluşu bekleyen bir toplum… Beklemek, görünürde zamanın akışına boyun eğmek gibi dururken, aslında insanın gelecekle, umutla ve zamanla kurduğu derin bir ilişki biçimidir.
Büyüklerdeki Çocukluk
“Küçüğü olmayanın büyüğü olmaz!” derler. Küçük olan birçok şey büyümeye ayarlıdır. Büyümek insanın içinde hem bir özlem hem bir kaçıştır. Büyüsen bir dert büyümesen başka bir dert… Bu gelgitleri yaşayan insan, bir zaman sonra bu gelgitlerin altından kalkamayınca da davranış bozukluğuna sürükleniyor. Çünkü o, cismi ile ruhu arasında bariz bir kopukluk yaşamaya başlıyor.
Büyük bir adam gibi olan görüntünün altında çocukça davranışlar sergilemeye başlıyor. Bu davranışlar, muhatabını da şaşkına çeviriyor. Büyük ama küçük, hatta çocukmuşçasına davranış sergileyen insana nasıl muamele edilecektir? Yetişkin muamelesi yapılsa olgunlaşmamış ruhun afra tafrası, çocuk muamelesi yapılsa hakeza yine afra tafra ile karşılaşırsınız.
Bedenen çocukluk kozasından çıkmış ama ruhen çıkamamış bu insana büyüdüğünü nasıl kabul ettirmeli?
Elbette bu büyüyememenin farklı gerekçelerinden bahsedilebilir:
Ebeveyn, şefkatini kontrol altına alamayıp duygusallığına esir olduğunda, bu esaretle yetiştirdiği çocuk, hayatta iğreti durmakta ve hep sahiplenilmeyi beklemektedir. Sorumlulukları ve ihtiyaçları hep ebeveyni tarafından karşılanan çocuk beceri kabiliyetini kaybettiği için yaş olarak büyüse dahi hep bir çaresizliğin girdabında sığınacak bir ebeveyn kucağı arayacaktır.
“Çocuklarınızın yaralarını sarmayın, onlara yara sarmayı öğretin!” der eğitimin mihmandarları. Zira nazenin büyüttüğünüz çocuk yarınlarda yetişkin olduğunda bir türlü o büyümeyen haliyle hem kendine hem başkalarına yük olacaktır.
Sorumluluk bilinci çocuklukta verilmesi gereken bir bilinç. Yaşken eğilmeyen ağacın büyüdükten sonra eğilmeyeceği malum. Büyüyen ağaçtan nasıl ki gölge yapması, meyve vermesi bekleniyorsa, büyüyen insandan da büyümesinin bir nişanesi olarak insanlığa bir katkıda bulunması ve üretimde bulunması beklenir, beklenmelidir de.
Büyüyen insan artık oyun ve eğlence dünyasında yaşamamalı, yaşama anlam katmanın hesabını yapmalıdır. Çünkü o, ‘bilinç’ ve ‘sorumluluk’ çağına ermiştir.
Bilinç ve sorumluluk dünyasındaki insan, yaşananlar karşısında dirayetli ve ferasetli durmalı.
Söz söyleme, iş başarma konusunda sanatkârane olmalı. Çocukluğun kozasından çıkıp büyümenin tecrübesine kanat çırpmalı ki yaşamın rahmine düşsün ve yeni bir nesle öncülük edebilsin.
“Kendisi muhtaç bir dede, nerde kaldı gayrıya himmet ede!” patolojik halinden berî olmak ve büyüklüğün en önemli göstergesi olan insanlığın tecrübe serüvenine dahil olmak gerekir.
Büyük olmanın konumunu sofrada kullanarak baş köşeye oturan kişi, yeri ve zamanı geldiğinde mutfakta yemek pişiren de olabilmelidir.
Büyüdüğünü söyleyerek artık büyüklüğün hakettiği saygıyı görmeyi bekliyorsa kişi, küçüklere sevgili olmayı, nasıl saygılı ve saygın olunacağını da gösterebilmelidir. Saygınlığın takvimlerin yaprak atmasıyla veya zamanın lalettayin geçmesiyle değil; zamanın farkına vararak, bilgece ve hikmetini kavraya kavraya elde edilen bir şey olduğunu hem temsil hem de tebliğ edebilmelidir.
Çocukluk çocuklukta, büyüklükteyse büyüklük yaşanırsa hayat daha dengeli olmaz mı?
Cismî, biyolojik büyüklük çocukluğa elbise olursa kolu uzun, omuzu düşük, eğreti durur sahibinin üstünde. Hayatsa ölçüyle oturur zemine. Ölçüsünü kaybeden toplumlar, çocukluğun kozasından çıkamayan bireylerin oluşturduğu toplumlardır.
Çocuk, olaylar karşısında ağlar, bağırır, inat eder, denge tutturamaz, sorun çözemez, kriz yönetemez gibi ve daha neler neler…
Yetişkinler, ağlasa bile ağıt yakmaz, bağıracak olsa da öfkesini yutar, inat etmez, gereğini yapar, denge kurar çünkü terazisi vardır, sorun çözer çünkü çözüm önerileri vardır, kriz hallerini yönetir çünkü tecrübesi vardır.
Ya büyüyemeyen büyükler…
Yıllara sığan küskünlükler, bir türlü dinmeyen kızgınlıklar, savaşlara dönüşen ihtiraslar, ucuz çıkar hesapları… Sokakta çığlık çığlığa bağıran çocuk fütursuzluğundan ne farkı kalır.
Çocuk büyüyecek diye sabırla katlanılır bu hallerine de ya büyüyemeyen büyüklere ne demeli ne yapmalı?
Ne zaman büyüyeceksin? Ne zaman olgun davranacak, büyüyen kanatlarının altında şefkatle insanlığı ne zaman büyüteceksin?
İnsan büyüyemeyince ulu orta hacet giderir oldu sokak ortasında, müsade almadan eşya çalar oldu gittiği yerlerden, çocuk sempatisinden uzak, darmadağın etti girdiği odaları, oynadığı oyuncakları. Cismen büyüdüğü ve fakat aklen ve ruhen büyümediğindeyse dünyayı darmadağın etti…
Döktü, kırdı, parçaladı, kirletti. Hadi o çocuktu; arkasını büyükler topladı. Ya şimdilerde büyüyemeyen büyüklerin kırdığı, parçaladığı, kirlettiği şeyleri kim aklayıp paklayacak…
Hiç büyüğün zayiatı ile küçüğünki bir olur mu?
Çocuklar vebal taşımaz elbette.
Ya büyüyemeyen büyükler vebalsiz kalabilir mi?
‘Daha biz büyüyecektik’ diyebilir mi?
Şimdi değilse ne zaman büyüyecek insan?
İlgili Yazılar
Acının Teni: Filistin, Taş Çocukları Ve Hanzala
Gözyaşı; üzüntünün, vicdani ürpertinin yürekte damıtılıp gözlerden akıtılan damlalarla vicdanın ve samimiyetin mücessem hali ve en büyük göstergesidir. Gözyaşı; kederin ve vicdani haykırışın göz çukurlarında mahcubiyet duymadan merhamet yoksunu yeryüzü insanlarına insanın varlığını, onurunu ve izzetini haykırmasıdır.
Düşüncenin Evrimi
Tarihsel olarak özgürlüğün yayılması, özellikle ekonomik ve siyasi alanlarda, egemen güçlerin çıkarlarıyla çatışmış ve bu durum daha sıkı ideolojik denetim mekanizmalarının devreye sokulmasına yol açmıştır. Günümüzde de benzer süreçler yaşanmaktadır; halkın bilgiye erişimi ve özgür düşünce pratiği genişledikçe, bu alanda müdahaleler ve baskılar çoğalmaktadır.
Yeni Olan Ne?
Ortaya çıkan öngörülemeyen(!) gerçekler karşısında edindikleri merkeziliği her duruma göre sürdürme arzusu taşıyanların, öngörülere ve senaryolara bağlı olarak uygulamaya koydukları dünya sistemini meşrûlaştırma çabası yeni bir durum değil. Gerçeklik tanımlarını, kaos üzerinden yeniden inşâ eden ideolojiler, iç içe geçmişliklerini farklı isimlerle aynı dünya görüşünün yörüngesinde sürüklerken, aksini iddia etseler de bu çabanın farklı bir boyutu var. Peki, farklı olan ne?
İddiasını Kaybetmiş Bir Din Söylemi ya da İçtihadı Yeniden Düşünmek
İddiasını kaybetmiş bir din söylemi ya tarih sahnesinden çekilecek ya da başka ideolojilerin boyunduruğuna girmekten başka bir yol bulamayacaktır. Biz İslam’ın tarih boyunca olduğu gibi bugün de insanlığın problemlerine çözüm bulma potansiyeline sahip olduğuna inanıyoruz. Bu anlamıyla İslam, misyonunu tamamlayarak tarih sahnesindeki yerini almış bir din değildir.
Beklemenin Ontolojik Derinliği
Beklemek, insan varoluşunun en temel fakat çoğu zaman en az fark edilen tecrübelerinden biridir. İnsan, yaşamı boyunca bir dizi bekleme ânının kıyısında durur: doğumu bekleyen bir anne, haber bekleyen bir âşık, kurtuluşu bekleyen bir toplum… Beklemek, görünürde zamanın akışına boyun eğmek gibi dururken, aslında insanın gelecekle, umutla ve zamanla kurduğu derin bir ilişki biçimidir.