Bilge: Tabi tabi. Ama oturmadan önce tüfeğini ve bütün av takımlarını dışarı koymanı ve onları hiçbir gözün hatta bir sineğin, bir kelebeğin gözünün bile göremeyeceği şekilde otlarla, yapraklarla örtmeni rica ediyorum. Mihael Nuayme
İnsanlık, ayıbını ve trajedisini sürekli tekrarlamakta. Hz. Âdem’in (a.s) terbiyesinden ve merhametinden memnun olduğu Habil’i öldüren merhamet fakiri Kaynin’in (Kabil) ve Hz. Yakup’un (a.s) yüzüne bakmaya kıyamadığı, insanların en güzel yüzüne sahip çocuğu kuyuya atanların ruhu aramızda. Bu zelil ruh; Beyrut’ta, Dahaye’de, Halep’te ve Gazze’de yeniden canlandı. Habil’i öldüren, Yusuf’u kuyuya atan, Zekeriya Peygamberi katleden zihniyet, birkaç günlük ve aylık bebekleri ve masum sivilleri öldürmenin utancını taşımaktan hiç de ar etmiyor.
Yıllar boyu dünya Müslümanları olarak avuttuğumuz yanlarımızı hep diri tuttuk. İncitmeden, ağlatmadan diri tuttuğumuz, avuttuğumuz yanlarımızı diri tutan hadiselerimiz oldu hep. Yaşımın şahit olduğu, önce Afganistan sonra Irak, sırasıyla Bosna, Çeçenistan, Somali, Endonezya, tekrar Afganistan ve Irak, Sudan, bu günlerde Suriye, Filistin, Beyrut zulümleri, bitmeyen ağıtlarımız ve yakınmalarımız oldu hep. Nasırlaştı mı nedir artık acıyı hissetmiyoruz. Acı karşısında “duygu ötesi” bir hâli yaşıyoruz. Humeyni’ye atfedilen ‘Her Müslüman bir kova su dökerse İsrail’i sel götürür’ söylemi, pratiğe dökülemeyen matematiksel bir hesap olarak askıda kaldı hep. Oysaki dünya Müslümanları samimiyetleri gereğince acılarına ağlayabilme tepkisini gösterebilseydiler her Müslüman’ın dökmüş olduğu gözyaşı sel olur ve Siyonistleri boğmaya yeterdi. Zira şimdiye kadar Siyonistlerin, Müslümanların izzetine dair dokunmadıkları hiçbir şey kalmadı
Gözyaşı; üzüntünün, vicdani ürpertinin yürekte damıtılıp gözlerden akıtılan damlalarla vicdanın ve samimiyetin mücessem hali ve en büyük göstergesidir. Gözyaşı; kederin ve vicdani haykırışın göz çukurlarında mahcubiyet duymadan merhamet yoksunu yeryüzü insanlarına insanın varlığını, onurunu ve izzetini haykırmasıdır. Gözyaşı; kaynak olarak çıktığı yüreği ferahlatan, düştüğü yeri yakan bir nüvedir. Filistin’deki çocuğun yüzündeki haysiyetin delilidir.
Etrafımıza baktığımızda kaç kişinin Filistin veya Lübnan için gözyaşı akıtabildiğini gördük. Üzülüyoruz, acıyoruz, yutkunur gibi oluyoruz ama ağlayamıyoruz. Evet, Filistin ve Lübnan’da ölen çocuklarımıza, tozlara bulanmış küçücük bedenlerin sahipleri bebeklerimize ağlayamıyoruz. Çocuklar oyuncak bebekleriyle çıkıyor İsrail’in yıktığı yuvalardan. Belki ağlamaktan göz çukurlarımızda yaş kalmadığından belki de ağlayacak yanlarımızın olmadığından. Filistin; bizim için sadece ağlayan yanımızın, acıyan küçük bir avuntu coğrafyası.
Sonuçta biz de Mihail Nuayme’nin dediği gibi “paket medeniyetinin kavanoz çocuklarıyız.” Fikirlerimiz de, duygularımız da, vicdanımız da paket medeniyetinin cicili bicili, süslü paketlerinden bir paket. Gazze ve Beyrut’u, Bodrum’dan, Didim’den, Caprice’den görebileceğine inananlardan, kalp gözünün açık olduğunu zanneden “erenlerdeniz”. Artık vicdanını yitirmiş kapitalist dünyanın evlatlarıyız. Hiçbir farkımız yok diğerlerinden. Bir tarafımız Dubai’de, Cidde’de, Abu Dabi’de görkemli, lüks oteller ve arabalarla safa sürerken; bir tarafımızın üzerine düşüverir kurşunlar ve bombalar. Vicdanını yitirmiş dünyanın, kapitalist evlatları oluverdik. Her türlü duygunun, inancın ve vicdanın bile parayla alınıp satılabileceği fikrine ve inanışına geldik. Yeryüzünün yeni Hannibalları ve Frankensteinleri, içinde çocuk kahkahaları çınlayan saadet yuvalarının duvarlarını acımasız toplarıyla dövmektedirler. Kemikleşmemiş masum küçük bedenler, ruhsuz bombalarının yıktığı molozlar altında tozla kaplı etli oyuncak bebeklere dönmüş şekilde çıkıyorlar. Nuayme‘nin bildirdiği Hannibal, kontrolsüz gücüyle Beyrut’u yağmalıyor;
Yeryüzünün haberleri nedir bilir misin, Hannibal? Zavallı, sen nerden bileceksin ki? Sen ki yeryüzünün bu vahşi ormanına çekilmişsin. Yeryüzünün haberleri, insanlara göre, öncelikle insanların haberleridir. Senin aşiretinin ya da insanların dışında yeryüzünde yaşayan binlerce tür yaratıkların haberleri değil. Bunlar, yeryüzünü kaba güçle bölüşüp sonra bölüşmede anlaşamayan ve bunu kaba güç ile düzeltmeye girişen insanların haberleridir. Keşke güçleri; ormanların, çöllerin insanlar dışındaki sakinlerinki gibi kas, pençe ya da diş gücü olsaydı. Onların gücü gösteriş, hile, para ve adam gücüdür; bomba, roket ve hayatın nesiller boyunca ancak yetiştirebildiğini göz açıp kapayıncaya kadar imha eden cehennem ışınları gücüdür.
Hannibal’ın bütün öfkesine karşın vicdanı uyuşturulmuş insancıklar, Zarifoğlu’nun dediği gibi “cengi atıp sinekler gibi tezeğe konmuş” bir şekilde köşelerine sinmiş halde duruyorlar. Bütün bu hoyratça ve pervasızca dandik bir hayatın heyecanıyla günlerini geçiştirirken; soğuk bir kış gecesinde
Filistin’de üşümüş, mavi emzikli, yaralı bir Filistinli çocuğu kucağına almış, kapımıza dikilip “Bu zenginliklerinizle nasıl uyuyabiliyorsunuz?” diyen Ebuzer el-Gifari’nin özlemiyle ve hayaliyle beklemekteyiz bu asiyi.
Acıyı bu kadar kanıksamış bir ümmetin uyku sorunu olmaz.
Evet, vicdanını yitirmiş bir dünyanın kavanoz çocuklarıyız. “Çok kültürlü, çok zengin, çok gelişmiş, çok teknolojik, çok bilişimsel uzay çağının insanları” olarak verdiğimiz insanlık ve Müslümanlık sınavını her geçen gün kaybediyoruz. Hz. Adem’in (a.s) oğlu Kaynin’e sorduğu “Kardeşin nerede” sualine tıpkı Kabil’in yüzünü buruşturarak “Ben kardeşimin bekçisi miyim?” pişkinliğine veya Yakup’un “Kardeşiniz nerede” sualine verdiğimiz yalan beyanatını ve kurgusunu tekrarlama ayıbına ve ıstırabına tekrar düşmüş durumdayız. Halimiz; Habil’i öldüren Kabil’in haline, Yakup’un Yusuf’unu kuyuya atan kardeşlerinin haline benziyor. Eğer Kabil’in ve Yusuf’un kardeşlerinin yaşadığı zilleti yeniden yaşamak istemiyorsak, bu zilletten kurtulmak istiyorsak, sosyal medya başında ahu-vah edip sızlanarak ağlar gibi yapma kandırmacasından kurtulmak istiyorsak, ‘kalk ve bir taş at’ nidasına kulak vermemiz gerekiyor. Bebek çığlıklarını duymak istemiyorsak, kocaman demir gövdeli makinelere, tanklara kavis çizdiren taş çocuklar olan Muhammedlerin azmini ve duruşunu anlamamız lazım. Adam gibi Müslüman olduğumuzu iddia ediyorsak, Muhammed el-Durra’nın çığlığına, babasının feryadına ve siper olan gövdesine ve benliğine anlam vermemiz gerekir.
Kısaca; ağlayabilmek için Etfalu’l-Hicara‘yı/Taş Çocuklarını, Ebu Ubeyde, İsmail Heniyye, Yahya Sinvar ve Halid Meşal gibi taş gibi adamları anlamamız lazım. Yani uluslararası konjonktürün, reel politiğin belirlediği ağzı bırakıp Müslümanca bir duruşla, ferasetle ve basiretle bir üslup geliştirmemiz lazım. Zenginlikleri ve Müslümanlıklarıyla gidiş gelişler yaşayan Müslümanlar ya hayırda bulunacaklar ya da Salebe’nin kaderini yaşayacaklar. “Onlardan bir kısmı ‘Eğer Allah bize mal bağışlarsa mutlaka zekât verir ve mutlaka salihlerden oluruz’ diye söz verdiler. Fakat Allah onlara mal bağışlayınca O’na cimrilik ettiler, arka dönüp sözlerinden caydılar.” halini yaşamaktayız. Ve bir gün Hz. Resul’ün (a.s) onlara “Allah, bana sizden zekât almayı yasakladı.” sözlerini hatırlayacaklar.
Hani o küfre sapanlar, seni tutuklamak ya da öldürmek veya sürgün etmek amacıyla, tuzak kuruyorlardı. Onlar bu tuzağı tasarlıyorlarken, Allah da bir düzen (bir karşılık) kuruyordu. Allah, düzen kurucuların (tuzaklarına karşılık verenlerin) hayırlısıdır. Enfal, 30.
Kabil’den günümüze kadar şer sahipleri ya da şerrin sembolleri dur durak bilmiyor. Şerler ya da şer sahipleri, daima bir mazlumun üzerinden varlık gösterirler. Tarihsel olarak bu böyledir. Kabil, kötülüğünü ve gücünü Habil gibi bir masum üzerinden gerçekleştirirken, Nemrud, Hz. İbrahim üzerinden, Firavun ise Hz. Musa ve tüm bebekler üzerinden iktidarını ve köleleştirici yaklaşımını inşa etmiştir. Ümeyye bin Halef’in kölesi Bilal, Ebu Cehil ve taifesinin güç propagandalarını yapmak için seçmiş olduğu asil beden ve fertlerdendir. Tıpkı bu acımasız azgın topluluğun kurbanı olan Ammar’ın annesi Sümeyye gibi insanlık masum bedenlerini acımasız ve azgın topluluklara kurban vermek zorunda kalıyor.
Tarihte şerler ve şer sahipleri, kendilerini masumlar üzerinden var kılmaya çalışmışlar ve çalışacaklardır.
Siyonistlerin, Lübnan’da yaptıkları, Filistin’de yapılanlar aynıdır. Kendi iktidarını masumların beden ve kanları üzerinden inşa eden Netenyahu hayvanını meşru gören kişiler ve yönetimlerin varlığı çok acı verici. Şimdilerde ise Musa’ya ve dinine inandığını iddia eden bir topluluk, yaklaşık yüz yıldır Filistinlilerin bedenleri ve kanları üzerinden hegemonya inşa etmek istemektedir. İsrail’in devlet olduğunun bilincine varması ve devletliğini hissetmesi Filistinli bebeklerin öldürülmesiyle orantılıdır. İnsanlık, meşruiyetini bebek katilliğinden alan bir “devlet hakikatiyle” karşı karşıya şimdilerde. Çağdaş Yahudi-İngiliz medeniyeti yalnızca Ortadoğu’yu değil, Bangladeş’ten Nijerya’ya, Yemen’den Libya’ya kadar tüm İslam dünyasını dizayn etme teşebbüsünde ve bu teşebbüste adım adım ilerlendi. Bu teşebbüse engel olanlar ya diz çöktürüldü ya da tasfiye edildi.
İslam ülkelerinin yönetici ve entelektüel taifesi için bile günah keçisi olarak görülen Hamas’a Filistin’de yapılmak istenen de önce diz çöktürmek ve kabul etmediği takdirde de tasfiye etmektir. Hamas’ın tasfiye edilmek istenmesi yeni bir şey değil. Şeyh Ahmet Yasin’in öldürülmesinden beri böyle. Önce İslam Dünyası sonra İnsanlık, -Filistin üzerinden- azgın bir taife olan Siyonistler tarafından terbiye edilmek isteniyor. Başta alimler olmak üzere neredeyse tüm ümmet suskun acı’yı hissediyorlar mı hiç zannetmiyorum.
Acının Çizgisel Tanığı: Hanzala
“Ben, melekleri, gümüş çanaklar içinde yağmur suları ile gök ile yer arasında Hanzala’yı yıkarken gördüm.” Hadis-i Şerif
Hanzala bizim karikatürist/çik/lerimizin icadı olan ne sapıksı kötü kedi Şerafettin/Şero, ne seks, para ve araba dışında düşündüğü fazla bir şey olmayan, kızların hep onu seçtiği Recep İvediğimsi bir timsah, ne “dıngıldayan” avanak bir Avni, ne de göbeği sarkmış, elinde tespih olan, insan azmanı Arap Kadri figürüdür. Hanzala; İsrail şiddetinin ve zulmünün içinden doğmuş, kodaman semiz çocuklarına benzemeyen, yamalı elbiseli, yalın ayaklı, yalnız, küskün ve sürülmüş Ebuzer’in küçültülmüşü ve Filistinli bir sabidir. Hz. Peygamber’in “Yalnız yaşadı, yalnız ölecek ve yalnız haşrolunacak.” diye tarif ettiği Ebuzer vakarında olan Hanzala, Filistinli bir kız çocuğu sembolüdür aslında.
Hanzala’nın çizeri ise kendisini sanatçı diye nitelemek yerine “halkının dâvasına adamış” isim olarak gören Naci el-Ali’dir. İsrail tanklarına taş atan küçük ellerin sahibi olan Muhammed’in öldürüldüğü gibi İsrail tanklarına meydan okuyan insanlığın bir anlamda vicdanı olan Hanzala’nın kahramanı Naci el-Ali de hain kurşunlarla öldürülmüştür. Yüz binlerce Filistinli gibi 1948 yılında topraklarından sürülen 10 yaşında bir sabidir Naci el-Ali/Hanzala. İçinde acılarıyla hiç büyümemiş, hep tedirgin ve acıların şahididir Hanzala. Bazen duvara bildiri yazan, bazen topuğundan vurulmuş yatmakta olan, bazen yerde yaralı Filistinli bir annenin yanı başında durmakta olan, bazen üzerinde 48 ve 67 rakamlarının olduğu ateş topuna dönen taşlarla İsrail bayrağını yakan, sıktığı taştan su çıkarıp çiçekler büyüten bir “devrin vicdanı” ve bir ebabil kuşudur Hanzala.
Ona göre yenilenler; mücadelede “düşenler”, “göbekliler” ve “işbirlikçiler”dir. Hanzala, küçük elleriyle koca taşları atan büyüklerinin yapmadığını yapmaya çalışan, olmadık yerde bir vicdan olarak biten bir yiğittir. Bu, aynı zamanda 1948 sürgününe ve 1967 yenilgisine verilen Hanzalavari bir tepkidir. Petrol şeyhleri sefa sürerken, Suudi ailesi beyaz saraya yaltaklanırken, Filistin’in direnişçi unsurlarını temsil etmeye devam eden Hanzala, önce Müslümanların atıllığına sonra insanlığın kokuşmuşluğuna direnen ürkek bir tedirginlikle gezinen bir direnişçi timsalidir. Ve bu tedirginliği şöyle dile getirir Naci el-Ali, “Sınırlamalardan korkmuyorum ve hiç hesabını yapmıyorum. Tek korktuğum, yeisin kalbime ulaşması.” Bu, o kadar da kolay bir şey değildir ve en büyük dayanağı kendi kahramanı Hanzala’dır.
O, bazen Şeyh Ahmed Yasin’in Allah’a şikâyet ettiği Müslümanların atıllığına ve suskunluğuna, ikiyüzlü pagan Batı’ya isyan, bazen Petrol şeyhlerine bir lanet, bazen yozlaşan FKÖ’nü protestodur. 50 yaşında Londra’da öldürülen Naci el-Ali’nin kahramanı; hiç büyümeyen, hep 10 yaşında olan, bir yarısı Filistin’de kalan, elleri arkasında bağlı, sessiz göçebe, yoksulluğa ve kamp hayatına şahit olan bir vicdandır. Hiçbir çizimde yüzünü göstermeyen Hanzala’nın bize yüzünü dönmesi ve ellerini çözmesi için Filistin’in bağımsız olması gerekir. Her Filistinli bir çocuğun doğuş ağlayışları içinde yeni bir ümitle Filistin’in dirilişidir. Hanzala, insanlığın vicdanına saplanan bir oktur. Rebeze’den bize seslenen, terk ettiğimiz vicdanımız bir Ebuzer’dir. Ve Hanzala, bize şu cümlelerle kendini anlatır:
Ben Hanzala. Babamın adı: Önemli değil. Annemin adı: Nakba (Filistinliler işgalin ardından Filistin topraklarında İsrail Devleti’nin ilan edildiği 15 Mayıs 1948’i Nakba yani büyük felaket günü olarak tanımlar.) Kız kardeşimin adı. Fatıma. Ayakkabı numaram: Bilinmiyor. Çünkü ben hep yalın ayakla dolaşırım.
Her Şeyh Ahmed Yasin’in, Şehid Rayyan’ın, Rantisi’nin, İsmail Heniyye’nin ve Yahya Sinvar’ın ölüşü, meleklerin cennete götürülüş manzarasıdır. Kirlenmemiş dudaklardan dökülen dualar, haramı görmemiş gözlerden dökülen göz yaşları, hissedilen acı; zulmün kalesini yıkacak bir gün.
Tarihsel olarak özgürlüğün yayılması, özellikle ekonomik ve siyasi alanlarda, egemen güçlerin çıkarlarıyla çatışmış ve bu durum daha sıkı ideolojik denetim mekanizmalarının devreye sokulmasına yol açmıştır. Günümüzde de benzer süreçler yaşanmaktadır; halkın bilgiye erişimi ve özgür düşünce pratiği genişledikçe, bu alanda müdahaleler ve baskılar çoğalmaktadır.
Acı ya da tatlı, yaşadığımız her hikâye bize sabrı, aklı ve kalbi birlikte yoğurmayı, dua ve eylemi bir arada tutmayı, kendi hayat mücadelesinde bir başkasının da huzur bulmasını sağlamayı, birlikte direnmeyi, topluca değişmeyi, sevmeyi ve çok sevmeyi, kuşu, çiçeği, böceği dinlemeyi, hüznü, acıyı, kederi, umudu, ümidi, neşeyi hissedip hissettirebilmeyi, bizi biz yapan bütün zorlukların üstesinden gelebilmeyi, en önemlisi de her insanın sonunda bir hikâye olacağını, onun bunun değil kendi hikâyesini yazmanın ve yaşamanın bilincini, kadir ve kıymetini, bunun kahramanlığını öğretir.
Gazzelilerin önünde iki seçenek vardı: ya yavaş yavaş ölecekler ya da bir huruç harekâtı yaparak İsrail’e hiç tatmadığı bir acıyı yaşatacaklardı. Onlar ikinci yolu seçtiler ve bunun bedelini de ödediler, ödemeye de devam ediyorlar. Bu bedel karşılığında Gazzelilerin satın aldıkları neydi? Kimilerine göre tahammülü zor bir acı, kimilerine göre ise onur ve izzet!
Medeniyet kurma sorumluluğu içerisinde olan insana diğer yaratılmışlardan farklı olarak
düşünme, fıkhetme, yorum yapma ve itaat etme kabiliyeti verilmiştir. Bunun için ona
yapay zekâ gibi sabit bir program yüklenmemiş, bırakılan boşlukları ihtiyaca binaen dol-
durması istenmiştir. Bu boşlukları doldurma amelinin keyfilikten korunması için de ona bir
takım kriterler verilmiş ve naslar çerçevesinde hareket etmesi ondan istenmiştir.
Acının Teni: Filistin, Taş Çocukları Ve Hanzala
Muhabir: Oturmama müsaade eder misin?
Bilge: Tabi tabi. Ama oturmadan önce tüfeğini ve bütün av takımlarını dışarı koymanı ve onları hiçbir gözün hatta bir sineğin, bir kelebeğin gözünün bile göremeyeceği şekilde otlarla, yapraklarla örtmeni rica ediyorum. Mihael Nuayme
İnsanlık, ayıbını ve trajedisini sürekli tekrarlamakta. Hz. Âdem’in (a.s) terbiyesinden ve merhametinden memnun olduğu Habil’i öldüren merhamet fakiri Kaynin’in (Kabil) ve Hz. Yakup’un (a.s) yüzüne bakmaya kıyamadığı, insanların en güzel yüzüne sahip çocuğu kuyuya atanların ruhu aramızda. Bu zelil ruh; Beyrut’ta, Dahaye’de, Halep’te ve Gazze’de yeniden canlandı. Habil’i öldüren, Yusuf’u kuyuya atan, Zekeriya Peygamberi katleden zihniyet, birkaç günlük ve aylık bebekleri ve masum sivilleri öldürmenin utancını taşımaktan hiç de ar etmiyor.
Yıllar boyu dünya Müslümanları olarak avuttuğumuz yanlarımızı hep diri tuttuk. İncitmeden, ağlatmadan diri tuttuğumuz, avuttuğumuz yanlarımızı diri tutan hadiselerimiz oldu hep. Yaşımın şahit olduğu, önce Afganistan sonra Irak, sırasıyla Bosna, Çeçenistan, Somali, Endonezya, tekrar Afganistan ve Irak, Sudan, bu günlerde Suriye, Filistin, Beyrut zulümleri, bitmeyen ağıtlarımız ve yakınmalarımız oldu hep. Nasırlaştı mı nedir artık acıyı hissetmiyoruz. Acı karşısında “duygu ötesi” bir hâli yaşıyoruz. Humeyni’ye atfedilen ‘Her Müslüman bir kova su dökerse İsrail’i sel götürür’ söylemi, pratiğe dökülemeyen matematiksel bir hesap olarak askıda kaldı hep. Oysaki dünya Müslümanları samimiyetleri gereğince acılarına ağlayabilme tepkisini gösterebilseydiler her Müslüman’ın dökmüş olduğu gözyaşı sel olur ve Siyonistleri boğmaya yeterdi. Zira şimdiye kadar Siyonistlerin, Müslümanların izzetine dair dokunmadıkları hiçbir şey kalmadı
Gözyaşı; üzüntünün, vicdani ürpertinin yürekte damıtılıp gözlerden akıtılan damlalarla vicdanın ve samimiyetin mücessem hali ve en büyük göstergesidir. Gözyaşı; kederin ve vicdani haykırışın göz çukurlarında mahcubiyet duymadan merhamet yoksunu yeryüzü insanlarına insanın varlığını, onurunu ve izzetini haykırmasıdır. Gözyaşı; kaynak olarak çıktığı yüreği ferahlatan, düştüğü yeri yakan bir nüvedir. Filistin’deki çocuğun yüzündeki haysiyetin delilidir.
Etrafımıza baktığımızda kaç kişinin Filistin veya Lübnan için gözyaşı akıtabildiğini gördük. Üzülüyoruz, acıyoruz, yutkunur gibi oluyoruz ama ağlayamıyoruz. Evet, Filistin ve Lübnan’da ölen çocuklarımıza, tozlara bulanmış küçücük bedenlerin sahipleri bebeklerimize ağlayamıyoruz. Çocuklar oyuncak bebekleriyle çıkıyor İsrail’in yıktığı yuvalardan. Belki ağlamaktan göz çukurlarımızda yaş kalmadığından belki de ağlayacak yanlarımızın olmadığından. Filistin; bizim için sadece ağlayan yanımızın, acıyan küçük bir avuntu coğrafyası.
Sonuçta biz de Mihail Nuayme’nin dediği gibi “paket medeniyetinin kavanoz çocuklarıyız.” Fikirlerimiz de, duygularımız da, vicdanımız da paket medeniyetinin cicili bicili, süslü paketlerinden bir paket. Gazze ve Beyrut’u, Bodrum’dan, Didim’den, Caprice’den görebileceğine inananlardan, kalp gözünün açık olduğunu zanneden “erenlerdeniz”. Artık vicdanını yitirmiş kapitalist dünyanın evlatlarıyız. Hiçbir farkımız yok diğerlerinden. Bir tarafımız Dubai’de, Cidde’de, Abu Dabi’de görkemli, lüks oteller ve arabalarla safa sürerken; bir tarafımızın üzerine düşüverir kurşunlar ve bombalar. Vicdanını yitirmiş dünyanın, kapitalist evlatları oluverdik. Her türlü duygunun, inancın ve vicdanın bile parayla alınıp satılabileceği fikrine ve inanışına geldik. Yeryüzünün yeni Hannibalları ve Frankensteinleri, içinde çocuk kahkahaları çınlayan saadet yuvalarının duvarlarını acımasız toplarıyla dövmektedirler. Kemikleşmemiş masum küçük bedenler, ruhsuz bombalarının yıktığı molozlar altında tozla kaplı etli oyuncak bebeklere dönmüş şekilde çıkıyorlar. Nuayme‘nin bildirdiği Hannibal, kontrolsüz gücüyle Beyrut’u yağmalıyor;
Yeryüzünün haberleri nedir bilir misin, Hannibal? Zavallı, sen nerden bileceksin ki? Sen ki yeryüzünün bu vahşi ormanına çekilmişsin. Yeryüzünün haberleri, insanlara göre, öncelikle insanların haberleridir. Senin aşiretinin ya da insanların dışında yeryüzünde yaşayan binlerce tür yaratıkların haberleri değil. Bunlar, yeryüzünü kaba güçle bölüşüp sonra bölüşmede anlaşamayan ve bunu kaba güç ile düzeltmeye girişen insanların haberleridir. Keşke güçleri; ormanların, çöllerin insanlar dışındaki sakinlerinki gibi kas, pençe ya da diş gücü olsaydı. Onların gücü gösteriş, hile, para ve adam gücüdür; bomba, roket ve hayatın nesiller boyunca ancak yetiştirebildiğini göz açıp kapayıncaya kadar imha eden cehennem ışınları gücüdür.
Hannibal’ın bütün öfkesine karşın vicdanı uyuşturulmuş insancıklar, Zarifoğlu’nun dediği gibi “cengi atıp sinekler gibi tezeğe konmuş” bir şekilde köşelerine sinmiş halde duruyorlar. Bütün bu hoyratça ve pervasızca dandik bir hayatın heyecanıyla günlerini geçiştirirken; soğuk bir kış gecesinde
Acıyı bu kadar kanıksamış bir ümmetin uyku sorunu olmaz.
Evet, vicdanını yitirmiş bir dünyanın kavanoz çocuklarıyız. “Çok kültürlü, çok zengin, çok gelişmiş, çok teknolojik, çok bilişimsel uzay çağının insanları” olarak verdiğimiz insanlık ve Müslümanlık sınavını her geçen gün kaybediyoruz. Hz. Adem’in (a.s) oğlu Kaynin’e sorduğu “Kardeşin nerede” sualine tıpkı Kabil’in yüzünü buruşturarak “Ben kardeşimin bekçisi miyim?” pişkinliğine veya Yakup’un “Kardeşiniz nerede” sualine verdiğimiz yalan beyanatını ve kurgusunu tekrarlama ayıbına ve ıstırabına tekrar düşmüş durumdayız. Halimiz; Habil’i öldüren Kabil’in haline, Yakup’un Yusuf’unu kuyuya atan kardeşlerinin haline benziyor. Eğer Kabil’in ve Yusuf’un kardeşlerinin yaşadığı zilleti yeniden yaşamak istemiyorsak, bu zilletten kurtulmak istiyorsak, sosyal medya başında ahu-vah edip sızlanarak ağlar gibi yapma kandırmacasından kurtulmak istiyorsak, ‘kalk ve bir taş at’ nidasına kulak vermemiz gerekiyor. Bebek çığlıklarını duymak istemiyorsak, kocaman demir gövdeli makinelere, tanklara kavis çizdiren taş çocuklar olan Muhammedlerin azmini ve duruşunu anlamamız lazım. Adam gibi Müslüman olduğumuzu iddia ediyorsak, Muhammed el-Durra’nın çığlığına, babasının feryadına ve siper olan gövdesine ve benliğine anlam vermemiz gerekir.
Kısaca; ağlayabilmek için Etfalu’l-Hicara‘yı/Taş Çocuklarını, Ebu Ubeyde, İsmail Heniyye, Yahya Sinvar ve Halid Meşal gibi taş gibi adamları anlamamız lazım. Yani uluslararası konjonktürün, reel politiğin belirlediği ağzı bırakıp Müslümanca bir duruşla, ferasetle ve basiretle bir üslup geliştirmemiz lazım. Zenginlikleri ve Müslümanlıklarıyla gidiş gelişler yaşayan Müslümanlar ya hayırda bulunacaklar ya da Salebe’nin kaderini yaşayacaklar. “Onlardan bir kısmı ‘Eğer Allah bize mal bağışlarsa mutlaka zekât verir ve mutlaka salihlerden oluruz’ diye söz verdiler. Fakat Allah onlara mal bağışlayınca O’na cimrilik ettiler, arka dönüp sözlerinden caydılar.” halini yaşamaktayız. Ve bir gün Hz. Resul’ün (a.s) onlara “Allah, bana sizden zekât almayı yasakladı.” sözlerini hatırlayacaklar.
Hani o küfre sapanlar, seni tutuklamak ya da öldürmek veya sürgün etmek amacıyla, tuzak kuruyorlardı. Onlar bu tuzağı tasarlıyorlarken, Allah da bir düzen (bir karşılık) kuruyordu. Allah, düzen kurucuların (tuzaklarına karşılık verenlerin) hayırlısıdır. Enfal, 30.
Kabil’den günümüze kadar şer sahipleri ya da şerrin sembolleri dur durak bilmiyor. Şerler ya da şer sahipleri, daima bir mazlumun üzerinden varlık gösterirler. Tarihsel olarak bu böyledir. Kabil, kötülüğünü ve gücünü Habil gibi bir masum üzerinden gerçekleştirirken, Nemrud, Hz. İbrahim üzerinden, Firavun ise Hz. Musa ve tüm bebekler üzerinden iktidarını ve köleleştirici yaklaşımını inşa etmiştir. Ümeyye bin Halef’in kölesi Bilal, Ebu Cehil ve taifesinin güç propagandalarını yapmak için seçmiş olduğu asil beden ve fertlerdendir. Tıpkı bu acımasız azgın topluluğun kurbanı olan Ammar’ın annesi Sümeyye gibi insanlık masum bedenlerini acımasız ve azgın topluluklara kurban vermek zorunda kalıyor.
Siyonistlerin, Lübnan’da yaptıkları, Filistin’de yapılanlar aynıdır. Kendi iktidarını masumların beden ve kanları üzerinden inşa eden Netenyahu hayvanını meşru gören kişiler ve yönetimlerin varlığı çok acı verici. Şimdilerde ise Musa’ya ve dinine inandığını iddia eden bir topluluk, yaklaşık yüz yıldır Filistinlilerin bedenleri ve kanları üzerinden hegemonya inşa etmek istemektedir. İsrail’in devlet olduğunun bilincine varması ve devletliğini hissetmesi Filistinli bebeklerin öldürülmesiyle orantılıdır. İnsanlık, meşruiyetini bebek katilliğinden alan bir “devlet hakikatiyle” karşı karşıya şimdilerde. Çağdaş Yahudi-İngiliz medeniyeti yalnızca Ortadoğu’yu değil, Bangladeş’ten Nijerya’ya, Yemen’den Libya’ya kadar tüm İslam dünyasını dizayn etme teşebbüsünde ve bu teşebbüste adım adım ilerlendi. Bu teşebbüse engel olanlar ya diz çöktürüldü ya da tasfiye edildi.
İslam ülkelerinin yönetici ve entelektüel taifesi için bile günah keçisi olarak görülen Hamas’a Filistin’de yapılmak istenen de önce diz çöktürmek ve kabul etmediği takdirde de tasfiye etmektir. Hamas’ın tasfiye edilmek istenmesi yeni bir şey değil. Şeyh Ahmet Yasin’in öldürülmesinden beri böyle. Önce İslam Dünyası sonra İnsanlık, -Filistin üzerinden- azgın bir taife olan Siyonistler tarafından terbiye edilmek isteniyor. Başta alimler olmak üzere neredeyse tüm ümmet suskun acı’yı hissediyorlar mı hiç zannetmiyorum.
Acının Çizgisel Tanığı: Hanzala
“Ben, melekleri, gümüş çanaklar içinde yağmur suları ile gök ile yer arasında Hanzala’yı yıkarken gördüm.” Hadis-i Şerif
Hanzala bizim karikatürist/çik/lerimizin icadı olan ne sapıksı kötü kedi Şerafettin/Şero, ne seks, para ve araba dışında düşündüğü fazla bir şey olmayan, kızların hep onu seçtiği Recep İvediğimsi bir timsah, ne “dıngıldayan” avanak bir Avni, ne de göbeği sarkmış, elinde tespih olan, insan azmanı Arap Kadri figürüdür. Hanzala; İsrail şiddetinin ve zulmünün içinden doğmuş, kodaman semiz çocuklarına benzemeyen, yamalı elbiseli, yalın ayaklı, yalnız, küskün ve sürülmüş Ebuzer’in küçültülmüşü ve Filistinli bir sabidir. Hz. Peygamber’in “Yalnız yaşadı, yalnız ölecek ve yalnız haşrolunacak.” diye tarif ettiği Ebuzer vakarında olan Hanzala, Filistinli bir kız çocuğu sembolüdür aslında.
Hanzala’nın çizeri ise kendisini sanatçı diye nitelemek yerine “halkının dâvasına adamış” isim olarak gören Naci el-Ali’dir. İsrail tanklarına taş atan küçük ellerin sahibi olan Muhammed’in öldürüldüğü gibi İsrail tanklarına meydan okuyan insanlığın bir anlamda vicdanı olan Hanzala’nın kahramanı Naci el-Ali de hain kurşunlarla öldürülmüştür. Yüz binlerce Filistinli gibi 1948 yılında topraklarından sürülen 10 yaşında bir sabidir Naci el-Ali/Hanzala. İçinde acılarıyla hiç büyümemiş, hep tedirgin ve acıların şahididir Hanzala. Bazen duvara bildiri yazan, bazen topuğundan vurulmuş yatmakta olan, bazen yerde yaralı Filistinli bir annenin yanı başında durmakta olan, bazen üzerinde 48 ve 67 rakamlarının olduğu ateş topuna dönen taşlarla İsrail bayrağını yakan, sıktığı taştan su çıkarıp çiçekler büyüten bir “devrin vicdanı” ve bir ebabil kuşudur Hanzala.
Ona göre yenilenler; mücadelede “düşenler”, “göbekliler” ve “işbirlikçiler”dir. Hanzala, küçük elleriyle koca taşları atan büyüklerinin yapmadığını yapmaya çalışan, olmadık yerde bir vicdan olarak biten bir yiğittir. Bu, aynı zamanda 1948 sürgününe ve 1967 yenilgisine verilen Hanzalavari bir tepkidir. Petrol şeyhleri sefa sürerken, Suudi ailesi beyaz saraya yaltaklanırken, Filistin’in direnişçi unsurlarını temsil etmeye devam eden Hanzala, önce Müslümanların atıllığına sonra insanlığın kokuşmuşluğuna direnen ürkek bir tedirginlikle gezinen bir direnişçi timsalidir. Ve bu tedirginliği şöyle dile getirir Naci el-Ali, “Sınırlamalardan korkmuyorum ve hiç hesabını yapmıyorum. Tek korktuğum, yeisin kalbime ulaşması.” Bu, o kadar da kolay bir şey değildir ve en büyük dayanağı kendi kahramanı Hanzala’dır.
O, bazen Şeyh Ahmed Yasin’in Allah’a şikâyet ettiği Müslümanların atıllığına ve suskunluğuna, ikiyüzlü pagan Batı’ya isyan, bazen Petrol şeyhlerine bir lanet, bazen yozlaşan FKÖ’nü protestodur. 50 yaşında Londra’da öldürülen Naci el-Ali’nin kahramanı; hiç büyümeyen, hep 10 yaşında olan, bir yarısı Filistin’de kalan, elleri arkasında bağlı, sessiz göçebe, yoksulluğa ve kamp hayatına şahit olan bir vicdandır. Hiçbir çizimde yüzünü göstermeyen Hanzala’nın bize yüzünü dönmesi ve ellerini çözmesi için Filistin’in bağımsız olması gerekir. Her Filistinli bir çocuğun doğuş ağlayışları içinde yeni bir ümitle Filistin’in dirilişidir. Hanzala, insanlığın vicdanına saplanan bir oktur. Rebeze’den bize seslenen, terk ettiğimiz vicdanımız bir Ebuzer’dir. Ve Hanzala, bize şu cümlelerle kendini anlatır:
Ben Hanzala. Babamın adı: Önemli değil. Annemin adı: Nakba (Filistinliler işgalin ardından Filistin topraklarında İsrail Devleti’nin ilan edildiği 15 Mayıs 1948’i Nakba yani büyük felaket günü olarak tanımlar.) Kız kardeşimin adı. Fatıma. Ayakkabı numaram: Bilinmiyor. Çünkü ben hep yalın ayakla dolaşırım.
Her Şeyh Ahmed Yasin’in, Şehid Rayyan’ın, Rantisi’nin, İsmail Heniyye’nin ve Yahya Sinvar’ın ölüşü, meleklerin cennete götürülüş manzarasıdır. Kirlenmemiş dudaklardan dökülen dualar, haramı görmemiş gözlerden dökülen göz yaşları, hissedilen acı; zulmün kalesini yıkacak bir gün.
İlgili Yazılar
Düşüncenin Evrimi
Tarihsel olarak özgürlüğün yayılması, özellikle ekonomik ve siyasi alanlarda, egemen güçlerin çıkarlarıyla çatışmış ve bu durum daha sıkı ideolojik denetim mekanizmalarının devreye sokulmasına yol açmıştır. Günümüzde de benzer süreçler yaşanmaktadır; halkın bilgiye erişimi ve özgür düşünce pratiği genişledikçe, bu alanda müdahaleler ve baskılar çoğalmaktadır.
Kişisel Tarihimizin Yol Dönümleri
Acı ya da tatlı, yaşadığımız her hikâye bize sabrı, aklı ve kalbi birlikte yoğurmayı, dua ve eylemi bir arada tutmayı, kendi hayat mücadelesinde bir başkasının da huzur bulmasını sağlamayı, birlikte direnmeyi, topluca değişmeyi, sevmeyi ve çok sevmeyi, kuşu, çiçeği, böceği dinlemeyi, hüznü, acıyı, kederi, umudu, ümidi, neşeyi hissedip hissettirebilmeyi, bizi biz yapan bütün zorlukların üstesinden gelebilmeyi, en önemlisi de her insanın sonunda bir hikâye olacağını, onun bunun değil kendi hikâyesini yazmanın ve yaşamanın bilincini, kadir ve kıymetini, bunun kahramanlığını öğretir.
Acı ve Onur
Gazzelilerin önünde iki seçenek vardı: ya yavaş yavaş ölecekler ya da bir huruç harekâtı yaparak İsrail’e hiç tatmadığı bir acıyı yaşatacaklardı. Onlar ikinci yolu seçtiler ve bunun bedelini de ödediler, ödemeye de devam ediyorlar. Bu bedel karşılığında Gazzelilerin satın aldıkları neydi? Kimilerine göre tahammülü zor bir acı, kimilerine göre ise onur ve izzet!
İçtihat Etme Sorumluluğumuz
Medeniyet kurma sorumluluğu içerisinde olan insana diğer yaratılmışlardan farklı olarak
düşünme, fıkhetme, yorum yapma ve itaat etme kabiliyeti verilmiştir. Bunun için ona
yapay zekâ gibi sabit bir program yüklenmemiş, bırakılan boşlukları ihtiyaca binaen dol-
durması istenmiştir. Bu boşlukları doldurma amelinin keyfilikten korunması için de ona bir
takım kriterler verilmiş ve naslar çerçevesinde hareket etmesi ondan istenmiştir.