Zihinlerimizin, bilimin ve bilginin şehir çöplüğü haline geldiği zamanlardan geçiyoruz. Modern çağın Tanrılaştırdığı bilim putu; Postmodern dönemde parçalanarak kişi başına en az bir tane düşecek şekilde putçuklara dönüştü. Kadim öğretilerde hakikatin tekliği ve kişiden bağımsızlığı, artık “Neye göre, kime göre” düsturuna hapsolmuştur.
Peki, hakikat nerededir? Ben de mi yoksa benden bağımsız olarak benim dışımda mıdır? Hakikat zaten var mıdır yoksa hakikati ben mi oluşturmalıyım? Bilgiye ulaşmadaki gayem nedir? Hangi metotlarla bilgiye ulaşabilirim?
Günümüz maddeci, materyalist düşüncenin temelini atan Descartes’e göre doğru, “Bizim bulduğumuz, bizim çabamızla varlık kazanan bir şeydir. Matematik bir kesinlikle kanıtlanamayan hiçbir şey üzerinde düşünmeye, çalışmaya, zahmete değmez. Bütün çabamızı mutlak bir kesinlikle kanıtlanabilir nesneler üzerine yoğunlaştırmalıyız.”
Modern Batı’nın zihin temellerini oluşturan bu görüş, madde düzeyinden yukarısını düşünmez, düşünemez. Bu zihniyetin bilgiye ulaşmadaki temel gayesi anlamak değildir; tabiatın efendisi olmak, her şeye hükmetmektir. Bireyi Tanrılaştıran bu mantık, kişinin üstünde hiçbir gücü kabul etmez. Manevi değerler, nicele indirgenemediği, ölçülüp biçilemediği dahası metalaştırılıp pazara sunulamadığı için üzerinde düşünmeye değer görülmez. Bilginin değerini değil, gücünü önemseyen bu görüş, Tanrılarla dolu bir dünya yaratmıştır: Servet, hız, piyasa büyüklüğü, değişim, okul sayısı, hastane sayısı vs. gibi nice kutsal put.
Yaptıkları hastane sayısı ile övünen liderler çılgınca alkışlanırken, insanların onca hastaneye neden ihtiyaç duyar hale geldiklerini sormak aklımıza bile gelmez.
Tıp’taki gelişmelerin hızıyla doğru orantılı olarak artan hastalık çeşitlerini kimse sorgulamaz. “Hey bakın biz yapay kalp ürettik. Ver bakalım oradan birkaç milyon dolar. Çocuğunuz SMA hastası mı? Hemen bir kampanya başlat, ömründe bir arada göremeyeceğin kadar parayı topla hesabımıza aktar. Sonra çocuğunuza bakarız. Tamamen iyileşmese bile hastalığın seyrini yavaşlatabiliriz. Sevgili anne baba; biz vermek sana, küçücük bir umut; siz vermek bize, bir çuval Dolar.”
Köylüler, iyi dinleyin bizi; neden bağda bahçede çalışıp o nahif bedenlerinizi yıpratıyorsunuz! Haydi, size kredi verelim, şahane bir şehir hayatı sizi bekliyoruz. Metroya üç metre, hastaneye beş metre, AVM’ye yedi metre; mutluluğu, huzuru uzaklarda aramayın(!) Şehirliler, size de harika tekliflerimiz var. Bu Pazar, doğa manzarası eşliğinde organik ürünlerimizden oluşan nefis bir serpme köy kahvaltısına ne dersiniz. “Ben şehirli olmadan önce zaten o hayatı yaşıyordum” diyemeyiz. Şehir hayatının darlığından bunalıp psikolojisi bozulanlara, çiftliklerde günde yarım saat ata bindirerek terapi uygulanıyor. Şehirlerde sürekli düz beton üzerinde yürüyen çocukların, ayak tabanlarındaki sinirler yeterince uyarılmadığı için yürüme bozuklukları oluşuyor. Sen paradan haber ver. Yazarız bir poşet ilaç ondan sonra sittin sene yakanı kurtaramazsın bizden. Bak şimdi Covid-19’u yaydık dünyaya, aşısını da bulduk ama parası olmayana vermiyoruz. Hadi Tanrınız kurtarsın sizi. Kırılsın Afrika umurumuzda mı?”
Uzaktan hayran hayran bakılan Batı uygarlığı budur. Anasını boyalayıp babasına satan bir uygarlıktır o. Aliya İzzetbegoviç’in “Hiçbir zaman uygar olmamıştır” dediği uygarlıktır, Batı. Madde bilgisi üzerinde kurduğu hâkimiyetle bütün dünyayı tahakkümü altına almaya çalışandır, Batı.
Geleneksel dünyada, bir adamın bir düşünce üzerinde mülkiyet iddiasında bulunması düşünülemezdi. Bilgi, düşünce herkesindi. Bilgiye, insanlığa bir fayda sunmak için ulaşılmaya çalışılırdı. Bugün herkesin bilgisi kendi tapulu malı durumundadır. Formülü bilmiyorsan, sökül paraları, paran yoksa canın cehenneme!
Geleneksel düşünce insan aklını zayıf ama ucu açık, yani kendinden daha yüksek düzeylere erişebilme kabiliyetinde olduğunu kabul ederken, Maddeci modern düşünce ölçüp biçemediği her bilgiyi yok sayarak, insanın düşünce evrenini hem katı bir maddeciliğe indirgemiş hem de aşırı derecede daraltmıştır. Ruhun varlığını deneyle kanıtlayamazsınız, Tanrı’yı fizikle matematikle hesaplayamazsınız, sevinci, hüznü, kederi, mutluluğu sayılarla ifade edemezsiniz. Manevi olan hiçbir şeyi, modern bilimin hiçbir enstrümanı ile ifade edemezsiniz. Peki, maneviyatı yok sayan bilimin ahlâkı olur mu? Olmaz çünkü ahlâk da nicel olarak ölçülemez. Ahlâksız bir bilimin ürettiği atom bombaları, hidrojen bombaları, güdümlü füzeler, nükleer silahlar; mazlumun gözyaşına bakar mı? Güce tapmış, Allahsız ve ahlâksız bir uygarlık daha fazla silah ve ilaç satmak için kardeşi kardeşe kırdırmaz mı?
Modern bilim, her ne kadar ölçüp biçemese de bize dinin ne olduğunu açıklamaktan da geri durmaz: Din, ilkel insanın bilimle açıklayamadığı doğa güçlerine tapınmasıdır. Biz ilkel olmadığımıza göre böyle dogmatik bilgilere ihtiyacımız yoktur. Bizim gücümüz ve paramız sizi mutlu etmeye yeter. Siz fazla düşünmeyin. Ne kadar para o kadar mutluluk (!)
Geleneksel bilgi insan mutluluğunu, daha yükseğe çıkmak, en yüksek melekelerini geliştirmek, en yüksek şeylerin bilgisini kazanmak olarak tarif eder.
İnsan aşağı düzeylerde ararsa mutluluğu, madde çöplüğünde boğulur, hayvanlardan daha sefil bir hayat sürer, ruhu asla huzura eremez. Peki, en yükseğin bilgisine nasıl ulaşılır? Matematikle mi, deneyle mi, kesip yapıştırarak mı? Hayır! Tefekkürle. Bütün kutsal kitapların tavsiye ettiği hayat tarzı değil mi bu? Hiç düşünmez misiniz? Hiç saymaz mısınız, hiç ölçmez misiniz demiyor; hiç düşünmez misiniz, diyor.
Ben hayatımda hiç, saadeti sırf zenginlikte ya da atomu parçalamakta bulan birini ne duydum ne gördüm ne de bir yerde okudum. Fakat soğan ekmek yiyip kalbinde yaratıcının sevgisi ile gözleri ışıl ışıl gülen çok insan gördüm. Onlar ne yaşamaktan ne de ölmekten korkarlar. Oysa bir holding sahibi, ölmemek için, neredeyse vücudunun her parçasına ayrı ayrı sigorta yaptırır. Netice, “Ne kendi etti rahat; ne âleme verdi huzur/Yıkılıp gitti cihandan; dayansın ehl-i kubur!”
Hülasa: Hakikat, insanın icat ettiği, edebileceği bir mefhum değildir. O, insandan bağımsız olarak zaten mevcuttur. İnsana düşen ona ulaşmaya çalışmaktır. Hakikate, salt akılla madde düzeyinde ulaşmaya çalışmak çöplükte inci aramaktan farksızdır. Hakikat yerlerde aranacak kadar değersiz bir şey değildir. Maddeye hâkim olarak bu dünyada geçici bir güç elde edilebilir. Nitekim bugün Batı uygarlığı bunu başarmıştır. Fakat maddede huzur aramak beyhudedir. Modern toplumlardaki intihar ve bunalım vakaları bunun apaçık delilidir. Meşhur Kızılderili vecizesinde ifade edildiği gibi, “Beyaz adam paranın yenmeyecek bir şey olduğunu bir gün anlayacaktır.”
Yorgun bedenler, bıkkın gönüller… Kendilerine bile izahını yapamadıkları bir çağda her türlü ikilemin kıskacında aradıklarının derman sunamamasının verdiği sancıyla can çekişmekteler.
Yalnız değiller; yalnız değiliz…
Muhabbet ve merhametin, sadakat ve adaletin, kanaat ve sabrın, itaat ve istişarenin, saygı ve sevginin tasfiye edildiği bir toplumda, ebeveyn çaresizliği arasına sıkıştırılmış çocukların dünyasına dair bir şeyler söylemek için önce onları tanımak gerekiyor. ‘Tanım’lamanın işimize gelen ve rahatsızlık vermeyen tarafı, ‘tanıma’yı silikleştirdiği için bilimsel tasnifler “çocuğa göre” olması gereken davranışlarımızı mekanikleştirmeye başlıyor. İlişkilerin ‘ne’ üzerinden ve ‘ne ile’ kurulacağı karmaşası, ‘tekno-çağ’ın mekanik her aracını tutarsız ilişkiler sarmalında asgari saçmalık seviyesine taşımayı kolaylaştırıyor.
Eleştiri, ibadet titizliğinde yapılması gereken bir faaliyettir. Eleştiride amaç hakikate ulaşmaktır. Eleştiri; yapmaktan çok yıkmaya hizmet eder, hele hele saldırı ya da düşmanlığa dönüşürse amacından büsbütün uzaklaşmış olur. Eleştiri; daha iyiye, daha güzele ulaşmak için yürütülen bir faaliyet olmalıdır.
İdeolojik yönelim müzik üzerinden kendini dışa vurur. Aslında ‘İstiklal Marşı’ üzerinden yürütülen tartışma da müzik alanında yaşanan tartışmanın içeriğine ilişkin bilgi vericidir. Özellikle 28 Şubat sürecinde ‘İstiklal Marşı’na karşı ‘Onuncu yıl Marşı’nın öne çıkarılması, kuşku yok ki İstiklal Marşı’nın içeriği ile ilgili bir konudur.
Nitekim bu sapkın düşünce onu, kendisinin de borcu olduğu yaşlı bir tefeci kadını ve cinayeti gören yardımcı komşu kadını öldürmeye yöneltmiş, kendinden sonra gelecek bütün edebiyat tarihine indirilmiş haldeki baltasıyla bir cinayet işlemiş, ancak cinayeti işledikten sonra, her ne kadar kendisini bir Napolyon gibi görmeye çalışmışsa da vicdanı bu role itiraz etmiş, evvela işlemiş olduğu suçun cenderesinde dönmeye başlayıp vicdanıyla baş başa kaldığı her dakika boyunca da dayanılmaz bir gerilimin ortasında kalmıştır.
Garibal Enfeksiyonlar-2
Mutlak Akıl
Zihinlerimizin, bilimin ve bilginin şehir çöplüğü haline geldiği zamanlardan geçiyoruz. Modern çağın Tanrılaştırdığı bilim putu; Postmodern dönemde parçalanarak kişi başına en az bir tane düşecek şekilde putçuklara dönüştü. Kadim öğretilerde hakikatin tekliği ve kişiden bağımsızlığı, artık “Neye göre, kime göre” düsturuna hapsolmuştur.
Peki, hakikat nerededir? Ben de mi yoksa benden bağımsız olarak benim dışımda mıdır? Hakikat zaten var mıdır yoksa hakikati ben mi oluşturmalıyım? Bilgiye ulaşmadaki gayem nedir? Hangi metotlarla bilgiye ulaşabilirim?
Günümüz maddeci, materyalist düşüncenin temelini atan Descartes’e göre doğru, “Bizim bulduğumuz, bizim çabamızla varlık kazanan bir şeydir. Matematik bir kesinlikle kanıtlanamayan hiçbir şey üzerinde düşünmeye, çalışmaya, zahmete değmez. Bütün çabamızı mutlak bir kesinlikle kanıtlanabilir nesneler üzerine yoğunlaştırmalıyız.”
Modern Batı’nın zihin temellerini oluşturan bu görüş, madde düzeyinden yukarısını düşünmez, düşünemez. Bu zihniyetin bilgiye ulaşmadaki temel gayesi anlamak değildir; tabiatın efendisi olmak, her şeye hükmetmektir. Bireyi Tanrılaştıran bu mantık, kişinin üstünde hiçbir gücü kabul etmez. Manevi değerler, nicele indirgenemediği, ölçülüp biçilemediği dahası metalaştırılıp pazara sunulamadığı için üzerinde düşünmeye değer görülmez. Bilginin değerini değil, gücünü önemseyen bu görüş, Tanrılarla dolu bir dünya yaratmıştır: Servet, hız, piyasa büyüklüğü, değişim, okul sayısı, hastane sayısı vs. gibi nice kutsal put.
Tıp’taki gelişmelerin hızıyla doğru orantılı olarak artan hastalık çeşitlerini kimse sorgulamaz. “Hey bakın biz yapay kalp ürettik. Ver bakalım oradan birkaç milyon dolar. Çocuğunuz SMA hastası mı? Hemen bir kampanya başlat, ömründe bir arada göremeyeceğin kadar parayı topla hesabımıza aktar. Sonra çocuğunuza bakarız. Tamamen iyileşmese bile hastalığın seyrini yavaşlatabiliriz. Sevgili anne baba; biz vermek sana, küçücük bir umut; siz vermek bize, bir çuval Dolar.”
Köylüler, iyi dinleyin bizi; neden bağda bahçede çalışıp o nahif bedenlerinizi yıpratıyorsunuz! Haydi, size kredi verelim, şahane bir şehir hayatı sizi bekliyoruz. Metroya üç metre, hastaneye beş metre, AVM’ye yedi metre; mutluluğu, huzuru uzaklarda aramayın(!) Şehirliler, size de harika tekliflerimiz var. Bu Pazar, doğa manzarası eşliğinde organik ürünlerimizden oluşan nefis bir serpme köy kahvaltısına ne dersiniz. “Ben şehirli olmadan önce zaten o hayatı yaşıyordum” diyemeyiz. Şehir hayatının darlığından bunalıp psikolojisi bozulanlara, çiftliklerde günde yarım saat ata bindirerek terapi uygulanıyor. Şehirlerde sürekli düz beton üzerinde yürüyen çocukların, ayak tabanlarındaki sinirler yeterince uyarılmadığı için yürüme bozuklukları oluşuyor. Sen paradan haber ver. Yazarız bir poşet ilaç ondan sonra sittin sene yakanı kurtaramazsın bizden. Bak şimdi Covid-19’u yaydık dünyaya, aşısını da bulduk ama parası olmayana vermiyoruz. Hadi Tanrınız kurtarsın sizi. Kırılsın Afrika umurumuzda mı?”
Uzaktan hayran hayran bakılan Batı uygarlığı budur. Anasını boyalayıp babasına satan bir uygarlıktır o. Aliya İzzetbegoviç’in “Hiçbir zaman uygar olmamıştır” dediği uygarlıktır, Batı. Madde bilgisi üzerinde kurduğu hâkimiyetle bütün dünyayı tahakkümü altına almaya çalışandır, Batı.
Geleneksel dünyada, bir adamın bir düşünce üzerinde mülkiyet iddiasında bulunması düşünülemezdi. Bilgi, düşünce herkesindi. Bilgiye, insanlığa bir fayda sunmak için ulaşılmaya çalışılırdı. Bugün herkesin bilgisi kendi tapulu malı durumundadır. Formülü bilmiyorsan, sökül paraları, paran yoksa canın cehenneme!
Geleneksel düşünce insan aklını zayıf ama ucu açık, yani kendinden daha yüksek düzeylere erişebilme kabiliyetinde olduğunu kabul ederken, Maddeci modern düşünce ölçüp biçemediği her bilgiyi yok sayarak, insanın düşünce evrenini hem katı bir maddeciliğe indirgemiş hem de aşırı derecede daraltmıştır. Ruhun varlığını deneyle kanıtlayamazsınız, Tanrı’yı fizikle matematikle hesaplayamazsınız, sevinci, hüznü, kederi, mutluluğu sayılarla ifade edemezsiniz. Manevi olan hiçbir şeyi, modern bilimin hiçbir enstrümanı ile ifade edemezsiniz. Peki, maneviyatı yok sayan bilimin ahlâkı olur mu? Olmaz çünkü ahlâk da nicel olarak ölçülemez. Ahlâksız bir bilimin ürettiği atom bombaları, hidrojen bombaları, güdümlü füzeler, nükleer silahlar; mazlumun gözyaşına bakar mı? Güce tapmış, Allahsız ve ahlâksız bir uygarlık daha fazla silah ve ilaç satmak için kardeşi kardeşe kırdırmaz mı?
Modern bilim, her ne kadar ölçüp biçemese de bize dinin ne olduğunu açıklamaktan da geri durmaz: Din, ilkel insanın bilimle açıklayamadığı doğa güçlerine tapınmasıdır. Biz ilkel olmadığımıza göre böyle dogmatik bilgilere ihtiyacımız yoktur. Bizim gücümüz ve paramız sizi mutlu etmeye yeter. Siz fazla düşünmeyin. Ne kadar para o kadar mutluluk (!)
İnsan aşağı düzeylerde ararsa mutluluğu, madde çöplüğünde boğulur, hayvanlardan daha sefil bir hayat sürer, ruhu asla huzura eremez. Peki, en yükseğin bilgisine nasıl ulaşılır? Matematikle mi, deneyle mi, kesip yapıştırarak mı? Hayır! Tefekkürle. Bütün kutsal kitapların tavsiye ettiği hayat tarzı değil mi bu? Hiç düşünmez misiniz? Hiç saymaz mısınız, hiç ölçmez misiniz demiyor; hiç düşünmez misiniz, diyor.
Ben hayatımda hiç, saadeti sırf zenginlikte ya da atomu parçalamakta bulan birini ne duydum ne gördüm ne de bir yerde okudum. Fakat soğan ekmek yiyip kalbinde yaratıcının sevgisi ile gözleri ışıl ışıl gülen çok insan gördüm. Onlar ne yaşamaktan ne de ölmekten korkarlar. Oysa bir holding sahibi, ölmemek için, neredeyse vücudunun her parçasına ayrı ayrı sigorta yaptırır. Netice, “Ne kendi etti rahat; ne âleme verdi huzur/Yıkılıp gitti cihandan; dayansın ehl-i kubur!”
Hülasa: Hakikat, insanın icat ettiği, edebileceği bir mefhum değildir. O, insandan bağımsız olarak zaten mevcuttur. İnsana düşen ona ulaşmaya çalışmaktır. Hakikate, salt akılla madde düzeyinde ulaşmaya çalışmak çöplükte inci aramaktan farksızdır. Hakikat yerlerde aranacak kadar değersiz bir şey değildir. Maddeye hâkim olarak bu dünyada geçici bir güç elde edilebilir. Nitekim bugün Batı uygarlığı bunu başarmıştır. Fakat maddede huzur aramak beyhudedir. Modern toplumlardaki intihar ve bunalım vakaları bunun apaçık delilidir. Meşhur Kızılderili vecizesinde ifade edildiği gibi, “Beyaz adam paranın yenmeyecek bir şey olduğunu bir gün anlayacaktır.”
İlgili Yazılar
Çocukluğun Görsel Devinimi: Teyakkûz Hâlleri
Yorgun bedenler, bıkkın gönüller… Kendilerine bile izahını yapamadıkları bir çağda her türlü ikilemin kıskacında aradıklarının derman sunamamasının verdiği sancıyla can çekişmekteler.
Yalnız değiller; yalnız değiliz…
Muhabbet ve merhametin, sadakat ve adaletin, kanaat ve sabrın, itaat ve istişarenin, saygı ve sevginin tasfiye edildiği bir toplumda, ebeveyn çaresizliği arasına sıkıştırılmış çocukların dünyasına dair bir şeyler söylemek için önce onları tanımak gerekiyor. ‘Tanım’lamanın işimize gelen ve rahatsızlık vermeyen tarafı, ‘tanıma’yı silikleştirdiği için bilimsel tasnifler “çocuğa göre” olması gereken davranışlarımızı mekanikleştirmeye başlıyor. İlişkilerin ‘ne’ üzerinden ve ‘ne ile’ kurulacağı karmaşası, ‘tekno-çağ’ın mekanik her aracını tutarsız ilişkiler sarmalında asgari saçmalık seviyesine taşımayı kolaylaştırıyor.
Ahlakın Eleştirisi ya da Eleştiri Ahlakı
Eleştiri, ibadet titizliğinde yapılması gereken bir faaliyettir. Eleştiride amaç hakikate ulaşmaktır. Eleştiri; yapmaktan çok yıkmaya hizmet eder, hele hele saldırı ya da düşmanlığa dönüşürse amacından büsbütün uzaklaşmış olur. Eleştiri; daha iyiye, daha güzele ulaşmak için yürütülen bir faaliyet olmalıdır.
Müzik ve Siyaset
İdeolojik yönelim müzik üzerinden kendini dışa vurur. Aslında ‘İstiklal Marşı’ üzerinden yürütülen tartışma da müzik alanında yaşanan tartışmanın içeriğine ilişkin bilgi vericidir. Özellikle 28 Şubat sürecinde ‘İstiklal Marşı’na karşı ‘Onuncu yıl Marşı’nın öne çıkarılması, kuşku yok ki İstiklal Marşı’nın içeriği ile ilgili bir konudur.
Raskolnikov, Ahlâk, Adalet ve Günümüz: Suçun Vicdani Anatomisi
Nitekim bu sapkın düşünce onu, kendisinin de borcu olduğu yaşlı bir tefeci kadını ve cinayeti gören yardımcı komşu kadını öldürmeye yöneltmiş, kendinden sonra gelecek bütün edebiyat tarihine indirilmiş haldeki baltasıyla bir cinayet işlemiş, ancak cinayeti işledikten sonra, her ne kadar kendisini bir Napolyon gibi görmeye çalışmışsa da vicdanı bu role itiraz etmiş, evvela işlemiş olduğu suçun cenderesinde dönmeye başlayıp vicdanıyla baş başa kaldığı her dakika boyunca da dayanılmaz bir gerilimin ortasında kalmıştır.
Yüzün Işığı, Kökün Karanlığı:Ahlâkın Görünmez Toprağı
Cihad -önce içteki dağınıklığa, tembelliğe, bencilliğe karşı
verilen mücadele- tefekkürün eyleme dönüşmüş hâlidir.