Devlet, bir yönüyle, sınırları belli bir toprak parçası üzerinde egemenlik kurmuş halkın oluşturduğu yapı olarak tanımlanıyor. Bu tanım zamanla değişiklikler geçirse de temel unsurları bâki kalmakta. Modern dönem her şeye rengini verdiği gibi devlete de rengini veriyor. Bireye seçme hakkı vererek onu vatandaş kılıyor, bir bayrak altında yaşayan toplumu diğer toplumlardan ayırt ederek, uluslaştırarak ulus-devleti inşa ediyor. Devletin bu sürecini, modern devleti ve açmazlarını Sosyolog Abdurrahman Arslan ile konuştuk. Müslümanların devlet ile olan münakaşalarına kadar sürdürdüğümüz konuşmayla sizleri baş başa bırakıyoruz.
Devlet dediğimizde kimsenin yabancılık çekmediği bir kelimeden bahsediyoruz ancak devletin ne olduğunu sorduğumuzda aynı belirlilikte bir cevap alamıyoruz diyor Alessandro Passerin. Devlet dediğimiz yapı sizce nedir, varoluş temelleri nelerdir? Bu yapının başlangıcını nereden başlatmak uygun olur?
Çok basite indirgeyerek söyleyeceğim. Organik bir açıklama gibi göz önünde ve bir yönetme meselesi olarak otoritenin kullanımı cihetinden baktığımızda bunun başlangıcını aileye kadar götürebiliriz. Aile, sosyal bir dünya olduğu gibi aynı zamanda bir yönetim merkezi ve dinî/duygusal bir örgütlenme modelidir. Zira beşerî beraberlik daima bir yönetim meselesi dolayısıyla bir otoriteyle karşı karşıyadır. Yönetim dediğimiz merkezde bir otorite altında ya da bir otoriteye bağlı kalarak gerçekleşiyor. Basit bir ifadeyle bu bağlamda devleti aile ya da topluluk değil de daha geniş ölçekteki beşeri beraberlikleri yönetmek üzere insanlar tarafından oluşturulan kurum-yapı olarak görebiliriz.
Devlet, Batı insanının zihnini en fazla meşgul eden meselelerden biridir. Bazılarına göre devlet, insanın ilkellikten kurtulmasının, ilerlemeci bir anlayışla gelişmişliğin sembolüdür.
Bazılarına göre gökten indirilmiş kutsal bir yapıdır. Bazılarına göre de devlet egemen sınıfın temsilcisidir. Bütün bunlar yine de otorite/iktidar meselesi ve yönetim bağlamında devleti açıklamaya kâfi gelmiyor. Devlet ya da devletleşme süreci ilerlemeci görüşün dediği gibi ne ilkellikten kurtuluş ne de insanları hizaya sokmak ve idare etmek üzere Tanrı temsilcisi bir şeydir. İnsanların hizmet için kendi inanç, amaç ve ideallerine uygun düşecek şekilde oluşturduğu kurumsal bir yapıdır.
Batı’da ortaya çıkan ulus-devletten evvel dünyada ne başka bir ulus-devlet ne bugünkü anlamda üzerinde düşünülüp yazılmış bir devlet ne de siyasi bir otorite gibi bir fikir vardı. Bunlar dinî meseleler olarak kabul edildiğinden, dinin kavramları ve alanı içinde ele alınan, anlamlandırılan meselelerden sayılırdı.
Modern zamanlarda bir sınıfın devletinden söz edilse de buna sol düşünce haricinde -önemli de olsa- fazla ilgi gösterilmedi. Ama en fazla kendinden söz ettirmek mecburiyetinde bırakan; Tanrı iktidarının yerini almış olan ulus-devlettir. Modern insan attığı her adımda Tanrı’dan çok onun temsil ettiği iktidarla karşılaşır ve onun adını anarak yaşamına devam eder. Bir bakıma bu bir mecburiyettir. Muhtemelen bundan olacak ki modern zamanda devlet dediğimiz mesele en fazla tartışılan ve üzerine düşünülen meseledir. Bunun bir sebebi de modernliğin, başta Batılı bir tecrübe olarak Roma’dan başlayıp gelen ve Hristiyanlığa kadar uzanan “kutsal devlet’ kavramını yıkmış, bu sürekliliğe son vermiş olmasıdır. Ama devletle ilgili metafizik ve dinsel kutsallığı yıkarken; aynı zamanda da seküler kutsallığa sahip ulus-devleti onun yerine ikame etmiştir.
Bu devlet modeli uzun bir zamanı kapsasa da neticede dünyadaki bütün insan topluluklarını kendinin öngördüğü dinin, amaç ve işleviyle kendi modelini ve idare etme biçimini sahiplenmeye mecbur etti. Ulus-devletle beraber artık devlet olmadan toplumlardan bahsetmek imkânsız hale geldi. Mekân olarak beşeri yapı yerleşim tarzı olarak geçmişte örneği olmayan, dolayısıyla tabiî de olmayan bir oluşum olmasıyla Batı’da daha az ama Batı haricinde kurulan her ulus-devlet hem kendilerine çatışmalar doğuracak yapıların oluşmasına sebep olmuş hem de kendi içinde çatışmalar doğuracak yapıların oluşmasına sebep olmuş hem de kendisine çizdiği hudutlarla çevresinde yarattığı komşularla neredeyse çözümü imkânsız yeni meseleler ve yeni mayınlı alanlar yaratmıştır. Ama buna rağmen küresel tedavülde her topluluğun kendisi için edinmesi silah zoruyla da olsa yine de kolay oldu. Pazardan bir kurtarıcı, bir bayrak ve birde marşla beraber aldığınızda Birleşmiş Milletler’in de bileşenlerinden biri olarak bir statü kazanıyor ve bununla da mutlu oluyorsunuz. Küreselleşme dediğimiz meselede aslında bir tarafıyla modernliğin ulus-devlet dediğimiz iktidarının dünya ölçeğinde kazandığı yaygınlık sayılır.
Ama bu arada da Batı harici toplumların yöneticileri durmadan devletin yüceliğinden, kutsallığından ve tarihsel meşruluğundan bahsediyor. Tabiî ki bahsedecekler, başka çareleri yok. Modernliğin bütün yalanlarını meşrulaştırdığı kendinin yeniden inşa ettiği tarihtir. Sözünü ettiklerimizin neredeyse hepsi ulus-devletin aslında kendi toplumları nezdindeki meşruiyet arayışıdır. Meşruiyet de bilindiği gibi bir ikna etme/olma çabasıdır. Çünkü modern devlet, o toplumların ne dinî ne de tarihsel/toplumsal tecrübelerinin meyvesidir. Hariçten aktarılmıştır.
Esasında Batı harici hiçbir toplum modern tarihte devlet kurmuş değildir. Onlar devlet ithal etmişlerdir. Elit diyeceğimiz azınlıktaki bir kesim Batı’nın kendi teolojik/tarihsel/toplumsal şartları içinde malzemesi oluşan ve adına sonradan ulus-devlet denilen modern devlet modelini kendi toplumsal dünyalarına ithal ettiler. Sonra da bu insanları, ithal ettikleri bu devlet modelinin kalıplarına dökerek şekil vermeye çalıştılar.
İnsanlar bununla beraber amacı ve idealleri farklı olan yeni bir idare edilme biçimi kurdular. O zamana kadar şahit olmadıkları, yaşamadıkları yeni meselelerle karşılaştılar. Bugün bile bu meseleleri çözememenin çaresizliğini yaşamaktalar. Devlet elinin altındaki beşerî malzemeyi kendi mantığının öngördüğü gibi ulus şeklinde yeniden inşa ederek, bu süreçler Batı’da cereyan edilenlerden sert ve yıkıcı şekilde işlemiştir. Temel aldığı bir dilin, aynı etnik topluluğun hatta farklı dinden olanların bile ön gördüğü din anlayışının çerçevesi içinde inanmasalar bile davranmalarını beklemiştir. Bir de durmadan çalıştırdığı ayrıştırıcı kuvvet ve araçlarıyla bir saflık arayışı içinde olmuştur. Hindistan’da Pakistan’ın ayrışmasının doğurduğu trajediyi hatırlayabiliriz. Buradaki sorun sadece toprağa hudut çizerek ayrıştırmak değildir. Elbette ki bu, tarihte bir ilk olarak rastlanmayan sorunlar doğurmuştur ama bunun yanında bir de insanların birbirlerinden ayrıştırılması vardır.
Ulus-devlet, başta ismi olmak üzere yapısıyla, amacıyla, içinde taşıdığı insanla olan ilişkisiyle farklı bir devlet modelidir. Tarihte böyle bir devlet modeli ve onun idare etme biçimine rastlamıyoruz. Modern devlet, ulus dediğimiz yapısıyla daha evvel örneği olmayan bir devlet, topluluk ve bu topluluğu idare eden yönetici bir mevkiinin sahibidir. Kendisi yanında temsilciliğini yaptığı ulus dediğimiz beşeri birliktelik biçimi de kendi tarihi şartları içinde oluşan organik diyeceğimiz bir yapı değil; sentetik bir yapı yani inşadır. Her şeyden evvel rasyonel mantık ve ideallerle donanmış mutlak bir otoritedir.
Ulus-devlet, isminden de anlaşılacağı gibi teritoryal bir devlettir yani bu devlet modelini tanımlayan temel vasıf; onun toprak/mekân bağımlı olmasıdır. Bu, insanların tabiî olarak bir toprak üzerinde yaşaması meselesi değildir ve ona indirgenemez. İnsanla ilişkisini olduğu kadar, taşıdığı iktidar hâkimiyetini de toprak üzerinden kurar. Bu hâkimiyet altında kalan insan da kimliğini bu toprağa bağlı/ bağımlılıktan alır. Modern zamanda ortaya çıkmış olması ya da inşa edilmiş olmasıyla ama sadece modern demekle bu devlet için doğru bir isimlendirme olmaz. Doğumu bu dönemde olmuştur ama esas önemlisi tarih içinde başka bir örneğinin bulunmamasıdır. Bir de bu devletin “tebaası” olarak ona meşruiyet sağlayan ‘ulus’ dediğimiz kutsallaştırılmış beşeri beraberlik modeli de ilk defa rastlanan bir örgütlenmenin ürünüdür. Elbette köken buraya aittir. Kadim Grek’ten, Roma’dan, Katolik Kilisesi’nden hatta 11. asrın özgün şehirleri dediğimiz şehirlerin oluşumlarından miras aldıkları da vardır. Ama yine de tarihte ilktir.
Fakat bu demek değildir ki bu devlet modeli ve onun beşeri dünyasını oluşturan ‘toplum’ ya da ‘ulus’ gökten zembille indirildi. Elbette ki hayır! Başta da Batı tarihinde yaşanan seküler ve dinî tecrübelere içkindir. Ama esas önemlisi ‘siyasal’ dediğimiz bir oluşumun neticesinde bedenleşmiştir. Hristiyanlığın erken döneminde dinsizlik/sapkınlık olarak nitelendirdiği, “siyasal” dediği yönetim tarz ve amacını geri getirerek dinin dünyasına ya da Katolikliğin ekümenik hayatına sokarak kendini inşa etmesi sıradan bir hadise sayılmaz. Antik döneme ait bir miras, Westfalya’yla beraber Katolik dünyasını çözerek parçalara ayırmıştır.
Yani diyorsunuz ki taşıdığı mirasa rağmen yine de kendine has ve rastlanmayan bir devlet modeli.
Evet, kendine has ama kendisi için değil. Gözden kaçsa da o bir şeye karşı adım adım tasarlanarak inşa edilmiştir. Batı tarihindeki hiçbir dinin, tarihin, toplumun tecrübesinde bulunamayacak bu devlet/iktidar modeli, umumi kanaatin aksine imparatorluk dediğimiz yapı ve yönetim biçiminin yerini almak ya da ona muadil olmak üzere oluşturulmuş ya da tasavvur edilmiş değil. Ulus-devlet dediğimiz bu yapı, ulus da dâhil olmak üzere sadece kilise yönetimine ve onun beşeri dünyası yani cemaatine muadil olmak üzere oluşturulup inşa edilmiştir. Onun muhalifi ve muadili olurken; çelişkili bir şekilde de ilhamını da yine ondan almıştır.
Bu devlet yapısında, devlet-insan ya da devlet-toplum ilişkisinden biraz bahsedebilir miyiz, hatta kendinden önceki devlet ve yönetim biçimleriyle birlikte?
Eğer mukayese yaparak konuşacak olursak, imparatorluklar meşruiyetlerini daha ziyade kutsallıklar, gelenekler, efsaneler ya da tarih üzerinden sağlayan yönetimlerdi. Hâkimiyetleri altındakilerle olan ilişkilerini tekil insan üzerinden değil; topluluk üzerinden yürütürlerdi. Bunlar da vergiye dayalı olarak daha ziyade mali ve askerî ilişkiler şeklindedir. Modern devletin yaptığı gibi bunlar toplumsal hayata müdahale ederek, insanın yaşamını düzenleyerek, yönetmek, şekillendirmek gibi bir amaç gütmemişlerdir.
Bu bağlam içinde denebilir ki imparatorluk yönetimi altında yaşayan bir insan, modern devletteki kadar iktidar müdahalelerine maruz kalarak yaşamamıştı ve bu anlamda da daha özgür bir hayatı vardı. Bir de bu yönetim biçimi ya da bu tür egemenlik, her topluluğu olduğu haliyle kabul ediyordu. Bu yüzden de egemenin dinî ve siyasi değerlerine inanmak mecburiyetinde kalmıyorlardı. Evet, istila ya da talan korkusu çekiyorlardı ama kendi dillerine, dinlerine, toplumsal değerlerine bağlı kalarak yaşayabilmekteydiler.
Devlet ve egemenlik konusunu ele alırsak, egemeni; elinde kuvvet bulunduran, şeklinde tanımladığımızda, modern dönemde devletin egemenliği hakkında ne söylenebilir?
Kilise’ye ait bu anlayış ile kavram, modern devletle beraber tekil anlamından sıyrılarak siyasal bir anlam kazanmıştır. Dolayısıyla insanın duruş ve hayatına, egemenlik dediğimiz şey modern devletle giriyor. Teoride egemen olan ulustur, ulus bu hakkını sözüm ona devlete devretmiştir. Kuvveti verdikten sonra da devlet onun efendisi olmuştur. Anlayacağınız, aydınlanmacı düşüncenin siyasi/sosyal teorisine ait kurgudur bu, her işin başında da toplum sözleşmesi dediğimiz uyduruk teori gelir. Sözünü ettiğimiz bu egemenlik düşüncesi de aslında ilhamını Kilise’den alan çalıntı bir şeydir.
Hatırlanması lazım ki aydınlanmacı düşünce bir yanı ile Platon’un metafizik âlemini ya da Hristiyanlığa ait göklerdeki yahut melekût âleminin yeryüzüne taşınarak içinin boşaltılması, yeniden anlamlandırılması ve yeniden inşasıdır. Daha ziyade bu, kendini erken dönem resim sanatıyla gösterir. Cennet-cehennem tasvirleri resimlenerek müşahhas hale getirilip dünyevileştirilir. Buna göklerin ya da tarihin boşaltılması diyebiliriz. Buna bizdeki ilk örnek olarak ‘Çağrı’ filmini verebiliriz. Bu da tarihin içini boşaltan bir örnek sayılır.
Modern devlet kendini meşrulaştırmaya ihtiyaç duyduğundan, “göklerin boşaltılmasıyla” uzun zamandır Kilise’nin kullandığı “Tanrı egemenliğini”, Aydınlanma bu defa “göklerden yeryüzüne indirerek” ulusta içkinleştirir. Bu Platoncu içkinleştirme neticesinde karşımıza sosyal bir egemenlik fikri çıkar. Ulus da bunu kendi adına kullanmak üzere devlete devreder. Artık Tanrı’nın yerini halk, Kilise’nin de yerini devlet almıştır.
Şuan burada sadece devletin meşruiyeti değil; bir de bunun yanında devletin, toplumun ve bireylerin özerkliği meselesi var. Hatırlamak lazım ki modern birey başta olmak üzere devlette özerk olmak, onunla irdelendiğinden, hariçten gelen bir türlü oluşum ya da müdahaleye karşılıktır; buna Tanrı da dâhildir. Bilhassa Kilise karşısında düşünüldüğünde ama bilhassa Katoliklerin ümmetçi diyeceğimiz anlayışı karşısında düşünüldüğünde birey kadar toplum ve devleti, özgür olma hissi yaşatır. Ama bu tercihte dönüp dolaşıp neticede ulusun egemenliğini değil; ulus üzerinden devletin kurmuş olduğu vesayeti getirir. Egemenlik mutlak olduğundan, ona bir hudut çizmek imkânsızdır. Hatta özgürlük için sürdürülen mücadele, daha ziyade insanın vesayetten kurtulma mücadelesi olarak cereyan etmiştir.
Modern dönem devlet yapılanmasında ortaya çıkan; “Kötü yasaların yönlendirdiği güç, tümüyle yasadan bağımsız bir güçten daha iyi olur.” söyleminin geliştiği görülmekte, bu söylemin bizlere açtığı çıkmazlar nelerdir sizce ve bu söylemin temeli nereye dayanmaktadır?
Toplumlar daima kendilerine ait âdetler, gelenekler -fakat daha önemlisi de- inandıkları dinlerine ait kurallara göre yaşamıştır. Bütün bunları yıkarak kendinin yaptığı kurallara göre hayatı ve yaşamı düzenleyen modern devlet oldu.
Bu topluma ait hayatın işleyen diyalektik mantığını değiştirdi ve yerlerine kendininkileri ilave etti. Sonra da koyduğu kanun ve kurallar eğer yoksa bu defa başıbozukluk, karmaşa, kötü yönetim vardır diyerek, kendisini meşru ve zorunlu bir ihtiyaca dönüştürdü. Bu da insan topluluklarını bütünüyle devlete ve onun kanunlarına bağlı/bağımlı ve merkezi bir yaşama biçimine mahkûm etti. Merkezcilik her sorunun devletle çözülmesi noktasında insanı taşıdığından, insan, Allah yerine daha çok devlet adını anmaya başladı. Bu trajediyi derinden yaşayanlardan biri de Müslümanlar oldu. Adem-i merkezî bir yapıdan merkezi bir yapıya geçiş yaşarken; farkında olmadan hayat düzeylerinde ontolojik bir kayma gerçekleşti.
Pre-modern dönemde ‘egemen’lerin güçlerini tahkim için kullandıkları araçlarla modern ve endüstri devrimi sonrası devletin kendini tahkim için kullandığı araçlar arasındaki farklar nelerdir?
Modernlik öncesinde devletin kendini tahkim ettiği kuvvet başta ordudur. Onun için ordu daima ön safta yer almıştır. Tabiî ki Bizans örneğine bakarsak ayrıca bir tahkim kuvveti olarak önde bulunan bir de Kilise vardır.
İsterseniz bunlara organik kuvvetler diyelim. Ancak modern dönemde bu araç ya da kuvvet değişmiş, yerini teknoloji almıştır. Elbette ki ordular yine var fakat teknoloji sadece ordunun kullandığı bir şey değil; devlet bu teknolojiyi bir denetim aracı olarak kullanıyor. Bu yolla kendini yoğun şekilde tahkim etmektedir. Aslında modern devlet ve teknolojiyle beraber insanlar bireysel ve toplumsal düzeyde cereyan eden “denetim” dediğimiz bir meseleyle de tanışmıştır. Unutmamak lazım ki modern ya da ulus-devlet özü itibariyle teknolojik bir devlettir.
Aslında bu denetim meselesine katılması gereken unsur eğitimdir. Modern devlet bilgiyi ve eğitimi kendi iktidar alanı içine alarak tarihte ilk defa egemenliği altındaki bütün insanları zorunlu eğitime tâbi tutan bir devlettir. Antik dönemin bazı şehir devletlerinde benzer uygulamalar olsa da bu kadar kapsamlı olmamıştır. Çok erken yaşlardan itibaren çocukların öngörülen bir bilgi biçimi ve eğitim anlayışından geçirilmesi, esasında devletin çocuğu kendi mülkiyetine geçirmesi, kendini de başta insan zihninde tahkim etmesi demektir. Ama tahkimle ilgili işin bu ideolojik boyutu daima gözlerden kaçmaktadır. Müslümanları yakinen ilgilendirdiğinden, gözden kaçmaması için evvela Müslümanların, biz çocuklarımızı niçin eğitiyoruz sorusuna cevap vermesi gerekiyor.
Eğitim, ulus-devletin en başta gelen ideolojik aygıtlarından biridir. Hem de en kalıcı ve en tesirlisidir. Okutulmasını istediği bilgi biçimiyle kendine meşru görüleceği bir mevkiinin oluşmasını sağlamakta, sonrasında insanda onun ön gördüğü kimlik ve rolü benimseyeceği bir zihniyet dünyası inşa etmektedir. Beş yaşından itibaren başlatılan bu eğitimle çocuk zihni öngörülen kalıplara dökülerek şekillenir. Esasında bu, bir inanca bir dünya görüşüne göre zihnin şekillendirilmesidir. Büyük iddiaların sahibi olduğunu vehmeden Müslüman kesim, çocuğunu erken yaşta bu eğitime verdiğinde, başta da anne, çocuğun “yükünün” üzerinden kalktığına inanarak bir dünya sevinmekte ama daha sonra bunun nasıl bir karşılıkla kendine geri döneceğinin ise daha Müslüman aile muhasebesini yapmış değil.
Devletin içerisinde, güce sahip olanın bir süre sonra yozlaşacağı öngörüsüne katılıyor musunuz? Bu bağlamda Batı’da geliştirilen egemen gücü denetlemek adına oluşturulmuş; anayasa, parlamento, güçler ayrılığı ilkesi gibi etkenlerin ne kadar faydası olabilir?
Bu hususta evvela devletin getirdiği aşırı kuvvet temerküzünden dolayı gözden kaçırılmaması lazım gelen önemli sebepler olduğunu söyleyelim. Aşırı merkeziliği her şeyi kendi tekeline alarak çözme isteği ciddi bir yapısal sorunu da beraberinde getiriyor. Temerküz etmiş bu kuvvet ve yetkiyi zaaf sahibi insan kullanırken, ister istemez o da yozlaşıyor. Unutmamak lazım ki “siyasal olan” bir ahlâk öğretisi değildir ki insana devamlı ahlâklı olmayı hatırlatsın, o daha çok bu kuvvetin nasıl kullanılacağını insana öğretir.
Bu cihetten baktığımızda devlet gücüne sahip olanlar ya da o güç ilişkilerinin içinde yer alanlar yozlaşırken, diğer bir taraftan da devletin yapısı ve yönetme mantığından kaynaklanan birçok sebepten dolayı aslında devlet de toplumu yozlaştırmakta ve çürütmektedir. Batı’da bireyin sivil toplumla devletten bağımsız kalmaya çalışmasının, sürekli diri kalmasının bir sebebi de bu etkinin haricinde kalmaktır. İnsanla devlet arasındaki mesafenin uzaklığı ya da yakınlığı özgürlüğün olduğu kadar hesap sorulabilirliğin de ölçüsüdür. Başta sivil toplumla siyasal toplum, özel alanla kamusal alan ve devletle kilise ayrıştırılmış, aralarına bir mesafe konulmuştur. Bu mesafe daraldığında da özgürlüğün tehlikeye girdiği kabul edilmiştir. Egemen kuvveti denetlemek için sözünü ettiğimiz tedbirlerin aslında hiçbiri nihai teminat değildir ve olmamıştır. Batı’nın refah döneminde bütün bunlar en azından görünürde uygulandı.
Zira devlet derken aslında hakkında konuşmayı ve tahlil etmeyi gerektiren kurumsal bir oluşumdan bahsedilmektedir. Diğer toplumlarda olduğu gibi Müslümanlar da devlet derken ulus-devleti anlamakta ve bu devlet üzerinden “devlet” hakkında düşünmekte ve konuşmaktadırlar. Ne de olsa ulus-devletin dünyasında yaşamaktayız. Kişisel olarak ben bunun insanın muradına uygun devlet hakkında bir düşünce ve konuşma olmadığına inanıyorum. Müslümanların zihninde var olan ve hakkında konuşulan ve adına da İslam devleti denilen devlet, çağdaş İslamcılığın tasavvurundaki bir devleti temsil eder, bu da büyük nispette ilhamını modern devletten almıştır. Klâsik dönem İslam’ın yönetim paradigması bu model üzerinden okunarak buraya varılmaya çalışılır.
Aşırı merkezi, her şeyi kendi tekeli altına alan, bu şekilde kamusal bir örgütlenme kurmuş aşırı bürokratik ve esas önemlisi de insanı doğumundan ölümüne kadar adım adım takip eden böyle bir devlet modeli İslam’da vardır demek asla mümkün değildir. Modernleşme tarihimiz içinde Müslümanların devletle ilgili sürdürmüş olduğu tartışma da esasında trajik bir şekilde bir tekrarın ötesine gidememiştir. Söylediklerim bir tenkit değil; o gün öyleydi yani modernliği de modern devleti de yeteri kadar tanımıyorduk ama bugün artık tanıyor ve pratikteki durumunu görüyoruz. Dolayısıyla söylediklerim, gerçeğin yeniden düşünülmesi için bu kalıplardan kurtulmakla ilgilidir.
Mevzumuza dönersek, bugün de dâhil olmak üzere, İslam’da devlet yoktur diyenlerle İslam’da devlet vardır yani bir ad koyarak ‘İslam devleti’ diyenler de esasında aynı devlet modeli olan ulus-devlet modelinden hareket ederek savunmalarını yapmaktadırlar. Tartışma daha ziyade kurumsal yapı üzerinden sürdürülür. Hâlbuki devlet sadece bir kurumsal yapı değil ve buna da indirgenemez. Devlet, iktidarın/otoritenin kökeni, oluşumu ve nihayetinde kendini kurumsallaşmada aldığı biçimle de ilgilidir. Sonuçta her inanç, topluluğa verdiği anlamla onu biçimlendirir. Detaya inmeden sadece şunu söyleyebilirim; İslam, ulus-devlete benzemeyen, başka türlü bir iktidar oluşumu ve buna dair bir pratik ortaya koymaktadır.
Sizce devletin bir dini olur mu? Bu bağlamda son dönemde bazı Müslümanların da dillendirmiş olduğu; “Devletin dini adalettir.” söylemini nasıl değerlendiriyorsunuz?
Devletin ne olduğu onun içeriğiyle ilgilidir. Yani bu, devletin hangi hakikat telakkisini kendine meşruiyet temeli yaparak inşa olmasıyla ilgilidir. İnanç, insana ait bir şeydir; devlet ne bir inanca ne bir ideolojiye ya da mitolojik bir şeye dayanılarak inşa edilir. Ve temel aldığının ideallerine göre kurumsal şeklini bulur. Ancak bundan sonra ona böyle bir sıfat atfedilebilinir. Dolayısıyla esas mesele, iktidar/otoriteyi temsil ettiği için devleti bir dinden, ideolojiden ya da efsaneden bağımsız düşünemeyiz. Dediğimiz gibi her iktidar/otorite nihayette ait olduğu hakikat telakkisine göre şekil bulur ve kendini ona göre örgütleyerek kurumsal hâle gelir.
İslâm devletinin beş vasfından bahsedilir. Bunların içinde en önemlisi elbette ki adalettir. Ama devlet kendinden muharrik kuvvet olmadığından, sürekli adalet peşinde koşsun, eğer böyle anlarsak, o zaman devlet dediğimizi insandan bağımsız bir mekanizma gibi görüyoruz demektir. İslam’ın hakikat telakkisi ve bunun ilkelerine göre oluşturulan bir yapı olarak devlet, adaletin dağıtımını sağlayacak kurumlarla beraber oluşur. Adaleti uygulayacak olan Müslüman da bu kurumları kullanarak adaletin tesisini bu yolla sağlayacaktır. Söz gelimi eşitlik ideolojisi üzerinden şekillenmiş kurumlarla adaleti hak ettiği gibi gerçekleştirmek mümkün olmaz. Varsayalım ki devleti insansızlaştırdık, geriye dini adalet olan bir devlet kalmaz ama geriye adaleti dağıtmaya elverişli kurumsal bir yapı kalır. Söz gelimi modern devlet teorik olarak başta eşitlik ideolojisi üzerine kurulduğundan, onun kurumsal yapısı adaleti topluma taşıyıp götürmeye elverişli değildir.
Bugünden Müslümanların tarihine baktığımızda, Medine Vesikası bazı Müslümanlar tarafından Medine Devleti Anayasası olarak tanımlanmış, Müslümanların devletleşme tecrübesi o tarihlerden başlatılmıştır. Medine Vesikası sonrası Medine toplumunu bir devlet olarak görmek mümkün müdür? Burada bir parantez olarak ‘Asrısaadet’ denilen dönemi nasıl değerlendirebiliriz?
İslam’a ait bir sosyal teoriden bahsedip bahsedemeyeceğimizden çok emin değilim ama bu düşünce, mevzuyla ilgili İslam’da bir eksikliği ifade etmiyor, bunu peşinen söyleyeyim. İslam’ın teoriler üzerinden meseleleri çözen bir mantık taşımadığına inandığım için bunu söylüyorum. Fakat yine de siyasi/sosyal teorisi olduğunu varsayarak meramımı anlatmaya çalışayım. Medine vesikası, kanımca bir anayasa olmaktan ziyade İslam’ın Müslüman olan ve olmayanlara dair bakışını ifade etmektedir. Anayasa hareketleri aslında Batı’nın çok yakın tarihinde ortaya çıkmış uygulamalardır. Yaklaşık 1850’lerden itibaren demokratik kurallar içinde seçilmiş olsalar da seçilenleri keyfi kararlar almaktan, kanunlar yapmaktan alıkoymak, önüne geçmek için alınan tedbirlerden sayılır. Kişisel olarak İslam hukukunun bu şekilde kodifiye edilmesinin onun muradına uygun olmadığına, dinamizmini ortadan kaldırdığına inanıyorum. İslâm hukukunun Batı’nın modern hukuk anlayışına göre kodifiye edilmiş hali olan Mecelle’ye de bu yüzden karşıyım.
Medine vesikası ve onun bazı Müslümanlar için cazibesi, biraz da bana çağdaş demokratik teorinin birlikte yaşamak gibi cevabını aradığı soruya, bizim cevabını bulmaya çalıştığımız bir cevap olarak geliyor.
Hâlbuki bu soru demokratik teorinin sorunudur ve geldiği çıkmazı göstermektedir. Söylemem gerekir ki Medine vesikasında farklı inançtan olanlara haklar dağıtılmıştır ama bölüşülen bir iktidar yoktur. Yani iktidarı bölüştürmemektedir. Hâkim olan Peygamberimiz (sav )’dir. Medine vesikası bu yüzden benim için bir yönetim, bir şehir ve ölçeği genişlettiğimizde de bir devlet iktidar modelidir.
Bir de Medine dönemi diyorsunuz, Müslümanların Medine dönemi derken bir otorite/iktidarın yani peygamberimizin temsil ettiği otorite etrafında oluşan bir topluluktan ziyade, bundan, İslâm milletinin Yesrib denilen mekânda kendini görünür hâle getirmelerini anlıyorum. Beşerî tarafında zaten Müslümanlar var ama bu görünürlüğün somut bir şekilde kendini mekânda açığa vurması mescitle başlar. Bu da demektir ki Müslümanlar bir topluluk/millet olmaya başladıklarından itibaren başta kendi aralarında sonra da kendileri için bir iktidar taşıyıcısı ya da oluşumu içindeydiler. Mekâna yansıması için beklenmesi gerekiyordu. İnsanı olduğu gibi iktidarı da mekân bağımlı ya da mekân üzerinden kavrayan/kimliklendiren ya da algılayan Batı düşüncesine bu aykırı görünür ama İslam, insanı “mekân-bağımsız” ele almaktadır.
Son dönem İslam hukukçularından Wael Hallaq, Türkçeye de çevrilen İmkânsız Devlet kitabında; modern dönemde bir İslam devletinin olamayacağını ifade ediyor bu konuda siz ne düşünüyorsunuz, modern dönemde bir İslam devleti olamaz mı?
Sözünü ettiğiniz kitap bence anlaşılmamak üzere yapılmış bir çeviriye sahip. Belki de kitabın kendisiyle hatta kendinden çok bahsetmeyi seven yazarla da ilgili olabilir. Her neyse. Anladığım kadarıyla burada modern dönemin oldukça karmaşık siyasi, sosyal, iktisadi, ideolojik beşeri yapısından dolayı bir İslam devletinin olamayacağını; bu dünyanın “alt yapısı” ve “üst yapısıyla” buna elverişli olmadığını anlatmaya çalışmaktadır. Ama bu dünyanın taşıdığı ya da içinde bulunduğu karmaşık yapının aynı zamanda onun en büyük zaafını oluşturduğunu söylemiyor. Kanımca yazar, basit bir ifadeyle iki hususu ihmal etmektedir. Biri modern devletle modern toplumu özne yapmakla sonra da oradan hareketle İslam’ın devleti hakkında konuşmaktadır. Yani konuşmamızın başlangıcında Müslümanların, devlet vardır/yoktur tartışmasına değindiğimiz gibi burada da modern devlet üzerinden düşünülen/anlaşılan bir İslam devleti meselesi var. İkincisi de İslam’ın, insanların yaşadığı şartları değiştirmek üzere gelen bir din olmasıdır. Şartların imkânlı ya da imkânsızlığı izafi bir şeydir. Mekkeli müşriklerin fazla görünmeyen örgütlü iktidar alanı içindeki şartlara bakıldığında neredeyse her şey hatta konuşmak bile imkânsızdır. Ama bu, Mekke’nin yanı başında bir Medine inşa etmeye engel olamadı.
Bizim için ne söyleyebiliriz. Söyleyebileceğimiz; sloganlarla düşünme devri artık bitmiştir. Başta da “Allah-u Ekber”i slogan olmaktan kurtaralım. Aşağı yukarı bir asırdan fazla bir zamandan beri sürdürdüğümüz, buna da entelektüel bir faaliyet gibi baktığımız, karşıtı üzerinden -buna ben de dâhilim- düşünce üretme alışkanlığımızdan vazgeçelim. Bu alışkanlığı edinen zihinler, aslında karşıtı tarafından esir alınmış, onun kötü bir kopyası olmuş demektir. Karşıtı ortadan kalktığında da bugün Müslüman zihnin/aklın yaşadığı gibi boşluğa düşmekten kurtulamaz.
Artık bugün, insanın, toplumun, dünyanın ve bilginin mahiyetine dair neredeyse her şeyi düşünme zarureti var. Diğerlerinin yanında bugün İslam hakkında düşünürken bile başkalarına ait entelektüel amaçlar ve bağlamlar içinde düşündüğümüzü, bundan da İslam’ın muradına uygun bir şey çıkmayacağını kabul etmeliyiz. Müslüman olmamız artık Müslümanca düşündüğümüz anlamına gelmiyor. Müslümanca düşünmenin yeni bir emek, zaman ve gayret gerektirdiği, bunun da sloganlarla sağlamayacağını bilmeliyiz. Bugün bir Müslüman var ama Müslümanca düşünmeyen bir zihin/aklın sahibidir; bir Müslüman var ama parçalanmış bir şahsiyet hâlindedir; Müslüman, bir adalet/ahlâk inancına sahiptir ama adaletli ve ahlâklı davranmamaktadır. Bunların dâhili ve harici sebepleri üzerine düşünelim. Post-modern şartlar içinde Müslüman bir kimliğin nasıl oluşturulacağı ya da parçalanmış halinin nasıl birleştirileceğini iman tazeleyerek yeniden düşünelim. Bunlar siyaseti yok saymaz ama kesinlikle siyaseti öncelemektedirler.
Dünkü Müslümanların kendilerini içinde buldukları modern şartları yeteri kadar sorgulayıp mahiyetini anlamaya vakitleri olmadıkları gibi imkânları da fazla yoktu. Ama modernliğin kültürü/eğitimi içinde Müslümanlar yeterince önceliği siyasete verdiler.
Daha doğrusu önderlik entelektüele geçince önceliği de siyaset aldı. Çünkü siyaset üzerinden entelektüellerin zaafı olan iktidar sahibi olma rüyası gördüler. Doğurduğu neticelere bakıldığında, bunun bizi iyi bir yere getirdiği söylenemez. Siyaset, Müslümanları, kendi dünyası içinde görevini yapıp dünyevileştirdi. İslâm, Müslümanlardan iktidar aramalarını istemez. Ona göre iktidar aranmaz ve kendisine eklemlenecek bir şey de değildir. İktidar, Müslümanların kendi içlerinde/ aralarında inşa edecekleri bir şeydir. Fıkıh bunun için var.
“İnsan insanın kurdudur.” kabulünden yola çıkan Hobbes, bu insanların güvenli bir şekilde yaşayabilmeleri için Leviathan’a ihtiyaçları olduğunu belirtir. Bu ihtiyacın oluşumu olan modern devlet, insanı da oluşumunun içine dahil ederek onu vatandaş kılar.
İnsanın kendi gerçekliğinin farkına varması ancak acıyla ve dolayısıyla da yaralanmakla mümkün oluyor. Yaralanmanın olduğu yerde uyanma başlıyor. Varoluşsal bir durumdur bu. Acı/yara insanın dönüp kendine bakmasının gerekçesi oluyor. Bunun yerine başka bir olgu koyamıyoruz maalesef. Klişe olacak belki ama mutlu insanın hikâyesi yoktur. Mutluluk, insanı dışsal bir illüzyonla kaplayıp kendi varlığının dışına düşürüyor. Oysa acı ve yara insanı tam da ruhunun ortasından yakalıyor ve kendi içine düşürüyor.
Kur’an’dan bizim öğrendiğimiz ise şu: İnananlar kendi üzerlerine düşen sorumluluğu bütünüyle yerine getirdikten sonra Tanrı o süreçte müminlere yardım ediyor, müdahale ediyor her anlamda… Sen kendi üzerine düşen sorumlulukları yerine getirmeden başına bir kötülük geldiğinde dua et Tanrıya: “Bu kötülüğü bizden kaldır.” Hayır, bu racona ters!
Gerek üniversite, gerek sivil toplum kuruluşları, gerekse de toplumsal tepkilerin ekseriyeti Filistin’in yanında, İsrail’in Gazze’ye uyguladığı şiddet ve ‘soykırım’ sarmalının karşısında… Olayın bir de entelektüel, akademik dünyaya yansımaları söz konusu. Türkiye’deki okuyucunun tercüme eserlerinden tanıyabileceği Judith Butler, Slavoj Zizek gibi isimler bunlardan birkaçı. Fakat bunların içerisinde bu söyleşimize konu olacak asıl isim; “Dayanışma Prensipleri: Bir Beyanat” başlıklı, 3 arkadaşıyla birlikte bir açıklama yayımlayan Jürgen Habermas. Habermas’ı siz de çalışmaları üzerinden yakinen biliyor ve takip ediyorsunuz. Bu açıdan değerlendirmeleriniz Türkiyeli okuyucu açısından kıymetli.
Abdurrahman Arslan İle Modern Devlet ve Açmazları Üzerine
Devlet, bir yönüyle, sınırları belli bir toprak parçası üzerinde egemenlik kurmuş halkın oluşturduğu yapı olarak tanımlanıyor. Bu tanım zamanla değişiklikler geçirse de temel unsurları bâki kalmakta. Modern dönem her şeye rengini verdiği gibi devlete de rengini veriyor. Bireye seçme hakkı vererek onu vatandaş kılıyor, bir bayrak altında yaşayan toplumu diğer toplumlardan ayırt ederek, uluslaştırarak ulus-devleti inşa ediyor. Devletin bu sürecini, modern devleti ve açmazlarını Sosyolog Abdurrahman Arslan ile konuştuk. Müslümanların devlet ile olan münakaşalarına kadar sürdürdüğümüz konuşmayla sizleri baş başa bırakıyoruz.
Devlet dediğimizde kimsenin yabancılık çekmediği bir kelimeden bahsediyoruz ancak devletin ne olduğunu sorduğumuzda aynı belirlilikte bir cevap alamıyoruz diyor Alessandro Passerin. Devlet dediğimiz yapı sizce nedir, varoluş temelleri nelerdir? Bu yapının başlangıcını nereden başlatmak uygun olur?
Çok basite indirgeyerek söyleyeceğim. Organik bir açıklama gibi göz önünde ve bir yönetme meselesi olarak otoritenin kullanımı cihetinden baktığımızda bunun başlangıcını aileye kadar götürebiliriz. Aile, sosyal bir dünya olduğu gibi aynı zamanda bir yönetim merkezi ve dinî/duygusal bir örgütlenme modelidir. Zira beşerî beraberlik daima bir yönetim meselesi dolayısıyla bir otoriteyle karşı karşıyadır. Yönetim dediğimiz merkezde bir otorite altında ya da bir otoriteye bağlı kalarak gerçekleşiyor. Basit bir ifadeyle bu bağlamda devleti aile ya da topluluk değil de daha geniş ölçekteki beşeri beraberlikleri yönetmek üzere insanlar tarafından oluşturulan kurum-yapı olarak görebiliriz.
Bazılarına göre gökten indirilmiş kutsal bir yapıdır. Bazılarına göre de devlet egemen sınıfın temsilcisidir. Bütün bunlar yine de otorite/iktidar meselesi ve yönetim bağlamında devleti açıklamaya kâfi gelmiyor. Devlet ya da devletleşme süreci ilerlemeci görüşün dediği gibi ne ilkellikten kurtuluş ne de insanları hizaya sokmak ve idare etmek üzere Tanrı temsilcisi bir şeydir. İnsanların hizmet için kendi inanç, amaç ve ideallerine uygun düşecek şekilde oluşturduğu kurumsal bir yapıdır.
Batı’da ortaya çıkan ulus-devletten evvel dünyada ne başka bir ulus-devlet ne bugünkü anlamda üzerinde düşünülüp yazılmış bir devlet ne de siyasi bir otorite gibi bir fikir vardı. Bunlar dinî meseleler olarak kabul edildiğinden, dinin kavramları ve alanı içinde ele alınan, anlamlandırılan meselelerden sayılırdı.
Modern zamanlarda bir sınıfın devletinden söz edilse de buna sol düşünce haricinde -önemli de olsa- fazla ilgi gösterilmedi. Ama en fazla kendinden söz ettirmek mecburiyetinde bırakan; Tanrı iktidarının yerini almış olan ulus-devlettir. Modern insan attığı her adımda Tanrı’dan çok onun temsil ettiği iktidarla karşılaşır ve onun adını anarak yaşamına devam eder. Bir bakıma bu bir mecburiyettir. Muhtemelen bundan olacak ki modern zamanda devlet dediğimiz mesele en fazla tartışılan ve üzerine düşünülen meseledir. Bunun bir sebebi de modernliğin, başta Batılı bir tecrübe olarak Roma’dan başlayıp gelen ve Hristiyanlığa kadar uzanan “kutsal devlet’ kavramını yıkmış, bu sürekliliğe son vermiş olmasıdır. Ama devletle ilgili metafizik ve dinsel kutsallığı yıkarken; aynı zamanda da seküler kutsallığa sahip ulus-devleti onun yerine ikame etmiştir.
Bu devlet modeli uzun bir zamanı kapsasa da neticede dünyadaki bütün insan topluluklarını kendinin öngördüğü dinin, amaç ve işleviyle kendi modelini ve idare etme biçimini sahiplenmeye mecbur etti. Ulus-devletle beraber artık devlet olmadan toplumlardan bahsetmek imkânsız hale geldi. Mekân olarak beşeri yapı yerleşim tarzı olarak geçmişte örneği olmayan, dolayısıyla tabiî de olmayan bir oluşum olmasıyla Batı’da daha az ama Batı haricinde kurulan her ulus-devlet hem kendilerine çatışmalar doğuracak yapıların oluşmasına sebep olmuş hem de kendi içinde çatışmalar doğuracak yapıların oluşmasına sebep olmuş hem de kendisine çizdiği hudutlarla çevresinde yarattığı komşularla neredeyse çözümü imkânsız yeni meseleler ve yeni mayınlı alanlar yaratmıştır. Ama buna rağmen küresel tedavülde her topluluğun kendisi için edinmesi silah zoruyla da olsa yine de kolay oldu. Pazardan bir kurtarıcı, bir bayrak ve birde marşla beraber aldığınızda Birleşmiş Milletler’in de bileşenlerinden biri olarak bir statü kazanıyor ve bununla da mutlu oluyorsunuz. Küreselleşme dediğimiz meselede aslında bir tarafıyla modernliğin ulus-devlet dediğimiz iktidarının dünya ölçeğinde kazandığı yaygınlık sayılır.
Ama bu arada da Batı harici toplumların yöneticileri durmadan devletin yüceliğinden, kutsallığından ve tarihsel meşruluğundan bahsediyor. Tabiî ki bahsedecekler, başka çareleri yok. Modernliğin bütün yalanlarını meşrulaştırdığı kendinin yeniden inşa ettiği tarihtir. Sözünü ettiklerimizin neredeyse hepsi ulus-devletin aslında kendi toplumları nezdindeki meşruiyet arayışıdır. Meşruiyet de bilindiği gibi bir ikna etme/olma çabasıdır. Çünkü modern devlet, o toplumların ne dinî ne de tarihsel/toplumsal tecrübelerinin meyvesidir. Hariçten aktarılmıştır.
Esasında Batı harici hiçbir toplum modern tarihte devlet kurmuş değildir. Onlar devlet ithal etmişlerdir. Elit diyeceğimiz azınlıktaki bir kesim Batı’nın kendi teolojik/tarihsel/toplumsal şartları içinde malzemesi oluşan ve adına sonradan ulus-devlet denilen modern devlet modelini kendi toplumsal dünyalarına ithal ettiler. Sonra da bu insanları, ithal ettikleri bu devlet modelinin kalıplarına dökerek şekil vermeye çalıştılar.
İnsanlar bununla beraber amacı ve idealleri farklı olan yeni bir idare edilme biçimi kurdular. O zamana kadar şahit olmadıkları, yaşamadıkları yeni meselelerle karşılaştılar. Bugün bile bu meseleleri çözememenin çaresizliğini yaşamaktalar. Devlet elinin altındaki beşerî malzemeyi kendi mantığının öngördüğü gibi ulus şeklinde yeniden inşa ederek, bu süreçler Batı’da cereyan edilenlerden sert ve yıkıcı şekilde işlemiştir. Temel aldığı bir dilin, aynı etnik topluluğun hatta farklı dinden olanların bile ön gördüğü din anlayışının çerçevesi içinde inanmasalar bile davranmalarını beklemiştir. Bir de durmadan çalıştırdığı ayrıştırıcı kuvvet ve araçlarıyla bir saflık arayışı içinde olmuştur. Hindistan’da Pakistan’ın ayrışmasının doğurduğu trajediyi hatırlayabiliriz. Buradaki sorun sadece toprağa hudut çizerek ayrıştırmak değildir. Elbette ki bu, tarihte bir ilk olarak rastlanmayan sorunlar doğurmuştur ama bunun yanında bir de insanların birbirlerinden ayrıştırılması vardır.
Ulus-devlet, başta ismi olmak üzere yapısıyla, amacıyla, içinde taşıdığı insanla olan ilişkisiyle farklı bir devlet modelidir. Tarihte böyle bir devlet modeli ve onun idare etme biçimine rastlamıyoruz. Modern devlet, ulus dediğimiz yapısıyla daha evvel örneği olmayan bir devlet, topluluk ve bu topluluğu idare eden yönetici bir mevkiinin sahibidir. Kendisi yanında temsilciliğini yaptığı ulus dediğimiz beşeri birliktelik biçimi de kendi tarihi şartları içinde oluşan organik diyeceğimiz bir yapı değil; sentetik bir yapı yani inşadır. Her şeyden evvel rasyonel mantık ve ideallerle donanmış mutlak bir otoritedir.
Ulus-devlet, isminden de anlaşılacağı gibi teritoryal bir devlettir yani bu devlet modelini tanımlayan temel vasıf; onun toprak/mekân bağımlı olmasıdır. Bu, insanların tabiî olarak bir toprak üzerinde yaşaması meselesi değildir ve ona indirgenemez. İnsanla ilişkisini olduğu kadar, taşıdığı iktidar hâkimiyetini de toprak üzerinden kurar. Bu hâkimiyet altında kalan insan da kimliğini bu toprağa bağlı/ bağımlılıktan alır. Modern zamanda ortaya çıkmış olması ya da inşa edilmiş olmasıyla ama sadece modern demekle bu devlet için doğru bir isimlendirme olmaz. Doğumu bu dönemde olmuştur ama esas önemlisi tarih içinde başka bir örneğinin bulunmamasıdır. Bir de bu devletin “tebaası” olarak ona meşruiyet sağlayan ‘ulus’ dediğimiz kutsallaştırılmış beşeri beraberlik modeli de ilk defa rastlanan bir örgütlenmenin ürünüdür. Elbette köken buraya aittir. Kadim Grek’ten, Roma’dan, Katolik Kilisesi’nden hatta 11. asrın özgün şehirleri dediğimiz şehirlerin oluşumlarından miras aldıkları da vardır. Ama yine de tarihte ilktir.
Fakat bu demek değildir ki bu devlet modeli ve onun beşeri dünyasını oluşturan ‘toplum’ ya da ‘ulus’ gökten zembille indirildi. Elbette ki hayır! Başta da Batı tarihinde yaşanan seküler ve dinî tecrübelere içkindir. Ama esas önemlisi ‘siyasal’ dediğimiz bir oluşumun neticesinde bedenleşmiştir. Hristiyanlığın erken döneminde dinsizlik/sapkınlık olarak nitelendirdiği, “siyasal” dediği yönetim tarz ve amacını geri getirerek dinin dünyasına ya da Katolikliğin ekümenik hayatına sokarak kendini inşa etmesi sıradan bir hadise sayılmaz. Antik döneme ait bir miras, Westfalya’yla beraber Katolik dünyasını çözerek parçalara ayırmıştır.
Yani diyorsunuz ki taşıdığı mirasa rağmen yine de kendine has ve rastlanmayan bir devlet modeli.
Evet, kendine has ama kendisi için değil. Gözden kaçsa da o bir şeye karşı adım adım tasarlanarak inşa edilmiştir. Batı tarihindeki hiçbir dinin, tarihin, toplumun tecrübesinde bulunamayacak bu devlet/iktidar modeli, umumi kanaatin aksine imparatorluk dediğimiz yapı ve yönetim biçiminin yerini almak ya da ona muadil olmak üzere oluşturulmuş ya da tasavvur edilmiş değil. Ulus-devlet dediğimiz bu yapı, ulus da dâhil olmak üzere sadece kilise yönetimine ve onun beşeri dünyası yani cemaatine muadil olmak üzere oluşturulup inşa edilmiştir. Onun muhalifi ve muadili olurken; çelişkili bir şekilde de ilhamını da yine ondan almıştır.
Bu devlet yapısında, devlet-insan ya da devlet-toplum ilişkisinden biraz bahsedebilir miyiz, hatta kendinden önceki devlet ve yönetim biçimleriyle birlikte?
Eğer mukayese yaparak konuşacak olursak, imparatorluklar meşruiyetlerini daha ziyade kutsallıklar, gelenekler, efsaneler ya da tarih üzerinden sağlayan yönetimlerdi. Hâkimiyetleri altındakilerle olan ilişkilerini tekil insan üzerinden değil; topluluk üzerinden yürütürlerdi. Bunlar da vergiye dayalı olarak daha ziyade mali ve askerî ilişkiler şeklindedir. Modern devletin yaptığı gibi bunlar toplumsal hayata müdahale ederek, insanın yaşamını düzenleyerek, yönetmek, şekillendirmek gibi bir amaç gütmemişlerdir.
Bu bağlam içinde denebilir ki imparatorluk yönetimi altında yaşayan bir insan, modern devletteki kadar iktidar müdahalelerine maruz kalarak yaşamamıştı ve bu anlamda da daha özgür bir hayatı vardı. Bir de bu yönetim biçimi ya da bu tür egemenlik, her topluluğu olduğu haliyle kabul ediyordu. Bu yüzden de egemenin dinî ve siyasi değerlerine inanmak mecburiyetinde kalmıyorlardı. Evet, istila ya da talan korkusu çekiyorlardı ama kendi dillerine, dinlerine, toplumsal değerlerine bağlı kalarak yaşayabilmekteydiler.
Devlet ve egemenlik konusunu ele alırsak, egemeni; elinde kuvvet bulunduran, şeklinde tanımladığımızda, modern dönemde devletin egemenliği hakkında ne söylenebilir?
Kilise’ye ait bu anlayış ile kavram, modern devletle beraber tekil anlamından sıyrılarak siyasal bir anlam kazanmıştır. Dolayısıyla insanın duruş ve hayatına, egemenlik dediğimiz şey modern devletle giriyor. Teoride egemen olan ulustur, ulus bu hakkını sözüm ona devlete devretmiştir. Kuvveti verdikten sonra da devlet onun efendisi olmuştur. Anlayacağınız, aydınlanmacı düşüncenin siyasi/sosyal teorisine ait kurgudur bu, her işin başında da toplum sözleşmesi dediğimiz uyduruk teori gelir. Sözünü ettiğimiz bu egemenlik düşüncesi de aslında ilhamını Kilise’den alan çalıntı bir şeydir.
Hatırlanması lazım ki aydınlanmacı düşünce bir yanı ile Platon’un metafizik âlemini ya da Hristiyanlığa ait göklerdeki yahut melekût âleminin yeryüzüne taşınarak içinin boşaltılması, yeniden anlamlandırılması ve yeniden inşasıdır. Daha ziyade bu, kendini erken dönem resim sanatıyla gösterir. Cennet-cehennem tasvirleri resimlenerek müşahhas hale getirilip dünyevileştirilir. Buna göklerin ya da tarihin boşaltılması diyebiliriz. Buna bizdeki ilk örnek olarak ‘Çağrı’ filmini verebiliriz. Bu da tarihin içini boşaltan bir örnek sayılır.
Modern devlet kendini meşrulaştırmaya ihtiyaç duyduğundan, “göklerin boşaltılmasıyla” uzun zamandır Kilise’nin kullandığı “Tanrı egemenliğini”, Aydınlanma bu defa “göklerden yeryüzüne indirerek” ulusta içkinleştirir. Bu Platoncu içkinleştirme neticesinde karşımıza sosyal bir egemenlik fikri çıkar. Ulus da bunu kendi adına kullanmak üzere devlete devreder. Artık Tanrı’nın yerini halk, Kilise’nin de yerini devlet almıştır.
Şuan burada sadece devletin meşruiyeti değil; bir de bunun yanında devletin, toplumun ve bireylerin özerkliği meselesi var. Hatırlamak lazım ki modern birey başta olmak üzere devlette özerk olmak, onunla irdelendiğinden, hariçten gelen bir türlü oluşum ya da müdahaleye karşılıktır; buna Tanrı da dâhildir. Bilhassa Kilise karşısında düşünüldüğünde ama bilhassa Katoliklerin ümmetçi diyeceğimiz anlayışı karşısında düşünüldüğünde birey kadar toplum ve devleti, özgür olma hissi yaşatır. Ama bu tercihte dönüp dolaşıp neticede ulusun egemenliğini değil; ulus üzerinden devletin kurmuş olduğu vesayeti getirir. Egemenlik mutlak olduğundan, ona bir hudut çizmek imkânsızdır. Hatta özgürlük için sürdürülen mücadele, daha ziyade insanın vesayetten kurtulma mücadelesi olarak cereyan etmiştir.
Modern dönem devlet yapılanmasında ortaya çıkan; “Kötü yasaların yönlendirdiği güç, tümüyle yasadan bağımsız bir güçten daha iyi olur.” söyleminin geliştiği görülmekte, bu söylemin bizlere açtığı çıkmazlar nelerdir sizce ve bu söylemin temeli nereye dayanmaktadır?
Bu topluma ait hayatın işleyen diyalektik mantığını değiştirdi ve yerlerine kendininkileri ilave etti. Sonra da koyduğu kanun ve kurallar eğer yoksa bu defa başıbozukluk, karmaşa, kötü yönetim vardır diyerek, kendisini meşru ve zorunlu bir ihtiyaca dönüştürdü. Bu da insan topluluklarını bütünüyle devlete ve onun kanunlarına bağlı/bağımlı ve merkezi bir yaşama biçimine mahkûm etti. Merkezcilik her sorunun devletle çözülmesi noktasında insanı taşıdığından, insan, Allah yerine daha çok devlet adını anmaya başladı. Bu trajediyi derinden yaşayanlardan biri de Müslümanlar oldu. Adem-i merkezî bir yapıdan merkezi bir yapıya geçiş yaşarken; farkında olmadan hayat düzeylerinde ontolojik bir kayma gerçekleşti.
Pre-modern dönemde ‘egemen’lerin güçlerini tahkim için kullandıkları araçlarla modern ve endüstri devrimi sonrası devletin kendini tahkim için kullandığı araçlar arasındaki farklar nelerdir?
İsterseniz bunlara organik kuvvetler diyelim. Ancak modern dönemde bu araç ya da kuvvet değişmiş, yerini teknoloji almıştır. Elbette ki ordular yine var fakat teknoloji sadece ordunun kullandığı bir şey değil; devlet bu teknolojiyi bir denetim aracı olarak kullanıyor. Bu yolla kendini yoğun şekilde tahkim etmektedir. Aslında modern devlet ve teknolojiyle beraber insanlar bireysel ve toplumsal düzeyde cereyan eden “denetim” dediğimiz bir meseleyle de tanışmıştır. Unutmamak lazım ki modern ya da ulus-devlet özü itibariyle teknolojik bir devlettir.
Aslında bu denetim meselesine katılması gereken unsur eğitimdir. Modern devlet bilgiyi ve eğitimi kendi iktidar alanı içine alarak tarihte ilk defa egemenliği altındaki bütün insanları zorunlu eğitime tâbi tutan bir devlettir. Antik dönemin bazı şehir devletlerinde benzer uygulamalar olsa da bu kadar kapsamlı olmamıştır. Çok erken yaşlardan itibaren çocukların öngörülen bir bilgi biçimi ve eğitim anlayışından geçirilmesi, esasında devletin çocuğu kendi mülkiyetine geçirmesi, kendini de başta insan zihninde tahkim etmesi demektir. Ama tahkimle ilgili işin bu ideolojik boyutu daima gözlerden kaçmaktadır. Müslümanları yakinen ilgilendirdiğinden, gözden kaçmaması için evvela Müslümanların, biz çocuklarımızı niçin eğitiyoruz sorusuna cevap vermesi gerekiyor.
Eğitim, ulus-devletin en başta gelen ideolojik aygıtlarından biridir. Hem de en kalıcı ve en tesirlisidir. Okutulmasını istediği bilgi biçimiyle kendine meşru görüleceği bir mevkiinin oluşmasını sağlamakta, sonrasında insanda onun ön gördüğü kimlik ve rolü benimseyeceği bir zihniyet dünyası inşa etmektedir. Beş yaşından itibaren başlatılan bu eğitimle çocuk zihni öngörülen kalıplara dökülerek şekillenir. Esasında bu, bir inanca bir dünya görüşüne göre zihnin şekillendirilmesidir. Büyük iddiaların sahibi olduğunu vehmeden Müslüman kesim, çocuğunu erken yaşta bu eğitime verdiğinde, başta da anne, çocuğun “yükünün” üzerinden kalktığına inanarak bir dünya sevinmekte ama daha sonra bunun nasıl bir karşılıkla kendine geri döneceğinin ise daha Müslüman aile muhasebesini yapmış değil.
Devletin içerisinde, güce sahip olanın bir süre sonra yozlaşacağı öngörüsüne katılıyor musunuz? Bu bağlamda Batı’da geliştirilen egemen gücü denetlemek adına oluşturulmuş; anayasa, parlamento, güçler ayrılığı ilkesi gibi etkenlerin ne kadar faydası olabilir?
Bu hususta evvela devletin getirdiği aşırı kuvvet temerküzünden dolayı gözden kaçırılmaması lazım gelen önemli sebepler olduğunu söyleyelim. Aşırı merkeziliği her şeyi kendi tekeline alarak çözme isteği ciddi bir yapısal sorunu da beraberinde getiriyor. Temerküz etmiş bu kuvvet ve yetkiyi zaaf sahibi insan kullanırken, ister istemez o da yozlaşıyor. Unutmamak lazım ki “siyasal olan” bir ahlâk öğretisi değildir ki insana devamlı ahlâklı olmayı hatırlatsın, o daha çok bu kuvvetin nasıl kullanılacağını insana öğretir.
Bu cihetten baktığımızda devlet gücüne sahip olanlar ya da o güç ilişkilerinin içinde yer alanlar yozlaşırken, diğer bir taraftan da devletin yapısı ve yönetme mantığından kaynaklanan birçok sebepten dolayı aslında devlet de toplumu yozlaştırmakta ve çürütmektedir. Batı’da bireyin sivil toplumla devletten bağımsız kalmaya çalışmasının, sürekli diri kalmasının bir sebebi de bu etkinin haricinde kalmaktır. İnsanla devlet arasındaki mesafenin uzaklığı ya da yakınlığı özgürlüğün olduğu kadar hesap sorulabilirliğin de ölçüsüdür. Başta sivil toplumla siyasal toplum, özel alanla kamusal alan ve devletle kilise ayrıştırılmış, aralarına bir mesafe konulmuştur. Bu mesafe daraldığında da özgürlüğün tehlikeye girdiği kabul edilmiştir. Egemen kuvveti denetlemek için sözünü ettiğimiz tedbirlerin aslında hiçbiri nihai teminat değildir ve olmamıştır. Batı’nın refah döneminde bütün bunlar en azından görünürde uygulandı.
Zira devlet derken aslında hakkında konuşmayı ve tahlil etmeyi gerektiren kurumsal bir oluşumdan bahsedilmektedir. Diğer toplumlarda olduğu gibi Müslümanlar da devlet derken ulus-devleti anlamakta ve bu devlet üzerinden “devlet” hakkında düşünmekte ve konuşmaktadırlar. Ne de olsa ulus-devletin dünyasında yaşamaktayız. Kişisel olarak ben bunun insanın muradına uygun devlet hakkında bir düşünce ve konuşma olmadığına inanıyorum. Müslümanların zihninde var olan ve hakkında konuşulan ve adına da İslam devleti denilen devlet, çağdaş İslamcılığın tasavvurundaki bir devleti temsil eder, bu da büyük nispette ilhamını modern devletten almıştır. Klâsik dönem İslam’ın yönetim paradigması bu model üzerinden okunarak buraya varılmaya çalışılır.
Aşırı merkezi, her şeyi kendi tekeli altına alan, bu şekilde kamusal bir örgütlenme kurmuş aşırı bürokratik ve esas önemlisi de insanı doğumundan ölümüne kadar adım adım takip eden böyle bir devlet modeli İslam’da vardır demek asla mümkün değildir. Modernleşme tarihimiz içinde Müslümanların devletle ilgili sürdürmüş olduğu tartışma da esasında trajik bir şekilde bir tekrarın ötesine gidememiştir. Söylediklerim bir tenkit değil; o gün öyleydi yani modernliği de modern devleti de yeteri kadar tanımıyorduk ama bugün artık tanıyor ve pratikteki durumunu görüyoruz. Dolayısıyla söylediklerim, gerçeğin yeniden düşünülmesi için bu kalıplardan kurtulmakla ilgilidir.
Mevzumuza dönersek, bugün de dâhil olmak üzere, İslam’da devlet yoktur diyenlerle İslam’da devlet vardır yani bir ad koyarak ‘İslam devleti’ diyenler de esasında aynı devlet modeli olan ulus-devlet modelinden hareket ederek savunmalarını yapmaktadırlar. Tartışma daha ziyade kurumsal yapı üzerinden sürdürülür. Hâlbuki devlet sadece bir kurumsal yapı değil ve buna da indirgenemez. Devlet, iktidarın/otoritenin kökeni, oluşumu ve nihayetinde kendini kurumsallaşmada aldığı biçimle de ilgilidir. Sonuçta her inanç, topluluğa verdiği anlamla onu biçimlendirir. Detaya inmeden sadece şunu söyleyebilirim; İslam, ulus-devlete benzemeyen, başka türlü bir iktidar oluşumu ve buna dair bir pratik ortaya koymaktadır.
Sizce devletin bir dini olur mu? Bu bağlamda son dönemde bazı Müslümanların da dillendirmiş olduğu; “Devletin dini adalettir.” söylemini nasıl değerlendiriyorsunuz?
Devletin ne olduğu onun içeriğiyle ilgilidir. Yani bu, devletin hangi hakikat telakkisini kendine meşruiyet temeli yaparak inşa olmasıyla ilgilidir. İnanç, insana ait bir şeydir; devlet ne bir inanca ne bir ideolojiye ya da mitolojik bir şeye dayanılarak inşa edilir. Ve temel aldığının ideallerine göre kurumsal şeklini bulur. Ancak bundan sonra ona böyle bir sıfat atfedilebilinir. Dolayısıyla esas mesele, iktidar/otoriteyi temsil ettiği için devleti bir dinden, ideolojiden ya da efsaneden bağımsız düşünemeyiz. Dediğimiz gibi her iktidar/otorite nihayette ait olduğu hakikat telakkisine göre şekil bulur ve kendini ona göre örgütleyerek kurumsal hâle gelir.
İslâm devletinin beş vasfından bahsedilir. Bunların içinde en önemlisi elbette ki adalettir. Ama devlet kendinden muharrik kuvvet olmadığından, sürekli adalet peşinde koşsun, eğer böyle anlarsak, o zaman devlet dediğimizi insandan bağımsız bir mekanizma gibi görüyoruz demektir. İslam’ın hakikat telakkisi ve bunun ilkelerine göre oluşturulan bir yapı olarak devlet, adaletin dağıtımını sağlayacak kurumlarla beraber oluşur. Adaleti uygulayacak olan Müslüman da bu kurumları kullanarak adaletin tesisini bu yolla sağlayacaktır. Söz gelimi eşitlik ideolojisi üzerinden şekillenmiş kurumlarla adaleti hak ettiği gibi gerçekleştirmek mümkün olmaz. Varsayalım ki devleti insansızlaştırdık, geriye dini adalet olan bir devlet kalmaz ama geriye adaleti dağıtmaya elverişli kurumsal bir yapı kalır. Söz gelimi modern devlet teorik olarak başta eşitlik ideolojisi üzerine kurulduğundan, onun kurumsal yapısı adaleti topluma taşıyıp götürmeye elverişli değildir.
Bugünden Müslümanların tarihine baktığımızda, Medine Vesikası bazı Müslümanlar tarafından Medine Devleti Anayasası olarak tanımlanmış, Müslümanların devletleşme tecrübesi o tarihlerden başlatılmıştır. Medine Vesikası sonrası Medine toplumunu bir devlet olarak görmek mümkün müdür? Burada bir parantez olarak ‘Asrısaadet’ denilen dönemi nasıl değerlendirebiliriz?
İslam’a ait bir sosyal teoriden bahsedip bahsedemeyeceğimizden çok emin değilim ama bu düşünce, mevzuyla ilgili İslam’da bir eksikliği ifade etmiyor, bunu peşinen söyleyeyim. İslam’ın teoriler üzerinden meseleleri çözen bir mantık taşımadığına inandığım için bunu söylüyorum. Fakat yine de siyasi/sosyal teorisi olduğunu varsayarak meramımı anlatmaya çalışayım. Medine vesikası, kanımca bir anayasa olmaktan ziyade İslam’ın Müslüman olan ve olmayanlara dair bakışını ifade etmektedir. Anayasa hareketleri aslında Batı’nın çok yakın tarihinde ortaya çıkmış uygulamalardır. Yaklaşık 1850’lerden itibaren demokratik kurallar içinde seçilmiş olsalar da seçilenleri keyfi kararlar almaktan, kanunlar yapmaktan alıkoymak, önüne geçmek için alınan tedbirlerden sayılır. Kişisel olarak İslam hukukunun bu şekilde kodifiye edilmesinin onun muradına uygun olmadığına, dinamizmini ortadan kaldırdığına inanıyorum. İslâm hukukunun Batı’nın modern hukuk anlayışına göre kodifiye edilmiş hali olan Mecelle’ye de bu yüzden karşıyım.
Hâlbuki bu soru demokratik teorinin sorunudur ve geldiği çıkmazı göstermektedir. Söylemem gerekir ki Medine vesikasında farklı inançtan olanlara haklar dağıtılmıştır ama bölüşülen bir iktidar yoktur. Yani iktidarı bölüştürmemektedir. Hâkim olan Peygamberimiz (sav )’dir. Medine vesikası bu yüzden benim için bir yönetim, bir şehir ve ölçeği genişlettiğimizde de bir devlet iktidar modelidir.
Bir de Medine dönemi diyorsunuz, Müslümanların Medine dönemi derken bir otorite/iktidarın yani peygamberimizin temsil ettiği otorite etrafında oluşan bir topluluktan ziyade, bundan, İslâm milletinin Yesrib denilen mekânda kendini görünür hâle getirmelerini anlıyorum. Beşerî tarafında zaten Müslümanlar var ama bu görünürlüğün somut bir şekilde kendini mekânda açığa vurması mescitle başlar. Bu da demektir ki Müslümanlar bir topluluk/millet olmaya başladıklarından itibaren başta kendi aralarında sonra da kendileri için bir iktidar taşıyıcısı ya da oluşumu içindeydiler. Mekâna yansıması için beklenmesi gerekiyordu. İnsanı olduğu gibi iktidarı da mekân bağımlı ya da mekân üzerinden kavrayan/kimliklendiren ya da algılayan Batı düşüncesine bu aykırı görünür ama İslam, insanı “mekân-bağımsız” ele almaktadır.
Son dönem İslam hukukçularından Wael Hallaq, Türkçeye de çevrilen İmkânsız Devlet kitabında; modern dönemde bir İslam devletinin olamayacağını ifade ediyor bu konuda siz ne düşünüyorsunuz, modern dönemde bir İslam devleti olamaz mı?
Sözünü ettiğiniz kitap bence anlaşılmamak üzere yapılmış bir çeviriye sahip. Belki de kitabın kendisiyle hatta kendinden çok bahsetmeyi seven yazarla da ilgili olabilir. Her neyse. Anladığım kadarıyla burada modern dönemin oldukça karmaşık siyasi, sosyal, iktisadi, ideolojik beşeri yapısından dolayı bir İslam devletinin olamayacağını; bu dünyanın “alt yapısı” ve “üst yapısıyla” buna elverişli olmadığını anlatmaya çalışmaktadır. Ama bu dünyanın taşıdığı ya da içinde bulunduğu karmaşık yapının aynı zamanda onun en büyük zaafını oluşturduğunu söylemiyor. Kanımca yazar, basit bir ifadeyle iki hususu ihmal etmektedir. Biri modern devletle modern toplumu özne yapmakla sonra da oradan hareketle İslam’ın devleti hakkında konuşmaktadır. Yani konuşmamızın başlangıcında Müslümanların, devlet vardır/yoktur tartışmasına değindiğimiz gibi burada da modern devlet üzerinden düşünülen/anlaşılan bir İslam devleti meselesi var. İkincisi de İslam’ın, insanların yaşadığı şartları değiştirmek üzere gelen bir din olmasıdır. Şartların imkânlı ya da imkânsızlığı izafi bir şeydir. Mekkeli müşriklerin fazla görünmeyen örgütlü iktidar alanı içindeki şartlara bakıldığında neredeyse her şey hatta konuşmak bile imkânsızdır. Ama bu, Mekke’nin yanı başında bir Medine inşa etmeye engel olamadı.
Bizim için ne söyleyebiliriz. Söyleyebileceğimiz; sloganlarla düşünme devri artık bitmiştir. Başta da “Allah-u Ekber”i slogan olmaktan kurtaralım. Aşağı yukarı bir asırdan fazla bir zamandan beri sürdürdüğümüz, buna da entelektüel bir faaliyet gibi baktığımız, karşıtı üzerinden -buna ben de dâhilim- düşünce üretme alışkanlığımızdan vazgeçelim. Bu alışkanlığı edinen zihinler, aslında karşıtı tarafından esir alınmış, onun kötü bir kopyası olmuş demektir. Karşıtı ortadan kalktığında da bugün Müslüman zihnin/aklın yaşadığı gibi boşluğa düşmekten kurtulamaz.
Artık bugün, insanın, toplumun, dünyanın ve bilginin mahiyetine dair neredeyse her şeyi düşünme zarureti var. Diğerlerinin yanında bugün İslam hakkında düşünürken bile başkalarına ait entelektüel amaçlar ve bağlamlar içinde düşündüğümüzü, bundan da İslam’ın muradına uygun bir şey çıkmayacağını kabul etmeliyiz. Müslüman olmamız artık Müslümanca düşündüğümüz anlamına gelmiyor. Müslümanca düşünmenin yeni bir emek, zaman ve gayret gerektirdiği, bunun da sloganlarla sağlamayacağını bilmeliyiz. Bugün bir Müslüman var ama Müslümanca düşünmeyen bir zihin/aklın sahibidir; bir Müslüman var ama parçalanmış bir şahsiyet hâlindedir; Müslüman, bir adalet/ahlâk inancına sahiptir ama adaletli ve ahlâklı davranmamaktadır. Bunların dâhili ve harici sebepleri üzerine düşünelim. Post-modern şartlar içinde Müslüman bir kimliğin nasıl oluşturulacağı ya da parçalanmış halinin nasıl birleştirileceğini iman tazeleyerek yeniden düşünelim. Bunlar siyaseti yok saymaz ama kesinlikle siyaseti öncelemektedirler.
Daha doğrusu önderlik entelektüele geçince önceliği de siyaset aldı. Çünkü siyaset üzerinden entelektüellerin zaafı olan iktidar sahibi olma rüyası gördüler. Doğurduğu neticelere bakıldığında, bunun bizi iyi bir yere getirdiği söylenemez. Siyaset, Müslümanları, kendi dünyası içinde görevini yapıp dünyevileştirdi. İslâm, Müslümanlardan iktidar aramalarını istemez. Ona göre iktidar aranmaz ve kendisine eklemlenecek bir şey de değildir. İktidar, Müslümanların kendi içlerinde/ aralarında inşa edecekleri bir şeydir. Fıkıh bunun için var.
İlgili Yazılar
Prof. Dr. Ali Yaşar Sarıbay ile Devletin Ne’liği Üzerine
“İnsan insanın kurdudur.” kabulünden yola çıkan Hobbes, bu insanların güvenli bir şekilde yaşayabilmeleri için Leviathan’a ihtiyaçları olduğunu belirtir. Bu ihtiyacın oluşumu olan modern devlet, insanı da oluşumunun içine dahil ederek onu vatandaş kılar.
Mustafa Köneçoğlu İle “Şiiri Yeniden Çağırmak”
İnsanın kendi gerçekliğinin farkına varması ancak acıyla ve dolayısıyla da yaralanmakla mümkün oluyor. Yaralanmanın olduğu yerde uyanma başlıyor. Varoluşsal bir durumdur bu. Acı/yara insanın dönüp kendine bakmasının gerekçesi oluyor. Bunun yerine başka bir olgu koyamıyoruz maalesef. Klişe olacak belki ama mutlu insanın hikâyesi yoktur. Mutluluk, insanı dışsal bir illüzyonla kaplayıp kendi varlığının dışına düşürüyor. Oysa acı ve yara insanı tam da ruhunun ortasından yakalıyor ve kendi içine düşürüyor.
İlhami Güler İle Gazze, Vicdan ve İnsanlık Dramı Üstüne
Kur’an’dan bizim öğrendiğimiz ise şu: İnananlar kendi üzerlerine düşen sorumluluğu bütünüyle yerine getirdikten sonra Tanrı o süreçte müminlere yardım ediyor, müdahale ediyor her anlamda… Sen kendi üzerine düşen sorumlulukları yerine getirmeden başına bir kötülük geldiğinde dua et Tanrıya: “Bu kötülüğü bizden kaldır.” Hayır, bu racona ters!
Ahmet Okumuş İle Filozofun Gazze İle İmtihanına Dair
Gerek üniversite, gerek sivil toplum kuruluşları, gerekse de toplumsal tepkilerin ekseriyeti Filistin’in yanında, İsrail’in Gazze’ye uyguladığı şiddet ve ‘soykırım’ sarmalının karşısında… Olayın bir de entelektüel, akademik dünyaya yansımaları söz konusu. Türkiye’deki okuyucunun tercüme eserlerinden tanıyabileceği Judith Butler, Slavoj Zizek gibi isimler bunlardan birkaçı. Fakat bunların içerisinde bu söyleşimize konu olacak asıl isim; “Dayanışma Prensipleri: Bir Beyanat” başlıklı, 3 arkadaşıyla birlikte bir açıklama yayımlayan Jürgen Habermas. Habermas’ı siz de çalışmaları üzerinden yakinen biliyor ve takip ediyorsunuz. Bu açıdan değerlendirmeleriniz Türkiyeli okuyucu açısından kıymetli.