Hayao Miyazaki’nin animelerini izlediğimde geçmiş güzel günlere ve adını koyamadığım bütün güzel şeylere karşı büyük bir özlemle doluyorum. Oysa bugünlerde hiç makbul değil böyle duygular. Uzmanlar harıl harıl uyarıyor; şimdide kalın, anda kalın, geçmişe takılmayın gelecek için de kaygılanmayın. Anda kalmanın değeri medeniyetimiz ve inancımızla da sabit ama sıfır birler gezegenindeki hayali arsaları hayali paralarla satın aldığımız acayip günlere doğru giderken ne olduğumuzu ve nereye gittiğimizi düşünmeye daha çok ihtiyaç duyacağız gibime geliyor.
İşte Japon anime üstadı Miyazaki’nin seksenli yıllardan bugüne uzanan sanat macerasındaki fantastik, fütüristik ve bir o kadar da nostaljik sinema dili bu iki duygu arasında sallanıp duruyor sanki. Gelecekte olmasını hayal ettiği uçan araçlar ve kendi çocukluğunun doğasına, ilişkilerine dair duyduğu derin özlem. Otobiyografik sayılabilecek unsurlarla dolu animelerinde gizliden sezilen ağıt havası animenin birkaç türüne ev sahipliği yapan zengin bir dünya sunuyor bize. Savaş uçakları üreten aile şirketlerinde çalışan babasının yaptığı işe dair duyduğu gizli üzüntüsü, annesinin hastalığı ve ayrılık özlemi, savaşın ardından küllerinden yeniden doğmaya çalışan Japon halkının idealizm sancıları onun güçlü genç kız kahramanlarının anaç merhametiyle dindiriliyor. Kahramanı olan romantik, kaygılı ama alabildiğine azimli ve inançlı kızların dünyasında ağlamak da serbest dövüşmek de.
Animeyi bir tür olarak bütün dünyaya benimseten Tezuka’nın izinden giden Miyazaki daha sonra çizgi ve sanat anlayışı olarak ondan ayrılır hatta adını bile çok fazla anmak istemez. Tezuka’yı Amerikanvari yaklaşımından dolayı açıktan eleştirmese de eserlerinde “mukokuseki” denilen kokusuz yani Japon olmayan unsurlardan temizlenmiş ve herkese hitap etmeye çalışan bir anime anlayışını benimsememiştir. Japon manga ve anime ürünlerinin dünyaya hızla ihracıyla ve Amerikan sinemasına adapte olmasıyla ilgilenmemesi onu animasyon tarihinde Studio Shibli’yi beraber kurduğu yakın dostu İsao Takahata’yla birlikte ayrı bir yere koymuştur. Miyazaki sineması antikapitalisttir evet ama dünyaya kapalı değildir. Yaşlı dünyamızın dertleriyle, çevre kirliliğiyle, savaşlarla yakından ilgilenir. Dünyada neler olduğunu yakından takip eder. Dünya çocuk edebiyatının klasik ve modern eserlerinin klişelerini veya doğrudan hikayelerini, her kültürden mitolojik mirası animelerinde başarıyla kullanmaktan çekinmez ama bunu kendine has bakış açısıyla yapar.
Peki Disney gibi animasyon dünyasına yön veren ve çizgi film tarihini onsuz konuşamayacağımız dev bir stüdyo-fabrikaya Studio Ghibli ile kafa tutabilmek mümkün müdür? Yani hâkim çizgi dilinin aksiyon dolu, çok sesli çizgi film anlayışına alışmış seyircinin karşısına sakin bir derede oynayan kurbağa yavrularını kareler boyunca izleyen sıradan, sihir güçleri olmayan küçük kızlarla, akıp giden bulutlarla, günbatımında öylece uçuşan başaklarla çıkmak. Aslına bakarsanız hızla akan karelere, hiç bitmeyen aksiyona, efektlere, çılgın müzikallere alışan izleyicileri Miyazaki sinemasına bağlayan bu yavaşlık, dinginlik ve birlikte olma duygusuydu sanırım.
Bir Disney filmini izlerken kapıldığımız edilgen ruh hali ve kahramana asla yetişemeyeceğim duygusudur. Hikâye güzelse en fazla bu çok sesli korodan ve eğlenceden nasibimi almaya çalışırım bir izleyici olarak ama Miyazaki sinemasının beni manzaraya ve dahası hikâyeye çağıran davetkar sanatı karşısında nasıl kayıtsız kalabilirim. Örneğin Komşum Totoro filminde aşağıdan yukarıya doğru bakış açısı çekimleriyle uzun uzun kafur ağacını seyrederiz ve Bay Kusakabe çocuklarıyla beraber ağaca hayran hayran bakarken seyirci olarak biz de ağacın büyüklüğünden etkileniriz. Bu anları her açıdan uzattıkça uzatır Miyazaki. Bu etkilenme anı tastamam gerçek hayatta bir anıt ağaç gördüğümüzde yaşadığımız hayrete benzemeye başlar ki, işte Miyazaki sinemasını bu hayret ve aşkın duygular üzerine kurmuştur.
Tam burada “ma”dan bahsetmek gerek sanırım. Japon sanatında ve animasyonlarında “ma” adı verilen sessiz alanlar ve anlar vardır. Herhangi bir sanat eserinde kasıtlı olarak bırakılan boşluğun sanatsal yorumu diyebiliriz “ma” için. Bu kavram Miyazaki sinemasının karakterini oluşturur. Animelerindeki hareketli aksiyon sahnelerinin arasında yer alan bu sözsüz ve kimi zaman müziksiz ve hareketsiz tefekkür sahneleri, düşündürür ve atmosferi derinden hissettirir. “Ma” içeren sahneler Disneyesk çizgi sinema anlayışı için o kadar anlaşılmazdır ki, animeler dünya sinemalarında yayınlamaya başlayınca dağıtımcılar İngilizce seslendirmelerde ve altyazılarda oluşan bu tanımsız boşluklara birkaç ses ve kelime eklemek zorunda kalmışlardır.
Peki çocuk izleyiciler için bu “boşluk” gerçekten açıklanamaz mıdır? Yoksa bu hâkim sinema anlayışının zihinlerimize kodladığı bir alışkanlıktan mı ibarettir. Sinema araştırmacısı Roger Ebert’in Miyazaki’yle yaptığı bir röportajda, Miyazaki filmlerini mukayese ederek bu boşluk anlarını sevdiğini söylemesi üzerine Miyazaki: “Film yapan insanlar sessizlikten korkuyor, seyircinin sıkılacağından endişeleniyorlar. Fakat filmin çoğunluğunun yoğun olması çocukların konsantrasyonları ile sizi kutsamayacakları anlamına gelmiyor. Asıl önemli olan, altta yatan duygulardır. Arkadaşlarımla 1970’lerden beri yapmaya çalıştığım şey, işleri biraz sakinleştirmek ve sessizleştirmek. Sadece gürültü bombardımanıyla çocukların dikkatlerini dağıtmak değil, duygularını izleyerek takip etmek. Bir filmde sevinç, şaşkınlık ve empatiyi anlatmak için şiddete ve harekete gerek duymadan da hikâyeyi takip ettirebiliriz. Bu bizim ilkemiz.” cevabını vermiştir.
Aslında bu cevap, Miyazaki sinemasının pedagojik yaklaşımını da ele verir: Vaaz etmeyen, tefekkür ettirip işaret eden ve rehberlik eden bir çocuk sineması. Sanatını bütün coşkusuyla sunarken kendi ülkesinin çocuklarına karşı bir ebeveyn ve rehber olma misyonunu unutmamıştır. Bu yönüyle Miyazaki sineması “sorumlu” bir sinemadır. Kendi ülkesine ve dünyaya karşı sorumlu bireyler yetiştirmeyi de hedefler. Biz yetişkinler için filmlerinin bizi çağırdığı fantastik diyarlar tabiatın saf haline duyduğumuz şiddetli özlemi ve nostaljiyi pekiştirip kimi zaman kedere dönüştürse de bir zamanlar kim olduğumuzu ve kalbimizi hatırlatır. Geleneksel masalın herkesi satıp sarmalayan kuşatıcılığını onun hikayelerinde de rahatlıkla bulabiliriz.
Bütün bunlara ek olarak
Miyazaki’nin Japon dinlerinin tabiat merkezli maneviyatından etkilenen mistik sinema dili, ruhani olanın çocuk sinemasında anlatılabilirliğini göstermesi açısından oldukça dikkate değerdir.
Miyazaki animelerindeki animist, Şintoist, Budist ögelerin karma varlığı bir Japon vatandaşı olan Miyazaki’nin yaşadığı dönemi düşünürsek oldukça anlaşılır aslında. Fakat buna rağmen Uzakdoğu dinlerinin bir karması olan Japon mitolojisini cömertçe kullanan diğer animelerden Studio Ghibli ve Miyazaki animelerini ayıran da diğer animelerde olmayan ahlaki, didaktik olmayan ama öğreten ve ebeveyn dostu bakış açısıdır. Animelerinden ve röportajlarından anladığımız kadarıyla Miyazaki’nin Japon maneviyatını seküler bir dünyaya doğru hızla koşan Japon gençliğine aktarma çabası da vardır.
Miyazaki sineması güçlü hikayeleri ve alt metinleriyle, renkleriyle, nostaljisiyle ve çocukluğumuzu çağıran büyülü şarkısıyla bizleri bekliyor. Bütün güzel şeylere olan cennetten kalma özlemimizi giderecek yollar ararken iyi hikâye anlatıcılarının bize açtığı hikmetli ve fıtrata çağıran sesi önemsiyorum. Japon yönetmen author animatör Hayao Miyazaki var olmanın coşkusunu da hüznünü de insanlığın ortak dili çizgilerle dile getirirken kendi beslendiği kaynaklara ve özüne dair ne varsa eklemiş ve bunu öyle sıradanmışçasına yapmış ki, ben de ister istemez kendi çizgi sinemamız için, zaten sahip olduğumuz fantastik mirasımıza sıkıca sarılan ve kendini inkar etmeyen hikmetli bir gelecek hayali kurmadan edemiyorum.
Edebiyatın onarıcı ve özelde şiirin diriltici nefesinin yaşadığımız ağır insanlık tablosu önünde nasıl bir karşılığa ve etkiye sahip olacağının düşünülmesi gerekiyor evvela. Şiire bu anlamda kişiye bilinç aşılama ve karşı koyma azmi yükleyen güçlü bir telkin olarak bakılabilir. Seslerle ve kelimelerle kuşanarak yaşamın kötücül güçlerine ve eğilimine yönelik iyileştirici, yaşatıcı bir pozisyon alma şeklinde de okunabilir bu.
Kalbi çürümüş… Kavli çürümüş… Empatisi, diğerkâmlığı bitmiş… Kendi odaklı, kendi dışında körlük yaşayan bir insanlıkla aynı güne uyanmak, aynı zamanı paylaşıyor ol-mak korkutuyor bizleri…
Sürgün’ün bir diğer anlamıysa, çiçeğin filizlenmesi ve filiz yerlerinden yeniden boy vermesidir. Hz. Âdem de, tövbesi ile yeni bir sürgün vermiştir. Hz. Âdem ve Hz. Havva’nın düştükleri yer olan dünya için, “sürgün veren sürgün” benzetmesini yapabiliriz.
Tüm bu arayışlar, sorular, cevaplar, kaçışlar ve duvara toslayışlar bana öğretti ki hayat herkes için başka bir yaşta, başka bir boyutta, birçok kez ve bambaşka olaylarla başlıyor. Hayat; tekdüze giden yaşamın (olumlu veya olumsuz fark etmeksizin) var olanın zıddıyla temasında başlıyor zannımca.
İyisin umarım diyerek başlayayım söze… Aslında “söze başlamak” alışkanlıkla söylenen bir ifade, bildiğin gibi söz varlığımızın sürekliliğinin bir parçasıdır. Ya sesimizde ya beynimizde ya kalemimizde ya da klavyemizde varlık gösterir. Hele kulağımızda, daha önce söylenen ve yüreğimizi inciten bir cümle nasıl da döner durur; hani bizi sevindiren, kendimize güvenmemize zemin hazırlayan o sözler, nasıl da yüreğimizi serinletir ve harekete geçmemize yardım eder. Ah bir de önden gidenlerin, dâr-ı fenâdan dâr-ı bekâya göçenlerin sözleri, tekrar tekrar gelir beynimize ve döner dolaşır dilimizde…
Kargaşaya Bir “Ma” Arası: Miyazaki Sineması
Hayao Miyazaki’nin animelerini izlediğimde geçmiş güzel günlere ve adını koyamadığım bütün güzel şeylere karşı büyük bir özlemle doluyorum. Oysa bugünlerde hiç makbul değil böyle duygular. Uzmanlar harıl harıl uyarıyor; şimdide kalın, anda kalın, geçmişe takılmayın gelecek için de kaygılanmayın. Anda kalmanın değeri medeniyetimiz ve inancımızla da sabit ama sıfır birler gezegenindeki hayali arsaları hayali paralarla satın aldığımız acayip günlere doğru giderken ne olduğumuzu ve nereye gittiğimizi düşünmeye daha çok ihtiyaç duyacağız gibime geliyor.
İşte Japon anime üstadı Miyazaki’nin seksenli yıllardan bugüne uzanan sanat macerasındaki fantastik, fütüristik ve bir o kadar da nostaljik sinema dili bu iki duygu arasında sallanıp duruyor sanki. Gelecekte olmasını hayal ettiği uçan araçlar ve kendi çocukluğunun doğasına, ilişkilerine dair duyduğu derin özlem. Otobiyografik sayılabilecek unsurlarla dolu animelerinde gizliden sezilen ağıt havası animenin birkaç türüne ev sahipliği yapan zengin bir dünya sunuyor bize. Savaş uçakları üreten aile şirketlerinde çalışan babasının yaptığı işe dair duyduğu gizli üzüntüsü, annesinin hastalığı ve ayrılık özlemi, savaşın ardından küllerinden yeniden doğmaya çalışan Japon halkının idealizm sancıları onun güçlü genç kız kahramanlarının anaç merhametiyle dindiriliyor. Kahramanı olan romantik, kaygılı ama alabildiğine azimli ve inançlı kızların dünyasında ağlamak da serbest dövüşmek de.
Animeyi bir tür olarak bütün dünyaya benimseten Tezuka’nın izinden giden Miyazaki daha sonra çizgi ve sanat anlayışı olarak ondan ayrılır hatta adını bile çok fazla anmak istemez. Tezuka’yı Amerikanvari yaklaşımından dolayı açıktan eleştirmese de eserlerinde “mukokuseki” denilen kokusuz yani Japon olmayan unsurlardan temizlenmiş ve herkese hitap etmeye çalışan bir anime anlayışını benimsememiştir. Japon manga ve anime ürünlerinin dünyaya hızla ihracıyla ve Amerikan sinemasına adapte olmasıyla ilgilenmemesi onu animasyon tarihinde Studio Shibli’yi beraber kurduğu yakın dostu İsao Takahata’yla birlikte ayrı bir yere koymuştur. Miyazaki sineması antikapitalisttir evet ama dünyaya kapalı değildir. Yaşlı dünyamızın dertleriyle, çevre kirliliğiyle, savaşlarla yakından ilgilenir. Dünyada neler olduğunu yakından takip eder. Dünya çocuk edebiyatının klasik ve modern eserlerinin klişelerini veya doğrudan hikayelerini, her kültürden mitolojik mirası animelerinde başarıyla kullanmaktan çekinmez ama bunu kendine has bakış açısıyla yapar.
Peki Disney gibi animasyon dünyasına yön veren ve çizgi film tarihini onsuz konuşamayacağımız dev bir stüdyo-fabrikaya Studio Ghibli ile kafa tutabilmek mümkün müdür? Yani hâkim çizgi dilinin aksiyon dolu, çok sesli çizgi film anlayışına alışmış seyircinin karşısına sakin bir derede oynayan kurbağa yavrularını kareler boyunca izleyen sıradan, sihir güçleri olmayan küçük kızlarla, akıp giden bulutlarla, günbatımında öylece uçuşan başaklarla çıkmak. Aslına bakarsanız hızla akan karelere, hiç bitmeyen aksiyona, efektlere, çılgın müzikallere alışan izleyicileri Miyazaki sinemasına bağlayan bu yavaşlık, dinginlik ve birlikte olma duygusuydu sanırım.
Bir Disney filmini izlerken kapıldığımız edilgen ruh hali ve kahramana asla yetişemeyeceğim duygusudur. Hikâye güzelse en fazla bu çok sesli korodan ve eğlenceden nasibimi almaya çalışırım bir izleyici olarak ama Miyazaki sinemasının beni manzaraya ve dahası hikâyeye çağıran davetkar sanatı karşısında nasıl kayıtsız kalabilirim. Örneğin Komşum Totoro filminde aşağıdan yukarıya doğru bakış açısı çekimleriyle uzun uzun kafur ağacını seyrederiz ve Bay Kusakabe çocuklarıyla beraber ağaca hayran hayran bakarken seyirci olarak biz de ağacın büyüklüğünden etkileniriz. Bu anları her açıdan uzattıkça uzatır Miyazaki. Bu etkilenme anı tastamam gerçek hayatta bir anıt ağaç gördüğümüzde yaşadığımız hayrete benzemeye başlar ki, işte Miyazaki sinemasını bu hayret ve aşkın duygular üzerine kurmuştur.
Tam burada “ma”dan bahsetmek gerek sanırım. Japon sanatında ve animasyonlarında “ma” adı verilen sessiz alanlar ve anlar vardır. Herhangi bir sanat eserinde kasıtlı olarak bırakılan boşluğun sanatsal yorumu diyebiliriz “ma” için. Bu kavram Miyazaki sinemasının karakterini oluşturur. Animelerindeki hareketli aksiyon sahnelerinin arasında yer alan bu sözsüz ve kimi zaman müziksiz ve hareketsiz tefekkür sahneleri, düşündürür ve atmosferi derinden hissettirir. “Ma” içeren sahneler Disneyesk çizgi sinema anlayışı için o kadar anlaşılmazdır ki, animeler dünya sinemalarında yayınlamaya başlayınca dağıtımcılar İngilizce seslendirmelerde ve altyazılarda oluşan bu tanımsız boşluklara birkaç ses ve kelime eklemek zorunda kalmışlardır.
Peki çocuk izleyiciler için bu “boşluk” gerçekten açıklanamaz mıdır? Yoksa bu hâkim sinema anlayışının zihinlerimize kodladığı bir alışkanlıktan mı ibarettir. Sinema araştırmacısı Roger Ebert’in Miyazaki’yle yaptığı bir röportajda, Miyazaki filmlerini mukayese ederek bu boşluk anlarını sevdiğini söylemesi üzerine Miyazaki: “Film yapan insanlar sessizlikten korkuyor, seyircinin sıkılacağından endişeleniyorlar. Fakat filmin çoğunluğunun yoğun olması çocukların konsantrasyonları ile sizi kutsamayacakları anlamına gelmiyor. Asıl önemli olan, altta yatan duygulardır. Arkadaşlarımla 1970’lerden beri yapmaya çalıştığım şey, işleri biraz sakinleştirmek ve sessizleştirmek. Sadece gürültü bombardımanıyla çocukların dikkatlerini dağıtmak değil, duygularını izleyerek takip etmek. Bir filmde sevinç, şaşkınlık ve empatiyi anlatmak için şiddete ve harekete gerek duymadan da hikâyeyi takip ettirebiliriz. Bu bizim ilkemiz.” cevabını vermiştir.
Aslında bu cevap, Miyazaki sinemasının pedagojik yaklaşımını da ele verir: Vaaz etmeyen, tefekkür ettirip işaret eden ve rehberlik eden bir çocuk sineması. Sanatını bütün coşkusuyla sunarken kendi ülkesinin çocuklarına karşı bir ebeveyn ve rehber olma misyonunu unutmamıştır. Bu yönüyle Miyazaki sineması “sorumlu” bir sinemadır. Kendi ülkesine ve dünyaya karşı sorumlu bireyler yetiştirmeyi de hedefler. Biz yetişkinler için filmlerinin bizi çağırdığı fantastik diyarlar tabiatın saf haline duyduğumuz şiddetli özlemi ve nostaljiyi pekiştirip kimi zaman kedere dönüştürse de bir zamanlar kim olduğumuzu ve kalbimizi hatırlatır. Geleneksel masalın herkesi satıp sarmalayan kuşatıcılığını onun hikayelerinde de rahatlıkla bulabiliriz.
Bütün bunlara ek olarak
Miyazaki animelerindeki animist, Şintoist, Budist ögelerin karma varlığı bir Japon vatandaşı olan Miyazaki’nin yaşadığı dönemi düşünürsek oldukça anlaşılır aslında. Fakat buna rağmen Uzakdoğu dinlerinin bir karması olan Japon mitolojisini cömertçe kullanan diğer animelerden Studio Ghibli ve Miyazaki animelerini ayıran da diğer animelerde olmayan ahlaki, didaktik olmayan ama öğreten ve ebeveyn dostu bakış açısıdır. Animelerinden ve röportajlarından anladığımız kadarıyla Miyazaki’nin Japon maneviyatını seküler bir dünyaya doğru hızla koşan Japon gençliğine aktarma çabası da vardır.
Miyazaki sineması güçlü hikayeleri ve alt metinleriyle, renkleriyle, nostaljisiyle ve çocukluğumuzu çağıran büyülü şarkısıyla bizleri bekliyor. Bütün güzel şeylere olan cennetten kalma özlemimizi giderecek yollar ararken iyi hikâye anlatıcılarının bize açtığı hikmetli ve fıtrata çağıran sesi önemsiyorum. Japon yönetmen author animatör Hayao Miyazaki var olmanın coşkusunu da hüznünü de insanlığın ortak dili çizgilerle dile getirirken kendi beslendiği kaynaklara ve özüne dair ne varsa eklemiş ve bunu öyle sıradanmışçasına yapmış ki, ben de ister istemez kendi çizgi sinemamız için, zaten sahip olduğumuz fantastik mirasımıza sıkıca sarılan ve kendini inkar etmeyen hikmetli bir gelecek hayali kurmadan edemiyorum.
İlgili Yazılar
Ahmet Örs’ten “Halkada Duranlara”: Poetik Bir Yoklama
Edebiyatın onarıcı ve özelde şiirin diriltici nefesinin yaşadığımız ağır insanlık tablosu önünde nasıl bir karşılığa ve etkiye sahip olacağının düşünülmesi gerekiyor evvela. Şiire bu anlamda kişiye bilinç aşılama ve karşı koyma azmi yükleyen güçlü bir telkin olarak bakılabilir. Seslerle ve kelimelerle kuşanarak yaşamın kötücül güçlerine ve eğilimine yönelik iyileştirici, yaşatıcı bir pozisyon alma şeklinde de okunabilir bu.
Gözlerimizi Kaçırmayacağız
Kalbi çürümüş… Kavli çürümüş… Empatisi, diğerkâmlığı bitmiş… Kendi odaklı, kendi dışında körlük yaşayan bir insanlıkla aynı güne uyanmak, aynı zamanı paylaşıyor ol-mak korkutuyor bizleri…
Sezai Karakoç’un Diriliş Düşüncesi’nde Ölüm Metaforu
Sürgün’ün bir diğer anlamıysa, çiçeğin filizlenmesi ve filiz yerlerinden yeniden boy vermesidir. Hz. Âdem de, tövbesi ile yeni bir sürgün vermiştir. Hz. Âdem ve Hz. Havva’nın düştükleri yer olan dünya için, “sürgün veren sürgün” benzetmesini yapabiliriz.
Dikkat! Hayat Çıkabilir.
Tüm bu arayışlar, sorular, cevaplar, kaçışlar ve duvara toslayışlar bana öğretti ki hayat herkes için başka bir yaşta, başka bir boyutta, birçok kez ve bambaşka olaylarla başlıyor. Hayat; tekdüze giden yaşamın (olumlu veya olumsuz fark etmeksizin) var olanın zıddıyla temasında başlıyor zannımca.
Mektup IX
İyisin umarım diyerek başlayayım söze… Aslında “söze başlamak” alışkanlıkla söylenen bir ifade, bildiğin gibi söz varlığımızın sürekliliğinin bir parçasıdır. Ya sesimizde ya beynimizde ya kalemimizde ya da klavyemizde varlık gösterir. Hele kulağımızda, daha önce söylenen ve yüreğimizi inciten bir cümle nasıl da döner durur; hani bizi sevindiren, kendimize güvenmemize zemin hazırlayan o sözler, nasıl da yüreğimizi serinletir ve harekete geçmemize yardım eder. Ah bir de önden gidenlerin, dâr-ı fenâdan dâr-ı bekâya göçenlerin sözleri, tekrar tekrar gelir beynimize ve döner dolaşır dilimizde…