20.Yüzyılın ikinci yarısından itibaren mekân ve coğrafya, düşünürlerin sistematik çalışma konularından biri olagelmiştir. Özellikle Marksist geleneğin temsilcilerinden Henri Lefebvre ve David Harvey, bu çalışmaların seyrinde en ciddi katkısı olan düşünürlerdendir. Mekân, toplumsal süreçlerden ve iktisadi değişimlerden azade bir olgu olmayıp tersine bunlarla diyalektik bir etkileşim içindedir. Bu etkileşim çok yönlü olup ancak farklı disiplinlerin birlikteliğini kapsayan bir bakış açısıyla değerlendirmek mümkündür. Bu bağlamda değerlendirmeye çalışacağımız Sosyal Adalet ve Şehir[1] kitabı, David Harvey’in mekân ve iktisat bağlamında yazmış olduğu kuramsal bir çalışmadır. Mekân çalışmalarında önemli kilometre taşlarından kabul edilen eserde Harvey, kentsellikle ilgili kapitalist ve sosyalist formülasyonlar eşliğinde eleştirel inceleme gerçekleştiriyor.
Harvey, toplumsal süreçler ve mekânsal biçimler arasındaki ayrımın yapay bir ayrım olduğunu vurgular. Mekânsal biçimler toplumsal süreçleri içerirken, toplumsal süreçler de mekânsaldır. İnsan adetlerinden doğan toplumsal süreçler ve mekânsal biçimin birbiriyle iç içe girmesinin en iyi nasıl canlandırılacağı, insan pratiklerinin üstesinden gelmesi gereken bir sorundur (s.16).
Mekânın ne olduğu sorusunu teorik bir zeminde karşılamak yerine, farklı insan pratikleri nasıl farklı mekân kavramsallaştırmaları doğurur sorusunu tartışmaya çalışıyor yazar. Keza yine sosyal adaletin doğası tartışmasında adaleti, ahlâk sorunu kategorisinden çıkarıp toplumun bütünündeki sosyal süreçlerle bağlantılı bir yaklaşım içinde konumlandırır. Mekân kavramında olduğu gibi adalet kavramında da teorik bir çerçeve sunmak yerine pratik üzerinden anlamlandırma çabasındadır yazar. Harvey, ortaya koyduğu sorunların çözümünü sağlayacağını düşündüğü için Marksizm’e başvurur. Dikkat çeken hususlardan biri de Harvey için mekân, salt ontolojik bir kategori olmayıp insanı biçimlendiren ve onun tarafından biçimlendirilen bir boyuttur.
Harvey, Marksist literatürün bir kavramsallaştırması olan artık-değer kavramını kullanarak, kentlerin “iktisadi bütünleştirme tarzının üretmek ve yoğunlaştırmak zorunda olduğu toplumsal artık-değer üretiminin coğrafi yoğunlaşması yoluyla” oluştuğunu söyler. Kapitalizm için kent, birikimin ve çelişkilerin yeridir. Artık-değer yoğunlaştırılıp yönlendirilerek kentlerin konumu değiştirilebilir. Bu hal, içinde istikrarı barındıran ve dengeye eğilimli olan bir hal olmayıp her an dengenin sarsılma ihtimalinin olduğu tam bir güvensizlik halidir. Yine denebilir ki kapitalizm, mekânsal örgütlenmedeki çeşitliliği ile tekrar tekrar bambaşka süreçlerle kendini üretip durur.
Kitabın muhtevasında bulunan konuların hepsine yazı içeriğinde değinmemiz imkân dâhilinde olmadığı için, belirlemiş olduğumuz temel bazı başlıklar üzerinde yazarın tartışmaya çalıştığı hususları ortaya koymaya çalışacağız.
Mekânı Konuşmak
Şüphesiz kentsel olguları konuşabilmek için mekân kavramını tanımlamak elzemdir. Felsefi bağlamda ‘mekân nedir’ sorusu farklı yönleriyle ele alınmış ve denebilir ki mutabık olmak bir yana pek çok yaklaşım ortaya konmuştur. Bu tartışmada kabul edilen ana yaklaşım ise: Bir kez mekânın ne olduğunu anlar ve onu göstermenin yollarını bulursak, o zaman insan davranışları anlayışımızı genel bir mekân kavramının içine oturtup kentsel olguların analizine girebiliriz (s.19). Harvey’in yaklaşımında bu bakış önemini yitiriyor ve sorunun kendisi farklı bir şekilde ele alınıyor. Sonuç itibariyle yukarıda da değindiğimiz gibi Harvey’e göre mekânın doğasından doğan felsefi sorulara felsefi yanıtlar yoktur, yanıtlar insan pratiklerindedir (sf.19). Artık burada “mekân nedir” sorusu yerini “değişik insan pratikleri nasıl değişik mekân kavramsallaştırmaları yaratıp kullanıyor?” sorusuna bırakır.
Mekân, sosyal adalet ve kentsellik kavramlarının kendi içlerinde bağımsız kavramlarmış gibi ele alınması temel bir yanlıştır. Mekânın ve sosyal adaletin tanımlanmasının ardından kentsellik analizlerinin yapılabileceği kanaati yazara göre “Batı düşünce tarzına özgü yaygın ikiliklerin” (s.22) bir neticesi olup düşüncenin evrimi için bunun aşılması gerekir. Keza bu konuların birbirinden ayrı anlaşılması mümkün değildir. Bu durumun temel sebebi için disiplin odaklı çalışma söylenebilir. Mekâna dair araştırma alanı olan mimarlar, sosyologlar, iktisatçılar, kent planlamacıları vb kendi kavramsal alanlarıyla kapalı kalabiliyorlar. Her disiplin kenti, kuram ve önermelerini deneyeceği bir laboratuvar olarak kullanmış, yine de hiçbiri kentin kendisi hakkında ortaya kuram ve önermeler atmamıştır (s.27). Harvey’e göre bu durum, kent denen karmaşıklığı anlamak için aşılması gereken birincil sorundur. Örneğin Harvey’e göre Bölge bilimcileri ve bölge iktisatçıları hâlâ iktisadı anlamaya, mekânı ise anlamamaya yatkındırlar (s.30). Diğer yandan mekânı sadece masa başında harita üzerinde tasarlamanın kendisi de bir yanılgıdır. Eldeki verilere göre tarihsel tecrübeler içinde coğrafi ve toplumsal yaklaşımlar, birbirinin alternatifi gibi görülme yanılgısına düşüldü. Bazı yaklaşımlar kentin mekânsal biçimini değiştirerek toplumu değiştirmeyi hedeflerken, bazı yaklaşımlar ise toplumsal süreçlere kurumsal kısıtlamalar getirmeyi amaçladılar. Harvey’e göre burada başarılı bir strateji, mekânsal biçim ile toplumsal sürecin aynı konuyu düşünmenin değişik yöntemleri olduğunu kabul etmelidir (s.31). Bir kere mekânsal bir biçim yaratıldığında, onun toplumsal süreci belirlemeye eğimli olacağı kabul edilmelidir yazara göre.
Tekrardan mekân kavramının kendisine dönecek olursak, Reichenbach mekân için: ”Uygun bir geometriyi süreçlerden bağımsız seçemeyiz, çünkü onu analiz etmemiz için gerekli koordinatlar sisteminin doğasını tanımlayan süreçtir.” (s.34) diyor. Buradan hareketle Harvey; her toplumsal faaliyet biçimi kendi mekânını tanımlar, sonucuna varıyor. Mekânın kendisinin, mimarın etkinlik alanı olduğu kabul edilir. Mimar, mekânsal örgütlenmenin iki farklı kümesini birleştirmektedir: Bir küme, yaratılan yapının fizik kurallarına aykırı olmasını önlemek için, diğeri ise estetik deneyimlerin aktarımını kolaylaştırmak için tasarlanmıştır (s.35). Fiziksel ilkeler, öklidyen olup analitik olarak ele alınabileceği için sorun çıkarmazlar. Estetik ilkeler ile bir düzen meydana getirmek ise oldukça zordur. Burada artık mimari gördüğümüz “bir şey” olmuştur. Langer: ”Mimari, bir etnik alandır, bir kültürü oluşturan karakteristik ritmik işlevsel örüntüleri ifade eden, fiziksel olarak mevcut bir insani ortam.” Yani sonuç itibariyle mekân ele alınırken sadece fiziksel varlığıyla değil, toplumların kültürleri, inanışları, varlık ve insan tasavvurlarıyla birlikte anlaşılmalıdır. Mekânsal organizasyonda birtakım simgeler mevcuttur. Mekânsal biçimi anlamak, bu simgelerin soruşturulmasıyla mümkündür (s.36). Örneğin eski Çin şehirlerinin bazılarında oluşturulmuş kentsel kurguda, bütün ana yolların hükümdarın sarayına yönelmesi, bu kenti anlamaya yönelik soruşturulması gereken simgelerdendir denebilir.
Toplumsal Süreçler
Mekânın biçimlendirilmesi, hedeflenen bir toplumsal sürece veya amaca yönelik olmaktadır. Kent için ortaya konulan strateji ve politikalar bu konuda etkindir ve bunların düzenleniş biçimi; tutarlı bir toplumsal amaca ulaşmak için düzenlenmelidir.
Peki, burada tutarlı bir toplumsal amaç veya hedeflenen toplumsal süreç nedir? Bu sorunun cevabının toplumsal, siyasal ve ahlâki hükümler içereceği açıktır. Harvey’e göre sosyal planlama ve tahmin uzmanları bu sorudan kaçınmayı tercih ederler ama sorudan kaçınmak meseleyi halletmez, beğensek de beğenmesek de verilecek kararlar bu hükümleri ima edecektir. Bu sebeple planlama politikalarının başarısını ya da başarısızlığını ölçecek “nesnel” bir mihenk taşı edinmemiz olanaksızdır, çünkü bu mihenk taşını oluşturmak için bir takım etik kıstaslar ve toplumsal tercihler kullanmamız gerekir (s.53). Örneğin bir kent planlama tercihinde otomobil ağırlıklı bir sistemin tercihi doğru mudur sorusu ister istemez bu kıstasları beraberinde getirecektir. Bu plan toplumun hangi kesimine yarar sağlar, hangi kesimini mağdur eder sorularına cevaplar verilmesi gerekecektir. Yani diyebiliriz ki bu sorular ister cevaplansın ister cevaplanmasın, planlamada doğrudan etkin olan bütün karar organların dünya görüşünü içinde barındırır.
Toplumsal süreçlerde yönlendirilmesinde etkin olan sosyal politikaların çoğu, doğrudan doğruya, bir toplumsal sistemdeki belli bir gelir dağılımını koruma çabası ya da bir toplumu oluşturan gruplar arasında gelirin yeniden dağıtılmasını sağlama çabası olarak tasarlanır (s.54). Toplumun bazı kesimlerinin yoksulluk, şansızlık, erişim olanaksızlığı ve hastalık gibi sorunlara maruz kalmaları makul bir yaşam standardı için yeniden dağıtımı gerekli kılmaktadır. Burada tanımlanması gereken temel kavram gelir kavramıdır. Titmus: “… gelir, 1) tüketimde kullanılan hakların piyasa değeri ile, 2) adı geçen zaman diliminin başı ve sonu arasında mülkiyet hakları toplamının değer farkının cebirsel toplamıdır.” (s.55) der. Kentin kullanıcısı için gelir, mekâna olan müdahaleyle ilişkili olarak değişiklik gösterebilir. Soruyu Harvey şu şeklide soruyor: “Kentin mekânsal biçiminin ve kent içindeki toplumsal süreçlerin değişmesi bir bireyin gelirinde ne gibi değişiklikler getirir?” (s.55). Örneğin yazara göre istihdam ve konut fırsatlarının karşılıklı dengede kalmayı başaramamaları, nüfus içindeki bazı grupları erişim maliyetlerini diğerlerine göre daha fazla arttırır. Bugün için söyleyecek olursak asgari ücretle çalışan bir kişinin aldığı ücretle bir konut edinme ihtimali nerdeyse imkânsızdır çünkü her an artma eğiliminde olan konut maliyetleri ve arsa mülkiyet bedellerine oranla çalışanın ücreti dengede bir artış göstermemektedir ve daha çok erişim kaybı yaşamaktadır. Bir diğer husus ise kentsel gelişimde meydana gelen değişimlere toplumun farklı kesimleri farklı zamanlarda uyum gösterebilmektedir. Bir kesim için uyum çok hızlı olabilirken, bir başka kesim içinse belki bir nesle bedel bir zaman alabilmektedir. Uyum hızı doğrudan göze çarpan bir sorun olmasa da geliri olumsuz etkileyen sebeplerdendir.
Harvey’e göre bir kentteki iktisadi faaliyetin konumunun değişmesi, iş fırsatlarının konumun değişmesi demektir. Mesken faaliyetlerinin değişmesi ise, konut fırsatlarının konumunun değişmesi anlamına gelir (s.61). Değişimlerdeki belki de göze çarpabilecek ilk husus bunlarla beraber gelişen ulaşım maliyetlerinin değişmesidir. Evet, mekânın değişmesi toplumdaki ferdin gelirine doğrudan bir müdahale getirmemiş gibi görünebilir ama belirttiğimiz gibi ulaşım veya diğer bir deyişle erişim maliyeti arttığı için geliri azalmıştır artık. Bugün için bazı kentlerdeki merkez yerleşim alanlarını göz önünde bulundurduğumuzda, burada ikamet eden insanların gelir azlığından dolayı, fiziksel koşullar olarak çok zor şartları yaşıyor olmalarına ve kentin içindeki imkânlara erişimlerinin zorluğuna rağmen onların bu alanlarda ikamet etmelerini zorunlu kılıyor. Diğer yandan kentin sonradan gelişen, ulaşım ağlarının daha sık olduğu planlanmış alanlarda ise yüksek maliyetler bu alanlarda kullanıcının ikamet etmesini zorlaştırmakta ve toplumun dar bir kesimine hitap etmektedir. Tabiri caizse kent için de olanaklarına göre sınırlandırılmış adeta “getto” yerleşimleri oluşmaktadır. Yani sonuç itibariyle denebilir ki varlıklılar kent içinde daha fazla kaynağa erişerek daha fazla yarar elde edebilirken, yoksul kesimler gittikçe daha az kaynağa ulaşabilmekte ve daha sınırlı imkânlara sahip olmaktadır. Bu da, hızla değişen bir kentsel sistemdeki gelir dağılımında oldukça önemli bir gerileme durumu anlamına gelir (s.64).
Bir bireyin geliri, elde edeceği kaynakların değiştirilmesiyle değiştirilebilir (Thompson, s.68). Bu, farklı şekillerde olabilir, örneğin temiz hava veya suya erişimin niceliği değiştirilince bu kaynağa erişim de değişecektir. Dikkat edilmesi gereken husus, konut ve arazi değerlerinin bu kaynaklara erişim maliyetiyle doğrudan ilişkili olduğudur. Bu yüzden bir kentsel sistem büyüyüp geliştikçe, kaynakların değişen elde edilebilirliklerinin ve fiyatının gelir dağılımı üzerindeki etkisini düşünmek zorundayız (s.68). Harvey’in deyimiyle kaynakları sadece “doğal” olarak düşünme yanılgısına düşmemeliyiz. Kent, çoğu insan yapısı, devasa bir kaynaklar sistemidir (s.68). Bunlar sosyal, iktisadi ve psikolojik kaynaklar olabilir. Belirtilen farklı kaynakların mekânsal değişikliğiyle beraber, fiyat da değişir ve buna bağlı olarak bireyin gelirinde de değişiklik olur.
Kentsel sistem içindeki değişimlerde kullanıcı için farklı maliyetlerin ortaya çıkacağı açıktır. Bunların bir kısmını doğrudan iktisadi kayıplar olarak görmek mümkünse de göz ardı edilmemesi gereken diğer maliyetler ise zihinsel ve fiziksel sağlığa etkisini ölçmenin bile oldukça güç olduğu hava ve su kirliliği, gürültü, kalabalık, suç işleme yoğunluğu vb maliyetlerdir. Mekânda meydana gelen bir fiziksel şiddetin maliyetini araç üzerinde tespit etmek olanaklı olabilir fakat kişilerin zihinsel veya ruhi sağlıklarında bıraktığı maliyeti hesaplamak olanaksızdır. Bu faktörler göz ardı edilmesinin mümkün olmadığı durumlardır. İnsanlık sonsuza kadar, insanın kendi eylemleri sonucu çevrede neden olduğu değişikliklere duyarsız kalamaz. Onun için, ara sıra kendimize şunu hatırlatmamız hayırlı olur: “Uzun vadeli soru, ne tür bir çevre istediğimiz değil, ne tür bir insan istediğimizdir.” (s.83).
Sosyal Adalet
Harvey: “Sosyal adalet kavramı, içine ‘iyi toplum’ görüşümüzü koyacağımız bir kavram değildir, daha kısıtlı bir kavramdır. Adalet esas itibariyle, çatışan talepleri çözmek için bir ilke (ya da ilkeler kümesi) olarak düşünülebilir. Bu çatışmalar değişik şekillerde oluşabilir. Sosyal adalet, bireysel ilerleme arayışında toplumsal işbirliği yapma ihtiyacından doğan çatışmalar için adil ilkelerin uygulanmasıdır.” (s.94). Buradan da anlaşılacağı üzere Harvey için sosyal adalet ilkesinin temeli “adil yollarla sağlanan adil dağıtım” kavramıdır. Yine devamında adil olmayan bir şekilde tanımlanan bir şeyin dağıtımı da adil olmayacaktır deyip adil bir dağıtım için şu kıstasları ortaya koyar: Temel eşitlik, hizmetlerin arz ve talebe göre değerlendirilmesi, ihtiyaç, kalıtsal haklar, liyakat, ortak yarara katkı, gerçek üretken katkı, çaba ve özveri. Bu kıstaslardan ihtiyaç, ortak yarara katkı ve liyakat kıstaslarını üç önemli ilke olarak incelemeye çalışır.[2]
Kent içinde sosyal adalet, kapitalist araçlar kullanılarak sağlanabilir mi? Bu soruyu soran Harvey, “kapitalist piyasa sisteminde, fonların akışını en kârlı bölgelerden saptırma çabalarına karşı bir eğilimin kendiliğinden var olduğu görülmektedir. Dahası, bir kesimde ayda bölgede eyleme neden olmak, aynı zamanda o eylemi başka kesimler ve bölgelerde kısıtlamaksızın mümkün değildir.” (s.108) dedikten sonra kapitalist araçların kendi kapitalist amaçlarına hizmet edeceğini vurgulayarak, bunun sosyal adalet ilkeleriyle bağdaşmayacağını söyler. Bu durumda ilkelerin ve araçların belirlenmesinde yukarıda da değindiğimiz gibi bir takım ahlâki kararlar almak gerekecektir. Anladığımız kadarıyla Harvey, Batı düşünce geleneğinde hâkim olduğunu söylediği bir takım ikiliklere itiraz getirse de, ahlâkın alanını belli bir takım alanlara has kılma yanılgısına düşmektedir. Bu durum düşünce serencamı içinde anlaşılabilir bir durum. Lakin ister istemez kente ve mekâna dair krizleri doğuran evren tasavvuru içinde, oluşturulacak çözüm araçları da bu krizlerin açmazlarını beraberinde taşıyacaktır diye düşünüyoruz. Parçalı çözümlemelerin getirisinin sınırlı olduğu ortadadır. Burada daha kapsayıcı disiplinler üstü ilke ve araçların varlığı elzemdir.
İlerleyen sayfalarda Harvey, Amerika özelinde kriz olarak algılanıp konuşulagelen getto krizine değiniyor ve metnin başlarında dile getirdiği kimi disiplinlerin kendi havzalarına sığınıp gerçekliği göz ardı etmelerini eleştiriyor. “Ulaşmaya çalıştığım nokta, bütün ciddi analizcilerin getto sorununun ciddiyetini kabul etmelerine karşın, pek azının iktisadi sistemimizin kalbini yöneten güçleri sorgulamasıdır. Böylece, kapitalist piyasa ekonomisinin temel belirleyici özellikleri dışında her şeyi tartışmış oluruz. Bu ekonominin sürmesini engelleyecek olanlar dışında her türlü çözümü tasarlarız.” (s.135). Mekân ve toplum özelindeki krizleri anlamaya yönelik bugün dahi ortaya konulan çalışmalar sorunların çevresinde adeta suya sabuna dokunmadan geçip gidebilmektedir. Raporlar, seminerler, toplantılar, makaleler, kitaplar vb. bütün kanıtları sunmaya yönelik her bilgiyi ortaya koyuyor. Bilgi, haleler halinde sorunun etrafında o kadar çok yoğunlaştırılıyor ki adeta sorunun üzerine bir sis bulutu gibi çöküp onu görmemize engel oluyor. Harvey’e göre asıl görevimiz bu değildir. Bırakın bir şeyler yapmayı, temel konularla yüzleşmeden, sadece vicdan azabı çekmemize yarayacağı için bu da karşı-devrimcidir (s.136).
Kent ve Artık-Değer
Artık-değer, üretimin toplam değerinin, (üretim araçları, ham maddeler ve iş aletlerini kapsayan) sabit sermaye ve değişken sermaye (emek gücü) çıkarıldıktan sonra kalan kısımdır (s.205). Kapitalist koşullarda artık-değer, kısmen faiz, kar ve kiranın üç biçiminden oluşur (s.205). Artık-değer’in önemi şudur ki kentler, toplumsal artık üretiminin coğrafi yoğunlaşması ile oluşur. Kentsellik ve iktisadi bütünleştirme tarzı arasındaki can alıcı ilişki burada yatar (s.198). Rosa Luxemburg, artık yaratılmadan uygarlıkta ilerleme olmayacağına dikkat çeker (s.201). Yani sonuç itibariyle diyebiliriz ki kentsellik, toplumsal artık-ürünün önemli bir miktarını mekânda belirli bir noktada yoğunlaşmasıyla mümkündür. Mekân, artığın yoğunlaştırılması ve yönlendirilmesi ile tekrar tekrar inşa edilebilir. Kapitalizmin kendisi de artık-değer’in dolaşımına dayanır (s.212). Kapitalizm, yapısındaki istikrarsızlık iştahını böylece mekâna da işleyerek mekânın yapısını sürekli yapıp-bozulabilecek bir konuma getirir. Değişimler ve farklılaşmalar, sermayeye doğru avantajı tetiklerken, birçok kullanıcı içinse adaletsizliği meydana getirmektedir.
Sonuç Yerine
Kent üzerine konuşmaya başlamak, kuşanılmış bir sorumluluk bilinciyle kente dair tüm kılcal damarlara varıncaya dek dokunmayı gerektirir. İktisadın kendisi en başta gelen konulardandır.
“İktisad” diye yazı içerisinde kavramsal olarak söz etsek de bugün tepeden tırnağa hâkim olan kapitalizmdir bahsedilen. İnsanlık için, vahşi, gözü dönmüş bir canavar gibi dünyanın her “yer”ini kendisine meta kılmış ve her türlü tasarruf hakkını kendisinde görmüştür. Su, hava ve her türlü enerji kaynakları iştahını doyurmak için sorumsuzca sarf edilmekte; dünya halkları bir avuç azınlığın doymak bilmez arzularının her türlü cefasını çekmektedir. İnsan toplulukları, kitleye dönüştürülerek adeta bir nesne gibi bazen sayıları milyonları geçen nüfuslarıyla kentlere yığılmıştır. Artık insan bir “sayıya” indirgenmiş, sadece nesne kategorisinde olan aritmetik bir meta olmuştur. Devasa bir metropolün içinde hayatını kaybeden bir insan, yeri sayısal olarak zaten doldurulacak önemsiz bir “şey” olmuştur. Kent bu vb biçimleriyle kapitalist sömürünün bir aracı olarak kurulmaya/kurgulanmaya çalışılmıştır ve çalışılmaya devam etmektedir. Tarihte insanoğlunun istikrar bulma gayretiyle inşa ettiği kadim şehirler yerini, her an istikrarsızlık tehlikesiyle karşı karşıya olan kentlere bırakmıştır.
Her an tekrar tekrar inşa edilip yıkılmakta olan mekânlarla beraber insanların da büyük hafıza kayıpları ve benlik bilincinin buharlaşması meydana gelmektedir. Aidiyetlerimiz, adeta raf ömrüne indirgenmiş durumdadır.
Son kullanma tarihi daha üretilirken tayin edilen mekânlar, zamanı gelince çöpteki yerini almaktadır. Richard Sennet, “Gözün Vicdanı” adlı kitabında, kent sakinlerinin, kent plancılarından, mimarlardan, yerel yönetim organlarından vs ahlâkı telkin ve inşa edecek kentler talep etmeleri gerektiğini dile getiriyor. Bugün kentin kullanıcıları kentten ne talep etmekte acaba?
David Harvey, bu çalışmasında değindiği hususlar olan coğrafya ve iktisat arasındaki ilişkilerin tekraren okunması açısından oldukça önemlidir. Değindiğimiz gibi bu çalışmaların seyrinde de önemli bir noktaya sahiptir. Yazımızda kitabın argümanlarına sınırlı bir biçimde yer verebildik. Lakin Harvey’in bir bütünlük içinde okunmasında yarar var. Sonuç yerine diye başlık altında son sözleri yine Harvey’e bırakarak bitiriyoruz: “Disiplinler arası bütün sınırların karşı-devrimci olduğu anlaşılması gerekir. Bilginin bölünmesi, siyasal yapının, bilginin uygulanması konusunda böl ve yönet yöntemini uygulamasına zemin sağlar. Bu, aynı zamanda akademik topluluğun çoğunluğunu aciz kılar, çünkü bizi, gerçeği ancak her disiplinin kendi özel alanı hakkında söyleyeceklerinin senteziyle anlayabileceğimizi düşünme tuzağına düşürür ve bu açıkça olanaksız çaba bizi çabucak başarısızlığa sürükler. Disiplinler arası, çok ve çapraz disiplinli çalışmalar potansiyel olarak devrimcidir, ama hiçbir zaman gerçek anlamda başarılı olamazlar, bunların aslında işleme olasılığı çok düşüktür. Bu yüzden akademik disiplinlerin formülasyonları yerine, gerçeğe doğrudan yaklaşılmalıdır.” (s.139)
Dipnotlar:
[1] David Harvey, Sosyal Adalet ve Şehir, (Çev. Mehmet Moralı), Metis Yayınları, İstanbul: 2016. (Yazı boyunca parantez içlerinde yer alan sayfa numaraları mezkûr kitaba referansla kullanılacaktır.)
[2] David Harvey’in burada sıralamış olduğu ilkeleri yazının muhtevası içinde detaylı olarak incelememiz imkân dâhilinde olmadığı için sadece belirtip geçmeyi tercih etmek durumunda kaldık.
İslâm iktisadının değer yüklü karakteri, anlam ve uygulama boyutuyla Müslüman bireyden Müslüman topluma geniş bir çerçeve çizer. Dine dayalı ahlâkın iktisada dâhil edilmesi yönüyle Müslüman ekonomisinin iktisadi davranışın kurumsal ve toplumsal yapı ve işlevinde pratik ve esneklik kazanması, meseledir. Hayat şartları değişken yapısı karşısında ekonomik üretim ve pazarlamayı peşinden sürüklemiş. Arz ve talep dengesi finansal hareketlilikle yönetilmiştir. İslâm İktisadi karakter yapısı ve özellikleri süre gelen modern ekonomik anlayışlara –Liberalizm, Sosyalizm, Komünizm, Kapitalizm, Karma Ekonomi– farklı bir yapıya sahip, Müslüman toplumun ‘gerçekleri’ ile tanımlanır ve pozitif (neoklasik) iktisattan ayırır.
Sosyal Adalet ve Şehir
20.Yüzyılın ikinci yarısından itibaren mekân ve coğrafya, düşünürlerin sistematik çalışma konularından biri olagelmiştir. Özellikle Marksist geleneğin temsilcilerinden Henri Lefebvre ve David Harvey, bu çalışmaların seyrinde en ciddi katkısı olan düşünürlerdendir. Mekân, toplumsal süreçlerden ve iktisadi değişimlerden azade bir olgu olmayıp tersine bunlarla diyalektik bir etkileşim içindedir. Bu etkileşim çok yönlü olup ancak farklı disiplinlerin birlikteliğini kapsayan bir bakış açısıyla değerlendirmek mümkündür. Bu bağlamda değerlendirmeye çalışacağımız Sosyal Adalet ve Şehir[1] kitabı, David Harvey’in mekân ve iktisat bağlamında yazmış olduğu kuramsal bir çalışmadır. Mekân çalışmalarında önemli kilometre taşlarından kabul edilen eserde Harvey, kentsellikle ilgili kapitalist ve sosyalist formülasyonlar eşliğinde eleştirel inceleme gerçekleştiriyor.
Harvey, toplumsal süreçler ve mekânsal biçimler arasındaki ayrımın yapay bir ayrım olduğunu vurgular. Mekânsal biçimler toplumsal süreçleri içerirken, toplumsal süreçler de mekânsaldır. İnsan adetlerinden doğan toplumsal süreçler ve mekânsal biçimin birbiriyle iç içe girmesinin en iyi nasıl canlandırılacağı, insan pratiklerinin üstesinden gelmesi gereken bir sorundur (s.16).
Mekânın ne olduğu sorusunu teorik bir zeminde karşılamak yerine, farklı insan pratikleri nasıl farklı mekân kavramsallaştırmaları doğurur sorusunu tartışmaya çalışıyor yazar. Keza yine sosyal adaletin doğası tartışmasında adaleti, ahlâk sorunu kategorisinden çıkarıp toplumun bütünündeki sosyal süreçlerle bağlantılı bir yaklaşım içinde konumlandırır. Mekân kavramında olduğu gibi adalet kavramında da teorik bir çerçeve sunmak yerine pratik üzerinden anlamlandırma çabasındadır yazar. Harvey, ortaya koyduğu sorunların çözümünü sağlayacağını düşündüğü için Marksizm’e başvurur. Dikkat çeken hususlardan biri de Harvey için mekân, salt ontolojik bir kategori olmayıp insanı biçimlendiren ve onun tarafından biçimlendirilen bir boyuttur.
Harvey, Marksist literatürün bir kavramsallaştırması olan artık-değer kavramını kullanarak, kentlerin “iktisadi bütünleştirme tarzının üretmek ve yoğunlaştırmak zorunda olduğu toplumsal artık-değer üretiminin coğrafi yoğunlaşması yoluyla” oluştuğunu söyler. Kapitalizm için kent, birikimin ve çelişkilerin yeridir. Artık-değer yoğunlaştırılıp yönlendirilerek kentlerin konumu değiştirilebilir. Bu hal, içinde istikrarı barındıran ve dengeye eğilimli olan bir hal olmayıp her an dengenin sarsılma ihtimalinin olduğu tam bir güvensizlik halidir. Yine denebilir ki kapitalizm, mekânsal örgütlenmedeki çeşitliliği ile tekrar tekrar bambaşka süreçlerle kendini üretip durur.
Kitabın muhtevasında bulunan konuların hepsine yazı içeriğinde değinmemiz imkân dâhilinde olmadığı için, belirlemiş olduğumuz temel bazı başlıklar üzerinde yazarın tartışmaya çalıştığı hususları ortaya koymaya çalışacağız.
Mekânı Konuşmak
Şüphesiz kentsel olguları konuşabilmek için mekân kavramını tanımlamak elzemdir. Felsefi bağlamda ‘mekân nedir’ sorusu farklı yönleriyle ele alınmış ve denebilir ki mutabık olmak bir yana pek çok yaklaşım ortaya konmuştur. Bu tartışmada kabul edilen ana yaklaşım ise: Bir kez mekânın ne olduğunu anlar ve onu göstermenin yollarını bulursak, o zaman insan davranışları anlayışımızı genel bir mekân kavramının içine oturtup kentsel olguların analizine girebiliriz (s.19). Harvey’in yaklaşımında bu bakış önemini yitiriyor ve sorunun kendisi farklı bir şekilde ele alınıyor. Sonuç itibariyle yukarıda da değindiğimiz gibi Harvey’e göre mekânın doğasından doğan felsefi sorulara felsefi yanıtlar yoktur, yanıtlar insan pratiklerindedir (sf.19). Artık burada “mekân nedir” sorusu yerini “değişik insan pratikleri nasıl değişik mekân kavramsallaştırmaları yaratıp kullanıyor?” sorusuna bırakır.
Mekân, sosyal adalet ve kentsellik kavramlarının kendi içlerinde bağımsız kavramlarmış gibi ele alınması temel bir yanlıştır. Mekânın ve sosyal adaletin tanımlanmasının ardından kentsellik analizlerinin yapılabileceği kanaati yazara göre “Batı düşünce tarzına özgü yaygın ikiliklerin” (s.22) bir neticesi olup düşüncenin evrimi için bunun aşılması gerekir. Keza bu konuların birbirinden ayrı anlaşılması mümkün değildir. Bu durumun temel sebebi için disiplin odaklı çalışma söylenebilir. Mekâna dair araştırma alanı olan mimarlar, sosyologlar, iktisatçılar, kent planlamacıları vb kendi kavramsal alanlarıyla kapalı kalabiliyorlar. Her disiplin kenti, kuram ve önermelerini deneyeceği bir laboratuvar olarak kullanmış, yine de hiçbiri kentin kendisi hakkında ortaya kuram ve önermeler atmamıştır (s.27). Harvey’e göre bu durum, kent denen karmaşıklığı anlamak için aşılması gereken birincil sorundur. Örneğin Harvey’e göre Bölge bilimcileri ve bölge iktisatçıları hâlâ iktisadı anlamaya, mekânı ise anlamamaya yatkındırlar (s.30). Diğer yandan mekânı sadece masa başında harita üzerinde tasarlamanın kendisi de bir yanılgıdır. Eldeki verilere göre tarihsel tecrübeler içinde coğrafi ve toplumsal yaklaşımlar, birbirinin alternatifi gibi görülme yanılgısına düşüldü. Bazı yaklaşımlar kentin mekânsal biçimini değiştirerek toplumu değiştirmeyi hedeflerken, bazı yaklaşımlar ise toplumsal süreçlere kurumsal kısıtlamalar getirmeyi amaçladılar. Harvey’e göre burada başarılı bir strateji, mekânsal biçim ile toplumsal sürecin aynı konuyu düşünmenin değişik yöntemleri olduğunu kabul etmelidir (s.31). Bir kere mekânsal bir biçim yaratıldığında, onun toplumsal süreci belirlemeye eğimli olacağı kabul edilmelidir yazara göre.
Tekrardan mekân kavramının kendisine dönecek olursak, Reichenbach mekân için: ”Uygun bir geometriyi süreçlerden bağımsız seçemeyiz, çünkü onu analiz etmemiz için gerekli koordinatlar sisteminin doğasını tanımlayan süreçtir.” (s.34) diyor. Buradan hareketle Harvey; her toplumsal faaliyet biçimi kendi mekânını tanımlar, sonucuna varıyor. Mekânın kendisinin, mimarın etkinlik alanı olduğu kabul edilir. Mimar, mekânsal örgütlenmenin iki farklı kümesini birleştirmektedir: Bir küme, yaratılan yapının fizik kurallarına aykırı olmasını önlemek için, diğeri ise estetik deneyimlerin aktarımını kolaylaştırmak için tasarlanmıştır (s.35). Fiziksel ilkeler, öklidyen olup analitik olarak ele alınabileceği için sorun çıkarmazlar. Estetik ilkeler ile bir düzen meydana getirmek ise oldukça zordur. Burada artık mimari gördüğümüz “bir şey” olmuştur. Langer: ”Mimari, bir etnik alandır, bir kültürü oluşturan karakteristik ritmik işlevsel örüntüleri ifade eden, fiziksel olarak mevcut bir insani ortam.” Yani sonuç itibariyle mekân ele alınırken sadece fiziksel varlığıyla değil, toplumların kültürleri, inanışları, varlık ve insan tasavvurlarıyla birlikte anlaşılmalıdır. Mekânsal organizasyonda birtakım simgeler mevcuttur. Mekânsal biçimi anlamak, bu simgelerin soruşturulmasıyla mümkündür (s.36). Örneğin eski Çin şehirlerinin bazılarında oluşturulmuş kentsel kurguda, bütün ana yolların hükümdarın sarayına yönelmesi, bu kenti anlamaya yönelik soruşturulması gereken simgelerdendir denebilir.
Toplumsal Süreçler
Peki, burada tutarlı bir toplumsal amaç veya hedeflenen toplumsal süreç nedir? Bu sorunun cevabının toplumsal, siyasal ve ahlâki hükümler içereceği açıktır. Harvey’e göre sosyal planlama ve tahmin uzmanları bu sorudan kaçınmayı tercih ederler ama sorudan kaçınmak meseleyi halletmez, beğensek de beğenmesek de verilecek kararlar bu hükümleri ima edecektir. Bu sebeple planlama politikalarının başarısını ya da başarısızlığını ölçecek “nesnel” bir mihenk taşı edinmemiz olanaksızdır, çünkü bu mihenk taşını oluşturmak için bir takım etik kıstaslar ve toplumsal tercihler kullanmamız gerekir (s.53). Örneğin bir kent planlama tercihinde otomobil ağırlıklı bir sistemin tercihi doğru mudur sorusu ister istemez bu kıstasları beraberinde getirecektir. Bu plan toplumun hangi kesimine yarar sağlar, hangi kesimini mağdur eder sorularına cevaplar verilmesi gerekecektir. Yani diyebiliriz ki bu sorular ister cevaplansın ister cevaplanmasın, planlamada doğrudan etkin olan bütün karar organların dünya görüşünü içinde barındırır.
Toplumsal süreçlerde yönlendirilmesinde etkin olan sosyal politikaların çoğu, doğrudan doğruya, bir toplumsal sistemdeki belli bir gelir dağılımını koruma çabası ya da bir toplumu oluşturan gruplar arasında gelirin yeniden dağıtılmasını sağlama çabası olarak tasarlanır (s.54). Toplumun bazı kesimlerinin yoksulluk, şansızlık, erişim olanaksızlığı ve hastalık gibi sorunlara maruz kalmaları makul bir yaşam standardı için yeniden dağıtımı gerekli kılmaktadır. Burada tanımlanması gereken temel kavram gelir kavramıdır. Titmus: “… gelir, 1) tüketimde kullanılan hakların piyasa değeri ile, 2) adı geçen zaman diliminin başı ve sonu arasında mülkiyet hakları toplamının değer farkının cebirsel toplamıdır.” (s.55) der. Kentin kullanıcısı için gelir, mekâna olan müdahaleyle ilişkili olarak değişiklik gösterebilir. Soruyu Harvey şu şeklide soruyor: “Kentin mekânsal biçiminin ve kent içindeki toplumsal süreçlerin değişmesi bir bireyin gelirinde ne gibi değişiklikler getirir?” (s.55). Örneğin yazara göre istihdam ve konut fırsatlarının karşılıklı dengede kalmayı başaramamaları, nüfus içindeki bazı grupları erişim maliyetlerini diğerlerine göre daha fazla arttırır. Bugün için söyleyecek olursak asgari ücretle çalışan bir kişinin aldığı ücretle bir konut edinme ihtimali nerdeyse imkânsızdır çünkü her an artma eğiliminde olan konut maliyetleri ve arsa mülkiyet bedellerine oranla çalışanın ücreti dengede bir artış göstermemektedir ve daha çok erişim kaybı yaşamaktadır. Bir diğer husus ise kentsel gelişimde meydana gelen değişimlere toplumun farklı kesimleri farklı zamanlarda uyum gösterebilmektedir. Bir kesim için uyum çok hızlı olabilirken, bir başka kesim içinse belki bir nesle bedel bir zaman alabilmektedir. Uyum hızı doğrudan göze çarpan bir sorun olmasa da geliri olumsuz etkileyen sebeplerdendir.
Harvey’e göre bir kentteki iktisadi faaliyetin konumunun değişmesi, iş fırsatlarının konumun değişmesi demektir. Mesken faaliyetlerinin değişmesi ise, konut fırsatlarının konumunun değişmesi anlamına gelir (s.61). Değişimlerdeki belki de göze çarpabilecek ilk husus bunlarla beraber gelişen ulaşım maliyetlerinin değişmesidir. Evet, mekânın değişmesi toplumdaki ferdin gelirine doğrudan bir müdahale getirmemiş gibi görünebilir ama belirttiğimiz gibi ulaşım veya diğer bir deyişle erişim maliyeti arttığı için geliri azalmıştır artık. Bugün için bazı kentlerdeki merkez yerleşim alanlarını göz önünde bulundurduğumuzda, burada ikamet eden insanların gelir azlığından dolayı, fiziksel koşullar olarak çok zor şartları yaşıyor olmalarına ve kentin içindeki imkânlara erişimlerinin zorluğuna rağmen onların bu alanlarda ikamet etmelerini zorunlu kılıyor. Diğer yandan kentin sonradan gelişen, ulaşım ağlarının daha sık olduğu planlanmış alanlarda ise yüksek maliyetler bu alanlarda kullanıcının ikamet etmesini zorlaştırmakta ve toplumun dar bir kesimine hitap etmektedir. Tabiri caizse kent için de olanaklarına göre sınırlandırılmış adeta “getto” yerleşimleri oluşmaktadır. Yani sonuç itibariyle denebilir ki varlıklılar kent içinde daha fazla kaynağa erişerek daha fazla yarar elde edebilirken, yoksul kesimler gittikçe daha az kaynağa ulaşabilmekte ve daha sınırlı imkânlara sahip olmaktadır. Bu da, hızla değişen bir kentsel sistemdeki gelir dağılımında oldukça önemli bir gerileme durumu anlamına gelir (s.64).
Bir bireyin geliri, elde edeceği kaynakların değiştirilmesiyle değiştirilebilir (Thompson, s.68). Bu, farklı şekillerde olabilir, örneğin temiz hava veya suya erişimin niceliği değiştirilince bu kaynağa erişim de değişecektir. Dikkat edilmesi gereken husus, konut ve arazi değerlerinin bu kaynaklara erişim maliyetiyle doğrudan ilişkili olduğudur. Bu yüzden bir kentsel sistem büyüyüp geliştikçe, kaynakların değişen elde edilebilirliklerinin ve fiyatının gelir dağılımı üzerindeki etkisini düşünmek zorundayız (s.68). Harvey’in deyimiyle kaynakları sadece “doğal” olarak düşünme yanılgısına düşmemeliyiz. Kent, çoğu insan yapısı, devasa bir kaynaklar sistemidir (s.68). Bunlar sosyal, iktisadi ve psikolojik kaynaklar olabilir. Belirtilen farklı kaynakların mekânsal değişikliğiyle beraber, fiyat da değişir ve buna bağlı olarak bireyin gelirinde de değişiklik olur.
Kentsel sistem içindeki değişimlerde kullanıcı için farklı maliyetlerin ortaya çıkacağı açıktır. Bunların bir kısmını doğrudan iktisadi kayıplar olarak görmek mümkünse de göz ardı edilmemesi gereken diğer maliyetler ise zihinsel ve fiziksel sağlığa etkisini ölçmenin bile oldukça güç olduğu hava ve su kirliliği, gürültü, kalabalık, suç işleme yoğunluğu vb maliyetlerdir. Mekânda meydana gelen bir fiziksel şiddetin maliyetini araç üzerinde tespit etmek olanaklı olabilir fakat kişilerin zihinsel veya ruhi sağlıklarında bıraktığı maliyeti hesaplamak olanaksızdır. Bu faktörler göz ardı edilmesinin mümkün olmadığı durumlardır. İnsanlık sonsuza kadar, insanın kendi eylemleri sonucu çevrede neden olduğu değişikliklere duyarsız kalamaz. Onun için, ara sıra kendimize şunu hatırlatmamız hayırlı olur: “Uzun vadeli soru, ne tür bir çevre istediğimiz değil, ne tür bir insan istediğimizdir.” (s.83).
Sosyal Adalet
Harvey: “Sosyal adalet kavramı, içine ‘iyi toplum’ görüşümüzü koyacağımız bir kavram değildir, daha kısıtlı bir kavramdır. Adalet esas itibariyle, çatışan talepleri çözmek için bir ilke (ya da ilkeler kümesi) olarak düşünülebilir. Bu çatışmalar değişik şekillerde oluşabilir. Sosyal adalet, bireysel ilerleme arayışında toplumsal işbirliği yapma ihtiyacından doğan çatışmalar için adil ilkelerin uygulanmasıdır.” (s.94). Buradan da anlaşılacağı üzere Harvey için sosyal adalet ilkesinin temeli “adil yollarla sağlanan adil dağıtım” kavramıdır. Yine devamında adil olmayan bir şekilde tanımlanan bir şeyin dağıtımı da adil olmayacaktır deyip adil bir dağıtım için şu kıstasları ortaya koyar: Temel eşitlik, hizmetlerin arz ve talebe göre değerlendirilmesi, ihtiyaç, kalıtsal haklar, liyakat, ortak yarara katkı, gerçek üretken katkı, çaba ve özveri. Bu kıstaslardan ihtiyaç, ortak yarara katkı ve liyakat kıstaslarını üç önemli ilke olarak incelemeye çalışır.[2]
Kent içinde sosyal adalet, kapitalist araçlar kullanılarak sağlanabilir mi? Bu soruyu soran Harvey, “kapitalist piyasa sisteminde, fonların akışını en kârlı bölgelerden saptırma çabalarına karşı bir eğilimin kendiliğinden var olduğu görülmektedir. Dahası, bir kesimde ayda bölgede eyleme neden olmak, aynı zamanda o eylemi başka kesimler ve bölgelerde kısıtlamaksızın mümkün değildir.” (s.108) dedikten sonra kapitalist araçların kendi kapitalist amaçlarına hizmet edeceğini vurgulayarak, bunun sosyal adalet ilkeleriyle bağdaşmayacağını söyler. Bu durumda ilkelerin ve araçların belirlenmesinde yukarıda da değindiğimiz gibi bir takım ahlâki kararlar almak gerekecektir. Anladığımız kadarıyla Harvey, Batı düşünce geleneğinde hâkim olduğunu söylediği bir takım ikiliklere itiraz getirse de, ahlâkın alanını belli bir takım alanlara has kılma yanılgısına düşmektedir. Bu durum düşünce serencamı içinde anlaşılabilir bir durum. Lakin ister istemez kente ve mekâna dair krizleri doğuran evren tasavvuru içinde, oluşturulacak çözüm araçları da bu krizlerin açmazlarını beraberinde taşıyacaktır diye düşünüyoruz. Parçalı çözümlemelerin getirisinin sınırlı olduğu ortadadır. Burada daha kapsayıcı disiplinler üstü ilke ve araçların varlığı elzemdir.
İlerleyen sayfalarda Harvey, Amerika özelinde kriz olarak algılanıp konuşulagelen getto krizine değiniyor ve metnin başlarında dile getirdiği kimi disiplinlerin kendi havzalarına sığınıp gerçekliği göz ardı etmelerini eleştiriyor. “Ulaşmaya çalıştığım nokta, bütün ciddi analizcilerin getto sorununun ciddiyetini kabul etmelerine karşın, pek azının iktisadi sistemimizin kalbini yöneten güçleri sorgulamasıdır. Böylece, kapitalist piyasa ekonomisinin temel belirleyici özellikleri dışında her şeyi tartışmış oluruz. Bu ekonominin sürmesini engelleyecek olanlar dışında her türlü çözümü tasarlarız.” (s.135). Mekân ve toplum özelindeki krizleri anlamaya yönelik bugün dahi ortaya konulan çalışmalar sorunların çevresinde adeta suya sabuna dokunmadan geçip gidebilmektedir. Raporlar, seminerler, toplantılar, makaleler, kitaplar vb. bütün kanıtları sunmaya yönelik her bilgiyi ortaya koyuyor. Bilgi, haleler halinde sorunun etrafında o kadar çok yoğunlaştırılıyor ki adeta sorunun üzerine bir sis bulutu gibi çöküp onu görmemize engel oluyor. Harvey’e göre asıl görevimiz bu değildir. Bırakın bir şeyler yapmayı, temel konularla yüzleşmeden, sadece vicdan azabı çekmemize yarayacağı için bu da karşı-devrimcidir (s.136).
Kent ve Artık-Değer
Artık-değer, üretimin toplam değerinin, (üretim araçları, ham maddeler ve iş aletlerini kapsayan) sabit sermaye ve değişken sermaye (emek gücü) çıkarıldıktan sonra kalan kısımdır (s.205). Kapitalist koşullarda artık-değer, kısmen faiz, kar ve kiranın üç biçiminden oluşur (s.205). Artık-değer’in önemi şudur ki kentler, toplumsal artık üretiminin coğrafi yoğunlaşması ile oluşur. Kentsellik ve iktisadi bütünleştirme tarzı arasındaki can alıcı ilişki burada yatar (s.198). Rosa Luxemburg, artık yaratılmadan uygarlıkta ilerleme olmayacağına dikkat çeker (s.201). Yani sonuç itibariyle diyebiliriz ki kentsellik, toplumsal artık-ürünün önemli bir miktarını mekânda belirli bir noktada yoğunlaşmasıyla mümkündür. Mekân, artığın yoğunlaştırılması ve yönlendirilmesi ile tekrar tekrar inşa edilebilir. Kapitalizmin kendisi de artık-değer’in dolaşımına dayanır (s.212). Kapitalizm, yapısındaki istikrarsızlık iştahını böylece mekâna da işleyerek mekânın yapısını sürekli yapıp-bozulabilecek bir konuma getirir. Değişimler ve farklılaşmalar, sermayeye doğru avantajı tetiklerken, birçok kullanıcı içinse adaletsizliği meydana getirmektedir.
Sonuç Yerine
“İktisad” diye yazı içerisinde kavramsal olarak söz etsek de bugün tepeden tırnağa hâkim olan kapitalizmdir bahsedilen. İnsanlık için, vahşi, gözü dönmüş bir canavar gibi dünyanın her “yer”ini kendisine meta kılmış ve her türlü tasarruf hakkını kendisinde görmüştür. Su, hava ve her türlü enerji kaynakları iştahını doyurmak için sorumsuzca sarf edilmekte; dünya halkları bir avuç azınlığın doymak bilmez arzularının her türlü cefasını çekmektedir. İnsan toplulukları, kitleye dönüştürülerek adeta bir nesne gibi bazen sayıları milyonları geçen nüfuslarıyla kentlere yığılmıştır. Artık insan bir “sayıya” indirgenmiş, sadece nesne kategorisinde olan aritmetik bir meta olmuştur. Devasa bir metropolün içinde hayatını kaybeden bir insan, yeri sayısal olarak zaten doldurulacak önemsiz bir “şey” olmuştur. Kent bu vb biçimleriyle kapitalist sömürünün bir aracı olarak kurulmaya/kurgulanmaya çalışılmıştır ve çalışılmaya devam etmektedir. Tarihte insanoğlunun istikrar bulma gayretiyle inşa ettiği kadim şehirler yerini, her an istikrarsızlık tehlikesiyle karşı karşıya olan kentlere bırakmıştır.
Son kullanma tarihi daha üretilirken tayin edilen mekânlar, zamanı gelince çöpteki yerini almaktadır. Richard Sennet, “Gözün Vicdanı” adlı kitabında, kent sakinlerinin, kent plancılarından, mimarlardan, yerel yönetim organlarından vs ahlâkı telkin ve inşa edecek kentler talep etmeleri gerektiğini dile getiriyor. Bugün kentin kullanıcıları kentten ne talep etmekte acaba?
David Harvey, bu çalışmasında değindiği hususlar olan coğrafya ve iktisat arasındaki ilişkilerin tekraren okunması açısından oldukça önemlidir. Değindiğimiz gibi bu çalışmaların seyrinde de önemli bir noktaya sahiptir. Yazımızda kitabın argümanlarına sınırlı bir biçimde yer verebildik. Lakin Harvey’in bir bütünlük içinde okunmasında yarar var. Sonuç yerine diye başlık altında son sözleri yine Harvey’e bırakarak bitiriyoruz: “Disiplinler arası bütün sınırların karşı-devrimci olduğu anlaşılması gerekir. Bilginin bölünmesi, siyasal yapının, bilginin uygulanması konusunda böl ve yönet yöntemini uygulamasına zemin sağlar. Bu, aynı zamanda akademik topluluğun çoğunluğunu aciz kılar, çünkü bizi, gerçeği ancak her disiplinin kendi özel alanı hakkında söyleyeceklerinin senteziyle anlayabileceğimizi düşünme tuzağına düşürür ve bu açıkça olanaksız çaba bizi çabucak başarısızlığa sürükler. Disiplinler arası, çok ve çapraz disiplinli çalışmalar potansiyel olarak devrimcidir, ama hiçbir zaman gerçek anlamda başarılı olamazlar, bunların aslında işleme olasılığı çok düşüktür. Bu yüzden akademik disiplinlerin formülasyonları yerine, gerçeğe doğrudan yaklaşılmalıdır.” (s.139)
Dipnotlar:
[1] David Harvey, Sosyal Adalet ve Şehir, (Çev. Mehmet Moralı), Metis Yayınları, İstanbul: 2016. (Yazı boyunca parantez içlerinde yer alan sayfa numaraları mezkûr kitaba referansla kullanılacaktır.)
[2] David Harvey’in burada sıralamış olduğu ilkeleri yazının muhtevası içinde detaylı olarak incelememiz imkân dâhilinde olmadığı için sadece belirtip geçmeyi tercih etmek durumunda kaldık.
İlgili Yazılar
Modern Hayata Kurtarıcı Bir Nefes: İslâm İktisadında Ahlâkî Aksiyom
İslâm iktisadının değer yüklü karakteri, anlam ve uygulama boyutuyla Müslüman bireyden Müslüman topluma geniş bir çerçeve çizer. Dine dayalı ahlâkın iktisada dâhil edilmesi yönüyle Müslüman ekonomisinin iktisadi davranışın kurumsal ve toplumsal yapı ve işlevinde pratik ve esneklik kazanması, meseledir. Hayat şartları değişken yapısı karşısında ekonomik üretim ve pazarlamayı peşinden sürüklemiş. Arz ve talep dengesi finansal hareketlilikle yönetilmiştir. İslâm İktisadi karakter yapısı ve özellikleri süre gelen modern ekonomik anlayışlara –Liberalizm, Sosyalizm, Komünizm, Kapitalizm, Karma Ekonomi– farklı bir yapıya sahip, Müslüman toplumun ‘gerçekleri’ ile tanımlanır ve pozitif (neoklasik) iktisattan ayırır.