“Eğer yazar ele aldığı sorunları bütünüyle çözdüğü imasında bulunuyorsa bilin ki o metin entelektüel seviyesi düşük bir metindir.” (Hüsamettin Arslan, Epistemik Cemaat, Paradigma Yayınları, 2. Baskı, İstanbul 2007, s. XVI)
Eleştirinin ahlaki bir zeminden hareketle yapılması gerektiği bir gerçek. Sağlıklı bir eleştiri zemininin oluşturulabilmesi ancak eleştiri faaliyetinin belirli prensipler çerçevesinde yürütülebilmesi ile mümkün. Bir mütefekkir için en değerli şey hakikattir. Onun için her türlü zihni faaliyetin temel amacı hakikati elde etmek veya en azından hakikate ulaşmak için çaba göstermektir. Bu kişi; ideolojik bağnazlıkların, radikal yaklaşımların ya da hakkaniyete sahip olmayan eleştirilerin insanı hakikatin fersah fersah uzağına düşeceği gerçeğini bilir. Ahlaki prensipler çerçevesinde yürütülen bir eleştiri faaliyetinin ise insanı diri tutan, kendi tutarsızlıklarının ve yanılgılarının farkına varmasını sağlayan bir faaliyet olduğunun farkındadır. Bu sebeple de böyle bir faaliyete değer verir.
Eleştiri, ibadet titizliğinde yapılması gereken bir faaliyettir. Eleştiride amaç hakikate ulaşmaktır. Eleştiri; yapmaktan çok yıkmaya hizmet eder, hele hele saldırı ya da düşmanlığa dönüşürse amacından büsbütün uzaklaşmış olur. Eleştiri; daha iyiye, daha güzele ulaşmak için yürütülen bir faaliyet olmalıdır. Bu sebeple de eleştiri; bazen eksiğin, yanlışın, hatalı olanın dile getirilmesi iken bazen de iyi olanın, güzel olanın, beğenilenin dile getirilmesi ve desteklenmesidir. Hatalar kadar doğruların, güzellikler kadar çirkinliklerin birlikte değerlendirilmesidir. Hele ki eleştirmek için eleştirmek yanılgısına düşülmemeli, eleştiri ego tatminine dönüşmemelidir.
Eleştiri yapan kişi, eleştirdiği konu ile ilgili yeterli donanıma sahip olmalı ve belirli ilkeler üzerinden bu faaliyetini sürdürmelidir. Eleştiri yapan kişi; yaptığı eleştirinin kendisine, grubuna, ön kabullerine zarar verdiğini bilse dahi ilkelerinden vazgeçmemelidir. Menfaat ya da beklentileri karşılanmadığı için yapılan bir eleştirinin ahlakiliğinden bahsedilemez. Eleştiri, hakikati arama mücadelesi olmaktan uzaklaşırsa amacından da uzaklaşmış olur. Eleştiri bireylerin kişisel özellikleri üzerinden değil, fikirleri üzerinden yürütülmelidir. “Birçok kimse ‘münazara’ ile ‘cedel’i birbirine karıştırarak hataya düşmektedir. Cedelde tartışan kişilerden her birinin hasmına karşı üstün gelmek, zafer kazanmak gibi bir gayesi vardır. Oysa münazara doğruyu elde etmek için ortak araştırmanın temelidir.” (1) Kişisel egonun devreye girdiği bir eleştiri faaliyetinden hakikat çıkmaz.
Sözü çarpıtarak, konuyu bağlamından kopararak, yıkmak ya da şiddet üretmek amacıyla, hele hele bir tarafın militanı gibi bir tavır sergileyerek yapılan bir eleştirinin ahlakiliğinden bahsedilemez. Böyle bir tavrın eleştiride sergilenmesi gereken adaleti büyük oranda yok ettiğini rahatlıkla söyleyebiliriz. Bu her meselede olduğu gibi din ile ilgili meselelerde de böyledir. “Din adına hareket edip şiddete bulaşan bütün yapılarda Harici mantığın izlerini görmek mümkündür. Literal okuma, tekçi zihniyet, tekfir ve katletmeye yönelik zihinsel anlayış şiddete bulaşmış radikal yapıların temel özelliğidir.” (2)
Eleştiri faaliyetinin sağlıklı bir şekilde sürdürülebilmesi için öncelikle bağnazlık, ön yargılı, kesin inançlı vb. tutumlardan uzak durmak gerekmektedir.
Eleştiri mutlaka birincil kaynaklar üzerinden yapılmalıdır. İkincil kaynaklar sonuçta bir yorum ya da eleştiri sonucu olarak ortaya çıktığı için eleştirmenin yanılmasına ya da yanlış bir bilgi ya da kanaate ulaşmasına neden olabilir. Eleştiri yapılan meselede ikincil kaynaklar üzerinden hareket etmek çoğu zaman kişiyi hakkaniyetten uzaklaştırır.
Unutulmamalıdır ki aracı metinlerin temel amacı ana metnin daha iyi anlaşılmasına hizmet etmektir. Fakat genelde bu amaç unutulur ve aracı metin, ana metnin önüne geçerek ana metnin anlaşılmasının önünde bir engel vazifesi görmeye başlar. Bu engele takılmamak ancak eleştirel bir okuma ile mümkündür.
Bir bilginin ya da görüşün eski/ kadim olması onu eleştiriden muaf kılamayacağı gibi yeni olması da aynı şekilde onun bilinen en doğru bilgi ya da görüş olduğu anlamına gelmez.
Burada insanın aklına “Tarafsız bir eleştiri mümkün müdür?” sorusu gelmektedir. Herhangi bir konuda eleştiriye başladığınız andan itibaren tarafsızlık mümkün değildir. Aksine kişi eleştirisini, düşüncelerini delillendirdiği bir zeminden hareketle yapar. Bir Müslüman eleştirisini dile getirirken nasıl Kuran’ın temel ilkelerinden hareket etme ihtiyacı duyuyorsa aynı şekilde bir sosyalist ya da bir liberal de kendi ideolojisinin temel ilkelerinden hareket etmek zorundadır. Belki de bu soruyu “Adil ve hakkaniyetli bir eleştiri mümkün müdür?” şeklinde sormamız lazım. Adalet ile tarafsızlık aynı şey değildir. Kişi gerekli yetiler ile donanmış ve eleştiri yaptığı mesele hakkında yeterli bilgi birikimine sahip ise elbette hakkaniyetli bir eleştiri ortaya koyabilir. Zaten olması gereken de budur.
Otokritik özelliğini kaybetmiş yapı ve kurumlarda çürüme kaçınılmazdır. Aynı durum devlet gibi büyük yapılar için de geçerlidir. Bir dönem için faydalı olan bir uygulama süreç içinde etkisini kaybediyorsa bu uygulamada ısrar etmenin anlamı yoktur. İşte bize bu etkinin kaybolduğunu gösterecek olan temel şey eleştiri faaliyetidir. Hele ki devlet gibi büyük yapılarda eleştirinin kurumsal hale gelmesi önemli bir zorunluluktur. Birçok devlet, bu özelliğini kaybettiği diğer bir ifade ile eleştiri kültürünü kurumsallaştıramadığı için –diğer olumsuz durumların da etkisi ile- tarihteki yerini almıştır.
Maalesef “İslam dünyası, genel anlamda eleştiriyi kurumsallaştıramamış bir geleneğe sahiptir.” (3) Neden bu haldeyiz, sorusunun cevabını biraz da burada aramak gerekmektedir sanırım. Çünkü sorunun kaynağını dışarıda aramak gibi bir kolaycılığa kapılabiliyoruz. Aslında “Eleştirinin en güzeli kendini eleştirinin öznesi yapabilmektir.” (4)
Kendi eksikliğimizin, zaaflarımızın problemin ortaya çıkmasında dış etkilerden daha önemli bir etken olduğunu unutmamalıdır.
Dış etkenleri inkâr etmemekle birlikte problemi iç sebeplerde aramak daha sağlıklı bir değerlendirme yapabilmemizi ve neleri değiştirip neleri değiştirmeyeceğimizi görmemizi sağlayacaktır. Fakat içeriden eleştiri yapayım derken her türlü olumsuzluğun kaynağı olarak Müslümanları gösteren, başka kesimlerin yanlışlarını dile getirmekten uzak duran, Müslümanların ortaya koyduğu onlarca erdemli davranışı görmezden gelen bir bakış açısının da sorunlu olduğunu belirtmemiz gerekir.
Eleştirel düşüncenin yokluğu tek yönlü bir din anlayışını üretmiş ve kurumsallaştırmıştır. Bizim siyonizm, emperyalizm, neo- liberalizm gibi ideolojik ve siyasi yapılarla mücadeleyi doğru bir şekilde yürütebilmemiz öncelikle kendi zaaflarımızla mücadele edebilmeyi göze almamızla mümkündür. Eleştirel düşünmeyi öğrenebilmek için ideolojik ön kabullerden, mezhepsel taassuplardan, kültürel alışkanlıklardan uzak kalmayı hatta zaman zaman bunlarla çatışmayı hatta bunları aşabilmeyi başarmamız gerekir.
Müslüman düşünce tarihi boyunca ortaya çıkmış kelam ekolleri ve mezhepler, kendi görüşlerini destekleyebilmek için Kuran’dan delil getirmekte zorlanmamışlardır. Bu durum Kuran’ın metin yapısını istismar ederek Kuran’a yaklaşan sıkıntılı zihniyetten kaynaklanmaktadır.
İndirildiği toplum ve o toplumun eşyaya, hakikatlere ve insana bakışı ile ayetin hangi olay üzerine indirildiği bilinmeden ve içinde bulunduğu sureden bağımsız bir şekilde ayetin doğru bir şekilde anlaşılamayacağı bilinmelidir.
Bütün bunlar doğru bir şekilde tespit edilse bile ayet üzerine yapılacak her yorum en nihayetinde yorumcunun kapasitesini geçemez. Yani eleştiriden muaf değildir.Kim ve ne olursa olsun bir insanı, görüşü ya da davranışı eleştirmek dinin kendisini eleştirmek demek değildir.
Entelektüel anlamda kibir sahibi olan bir insan da aynı şekilde kendisini geliştiremez. Entelektüel tevazuya sahip olmak, hatalarımızdan dönmemizi sağladığı gibi daha fazla ve doğru bilgi öğrenmemizin kapısını da açar. Farklı olan görüşü hemen reddetmek yerine üzerinde düşünme imkânını bize sunar. Ayrıca farklı görüşten insanlar ile daha sağlıklı ilişkiler kurmamıza yardım ederek farklılıklar ile bir arada yaşama tecrübemize önemli bir katkı da sunar. Entelektüel kibir ise bizi tüm bu kazanımlardan mahrum edecektir.
Hakikatin sahibi gibi davranmak değil hakikati arayan olmaktır önemli olan. Bu anlamıyla gelenek önemlidir, geleneği olmak da. Fakat gelenek eleştirilemez bir yapı olarak değil ayağımızı sağlam bir şekilde basabileceğimiz bir sıçrama tahtası olarak görülmelidir. Mevkisi, konumu, bilgi birikimi ne olursa olsun hiç kimse tümüyle hatasız ve tüm zamanları kapsayan düşünceler üretemez.
İşte bu ilkeler ışığında yürütülen bir eleştiri faaliyeti bizi daha iyiye, güzele ve en önemlisi hakikate ulaştıracaktır. Diğer türlüsü bağnazlık, ön yargı ile birlikte sorunlarımızın üzerini örtüp öteleyen bir faaliyetten öteye geçemeyecektir. Unutmamalıdır ki bir sorunun üzeri örtüp sorunu ötelemeniz sorunu çözmeyecek aksine sıkıntının büyüyerek çözümsüzlüğe saplanmasına neden olacaktır.
KAYNAKLAR:
Taha Hüseyin, Bilgi Ahlaktan Ayrıldığında, Pınar Yayınları, 1. Baskı, Ocak 2020, s.35
Yusuf Yavuzyılmaz, Eleştiri Ahlakı, Çıra Yayınları, 1. Baskı Aralık, 2020, s.25
Yusuf Yavuzyılmaz, Eleştiri Ahlakı, Çıra Yayınları, 1. Baskı Aralık, 2020, s.22
Yusuf Yavuzyılmaz, Eleştiri Ahlakı, Çıra Yayınları, 1. Baskı Aralık, 2020, s.16
Allah, insanı yeryüzünün halifesi olarak yaratmıştır. Akıl ve irade sahibi her insan, yeryüzünü imar ve ıslahla mükelleftir. İnsanın hem kendi hayatını dengeli bir şekilde idame ettirmesi hem de toplumla ilişkilerinde dengeli bir tavır sergilemesi bireysel hayatla birlikte siyasetin ve dolayısıyla devlet mekanizmasının İslami prensiplere göre düzenlenmesi ve ıslahı ile mümkündür.
Bilim insanları, etik konularını çalışanlar, politika yapıcılar vs. biyo-teknoloji ile siber-teknoloji (yapay zekâ) kesişmesinin ne gibi sonuçlar doğuracağı üzerinde düşünmesi gerekir. Zira sentetik biyoloji ile yapay zekâ teknolojilerinin sağlıklı ve güvenli biçimde ilerlemesi için böylesi bir sorumluluğa ihtiyaç var. Yapay zekânın tasarımı ve uygulanması süreçleri gittikçe karmaşıklaşması kontrolü, denetimi ve düzenlenmesini zorlaştıracak görünüyor.
Çağdaş dünyada, manipülasyon bireylerin veya toplumların düşünce, duygu ve davranışlarını yönlendirme sanatı olarak ele alınırken; sosyal medya, siyaset ve kültür endüstrisi gibi alanlarda etkisini hissettirir. Zira böylesi bir yönelimi yorumlamak ise felsefenin sınırlarına dahil olan özgür irade, etik ve toplumsal dinamikler üzerine derin sorular doğurur.
Klasik insanın bilincinden ve hayatından kovalamak yerine beklediği ölüm, modern insanda kovalanası tedirgin edici bir düzlem olmuştur. Ölümden korkmak yerine onu hafife veya alaya alarak ölüme yaklaşmaktadır. Ölümü “hakiki haysiyet” olarak gören Adorno, ölümün çağdaş insan bilincinden kovulma nedenini; insanın öteki dünyaya olan umudunun kesilmesi ve şimdi ve burada olanın umutsuz sefaleti olarak açıklanmasıdır.
Ahlakın Eleştirisi ya da Eleştiri Ahlakı
“Eğer yazar ele aldığı sorunları bütünüyle çözdüğü imasında bulunuyorsa bilin ki o metin entelektüel seviyesi düşük bir metindir.” (Hüsamettin Arslan, Epistemik Cemaat, Paradigma Yayınları, 2. Baskı, İstanbul 2007, s. XVI)
Eleştirinin ahlaki bir zeminden hareketle yapılması gerektiği bir gerçek. Sağlıklı bir eleştiri zemininin oluşturulabilmesi ancak eleştiri faaliyetinin belirli prensipler çerçevesinde yürütülebilmesi ile mümkün. Bir mütefekkir için en değerli şey hakikattir. Onun için her türlü zihni faaliyetin temel amacı hakikati elde etmek veya en azından hakikate ulaşmak için çaba göstermektir. Bu kişi; ideolojik bağnazlıkların, radikal yaklaşımların ya da hakkaniyete sahip olmayan eleştirilerin insanı hakikatin fersah fersah uzağına düşeceği gerçeğini bilir. Ahlaki prensipler çerçevesinde yürütülen bir eleştiri faaliyetinin ise insanı diri tutan, kendi tutarsızlıklarının ve yanılgılarının farkına varmasını sağlayan bir faaliyet olduğunun farkındadır. Bu sebeple de böyle bir faaliyete değer verir.
Eleştiri, ibadet titizliğinde yapılması gereken bir faaliyettir. Eleştiride amaç hakikate ulaşmaktır. Eleştiri; yapmaktan çok yıkmaya hizmet eder, hele hele saldırı ya da düşmanlığa dönüşürse amacından büsbütün uzaklaşmış olur. Eleştiri; daha iyiye, daha güzele ulaşmak için yürütülen bir faaliyet olmalıdır. Bu sebeple de eleştiri; bazen eksiğin, yanlışın, hatalı olanın dile getirilmesi iken bazen de iyi olanın, güzel olanın, beğenilenin dile getirilmesi ve desteklenmesidir. Hatalar kadar doğruların, güzellikler kadar çirkinliklerin birlikte değerlendirilmesidir. Hele ki eleştirmek için eleştirmek yanılgısına düşülmemeli, eleştiri ego tatminine dönüşmemelidir.
Eleştiri yapan kişi, eleştirdiği konu ile ilgili yeterli donanıma sahip olmalı ve belirli ilkeler üzerinden bu faaliyetini sürdürmelidir. Eleştiri yapan kişi; yaptığı eleştirinin kendisine, grubuna, ön kabullerine zarar verdiğini bilse dahi ilkelerinden vazgeçmemelidir. Menfaat ya da beklentileri karşılanmadığı için yapılan bir eleştirinin ahlakiliğinden bahsedilemez. Eleştiri, hakikati arama mücadelesi olmaktan uzaklaşırsa amacından da uzaklaşmış olur. Eleştiri bireylerin kişisel özellikleri üzerinden değil, fikirleri üzerinden yürütülmelidir. “Birçok kimse ‘münazara’ ile ‘cedel’i birbirine karıştırarak hataya düşmektedir. Cedelde tartışan kişilerden her birinin hasmına karşı üstün gelmek, zafer kazanmak gibi bir gayesi vardır. Oysa münazara doğruyu elde etmek için ortak araştırmanın temelidir.” (1) Kişisel egonun devreye girdiği bir eleştiri faaliyetinden hakikat çıkmaz.
Sözü çarpıtarak, konuyu bağlamından kopararak, yıkmak ya da şiddet üretmek amacıyla, hele hele bir tarafın militanı gibi bir tavır sergileyerek yapılan bir eleştirinin ahlakiliğinden bahsedilemez. Böyle bir tavrın eleştiride sergilenmesi gereken adaleti büyük oranda yok ettiğini rahatlıkla söyleyebiliriz. Bu her meselede olduğu gibi din ile ilgili meselelerde de böyledir. “Din adına hareket edip şiddete bulaşan bütün yapılarda Harici mantığın izlerini görmek mümkündür. Literal okuma, tekçi zihniyet, tekfir ve katletmeye yönelik zihinsel anlayış şiddete bulaşmış radikal yapıların temel özelliğidir.” (2)
Eleştiri mutlaka birincil kaynaklar üzerinden yapılmalıdır. İkincil kaynaklar sonuçta bir yorum ya da eleştiri sonucu olarak ortaya çıktığı için eleştirmenin yanılmasına ya da yanlış bir bilgi ya da kanaate ulaşmasına neden olabilir. Eleştiri yapılan meselede ikincil kaynaklar üzerinden hareket etmek çoğu zaman kişiyi hakkaniyetten uzaklaştırır.
Unutulmamalıdır ki aracı metinlerin temel amacı ana metnin daha iyi anlaşılmasına hizmet etmektir. Fakat genelde bu amaç unutulur ve aracı metin, ana metnin önüne geçerek ana metnin anlaşılmasının önünde bir engel vazifesi görmeye başlar. Bu engele takılmamak ancak eleştirel bir okuma ile mümkündür.
Bir bilginin ya da görüşün eski/ kadim olması onu eleştiriden muaf kılamayacağı gibi yeni olması da aynı şekilde onun bilinen en doğru bilgi ya da görüş olduğu anlamına gelmez.
Burada insanın aklına “Tarafsız bir eleştiri mümkün müdür?” sorusu gelmektedir. Herhangi bir konuda eleştiriye başladığınız andan itibaren tarafsızlık mümkün değildir. Aksine kişi eleştirisini, düşüncelerini delillendirdiği bir zeminden hareketle yapar. Bir Müslüman eleştirisini dile getirirken nasıl Kuran’ın temel ilkelerinden hareket etme ihtiyacı duyuyorsa aynı şekilde bir sosyalist ya da bir liberal de kendi ideolojisinin temel ilkelerinden hareket etmek zorundadır. Belki de bu soruyu “Adil ve hakkaniyetli bir eleştiri mümkün müdür?” şeklinde sormamız lazım. Adalet ile tarafsızlık aynı şey değildir. Kişi gerekli yetiler ile donanmış ve eleştiri yaptığı mesele hakkında yeterli bilgi birikimine sahip ise elbette hakkaniyetli bir eleştiri ortaya koyabilir. Zaten olması gereken de budur.
Otokritik özelliğini kaybetmiş yapı ve kurumlarda çürüme kaçınılmazdır. Aynı durum devlet gibi büyük yapılar için de geçerlidir. Bir dönem için faydalı olan bir uygulama süreç içinde etkisini kaybediyorsa bu uygulamada ısrar etmenin anlamı yoktur. İşte bize bu etkinin kaybolduğunu gösterecek olan temel şey eleştiri faaliyetidir. Hele ki devlet gibi büyük yapılarda eleştirinin kurumsal hale gelmesi önemli bir zorunluluktur. Birçok devlet, bu özelliğini kaybettiği diğer bir ifade ile eleştiri kültürünü kurumsallaştıramadığı için –diğer olumsuz durumların da etkisi ile- tarihteki yerini almıştır.
Maalesef “İslam dünyası, genel anlamda eleştiriyi kurumsallaştıramamış bir geleneğe sahiptir.” (3) Neden bu haldeyiz, sorusunun cevabını biraz da burada aramak gerekmektedir sanırım. Çünkü sorunun kaynağını dışarıda aramak gibi bir kolaycılığa kapılabiliyoruz. Aslında “Eleştirinin en güzeli kendini eleştirinin öznesi yapabilmektir.” (4)
Dış etkenleri inkâr etmemekle birlikte problemi iç sebeplerde aramak daha sağlıklı bir değerlendirme yapabilmemizi ve neleri değiştirip neleri değiştirmeyeceğimizi görmemizi sağlayacaktır. Fakat içeriden eleştiri yapayım derken her türlü olumsuzluğun kaynağı olarak Müslümanları gösteren, başka kesimlerin yanlışlarını dile getirmekten uzak duran, Müslümanların ortaya koyduğu onlarca erdemli davranışı görmezden gelen bir bakış açısının da sorunlu olduğunu belirtmemiz gerekir.
Eleştirel düşüncenin yokluğu tek yönlü bir din anlayışını üretmiş ve kurumsallaştırmıştır. Bizim siyonizm, emperyalizm, neo- liberalizm gibi ideolojik ve siyasi yapılarla mücadeleyi doğru bir şekilde yürütebilmemiz öncelikle kendi zaaflarımızla mücadele edebilmeyi göze almamızla mümkündür. Eleştirel düşünmeyi öğrenebilmek için ideolojik ön kabullerden, mezhepsel taassuplardan, kültürel alışkanlıklardan uzak kalmayı hatta zaman zaman bunlarla çatışmayı hatta bunları aşabilmeyi başarmamız gerekir.
Müslüman düşünce tarihi boyunca ortaya çıkmış kelam ekolleri ve mezhepler, kendi görüşlerini destekleyebilmek için Kuran’dan delil getirmekte zorlanmamışlardır. Bu durum Kuran’ın metin yapısını istismar ederek Kuran’a yaklaşan sıkıntılı zihniyetten kaynaklanmaktadır.
Bütün bunlar doğru bir şekilde tespit edilse bile ayet üzerine yapılacak her yorum en nihayetinde yorumcunun kapasitesini geçemez. Yani eleştiriden muaf değildir.Kim ve ne olursa olsun bir insanı, görüşü ya da davranışı eleştirmek dinin kendisini eleştirmek demek değildir.
Entelektüel anlamda kibir sahibi olan bir insan da aynı şekilde kendisini geliştiremez. Entelektüel tevazuya sahip olmak, hatalarımızdan dönmemizi sağladığı gibi daha fazla ve doğru bilgi öğrenmemizin kapısını da açar. Farklı olan görüşü hemen reddetmek yerine üzerinde düşünme imkânını bize sunar. Ayrıca farklı görüşten insanlar ile daha sağlıklı ilişkiler kurmamıza yardım ederek farklılıklar ile bir arada yaşama tecrübemize önemli bir katkı da sunar. Entelektüel kibir ise bizi tüm bu kazanımlardan mahrum edecektir.
Hakikatin sahibi gibi davranmak değil hakikati arayan olmaktır önemli olan. Bu anlamıyla gelenek önemlidir, geleneği olmak da. Fakat gelenek eleştirilemez bir yapı olarak değil ayağımızı sağlam bir şekilde basabileceğimiz bir sıçrama tahtası olarak görülmelidir. Mevkisi, konumu, bilgi birikimi ne olursa olsun hiç kimse tümüyle hatasız ve tüm zamanları kapsayan düşünceler üretemez.
İşte bu ilkeler ışığında yürütülen bir eleştiri faaliyeti bizi daha iyiye, güzele ve en önemlisi hakikate ulaştıracaktır. Diğer türlüsü bağnazlık, ön yargı ile birlikte sorunlarımızın üzerini örtüp öteleyen bir faaliyetten öteye geçemeyecektir. Unutmamalıdır ki bir sorunun üzeri örtüp sorunu ötelemeniz sorunu çözmeyecek aksine sıkıntının büyüyerek çözümsüzlüğe saplanmasına neden olacaktır.
KAYNAKLAR:
İlgili Yazılar
İslam, Devlet ve Siyaset
Allah, insanı yeryüzünün halifesi olarak yaratmıştır. Akıl ve irade sahibi her insan, yeryüzünü imar ve ıslahla mükelleftir. İnsanın hem kendi hayatını dengeli bir şekilde idame ettirmesi hem de toplumla ilişkilerinde dengeli bir tavır sergilemesi bireysel hayatla birlikte siyasetin ve dolayısıyla devlet mekanizmasının İslami prensiplere göre düzenlenmesi ve ıslahı ile mümkündür.
Kalpsiz Bir Dünyadan Kalpsiz Bir Algoritmaya
Bilim insanları, etik konularını çalışanlar, politika yapıcılar vs. biyo-teknoloji ile siber-teknoloji (yapay zekâ) kesişmesinin ne gibi sonuçlar doğuracağı üzerinde düşünmesi gerekir. Zira sentetik biyoloji ile yapay zekâ teknolojilerinin sağlıklı ve güvenli biçimde ilerlemesi için böylesi bir sorumluluğa ihtiyaç var. Yapay zekânın tasarımı ve uygulanması süreçleri gittikçe karmaşıklaşması kontrolü, denetimi ve düzenlenmesini zorlaştıracak görünüyor.
Çağdaş Dünyada Manipülasyonun İnşası
Çağdaş dünyada, manipülasyon bireylerin veya toplumların düşünce, duygu ve davranışlarını yönlendirme sanatı olarak ele alınırken; sosyal medya, siyaset ve kültür endüstrisi gibi alanlarda etkisini hissettirir. Zira böylesi bir yönelimi yorumlamak ise felsefenin sınırlarına dahil olan özgür irade, etik ve toplumsal dinamikler üzerine derin sorular doğurur.
Baudrillard ve Bir Meydan Okuma Olarak Ölümün Unutulması
Klasik insanın bilincinden ve hayatından kovalamak yerine beklediği ölüm, modern insanda kovalanası tedirgin edici bir düzlem olmuştur. Ölümden korkmak yerine onu hafife veya alaya alarak ölüme yaklaşmaktadır. Ölümü “hakiki haysiyet” olarak gören Adorno, ölümün çağdaş insan bilincinden kovulma nedenini; insanın öteki dünyaya olan umudunun kesilmesi ve şimdi ve burada olanın umutsuz sefaleti olarak açıklanmasıdır.