İnsanların özgürlük beklentileri hiçbir dönemde bu kadar çok olmamıştır. Tarihe bakıldığında insanoğlunun kimi dönemlerde özgürce yaşadığı kimi dönemlerde özgürlüğünü bir güç sahibine devrettiği, görece daha sınırlandırılmış bir şekilde hayatına devam ettiği görülecektir. Tarih boyunca kitle yönetimi devletlerin önceliği olmuştur hep. Gerek hapishanelerin doğuşu ve gerekse akıl hastanelerinin kuruluşu hatta düzenli eğitim kurumlarının ortaya çıkışı bir yandan başıbozukluğu ve kaosu önlemişken diğer yandan da toplumu sınırlamış, bireylerin tek tipleşmesinin ve onları istenilen şekle dönüştürmenin yolunu açmıştır.
Fransız düşünür Michel Foucault’a göre gözetim ve gözetim araçları modern kurumlarda insanları yönetmek için temel enstrüman olarak kullanılmaktadır. Foucault, İngiliz filozof Jeremy Bentham’ın 1785 yılında tasarladığı hapishane modelinden yola çıkarak düşüncelerini oluşturmuştur. Bentham’ın “panoptikon” olarak adlandırdığı tasarıya göre, az sayıda gardiyandan oluşan bir denetim evi ile çok sayıda mahkûmun izlenmesi mümkündü. Daire şeklinde bir binanın yapıldığı, binanın ortasına da bir kule yerleştirildiği düşünülsün. Kulede açılmış olan pencereler halkanın iç tarafına bakıyor. Kulenin etrafını saran halka şeklindeki bina ise her biri binanın iki tarafına doğru derinlemesine uzanan hücrelerle dolu ve her hücrenin iki ucunda ikişer pencere var. Pencerelerden biri binanın içindeki kuleye, diğeri binanın dışına açılıyor.
Merkezdeki kuleye bir gözlemcinin (gardiyanın) yerleştirildiği, hücreye de bir kişinin kapatıldığı düşünülsün. Bu kişi belki bir mahkûm, bir deli, bir hasta, bir işçi ya da bir öğrencidir. Böyle bir yapıda kuleden hücrelere doğru güçlü bir ışık yansıtıldığında hücredeki kişinin gözlemciyi göremeyeceği, ama gözlemcinin hücredeki kişiyi görebileceği bir ortam oluşturulmuş olur. Hücredeki kişi içerideki karanlıktan ziyade kuleden gelen güçlü ışığın tutsağı haline gelir.
Dairesel gözetim evinin ortasına yerleştirilmiş bir kule ile gardiyan kolayca mahkûmu izleyebilmektedir. Mahkûm, gardiyanın kendisine bakıp bakmadığını göremez, ama her daim orada olduğunu düşünür. Mahkûm görmese de kuledeki onu görüyor olabilir. Öyle ise her an görüldüğünü varsayarak yaşamak… Cezayı gerektirecek davranışlardan uzak durmak… Gardiyan bakmasa da bakıyor olabileceğini içselleştirip otokontrol sağlamak… Panoptikona kapatılanın yapması gereken budur çünkü.
Pragmatizm akımının kurucusu Jeremy Bentham’ın tasarısı olan panoptikon o dönemin doktorlarının, hukukçularının, sanayicilerinin, eğitimcilerinin tam da aradıkları modeldi aslında. Böylece gözetleme ile ilgili tüm sorunlar çözülecek, gözetleme herkesi içine alacak ve iktidarı da bunun tam ortasına yerleştirecek önemli bir modeldi. “Ruhu eğitmek için bedeni evcilleştirmek” amacıyla gözetime odaklanmak…
18.yüzyıl panoptikon anlayışı giderek daha karmaşık bir şekle evrilmiş ve kapsamca daha geniş bir alana yayılmıştır. Kimilerine göre 21. yüzyıl panoptiğinin asıl amacı toplumları sınıflandırmaktır. Sosyal medya ve gözetim çoğu zaman birlikte hareket eder. Sistemin takibine sunulan kişisel veriler, beğeniler, tercihler, ilgi alanları sınıflandırmayı kolaylaştırır. Twitter’da takipçi, Facebook’ta arkadaşlar gibi farklı şekillerde adlandırılsa da hizmet ettikleri amaç hep aynıdır.
İnsanlar evlerinden iş yerine, okula, alışverişe giderken kaç kamera ile gözetilmektedir? Kaç elektronik kartında kişisel bilgiler kodlarla, rakamlarla dijitalleşmiştir? Camilerde kameraya ne gerek var? Güvenliğin her şeyi meşru kılması mı gerek? 24 saat izlenen sitelerde yaşamak site sakinlerini ne kadar mutlu eder? Bunca gözetleme güvenlik kaygısıyla yapılıyorsa eğer, neden her adımda konum bilgilerini kaydeden aygıtların ceplerde taşınması güvenlik açısından bir kaygı oluşturmaz?
Farklı bir dönemden geçilmektedir kuşkusuz. Foucault uyarıyor: “Görünürlük tuzaktır!” Martin Heidegger ise, “Kamera, izleyiciye yöneltilmiş bir silahtır” diyor.
Sokak kameraları ve mobeselerle etkili bir gözetimin yapıldığı söylenebilir. Kameralar sayesinde suç işleyenler kolayca bulunabilir ve suçluların cezalandırılması için kamera kayıtları delil olarak kullanılabilir. Bu yönüyle sokak kameraları caydırıcı bir özelliğe sahiptir. Sokak kameraları ile her an izlendiğini düşünen bir insan hareketlerine dikkat edecektir çünkü. Bütün bunlar mobese kameraları için de söylenebilir. Nitekim mobese kameralarının olduğu yerlerde sürücülerin kurallara aykırı davranışları diğer yerlere göre daha düşüktür. Kameranın çalışır olması pek önemli değildir; çünkü kameranın çalışıp çalışmadığını gözlenenler bilemez.
Bu tür gözetimler ile yasa dışı birçok hareket önlenebilir veya tespit edilerek cezalandırılabilir. Gözetimin olumlu etkileridir bunlar. Bir de olumsuz etkileri vardır elbette. Foucault bu yöne daha çok odaklanmış ve “Modern iktidar büyük gözaltıdır” der. Ona göre, gözetlendiğinin farkında olan insan normal davranışlarını sergileyemez. Davranışlar bu yöntemlerle kısıtlandığı takdirde toplumda tek tiplik oluşur, birey canlı robot haline gelir. Farklı hareket edemeyen, aykırı düşünemeyen, hareketleri birbirine benzeyen bireylerden oluşan toplum üretemez, kendini yenileyemez. Davranışların ve düşüncelerin kısıtlanması, cezalandırılması korkusu insanda öylesine büyür ki insan toplumdan farklı düşünmesi halinde bizzat toplum tarafından dışlanacağı endişesini yaşar. Böylece, toplum aykırı davranışlı kişinin ilk cezalandırıcısı olacaktır. Yakalanma ve cezalandırılma korkusu nedeniyle olduğundan farklı bir insan gibi davranmaya Foucault “dinamik normalleştirme” diyor. Panoptikon bir metafor olarak düşünülecek olursa, bunu hapishane dışında günlük hayatta her şeye benzetmek mümkündür.
Dinamik normalleştirme özgür düşünceye taban tabana zıt olan bir durumdur. Aynı ve belirli hareketler yapabilen, benzer şekilde düşünen insanlar robotikleşmiştir. Foucault’a göre bu durum orijinal düşünceler üretilmesini ve orijinal tepkiler verme isteğini bastırır. Çünkü Foucault’a göre, “Bir yerde herkes birbirine benziyorsa orada kimse yok demektir”. Yine, ona göre, “İktidar her yerdedir; hapishanede, tımarhanede, hastanede, okulda, bilgide, bilimde ve işyerindedir. İktidar; kodlamada, kapatmada, yasaklamada, baskıda, gözetlemede, denetlemede ve yönetmededir.” Gözetimin kapsama alanı genişledikçe iktidarın kontrol gücü artmaktadır.
Gözetim farklı şekillerde yapılmakta ve gözetim sonucunda elde edilen verilerle çeşitli profiller çıkarılmaktadır. Bütün bunlar güvenlik kaygısındandır çoğu zaman. Önceki dönemlere göre fiziksel olarak daha güvenli ortamlarda yaşansa da insanların güvenlikle ilgili kaygıları önceki dönemlerden bir hayli fazladır. Daha güvende olabilmek için yeni önlemler alınmakta, ama alınan her yeni önlem temel hak ve özgürlüklerin sınırlarını iyice daraltmakta, güvensizliği daha da artırmaktadır.
Dijital iletişim araçlarının etkili olduğu post panoptikon çağında bu araçların kullanımı aracılığı ile yapılan gözetim çoğu zaman temel hak ve özgürlükleri tehdit eder hale gelmiştir.
Özellikle gönüllü olarak gözetleyenlere teslim edilen veriler insanların yalnızca kendi mahremiyetlerini, güvenliklerini değil toplumları da tehdit edebilmektedir. Ayrımcılık, zorlama, dışlama, edilgenleştirme, korku ve güvensizliğin artması…
Panoptikonun yalnızca hapishane olmadığını söylüyor Foucault… Okul, hastane, tımarhanedir aynı zamanda panoptikon. Dışarısıdır… Büyük kapatma ve gözetlemenin iktidar teknolojisi ve yönetme tarzıdır. Foucault’a göre, panoptikon tipi hapishane gözetim ve yönetimi tüm toplumun gözetim ve yönetim tekniğidir aynı zamanla.
Panoptikondaki kural dışarısı için de geçerlidir; itaatkâr ve yararlı bireylerden oluşan bir toplum oluşturmak için. Gözetlenen insan bireyselleştirilerek içine kapatılır. Otoritenin sağlanması için… “Büyük kapatılmanın gerçekleştiği asıl mekân insan ruhudur.” diyen Foucault’a göre, amaç toplumun sürekli olarak panoptikon ile gözetilmesi değil, birey üzerinde belli bir süreliğine yapılacak gözetim sonucunda onu kendi kendisinin panoptikonu haline getirmektir. İktidarın gözü bireyin içinde yaşamaya başlar o zaman. Panoptikonun bireyin içine yerleşmesi demek aynı zamanda bireyin yok olması demektir. Çünkü birey artık sürekli olarak kendi hareketlerini gözlemlemeye, kısıtlamaya ve kurallara uygun bir şekilde koşullanmış davranışlarda bulunmaya başlar. Böylece makbul bir vatandaş olarak sürüye karışır ve sürünün bir parçası haline gelir. O artık itaatkâr bir vatandaş haline gelmiştir.
Postmodern dönemde gözetleme yalnızca iktidar tarafından yapılmıyor elbette. Şirketler müşterilerini, işverenler işçilerini sürekli gözetlemektedir. Kişisel harcamalar, hastalık geçmişi, sigorta bilgileri, gelirler-giderler, tatile gidilen yerler, akrabalar, özel ve mahreme dahil olabilecek ne varsa hepsini herkes görebilmektedir.
İnternet üzerindeki faaliyetler dijital gözetim altında tutularak profiller oluşturulmaktadır. Kişilerin dijital dünyada bıraktığı izler, bilgiler saklanmaktadır. Banka, sosyal medya, çevrim içi alışverişler, mobil telefon verileri; E-Devlet, HES, E-Nabız hizmetleri gibi alanlara bakıldığında bir mahremiyetin kalmadığı, her şeyin ifşa olduğu ve her yerin panoptikona dönüştüğü görülecektir.
Foucault’un modellediği panoptikon dünyasında gardiyanların her an gözetlediğini düşünüp kendisine değer biçen insan, artık görünmez denetçinin yerine bizzat kendisini koyarak, kendi isteğiyle ve büyük bir keyifle hem gözetliyor hem de kendisini gözetime açıyor. Foucault bütün dünyanın dev bir panoptikon olduğunu anlatıyor aslında. Panoptikondaki kule iktidarı resmetmektedir. Sürekli gözleyen bir güç vardır ve her zaman izlenenden daha güçlü konumdadır. Hücrelerin birbiriyle iletişim kuramayacak biçimde yan yana dizilmesi de toplumdaki insanların birbiriyle iletişim kurmaksızın bireyselleşmiş bir şekilde yalnızca gözetlenme korkusuyla hayatlarını sürdürdüklerini ifade etmektedir.
Panoptikon, bir hapishaneyle başlamış olsa da giderek küresel egemen güçlerin halkları belli çizgilerde tutup onları sınırlandırmaya, insanları tek tipleştirmeye çalıştıkları yönetme tarzı haline gelmiştir. Panoptikon, toplumsal özgürlükleri yok etmekte, baskıcı gözetim toplumunu biçimlendirmektedir. Küresel panoptikon egemen güçlerin yenidünya düzenidir. Toplumlar, küreselleşme süreci ile birlikte panoptikon tarafından teslim alınmıştır. Herkes gözaltındadır yani. Dünya yeni iletişim ve savaş teknolojilerinin kullanılmasıyla birlikte büyük bir hapishaneye dönüştürülmüştür. Küresel egemen güçler bütün iktidar organlarıyla toplumları kıskaç altına alma çabasındadırlar. Aldatmadan, korkutmadan, fişlemeden, gözetim ve denetim altına almadan yığınları sömürü düzenlerine ikna etmek, boyunduruk altında tutmak başka nasıl mümkün olabilir?
Küresel egemen güçler emperyalist emellerini gerçekleştirebilmek için bir gözetim toplumu oluşturmuş, dünyayı kafese çevirmiştir adeta. Akıllı televizyonlarda bulunan “Ağlayan Melek” adlı bir casus yazılım aracılığıyla kişilerin ortam konuşmaları kaydedilmekte, akıllı telefon ve bilgisayarlar aracılığıyla ortam dinlemesi, konum belirleme ve kullanıcı takibi yapılmaktadır. İnsan, söz ve eylemlerinden dolayı ileride belki de sıkıntılar yaşamasının delili olacak teknolojik aletleri tereddüt etmeden satın almaktadır. İnsanın kendini pazara sürdüğü böyle bir dönem yaşanmamıştır herhalde.
Dünya çapında milyonlarca insana ait kişisel bilgiler şirketler, bankalar ya da başka kurum ve kuruluşlar arasında el değiştirmektedir. İnsanların büyük bölümü gözetimin amacı ve boyutları hakkında hiç ya da yeteri kadar bilgi sahibi değildir. Bireyselleşme nedeniyle bir araya gelemeyen insanlar hemen kandırılabilmektedir. Küresel egemen güçler tarafından toplumların damarlarına enjekte edilen korku virüsü nedeniyle olsa gerek, olup bitenleri fark edenlerin büyük bölümü susmayı tercih etmektedir.
Kitlesel gözetlemelerin yapıldığı bilinen bir gerçektir. Yahoo, Google gibi birçok şirketin ABD’nin en çok istihbarat toplayan birimi olan NSA ile işbirliği halinde oldukları, işbirliği halinde olmasalar bile söz konusu şirketlerin güvenlik açıkları nedeniyle elde edilen verilere, tıpkı diğer istihbarat servislerinin ulaştıkları gibi, kolayca ulaştıkları söylenmektedir. Şirketlerin elde ettikleri verileri istihbarat servisleriyle, bazı güç odaklarıyla paylaşmaları endişe vericidir doğrusu.
Wikileaks’in sızdıklarına bakıldığında uluslararası mücadelenin en kritik boyutunun siber alanda yaşandığı görülecektir. Bu durum, sistematik izlenmeye maruz kalma anlamında “gözetim toplumu” olgusunun günlük yaşayışta hangi noktaya geldiğini yansıtması bakımından önemlidir. İnsanlık küresel panoptikona mahkûm olma yolunda hızla ilerlemektedir maalesef. Özellikle CIA’nın otomobil ya da benzeri taşıma araçlarındaki elektronik sistemlere sızarak onları uzaktan kontrol edebilme kabiliyetini artırması ilerde daha birçok suikastın düzenleneceği ihtimalini güçlendirmektedir.
Modern anlamda gözetim bir yandan insanların dinlenmesini, izlenmesini ifade ederken diğer yandan da bunların kaydedilmesini oluşturmaktadır.
Yeni teknolojiler gözetim potansiyelini sürekli artırmaktadır. Bir yandan devletlerin güvenliklerini etkileyecek boyutta siber operasyonlar yapılırken diğer yandan da bireylerin içinde yaşadıkları gözetim toplumunun sınırları genişlemektedir. Özel hayatın dokunulmazlık sınırları da aynı ölçüde daralmaktadır kuşkusuz. Özellikle iletişim araçları insan için yutan elemana dönüşmüştür adeta. Modern insan egemenlik alanını kitle iletişim araçlarına devretmiştir maalesef. İnsan, kendi elleriyle kurduğu sistemin bir parçası haline gelmiştir. O artık insan olmaktan ziyade işçi, yurttaş, toplayıcı, avcı, birey, müşteri, tüketicidir. Akıllı telefon, internet gibi aygıtlarla bir şekilde küresel aklın sınırları içerisine çekilmektedir insan. Bu nedenle bugünün dünyası küresel akla göre hareket edenler ile onların karşısında duranlar arasındaki bir mücadeleye sahne olmaktadır dense yanlış olmaz.
Küresel gözetim bir gerçektir ve özgürlük, mahremiyet ve güvenlik küresel gözetiminin kontrolündedir. İnternetin belli bir çerçeve ile sınırlı kalmayıp uluslararası boyuta ulaşması, küresel hale gelmesi özgürlük, mahremiyet ve güvenlik endişesini daha da artırmaktadır. İnsanlar kullandıkları araçlar tarafından sistematik bir şekilde yönlendirildiklerinin farkında değildir. Teknolojinin büyüsüne kapılanlar onun taşıdığı riskleri görmekten uzaktır maalesef.
Küresel toplumları sarmalayan iktidarın gözü hayatın her alanını kuşatmıştır. Küresel gözetleyicilerin amaçları bellidir: Her şeyi görmek, her şeyi bilmek, her şeyi kontrol altında tutmak!
Hemen herkes edilgen kabulleri normalleştiren hayatlar yaşamakta, küresel ideolojik sisteme boyun eğmekte, aracılık etmektedir neredeyse. Üstelik gönüllü gözetlenen olarak…
Panoptikon düzeninin yerini sinoptikon düzenine bıraktığını söylüyor Thomas Mathiesen. Panoptikon düzeni modernliği sembolize eder ve bu düzende azınlığın çoğunluğu izlemesi, kontrol etmesi söz konusudur. Sinoptikon düzeni ise postmodernliği sembolize eder ve bu düzende çoğunluğun azınlığı dikizlemesi söz konusudur. Sinoptikon düzeni izleyicinin düşünme melekelerini ve süreçlerini iptal ederek onun yalnızca duygularına ve isteklerine hitap eder.
Toplumsal kontrol yöntemi olarak baskılanmanın yerini baştan çıkarmanın aldığı sinoptikon döneminde önemsiz olan önemliye, yasak olan serbeste, ayıp olan makbule doğru yön değiştirmektedir. Postmodern dönemde sabit, gizli, örtülü neredeyse hiç kimse ve hiçbir şey kalmamış; herkes ve her şey akışkan, görünür ve orta yerdedir. Yeni dönem, panoptikon metaforuyla anlatılamaz; yeni dönem sinoptikondur. Sinoptikon izleyici sıraları olmayan, herkesin içinde rol aldığı ve izlenebilir olduğu bir sahnedir. David Lyon’a göre, iktidarın artık elektronik teknolojiler aracılığıyla ifade bulduğu günümüzdeki değişken ve mobil örgütlenmeler duvarları ve pencereleri büyük ölçüde gereksiz kılmaktadır. Gözetim ve kontrol hapishane şeklinde değil, sanal ortam olarak varlık göstermektedir artık. Üstelik bu sisteme gönüllü olarak, büyük bir heyecanla hemen herkes dahil olmaktadır.
Mark Poster, süper panoptikon kavramını kullanmaktadır gönüllü gözetlenenler için. Gönüllü gözetlenenler, gözetlenmekten kaçmaz hatta haz alırlar. Yaptıkları eylemden dolayı tereddüt etmez, mahremiyeti kamuya açık hale getirmekten çekinmezler.
İnsanlar neden gözetimin bu yeni versiyonunun gönüllü gözetlenenleri olmak isterler? Mahremiyetten vazgeçip sürekli izlenir olmak hatta bir süre sonra izlenmiyor olma ihtimalinden korkmak nasıl bir ruh halidir?
Beğenilmek, fark edilmek, görülmek, önemsenmek güçlü bir motivasyondur kuşkusuz. İnsanlar sosyal medyada yalnızca var olmak değil paylaşılan resim ve diğer unsurlarla kendilerini ispat etmek isterler. Başta düğün, tatil ve gezi fotoğrafları olmak üzere sosyal medyaya sunulan her içerik insanın kendisi için seçtiği profilin bir parçasını oluşturur. Görünür olmak adına feda edilen özeller… Paylaşım sınırları belli, güvenli bir mahrem ağ oluşturmak belki mümkün iken her şeyiyle kendilerini pazara dökenler… Herkes tarafından gözetlenmekten kaygı duymadıkları gibi bunu kendileri için bir üstünlük gibi görenler… Gönüllü panoptikon dönemi… Teşhirciler… Mümkün olan her ortamda kendilerini göstermek isteyenler… Makineleştirilmiş hayatlarda yalnızca piyon görevi üstlenmek ne acı… Sosyal medyada kabul görmek uğruna…
Sosyal medyada mahremiyetten feragat söz konusudur. Feragat tek taraflı bir irade beyanıdır. Zygmunt Bauman, “Bize söylenen tüm aletlerin kullanıcı dostu olduğudur. Aslında bu bir ticari cümledir ve kullanıcıların emeği olmadan tamamlanması mümkün olmayacak ürünler kastedilmektedir bu şekilde. Bana kalırsa, kullanıcıların coşkulu bağlılığı ve kulakları sağır eden alkışları olmadan bir ürünün tamamlanmayacağını da eklemek gerekir. Etienne de la Boétie çağımızda yaşasaydı bunun gönüllü kölelik değil bir tür “kendin yap köleliği” olduğunu söylemeden edemezdi.” diyor. Hiçbir zorlama olmadan kişiler kendileriyle ilgili bilgileri platformlarda yayınlayarak kendilerinin başkalarını izledikleri gibi başkalarının da kendilerini izlemesini istemekte ve bundan zevk almaktadır. Hücreleri izlemek için ne özel bir kuleye ne de bir çabaya gerek vardır artık. Bentham’ın mahkûmu da gardiyanı da dijital panoptikon çağında herkestir. İktidarlar bu sayede altın çağını yaşıyordur belki de.
Bilgisayar ve sosyal ağ teknolojileri zamanın panoptikonları olarak kullanıcıları ifşaata davet etmektedir. Bu davetin gönüllüleri ise hiç tereddüt etmeden en özellerini kamuya açmaktadır.
Bir yandan gönüllü paylaşımlar diğer yandan iktidarın veya şirketlerin bilgi depoları… Kamera, mobese, mernis, e-devlet, Facebook, Twitter, İnstagram, WhatsApp… Birbirine karışan özel alan ile kamusal alan… Dev bir panoptikon içinde başkalarının görebilmesi için kendi hücrelerini aydınlatanlar… Büyük bir keyifle… Mahremiyeti, umursamadan…
“Mahremiyetin, özel alanın korunması için alınması gereken bir önlem yok mudur?” sorusu yöneltilebilir.
Mahremiyetin, özel alanın korunması için öncelikle bir takım yasal düzenlemelere ihtiyaç vardır. Devletlerin mahremiyet ve özel hayatı koruma konusunda her tür önlemi alması gerekir. Herkesin gözetlenebileceği bir dünyada insan onurunun zedelenmeyeceğini, mahremiyet ve özel hayatın zarar görmeyeceğini kimse ileri süremez.
Mahremiyetin, özel alanın korunması için kişisel bilinç de gerekir. Bu da eğitimli, deneyimli olmayı gerektirir. Sürekli izlendiğini bilen kişi mahremiyetin ve özel hayatın ifşa edilmemesi konusunda yeterli bilince sahip olmadığı takdirde kendi olmaktan çıkıp gözetleyenin görmesini istediği şekle bürünebilir.
Müslümanlar her şeyin gözetlendiği bir dönemde birçok noktaya dikkat etmek zorundadır. Bunlardan birincisi, gerçek hayatta gerçek kişilerle olduğu gibi, internet ve sanal âlemdeki tutum ve davranışlarda da Müslüman’ca tavır takınılması gerekir. Müslümanlar için ahlâklı ve takvalı olma sorumluluğu gerçek-sanal ayrımı yapılmadan devam etmektedir. Gösterişe, özel hayatı ifşaya, başkalarının sırlarını dökmeye, iftiraya, kin ve düşmanlığa yönelik tutum ve davranışlarda bulunmak ahlâklı ve takvalı olma sorumluluğuyla bağdaşmaz. Âlemlerin rabbi olan Allah internet ve sanal âlemdeki tutum ve davranışları da görmektedir kuşkusuz. Dinin hudutlarına, ister gerçek hayatta isterse sosyal medyada olsun, her Müslüman’ın uyma zorunluluğu vardır. İnsan din gününde dünyadaki hayatının tamamından sorumludur. Bir Müslüman’ın, dinen yasak olan bir durumun sosyal medyada da yasak olacağını düşünemeyecek kadar hafifliğe düşmemesi gerekir.
İkincisi, bir Müslüman’ın bildiği veya bilmediği başka gözlere mahremiyetini sergilemesi, kendisiyle ilgili her şeyi paylaşması, başkalarının görmesini istediği şekle bürünmesi kabul edilemez. Sosyal medyada paylaşılan bilgilerin bir gün kendisinin veya başka bir Müslüman’ın aleyhine delil olabileceğini düşünmek zorundadır. Her yerde olduğu gibi sosyal medyada da sorumlu davranmak gerek.
Üçüncüsü, gözetleme araçları bahane edilerek Müslüman’ca yaşayış terk edilemez, ertelenemez. Müslüman’ın, sürekli olarak Allah’ın kendisini izlediğini, her davranışının görüldüğünü bilerek yapılması gerekenleri yapması, kaçınılması gerekenlerden kaçınması gerekir. Birilerinin gözetlemesi bir yana bırakılarak Allah’ın gizli-açık her şeyi bildiğinin, gördüğünün bilincinde olmak gerek. Allah’ın bilmesinin, görmesinin yanında diğer bilmelerin, görmelerin hiçbir değeri yoktur.
Her zaman bir çıkış yolu vardır. Dijital dünyanın sunduğu bu ahlâk sistemi sorgulansın yeter ki. Panoptikonu kırmanın yolu, insanları bununla yaşamayı hak etmediklerine ikna etmektir. İnsanlar öncelikle kapatıldıkları hücrelerinden çıkmakla başlayabilir bu halde yaşamaktan. “Özgürlüğün üzerindeki her kısıtlama, bir sonraki kısıtlamayı daha az şoke edici, daha kabul edilir yapar.” diyor Anthony Lejeune. Müslümanlar asli kimliklerini kazanıncaya, kendi teknolojilerini üretinceye kadar onlar için her taraf panoptikondur.
İslâmî metinler, keşfedilmeyi ve tetkik edilmeyi bekleyen binlerce tarihî hadiseyi mündemiçtir. Malum olduğu üzere bir metnin anlaşılabilmesi, yalnızca onun literal anlamını öğrenmekle sınırlı bir süreç değildir. Anlama sürecine bir o kadar da okuyucunun metne yaklaşma niyeti ve ilgili metni kavrayabilecek bir entelektüel donanıma sahip olup olmadığı da etki etmektedir.
Otuz beş senelik sıçramayla bugünün okuma kültürüne baktığımızda tür, başlık, biçim, tasarım vb. birimlerin, aşırılaşan ve baş döndüren seçenekleri arasında okuru ürküttüğünü düşünebiliriz. Çocuk kolayca seçiyor aslında, ürken anası babası. Birçok şey gibi okumanın da güncellenmesi gereken temel bir beceri olduğunu gözden kaçıran taş devri okuru; mamutlar hatta dinozorlar kadar eski olan okuma pratikleriyle bugünü kavramaya çalışan trajikomik insan grupları.
Peki, esas noktaya gelecek olursak, dini temelden yoksun kalındığında, ahlâki normlar hâlâ bağlayıcılığını koruyabilir mi? İnsanların, kendinden büyük bir otorite olmaksızın, bencillikten ve faydacı hesaplardan arınmış bir etik ilke etrafında birleşebilmesi mümkün müdür?
Ahlâk ve hukuk arasındaki bölünmez bütünlüğün gözardı edilmesi ve aslında parçalanması, “Kur’an’ı bir hukuk kitabı olarak değil, teolojik bir metin olarak gören ve ahlâk kitabına indirgeyen” sömürgeci mantığın inşâ ettiği tüm alanlarda, kimsenin aradığını bulamadığı, bulmak için yapay ışık kaynaklarının lütfuna muhtaç olan, dumûr halindeki zihinleri yaratmıştır.
Pek çok yaklaşım ilk insan, ilk toplum ve ilk(el) devlet organizasyonu gibi evrimci bir paradigma ile tanımlama yapsa da bilinen tarihi bilgide devlet mefhumu neredeyse insan ile yaşıt durumdadır. Tarihte pek çok devlet bugün anlaşılan aşkın bir yapıda olmasa da siyasal bir organizasyon olarak her daim varlığını devam ettirmiştir.
Küresel Panoptikon Egemen Güçlerin Yenidünya Düzenidir
İnsanların özgürlük beklentileri hiçbir dönemde bu kadar çok olmamıştır. Tarihe bakıldığında insanoğlunun kimi dönemlerde özgürce yaşadığı kimi dönemlerde özgürlüğünü bir güç sahibine devrettiği, görece daha sınırlandırılmış bir şekilde hayatına devam ettiği görülecektir. Tarih boyunca kitle yönetimi devletlerin önceliği olmuştur hep. Gerek hapishanelerin doğuşu ve gerekse akıl hastanelerinin kuruluşu hatta düzenli eğitim kurumlarının ortaya çıkışı bir yandan başıbozukluğu ve kaosu önlemişken diğer yandan da toplumu sınırlamış, bireylerin tek tipleşmesinin ve onları istenilen şekle dönüştürmenin yolunu açmıştır.
Fransız düşünür Michel Foucault’a göre gözetim ve gözetim araçları modern kurumlarda insanları yönetmek için temel enstrüman olarak kullanılmaktadır. Foucault, İngiliz filozof Jeremy Bentham’ın 1785 yılında tasarladığı hapishane modelinden yola çıkarak düşüncelerini oluşturmuştur. Bentham’ın “panoptikon” olarak adlandırdığı tasarıya göre, az sayıda gardiyandan oluşan bir denetim evi ile çok sayıda mahkûmun izlenmesi mümkündü. Daire şeklinde bir binanın yapıldığı, binanın ortasına da bir kule yerleştirildiği düşünülsün. Kulede açılmış olan pencereler halkanın iç tarafına bakıyor. Kulenin etrafını saran halka şeklindeki bina ise her biri binanın iki tarafına doğru derinlemesine uzanan hücrelerle dolu ve her hücrenin iki ucunda ikişer pencere var. Pencerelerden biri binanın içindeki kuleye, diğeri binanın dışına açılıyor.
Merkezdeki kuleye bir gözlemcinin (gardiyanın) yerleştirildiği, hücreye de bir kişinin kapatıldığı düşünülsün. Bu kişi belki bir mahkûm, bir deli, bir hasta, bir işçi ya da bir öğrencidir. Böyle bir yapıda kuleden hücrelere doğru güçlü bir ışık yansıtıldığında hücredeki kişinin gözlemciyi göremeyeceği, ama gözlemcinin hücredeki kişiyi görebileceği bir ortam oluşturulmuş olur. Hücredeki kişi içerideki karanlıktan ziyade kuleden gelen güçlü ışığın tutsağı haline gelir.
Dairesel gözetim evinin ortasına yerleştirilmiş bir kule ile gardiyan kolayca mahkûmu izleyebilmektedir. Mahkûm, gardiyanın kendisine bakıp bakmadığını göremez, ama her daim orada olduğunu düşünür. Mahkûm görmese de kuledeki onu görüyor olabilir. Öyle ise her an görüldüğünü varsayarak yaşamak… Cezayı gerektirecek davranışlardan uzak durmak… Gardiyan bakmasa da bakıyor olabileceğini içselleştirip otokontrol sağlamak… Panoptikona kapatılanın yapması gereken budur çünkü.
Pragmatizm akımının kurucusu Jeremy Bentham’ın tasarısı olan panoptikon o dönemin doktorlarının, hukukçularının, sanayicilerinin, eğitimcilerinin tam da aradıkları modeldi aslında. Böylece gözetleme ile ilgili tüm sorunlar çözülecek, gözetleme herkesi içine alacak ve iktidarı da bunun tam ortasına yerleştirecek önemli bir modeldi. “Ruhu eğitmek için bedeni evcilleştirmek” amacıyla gözetime odaklanmak…
18.yüzyıl panoptikon anlayışı giderek daha karmaşık bir şekle evrilmiş ve kapsamca daha geniş bir alana yayılmıştır. Kimilerine göre 21. yüzyıl panoptiğinin asıl amacı toplumları sınıflandırmaktır. Sosyal medya ve gözetim çoğu zaman birlikte hareket eder. Sistemin takibine sunulan kişisel veriler, beğeniler, tercihler, ilgi alanları sınıflandırmayı kolaylaştırır. Twitter’da takipçi, Facebook’ta arkadaşlar gibi farklı şekillerde adlandırılsa da hizmet ettikleri amaç hep aynıdır.
İnsanlar evlerinden iş yerine, okula, alışverişe giderken kaç kamera ile gözetilmektedir? Kaç elektronik kartında kişisel bilgiler kodlarla, rakamlarla dijitalleşmiştir? Camilerde kameraya ne gerek var? Güvenliğin her şeyi meşru kılması mı gerek? 24 saat izlenen sitelerde yaşamak site sakinlerini ne kadar mutlu eder? Bunca gözetleme güvenlik kaygısıyla yapılıyorsa eğer, neden her adımda konum bilgilerini kaydeden aygıtların ceplerde taşınması güvenlik açısından bir kaygı oluşturmaz?
Farklı bir dönemden geçilmektedir kuşkusuz. Foucault uyarıyor: “Görünürlük tuzaktır!” Martin Heidegger ise, “Kamera, izleyiciye yöneltilmiş bir silahtır” diyor.
Sokak kameraları ve mobeselerle etkili bir gözetimin yapıldığı söylenebilir. Kameralar sayesinde suç işleyenler kolayca bulunabilir ve suçluların cezalandırılması için kamera kayıtları delil olarak kullanılabilir. Bu yönüyle sokak kameraları caydırıcı bir özelliğe sahiptir. Sokak kameraları ile her an izlendiğini düşünen bir insan hareketlerine dikkat edecektir çünkü. Bütün bunlar mobese kameraları için de söylenebilir. Nitekim mobese kameralarının olduğu yerlerde sürücülerin kurallara aykırı davranışları diğer yerlere göre daha düşüktür. Kameranın çalışır olması pek önemli değildir; çünkü kameranın çalışıp çalışmadığını gözlenenler bilemez.
Bu tür gözetimler ile yasa dışı birçok hareket önlenebilir veya tespit edilerek cezalandırılabilir. Gözetimin olumlu etkileridir bunlar. Bir de olumsuz etkileri vardır elbette. Foucault bu yöne daha çok odaklanmış ve “Modern iktidar büyük gözaltıdır” der. Ona göre, gözetlendiğinin farkında olan insan normal davranışlarını sergileyemez. Davranışlar bu yöntemlerle kısıtlandığı takdirde toplumda tek tiplik oluşur, birey canlı robot haline gelir. Farklı hareket edemeyen, aykırı düşünemeyen, hareketleri birbirine benzeyen bireylerden oluşan toplum üretemez, kendini yenileyemez. Davranışların ve düşüncelerin kısıtlanması, cezalandırılması korkusu insanda öylesine büyür ki insan toplumdan farklı düşünmesi halinde bizzat toplum tarafından dışlanacağı endişesini yaşar. Böylece, toplum aykırı davranışlı kişinin ilk cezalandırıcısı olacaktır. Yakalanma ve cezalandırılma korkusu nedeniyle olduğundan farklı bir insan gibi davranmaya Foucault “dinamik normalleştirme” diyor. Panoptikon bir metafor olarak düşünülecek olursa, bunu hapishane dışında günlük hayatta her şeye benzetmek mümkündür.
Dinamik normalleştirme özgür düşünceye taban tabana zıt olan bir durumdur. Aynı ve belirli hareketler yapabilen, benzer şekilde düşünen insanlar robotikleşmiştir. Foucault’a göre bu durum orijinal düşünceler üretilmesini ve orijinal tepkiler verme isteğini bastırır. Çünkü Foucault’a göre, “Bir yerde herkes birbirine benziyorsa orada kimse yok demektir”. Yine, ona göre, “İktidar her yerdedir; hapishanede, tımarhanede, hastanede, okulda, bilgide, bilimde ve işyerindedir. İktidar; kodlamada, kapatmada, yasaklamada, baskıda, gözetlemede, denetlemede ve yönetmededir.” Gözetimin kapsama alanı genişledikçe iktidarın kontrol gücü artmaktadır.
Gözetim farklı şekillerde yapılmakta ve gözetim sonucunda elde edilen verilerle çeşitli profiller çıkarılmaktadır. Bütün bunlar güvenlik kaygısındandır çoğu zaman. Önceki dönemlere göre fiziksel olarak daha güvenli ortamlarda yaşansa da insanların güvenlikle ilgili kaygıları önceki dönemlerden bir hayli fazladır. Daha güvende olabilmek için yeni önlemler alınmakta, ama alınan her yeni önlem temel hak ve özgürlüklerin sınırlarını iyice daraltmakta, güvensizliği daha da artırmaktadır.
Özellikle gönüllü olarak gözetleyenlere teslim edilen veriler insanların yalnızca kendi mahremiyetlerini, güvenliklerini değil toplumları da tehdit edebilmektedir. Ayrımcılık, zorlama, dışlama, edilgenleştirme, korku ve güvensizliğin artması…
Panoptikonun yalnızca hapishane olmadığını söylüyor Foucault… Okul, hastane, tımarhanedir aynı zamanda panoptikon. Dışarısıdır… Büyük kapatma ve gözetlemenin iktidar teknolojisi ve yönetme tarzıdır. Foucault’a göre, panoptikon tipi hapishane gözetim ve yönetimi tüm toplumun gözetim ve yönetim tekniğidir aynı zamanla.
Panoptikondaki kural dışarısı için de geçerlidir; itaatkâr ve yararlı bireylerden oluşan bir toplum oluşturmak için. Gözetlenen insan bireyselleştirilerek içine kapatılır. Otoritenin sağlanması için… “Büyük kapatılmanın gerçekleştiği asıl mekân insan ruhudur.” diyen Foucault’a göre, amaç toplumun sürekli olarak panoptikon ile gözetilmesi değil, birey üzerinde belli bir süreliğine yapılacak gözetim sonucunda onu kendi kendisinin panoptikonu haline getirmektir. İktidarın gözü bireyin içinde yaşamaya başlar o zaman. Panoptikonun bireyin içine yerleşmesi demek aynı zamanda bireyin yok olması demektir. Çünkü birey artık sürekli olarak kendi hareketlerini gözlemlemeye, kısıtlamaya ve kurallara uygun bir şekilde koşullanmış davranışlarda bulunmaya başlar. Böylece makbul bir vatandaş olarak sürüye karışır ve sürünün bir parçası haline gelir. O artık itaatkâr bir vatandaş haline gelmiştir.
Postmodern dönemde gözetleme yalnızca iktidar tarafından yapılmıyor elbette. Şirketler müşterilerini, işverenler işçilerini sürekli gözetlemektedir. Kişisel harcamalar, hastalık geçmişi, sigorta bilgileri, gelirler-giderler, tatile gidilen yerler, akrabalar, özel ve mahreme dahil olabilecek ne varsa hepsini herkes görebilmektedir.
İnternet üzerindeki faaliyetler dijital gözetim altında tutularak profiller oluşturulmaktadır. Kişilerin dijital dünyada bıraktığı izler, bilgiler saklanmaktadır. Banka, sosyal medya, çevrim içi alışverişler, mobil telefon verileri; E-Devlet, HES, E-Nabız hizmetleri gibi alanlara bakıldığında bir mahremiyetin kalmadığı, her şeyin ifşa olduğu ve her yerin panoptikona dönüştüğü görülecektir.
Foucault’un modellediği panoptikon dünyasında gardiyanların her an gözetlediğini düşünüp kendisine değer biçen insan, artık görünmez denetçinin yerine bizzat kendisini koyarak, kendi isteğiyle ve büyük bir keyifle hem gözetliyor hem de kendisini gözetime açıyor. Foucault bütün dünyanın dev bir panoptikon olduğunu anlatıyor aslında. Panoptikondaki kule iktidarı resmetmektedir. Sürekli gözleyen bir güç vardır ve her zaman izlenenden daha güçlü konumdadır. Hücrelerin birbiriyle iletişim kuramayacak biçimde yan yana dizilmesi de toplumdaki insanların birbiriyle iletişim kurmaksızın bireyselleşmiş bir şekilde yalnızca gözetlenme korkusuyla hayatlarını sürdürdüklerini ifade etmektedir.
Panoptikon, bir hapishaneyle başlamış olsa da giderek küresel egemen güçlerin halkları belli çizgilerde tutup onları sınırlandırmaya, insanları tek tipleştirmeye çalıştıkları yönetme tarzı haline gelmiştir. Panoptikon, toplumsal özgürlükleri yok etmekte, baskıcı gözetim toplumunu biçimlendirmektedir. Küresel panoptikon egemen güçlerin yenidünya düzenidir. Toplumlar, küreselleşme süreci ile birlikte panoptikon tarafından teslim alınmıştır. Herkes gözaltındadır yani. Dünya yeni iletişim ve savaş teknolojilerinin kullanılmasıyla birlikte büyük bir hapishaneye dönüştürülmüştür. Küresel egemen güçler bütün iktidar organlarıyla toplumları kıskaç altına alma çabasındadırlar. Aldatmadan, korkutmadan, fişlemeden, gözetim ve denetim altına almadan yığınları sömürü düzenlerine ikna etmek, boyunduruk altında tutmak başka nasıl mümkün olabilir?
Küresel egemen güçler emperyalist emellerini gerçekleştirebilmek için bir gözetim toplumu oluşturmuş, dünyayı kafese çevirmiştir adeta. Akıllı televizyonlarda bulunan “Ağlayan Melek” adlı bir casus yazılım aracılığıyla kişilerin ortam konuşmaları kaydedilmekte, akıllı telefon ve bilgisayarlar aracılığıyla ortam dinlemesi, konum belirleme ve kullanıcı takibi yapılmaktadır. İnsan, söz ve eylemlerinden dolayı ileride belki de sıkıntılar yaşamasının delili olacak teknolojik aletleri tereddüt etmeden satın almaktadır. İnsanın kendini pazara sürdüğü böyle bir dönem yaşanmamıştır herhalde.
Dünya çapında milyonlarca insana ait kişisel bilgiler şirketler, bankalar ya da başka kurum ve kuruluşlar arasında el değiştirmektedir. İnsanların büyük bölümü gözetimin amacı ve boyutları hakkında hiç ya da yeteri kadar bilgi sahibi değildir. Bireyselleşme nedeniyle bir araya gelemeyen insanlar hemen kandırılabilmektedir. Küresel egemen güçler tarafından toplumların damarlarına enjekte edilen korku virüsü nedeniyle olsa gerek, olup bitenleri fark edenlerin büyük bölümü susmayı tercih etmektedir.
Kitlesel gözetlemelerin yapıldığı bilinen bir gerçektir. Yahoo, Google gibi birçok şirketin ABD’nin en çok istihbarat toplayan birimi olan NSA ile işbirliği halinde oldukları, işbirliği halinde olmasalar bile söz konusu şirketlerin güvenlik açıkları nedeniyle elde edilen verilere, tıpkı diğer istihbarat servislerinin ulaştıkları gibi, kolayca ulaştıkları söylenmektedir. Şirketlerin elde ettikleri verileri istihbarat servisleriyle, bazı güç odaklarıyla paylaşmaları endişe vericidir doğrusu.
Wikileaks’in sızdıklarına bakıldığında uluslararası mücadelenin en kritik boyutunun siber alanda yaşandığı görülecektir. Bu durum, sistematik izlenmeye maruz kalma anlamında “gözetim toplumu” olgusunun günlük yaşayışta hangi noktaya geldiğini yansıtması bakımından önemlidir. İnsanlık küresel panoptikona mahkûm olma yolunda hızla ilerlemektedir maalesef. Özellikle CIA’nın otomobil ya da benzeri taşıma araçlarındaki elektronik sistemlere sızarak onları uzaktan kontrol edebilme kabiliyetini artırması ilerde daha birçok suikastın düzenleneceği ihtimalini güçlendirmektedir.
Yeni teknolojiler gözetim potansiyelini sürekli artırmaktadır. Bir yandan devletlerin güvenliklerini etkileyecek boyutta siber operasyonlar yapılırken diğer yandan da bireylerin içinde yaşadıkları gözetim toplumunun sınırları genişlemektedir. Özel hayatın dokunulmazlık sınırları da aynı ölçüde daralmaktadır kuşkusuz. Özellikle iletişim araçları insan için yutan elemana dönüşmüştür adeta. Modern insan egemenlik alanını kitle iletişim araçlarına devretmiştir maalesef. İnsan, kendi elleriyle kurduğu sistemin bir parçası haline gelmiştir. O artık insan olmaktan ziyade işçi, yurttaş, toplayıcı, avcı, birey, müşteri, tüketicidir. Akıllı telefon, internet gibi aygıtlarla bir şekilde küresel aklın sınırları içerisine çekilmektedir insan. Bu nedenle bugünün dünyası küresel akla göre hareket edenler ile onların karşısında duranlar arasındaki bir mücadeleye sahne olmaktadır dense yanlış olmaz.
Küresel gözetim bir gerçektir ve özgürlük, mahremiyet ve güvenlik küresel gözetiminin kontrolündedir. İnternetin belli bir çerçeve ile sınırlı kalmayıp uluslararası boyuta ulaşması, küresel hale gelmesi özgürlük, mahremiyet ve güvenlik endişesini daha da artırmaktadır. İnsanlar kullandıkları araçlar tarafından sistematik bir şekilde yönlendirildiklerinin farkında değildir. Teknolojinin büyüsüne kapılanlar onun taşıdığı riskleri görmekten uzaktır maalesef.
Hemen herkes edilgen kabulleri normalleştiren hayatlar yaşamakta, küresel ideolojik sisteme boyun eğmekte, aracılık etmektedir neredeyse. Üstelik gönüllü gözetlenen olarak…
Panoptikon düzeninin yerini sinoptikon düzenine bıraktığını söylüyor Thomas Mathiesen. Panoptikon düzeni modernliği sembolize eder ve bu düzende azınlığın çoğunluğu izlemesi, kontrol etmesi söz konusudur. Sinoptikon düzeni ise postmodernliği sembolize eder ve bu düzende çoğunluğun azınlığı dikizlemesi söz konusudur. Sinoptikon düzeni izleyicinin düşünme melekelerini ve süreçlerini iptal ederek onun yalnızca duygularına ve isteklerine hitap eder.
Toplumsal kontrol yöntemi olarak baskılanmanın yerini baştan çıkarmanın aldığı sinoptikon döneminde önemsiz olan önemliye, yasak olan serbeste, ayıp olan makbule doğru yön değiştirmektedir. Postmodern dönemde sabit, gizli, örtülü neredeyse hiç kimse ve hiçbir şey kalmamış; herkes ve her şey akışkan, görünür ve orta yerdedir. Yeni dönem, panoptikon metaforuyla anlatılamaz; yeni dönem sinoptikondur. Sinoptikon izleyici sıraları olmayan, herkesin içinde rol aldığı ve izlenebilir olduğu bir sahnedir. David Lyon’a göre, iktidarın artık elektronik teknolojiler aracılığıyla ifade bulduğu günümüzdeki değişken ve mobil örgütlenmeler duvarları ve pencereleri büyük ölçüde gereksiz kılmaktadır. Gözetim ve kontrol hapishane şeklinde değil, sanal ortam olarak varlık göstermektedir artık. Üstelik bu sisteme gönüllü olarak, büyük bir heyecanla hemen herkes dahil olmaktadır.
Mark Poster, süper panoptikon kavramını kullanmaktadır gönüllü gözetlenenler için. Gönüllü gözetlenenler, gözetlenmekten kaçmaz hatta haz alırlar. Yaptıkları eylemden dolayı tereddüt etmez, mahremiyeti kamuya açık hale getirmekten çekinmezler.
İnsanlar neden gözetimin bu yeni versiyonunun gönüllü gözetlenenleri olmak isterler? Mahremiyetten vazgeçip sürekli izlenir olmak hatta bir süre sonra izlenmiyor olma ihtimalinden korkmak nasıl bir ruh halidir?
Beğenilmek, fark edilmek, görülmek, önemsenmek güçlü bir motivasyondur kuşkusuz. İnsanlar sosyal medyada yalnızca var olmak değil paylaşılan resim ve diğer unsurlarla kendilerini ispat etmek isterler. Başta düğün, tatil ve gezi fotoğrafları olmak üzere sosyal medyaya sunulan her içerik insanın kendisi için seçtiği profilin bir parçasını oluşturur. Görünür olmak adına feda edilen özeller… Paylaşım sınırları belli, güvenli bir mahrem ağ oluşturmak belki mümkün iken her şeyiyle kendilerini pazara dökenler… Herkes tarafından gözetlenmekten kaygı duymadıkları gibi bunu kendileri için bir üstünlük gibi görenler… Gönüllü panoptikon dönemi… Teşhirciler… Mümkün olan her ortamda kendilerini göstermek isteyenler… Makineleştirilmiş hayatlarda yalnızca piyon görevi üstlenmek ne acı… Sosyal medyada kabul görmek uğruna…
Sosyal medyada mahremiyetten feragat söz konusudur. Feragat tek taraflı bir irade beyanıdır. Zygmunt Bauman, “Bize söylenen tüm aletlerin kullanıcı dostu olduğudur. Aslında bu bir ticari cümledir ve kullanıcıların emeği olmadan tamamlanması mümkün olmayacak ürünler kastedilmektedir bu şekilde. Bana kalırsa, kullanıcıların coşkulu bağlılığı ve kulakları sağır eden alkışları olmadan bir ürünün tamamlanmayacağını da eklemek gerekir. Etienne de la Boétie çağımızda yaşasaydı bunun gönüllü kölelik değil bir tür “kendin yap köleliği” olduğunu söylemeden edemezdi.” diyor. Hiçbir zorlama olmadan kişiler kendileriyle ilgili bilgileri platformlarda yayınlayarak kendilerinin başkalarını izledikleri gibi başkalarının da kendilerini izlemesini istemekte ve bundan zevk almaktadır. Hücreleri izlemek için ne özel bir kuleye ne de bir çabaya gerek vardır artık. Bentham’ın mahkûmu da gardiyanı da dijital panoptikon çağında herkestir. İktidarlar bu sayede altın çağını yaşıyordur belki de.
Bir yandan gönüllü paylaşımlar diğer yandan iktidarın veya şirketlerin bilgi depoları… Kamera, mobese, mernis, e-devlet, Facebook, Twitter, İnstagram, WhatsApp… Birbirine karışan özel alan ile kamusal alan… Dev bir panoptikon içinde başkalarının görebilmesi için kendi hücrelerini aydınlatanlar… Büyük bir keyifle… Mahremiyeti, umursamadan…
“Mahremiyetin, özel alanın korunması için alınması gereken bir önlem yok mudur?” sorusu yöneltilebilir.
Mahremiyetin, özel alanın korunması için öncelikle bir takım yasal düzenlemelere ihtiyaç vardır. Devletlerin mahremiyet ve özel hayatı koruma konusunda her tür önlemi alması gerekir. Herkesin gözetlenebileceği bir dünyada insan onurunun zedelenmeyeceğini, mahremiyet ve özel hayatın zarar görmeyeceğini kimse ileri süremez.
Mahremiyetin, özel alanın korunması için kişisel bilinç de gerekir. Bu da eğitimli, deneyimli olmayı gerektirir. Sürekli izlendiğini bilen kişi mahremiyetin ve özel hayatın ifşa edilmemesi konusunda yeterli bilince sahip olmadığı takdirde kendi olmaktan çıkıp gözetleyenin görmesini istediği şekle bürünebilir.
Müslümanlar her şeyin gözetlendiği bir dönemde birçok noktaya dikkat etmek zorundadır. Bunlardan birincisi, gerçek hayatta gerçek kişilerle olduğu gibi, internet ve sanal âlemdeki tutum ve davranışlarda da Müslüman’ca tavır takınılması gerekir. Müslümanlar için ahlâklı ve takvalı olma sorumluluğu gerçek-sanal ayrımı yapılmadan devam etmektedir. Gösterişe, özel hayatı ifşaya, başkalarının sırlarını dökmeye, iftiraya, kin ve düşmanlığa yönelik tutum ve davranışlarda bulunmak ahlâklı ve takvalı olma sorumluluğuyla bağdaşmaz. Âlemlerin rabbi olan Allah internet ve sanal âlemdeki tutum ve davranışları da görmektedir kuşkusuz. Dinin hudutlarına, ister gerçek hayatta isterse sosyal medyada olsun, her Müslüman’ın uyma zorunluluğu vardır. İnsan din gününde dünyadaki hayatının tamamından sorumludur. Bir Müslüman’ın, dinen yasak olan bir durumun sosyal medyada da yasak olacağını düşünemeyecek kadar hafifliğe düşmemesi gerekir.
İkincisi, bir Müslüman’ın bildiği veya bilmediği başka gözlere mahremiyetini sergilemesi, kendisiyle ilgili her şeyi paylaşması, başkalarının görmesini istediği şekle bürünmesi kabul edilemez. Sosyal medyada paylaşılan bilgilerin bir gün kendisinin veya başka bir Müslüman’ın aleyhine delil olabileceğini düşünmek zorundadır. Her yerde olduğu gibi sosyal medyada da sorumlu davranmak gerek.
Üçüncüsü, gözetleme araçları bahane edilerek Müslüman’ca yaşayış terk edilemez, ertelenemez. Müslüman’ın, sürekli olarak Allah’ın kendisini izlediğini, her davranışının görüldüğünü bilerek yapılması gerekenleri yapması, kaçınılması gerekenlerden kaçınması gerekir. Birilerinin gözetlemesi bir yana bırakılarak Allah’ın gizli-açık her şeyi bildiğinin, gördüğünün bilincinde olmak gerek. Allah’ın bilmesinin, görmesinin yanında diğer bilmelerin, görmelerin hiçbir değeri yoktur.
Her zaman bir çıkış yolu vardır. Dijital dünyanın sunduğu bu ahlâk sistemi sorgulansın yeter ki. Panoptikonu kırmanın yolu, insanları bununla yaşamayı hak etmediklerine ikna etmektir. İnsanlar öncelikle kapatıldıkları hücrelerinden çıkmakla başlayabilir bu halde yaşamaktan. “Özgürlüğün üzerindeki her kısıtlama, bir sonraki kısıtlamayı daha az şoke edici, daha kabul edilir yapar.” diyor Anthony Lejeune. Müslümanlar asli kimliklerini kazanıncaya, kendi teknolojilerini üretinceye kadar onlar için her taraf panoptikondur.
İlgili Yazılar
Sümük-ü Şerif Polemiğine Mütevazı Bir Katkı (ʿUrve b. Mesʿûd’un Hudeybiye Gözlemlerini İçeren Rivâyetin Tahlili)
İslâmî metinler, keşfedilmeyi ve tetkik edilmeyi bekleyen binlerce tarihî hadiseyi mündemiçtir. Malum olduğu üzere bir metnin anlaşılabilmesi, yalnızca onun literal anlamını öğrenmekle sınırlı bir süreç değildir. Anlama sürecine bir o kadar da okuyucunun metne yaklaşma niyeti ve ilgili metni kavrayabilecek bir entelektüel donanıma sahip olup olmadığı da etki etmektedir.
Yıldızların Özüne İşlenmiş Hikâyeler
Otuz beş senelik sıçramayla bugünün okuma kültürüne baktığımızda tür, başlık, biçim, tasarım vb. birimlerin, aşırılaşan ve baş döndüren seçenekleri arasında okuru ürküttüğünü düşünebiliriz. Çocuk kolayca seçiyor aslında, ürken anası babası. Birçok şey gibi okumanın da güncellenmesi gereken temel bir beceri olduğunu gözden kaçıran taş devri okuru; mamutlar hatta dinozorlar kadar eski olan okuma pratikleriyle bugünü kavramaya çalışan trajikomik insan grupları.
Seküler Bir Ahlâkın İmkânı Nedir?
Peki, esas noktaya gelecek olursak, dini temelden yoksun kalındığında, ahlâki normlar hâlâ bağlayıcılığını koruyabilir mi? İnsanların, kendinden büyük bir otorite olmaksızın, bencillikten ve faydacı hesaplardan arınmış bir etik ilke etrafında birleşebilmesi mümkün müdür?
Bir Başyapıt Üzerine Deneme: Şeriat Yahut Beyaz Adam
Ahlâk ve hukuk arasındaki bölünmez bütünlüğün gözardı edilmesi ve aslında parçalanması, “Kur’an’ı bir hukuk kitabı olarak değil, teolojik bir metin olarak gören ve ahlâk kitabına indirgeyen” sömürgeci mantığın inşâ ettiği tüm alanlarda, kimsenin aradığını bulamadığı, bulmak için yapay ışık kaynaklarının lütfuna muhtaç olan, dumûr halindeki zihinleri yaratmıştır.
İnsanın Laneti ve Hikmeti Arasında Devletin Modern Hali
Pek çok yaklaşım ilk insan, ilk toplum ve ilk(el) devlet organizasyonu gibi evrimci bir paradigma ile tanımlama yapsa da bilinen tarihi bilgide devlet mefhumu neredeyse insan ile yaşıt durumdadır. Tarihte pek çok devlet bugün anlaşılan aşkın bir yapıda olmasa da siyasal bir organizasyon olarak her daim varlığını devam ettirmiştir.