Masallar, çocuk edebiyatını besleyen en zengin kaynaklardan biri olagelmiştir. Samed Behrengi’den John Boyne’a birçok yazar doğrudan ya da dolaylı bir şekilde masallarla alışveriş hâlinde olmuştur. Uyarlama, motif, tema, tip, ödünçleme, parodi, ters yüz etme teknikleriyle masallar bundan sonra da çocuk edebiyatı için bereketli bir damar olmayı sürdürecek gibi görünmektedir.
Tarık Dursun K.’nın Deve Tellal Pire Berber İken adlı masal kitabı 1970 Ekim’inde ikinci baskısını yapmış ve kitap, Milliyet Yayınları’nın Çocuk Edebiyatı dizisinden çıkmış.
Tarık Dursun K., seçip düzenlediği masalları geleneğin anlatıcıları gibi havalandırmış. Yazının içinde sözün hafifliğini ve uçarılığını yakalamış. Tekerlemeler, yinelenen kalıp sözler ve masal geleneğimize ait diğer unsurlar yerinde ve tadında kullanılıp değerlendirilmiş.
Sikkenin Basılmadığı, Akçenin Kesilmediği Zamanlardan Kalma Masal, türler arasında mekik dokuyan zihinler için şenlikli bir idman. Bu metin, ütopya ve masalı karşılaştırmak, bu iki farklı türün ilişki ve alışverişine kafa yormak için okurunu çağırıyor. Kitaptaki bütün masallar gibi bu masal da tekerleme ile açılıyor. Masal mekânı “memleketin birinde” kalıp sözüyle kodlandıktan sonra -ben diyeyim Çin, sen de Çin-î maçinde- ifadesiyle anlatının sınırları sadece zamanda değil mekânda da belirsizleşip genişliyor. Her şey köylünün birinin tarlasında çift sürerken iri yuvarlak tostoparlak bir nesne bulmasıyla başlıyor. Bunun nemenem bir şey olduğunu anlayamayan köylü nesneyi padişaha götürüyor. Padişah ve danışmanları da nesnenin hüviyetine dair kesin bir bilgiye ulaşamayınca padişahın çığırtkanları bu tuhaf nesnenin ne olduğunu bilen birisi varsa saraya gelmesini ilan ederler. Önce iki bastonla yürüyebilen çok ihtiyar bir adam gelir. Onun tahminine göre bu bir buğday tohumu olmalıdır. Fakat bu ihtiyar da meseleyi kendi babasına havale eder. İşin tuhafı ihtiyarın babası tek bastonla yürüyor ve oğlundan daha zinde görünüyor. Baba da nesnenin buğday tohumu olduğunu iddia eder. Fakat meselenin çözümü babanın babasından yani dededen gelir. Dede, oğlundan da torunundan da daha dinç, daha sağlıklı. Evet, bu nesne kesinlikle buğday tohumudur ve bu tohum paranın, mülkiyetin, sınırların olmadığı bereketli zamanlardan kalmadır. Padişahın, niye şimdilerde de böyle buğdaylar yetişmiyor, neden torunun iki sopalı, oğlun bir sopalı yürüyor, neden bunca yaşında onlar değil de sen dinçsin, sorularına dede şöyle cevap verir: İnsanoğlu nicedir kendi işleriyle, güçleriyle yaşamadan, kendi yağlarıyla kavrulmadan geçti. Gözleri başkalarının yaptıklarını, ettiklerini görmekten öte başka hiçbir şeyi görmez oldu. Kendilerini bıraktılar, başkalarıyla uğraşır oldular. Benim zamanımda böyle yaşanmazdı. İnsanın kendi, kendine yeterdi. İşte, öyle olursa böyle, böyle olursa öyle olur padişahım, diye cevap verir.
Masal ve ütopya arasında benzerlikler bulmak mümkün. Masalın işaret ettiği ideal arzulanan dünyanın ütopik bir nitelik taşıdığını söyleyebiliriz.
Ütopyanın da mevcut olana itiraz üzerinden hayali bir arzuyu somutlaştırdığı söylenebilir. Sanki masala ütopyanın yolu imkânsızdan mümküne giden hayali çizgide kesişmektedir. Fakat öte yandan birer edebi tür ve anlatı modeli olarak bu iki türü karşılaştırırsak aralarındaki farkları da gözden uzak tutamayız. Sözlü kültürlerin masalları, ideal, hayali, arzulanır bir dünyayı anlatırlar. Fakat ütopyanın adını koyan ve onu ana çizgileriyle belirleyen Thomas More olmuştur. More’un icat ettiği ütopya kelimesi hem bir ideali hem de bu idealin gerçekleşmesinin imkânsızlığını imler. Yani ütopya hem mutluluk ülkesi hem de olmayan yer, yok yer, yok ülke şeklinde ikili bir anlama sahiptir. Türün adını koyan Thomas More olsa da ütopya orada kalmamış, sürekli yenilenip güncellenmiştir. Böylece arzu imkânsızı ötelemiş, insanlar ütopyanın hayattaki karşılığını arayan denemelere girişmişlerdir. Bu noktada masal ve ütopya ayrışır. Tarık Dursun K.’nın masalında ütopyayı aramak beyhude bir uğraş olarak görülebilir mi? Masalda doğrudan ütopyayı aramak anlamlı gelmeyebilir. Fakat masalda ütopik olanı arayamaz mıyız? Thomas More’dan önce Batı kültüründe Altın Çağ anlatıları, Kayıp Cennet mitleri olduğunu biliyoruz. Jacqueline Dutton Batılı Olmayan Ütopya Gelenekleri adlı yazısında “Fakat özünde ütopyacı olan tasarıları gözler önüne seren birbirinden farklı inanç sistemleri ve dünya görüşleri, kültürel tezahürler ve sosyopolitik hareketlerle ilgili kanıtlara istinaden, dünya üzerinde daha iyi bir şekilde var olma arzusunun esasında evrensel bir kavram olduğu söylenebilir.”[1] diyor. Dutton’un vardığı sonuca dayanarak diyebiliriz ki bahsi geçen masalda ütopik bir altın çağa atıf vardır. Paranın icat edilmediği, mülkiyetin bilinmediği bu kadim çağda tohumlar bereketli, insanlar uzun ömürlü ve sağlıklıdır. Zamanla paranın ve mülkiyetin icadıyla yozlaşma başlamış, tohum ve toprak bereketini, insan da sağlığını ve zindeliğini kaybetmiştir masala göre. Altın çağ mitlerinin ütopik tasarımlardan bir farkı da mükemmel düzenin eski zamanlarda kalması, kaybedilmiş olmasıdır. Thomas More’un uzak bir mekâna bir adaya ama kendi zamanına konuşlandırdığı ütopya daha sonra ükroniye dönüşecektir. Fatima Vieira’ya göre, ütopyaların gelecekte konumlandırılması için 18. yüzyılın son on yıllarına kadar beklemek gerekmiştir ve ancak bundan sonra ütopyacı istek umuda da yer vermiştir.
Tarık Dursun K. masal kitabının önsözünde şöyle demektedir: “Masallarda değişmeyen tek oluş, kötülerin sonunda cezalandırılmaları, iyilerin de yaptıklarının ya da çektiklerinin mutlaka karşılığına kavuşmalarıdır.”
O hâlde kimdir bu masalın kötüsü ve nerededir bu masalın mutlu sonu? Masal, uzak geçmişte kalmış bir doğal cenneti hatırlatarak mutlu sonu geriye mi atar? Yoksa masalın zamansızlığında bu mutlu sonu geleceğe doğru düşlemek de mümkün müdür? Tarık Dursun K.’nın ütopyayı ve umudu masalın isminde şifrelediğini söylesek aşırı yorum yapmış olur muyuz? Sikkenin basılmadığı, akçenin kesilmediği zamanlardan kalma masal, bizim okuduğumuz masal değildir; bizim okuduğumuz metin, paranın ve mülkiyetin hüküm sürdüğü bir zamanda geçmektedir. Yani o masal, henüz anlatılmamıştır. Ütopya ve masalın ortak noktası henüz anlatılmamış masalın haber verdiği umuttur.
Dipnot:
[1] Gregory Claeys, Ütopya Edebiyatı, Cambridge Edebiyat Araştırmaları, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 2017.
Gemi batıyor, seyrediyorlar. Bir heyula dolaşıyor, dinliyorlar. Dünya değişiyor, bakmıyorlar. Bir şeyler yaşıyoruz, şahit oluyoruz. Dönüşen sadece nesneler, mekânlar, olaylar, kişiler değil. Yaşadığımız gariplik bizi dönüştürüyor. Hem de dönüşümün ruhuna aykırı bir şekilde. İnsanı yavaş yavaş olgunlaştıran, var eden bir dönüşümden çok, şokla, özüne aykırı şekilde, varoluşunu tamamlamadan olgunlaştıran bir dönüşüm bu yaşadığımız.
Modern şiddetin en belirgin özelliklerinden olan ordu, sağlık, eğitim ve medya gibi organlara müdahale yoluyla muhatapların sindirilmeye çalışılması olgusu , Doğu Türkistan için sıradan bir durum hâline gelmiştir.
Algı yönetimi, bireylerin veya toplulukların olaylara, kavramlara ya da mesajlara dair algılarını belirli bir yönde şekillendirmek amacıyla kullanılan stratejik bir süreçtir. Bu süreç, insanların bilgi edinme yollarını etkileyerek onların düşünce ve davranışlarını yönlendirmeyi hedefler.
Ebeveynlik, ahlâk mimarisinin en görünmez ama en etkili sanatıdır. Çocuğa bırakılacak en büyük miras, gösterişli eşyalar değil, erdemli melekeler olmalıdır. Çünkü huylar, melekeye dönüştükçe davranış bilinçten bağımsız bir zarafet kazanır. O zarafet, yetişkinlikte bile çocuğun hareketlerinde sürer: konuşurken ses tonunda, susarken duruşunda…
Bir yönüyle yitirilmiş bir kimliğin ete kemiğe büründüğü yerdir Filistin, hazanın henüz toprağa düşmemiş yaprağıdır. Bütün yaprak dökümlerimize ve Kemalizm’in İslâm coğrafyasındaki mankurtlaştırıcı etkilerine rağmen asli kimliğimizi bize her daim hatırlatan bir meseldir.
Ütopyaya Masal Aşısı ya da Masaldan Ütopyaya Bir Yol Var mı?
Masallar, çocuk edebiyatını besleyen en zengin kaynaklardan biri olagelmiştir. Samed Behrengi’den John Boyne’a birçok yazar doğrudan ya da dolaylı bir şekilde masallarla alışveriş hâlinde olmuştur. Uyarlama, motif, tema, tip, ödünçleme, parodi, ters yüz etme teknikleriyle masallar bundan sonra da çocuk edebiyatı için bereketli bir damar olmayı sürdürecek gibi görünmektedir.
Tarık Dursun K.’nın Deve Tellal Pire Berber İken adlı masal kitabı 1970 Ekim’inde ikinci baskısını yapmış ve kitap, Milliyet Yayınları’nın Çocuk Edebiyatı dizisinden çıkmış.
Tarık Dursun K., seçip düzenlediği masalları geleneğin anlatıcıları gibi havalandırmış. Yazının içinde sözün hafifliğini ve uçarılığını yakalamış. Tekerlemeler, yinelenen kalıp sözler ve masal geleneğimize ait diğer unsurlar yerinde ve tadında kullanılıp değerlendirilmiş.
Sikkenin Basılmadığı, Akçenin Kesilmediği Zamanlardan Kalma Masal, türler arasında mekik dokuyan zihinler için şenlikli bir idman. Bu metin, ütopya ve masalı karşılaştırmak, bu iki farklı türün ilişki ve alışverişine kafa yormak için okurunu çağırıyor. Kitaptaki bütün masallar gibi bu masal da tekerleme ile açılıyor. Masal mekânı “memleketin birinde” kalıp sözüyle kodlandıktan sonra -ben diyeyim Çin, sen de Çin-î maçinde- ifadesiyle anlatının sınırları sadece zamanda değil mekânda da belirsizleşip genişliyor. Her şey köylünün birinin tarlasında çift sürerken iri yuvarlak tostoparlak bir nesne bulmasıyla başlıyor. Bunun nemenem bir şey olduğunu anlayamayan köylü nesneyi padişaha götürüyor. Padişah ve danışmanları da nesnenin hüviyetine dair kesin bir bilgiye ulaşamayınca padişahın çığırtkanları bu tuhaf nesnenin ne olduğunu bilen birisi varsa saraya gelmesini ilan ederler. Önce iki bastonla yürüyebilen çok ihtiyar bir adam gelir. Onun tahminine göre bu bir buğday tohumu olmalıdır. Fakat bu ihtiyar da meseleyi kendi babasına havale eder. İşin tuhafı ihtiyarın babası tek bastonla yürüyor ve oğlundan daha zinde görünüyor. Baba da nesnenin buğday tohumu olduğunu iddia eder. Fakat meselenin çözümü babanın babasından yani dededen gelir. Dede, oğlundan da torunundan da daha dinç, daha sağlıklı. Evet, bu nesne kesinlikle buğday tohumudur ve bu tohum paranın, mülkiyetin, sınırların olmadığı bereketli zamanlardan kalmadır. Padişahın, niye şimdilerde de böyle buğdaylar yetişmiyor, neden torunun iki sopalı, oğlun bir sopalı yürüyor, neden bunca yaşında onlar değil de sen dinçsin, sorularına dede şöyle cevap verir: İnsanoğlu nicedir kendi işleriyle, güçleriyle yaşamadan, kendi yağlarıyla kavrulmadan geçti. Gözleri başkalarının yaptıklarını, ettiklerini görmekten öte başka hiçbir şeyi görmez oldu. Kendilerini bıraktılar, başkalarıyla uğraşır oldular. Benim zamanımda böyle yaşanmazdı. İnsanın kendi, kendine yeterdi. İşte, öyle olursa böyle, böyle olursa öyle olur padişahım, diye cevap verir.
Ütopyanın da mevcut olana itiraz üzerinden hayali bir arzuyu somutlaştırdığı söylenebilir. Sanki masala ütopyanın yolu imkânsızdan mümküne giden hayali çizgide kesişmektedir. Fakat öte yandan birer edebi tür ve anlatı modeli olarak bu iki türü karşılaştırırsak aralarındaki farkları da gözden uzak tutamayız. Sözlü kültürlerin masalları, ideal, hayali, arzulanır bir dünyayı anlatırlar. Fakat ütopyanın adını koyan ve onu ana çizgileriyle belirleyen Thomas More olmuştur. More’un icat ettiği ütopya kelimesi hem bir ideali hem de bu idealin gerçekleşmesinin imkânsızlığını imler. Yani ütopya hem mutluluk ülkesi hem de olmayan yer, yok yer, yok ülke şeklinde ikili bir anlama sahiptir. Türün adını koyan Thomas More olsa da ütopya orada kalmamış, sürekli yenilenip güncellenmiştir. Böylece arzu imkânsızı ötelemiş, insanlar ütopyanın hayattaki karşılığını arayan denemelere girişmişlerdir. Bu noktada masal ve ütopya ayrışır. Tarık Dursun K.’nın masalında ütopyayı aramak beyhude bir uğraş olarak görülebilir mi? Masalda doğrudan ütopyayı aramak anlamlı gelmeyebilir. Fakat masalda ütopik olanı arayamaz mıyız? Thomas More’dan önce Batı kültüründe Altın Çağ anlatıları, Kayıp Cennet mitleri olduğunu biliyoruz. Jacqueline Dutton Batılı Olmayan Ütopya Gelenekleri adlı yazısında “Fakat özünde ütopyacı olan tasarıları gözler önüne seren birbirinden farklı inanç sistemleri ve dünya görüşleri, kültürel tezahürler ve sosyopolitik hareketlerle ilgili kanıtlara istinaden, dünya üzerinde daha iyi bir şekilde var olma arzusunun esasında evrensel bir kavram olduğu söylenebilir.”[1] diyor. Dutton’un vardığı sonuca dayanarak diyebiliriz ki bahsi geçen masalda ütopik bir altın çağa atıf vardır. Paranın icat edilmediği, mülkiyetin bilinmediği bu kadim çağda tohumlar bereketli, insanlar uzun ömürlü ve sağlıklıdır. Zamanla paranın ve mülkiyetin icadıyla yozlaşma başlamış, tohum ve toprak bereketini, insan da sağlığını ve zindeliğini kaybetmiştir masala göre. Altın çağ mitlerinin ütopik tasarımlardan bir farkı da mükemmel düzenin eski zamanlarda kalması, kaybedilmiş olmasıdır. Thomas More’un uzak bir mekâna bir adaya ama kendi zamanına konuşlandırdığı ütopya daha sonra ükroniye dönüşecektir. Fatima Vieira’ya göre, ütopyaların gelecekte konumlandırılması için 18. yüzyılın son on yıllarına kadar beklemek gerekmiştir ve ancak bundan sonra ütopyacı istek umuda da yer vermiştir.
O hâlde kimdir bu masalın kötüsü ve nerededir bu masalın mutlu sonu? Masal, uzak geçmişte kalmış bir doğal cenneti hatırlatarak mutlu sonu geriye mi atar? Yoksa masalın zamansızlığında bu mutlu sonu geleceğe doğru düşlemek de mümkün müdür? Tarık Dursun K.’nın ütopyayı ve umudu masalın isminde şifrelediğini söylesek aşırı yorum yapmış olur muyuz? Sikkenin basılmadığı, akçenin kesilmediği zamanlardan kalma masal, bizim okuduğumuz masal değildir; bizim okuduğumuz metin, paranın ve mülkiyetin hüküm sürdüğü bir zamanda geçmektedir. Yani o masal, henüz anlatılmamıştır. Ütopya ve masalın ortak noktası henüz anlatılmamış masalın haber verdiği umuttur.
Dipnot:
[1] Gregory Claeys, Ütopya Edebiyatı, Cambridge Edebiyat Araştırmaları, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 2017.
İlgili Yazılar
Bir Garip Dünyada Çocuklara Seslenmek
Gemi batıyor, seyrediyorlar. Bir heyula dolaşıyor, dinliyorlar. Dünya değişiyor, bakmıyorlar. Bir şeyler yaşıyoruz, şahit oluyoruz. Dönüşen sadece nesneler, mekânlar, olaylar, kişiler değil. Yaşadığımız gariplik bizi dönüştürüyor. Hem de dönüşümün ruhuna aykırı bir şekilde. İnsanı yavaş yavaş olgunlaştıran, var eden bir dönüşümden çok, şokla, özüne aykırı şekilde, varoluşunu tamamlamadan olgunlaştıran bir dönüşüm bu yaşadığımız.
Gazze’den Doğu Türkistan’a: Şiddet ve Acının Görünmezliği
Modern şiddetin en belirgin özelliklerinden olan ordu, sağlık, eğitim ve medya gibi organlara müdahale yoluyla muhatapların sindirilmeye çalışılması olgusu , Doğu Türkistan için sıradan bir durum hâline gelmiştir.
Algoritmik Değnekler ve Firavun’un Saltanatı: Dijital Dünyanın Yönettiği Manipülatif Krallık
Algı yönetimi, bireylerin veya toplulukların olaylara, kavramlara ya da mesajlara dair algılarını belirli bir yönde şekillendirmek amacıyla kullanılan stratejik bir süreçtir. Bu süreç, insanların bilgi edinme yollarını etkileyerek onların düşünce ve davranışlarını yönlendirmeyi hedefler.
Yüzün Işığı, Kökün Karanlığı: Ahlâkın Görünmez Toprağı
Ebeveynlik, ahlâk mimarisinin en görünmez ama en etkili sanatıdır. Çocuğa bırakılacak en büyük miras, gösterişli eşyalar değil, erdemli melekeler olmalıdır. Çünkü huylar, melekeye dönüştükçe davranış bilinçten bağımsız bir zarafet kazanır. O zarafet, yetişkinlikte bile çocuğun hareketlerinde sürer: konuşurken ses tonunda, susarken duruşunda…
Bir Hazan Yurdu: Filistin
Bir yönüyle yitirilmiş bir kimliğin ete kemiğe büründüğü yerdir Filistin, hazanın henüz toprağa düşmemiş yaprağıdır. Bütün yaprak dökümlerimize ve Kemalizm’in İslâm coğrafyasındaki mankurtlaştırıcı etkilerine rağmen asli kimliğimizi bize her daim hatırlatan bir meseldir.